Hizmet müminin aynasıdır. Hizmet, imanın ve
güzel Müslümanlığın ölçüsüdür. Hizmet, Cenab-ı Hakk'ın ahlakının kulda
yansımasıdır. Kul rahman ve Rahim olan Rabbini tanıdığı ölçüde O'nun
kullarına merhametli, faydalı ve yakın olur. Resûlullah (s.a.v) Efendimizin
tarif buyurduğu gibi, gerçek Müslüman, insanların kendisinden bir zarar
görmediği, herkesin ondan rahat ettiği, emin olduğu, fayda gördüğü bir
kimsedir. Kendisine güvenilmeyen, insanları sevmeyen ve kimse tarafından da
sevilmeyen kimse imanın tadını tadamaz.119
Arifler: "Hizmetteki edep hizmetten daha
üstündür." demişlerdir. Bütün ilahi emirler,
ibadetler, hayır ve hizmetler edep öğrenmek içindir. Her işi edep
güzelleştirir.
Manevi terbiyenin sonu, halktan kaçmak, işten el etek çekmek değil, halkın
arasına dönmek ve hizmet etmektir. Tasavvuf terbiyesinin en büyük hedefi
insanı herkese rahmet olacak bir kıvama getirmektir. Öyle bir kimseden
Cenab-ı Hak da razı olur, bütün yaratılmışlar da razı olur.
Büyükler sufiyi şöyle tarif ederler:
Sufi, Allah için her
şeyini feda eden kimsedir. Sufi, toprak gibidir; herkesi üzerinde taşır.
Nasıl ki toprağa bir pislik atılsa, toprak onu içine çeker temizler. Sonra
güzel meyve ve çiçek olarak meydana çıkarır. Sufi de böyledir; ona kim nasıl
davranırsa davransın ondan sadece güzellik ve hayır ortaya çıkar.
Sufi, güneş gibidir;
herkesi aydınlatır, ısıtır, olgunlaştırır. Sufi, Yüce Rabbi ile huzur
bulmuştur; herkese huzur verir. Sufi, hak adamıdır; hak söyler, haklıyı
sever, hak kimde ise onu över. Sufi, Hakk'a aşıktır: Hak adamı halkla
çekişmez, çekişmeyi bilmez.
Allah dostları, alemlere rahmet olan Hz. Muhammed (s.a.v) Efendimizin
meşrebi üzere hareket etmeyi en büyük gaye edinmişlerdir. Efendimiz (s.a.v)
hiçbir ayırım yapmadan bütün insanları muhatap almış ve hepsine rahmet
olmuştur. Muhataplarına dost veya düşman diye değil, Allahu Teala'nın kulu
gözüyle bakmıştır. Yaptığı iyilikleri kimsenin başına kakmamıştır, hiç
kimseyi minnet altına sokmamıştır. Onun en büyük sünneti, başkasının yükünü
çekmek, ihtiyaçlarını gidermek ve yüzünü güldürmektir.
İşte bütün hayatını Allah için halka hizmete adayanlar ve bununla Allah
rızasını arayanlar, Efendimizin (s.a.v) bu meşrep ve mesleğini iyi
tanımalıdır. Resûlullah (s.a.v) Efendimiz bütün insanlığı hizmet hedefi
göstermiş ve şöyle buyurmuştur:
"Bütün halk Allah'ın bir ailesi durumundadır. Bu
aile içindeki insanların en hayırlısı onlara en faydalı olandır."120
Arifler demişlerdir ki: "Bir kimse bütün halkı
kendisi için bir âile ferdi gibi görmedikçe gerçek sufi olamaz."121
Nakşibendi yolunun piri Şah-ı Nakşibend Hz.leri, bu yolun usul ve meşrebini
şöyle tarif etmiştir:
"Bizim usulümüz, halkın içinde Cenab-ı Hak ile
beraber olmaktır. Yolumuz sohbet ve halka hizmet yoludur. Halktan kaçmakta
şöhret, şöhrette afet vardır. Hayır, halkın içinde bulunup herkese Allah
rızası için hizmet etmektedir."122
Hizmetin Kıymeti
Allah rızası için bir hizmetin içinde bulunmak kadar kazançlı bir iş yoktur.
Resûlullah (s.a.v) Efendimiz hizmet ehlini şöyle övmektedir:
"Bir topluluk içinde en büyük sevabı onlara hizmet
eden alır."123
"İnsanların en hayırlısı, diğer insanlara en
faydalı olandır."124
"Sadakaların en faziletlisi, Allah yolunda hizmet
etmektir."125
Kardeşlere yapılan hizmet, nafile ibadetten daha üstündür. Bu konuda şu
hadisleri hatırlatmamız yeterlidir:
Resûlullah (s.a.v) Efendimiz bir müminin ihtiyacı için koşmanın faziletini
ve şerefini şöyle belirtiyor:
"Bir mümin kardeşimin ihtiyacını görmek için
yürümem bana, şu mescidde (Mescid-i Nebide) oturup bir ay itikafa girmekten
daha sevimlidir."126
Hizmetin en büyük kerameti insanı Allahu Teala'nın sevgi ve yardımına mazhar
etmesidir. Efendimiz (s.a.v) buyuruyor ki:
"Bir kul, din kardeşinin yardımında bulunduğu
sürece, Allah da onun yardımında olur."127.
Ashabtan Abdullah İbnu Abbas (r.a), Hz. Peygamber'in (s.a.v) mescidinde
itikafa girmişti. Yanına bir adam geldi, selam verdi ve oturdu. İbnu Abbas (r.a)
adamın yüzüne baktı, onu biraz kederli gördü:
-Ey falancı! Seni kederli ve üzüntülü görüyorum, bir sıkıntın mı var? Diye
sordu. Adam:
-Evet, ey Allah Rasülünün amcasının oğlu. Falancının üzerimde velâ hakkı var,
para karşılığında beni hürriyetime kavuşturdu. Fakat şu kabirde yatan
Peygamber hakkı için söylüyorum, üstlendiğim borcu ödeyecek gücüm yok" dedi.
İbnu Abbas (r.a):
-Ona senin hakkında konuşsam olur mu? Diye sordu. Adam:
-İstersen bir konuş" dedi. İbnu Abbas (r.a) hemen ayakkabılarını giydi,
mescitten çıktı. Adam:
-İtikafta olduğunuzu unuttunuz herhalde!" diye hatırlatmada bulundu. İbnu
Abbas (r.a):
-Hayır unutmadım. Fakat ben şu kabirde yatan Hz. Peygamber'i (s.a.v) işittim.
O aramızdan ayrılalı çok geçmedi. Bu arada İbnu Abbas'ın gözlerinden yaşlar
boşandı. Sözüne devam etti: Efendimiz (s.a.v) şöyle buyurdu:
"Kim bir din kardeşinin ihtiyacını gidermek için yürür ve sıkıntısını
giderirse, bu yaptığı onun için on senelik itikaftan daha hayırlıdır.
Halbuki, kim Allahu Teala'nın rızası için bir gün itikafa girse Allahu Teala
onunla cehennem ateşi arasında üç hendek koyar. Her bir hendeğin arası doğu
ile batı arası kadar uzaktır."128
Ashabın büyüklerinden Muaz b. Cebel (r.a) demiştir ki: Allah yolunda cihada
giden arkadaşlarımın eşyalarını hazırlamam, yüklerini düzeltmem ve
bineklerini çekip çevirmem bana on nafile hacdan daha sevimlidir."129
Ebu Kilabe el-Basri (rah.), şu hadiseyi anlatmıştır:
"Resûlullah (s.a.v), yolculuk yaparken ashabını gruplara ayırıyordu. Bir
defasında grubun birisi Efendimiz'in (s.a.v) huzuruna gelerek gruptaki bir
şahsı şöyle övmeye başladılar:
"Ey Allah'ın Resûlü! Biz bunun gibisini görmedik.
Bir yere indiğimizde hemen namaza koşar; durmadan namaz kılar. Hareket
edince tek işi Kur'an okumaktır. Bir de devamlı oruç tutuyor."
dediler. Resûlullah (s.a.v):
"Ona bunları yapma imkanını kim veriyor. O bunları
yaparken ihtiyaçlarını kim görüyor?" diye sordu.
Arkadaşları:
"Bizler!" diye cevap
verdiler. Resûlullah (s.a.v), aynı soruyu bir kere daha sordu. Onlar tekrar:
"Bizler!" diye cevap
verince, Efendimiz (s.a.v):
"Bu durumda sizin hepiniz ondan daha hayırlısınız
buyurdu."130
Hace Ubeydullah Ahrar (k.s) hizmetin ibadetler içindeki sevap ve yerini
şöyle belirtir:
"Hâcegân yolunda (Nakşibendî terbiye sisteminde) içinde bulunulan vaktin
icabı neyse ona göre davranılır. Şahsi zikir ve murakabe, ancak Müslümanlara
hizmet edecek bir durum olmadığı zaman yapılır. Gönül almaya vesile olacak
bir hizmet, zikir ve murakabeden önce gelir. Bazıları nafile ibadetlerle
uğraşmanın hizmetten üstün olduğunu zannederler. Halbuki gönül feyzini temin
eden şey Allah için başkalarına hizmet etmektir."131
Ölçü şudur: Hak yolcusu farzların dışında hangi iş ve ibadeti yapacağını
kendisi belirlemez. Tercihi mürşidine bırakır. Mürşid ona hangi işi ve
nafile ibadeti gerekli görüyorsa onu emreder. İnsan için en hayırlısı ve
emniyetlisi odur. Hizmet eden zikir çekmez denemez. Zikir, duruma göre
değişik şekillerde yapılabilir. Fakat şunu unutmamak gerekir: Zikir hiç ara
verilmeyecek bir ibadettir. Bütün ibadetlerin hedefi devamlı zikir hâlini
muhafaza etmektir. Kalbin Yüce Allah ile irtibatını ve uyanıklığını
artırmayan bütün hizmetlere şeytan karışmış olabilir. Bu durumda hizmet ehli,
niyet ve vaziyetini bir daha kontrol etmelidir. Hizmetteki hedef, hem
nefsimize hem de mümin kardeşlerimize fayda vermektir. Asıl fayda, Yüce
Allah'a yakınlık sağlayıp dost olmaktır.
İnsanı Hizmet Ölçer
Mürşid, müridin olgunluk seviyesini insanlarla geçimi ve halka hizmeti ile
ölçer. Güzel geçim ve hizmet kadar insanın cevherini ortaya koyan hiçbir şey
yoktur. İmandan sonra her mümin güzel ahlakı ile ölçülür. Güzel ahlak, Yüce
Allah'ın ve halkın haklarını güzel korumaktan ibarettir. Bununla herkesin
niyeti, kabiliyeti, aklı, ilmi ve ulaştığı terbiye seviyesi belli olur.
Abdurrahman-ı Tâhî Hz.leri şöyle buyurur: "Nisbet (manevi feyiz ve yardım)
hizmete göredir. Hizmetteki ilahi rahmet hiçbir şeyde yoktur. Nakşibendi
tarikatında rahmete sebep olacak her türlü amel ve hizmet vardır. İbadet
için evine kapanıp halkın hizmetinden kaçan kimse, pek çok hayırdan mahrum
kalır. Sadece zikirle yetinmek olmaz. Mal ve can ile Allah yolunda cihat ve
gayret etmek gerekir."132
İnsanın Allah rızası için yaptığı bütün ameller, gayretler, harcamalar
hizmetin içine girer. Bunun için hizmetteki edepleri bilmemiz ve korumamız
gerekmektedir.
Hizmetin temeli ve ruhu ihlastır. İhlasla yapılan hiçbir işe küçük denmez.
Allah rızası için mescitten atılan bir çöp bile hayırdır, hizmettir. İnsan
bir hayır yaparken ne yaptığından çok, onu kim için yaptığına bakmalıdır.
Hizmeti kullanıp içimizdeki nefsani hisleri tatmin etmek, insanların
rağbetini çekmek, özel çıkarlar sağlamak, baş olma hevesine kapılmak, hizmet
edip hürmet beklemek doğru değildir.
Hizmetin Alanı
Hizmette sınır olmaz, yer ve insan seçilmez, cemaat ve millet taassubuna
düşülmez. Allahu Teala'nın yarattığı bütün mahlukat hizmette hedeftir.
Mümine hizmet gerektiği gibi, mümin olmayan, inkar içinde koşan, haramlara
bulaşan insan da hizmete muhtaçtır, ilgiye layıktır. Hizmet, karşımızdakinin
ihtiyacını gidermektir.
Hace Ubeydullah Ahrar (k.s) der ki:
"Ben bu yolun feyzini tasavvuf kitaplarından değil, halka hizmetten elde
ettim. Herkesi bir yoldan götürürler. Bizi de hizmet yolundan götürdüler.
Ben hizmette insan ayırımı yapmadım, hayır umduğum herkese hizmet ettim.
Heri'deyken sabahları hamama gider ve Müslümanlara hamamda hizmet ederdim.
Hizmette iyi veya kötü, beyaz veya siyah, kuvvetli veya zayıf ayırımı
yapmadan herkese hizmet ederdim. Hizmetime karşılık olarak kimse bana bir
ücret vermesin diye, işimi bitirir bitirmez hemen hamamdan uzaklaşırdım."133
Hizmet Ahlakı
Hizmette ben yoktur, biz vardır. Benlik birlik için feda edilmelidir ki
güzel geçim olsun. Hizmetteki kardeşlerimiz ile doğruyu bulmak için
konuşuruz, tartışırız, araştırırız, fakat sonuçta bir noktada anlaşırız.
Katiyyen fitne ve ayrılığa kapı açamayız. Birbirimize nefis için kızıp
küsülü duramayız. Özellikle başımızdaki idareciler ile farklı düşündüğümüz
durumlarda ya onları bizim tercih ettiğimiz doğruya ikna etmeliyiz, ya da
onların tercih ettiği doğruya ikna olmalıyız. Aksi tavır ve davranışlar ile
hizmeti aksatma hakkımız yoktur. Şu örneği iyi düşünelim.
İmam Zühri (rah) nakleder:
Resûlullah (s.a.v) Efendimiz Şam tarafına Kelb ve Ğassan kabileleri üzerine
gördermek üzere iki grup asker hazırladı. Birisinin başına Ebu Ubeyde b
Cerrah'ı (r.a), diğerinin başına da Amr b. As'ı (r.a) kumandan yaptı. Hz.
Ebu Bekir ile Hz. Ömer (r.a) Ebu Ubeyde'nin kumandasındaki grupta
bulunuyorlardı. Haraket edecekleri sırada Resûlullah (s.a.v) Efendimiz Ebu
Ubeyde ile Amr'ı saadetli huzuruna çağırdı ve:
-Siz ikiniz sakın birbirinize karşı gelmeyin!
diye tenbihatta bulundu. Yola çıkıldı. Medine'den ayrıldıklarında, Ebu
Ubeyde (r.a), Amr b. As'ı (r.a) bir kenara çekti ve:
-Biliyorsun Resûlullah (s.a.v) Efendimiz bana ve sana:
"birbirinize karşı gelmeyin!"
diye tenbihatta bulundu. Öyleyse ya sen bana uyacaksın, ya da ben sana
uyacağım" dedi. Amr b. As:
-Sen bana uy, idare bende olsun!
dedi. Ebu Ubeyde:
-Tamam, ben sana uyacağım,
dedi ve Amr b. As iki ordunun da kumandanlığını
üstlendi. Bu durum Hz. Ömer'in hoşuna gitmedi. Ebu Ubeyde'ye:
-Sen Nâbiğa'nın oğlu Amr'a mı uyuyorsun? Onu kendine, Ebu Bekir'e ve bizim
üzerimize kumandan mı yapıyorsun?, diye söylendi. Ebu Ubeyde (r.a):
-Canım kardeşim! Resûlullah (s.a.v) Efendimiz bana ve ona: "birbirinize
karşı gelmeyin!" diye tenbihatta bulundu. Ona itaat etmeseydim Rasulullah'a
(s.a.v) asi olurdum, halk işin içine karışırdı. Fitneden korktum. Vallahi
ben Medine'ye dönünceye kadar ona tabi olacağım, dedi.134
Hizmette en önemli fedakarlık işte böyle olur. Hizmet ehli nefsini değil
hizmeti düşünür. Hizmet ayağa kalksın diye gerekirse nefsini ayaklar altına
serer. Bu yolda Allah için tevazu gösterip alçak gönüllü olan kimselerin
başı Arş'a değer. O kimseyi Yüce Allah sever. Bu şeref de ona yeter.
Hizmette kin, intikam, acelecilik, düşmanlık, haset ve ihanet olmaz. Hizmet,
ihlas kadar edebe ve sevgiye muhtaçtır. Dili acı, yüzü sert, kalbi katı,
gönlü dar olan kimse, hizmet edeyim derken hezimete sebep olur. Kalpleri
toplamak yerine dağıtır, ısındırayım derken soğutur ve sevdirmek yerine
nefret ettirir.
Hizmet içindeki kardeşler birbirlerine edep içinde şefkat ve merhametle
davranmalı, acı sözden, asık yüzden çekinmeli, hizmet arkadaşları için
istiğfar ve hayır dua etmelidir. Bir mümin diğer mümin kardeşi için hayır
dua ediyor ve Allah'tan onun affedilmesini istiyorsa Allah'ın rahmetini
üzerine çekmiş demektir. Hizmette hedef nokta kalplerin kaynaşmasıdır.
Resûlullah (s.a.v) Efendimiz, hizmet için yola çıkan kimsede şu niyet ve
ahlakların bulunmasını gerekli görmüştür:
1-Allah rızası için
yola çıkmak.
2-Başındaki imama ve
başkana itaat etmek.
3-Sevdiği malından
Allah rızası için kardeşlerine infak ve ikram etmek.
4-Beraber olduğu
arkadaşlarıyla iyi geçinmek, onlara yumuşak davranmak.
5-Fitne ve fesattan
çekinmek.
Kim böyle yaparsa onun bütün uykusu ve uyanıklığı hayır olur kendisine sevap
getirir.
Kim de övünmek, kendini sevdirmek ve gösteriş için yola çıkar, başındaki
imamın sözünü dinlemez, insanların arasını açar ve yeryüzünde fesat yayarsa
onun elde edeceği hiç bir hayır yoktur."135
Hak yolu, kardeşini kusuruyla birlikte sevme yoludur. Bu yol, vermeyene
verme, gelmeyene gitme yoludur. Bu yol, canla başla hizmet edip sonunda
kendi kusuruna istiğfar etme yoludur.
Kendisini başkalarından kıymetli görenin ve bunun için herkesten hizmet
bekleyenin Allah katında gübre kadar değeri yoktur. Cenab-ı Hakk'ın katında
ve halkın yanında kıymetli olmak isteyen kimse, hizmete talip olmalıdır.
İnsana verilen sevgi başkasına merhamet içindir. İkram edilen nimet,
cömertlik içindir. Akla verilen feraset adalet içindir. Vücuda verilen
kuvvet, Hakk'a ibadet, halka hizmet içindir.
Hizmet Tevazu İster
Hizmette iş ve yer seçilmez, verilen hizmet çeşidi ne olursa olsun onu ihlas
ve samimiyetle güç yettiği kadar yerine getirmelidir. Önemli olan Allah
rızası için hayırlı bir işin içinde olmaktır. Hayırlı işlerde başkan olmak
bir maharet olmadığı gibi, geri hizmetlerde koşan birisi olmak da utanılacak
bir şey değildir.
Ben bu işte ancak başkan olurum, gerideki işlere bakmam, ben basit şeylerle
uğraşacak adam değilim demek ciddi bir manevi hastalık alametidir.
Gönlü Allah'a bağlı kimsenin hizmette nasıl davranacağını Resûlullah (s.a.v)
Efendimiz şöyle ifade buyurmuştur:
"Müjde olsun o kula ki, bineğini alıp Allah yolunda cihada ve hizmete çıkar.
Başı açık, ayakları toz toprak içinde var gücüyle bu yolda koşar. Kendisine
ordunun önünde gözcülük verilse onu hakkıyla yapmaya çalışır. Eğer ordunun
arkasında geri hizmetleri verilse onu hakkıyla yapmaya çalışır. İleride veya
geride hangi iş verilse o işin gereğini yapmakla meşgul olur."136
Bu hal gerçek hizmet ehlinin ahlakı olmalıdır. Bu gün amir olan yarın memur
olabilir. Bir yerde müdürlük yaparken, öbür yerde tuvaletleri yıkamak,
yolları temizlemek, sırtında çuval taşımak, soba yakmak, misafirlere hizmet
etmek gerekebilir. Allah adamı her iki işi de gönül hoşluğu ile yapar,
kimseden utanmaz, yaptığı işi basit ve gereksiz görmez. Amir iken kibre
düşmediği gibi, misafirhanede fakirlere hizmet ederken de basit bir iş
yaptığını düşünmez. Şu örnekleri bir düşünelim:
Hz. Ebu Bekir (r.a), önceleri ticaretle uğraşıyor, çarşıya inip alış veriş
yapıyordu. Ayrıca koyun sürüsü vardı ve zaman zaman onlarla meşgul oluyordu.
Bazen mahallesindeki yardıma muhtaç kimselerin koyunlarını sağıyordu. Halife
olup kendisine beyat edildiği zaman, daha önce koyunlarını sağdığı bir
ailenin kızı:
-Artık bundan sonra koyunlarımız sağılmaz!" diyerek hayıflandı. Kızın sesini
işiten Hz. Ebu Bekir (r.a):
-Hayır, vallahi davarlarınızı sağmaya devam edeceğim. Üzerime aldığım bu
işin daha önceki ahlakımı değiştirmeyeceğini ümit ediyorum, diye kızı
teselli etti ve halife iken de mahallenin koyunlarını sağmaya devam etti.
Hatta bazen koyunlarını sağdığı kimselere:
-Nasıl istersiniz, sütü köpüklü mü sağayım, köpüksüz mü olsun? diye sorar,
onlar nasıl isterse öyle sağardı. Daha sonra bulunduğu mahalleden Medine'nin
merkezine taşındı. Ticaret işiyle halifeliğin beraber yürümediğini görünce,
ticareti bıraktı, bütün vaktini Müslümanların hizmet ve idaresine ayırdı.
Devlet hazinesinden kendisine ve ailesine yetecek miktar maaş bağladı. Vefat
edeceği sırada, elinde biriken bütün malını devlet hazinesine geri teslim
etti. Üzerimde Müslümanların mallarından hiçbir şey kalmasın dedi. Bu duruma
şahit olan Hz. Ömer (r.a):
-Ebu Bekir peşinden gelenlerin işini zorlaştırdı, onun gibi kim yapabilir,
Dedi.137
Herkes Hayra Muhtaçtır
Hizmet ehli hayra doymaz, yaptıklarım bana yeter diye düşünüp kendisini
kenara çekemez. Her hizmetin sonunda sanki bir kusur işlemiş gibi üzülürler,
Allah'tan kusurlarının affını isterler, devamlı günahlarına istiğfar ederler.
Hiç kimse benim yaptıklarım bana yeter, başka hayır ve sevaba ihtiyacım yok
diye düşünemez. Şu hadiseden ibret alınmalıdır:
Bedir harbinde Ashab-ı Kiramın yeterli bineği yoktu. Üç kişi bir deveye
nöbetleşe binerek gidiyorlardı. Resûlullah (s.a.v) Efendimizin de özel
bineği olmadığı için, bir deveye Hz. Ali ve Hz. Ebu Lubabe ile nöbetleşe
biniyordu. Efendimiz (s.a.v) kendi sırasında deveye bir müddet bindi, sıra
diğerlerine geldi. Onlar:
"Siz bininiz ey Allah'ın Rasülü, biz yürüyelim." Dediler. Efendimiz (s.a.v):
"Ben Allah'ın vereceği sevaba sizden daha az muhtaç değilim; siz de yürümek
için benden daha kuvvetli değilsiniz. Herkes sırasıyla binecek ve yürüyecek."138
buyurdu.
Hizmette Öncelik Sırası Bilinmelidir
Hizmette öncelik sırasına dikkat etmelidir. Farz bir ibadeti ihmal edip
nafile ile uğraşmak hizmet değil hezimettir. Hizmetin hedefi Yüce Mevla'nın
rızasına ulaşmaktır. Kulu Allah rızasına ulaştıracak en büyük sebep farz
amelleri yapmaktır. İmam Rabbanî Hz.lerinin belirttiği gibi bir farzı yerine
getirmek bin sene nafile ibadetle meşgul olmaktan hayırlıdır. Bir farzın
içindeki sünneti veya edebi yerine getirmek de farzın dışındaki nafile
ibadetlerden hayırlıdır.139
Hizmet ehli önce farz vazifeleri ve hizmetleri yerine getirmeye çalışmalıdır.
Hayır ve hizmet yapmaya en yakınlardan başlamalıdır. İnsanlar içinde anne
baba hukuku en ön sırayı alır. Anne babayı aç bırakıp mahallenin muhtaçları
ile uğraşmak doğru değildir. Cihadın en büyüğü Allahu Teala'ya kulluktan
sonra anne baba hukukunu korumaktır. Ancak anne veya baba bir haramı emreder
veya bir farzı yapmaktan engellerse o durumda kendilerine itaat edilmez.
Hizmet ehli ailesinin haklarını da dikkate almalıdır. Nefsi yüzünden işini
ve eşini ihmal ederek hizmet başarıya ulaşamaz. Ancak hizmetin gerektirdiği
fedakarlıktan kimse kaçmamalıdır.
Bir kadın kocasının hak yolundaki hizmetlerini destekler, yardımcı olur ve
elinden geldiği kadar ona imkan hazırlarsa, onunla aynı sevabı alır.
Allah yolundaki hizmetlere katılan bir kadın, evli ise kocasının haklarını
göz ardı edip nefsinin istediği gibi serbest hareket etmemelidir. Müslüman
bir kadının koca ve çocuklarına karşı farz olan vazifelerini yapması zaten
dinî bir hizmettir, en büyük hayırdır.
Hizmette Başarı Cemaatındır.
Hizmette benlik olmaz. Bütün hayırların kaynağı Allahu Teala'dır. Kuluna
iyiliği ikram eden O'dur. Sonra, bir hayrın meydana gelmesi için tek sebep
kulun kendisi değildir; bunun için bir çok sebep mevcuttur. Gökte meleklerin,
yerde salih müminlerin hayır duaları, sevgi ve himmetleri unutulmamalıdır.
Hizmetteki başarıyı Yüce Allah'tan, kusurları ve noksanlıları ise
nefsimizden bilmeliyiz. Bizim hizmeti değil, hizmetin bizi ayakta tuttuğunu
ve ancak hizmetin içinde güzel kulluk yapabildiğimizi kabul etmeliyiz.
Hizmet Allahu Teala'nın bir emaneti olduğu için; onu taşıyanlar ilahi
himayede olurlar. Yüce Allah dinine hizmet edenlere özel olarak yardım
edeceğini, onların ayaklarını hak yolda sabit tutacağını müjdelemiştir.140
Kulun imtihanı başarıdan sonra gelir. Her halde tevazu, şükür ve istiğfara
sarılmak peygamberlerin ahlakı ve salihlerin şiarıdır.
Hizmet Sabır ve Cesaret İster
Allah yolunda çekilen çilelerin karşılığı cennet ve ilahi rızadır. Hizmet
esnasında önümüze çıkan zorluklar, daha fazla sabır gösterip sevap
kazanmamız içindir. Kolay elde edilen şeyler kalıcı olmaz. Hak yolunda koşan
bir insanın en büyük hizmeti kendisinedir. Hizmetteki ilk fayda hizmet edene
aittir. Bunun için Allah rızası için yola çıkan bir kimse, bu yolda bütün
çileleri baştan kabul etmelidir.
Halkın çilesini çekmek bütün peygamberlerin en başta gelen sünnetidir. Onlar,
Allah rızası için hayatları boyunca halkın içinde olmuşlar, dertleri ile
dertlenmişler, onların zahmet ve yükünü çekmişlerdir. Peygamberlerin sultanı
Hz. Resûlullah (s.a.v) Efendimiz, yeri Arş-ı A'la ve cennet iken
yeryüzündeki insanların arasında zahmet çekmeyi tercih etmişti. Onun
insanlar tarafından yerli yersiz rahatsız edildiği gören amcası Abbas (r.a)
bir gün Efendimizin huzuruna gelip:
-Ya Rasulellah! Görüyorum ki şu insanlar size çok eziyet veriyorlar,
çıkardıkları tozlar zat-ı alinizi rahatsız ediyor. Kendinize yüksekçe özel
bir yer yaptırsanız da onlarla oradan konuşsanız! diye üzüntüsünü dile
getirdi. Hz. Resûlullah (s.a.v) Efendimiz'in cevabı şu oldu:
-Hayır! Allah beni içlerinden alıp huzuruna kavuşturana kadar onların
arasında duracağım. Varsın ökçelerime bassınlar, elbiselerimi çeksinler, bir
şey olmaz."141
Arifler: "canı değerli olanın dini değersiz olur." demişlerdir. Yani
insanlardan, fakirlikten, kınanmaktan, gelecekten korkarak Yüce Allah'a
dostluk ve güzel kulluk yapılamaz. Korkunun çaresi korkmamaktır. Çilenin
çaresi, sevgilinin hatırına çileyi sevmektir. Maldan ve candan fedakarlık
etmeden sevginin tadı nasıl tadılacak ve cennete nasıl adım atılacaktır?
Seyyid Abdulbaki Hz.leri (k.s) sık sık: "Korkmayın, eğer illa korkacaksanız
Allah'tan korkun." diyerek insanlara cesaret vermektedir.
Hizmetin Temeli İstişaredir.
Bir hizmeti tek şahsa teslim etmek tehlikelidir. Tehlike, hem şahsa hem
hizmete ait olur. Hizmetin başında olan kimse, sırf kendi aklına
güvenmemelidir. Ayrıca hizmetteki arkadaşlarına kıymet vermeli, onların
görüşlerini dinlemeli, ortaya konan görüşleri değerlendirip en isabetlisini
tercih etmelidir. Başkan olan kimse kendi tercihine uymasa da doğru görüşü
tasdik etmeli, benlik ve kibir ile yanlış görüşünde ısrar etmemelidir.
Bütün hizmet ehli, şu ayetlerdeki edeplere dikkat etmelidir:
"Rasulüm sen onlara Allah'tan bir rahmet ile yumuşak davrandın.
Eğer sen kaba ve katı yürekli olsaydın, etrafında kimse kalmaz hepsi dağılır
giderdi. Onlarda gördüğün kusurları affet, onlar için Allah'a istiğfar et ve
yapılacak işlerde kendileriyle istişare yap."142
İşte bir istişare örneği:
Hendek harbinin yapıldığı günlerde Müslümanlar ciddi sıkıntılar çekmeye
başlamışlardı. Bu durumu gören Hz. Rasululah (s.a.v) Efendimiz, müşriklerle
iş birliği yapan ve karşı cephede bulunan Gatafan kabilesinin reisleri
Uyeyne b. Hısn ile Haris b. Avf el Mürrî'ye haber göndererek kendileriyle
bir anlaşma yapmak istedi. Savaştan vaz geçmelerine karşılık olarak
kendilerine Medine'nin senelik hurmalarının üçte birisini vermeyi teklif
etti. Onlar da bunu güzel buldular. İki taraf arasında durum konuşuldu ve
anlaşma metni yazıldı. Henüz imzalanıp yürürlüğe girmeden önce Rasululah (s.a.v)
Sa'd b. Muaz ile Sa'd b. Ubade'yi huzurlarına çağırıp durumu ve varılan
anlaşmayı onlarla da istişare etti. Onlar da:
-Ya Rasulellah! Bu işi siz mi istiyorsunuz. Eğer böyle ise biz sizin
arzunuza uyarız. Yahut bu mutlaka uymamız gereken ilahi bir emir mi? Yoksa
sizin bizi düşünerek yaptığınız bir anlaşma mı? diye sordular. Rasululah (s.a.v):
- Hayır, bunu sizin için yapıyorum. Görüyorum ki bütün Araplar birleşerek
tek vucüt olmuşlar her taraftan size saldırıyorlar. Bu şekilde bir dereceye
kadar güçlerini kırmayı düşündüm, buyurdu. Bunun üzerine Sa'd b. Muaz (r.a):
- Ya Rasulellah! Bizler bir zaman Allah'a şirk koşardık, putlara tapardık,
Allah'a ibadet etmez ve O'nu tanımazdık. Bu günlerde bile bunlar misafir
olarak ikram ettiğimiz veya parasıyla sattığımızın dışında zorla bizden bir
hurma tanesi yiyemezlerdi. Şimdi Allah bizi İslam'la şereflendirmişken,
sizinle ve İslam'la bizi kuvvetlendirmişken nasıl olur da onlara mallarımızı
veririz. Onlarla böyle bir anlaşma yapmaya hiç ihtiyacımız yoktur. Allah
onlarla bizim aramızda hüküm verinceye kadar onlara kılıçtan başka verecek
bir şeyimiz yok, dedi. Resûlullah (s.a.v):
-Evet, dediğin güzel, buyurdu. O zaman Sa'd (r.a) anlaşma metinini aldı,
içindeki yazıyı sildi ve: Bize karşı ellerinden geleni yapsınlar, dedi.143
Bu hadisede hizmet ehli için önemli prensipler mevcuttur. Görüldüğü gibi
Allah Resûlü (s.a.v) Efendimiz bile kendi fikrini ashabı ile istişare edip
değerlendirmeye tabi tutmuştur. Bunu, ayetle sabit olmayıp, ictihada açık
olan bir konuda yapmıştır. Ashab-ı Kiram Rasulullah Efendimiz (s.a.v)
istedikten sonra değil bütün mallarını canlarını bile vermeye hazır iken,
işin aslını öğrenmek için soru sormaktan çekinmemişlerdir. Önce alınan
kararın ayetle mi yoksa sünnetle mi ortaya konduğunu sorarak bağlayıcılık
yönünü bilmek istemişlerdir. Konuyu içtihada müsait görünce, Allah için
bildikleri doğruyu söylemeyi dini bir vazife saymışlardır. Burada Rasulullah
Efendimize (s.a.v) herhangi bir itiraz yoktur, aksine onun sevineceği ve
rahat edeceği sonucu arama çabası vardır. Rasulullah Efendimiz de (s.a.v)
büyük bir olgunlukla önceki kararından rahatlıkla vazgeçmiş ve Sahabinin
tercih ettiği doğruya katılmıştır. Farklı hükmü sahabi teklif etmiş,
Efendimiz (sa.v) tasdik edip sonuca bağlamıştır.
İstişare yaparken o işten anlayan ehil insanları bulmak da bir vazifedir.
Alınan yeni bir kararda onu uygulayacak kimselerin fikir ve desteklerinin
bulunmasına özellikle dikkat etmek gerekir. İstişareden sonra varılan sonucu
herkesin sonuna kadar desteklemesi gerekir. Karar aşamasında evet deyip veya
sukût edip, uygulamada geri duranlar ve tenkitle uğraşanlar hizmeti hezimete
çevirirler. Bu açıkça bir cahillik veya gizlice münafıklık alametidir. O
halden Yüce Allah'a sığınırız.
Hizmetin İçinde Olanlar Özel Himaye Altındadır
Hizmet Allah'ın emanetidir. Allah için hizmet eden kimse Yüce Allah'ın
himayesindedir. Bu himaye ihlasa bağlıdır. Niyeti güzel olanın feyzi
kesilmez, ameli zayi olmaz. Dost olan dünya ve ahirette yalnız bırakılmaz.
Edeple Hakkın işini gören kimselerin pişman olduğu, zarar ettiği tarihte
görülmemiştir. Canını ve malını sevip onu özel himaye altına almak isteyen
kimse onları Allah için Allah yolunda harcamalıdır. Büyük arif İmam Şa'ranî
(k.s) anlatır:
Mürşidim Ali b. Vefa (k.s) derdi ki: Müridlerden kim Alemlerin Rabbinin özel
himayesinde olmak istiyorsa, mürşidine sadakatle hizmet etsin, onun
emirlerine canla başla koşsun. Yapılmasını işaret ettiği işlerde mürşidine
muhalefet etmesin. Hizmette olan müridler daima Yüce Allah'ın şu ayetini
düşünsünler:
"Süleyman'ın emrine de kasırga gibi esen rüzgarı verdik. Rüzgar onun emriyle
hareket eder, içinde bereket yarattığımız yere doğru eserdi. Biz her şeyi
biliriz.
Ayrıca şeytanlardan bir grubu da Süleyman'ın emrine vermiştik. Onun için
dalgıçlık yaparlar (denize dalıp inciler çıkarırlar) ve bunun dışında başka
işler de görürlerdi. Biz onları özel gözetim ve muhafaza altında tutuyorduk."144
Bakınız Yüce Allah sadık dostlarının hizmetinde bulunan ve emri altında
çalışan kimseleri nasıl muhafaza ediyor."145
Müfessirler, cinlerin neden ve nasıl muhafaza edildiği konusunda şu
açıklamalarda bulunmuşlardır:
Allahu Teala, Hz. Süleyman'ın emrinde çalışan cinleri, diğer kötü cinlerin
şerrinden koruyordu. Onları bu hayırlı işten alıkoymak isteyen cinlere
fırsat vermiyordu.
Yüce Allah, önündeki işini bozmak isteyen cine fırsat vermiyor, hem elindeki
işi koruyor hem de onu yapan cini muhafaza ediyordu. Allahu Teala hizmette
olan cinleri diğer cinlere ve insanlara zarar vermekten alıkoyuyordu.
Ayrıca Allahu Teala cinlerin gündüz yaptığı hizmeti ve hayırlı amelleri gece
zayi etmelerinden onları muhafaza ediyordu. Hz. Süleyman (a.s) cinlerden
bazısını bir işe gönderdiği zaman yanına bir de insan veriyordu. Bu insana,
o cini devamlı gece gündüz hizmetle meşgul etmesini emrediyordu. Çünkü
cinler gündüz yaptıkları hayrı gece boş kalınca koruyamıyor, bir şekilde onu
mahvediyorlardı.146
Hz. Süleyman (a.s), emri altındaki bu zayıf varlıkları kuvvetli kimselerle
destekliyordu. Böylece onlara merhamet ediyor, iyilik yapıyor, vefa
gösteriyordu.
İnsanı bütün hayırlı ibadet, iş ve hizmetlerden geri koyan önce nefsi, sonra
kötü arkadaşıdır. Bir de boş kalmaktan, işsiz, ibadetsiz, hedefsiz
yaşamaktan şiddetle sakınmalıdır. Tek başına kalan kimseye şeytan yakın olur.
Onun hem niyetini, hem amelini bozar. Boş kalan kimse, boş işlere bulaşır.
Onun için her insan salih insanların nezareti altında Allah yolunda bir
çeşit hizmet etmeyi ve onların nazarları altında kalmayı cana minnet
bilmelidir. Bugün kâmil mürşidlerin, Rabbani alimlerin nezaretinde görülen
bütün hizmetler ve o hizmetleri yürütenler, Hz. Süleyman'ın (a.s)
nezaretinde görülen hizmetler ve hizmetçiler gibi Yüce Allah'ın himayesi
altındadır. Bu kıyamete kadar böyledir. Yeter ki, hizmet edenin ihlası
zedelenmesin, hizmetteki edepler zayi edilmesin.
Her mümin Allah yolundaki hizmetlere bir şekilde katılmalıdır. Malı ve canı
ile bizzat hizmetin içinde olamayan kimseler, kalbi, niyeti, duası, sevgisi
ve rızası ile hizmetlere destek vermelidir.
Bir hayra rıza gösteren, teşvik eden ve sebep olan kimse, o hayrı yapmış
gibidir. Müminin niyeti amelinden hayırlıdır. Bir hayra niyet eden fakat
gücü yetmediği veya bir mazereti olduğu için onu yapamayan ve buna üzülen
kimse, o hayrı yapmış gibi sevap alır. Bunun ölçüsü, niyet edilen şeyi yapma
fırsatı bulduğunda hemen yapmaktır. Yoksa boş temenni olur. İyi şeyleri
temenni etmek de güzeldir, fakat bu temenni azim, arzu ve karar derecesine
çıkmalı ki, o işi yapılamayınca bile sevap kazandırsın.
Hizmetlerin Hedefi Nefsin Islahıdır
Bir insanın nefsini ıslah etmesinden daha büyük bir hizmet yoktur. Çünkü
nefsi ıslah, kalbi ihya, ahlakı güzel olan bir insan hem kendisine, hem
çevresine hayır verir, rahmet olur. Bütün dünya, böyle bir insana muhtaçtır.
Yüce Allah bütün dünyayı bu şerefli insanın o büyük hizmetini görmesi için
yaratmıştır. Yüce Allah'ın boyası ile boyanıp Allah adamı olmayan kimse,
kainata bir yüktür. Kalbi Allah Allah diye atmayan ve Yüce Allah'ını
tanımayan kimse ölüdür. En büyük ve en güzel hizmet işte bu ölü kalbi
diriltmektir. Her şeyin yok olacağı ve hiçbir şeyin fayda vermeyeceği günde
insana fayda verecek sadece bu kalptir. Buna kalb-i selim denir. Kalbe bu
hizmeti vermeyen ve insanı edeplendiremeyen bütün hizmetler, sonuçta
hezimettir.
Hizmetin hedefi binaları değil, insanı süslemektir. Güzelleşmesi gereken
ahlakımızdır. Allahu Teala bütün ibadetleri kendisini zikir için emretmiştir.
Her ibadet ve hizmetten sonra kalbimize yönelip kendimizi kontrol etmeliyiz.
Bu ibadetin ve hizmetin içinde iken kalbim ne kadar Allah'ı zikretti, ne
derece gafletten uyandı ve hangi kusurlarını anlayıp istiğfar etti diye
düşünmelidir.
Bütün zikirlerin meyvesi edep ve hizmettir. Her türlü ibadet ve hizmetin
gayesi de Yüce Allah'ı zikir ve yüceltmektir. Zikri artan kimsenin tevazu,
edep ve halka hizmeti arttığı gibi, hizmetlerin içinde koşan kimsenin de
zikri, fikri ve şükrü çoğalmalıdır. Aksi durumda zarar var demektir.
Şu hadis bu konuda hepimizi uyarmaktadır: Muaz b. Enes (r.a) anlatıyor:
"Bir adam Hz. Peygambere (s.a.v) gelerek: Hangi cihad daha faziletlidir;
hangi mücahit daha çok sevap alır? diye sordu, Efendimiz (a.s):
-En faziletli cihad, içinde Allah'ın en fazla zikredildiği cihattır. En
fazla sevap alacak mücahit de, Yüce Allah'ı en çok zikreden mücahittir,
buyurdu. Adam:
-Sevabı en fazla olan oruçlu kimdir? diye sordu, Efendimiz (a.s):
-Yüce Allah'ı en çok zikreden oruçlu en fazla sevap alır, buyurdu. Adam,
namaz, zekat, hacc ve sadakayı sordu, Efendimiz (s.a.v), her defasında:
-Bu ibadetleri yaparken Yüce Allah'ı en çok zikreden kimse, en fazla sevabı
alır, buyurdu. Orada bulunan Hz Ebu Bekir (r.a), Hz. Ömer'e:
-Ya Eba Hafs, zikredenler bütün sevabı alıp götürdüler, dedi. Rasulullah
Efendimiz (a.s), ona yöneldi:
-Evet öyledir, buyurdu.147
Herkes, kıldığı namazın, çektiği zikrin, yaptığı tövbenin ve ziyaretlerin
kalbine fayda verip vermediğini halka karşı muamelesi ile ölçmelidir.
Hz. Ömer (r.a) der ki: "Siz bir insanı namaz ve orucuna bakarak
değerlendirmeyin. Onun doğru sözlülüğüne, kendisine bir şey emanet edilince
onu nasıl muhafaza ettiğine, eline dünyalık mal ve makam geçince nasıl
davrandığına bakınız."148
Ariflerden Kettanî (k.s): "Tasavvuf, güzel ahlaktan ibarettir." diyor ve
ekliyor: "Kimin ahlakı senden güzelse o, tasavvuf yolunda senden ileridedir."
Büyük veli Fudayl b. Iyaz (k.s), güzel ahlaklı olmayı şöyle anlıyor: "Bir
kul, bütün insanlara iyi muamele etse, fakat kümesindeki tavuğa kötü
davransa, o kimse iyilerden sayılmaz."149
Terbiye olmuş insanın aldığı edep, düzen, temizlik, sadelik ve kibarlık
bütün işlerine yansır. Onun kalbi gibi dili de temizdir. Niyeti gibi işi de
doğrudur. İçi gibi dışı da edepli ve sevimlidir. Namazı gibi alış verişi de
ilahi ölçülere uyar. Onun Yüce Allah ile hukuku ve edebi güzel olduğu gibi,
anne babası, ailesi, komşuları, iş çevresi ve diğer bütün cemiyet ile de her
işi güzeldir.
Zikri çoğaldığı halde ahlakı güzelleşmeyen, bir mürşide gidip geldiği halde
tevazu ve edebi artmayan, devamlı nafile namaz ve oruçla meşgul olduğu halde
kalbi genişlemeyen; eli hayır için açılmayan, merhameti çoğalmayan, mümin
kardeşlerini vücudunun bir parçası gibi görmeyen kimse niyetini bir kere
daha kontrol etmelidir. Çünkü bütün bu hayırların hedefi, insanı güzel
ahlaka ulaştırmaktır.
Arifler derler ki: Allah rızasını biricik hedefi yapan bir kulun ilmi
arttıkça edebi artar; hayrı çoğaldıkça hayası güzelleşir; dersi ilerledikçe
dercecesi yükselir. Allah dostları, ilahi boya ile boyandıklarından her an
güzelleşir, her gün tatlanırlar.
İslam alimlerin güzel ahlakı tariflerinden bazısı şöyledir:
Güzel ahlak, Allahu Teala'yı yüceltmek ve bütün halka şefkat edip fayda
vermektir.
Güzel ahlak, Yüce Allah'ın ve mahlukatın haklarını güzel korumaktır.
Güzel ahlak, dostları gibi düşmanları gözünde de güvenilir olmaktır.
Güzel ahlak Allah rızasına aşık, kalbi uyanık, gönlü yanık, edepli, iffetli,
sevimli, cömert, mert, doğru sözlü, tatlı yüzlü, herkese rahmet olan bir
insan olmaktır.
Güzel ahlak, kendisine kötülük edene iyilik etmek, vermeyene vermek,
gelmeyene gitmek, yüzünü asana tebessüm etmektir.
Kısaca güzel ahlak, Rahmet ve edep peygamberi Hz. Muhammed'i (s.a.v) her
hâliyle örnek alıp bir derece ona benzemek ve yeryüzünde rahmet ahlakını
temsil etmektir.
Bütün bunlara da ancak Yüce Allah'ın aşkı ve yardımı ile erişmek mümkündür.
Büyük veli Mevlana Celaluddin Rûmî (k.s), kendisine gelen insanların çoğunun
işin zahirinde takılıp kaldığını, aslını, esasını, Allah rızasını, ince
sırları, marifet ve hikmetleri ihmal ettiklerini görmüş ve bu üzüntüsünü
şöyle dile getirmiştir:
Herkes kendi zannınca oldu gönlümün yârı.
Aramadı hiç kimse gönlümdeki esrârı.
Yine bu büyük arif, kendisinin elde ettiği ve bir hak yolcusunun elde etmesi
gereken şeyleri şu manadaki mısralarla dile getirmiştir:
Ömrümün mahsülü üç sözdür heman;
Hâmdım, pişdim ve yandım el-aman.
Gavs-ı Sânî Hz.leri buyurdular ki:
"İnsanlara hizmet ve iyilik etmek isteyen kimse,
kendi nefsini ıslah etsin yeter. Nefsini ıslah etmeyen kimse, insanlara
gerçek faydayı veremez. Sâdatlar, nefislerini ıslah edip istikamet üzere
gittiklerinden, insanların hidayetine ve ebedi saadetine vesile
olmaktadırlar."
|