Herkesin terbiye seviyesi edebiyle anlaşılır.
Özellikle kalbi Allahu Teala'nın nazar yeri ve manevi kâbe hükmünde olan
kâmil mürşidi ziyaret anında edebe çok dikkat etmelidir. Bu şerefli makamda
ve yüksek huzurda gerekli edebleri iyi bilmeliyiz. Bunları kısaca
açıklıyoruz:
Abdestli Olmak ve Temiz Giyinmek
Kâmil insanı ziyaret ederken, taşıdıklar ilahi şerefe hürmeten abdest almak
gereklidir. Mümkünse gusül abdesti almalıdır.
Bir mürşidin eli zaruret anında abdestsiz olarak öpülebilir, Yoksa, abdest
için imkan ve zaman varken lakayt bir şekilde mürşidin elini öpüp geçmek
edebe uygun değildir. İhmale dayanan bütün davranışlar müridi ve talebeyi
zarara sokar. Edebi hafife almak kalbi dağıtır, faydayı azaltır, feyzi keser.
Hâlbuki muhabbet gevşeklik değil, edep ister. Edep zillet değil, izzettir.
Müminleri seven sevilir, onlara hürmet eden hürmet görür, tevazu gösteren
yücelir, hizmet eden şereflenir.
Bu yolun büyükleri, mürşid ve üstatlarını ziyaret anındaki edeplere çok
dikkat ederlerdi. Onları büyük eden de zaten bu edepleriydi.
Büyük veli İmam Kuşeyri (k.s)şöyle der:
"İlk günlerimde, mürşidim Ebu Ali ed-Dakkak'ın (rah.) yanına gittiğimde
muhakkak oruçlu olurdum ve gusül abdesti alırdım. Çoğu zaman medresesinin
kapısına gelir, Hazretin haşmet ve heybetinden dolayı 'benim gibi birisi
onun yanına giremez!' düşüncesiyle kapıdan geri dönerdim. Cesaret edip de
içeriye girerek medresenin ortasına geldiğimde beni mürşidimin heybeti
kaplar ve bundan dolayı irkilirdim. Çoğu zaman vücudum heyecan ve heybetten
donuklaşırdı. Öyle ki birisi iğne ile bana dürtecek olsa hissetmezdim.
Huzuruna oturunca, derdimi dille ifade etmek zorunda kalmazdım. O, aklımdan
geçen konulara tek tek cevap verirdi. Buna çok defa şahit oldum. Ona karşı
öyle hürmet hisleriyle doluydum ki, bazen bu zamanda bir peygamber
gönderilse idi acaba ona karşı bundan daha fazla hürmet etmeye güç
yetirebilir miydim diye düşünürdüm. Mürşidime karşı hep bu hisler içinde
kaldım; kendisi vefat edene kadar içimle ve dışımla hiç bir hâline itiraz
etmedim.75
Kendisine karşı bu derece hürmet gösterilen büyük veli Ebu Ali ed-Dakkak ise
(rah.) şöyle demiştir:
"Ben, mürşidim Nasrabâdî'nin huzuruna her girdiğimde muhakkak bir gusül
abdesti alırdım.76
Büyük veli Şeyh Ebu Medyen el-Mağribi (k.s) demiştir ki:
"Manevi terbiyeye girdiğim ilk günlerde, yıkanıp gusül almadan, elbisemi,
asâmı ve üzerimde bulunan bütün eşyamı temizlemeden mürşidimin huzuruna
girmezdim. Ayrıca, kalbimdeki bütün ilimleri ve zanna dayalı bilgileri bir
kenara bırakıp bomboş ve mahzun bir kalple yanına varırdım. Beni kabul
ettiğinde ve bana yöneldiğinde, bunu saadet sebebi bildim. Benden yüz
çevirdiğinde ve beni kendi hâlime terk ettiğinde, kusuru kendimde gördüm ve
nefsimi suçladım."77
Mürşidin huzuruna temiz bir kıyafetle çıkmalıdır. Zira Resûlullah (s.a.v)
Efendimiz şöyle buyurur:
"Allahu Teala temizdir; ancak temiz olanları kabul eder." 78
"Allah güzeldir; güzelliği sever." 79
Kirli, paslı, yırtık, dağınık bir kıyafet ile mürşid huzuruna çıkmak edebe
uygun değildir. Giyilen elbise eski olabilir, fakat kirli ve pis kokulu
olmamalıdır. Mümkünse beyaz elbise tercih edilmelidir. Kaba desenli ve
karışık renkli elbiselerden sakınmalıdır. Vücut, saç ve sakal temizliğine
özen göstermelidir. Varsa hafif ve güzel koku sürünmelidir. Ağızda soğan,
sarımsak ve aşırı sigara kokusu bulunmamalıdır. Bu tür kokusu rahatsız edici
maddeleri kullananlar, ibadet ve ziyaret sırsında ağızlarını temizlemeli,
mürşidini ve müminleri rahatsız etmemelidir.
Sofi sadeliği sevmeli, içini de dışı gibi temiz, sade ve düzenli yapmalıdır.
Sadat-ı Kiram, müridlerin dışından çok içlerinin ve kalblerinin temiz
olmasını isterler. Kalbi kin, haset, gösteriş, kendini beğenme, aşırı dünya
muhabbeti ile kirlenmiş kimselerin, dış giysilerini tertemiz etmesini ve
görüntü ile yetinmesini ihlas ve mertliğe uygun görmezler. Dışı temiz, içi
kirli olmak iki yüzlülüktür ki, mürşidlerin gönlü en fazla bu durumdan
rahatsız olur.
Büyük arif Abdulvehhab Şarânî (k.s), bu hususta şu uyarıyı yapıyor:
"Mürşidin huzuruna pejmürde, kirli paslı, dağınık elbise ile girmemelidir.
Temiz olmalı ve namaza giriyormuş gibi özen göstermelidir. Bunun için en
güzel elbiselerini giyinmeli, bunun yanında iç alemindeki günah kirleri için
de istiğfarla meşgul olmalıdır."80
Ayağa Kalkmak ve El Öpmek
"Ashab-ı Kiram yaş ve faziletçe büyük olanların elini öpmeyi sünnet olarak
görüyorlardı."81
Anne-babaya, alime, mürşide, salih insanlara ve adil idarecilere hürmet edip
ayağa kalkmak müstehaptır. 82
Özellikle kâmil mürşide son derece hürmet göstermelidir. Aslında hürmet
edilen şahıs değil ondaki takvadır. Gönül verilen et-kemik değil manadır.
Bütün bunların sahibi Yüce Mevla'dır. Cenab-ı Hakk kimi takva ile
şereflendirmiş, kendisine izzet vermiş ve muhabbet elbisesini giydirmiş ise
o, kâmil bir insandır. Kâmil insan, tam hürriyyetine kavuşmuş gerçek bir
sultandır. Ondaki bu muhabbet insanın kalbini çekmekte, ilahi heybet
herkesin boynunu bükmektedir. Bu hâl veliliğin işaretidir, ona karşı
gösterilen hürmet de müminliğin alametidir, kesinlikle zillet değildir.
Resûlullah (s.a.v) Efendimizin büyüklere karşı tavrımızı şöyle belirlemiştir:
"Büyüğümüzü (hürmetle) yüceltmeyen, küçüğümüze merhamet göstermeyen,
âlimimizin hakkını bilmeyen bizden değildir."83
Kâmil mürşid, her yönden hürmet ve saygıya layıktır. Çünkü o takvaya ulaşmış
bir Allah dostudur ve edep yolunda bir imamdır. Ayrıca müridin terbiyesini
üstlenmiş manevi bir babadır. O aynı zamanda helali haramı öğreten bir
alimdir. Gece gündüz Allahu Teala'ya ihlasla kulluk eden bir salih insandır.
Allah sevgisinde kaybolmuş bir Hakk adamıdır. Resûlullah (s.a.v) Efendimizin
varisidir.
Mürşid içeri girince veya yanımıza gelince ayağa kalkılır. Elini öpmek için
durum uygunsa bir izdiham yapmadan edeple yanına yaklaşılır. Oturuyorsa diz
çökerek, ayakta ise hafifçe boyun bükerek eli nezaket ve sükunetle bir defa
öpülür. Kendisine sırt dönmeden geri geri giderek huzurdan çıkılır.
Mürşid ziyaret edilirken veya kendisiyle konuşulurken, edeb ve heybetten
dolay karşısında hafifçe boyun eğilse de, beli kırıp iki büklüm olmaya gerek
yoktur. Hele ayağa kapanmak, etek öpmek, cübbeye asılmak, mürşidi yüzüne
karşı övmeye kalkmak, yağcılık yapmak gibi hareketlerden kesinlikle sakınmak
gerekir.
Kâmil mürşidin derdi müridlerine el öptürmek değil edep öğretmektir. Eğer
insandaki kibri ve benliği yok etmek için edepten daha güzel bir şey olsaydı,
mürşidler muhakkak onu tercih ederlerdi.
El öperken, bağırıp çağırmaya, yapmacık sevgi gösterisinde bulunmaya gerek
yoktur. Ziyaret esnasında Allah dostlarına karşı hasret ve samimi sevgiden
dolayı gözden sevinç yaşları gelebilir. Bu durumda hemen sükunetle bir
kenara çekilip dua ve istiğfar içinde Allahu Teala'ya şükredilmelidir. Çünkü
kalbe atılan bu muhabbet Allahu Teala'nın bir hediyesidir, buna şükür
gerekir.
Mürşidlerin en rahatsız olduğu şey, birilerinin yapmacık hareketler ile
kendilerine yakınlık göstermesi, hürmet etmesi ve etrafındakilerin dikkatini
çekmesidir. Hele mürşide yakın gözüküp hâlkın gözüne girmeye, ona gösterdiği
hürmetle milletin rağbetini çekmeye çalışanlar, kâmil mürşidlerin en nefret
ettiği kimselerdir.
Bu yol tamamen samimiyet üzere kurulmuştur. Mürid, ibadetlerinde olduğu gibi
normal davranışlarında da gösterişten uzak olmalıdır.
Sükunet ve Tevazu
Kâmil mürşidi ziyaret anında gereken en önemli edeplerden birisi de, sükunet,
sessizlik ve kalp uyanıklığıdır. Mürşidin bulunduğu meclise giren kimse,
onun nazarları altına girmiş durumdadır. Bundan sonra var gücüyle edebe
sarılıp mürşidin kalbindeki nur ve muhabbete yönelmelidir. Mürşidin
huzurundaki bu mühim edepleri, Seyyid İbrahim Fasih (k.s), şöyle
açıklamaktadır:
"İlahi feyzin gelişi, mürşidin huzurundaki edepleri korumaya bağlıdır. Bu
edepler zahiri ve batıni olmak üzere iki kısımdır. Zahiri edep, müridin
vücut azaları ile koruyacağı edeplerdir. Bu edepler şunlardır:
Mürid, mürşidinin huzurunda otururken devamlı onun yüzüne bakmamalıdır.
Boynunu bükerek oturmalı, tıpkı sultandan kaçan ve daha sonra yakalanıp
huzura getirilen bir kölenin teslim olup ve boyun büktüğü gibi bulunmalıdır.
O huzurda daima, huzur, saygı ve hürmet içinde olmaya çalışmalıdır.
Mürid, mürşidin izni olmadan oturmamalı, müsaade edilmeden konuşmaya,
kendiliğinden soru sormaya başlamamalıdır. Ancak hatme sırasında içeri giren
kime izin almadan oturur.
Mürşidin huzurunda başkalarına iltifat etmemeli, konuşmayı gerektirecek bir
zaruret yokken yanındakilerle konuşmaya, hâl-hatır sormaya yönelmemelidir.
Mürşidin yanındaki kimseler, ileri seviyedeki kimseler olsa bile, rağbetini
sadece mürşide yöneltmelidir.
Mürid mürşide yapılacak bütün hürmet ve saygının aslında Allahu Teala için
yapılmış bir sevgi ve tazim olduğunu bilmelidir.
Mürid, mürşidin huzurunda sessiz ve sakin olarak oturmalı, gözlerini
kapamalı, feyiz elde edebilmek için kalben Allah'a yalvarmalıdır. Bu esnada
istediği feyzin kendisine gelmesi için bir merkez konumunda olan mürşidinin
kalbine yönelmelidir.
Mürşidin huzurunda bulunurken dikkat edilecek batınî edeplerin en önemlileri
şunlardır:
Mürid, mürşidinin huzurunda bulunurken kalp uyanıklığına çok dikkat
etmelidir. Kalbinde yersiz düşünceler ve vesveseler olmamalı, gelirse onlara
iltifat etmemelidir. Mürşidini imtihan etme, içinden ona karşı gelme ve
itiraz etme gibi düşünceler taşımamalıdır. Bunlar onun mürşidin kalbinden ve
gözünden düşmesine sebep olur. Böylece mürşidin teveccüh ve sevgisinden
mahrum kalır. Allah'ın veli kullarının nefretini çekecek şeylerden şiddetle
sakınmalıdır. Allahu Teala'nın nazar mahalli olan bir gönülden düşmek, gök
yüzünden yere düşmekten daha tehlikelidir, denmiştir.
Mürid huzurda kalbini toplayarak feyiz talep etmeli, kalbini mürşidinin
kalbine bağlayarak onun yüksek teveccüh ve iltifatını beklemelidir. Güneşin
her tarafı kapladığı gibi, mürşidin feyzinin de herkesi içine alacağını
bilmelidir.
Mürşid, kendisinden feyiz talep edilmesini bekler. Mürid kendi eksikliğinden
dolay mürşidinden bizzat feyiz alamasa da, güzel zannını bozmamalı,
itikadını güzel tutmalı, kusurun kendinden kaynaklandığını bilmeli ve
sabırla beklemelidir. Bu kadarı bile yeterlidir.
Mürid, mürşidinin başkalarıyla meşgul olmasına bakarak "o şu anda benden
habersizdir, benimle ilgilenmiyor, bu durumda ben kendisinden nasıl istifade
ederim ve feyiz alabilirim" diye düşünmemelidir. Çünkü, mürşidin zahirde
insanlar ile meşgul olması onu Hak'tan uzaklaştırmadığı gibi, aynı anda
kalbiyle müridleriyle ilgilenmesine de mani değildir. Kâmil mürşidin ilahi
tecellilere ayna olan kalbi yeri ve göğü aynı anda seyredecek bir genişliğe
sahiptir.84
Kalbiyle Mürşide Yönelmek
Mürid, kendisini ölümcül bir hastalığa yakalanmış kabul etmeli ve ilacının
mürşidinde olduğunu bilmelidir. Öyle olunca bütün kalp ve ümidiyle yönelmesi
gereken tek makam mürşidi olacaktır. Çünkü takdir edilen şifa müride onun
vasıtasıyla gelecektir.
Gönlünü bir noktada toplayamayan kimse gerçek manada hiçbir mürşidden
istifade edemez
Merhum Seyyid Muhammed Raşid (Rah.) Hz.leri, bir sohbetlerinde kalbi kendi
mürşidinde toplamakla ilgili şu olayı nakletmişti:
Gavs-i Hizanî Hz.leri (k.s) bir sofisin yanına alarak mürşidi Seyyid
Taha'nın (k.s) ziyaretine gittiler. O zaman Seyyid Taha (k.s) hayatta idi.
Hakkari'nin Nehri köyünde ikamet ediyordu. Köye yaklaştıklarında, o gün
Seyyid Taha'nın (k.s) teveccüh yapacağını öğrendiler. Gavs-i Hizani (k.s)
buna çok sevindi. Seyyid Taha gibi bir zatın teveccühüne gireceğiz ne mutlu
bize dedi ve yanındaki sofiye teveccühle ilgili bilgiler verdi, nasıl
hareket edileceğini anlattı, peşinden de:
"Sabah bir şey yiyip içme, çünkü teveccühe aç karınla girilir." dedi. Köye
vardılar. Herkes teveccüh için hazırlık yapmaya başlamıştı . Gavs-i
Hizani'nin sofisi ise heybesinden bir şeyler çıkarıp yemeye başladı. Bunu
gören Gavs-i Hizani (k.s) sofisine:
"Ben sana teveccühe girerken bir şey yenmeyecek demedim mi, sen ne
yapıyorsun, sanki inadına yiyorsun!" deyince, sofi:
"Kurban siz teveccühe girenler bir şey yemezler buyurdunuz. Ben teveccühe
girmeyeceğim ki bir şey yemeyeyim. Seyyid Taha Hz.leri sizin şeyhinizdir,
siz onun teveccühüne girebilirsiniz. Benim şeyhim ise sizsiniz, ben ancak
sizin teveccühünüze girerim!" diye cevap verdi. Gavs-i Hizani (k.s)
sofisinin bu edep ve ince anlayışından çok memnun kaldı. Daha sonra ben, bu
sofisinin isminin Ali Can olduğunu öğrendim."
Büyük veli İmam Sühreverdi (k.s), mürşid huzurundaki en kazançlı işi şöyle
tarif ediyor:
"Mürid, mürşidinin huzurunda ona nazar ederek ondaki nûraniyet içinde
kaybolmaya çalışmalı ve Cenab-ı Hakk'ın ona ikram ettiği ilahi ihsanlara
gönlünü açmalıdır. Bu onun için her şeyden daha kazançlıdır."85
Şu ayet-i kerimeler, her mümine, alim ve salihlerin meclisinde nasıl hareket
edeceklerini öğretmektedir:
"Ey iman edenler! (Sözünüz ve işinizle) Allah ve Resûlünün önüne geçmeyin. (Size
verilen emrin ve öğretilen edebin dışına taşmayın). Allahtan korkun. O, herş
eyi işiten ve bilendir."86
"Ey iman edenler! Seslerinizi Peygamberin sesinden yüksek çıkarmayın. Onu,
birbirinizi çağırır gibi çağırmayın; yoksa hiç haberiniz olmadan hayır
amelleriniz boşa gider. Şayet onlar, sen yanlarına çıkana kadar
sabretselerdi, kendileri için daha hayırlı olurdu."87
Arifler bu ayetlerden müridin dikkat edeceği pek çok edep ortaya
çıkarmışlardır. Bunlardan bazıları şunlardır:
Mürid, mürşidi konuşurken ve yürürken izinsiz veya emirsiz önüne
geçmemelidir.
Mürid, mürşidinden izinsiz veya işaretsiz söze başlamamalı, mürşidinin
tavrına dikkat etmeli, onu konuşmaya zorlamamalıdır.
Mürid, dini ve dünyası ile ilgili ciddi bir iş yaparken mürşidine
danışmalıdır. Mürşidle bir konuyu istişare ettikten sonra onun açıkça
yapılmasını istediği şeyleri yerine getirmelidir. Çok soru sormanın çok yük
getireceğini unutmamalıdır.
Mürşide gerekli gereksiz sık sık soru sormak sakıncalıdır. Verilecek her
cevap müridin istediği gibi olmayabilir. Bu durumda soru sorup da aksine
gitme ve yanlış yapma tehlikesine girmemelidir. Çok soru sormak her zaman
güzel sonuç vermez. Her sorunun bir cevap hakkı olduğu gibi, her cevabın da
gereğini yapma görevi vardır. Mürşidine danıştıktan sonra onun verdiği emrin
tersine gidenlerin yüzü gülmemiştir. Şu hadis-i şerifin uyarsına dikkat
edilmelidir:
"Ben sizi terk ettiğim (size bir şey söylemediğim) müddetçe beni kendi
hâlime bırakınız. Size bir şey söylediğim zaman da onu yapınız. Sizden
öncekiler ancak peygamberlerine çokça soru sorup verilen cevaba ters hareket
etmeleri sebebiyle helak oldular."88
Mürşidle konuşurken onun duyacağı kadar alçak bir sesle, hürmet ifade eden
güzel kelimelerle az ve öz konuşmalıdır.
Mürşide ismi ile değil, güzel bir sıfatı veya meşhur olduğu lakabı ile hitap
etmelidir. Efendim, Kurbanım, Gavsım, Seydam, gibi...
Ziyaret veya istişare için en uygun vakit seçilmelidir. Mürşidin ziyaret ve
istişare için belirlediği vakitlere dikkat etmelidir. Belirlenen vaktin
haricinde kapısına yığılmaktan ve sık sık içeri haber göndermekten
çekinmelidir.
Mürid, kendisine zuhur eden manevî halleri muhakkak mürşidine arz etmelidir.
Büyükler: "Hâlini mürşidinden gizleyen kimse ona ihanet etmiş olur."
Demişlerdir. Bundan daha tehlikelisi, mürşidinden başkasına hâlini anlatıp
ondan medet ummaktır. Şunu bilmek gerekir: Manevî terbiyede müride kendi
mürşidinden başka kimseden fayda olmaz, hatta zarar olur.
Vesveseye Önem Vermemek
Bir mürşidi ziyarete giden insan esasında Cenab-ı Hakk'ın rızasına
yönelmiştir. Elini mürşide veren mürid, gönlünü Yüce Rabbine vermek
istemektedir. Günahlarından pişman olarak mürşidini şahit tutup Allahu
Teala'ya yaptığı tövbe ise şeytan ve nefsin tasallutundan kurtulup sırf Yüce
Mevla'ya kulluğa söz vermektir. İşte bu güzel niyet ve yöneliş, şeytanı
harekete geçirmektedir. Aslında şeytanın yaptığı ve yapacağı tek iş, kalbe
vesvese vermektir. Şeytan bu vesvese ile nefse kötü şeyleri güzelleştirir,
hayırlı amelleri zor gösterir.
Şeytan hak yoluna yönelen kimsenin önüne çıkıp onu boş şeylerle meşgul edip
türlü türlü vesveseler verir. Kalbi olumsuz düşüncelerle meşgul eder. Gönle
aslı esası olmayan şüpheler atar ve kaçar. Bu tür vesveselere maruz kalan
bir insan, aklına her gelenin hayır ve doğru olduğunu zannederse perişan
olur. Vesveseyi ciddiye alan kimsenin kalbinin huzuru kaçar, ibadetinin
neşesi bozulur. Bu duruma düşen müridin mürşidine karşı güzel düşüncesi
kaybolur.
Bu tür düşüncelerin Hakka ve hayra yönelen her kalbe gelebileceğini ve
bunların zaten müminlerde görüleceğini bilmek ve kabul etmek gerekir. Onun
için bize hakim olan bu tür duygulara itibar etmemeli ve onlardan
korkmamalıdır. Kalbe gelen bu tür kötü düşünceler, akılla haklı bulunmaz,
dille savunulmaz ve amel olarak ortaya konulmaz ise müride hiç bir zararı
olmaz. Hatta, onların şeytandan olduğu bilinip reddedilerek şerrinden
Allah'a sığınmakla sevap bile kazanılır.
Resûlullah (s.a.v) Efendimiz, nefis ve şeytandan kaynaklanan kötü
düşüncelerin konuşulmadığı ve onlarla amel edilmediği müddetçe affedildiğini
müjdelemiştir.89
Ashaptan bazıları Allah Resûlüne (s.a.v) gelerek: "Ey Allah'ın Resûlü!
İçimize öyle kötü düşünceler geliyor ki, gökten düşüp parçalanmak onları
söylemekten daha iyidir; bunun sebebi nedir? diye sordular, Efendimiz (s.a.v):
"Bu kalbinizdeki imandan kaynaklanıyor."90 buyurdu.
Kendi Nefsiyle Meşgul Olmak
Şeytan müridi hak yolundan caydırmak ve kalbini kaydırmak için kâmil
mürşidin zahirine baktırır, kendi nefsi ve hâliyle kıyas yaptırır ve
peşinden de: "O da senin gibi bir insan, seni Allah'a o mu ulaştıracak?"
şeklinde bir sürü vesvese verir. Bu tür düşünceler gerçek ilim ve irfanla
aydınlanmayan gafil nefsin boş kuruntularıdır.
Terbiye olmanın ve ilerlemenin esası kendini kusurlu ve hasta görmektir.
Benim kimseye ihtiyacım yok demek insanı olduğu noktada bırakır.
Gerçek bir mürşidi bulana kadar akıl kullanılmalıdır. İrşat işinde alim,
arif ve ehil olmayan kimseden şiddetle kaçılmalıdır. Ancak irşat ve takvası,
edeb ve hayası ile kâmil mürşid olduğu güneş gibi açık olan bir arife
ulaştıktan sonra, aklı ona itiraz için değil, itaat için kullanmalıdır.
Mütehassıs bir doktorun elinde tedavi gören bir hasta, artık niçin ve nasılı
bırakıp kendisine verilen ilacını içmeli, doktorun tavsiyelerine uymalıdır.
Akıl bunu gerektirir.
Arifler demişlerdir ki, kendini salih gören kimsenin salihleri ziyaret
etmesinin pek faydası olmaz.91
Kâmil Mürşidi Bulduğuna Sevinmek
Mürid, kâmil bir mürşid bulduğuna her şeyden çok sevinmelidir. İnsana dünya
ve ahirette faydası olacak bir dostun nasip olması Allahu Teala'nın en büyük
nimetlerinden birisidir. Allah için sevginin sonu Allah'ın rızasıdır.
Ahirette, Allah için birbirini seven muttakilerin dışında herkes dünyada
nefsi için dost ettiği kimselere düşman olur.
İmam Rabbanî (k.s) Hz.leri demiştir ki:
"Allah dostlarını sevmeyi Cenab-ı Hakk'ın en büyük nimetlerinden birisi
saymalıdır. Cenab-ı Hakk'tan bu sevgide samimi olmayı istemelidir. Bu
büyüklere bağlılık sebebiyle hasıl olan az bir şey de çok kabul edilmelidir.
Zira o, az değildir."92
Bazen müridin güzel hâli değişir, muhabbeti azalır, feyzi kesilir, amele
karşı şevki azalır. Bu durumda sabırla amele ve yola devam etmelidir. Bu hâl
münafıklık değildir, belki manevi zayıflıktır. Benzer durumlar Ashab-ı
Kiramda da oluyordu. Bir defasında ashaptan bazıları Rasulullah Efendimize (s.a.v)
gelerek:
"Biz sizin huzurunuzda iken güzel bir hâlde oluyoruz, sizden ayrılınca
farklı bir hâle giriyoruz.
Bu nasıl bir şeydir anlayamadık!" diye hâllerinden şikayet ettiler.
Efendimiz (s.a.v):
"Siz bu hâller içinde Peygamberiniz hakkında ne düşünüyorsunuz?" diye sordu;
onlar da:
"Seni gizli ve açık her hâlimizde hak peygamber olarak kabul ediyoruz, bu
konuda hiç bir şüphemiz yok." dediler. Efendimiz (s.a.v):
"Sizin başınıza gelen o hâl nifak değildir." 93 buyurdu.
Demek ki muhabbet Allah vergisidir. Kalplere dilediği gibi hükmeden Allahu
Teala'dır. Müridin muhabbeti azalsa da mürşidine karşı itaat ve edebe devam
etmelidir. Kâmil mürşidler müridlerinden samimiyet ve edebi yeterli görürler.
Mürşidden Keramet Beklememek
Bazı müridler, mürşidden keramet beklerler ve onun kâmil bir veli olduğunu
ancak bu yolla anlayacaklarını düşünürler. Bu yanlış bir beklentidir.
Keramet beklentisi daha çok aklı ve iradesi zayıf insanların işidir. Teslim
ve tabi olmak için keramet şart değildir. Mürşidde görülen takva, istikamet,
edep ve ilahi cezbe, aklı olanı cezbetmeye yeterlidir.
İnsanları irşat etme görevini dostlarına Allahu Teala vermiştir. Onlara bu
görevle birlikte üstün kabiliyetler ve büyük yetkiler de bahşetmiştir.
Velisine kullarını gönderen, kalbleri istediği yöne çeviren, dilediğine aşk,
istediğine cezbe veren, kulları içinden sevip seçtiği bir dostunu bu işte
vesile eden Allahu Teala'dır. O, dostlarının üzerine rahmetini indirir, bu
rahmetle ilahi destek gelir ve kalpler Mevla'ya yönelir.
Bir kimsenin veli olduğunun en büyük alameti, kendisini görenin kalbini
cezbetmesi ve o kalbi Allah'ın zikrine sevk etmesidir.
Bir insanın kalbinin dünyadan çekilip Allahu Teala'ya yönelmesinden, eşyayı
bırakıp Mevla'yı sevmesinden ve kötü bir huyunu terk etmesinden daha büyük
bir keramet yoktur.94
Elbette velilerde keramet vardır. Keramete inanmak haktır. Ancak, bir veliyi
göstereceği kerameti ile değerlendirmek yanlıştır.
Nakşibendi yolunun ulu velilerinden Hace Ubeydullah Ahrar (k.s) anlatıyor:
"Semerkant'ta beni müthiş bir göz ağrısı tuttu ve kırk gün devam etti. O
sırada içime Hace Alaeddin Gücdevani'yi görmek arzusu düştü. Kendisinin
büyüklüğünü ve üstün vasıflarını duymuş fakat saadetli yüzünü hiç
görmemiştim. Bir gün Buhara'ya gittim ve yolumun üstündeki bir mescide
girdim. Mescidin bir köşesinde nur yüzlü bir ihtiyar oturuyordu. Gönlüm bu
ihtiyara kapıldı. Huzuruna vardım, üç gün sohbetine katıldım. Üçüncü gün
bana bakıp:
"Kaç gündür gelip sohbetimize katılıyorsun, isteğin nedir? Eğer, bu adam
şeyhtir kerametini göreyim diye geliyorsan bizde öyle şey arama! Eğer
sohbetimizi beğendin de kendinde bir değişiklik hissediyorsan, sana ve bana
mubarek olsun. Peşine düşülecek nimet budur." buyurdu. Bir de anladım ki bu
zat, hayali ile yanıp tutuştuğum Hace Alaeddin Gücdevani Hz.leri imiş. Bunu
öğrenince öyle sevindim ki, kırk gündür ağrıyan gözlerimin acısı bir anda
kesiliverdi.95
Mürşidden Bir Misafir Gibi İltifat Beklememek
Mürşide gidenlerin bir beklentisi de özel iltifat görmek, mürşidle sohbet ve
muhabbet etmek, hususi meclisine girmek ve nazarları altında bol bol feyiz
almak düşüncesidir. Bu arzu güzeldir, ancak iş müridin düşündüğü ve
beklediği gibi olmayabilir.
Her iltifat hayra alamet değildir. Bir kere, kâmil velinin gerçek iltifatına
mazhar olmak ve bu iltifatın hakkını korumak kolay değildir. Bu yolda hiç
terlemeden, yolun zahmetini çekmeden, dost için göz yaşı dökmeden karşılık
beklemek hak değildir. Arifler, çilesiz sevgi tatlı olmaz demişlerdir.
Büyük veli Seyyid İbrahim Fasih Nakşibendi (k.s) bu hususa şöyle dikkat
çekmiştir:
"Mürid, mürşidinin kendisine karşı yönelmesine ve iltifat etmesine
aldanmamalı, hatta içinden bu özel muamelenin sona ermesini arzulamalıdır.
Yani mürid mürşidinden saygı ve hürmet beklememelidir. Çünkü mürşidin
müridine karşı saygılı bir tavır takınması aslında helak edici bir durumun
habercisidir. Zira mürşidin bir müride böyle davranması aslında onun sadık
olmadığını bilmesinden ileri gelir.
Bir mürşid, bazen müride sert davranıyor ve onun nefsini küçültecek
davranışlara giriyorsa bu mürid için bir rahmettir. Çünkü mürşid onu
gerçekten terbiyesine almıştır ve kendisiyle ilgilenmektedir. Öyleyse mürid
bu duruma sabretmelidir. Herkes ayrı bir imtihan içinde olduğunu
unutmasın.96
Gavsu'l-Azam Seyyid Abdulhakim el-Hüseyni Hz.leri bir sohbetinde şunları
anlatmıştır:
"Biz Hazne'de bulunduğumuz sürece Şah-ı Hazne bize hiç iltifat etmezdi.
Yanında bir ay kaldığım zaman bile ancak bir kaç kelam ederdi. Ben bu hâle
çok üzülürdüm. Bir gün yine bu düşünce ile mahzun bir hâldeydim. O sırada
Şah-ı Hazne bize şu sohbeti yaptı :
"Mürşidin zahirdeki iltifatına gönül bağlayan kimsenin maneviyatta nasibi
azdır. Müridin teslimiyeti tam olarak gerçekleşip feyiz ve himmet alabilme
kabiliyetine sahip olduğu zaman mürşid, o müride zahiren iltifat etmez." 97
Bir gün, mürşidim ve aynı zamanda kayınpederim olan rahmetli Sultan Muhammed
Raşid (k.s) Hz.leri zamanında muhterem babam Seyyid Abdulbaki Hz.lerini
üzüntülü gördüm. Kendisi o zaman halifeydi. Üzüntüsünün sebebini sordum,
şöyle anlattı:
"Keşke Seyda'nın yanında senin oğlun kadar, Seyda'nın küçük torunları kadar
olsaydım, onlar kadar kıymetim olsaydı. Ben dikkat ediyorum Seyda sizin
çocuklarınız ile ne kadar ilgileniyor, onları seviyor; oysa benim yüzüme
dahi bakmıyor!"
Ben babamın bu sözüne çok üzüldüm. Belki adapsızlıktı ama kendisine:
"Kurban, vallahi insan birisine kızınca, sevmeyince onun semtine dahi
uğramak istemiyor, değil kendisini tavuğunu bile göresi gelmiyor. Vallahi
Seyda'nın sana kızması mümkün değildir. Kendin de görüyorsun ki senin
çocuklarınla, torunlarınla kendi evlatlarından daha fazla ilgileniyor. Eğer
seni sevmeseydi mümkün değil böyle yapmazdı" dedim. O zaman muhterem babam
şunları söyledi:
"Vallahi gözüm hiçbir şeyi görmüyor; benim imanım Seyda'ya teslimdir. Benim
en büyük korkum Seyda'nın benden rahatsız olup incinmesidir. Yoksa ilgi,
alaka beklediğimden değil."
Mürid şunu iyi bilmelidir: Mürşidinin kendisine karşı göstermiş olduğu tavır
müride ilaçtır. Mürşid, müridin manevi doktoru olması hasebiyle, onun
tedavisini yapacak odur. Onun hangi hastalığına hangi ilacın lazım olduğunu
en iyi o bilir ve ona uygun tedavi yapar. Mürid, mürşidi kendisine nasıl
davranırsa davransın, nefsi için lazım olanın o olduğunu, hayrının onda
bulunduğunu kesin olarak bilmelidir. Mürşid müridin keyfine göre davranırsa,
nefsin hastalıkları nasıl tedavi olacaktır. Müridin mürşidinden ilgi, sevgi
ve özel iltifat beklemesi bu yolda en büyük adapsızlıktır.
Zâhire Değil, Gönle Bakmak
Bazen zayıf bir müridin ayağı ve kalbi kaymasın diye kendisine mürşid
tarafından güzel muamele edilir; hâlbuki diğer müridler ondan daha
sevimlidir. Bu, mürşidin şefkatinden ve ince siyasetinden kaynaklanmaktadır.
Ashab-ı Kiram'dan Sad b. Ebi Vakkas (r.a) anlatıyor:
"Bir defasında Resûlullah (s.a.v) Efendimiz, bazı insanlara mal veriyordu.
Ben de yanlarında oturuyordum. Orada bulunan muhacirlerden birisine bir şey
vermedi. Bana göre onların içinde en faziletli ve ikrama en layık olanı o
idi. Böyle düşünerek, Efendimizin (s.a.v) yanına yaklaşıp:
"Ey Allah'ın Resûlü! Şu falancıya niçin bir şey vermiyorsunuz? Vallahi ben
onu salih bir mümin olarak görüyorum! dedim. Efendimiz (s.a.v):
"Müslüman desen daha iyi olur! buyurdu. Ben biraz sukut ettim. Sonra
dayanamadım tekrar söyledim, ama aynı cevabı aldım. Üçüncü de Allah Rasulü (s.a.v)
şöyle buyurdu:
"Ben bazı insanlara böyle mal ve hediye veriyorum ki, İslam'dan çıkıp yüz
üstü cehennemi boylamasınlar. Aslında kendisine bir şey vermediklerim bana,
bunlardan daha sevimlidir." 98
Allah Rasulü (s.a.v) baz insanların imanlarını zayıf buluyordu. Bunun için
onlara kalblerini dine ısındıracak ve kendisine bağlayacak davranışlarda
bulunuyordu. Kendisine iltifat ve ikram etmediği sahabinin ise imanına
güveniyor, onu içten seviyor, fakat kendisine zahiren bir iltifat
göstermiyordu. Mürşidler de Hz Peygamber'in (s.a.v) varisi olarak onların
usulü üzere müridlerini terbiye ederler.
İmam Sühreverdi'nin (k.s) anlattığı şu hadise de bu konuda güzel bir
örnektir.
"Şeyh Abdulkadir Geylanî'ye (k.s), dervişlerinden birisi ziyarete gelince
kendisine haber verilirdi. Hazret, hâlvete girdiği yerden gelir, kapıyı açar,
selam verir, müridle bir musafaha eder ve kendisiyle hiç oturmadan
hâlvethanesine geri dönerdi. Henüz mürid olmayan birisi kendisini ziyarete
gelince çıkıp kendisini karşılar, onunla oturur sohbet eder, ikramlarda
bulunur, kendisiyle bir hayli ilgilenirdi. Bu durum bazı dervişlere ağır
geldi. Hazret bunu haber aldı; sebebini şöyle açıkladı:
"Bizim gerçek dervişlerle bağımız ve bağlantımız kalbdendir. Hem derviş
bizdendir, bizim ehlimiz arasındadır. Aramızda yadırganacak bir hâl yoktur.
Bunun için onlara karşı muamelemizde bu şekilde kalblerimizin birliği ile
yetiniyoruz. Yeni gelen birisi ise, zahiri iltifatlara alışmış birisidir.
Ona böyle davranmaz isek kalbine soğukluk gelir ve bizden uzaklaşır. Bu
sebeple böyle davranıyoruz.99
Mürşid-i Kâmilin Gönlüne Girme Yolu
Mürşidin gönlüne girmenin ve kimseyle sıkışmadan onu ziyaret etmenin en
güzel yolu, kalp yoludur. Bu yolun nasıl açıldığını Nakşibendi yolunun
pirlerinden Şeyh Safi (k.s)şöyle anlatır:
"Ben, ulu arif Hace Ubeydullah Ahrar Hz.lerinin yüksek huzuruna vardığım
zaman yirmi iki yaşındaydım. Henüz kendisiyle şereflenmeden Mevlana Cami
Hz.leri ile tanıştım ve kendisine bu yola girme isteğimi açtım. Bana:
"Sen gençsin, bu yolda yenisin. Hace Ubeydullah Ahrar Hz.leri ulu bir zattır.
Yüksek hâllerinden dolayı müridleriyle fazla meşgul gözükmezler. Sen onun bu
durumundan dolay pişman olmayasın. Eğer mutlaka kendisine intisap etmek
kararını verdiysen önce git Mevlana Siraceddin Kasım Hz.leri ile görüş,
ondan bu işin edebini ve yolunu öğren." dedi. Ben de:
"Bana bir tavsiye mektubu verin de Mevlana Kasım'a götüreyim, sizden
geldiğimi söyleyeyim ki benimle ilgilensin" dedim. Kabul etti. Mektubu
Mevlana Kasım Hz.lerine götürüp takdim ettiğimde hemen ayağa kalkıp mektubu
öptü ve başı üzerine koydu. Bana pek çok iltifatta bulundu. Sonra beni
karşına alıp şöyle dedi:
"Bende bir ilim ve hüner yoktur ki size vereyim. Madem ki bana bu tavsiye
mektubu ile geldiniz ve her hâlinizle bir aşk adamı olduğunuzu
göstermektesiniz, size bu zamana kadar kimseye açmadığım bazı hususi hâlleri
bildireyim:
Hace Ubeydullah Ahrar Hz.leri hâlkın gönlünü ve iç yüzünü okuyacak bir
ferasete sahiptir. Ben buna çok defa şahit oldum. Aksine ihtimal bile
veremiyorum. Sana düşen vazife şudur: Huzuruna varınca gönlünü tamamen ona
ver ve neticeyi bekle. Göreceksin ki mürşidimiz, sultanlar ve idareciler
tarafından devamlı ziyaret edilmektedir. Bu yüzden fazlaca vakit harcamış
olmaktadır. Kendisinin zâhirî ve bâtınî meşguliyetleri çoktur. Müridleri ile
tek tek ilgilenmeye vakitleri ve dereceleri müsait değildir. O hâlde her şey
müridin istidat ve gayretine kalmaktadır. Rabıta yoluyla onun gönlüne
girmeye çalışmalı ve bu yolla kalben kendisiyle özel görüşme sağlamalısın.
Hazretin yanına her taraftan akın akın insan geliyor, fakat bu inceliği
bilmediklerinden ve bu işin aslından gafil olduklarından çokları muradına
eremeden, hazretin bereket ve feyzinden mahrum olarak geri dönüyorlar."100
Mürşid güneş gibidir; Allahu Teala'nın kendisine ikram ettiği nur, sevgi,
feyiz ve rahmetle herkese yönelmiş durumdadır. Artık o ışıktan nasibini
almak müride kalmaktadır. Bunun için mürid kalbini açmalı ve hasretle
mürşidten gelecek ilahi nasibini beklemelidir.
Aslında her şey ilahi takdire bağlıdır. Kuluna dilediğini verecek olan
Allahu Teala'dır. Mürşid ilahi taksimle belirlenen şeyleri yerine
ulaştırmakla görevlidir. Mürid işin kader yönünü bilmekle sorumlu değildir.
Ona gereken zahiri edeplere dikkat etmektir. Bir de maneviyat yolunda gayret
ve himmetini yükseltmeli, aza kanaat etmemeli, Allahu Teala'dan daha fazla
manevi ilim ve güzel ahlak istemelidir. Şu da unutulmasın ki Cenab-ı Hakk
her şeyi bir ölçüyle vermekte, hikmetle yaratmaktadır.
|