İman Cevheri Muhafaza İster

İman taklitte kalırsa, insan gerçek müslüman olamaz, imanı taklitten ve zayıflıktan kurtarmak için önce, iman edilen şeyler hakkında güzel ilim sahibi olmalıdır. Sonra kalpte Allah sevgisini besleyecek sebeplere sarılmalıdır. Bu sebeplerin en başında zikir, tefekkür, namaz, dua, helal lokma, sadaka verme ve haramlardan el çekme gelir. Kalbi örten, kirleten, daraltan günahlardan tevbe etmelidir. Sık sık "la ilahe illallah" kelime-i tevhidini kalb ve dil ile söyleyerek imanı tazelemelidir. Efendimiz (s.â.v) buyurmuştur ki:

"Hiç şüphesiz iman sizin içinizde eskir, zayıflar. Tıbkı bir elbisenin eskidiği gibi. Öyleyse Allahu Teala'dan, kalbiniz-deki imanı yenilemesini isteyiniz."( Hakim, Müstedrek, l, 4; Tabarani, el-Kebir, l, 262; Heysemi, Mecmau'z-Zevaid, l, 52.)

Yine bir defasında Allah Rasülü (s.a.v), ashabına: "İmanınızı sık sık yenileyiniz" buyurdu. Ashab: "İmanımızı nasıl yenileyelim Ya Rasulelllah?"diye sordular, Fahr-i kainat Efendimiz (s.a.v): "Çokça 'la ilahe illallah' kelime-i tevhidini söyleyiniz" buyurdu.( Ahmed, Müsned, II, 359; Hakim, Müstedrek, IV, 256; Heysemi, Mecmau'z-Zevaid, l, 52. (Heysemi: Senedi güzeldir, demiştir.))

Bir de imanı kuvvetli, edebli ve şerefli Allah dostları ile beraber olmalıdır. Allah dostlarını Allah için sevmek de imanın tadını tatmak ve onu artırmak için en güzel yollardan birisidir. En önemlisi, insan mü'min olduğuna sevinmelidir. Sabah akşam: "Rabb olarak Allah'a, peygamber olarak Hz. Muhammed Habibullaha, din olarak da İslam'a razıyım" diye söylemelidir. Bu tedbirlere Ashab-ı Kiram dahi muhtaçtı. Öyle ki onların tek derdi imanlarını ve kalbteki Allah muhabbetini korumaktı. Hz. Rasûlullah'ın (s.a.v) vahiy kâtiplerinden Hanzala el-Üseydî (r.a) anlatıyor: "Bir gün Ebû Bekir Sıddîk (r.a) ile karşılaştım, bana: "Nasılsın?" diye sordu. Ben de: "Hanzala münafık oldu!" dedim. O: "Sübhânellah! Sen ne diyorsun?" dedi. Ben: "Bizler Hz. Rasûlullah'ın (s.a.v) yanında bulunuyoruz. O bize Cennet ve Cehennemi zikrediyor; öyle ki, sanki onları gözümüzle görüyor gibi oluyoruz. Sonra huzurundan çıkıp çoluk çocuğa karışınca ve işlere dalınca orada aldığımız çok şeyleri unutuyoruz (içeride bir türlü, dışarıda başka türlü hallere gidiyoruz. Bunun münafıklık olmasından korkuyorum) dedim. Hz. Ebû Bekir de (r.a): "Vallahi bizde de benzeri şeyler oluyor!" dedi. Bu durumu kendisine arzet-mek için beraberce Hz. Rasûlullah'ın (s.a.v) huzuruna gittik. Beni görünce:

"Ey Hanzala neyin var?" diye sordu, ben:

"Yâ Rasûlellah, Hanzala münafık oldu!" dedim. Efendimiz (s.a.v):

"Bu nasıl sözdür?" diye sordu. Ben de:.

"Yâ Rasûlellah. Bizler sizin huzurunuzda bulunduğumuzda bizlere Cennet ve Cehennemi hatırlatıyorsunuz. Öyle bir hâle geliyoruz ki, onları gözümüzle görüyor gibi oluyoruz. Sonra huzurunuzdan çıkıp çoluk çocuğa karışınca ve işlere dalınca orada aldığımız çok şeyleri unutuyoruz!" dedim. Bunun üzerine Rasûlullah (s.a.v):

"Nefsim elinde olan Allah'a yemin olsun ki, eğer siz benim yanımda iken elde ettiğiniz duruma ve zikir hâline devam edebilseydiniz; melekler ziyaretinize gelir, sizinle yataklarınızda ve yollarınızda musâfaha ederlerdi. Fakat ya Hanzala! Bazen böyle bazen öyle olur." buyurdu ve bunu üç defa tekrar etti.( Müslim, Tevbe, 12; Tirmizî, Kıyâme, 59.)

Şeyh Eşref Ali Tânevî, (rah.) bu hadisten çıkardığı neticeleri zikrederken demiştir ki: "İnsanın bazı amellerinden dolayı nefsine kâfir, münafık gibi onun çirkin sıfatını ifâde eden kelimeleri kullanması caizdir. Müşahede ve melekût âleminin keşfi mümkündür, insan, bir halde sabit kalmayıp devamlı değişim içinde, tasavvufî tâbirle "telvin" hâlinde bulunmaktadır. Ayrıca, mücâhedeler ve riyazetlerle manevî terak'ki elde edildiği gibi; kâmil şeyhin sohbeti ve nazarıyla da manevî terakki elde edilebilir. Fakat bunun etkisi riyazetle elde edilen gibi derin ve kalıcı değildir. Hz. Hanzala'nın (r.a): "Biz Peygamber Efendimiz'den (s.a.v) ayrıldıktan sonra daha çok dünya ile meşgul oluyoruz ve bu arada pek çok şeyleri unutuyoruz." sözü, onun Peygamber Efendimiz'den uzakta kaldığında ma'nevî zayıflığa düşmesinden kaynaklanıyordu." (Eşref Ali, Hadislerle Tasavvuf, 38.)

Ashab-ı Kiram'ın ileri gelenlerinden Abdullah b. Revaha (r.a), arada bir Sahabeden karşılaştıklarına : "Gel, oturup bir saat iman edelim" derdi. Bir gün birisine aynı şeyi söyledi, adam kızdı, Hz. Peygamberin (s.a.v) saadetli huzuruna gelerek: "Ya Rasûlellah! Şu ibnu Revaha'nın yaptığına baksana. Sizin öğrettiğiniz imanı bırakmış, bizi bir saat iman etmeye çağırıyor." dedi. Efendimiz (s.a.v):

"Allah ibnu Revaha'ya rahmet etsin; o, meleklerin öğündüğü zikir meclislerini seviyor; sizi ona davet ediyor." buyurdu.( Ahmed, Müsned, III, 265; Münziri, et-Terğıb, II, 403; Zebidi, ithafu's-Sade, l, 371; Heysemi, Mecmau'z-Zevaid, X, 76.) Abdullah b. Revaha (r.a), gelin iman edelim derken; ilim, sohbet ve zikirle meşgul olup imanımızı artıra­lım, kalbimizi kuvvetlendirelim, gerçek imanın tadına vara­lım demek isterdi. Buna ihtiyaç olduğunu belirtirdi.

Saadet ve nur asrmdaki insanlar bu destek ve hima­yeye muhtaç olunca, gaflet, cehalet ve her türlü isyanın kol gezdiği bu devrinde yaşayan bizler, daha fazla imanımızı muhafaza ve kalbimizi ihya konusunda daha fazla endişe çekmemiz gerekmez mi?

Korumakla yükümlü olduğumuz iki büyük emanetimiz vardır. Bunlar kalp ve imandır. Güzel insanlık ve müslamanlık bunları korumaya ve haklarını vermeye bağlıdır. Bunun için ne yapılsa azdır. Önceki devirlerde akıllı insanlar, kalbindeki gafleti ve katılığı gidermek, onu kötü sıfat ve ahlaklardan temizlemek için memleket memleket dolaşır, derdine ilaç arardı. Bu işin ehli kamil bir mürşit bulmak için aylarca yolculuk yapardı. Böyle bir mürşit bulunca da ömrünün sonuna kadar onun terbiyesinden ayrılmazdı. Çünkü mesele iman meselesidir. Ebedi ahiret hayatını kurtarmak, sahih bir imana ve güzel ahlaka bağlıdır. Bu da en büyük hedeftir.