İman Ve Marifetteki Farklılık

Allahu Teala'yı tanımanın ve sevmenin bir sonu yoktur. Onun zatını hakkıyla tanımaktan kullar acizdir. Rasulullah (s.a.v) Efendimizin belirttiği gibi; Onun zatını en güzel kendisi tanır; kendisi över, kendisi yüceltir.( Ahmed, Müsned, l, 215/27; Hakim, Müstedrek, II, 321.)

Ancak iman dairesine giren insanların Allahu Teala'yı tanımaları, sevmeleri, övmeleri ve zikretmeleri farklı derecelerde olmaktadır.

Arifibillah Ebu Talib el-Mekki (rah), müminlerin Cenab-ı Hakk'ı tanımadaki farklı durumlarını şu misalle anlatmıştır:

"Allahu Teala'nın zat, sıfat ve ayetleri hakkında yüzbin mana bilen, sonra bütün bu bildiklerini keşf yoluyla yakından müşahede eden kimse ile, onlardan ancak on mana bilen, sonra onları da bir perde arkasında uzaktan seyreden kimse bir değildir. Gerçi ikisi de, mü'mindir, fakat, imanları arasında yakınlık, yükseklik, ziyadelik ve noksanlık konusunda, on ile yüzbin arasındaki fark gibi fark vardır. Bu durumda, normal bir müslürfıan kimsenin kalbindeki iman, yakîn ehlinin kalbindeki imandan binlerce derece az ve zayıftır. İman noktasında biraz daha olgunluk kazanmış mü'minin kalbindeki iman da, sahip olduğu marifet-i ilahiye nisbetinde azalmakta veya çoğalmaktadır.

Bu hali, şu misalle anlatabiliriz:

Bir adam sana: "Yanımda falanca vardır." dese; sen, adamın yanında bahsedilen şahsın bulunduğunu bilmiş olursun. Fakat bu bilgi yakin ve kesin bir bilgi değildir. Çünkü sana bunu söyleyenin, yanmdakini başkasıyla karıştırması, yahut bahsettiği adam önceden yanında iken sonra çıkması ve o an orada bulunmaması ihtimali söz konusudur.

Bu anlattığımız, İslam'a yeni girmiş müslümanın imanının misalidir. O, bu durumda sadece duyduğu habere göre iman eder.

Sonra, perdenin yanına gelsen ve bahsedilen zatın sesini perde arkasından işitsen, onun orada olduğunu kesin olarak bilirsin. Çünkü bizzat sesini işittin ve onun perde arkasında olduğu kanaatine vardın. Ancak bu bilgi de yüzde yüz kesinlik arzetmez. Çünkü sesler birbirine benzer, ağız, şive ve ifadeler birbirine yakın olabilir. Şayet daha sonra, sana: "O benim yanımda yoktu, konuştuğun başkasıydı, sesi benzemiş olabilir." dense, bu durumda sen, gerçekten o muydu değil miydi diye şüpheye düşersin. Elinde de bu sözün yanlış olduğunu ortaya koyacak yakîn bir delilin ve onu inkar etmeye yetecek sağlam bir şahidin bulunmaz. Bu anlattığımız da, mü'minlerin genelinin imanı için bir misaldir. Bu da yine habere dayanmaktadır: Şu kadar var ki; öncekinden farklı olarak bunda, zan ile karışık delile dayalı yakînî bir bilgi mevcuttur. Ancak bu bilgi, ariflerin müşahede ile elde ettiği aynel yakin gibi olmayıp ondan zayıf bir ilimdir. Çünkü bazan, bu tür bilgiye, benzeme ve hayal karışabilir; sahipleri de kesin bir delille durumu fark edip şüpheyi gideremez, arızayı defedemezler.

Sonra, sen, sana verilen haberden ve işittiğin sesten sonra o an haber verenin yanına giderek arada hiçbir perde olmaksızın bahsedilen adamı oturur vaziyette görecek olsan, onun varlığı hakkında kesin bilgiye ulaşmış olursun, işte bu şekilde elde edilen bilgiye "aynel yakin" bilgi denir. Bunda bahsedilen şey gözle görülmüştür, duyulan ile görülenin aynı olduğu tesbit edilmiştir. Şüphe kalkmış, yakin hasıl olmuştur. Bu şekil elde edilen bilgi kesindir, işte ariflerin ve yakin ehlinin müşahedesi böyle olur. Bu durum yakîn ehlinin imanına ve ilmine misal olmaktadır.

Birinci şahı s iman ettiği şeyleri sadece kulaktan işiterek kabul etmiştir, ikincisi, iman ettiği şeylerin varlığını birinci şahsa göre bir derece daha kesin bilgiyle kabullenmiştir. Üçüncü şahıs ise, peygamberinden işiterek iman ettiği şeyleri, bizzat görüp müşahede ederek kesin ve yakin bilgiye ulaşmıştır. Bütün bunlar, iman dairesine yeni giren mü'minlerle, imanın kemaline ulaşan kamilller arasındaki farkı gösterir. Elbette bir şeyi sadece kulaktan duyan ile, duyduğunu bir de gözüyle görenler aynı değildir. Bu gerçeği Rasulullah (s.a.v), Efendimiz şu sözleriyle beyan buyurmuştur:

"Kulakla duyulan haber, gözle görmek gibi değildir."( Hakim, Müstedrek, II, 380; ibnu Hıbban, Sahih, No:6213.) Başka bir rivayette hadis:

"Gözüyle gören kimse haberi sadece duyan kimse gibi değildir."( Ahmed, Müsned, l, 281; Hakim, Müstedrek, II, 321.) şeklindedir.

Rasulullah (s.a.v) Efendimiz anlatıyor:

"Bir şeyin haberini duymak, onu gözle görmek gibi değildir. Allahu Teala, Tur-i Sinada Musa (a.s) ile kelam ederken, kavminin fitneye düşüp altından bir buzağı yaptığını ve ona taptıklarını haber verdi; Musa buna o anda bir tepki göstermedi. Tur-i Sina'dan dönüp de kavminin yaptıklarını gözüyle görünce kızıp elindeki Tevrat levhalarını yere fırlattı."( Buhari, İman, 15; Rikak, 35; Müslim, iman, I47-I49; Ebu Davud, Libas, 26; Tirmizi, Cehennem, 10; ibnu Mace, Mukaddime, 9.)

Hz. Musa (a.s), bizzat Yüce Rabbinden işittiği olaya gözüyle görmesi gibi tepki göstermedi. Görmekle işitmek aynı değildir. iman dairesine yeni adım atana mümin denir; iman konularında alim ve arif olana da mü'min denir, fakat ikisi arasında pek çok fark vardır. İmanın kemali ve hakikati konusunda bütün mü'minlerin durumu biribirinden farklıdır. Her ne kadar ismen hepsine mü'min deniliyorsa da, ilimleri, irfanları, manevi zevkleri ve kemalatları bir değildir. Mü'minlerin, ahiretteki farklı derece ve makamlarda olması da böyledir. Bir hadis-i şerifte belirtildiğine göre, kıyamet günü şöyle denecektir:

"Kalbinde zerre kadar, yarım miskal, miskalin dörtte biri ve bir arpa ağırlığınca imanı bulunanı ateşten çıkarın."( Buhari, İman, 15; Rikak, 35; Müslim, iman, 147-149; Ebu Davud, Libas, 26; Tirmizi, Cehennem, 10; ibnu Mace, Mukaddime, 9.) Görüldüğü gibi iman edenler, iman noktasında birbirinden farklıdırlar. Bu gurubun hepsi de günahları sebebiyle ateşe girmişlerdir, ancak oradaki yerleri ve azapları aynı değildir. Bu hadisten, kalbinde azıcık imanı bulunup şalin ameli olmayan kimsenin, işlediği büyük günahlar sebebiyle ateşe uğrayacağı anlaşılıyor. Bununla birlikte, kalbinde zerre kadar imanı bulunanın da ebediyyen ateşte kalmayacağı ortaya çıkıyor. Ancak zahiren mü'min gözüküp de içinde zerre kadar iman ve Allah sevgisi bulunmayan kimse, münafıktır. Kafir ve münafıklar ateşte devamlı kalacaklardır. İlahi hüküm şöyledir: "Şüphesiz facirler (kafirler ve münafıklar) cehennem ateşindedirler."( infitar, 82/14)

"Oradan hiç ayrılmayacaklardır."( infitar, 82/16)

Sonra, Cennet'e giren mü'minler de orada farklı derecelerde olacaklardır. Rasulullah (s.a.v) bir hadislerinde şöyle buyurmuştur:

"İnsandan başka, kendi cinsinden bin misli daha hayırlı olan hiçbir şey yoktur."( Tabarani, el-Kebir, VI, No:6095; Benzer bir hadis için bkz: Ahmed, Müsned, II, 109.)

Hiç şüphesiz, yakîn ehli ariflerin kalbi, sıradan bir müs-lümanın kalbinden bin kat daha hayırlıdır. Çünkü onun imanı normal mü'minin imanından yüzlerce derece yüksekte ve marifetullah ilmi, sıradan bir müslümanın ilminin yüzlerce derece üstündedir.( Geniş bilgi için bkz: el-Mekki, Kutu'l-Kulub, l, 116-117.)