MÜKELLEF OLUŞUMUZUN SIRRI VE SINIRI

Dünya amel, ahiret hesap yeridir. Ameli yapacak olan insan, hesabı görecek olan Yüce Rahman'dır. Cinler de insanlar gibi mükelleftir. Allahu Teala, büyük bir vazife için varlıklar içinde insanı seçti, onu kendisine muhatab aldı; kendisini çok özel kabiliyetlerle donattı. Bu vazife ve emaneti gökler, yerler, dağlar almaktan kaçındı. Onu insan yüklendi. (Ahzab, 72.)

Bu büyük emanet, yeryüzünde Allahu Teala'nın halifesi olmaktı. Halife, temsil eden ve işi yürüten kimse demektir. Bu halifeye düşen iş Yüce Allah'ı tanımak, O'nun ahlakı ile ahlaklanmak, O'nun hükümlerini yaşamak ve yaymaktı. Bu şerefli işi insan yüklendi. Hz. Adem (a.s) ve diğer insanlar bunun için yaratıldı.( Bakara, 30 ) Allah'ın muradı bu idi. Bunun için insana üç önemli özellik verdi:

1- İrade ve irade hürriyyeti,

2- Akıl,

3- Kudret.

İrade insana tercih için gerekti. Akıl, iyiyi kötüden ayırmak, Allah'tan gelen gelen daveti anlamak ve hakka yönelmek için lazımdı. Kudret, fiilen kulluk yapmak için şarttı. Bütün bunlar insana verildi. Ayrıca bu işte kendisine yol gösterecek, usul öğretecek örnek olacak peygamberler gönderildi. Böylece insan mükellef oldu, önüne asıl işi kondu. Bu şekilde insanın dünyadaki imtihanı başladı. Bu imtihanın ilk merhalesi bulûğ çağıdır; son merhalesi ölümdür, insanda irade kaldığı, akıl çalıştığı, güç bulunduğu sürece kulluk ve imtihan ölene kadar devam eder.

Deli olan, iradesini kaybeden, bütün gücünü yitiren kimselerle, henüz buluğa ermeyip iyiyi kötüden ayırama-yan çocuklar mükellef olmazlar.

Allahu Teala, hiç kimseye taşıyamayacağı yükü yükle-memiştir. "Allah hiç kimseye gücünün ötesinde yük yükle-mez"( Bakara, 286.) ayeti teklifin alanını ve ölçüsünü ortaya koymaktadır. Bu Yüce Rabbimizin bize bir rahmetidir.

Her mükellef ölüme kadar, hayır ve şer ile denenecek, imtahan edilecektir. Hayatın acı-tatlı her hali insanın başına gelebilir. Bununla herkesin iman derecesi, akıl seviyesi, sabrı, Allah'a teslimiyeti, kadere rızası, dar ve geniş anlardaki ahlakı ölçülür.

Her kulun imtihanı farklı farklı olur. Herkes gücüne göre sorumluluk altını girer. Fakirden sabır, zenginden şükür istenir. Sabır da şükür de bir ibadettir.

Kendisine ilim verilen kimselerin imtihan ve görevleri farklıdır. Cahil farz olan ilmi öğrenmekle yükümlü iken, alime ilimle amel yanında onu yayma vazifesi de verilmiştir.

Bu dünyada kendisine yetki, saltanat, üstün kabiliyet verilen kimselerin imtahanı ayrıdır; aciz, zayıf ve imkansız olanların imtihan ve mesuliyeti ayrıdır. Kuldaki maddi veya manevi nimet arttıkça, mesuliyet ve vazife de artar. Bütün bunların hepsi ilahi takdire göredir. Nimeti veren Allah, aynı zaman da onun hakkını da istemektedir. Nimetlerin hakkını vermeye şükür denir.

Yüce Yaratıcımız, şükür mü yapacağız, yoksa nankörlük mü edeceğiz diye bizi denemek için önümüze dünya nimetlerini sermiş; her birimize değişik nimetler, farklı dereceler ve ayrı kabiliyetler vermiştir. O bize verdikleri ile bizi ölçmek ve bizi bize göstermek istiyor. Hayat ve ölüm bunun içindir.

Mükellef olarak yaptığımız her iş, ya lehimize, ya da aleyhimize bir delil olacaktır. Sonuçlar ölünce önümüze konacaktır. Yüce Rabbimiz, hiç kimseye zerre kadar zulüm yapmayacak, kimsenin de hakkını zayi etmeyecektir. Onun her işi ya adalet ya rahmet üzere olacaktır. Allahu Teala ahirette düşmanlarına kusursuz adaletini gösterecek, mü'min, muvahhid dostlarına da sonsuz rahmetiyle muamele edecektir. Bu O'nun va'didir. O (c.c) va'dinden dönmez. Mü'min Allahu Teala'nın bu sonsuz rahmetine güvenir; güvenmelidir.