Fâstd İstidlaller : 1

Beyanın Nevileri : 2

Nesha Dair Malumat  : 3

İstisnalara Dair Mâilümat : 5

Ta'ltklere Daîr Malûmat : 6

Maanî Harflertle Zarflara Dair Malûmat : 7

İKİNCİ  KISIM... 18

Süneni Nebevtyyeye Dairdir 18

Sünnetlerin ballıca aksamı ve ahkâmı: 19

Kavilerde aranılan şartlar, vasıflar : 20

Sünnetlerdeki, rivayetlerdeki isnad, irsal, ittisal ve inkıta: 21

Mürsel hadislerin nevileri ve hükümleri : 22

Hadislerin râvîleri, metinleri ve senetleri i ti bari I e nevileri: 23

Haberlerin mahiyeti ve nevileri : 27

Haberlerin mahalleri, yâni: kendilerinden haber verilen hâdiseler: 28

Bazı rivayetler, haberler hakkındaki ta'n ve itiraz: 30

ÜÇÜNCÜ   KISIM... 32

İcmaa Datkdtb. 32

İcmaın mahiyeti  : 32

İcmaın ehli, şartı ve istinatgahı: 32

İcmaın tarikleri ve hükmü: 33

İcmaın haddi zâtında kabil ve vaki olup olmaması : 34

DÖRDÜNCÜ   KISIM... 35

KIYASI FDKHIYE, EDİLLEİ ERBAADAJN BAŞKA HÜCCETLERE VE HİKEMİ TEŞRttYYEYE DAİRDİR.. 35

Kıyasın mahiyeti ve rükünleri  : 36

Kıyasın şartları: 36

Kıyasın hükmü ve kısımları: 37

Kıyası celî ile kıyası hafinin kısımları : 38

Kıyaslarda aranılan illetlerin nevileri: 38

Naslarda tâlilin bir asi olup olmadığı: 39

Kıyasın bir hüccet olması ve derecei kuvveti: 39

Kıyas aleyhindeki deliller ve cevaplan: 40

Bazı kıyasları red ve defe müteallik mübahese yollan : 42

Deliller arasında tearuz vukuu: 46

Maslahatların nevileri ve hükümleri : 49

Şer'î hükümlerin esbabı ve hikemi teşriiyyesi : 50

BEŞİNCİ    KISIM... 56

HÜKÜMLERE, ÎCTÎHADA, KAVAJDt KÜLLİYYEYE AtDDİR. 56

Şer'î hükümlerin mahiyetleri ve rükünleri : 56

Rüknün, illetin, şartın, sebebin ve alâmetin mahiyetleri vefasından:. 57

Mahkûmun bİhin mahiyyeti ve nevileri  : 60

Mahkûmun aleyhin ve ehliyet ile teklifin mahiyyetleri: 61

Ehliyete ait semavî ve mükteseb arızalar  : 62

İçtihadın mahiyyeti ve şartları : 69

 

 

 

 

 

Fâstd İstidlaller :

 

346 - : Mefhumu muhalefet ile istidlal, Hanefiyece vücuhü fâside-den olduğu gibi nazımda mukarenetin hükümde müsavatı icap edeceği­ne kail olmak da Hanefîlerce vücuhü fasidedendir.     Bu müsavata kail olan şafiîler diyorlar ki:

Meselâ: «Cae Zeydün ve Amr - Zeyd ve Amr geldi» denilse Amr, nazmen Zeyde mukarin bulunmuş olur. O hâlde Zeydin gelmesi hakkın­daki hükme Amr da dahil bulunur.

Kezalik: âyeti kerimesindeki zekât, salât üze­rine atfedilmiş, aralarında nazmen mukarenet bulunmuştur. Namaz ile baliğ ve baliğe olanlar mükellef oldukları gibi zekât ile de bunlar mü­kelleftirler. Çocuklar ise namaz ile mükellef olmadıklarından zekât ile de mükellef olmazlar. Çünkü matufun aleyhin hükmü, arasındaki muka-reneti kelâmiyeden dolayı mâtufda da carîdir.

Buna cevaben deniliyor ki: matuf, bir cümlei müstakille olmadığı takdirde kendisinden tam bir mânâ münfehim olabilmek için hükümde matufun aleyhe müsavi olmasına ihtiyaç vardır. Fakat matuf, müstakil bir cümle olursa bu müsavatı her hâlde müfit olmaz. Âyeti celîle ile muhatap olanlar, baliğ ve baliğe olanlardır. Çocukların zekât ile mükel­lef olmamaları ise bununla değil, başka delil ile sabittir. Bir hitabın mu­ayyen bir zümreye tevcih edilmesi, o hitabın artık başka bir zümreye tevcih edilmeyeceğine delâlet etmez. Böyle bir şey haricî bir delilden an­laşılır.

347 - : Âmmi sebebine tahsis dahi Hanefîlerce vücuhi  fasideden-dir. Bir lâfzı âmı sebebi nüzul veya vürudüne hasrederek maadasından hükmünü nefy etmek doğru değildir.  Meselâ:  sirkat   hakkındaki âyeti kerime, Safvan adında bir zatın ridasının çalınması üzerine nazil olmuş­tur. Bunun hükmü, yalnız Safvanın ridasım çalmış olana mahsus değil­dir, belki bütün sarikler hakkında caridir.

Hâsılı: âm olan bir delil, has olan sebebine münhasır değildir, bel­ki o sebepte müşterek olan bütün fertlere şâmildir.

348 - : Mâlikîler ile Şafiîler ise âmin sebebine tahsis edileceğine kail olmuşlardır. Bunlara göre eğer âm.   sebebine  tahsis edilmezse bu âmmin hükmünden bazı efradını içtihat ile tahsis caiz olduğu gibi o ef­rattan biri olan bu sebebi de  içtihat ile tahsis caiz olmak lâzım gelir. Artık ânımın hükmü o sebepde cari olmaz. O hâlde bu sebebin beyanı zait olur, bunun bir kıymeti kalmaz.

Kezalik: Eğer âm sebebine muhtes bulunmayıp sair ferdlere de şâ­mil olsa cevap, suale mutabık olmamış olur. Halbuki cevabın suale mu­tabakatı lâzımdır.

Buna Hanefîlerce şöyle cevap verilmektedir: âmmin tahsis kabul et­meyen bazı efradı vardır. Sebebi nüzul veya vürudu da o kabilden olabi­lir. Tahsis ihtimali, herhalde tahsis vukuunu iktiza etmez. Sonra ceva­bın suale mutabakatı lüzumu, herhalde cevabın suale müsavî olmasını icap etmez, cevap bazı fâideler mülâhazasile sualden daha şümullü ola­bilir. Elverir ki, sailin istediğini yerine getirsin, ona istediği malûmatı versin. îşte bu hâlde sual ile cevap arasında mutabakat husule gelmiş olur. Nitekim:  suali cehline Hazreti Musa'nın verdiği cevap, bu kabildendir. Hazreti Musa, Cenabıhakkın manevî huzurunda fazla mükâlemede bulunmak şerefine nailiyet için uzunca cevap verme­ği İhtiyar etrtüştir.

349 - : Âmrai mütekelümin garazına tahsis dahi Hanefîlerce vücu-hü fâsidedendir. Şafiîler ise buna kaildirler. Onlara göre bir âmmin irad edilmesindeki garaz, mütekellimin sözünde musarrah gibidir. O hâlde su-reten âm görülen bir lâfız, manen elfazı 'hassadan"" olmuş olur, o garaza münhasır bulunur. Meselâ: (^    J jljVljl)    âyeti kerimesindeki ibrar-dan muradı ilâhî, eshabı kiramdır. Binaenaleyh bu âyetteki cennetle mü-beşşeriyet hükmü, yalnız eshabı kirama    mahsustur, sair ebrara şâmil değildir. Hanefîler buna cevaben diyorlar ki: âmmi mütekellimin garazı­na tahsis,  âmmin muktezasım  iptale  müeddî olur.  O hâlde  mentukun hükmünü bırakıp meskûtün  anhin hükmile amel etmeği iktiza eder ki bu, kavaidi lisaniycye muhaliftir. Binaenaleyh âyeti kerime, mutlaka eb-rar olanlarırrnaili naim olacaklarını mübeşşirdir, eshabı kiram da ebrar-dan olduklarından bu mübeşşeriyyet, onlara da, sair ebrara da şâmildir.

350 - : Mutlakı kıyasa muvafakat şartile olsun.olmasın mukayye-de hami dahi Hanefîlerce vücuhü fâsidedendir. Şafiîlerden bazılarına gö­re mutlak, herhalde mukayyede hami olunur. Zira kayıt, şart mecrasın­da carîdir. Kıyas bu hamli icap etsin etmesin müsavidir. Bazı zatlara göre de mutlak kıyasa muvafakat şartile  mukayyede hami olunur. Yâni: mukayyetten maksat ne ise mutlaktan maksat da o olmuş olur.

Meselâ: Keffareti yemin ile keffareti ziharda,, alelıtlak, yâni: mü­min olsun olmasın bir rakabe azat edilmesi Hanefiyece kâfidir. Çünkü bunların hakkında rakabe, mutlak olarak zikredilmiştir. Keffareti katil­de ise rakabenin mümin olması lâzımdır. Zira bunun hakkındaki raka­be, mümin olmakla mukayyettir.

Binaenaleyh keffareti yemin ile keffareti zihar hakkındaki mutlak rakabeyi kefareti katildeki mukayyet rakabeye hami etmek Hanefîlerce icap etmez, Şafiîîerce icap eder.

Şafülere göre madem ki, hepsi keffarettir, artık katilde kifayet et­meyen gayri mümin>rakabe, keffareti yemin ve ziharda da kifayet et­mez. Şafiîlerin bu tarzı istidâli ise Hanefîlerce saih değildir. Bir cürm için kâfi bir ceza olmayan bir şey, diğer bir cürm için kâfi bir ceza ola­bilir, îsimde iştirak, hükümde müsavatı müstelzim olmaz. Böyle bir hami, hükmü şer'îyi iptaldir ve nas mukabilinde kıyas tarikine gitmek­tir. Halbuki kıyasın şartı, nas'sm bulunmamasıdır. (Mutlak ve mukay­yet mebhasine de müracaat.) [1]

 basa dön

 

Beyanın Nevileri :

 

351 -: Beyan, lügatte ilâm izhar, tebyin demektir. îlmi usulde: bir sözden veya filden maksat ne olduğunu o söze, o fi'le müteallik bir söz veya fî'l ile izhar ve i'lam etmekten ibarettir.- Beyan, bir nevi delildir, muradı müsbittir ve berveçhiâti beş nev'e münkasimdir:

(1) : Beyanı takrir: bir sözü mecaza veya hususa hami etmeği kat' edecek bir şey ile te'kit demektir. Şöyle ki: bir sözün mecaza ihtimâli bir şey ile kesilip atılırsa o sözün bir hakikat olduğu tezahür eder. Ve bir sözün hususa ihtimâli bir şey ile kesilip bertaraf edilirse o sözün âm ol­duğu taayyün eyler.

Meselâ: -iki kanadile uçar bir kuş yoktur ki) kavli şerifindeki tairden murad, hakikaten kuştur. Çünkü «bicenahayhi» kelâ­mı, bir beyanı takrirdir, bu tair ile hakikaten uçan herhangi bir kuş mu­rad edildiğini ilâm etmektedir.

KezaKk: inazmı şerifindeki elmelâike de bir lâfzı âmdır. Bu, umumî üzere caridir. Çünkü «küllühüm» kavli bunu göster­mektedir. Artık elmelâiketü lâfzı âmminin tahsise ihtimâli kalmamıştır. «Ecmeun» kelimesi de bir tefsir mahiyetindedir, meleklerin birlikte sec­de ettiklerini belirtmektedir.

(2)   : Beyanı tefsir; mücmel, müşterek, müşkil, hafî gibi kendisin-

den ne kasdedildiği kapalı bulunan bir sözü diğer bir söz veya iş ile izhar etmelçtir.

Meselâ: emri ilâhisindeki salât, bir mücmel lâfızdır. Acaba bununla muradı ilâhî nedir? İşte Resulüekrem, sallâllahü aleyhi vesel-lem efendimiz, bunu kendi fiülerile izah etmiş ve= benim nasıl namaz kıldığımı gördüğünüz gibi namaz kılınız) diye buyurmuştur. Binaenaleyh Resulüekrem'in bu fiilleri bir beyanı tefsir mahiyetinde bu­lunmuştur.

Kezalik: = hırsız erkek ile hırsız kadı-nm ellerini kesiniz.) âyeti kerimesi mücmeldir. Çalınan mal ne kadar olacaktır ve hırsızın eli neresinden kesilecektir?. Bunlar beyana muhtaç­tır. Nebiyyi Efham Efendimiz ise «on dirhemden az miktardan dolayı el kesilmez» buyurmuş ve Safvan'ın ridasım çalanın elini tam bileğinden kestirmiştir, işte Resulüllahm bu kavlile bu fiili bu hususta bîr beyanı tefsir bulunmuştur.

(3) : Beyanı tağyir; sadrı kelâmın, yâni: ilk sözün, asıl söylenmesi istenilen şeyin mucebini ona bitişik diğer bir söz ile tağyir ederek müte-kellimin asıl muradını izhar eylemekten ibarettir. Tahsis, istisna, şart, sıfat, gayet ve bedel denilen şeyler bütün beyanı tağyir kabiİmdendir. Bu tâbirler için ıstılahat kısmına müracaat!.

Meselâ: âyeti kelimesindeki kavli şerifi, tahsis kabilinden bir beyanı tağyirdir. Çünkü sadrı kelâmı, yâni:kavli şerifini tahsis etmiştir. Bu kavli şerif, herhangi bey' in helâl olduğunu gösterir,"kavli şerifi ise bu umumiyeti tahr sis etmiş, riba kabilinden olan bey'i sair beyüerden ayırmış, onun helâl olmadığını bildirmiş, muradı ilâhiyi izhar etmiştir.

Kezalik: «nefislerine mağlûp olan gafil kimselerden başka bütün in­sanlar, Haktealâ'ya ibadette bulunurlar» cümlesinde «bütün insanlar» sözü âmdir. «Nefislerine mağlûp olanlardan başka» sözü de bir istisna olup o âm olan sözü takyit etmiştir. Binaenaleyh bu da bir beyanı tağ­yirdir.

Kezalik: bir kimse refikasına: «Filân yere gidersen benden boş oU dese bu sözü bir cümlei şartiyedir. «Benden boş ol» sözü mutlaktır, bu­nunla hemen talâk vaki olur. «Filân yere gidersen» sözü ise şarttır, bu mutiakı takyit ve tağyir etmiş, boş olmanın filân yere gitmekle meşrut olduğunu göstermiştir. Binaenaleyh bu da bir beyanı tağyirdir.

Kezalik: «Bu akarın gailesini fukahadan olan fakirlere vakf ettim» sözünde fukahadan sıfatı da bir beyanı tağyirdir. Bu akarın gailesini fakirlere vakf ettim sözünü takyit ve tağyir  ederek vakfın fukahadan ol­mak vasfını haiz olan fakirlere aidiyetini bildirmiştir.

Kezalik: «Şu fakirlere bu ayın nihayetine kadar yardım et» denil­se «bu ayın nihayetine kadar» sözü, bir gaye olarak şu fakirlere yardım et sözünü takyit ve tağyir etmiş olur. Binaenaleyh bu da bir beyanı tağ­yirdir.

Kezalik:  âyeti kerimesinde sadrı kelâm, yâni: kavli şerifi, her insana haceın far-ziyetini müfittir. kavli kerimi ise bir bedeli ba'z olup bu sadrı kelâmı tağyir etmiş, BeytuUahı ziyarete gidebilmek, kud­retine mâlik olanlara Haccın farz olduğunu ifade ederek muradı ilâhî­nin neden ibaret bulunduğunu izhar eylemiştir. Binaenaleyh bu da bir-beyanı tağyirdir.

«Beyanı tağyir, daima tağyir ettiği söze muttasıl olur, ondan ayrıl­maz. Diğer bir tâğbir ile beyanı tağyir, vakti hitaptan sonraya kalmaz. Çünkü beyanı tağyir ile tağyir ettiği söz, bir kelâmdır, birbirine mutta­sıl olmaları lâzımdır. Beyam takrir ile beyanı tefsir ise her ne kadar ha­cet vaktinden teehhür etmezse de hitap vaktinden teehhür edebilir. Me­selâ: bir söz, evvelâ mücmel olarak söylenir, sonra da o söz kendisile âmel edileceği zaman tefsir edilerek kendisinden murad ve maksat ne olduğu izah edilir.

(4) : Beyanı zaruret; izaha muhtaç olan bir şeyi lisan bakımından esasen izaha mevzu olmayan bir şey ile bir nevi tavzih demektir ki, aşa­ğıdaki nevilere ayrılır:

(a)  :  Mantuk   hükmünde olan bir meskûtün anh, beyanı zaruret kabilindendir.

Meselâ: âyeti kerimesinde ço­cuğu olmayan bir müteveffanın terekesine yalnız anasile babası tevarüs etse anasına terekesinin üçte biri verilir, buyurulmuştur, babasının his­sesi ise meskûtün anhtir. Fakat bu meskûtün anh, mantuk hükmünde­dir. Çünkü başka varis yok, valdesinin sehmi üçte bir, o hâlde üçte iki­sinin de babasına aidiyeti bizzarure anlaşılmış olur. Nitekim iki şerikten biri diğerine: «Şu kazandığımız malın yarısı senin olsun» dese diğer ya­rısı da benim olsun demiş gibi olur.

(b)   : Sözü ihtisar etmek zaruretile sabit olan bir beyan da beyanı zaruret demektir. Meselâ: bir kimse  dese benim yüz bir dirhem borcum vardır» demiş olur. Çünkü birinci dirhem sözü ihtisar maksadile hazfedilmiş, matuf olan ikinci dirhem ise bunu nıübeyyin bulunmuştur.

(c) : Hacet zamanında sükût dahi beyanı zaruret kabilindendir. Meselâ: Resuîüekrem'in bir şeyi görüp de sükût buyurmuş olması, o şe­yin meşruiyetini ifade eder. Bu sükût, bir izah tarzı değildir, fakat böy­le söze hacet zamanında vukuu bir nevi izah demektir ki, o şeyin meş­ruiyetini gösterir.

Kezalik: babası tarafından kocaya verilen bir bikri baliğenin sükût etmesi, buna rıza demektir. Çünkü razı olmasaydı sükût etmemesi lâzım

gelirdi.

Kezalik: kendisine yemin tevcih edilen şahsın bu yemininden nükûl

etmesi, müddea bihi itiraf sayılır.

Kezalik: bir akardaki şefiin şüfa talebinde bulunmayıp   sükût et­mesi, bir beyanı zaruret olup şüfa hakkını iskat ettiğini ifade eder.

(5) : Beyanı tebdil; bu nesh demektir. Şöyle ki nesh, lügatte izale, tahvil, tebdil manasınadır. Tebdil ise bir şeyi kaldırıp yerine başka bir §ey koymaktan ibarettir. Usuliyyuna göre nesh ise: bir hükmü şer'ınin hilâfına ondan müteahhır olan bir delili şer'înin delâlet etmesidir. Bu mü-teahhır olan delile «nâsih» o ref edilen hükme de «mensuh» denir. Nite­kim bunlar aşağıda izah edilecektir. [2]

  basa dön

 

Nesha Dair Malumat  :

 

352 -: Nesh, aklen ve naklen caiz ve haddi zâtında vakîdir. Şöyle ki: Allahütealâ Hazretleri kulları hakkında dilediği gibi tasarruf edebi­lir, kullarını bir zaman bir hükme, diğer bir zaman da başka bir hükme tâbi tutabilir, buna kimsenin itiraza hakkı yoktur. Maahaza Allahütealâ hakimdir, rahimdir, kullarının faideleri için bazı hükümlerini tebdil bu­yurmasına ne mâni vardır? Zamanların, mizaçların ihtilâfile ilâçlar ihti­lâf edeceği gibi vakitlerin ihtilâfı ile insanların maslahatları değişebilir, îşte bundan dolayı bazı hükümlerde tebdilât vukuu, aklen caiz ve hik­mete muvafıktır.

Nesh, naklen de caiz ve sabittir. Nitekim evvelki peygamberlere ait şeriatler bilâhare nesh edilmiştir. Ezcümle Hazreti Âdem'in zamanında kız kardeşle evlenmek caiz iken bilâhare diğer şeriatlerde bu baptaki ce­vaz nesh edilmiştir.

Kezalik: Hazreti Yâkup zamanında iki kız kardeşi nikâhta cem et­mek  caiz iken, bu şeriati islâmiyede mensuh bulunmuştur.

353 -: Ebu Müslim, şerayii saüfede nesh vukuuna kail değildir. Ona göre bu şeriatler zaten muvakkat idi, artık onlar Öyle muvakkat olunca muahhar bir şeriate nasih denilemez. Fakat cumhuru ulema, ev­velki şeriatlerin sarahaten muvakkat olduğunu teslim etmemektedirler. Bu şeriatler mutlak olduğu hâlde bilâhare nesh edilmiştir.

354 - : îsevîler, neshi kabul ettikleri hâlde Museviler, kabul etme­mektedirler. Bunların iddialarına nazaran eğer nesh vâki olsa bundan dolayı beda, yâni: şariî mübinin —hâşâ-cehli lâzım gelir, evvelki hük­münden bilâhare zuhur eden ve kendisince evvelce malûm bulunmayan bir maslahattan dolayı vazgeçmiş olur. Bu ise Şairiî Alîm hakkında mu­tasavver değildir. Görülüyor ki, Museviler, neshin mahiyetini hakkile an­lamış bulunmuyorlar.

Nesh, haddi zâtında Haktealâ'ya nazaran bir hükmün nihayet bul­duğunu beyandan ibarettir. O hüküm zaten ilmi ilâhîde muvakkat bu­lunmuştur, zamanı gelince mükelleflere ilâm edilmiş oluyor, mükellefle­re nazaran bir ref ve tebdilden ibaret olan nesh, Şariî Mübine nazaran muvakkat bir zamanın nihayet bulduğunu beyandan başka değildir, ar­tık bundan dolayı nedşn beda, cehil lâzım gelsin?.

355 - : Neshin mahalli, yâni: kendisinde nesh carî olabilecek şey, kendisine tevkıt ve tebit lâhık olmayan bir hükmü şer'iî fer'îden ibaret­tir.  Bu hâlde maziye, hâle, istikbale ait bir haberde  nesh carî  olmaz. Çünkü böyle bir nesh, yâ kizbi veya cehli müstelzim olur.

Kezalik: itikada müteallik şer'î hükümlerde nesh câri değildir. Zi­ra bunlar, zaman ile değişmez, birer sabit hakikattir. Meselâ: sıfatı ilâhi­ye kadimdir, bunlarda nesh mutasavver değildir. Ve iman bir vecibedir, bunda da nesh câri olamaz.

Kezalik: hissî veya aklî olan hükümlerde nesh tasavvur olunamaz. Çünkü bunların mahiyetleri zaman ile tebeddül etmez. Meselâ: «Ateş ya­kıcıdır. Bir malûl, illetinden mukaddem mevcut olamaz.» hükümlerinde nesh câri değildir.

Kezalik: buyurulmuştur. Cihad hakkındaki hü­küm, kıyamete kadar devam ile tevkit edilmiştir. Artık bunda da nesh câri olamaz.

Tevkıt veya te'bit, hükmün değil de mahkûmun bihin kaydi bulu­nursa onda nesh cereyan edip etmeyeceğinde ihtilâf olunmuştur. Cum­hura göre bunda nesh câri olabiür. ebediyen oruç tutunuz) denilmesi gibi.

356 -: Neshin şartı, nasihin ya kitap veya sünnet olmasıdır ve na­sih olan şer'î delilin mensuh olan hükmü şer'îden müterahî  -muahhar bulunmasıdır.

Şöyle ki: kıyas ile, icma ile bir şer'î hüküm nesh edilemez. Çünkü nesh, yalnız Resuîüekrem'in hayatında vâki olabilirdi, onun hayatında ise nesh, kıyas ile veya icma ile değil, ancak kendisinin beyanatüe ma­lûm olabilirdi. Bir de kıyaa, bir delili zannîdir, nass ile sabit bir hükmü nesh edemez. îcma ise zamanı nebevide câri  olamazdı, dinî hususlarda bizzat kendisine müracaat edilirdi, kendisinin beyanatı hilâfına bir icma vukuu tasavvur olunamazdı. îcma, Resulüekrem'in reyinin dûnün-dedir. Resulüllâhm münferiden beyanatı kâfidir. Îcma, hayatı nebevide bir hüccet olamazdı. Zamanı Nebeviden sonra ise nesh câri olamaz ki, icma ile vâki olabilsin.

Velhâsıl: kıyas ile icma, ne nasih ve ne de mensuh olamaz. Kıyas, haddi zâtında muzhir olduğundan hakikatte nasih ve mensuh, makısün aleyh olan nas olmak lâzım gelir. Bu cihetledir ki, «mensuh bir hüküm­den istihraç olunan bir kıyas bilittifak mensuhtur» denilir. Zira asıl men­suh olunca fer'in hükmü kalmaz.

Maamafih icma ile nesh vukuuna kail olanlar da vardır. Fakat bir hükmün mensuhiyeti hakkında icma vukuu bilittifak caizdir. Bu men-suhiyet, başka bir şer'î delile müstenit bulunur, icma ise bu delilin mev­cudiyeti hakkında münakit olmuş olur.

357  -; Kitap kitap ile, sünnet sünnet ile ve sünnet kitap ile, ki­tapta mütevatir veya meşhur sünnet ile nesh edilmiş  olabilir.    Haberi ahad kabilinden olan bir sünnet ile ne kitap, ne de mütevatir veya meş­hur bir sünnet nesh edilemez, belki kendisi gibi bir haberi vahid nesh edilebilir.

Meselâ: âyeti celilesile ebeveyne, ak­rabaya marazı mevt zamanında vasiyette bulunulması farz kılınmıştı. Sonra bu hüküm:  âyeti kerimesile nesh edilmiştir.

Kezalik: Resulüekrem, sallâllâhü aleyhi vesellem efendimiz, evvelce kabirleri ziyaretten men buyurmuşlardı. Sonra bumı: hadisi gerifile nesh buyurmuşlardır.

Kezalik : Resulüekrem Efendimiz,  Medineimünevvere'ye hicret bu­yurduklarından sonra bir müddet beyti mukaddese müteveccihen namaz kılmışlardı. Bu, bir sünneti fiiliye idi. Sonra bu sünnet:  (âyeti celilesile nesh olunmuştur.

Kezalik: Fahriâlem Efendimize dokuz zevceden maadası helâl ol­mayacağı: âyeti kerimesile beyan buyurulmuştu. Bilâhare Resulüekrem'e dilediği kadar zevce edinmenin mubah buyurul-duğu Resulüliâhtan rivayet olunmuştur. Hattâ Hazreti Âişe'nin; dediği mervîdir. Bu hâlde ki­tap ile sabit olan bir memnuiyet hükmü, sünnet ile nesh edilmiş olur.

358 -: Yukarıda yazılan dört kısım nesh, Hanefîlere göredir. Şafiî-ler, son iki kısma kail değildirler. Onlara göre kitap ile sünnet nesh edi­lirse hakkı risalette ta'nı mucip olur. Sünnet ile kitap nesh olunursa zayıf ile kavinin tebdili lâzım gelir. Cevaben deniliyor ki: bâtıl bir ta'na itibar yoktur. Sünnet dahi vahyi ilâhî olmakla kavidir.

Sahihi Müslim şerhi de denildiği veçhile nesh, madem ki, bir hükmün hitamı müddetini beyandan ibarettir, o hâlde kitapta mez­kûr bir hükmün hitamı müddetini Resulüekrem dahi beyan edebilir. O, zaten ahkâmı ilâhiyeyi mübeyyin olarak ba's buyurulmuştur. Maahaza sünnet ile kitabın nesh edilmesinde Resulüekrem'in menzilesini i'lâ ve sünnete tazim vardır. Şu kadar var ki sünnet ile nesh, kitabın yalnız hükmünde câri olur, nazmında câri olamaz. Sünnet ile kitabın nazmını tebdil ve izale caiz değildir. Bilâkis Resulüllâhm lisanile beyan buyurul-muş bir hükmü şer'înin müddetini Allahtelâ'nm kitabile beyan buyur­ması da mümkindir. Çünkü kitabın nazmı da münzeî olduğundan bu­nunla sünnet üzerine ziyade câri olabilir.

360 -: Kitabullahta vukubulan neshler şu dört kısma ayrılmış­tır:

(1)  : Hem tilâveti, hem de hükmü mensuh olan âyetler. Nitekim kü-tübi saüfenin neshi bu kabildendir. Bunlar, ya hafızalardan silinmek ve­ya âlimlerin ölmeleri suretüe nesh edilmiştir.  Hattâ  rivayete göre Ah-zab sûrei celîlesinin âyetleri Bakara sûrei celîlesine müsavi iken bilâha-ra bazılarının hükmile beraber tilâvetleri de nesh olunmuştur. Fakat bu nesh,   Resulullahın zamanı hayatına mahsustur,  ahirete irtihallerinden sonra artık böyle bir nesh asla caiz değildir. Hiçbir âyeti kerime hakkın­da nisyan ve terki tilâvetle mehcuriyet tasavvur olunamaz.

- Kur'anı şüphesiz biz indirdik, onu muhafaza da şüphe yok ki, biz edeceğiz.)  âyeti kerimesi bunu natıktır.

(2) : Tilâveti mensuh olmayıp yalnız hükmü mensuh olan âyetler. Nitekim zaniyelerin lisan ile iza ve hanelerinde haps edilmeleri hakkın­daki âyeti çenenin hükmü nesh edilip tilâveti baki kalmıştır. Bu tilâve­tin de ayrıca hükümleri vardır. Bunun teberrüken okunması bununla na­mazın cevazı, bununla sabık hükmün bilinmesi ve ümmet hakkında bir nimeti ilâhiye olarak kolaylık gösterildiğini ilâm bu cümledendir.

(3)  : Hükmü baki kalıp yalnız tilâveti nesh edilen âyetler. Hazreti Ömer'den rivayet edildiğine nazaran:

-ihtiyar erkek ve kadın zinada bulunurlarsa ikisini de Haktealâ tara­fından bir azap olarak recm ediniz.) kavli şerifi, bir âyeti celile iken ba­dehu hükmü ipka edilip tilâveti nesh olunmuştur. Bunların, haklarında ise recm hükmü bakidir. Maamafih Ebu Abdillah ibni Zafer adındaki  tefsirinde bunun mensuh bir âyet    olduğunu inkâr  etmiştir. Çünkü haberi vahid ile bir şeyin Kur'andan olduğu ispat edilemez.

Kezalik  : îbni Mes'ud (radıyallâhü anh)m mushafmda olan  âyeti kelimesindeki «mütetabiat» kavli şerifi gibi ki, bu­nun nazmı mensuh ise de hükmü bakîdir. Keffareti yeminden dolayı tu­tulacak üç günlük oruçta tetabi, tevali lâzımdır.

Yalnız tilâvetin mensuhiyetindeki hikmet, ümmeti merhumenin em­ri ilâhiye ne derecelerde imtisal gösterdiğini izhardan vesaireden ibaret­tir. Çünkü tilâvet olunan bir nas bulunmadığı hâlde onun mücerret ri­vayet edilen hükmüne imtisal edilmesi, ümmeti merhumenin hakka iba­det ve taat hususundaki mükemmeliyetini, yüksek diyanetini ibraz eder. (4): Asıl hükmü baki olduğu hâlde bir vasfı mensuh olan âyetlerdir. Meselâ: aşura orucunun farziyeti nesh edildiği «hâlde cevazı mendup ola­rak kalmıştır. İşte bunda asıl hüküm ki oruçtur, o nesh edilmeyip onun vasfı olan farâyyet nesh edilmiştir.

Kezalik: nas üzerine ziyade bu kabildendir. Çünkü bu ziyade Hane-fîlerce nesh sayılır. Meselâ: keffareti yemin için mutlaka rakabe azat etmenin kifayet edeceği nas ile sabittir. İmdi bu rakabe, mümin olmak­la takyit edilirse ziyade alennas kabilinden olarak bir nesh mahiyetinde bulunur. Nitekim Şafiîler bu takyide kail bulunmuşlardır. Maahaza Şafiî-lerce bu takyid, bu ziyade alennas, bir nesh değil, bir tahsistir.

361 -: Nasih, mensuhtan ya daha hafif veya mensuha müsavi ve­ya mensuhtan daha meşakkatli olur. Meselâ: bir zaman ramazan şerif gecelerinde uyuduktan sonra yiyip içmek, zevceye tekarrüp etmek mem­nu idi. Sonra bunlar fecre kadar mubah oldu. İşte burada nasih, men­suhtan ehaftır.

Kezalik: bir zaman Mescidi aksaya doğru namaz kılınırdı, sonra Kâbei Muazzama'ya doğru kılınması emr olundu. Bunda da nasih, men­suha müsavidir.

Bidayeti islâmda oruç ile mükellef olanlar, oruç tutmak^ile fidye vermek beyninde muhayyer idiler. Sonra oruç tutmaya muktedir olan­lar için herhalde oruç tutmaları farz oldu. Bunda da nasih, mensuhtan daha meşakkatlidir.

«Şafiîlere göre nasih, mensuhtan eşed olamaz. biz herhangi bir âyeti nesh eder veya unutturur isek ondan hayırlısını veya onun gibisini getiririz.) âyeti kerimesi, buna de­lildir.

Buna cevaben deniliyor ki   : hayriyyet başka,   eşeddiyet başkadır.

Bir şey daha meşakkatli olduğu hâlde daha hayırlı, daha faydalı olabi­lir. Nitekim: amellerin en faziletlisi, en şiddetlisi, en güç olanıdır.)   buyurulmuştur.

362 -: Bir hükmün nasih veya mensuh olduğu, ya Resulüekrem'in beyanile veya sahabei kiramın tensısüe veya iki müteariz delilin nüzul veya vürud tarihlerile veya hakkında bir icma vukuile malûm olur.

Meselâ: Kabirleri ziyaret hakkındaki memnuiyetin nesh edildiği, Resulüekrem'in kabirleri ziyaretten sizi men-etmiş idim, badema ziyaret ediniz. Çünkü o, ölümü hatırlatır.) kavli şç-rifile bilinmiştir.

Kezalik : bidayeti islâmda nutfenin gelmesinden toplayı yıkanılıp yı-kanılmaması hususunda bir ruhsat vardı. Sonra bu ruhsat nesh olunup -şehvetle gelen bir nutfeden dolayı yıkanmak -bir âyeti celile ile farz olmuştur. İşte sahabei kiramdan Übeyyibni Kâ'bın nutfenin gelmesinden dolayı yıkanmak müs-lümanlığın başlangıcında bir ruhsat idi, sonra yıkanılmasile emr olun­muştur.)  kavli, bu nasihiyyeti ifade etmektedir.

Kezalik : Şeddadin rivayetine göre hacamat yapamn ve yaptıranın oruçları bozulur. îbni Abbas'ın rivayetine göre ise Resulü Ekrem Efen­dimiz oruçlu olduğu hâlde kan aldırmıştır. Şeddadin rivayetinde istinat ettiği hadis, fetih senesinde varid olmuştur. İbni Abbas'ın şahid olduğu sünneti filiyye ise Haccetülveda senesindedir. Binaenaleyh muahhar olan bu sünneti filiyye ile mukaddem bulunan hadisin nesh edildiği an­laşılmaktadır.

Kezalik : dördüncü defa olarak şarap içenin katli hakkındaki bir hükmün, bir emrin mensuh olduğu icmaın delâletile bilinmiştir. Yâni bu hükmün hilafı hakkında muahhar bir hükmü şer'î bulunduğuna ic­ma, şehadet etmektedir.

363  -: Bir âyetin, bir hükmün nasih veya mensuh olduğunu ta­yin hususunda rey ve içtihat ile hareket olunamaz. Bu ancak sahih bir nakl ile, bir tarih ile bilinir. Bir kısım müfessirler, müellifler, nasih ile mensuhun adedini pek çok göstermiş, bunlara dair müteaddit kitaplar yazmışlardır. Fakat Fahri Razî gibi müdekkik müfessirler, âlimler, haki­katen nasih ile mensuh olan âyetleri tayine muvaffak olmuş, bunların Öyle zan edildiği kadar çok olmadığını ispat etmişlerdir.

İmam Süyutînin «İtkan» uıda yazdığına göre bunların adedi nihayet yirmi veya yirmi birden ibarettir. Aralarını telif kabil, beyinlerinde bir muaraza gayri zahir olan bir kısım âyetleri, hükümleri nasihiyetle, men-suhiyetle yad etmek, sathî düşüncelerden ileri gelmiş bulunmaktadır. [3]

  basa dön

 

İstisnalara Dair Mâilümat :

 

364 -: Bazı şeyleri diğer bazı şeylerin hükmüne duhulden hariç bı­rakmak mânâsına olan istisna, —ıstılahat kısmında yazılmış olduğu üze­re-istisnai muttasıl ve istisnai munfasıl kısımlarına ayrılır. İstisnai muttasıl ile müstesna olan şeyler, müstesna minh ile cinsen müttehit olur. İstisnayı munkati ile müstesna bulunan şeyler de müstesna minh ile cinsen müttehit bulunmaz. (91, 92, 93) üncü meselelere müracaat!.

istisnai muttasıl, Hanefîlerce «ba'dessünya baki hakkında tekellüm­den, yâni: müstesnadan maadası hakkında hüküm vermekten ibarettir, müstesnanın hükmü ise rneskûtün anh kalmış olur.

Meselâ: Herkesin bey1 ve şirası caizdir, kasırların bey' ve şirası ise müstesna» denilse kasırların, bey' ve şirası müstesna, sözü** bir istisnai muttasıl olup bu müstesna hakkında bir hüküm verilmemiş, yalnız ka­sırlardan başka kimselerin bey' ve şırasının cevazı hakkında hüküm ve­rilmiş olur.

Fakat Şâfiîlere göre istisnai muttasıl, nefiden sonra ispat, ispattan sonra nefîdir. Meselâ: «Bana Zeyd'den başkası gelmedi» denilse Zeyd'in gelmesi ispat, maadasının gelmesi nefy edilmiş olur. Bilâkis «Bana Zeyd' den başka herkes geldi» denilse Zeyd'in, gelmesi nefy, başkalarının gel­meleri ispat edilmiş olur.

İstisnai muttasıl ile istisnai munkatia istisna denilmesi, bir hakikati istılahiyedir. Fakat munkatia istisna denilmesi, lügat itibarile mecazdır. Çünkü bunda müstesna, müstesna minhe dahil değildir ki, ondan hakika­ten istisna mutasavver olsun.

365 -: Müstesna, müstesna minhin lâfzile olunca ondan ekal olma­lıdır, ondan daha çok veya mefhumen ona müsavi olmamalıdır. Çünkü bu takdirde istisna, lâğv olur. İstisnadan sonra bir şey kalmalıdır ki, istisnada fayda bulunsun ve illâ istisna bâtıl olup evvelki söz, yâni müs­tesna minh olduğu gibi baki kalır.

Meselâ: -«Dört veya üç dirhemi müstesna olmak üzere üç dirhem borcum vardır» denilemez. Fakat «îki dirhemi müstesna olmak üzere üç dirhem borcum vardır» denilebilir, bununla bir dirhem borç itiraf edil­miş olur.

Yalnız İmam Ebu Yûsüf'e göre müstesna, bakiden ekal olmalıdır. Buna göre üçten bir istisna edilebilirse de iki istisna edilemez. Çünkü bu iki, baki kalan birden ziyadedir.

Arapça olarak : (Enti talikun selâsen illâisneyni -sen üç talâk boşsun iki talâk müstesna) denilse bir talâk olur. Fakat {Abidi ahrarün illâ Abidi = kölelerim azattırlar kölelerim müstesna) denilse istisna lâğv olup bütün köleleri azat olmuş olur.

Kezalik: (îmaî keza illâ memlükâti = cariyelerim şöyle olsun mem-lûkelerim müstesna) denilince de hüküm böyledir. Çünkü memlükâti sö­zü imaî sözüne mefhumen müsavidir.

Kezalik : (Aliyye selâsetün illâ selâsetün illâsneyni = üzerime üç vardır üç müstesna, iki müstesna) denilse dört dirhem itiraf edilmiş olur. Çünkü birinci müstesna minh alâ hâlihi kalmış olur. Ona müsavi olan (illâ selâsetün) müstesnasından iki istisna edilmekle bir de ondan kalmış olur ki, mecmuu dörttür.

366 -: İstisna, birbirine atf edilmiş cümlelerden sonra gelince bu istisna, son cümleye masruf olur. Çünkü buna sarfı mütehakkaktır, di­ğerlerine sarfı muhtemeldir. Halbuki diğerlerindeki hüküm,  müstakillen müteyakkandır. Artık ihtimâl ile bu müteyakkan izale edilemez. İmamı Şafiîye göre ise bu istisna, bütün cümlelere masruf olur. Zira harfi cem ile, yani vavı âtife ile cemi, cemi lâfizle cemi hükmündedir. Attık istis­nanın makabli cemi sigasile olunca istisna hepsine münsarif olacağı gi­bi harfi cem ile olunca da münsarif olur.

Meselâ: âyeti celilesindeki istisna, Hanefî-lere göre yalnız son cümle olan ne münsariftir. Bina­enaleyh muhsanalara kazf edenler, taip olunca fâsik olmaktan kurtu­lurlar. Fakat bunun ile şahadetlerinin kabul edilmesi lâzım gelmez. Çünkü bu istisna, cümlesine de münsarif değildir, onun hükmü olduğu gibi   kalmıştır.

İmamı Şâfiîye göre ise bu istisna, o cümleye de münsarif olduğun­dan ba'dettevbe  şahadetleri kabul edilebilir. [4]

  basa dön

 

Ta'ltklere Daîr Malûmat :

 

367-: Usuliyyunca şart  denilen talik, yâni:   bir cümlenin maz­mununun husulünü  diğer bir cümlenin mazmununun husulüne rapt et­mek, meselâ:  bir kölenin azat olmasını şöyle bir harekette bulunması­na bağlamak, Hanefîyyeye göre ilk evvel iliyyeti  men eder, buna hük­mün memnuiyeti de bizzarure lâzım gelir. Şafiîyeye göre ise talik, doğ­rudan  doğruya hükmü men eder. Şöyle ki:   Eğer talik  bulunmasaydı hüküm filhal sabit olurdu. Meselâ: bir kimse kölesine: «Sen filân yere gidersen azat ol» dese «Sfen filân yere gidersen» sözü bir şarttır.  «Azat ol»  sözü de bir cezadır. Bu iki cümleden ikincisinin husulü birincisinin husulüne  muallâk bulunmuştur. Bu cümlei şartiyedeki «azat ol» sözü, ıtk hâdisesi için bir illettir. İşte bu cümledeki şart;  Hanefîyyeye göre bu illetin tesirini men etmiştir. Bu şart tahakkuk etmedikçe   «azat ol» sözü bir illet olarak ıtk hâdisesini vücude getiremez.

Şâfiîyeye göre ise bu şart, doğrudan doğruya ıtk hâdisesini men etmiştir. Yoksa «azat ol» sözünün illiyetini men etmiş değildir. Bu ih­tilâfın semeresi aşağıdaki meselelerden tebarüz eder.

368 - : Hanefîyeye göre bir illetin zamanı vücudile şartın zamanı vücudu birdir. Şart vücut bulmadıkça illet, mevcut olamaz. Meselâ: «Fi­lân yere gidersen azat ol» misâlimizde filân yere gidilmedikçe «azat ol» sözü bir illet olarak mün'akit olmuş olmaz. Ne vakit ö yere gidilirse o zaman «azat ol» sözü, bir illet olarak ıtk hâdisesini vücude getirir.

Şâfiîyeye göre ise illetin zamanı şartın vücude gelmesi zamanı değil, telâffuz olunması zamanıdır. Binaenaleyh «Filân yere gidersen azat ol» denildi mi «Sen azat ol» sözü, hemen bir illet olarak münakit olmu§ olur, yalnız tesiri şartın vücude gelmesi zamanında husule gelir.

Bu ihtilâfın semeresi şudur: talâk, ıtk gibi bir tasarrufu şer'îyi müs­takbel bir mülke talik etmek Hanefîyece caiz, Şafiîyece caiz değildir. Çünkü bir tasarrufu şer'înin sıhhati için illetin inikadı zamanında mül­kün, yâni: o tasarrufun taallûk edeceği mahallin mevcudiyeti bilittifak şarttır. Binaenaleyh bir kimse, meselâ: «filân kadını alırsam boş olsun» veya «Filânın §u kölesini satın alırsam azat olsun» dese o kadını veya o köleyi alınca Hanefîyeye göre talâk ve ıtk hâdiseleri vücude gelir. Şâfiî­yeye göre ise vücude gelmez. Zira Hanefîyeye göre bu talikteki «boş ol­sun», «azat olsun» sözleri mezkûr şartların vücude gelmeleri ânında bi­rer illet olarak münakit olur. Şartların vücude gelmelerile mülk, yâni: kadının nikâhına, kölenin rakabesine malikiyet hâsıl olmuş ve illetler bu mülkiyet zamanına müsadif bulunmuş olacağından artık bu illetler mü­essir olurlar.

Şâfiîyeye göre ise bu illetler, daha mülkiyet hâsıl olmadan, söylenil­dikleri anda münakit olmuş, bu inikat zamanında ise henüz mülkiyet bu­lunmamış olduğundan bu illetler, tesirsiz katmış olurlar.

369 - : Yukarıdaki ihtilâfın mebnası da şudur:

Şarta muallâk olan şey, Hanefîyece ika'dır. Meselâ: talâk, ıtk hâdi­selerini vücude getirmektir. Şafiîlerce ise vukudur. Meselâ: bizzat talâk ve ıtk hâdiseleridir.

Hanefîyeye göre muallâk bişşart, ika1 olunca muallâk olduğu şartın vücudünden evvel mevcudiyeti mutasavver olamaz. Binaenaleyh muallâk bişşart şartın vücudünden evvel bir illet olarak münakit olamaz. Şafiîle-re göre ise muallâk bişşart, vuku olduğundan şartın vücudünden evvel lâfzın bir illet olarak inikadına bir mâni yoktur.

Buna cevaben deniliyor ki, bir kimse meselâ: kölesini azat etmeye­ceğine yemin etmiş olduğu hâlde bilâhare onun azat olmasını bir şarta talik etse mücerret bu talik ile hanis olmaz. Eğer «azat ol» sözü, şartın vücudünden evvel bir illet olarak münakit olsa idi o kimse bu sözü söylemekle hanis olmak lâzım gelirdi. Halbuki hanis olmayacağında ittifak vardır.

Sonra: bir cümlei şartiyedeki ceza, kendi başına bir hüküm ifade et­mez. Hüküm, şart ile cezanın heyeti mecmuası arasındadır. Meselâ: «Şöy le yaparsan azat ol» cümlei şartiyesinde yalnız «azat ol» sözünün bir hükmü yoktur ki bu talik, o hükmü men etsin. Bütün ehli lisan ile man-tıkıyyunun bu bapta ittifakları vardır.

370 -: Bir şart, diğer bir şart üzerine atıfsız olarak dahil olsa mu­ahhar olan şart takdim edilir, ceza, ister muahhar olsun ister olmasın müsavidir.

Binaenaleyh «Filân eve gidersem, filân ile konuşursam kölem azat olsun» denilse bakılır: eğer evvelâ konuşulur, sonra da o eve gidilirse-ıtk vâki olur. Fakat evvelâ o eve gidilir, sonra da konuşulursa, ıtk vaki olmaz. Çünkü burada şartı mukaddem, ceza ile beraber şartı muahharın cezası bulunmuştur. Artık bu muahhar şart, vücude gelmedikçe o ceza vücude gelemez.

Kezalik : «Sen hürsün filân yere gidersen, filân ile konuşursan» de­nildiği takdirde de evvelâ konuşmak, sonra da o yere gitmek vukubul-madıkça ıtk tahakkuk etmez. Demek ki son şart, yeminin inikadının şar­tıdır. Mukaddem olan şart da bu yeminin inhilâlinin şartıdır. Artık mu­kaddem olan şart, evvelce vuku bulunca yeminin daha inikadından ev­vel vukubulmuş olacağından muteber olmayıp bununla ceza, tahakkuk etmez.

371  - : Bir şart diğer bir şart üzerine atf edilse, meselâ: «Filân yere gidersem ve filân ile konuşursam kölem azat olsun» denilse îmam Muhammed'e göre  bu iki şart birlikte vukua gelmedikçe ceza olan ıtk tahakkuk etmez. Çünkü bu iki şart, bir şart mesabesindedir.

372 -: Bir şart, birbiri üzerine atf edilmiş olan cümleleri takip et­se bunların hepsine munsarif olup hepsinin şartı bulunmuş olur. Bu şart, bu cümlelerden evvel zikredilse yine bunların hepsine munsarif bulunur,

Meselâ: bir kimse «Kölem azat olsun ve üzerime hac farz olsun eğer filân ile görüşür isem» yiyip de badehu onunla görüşse hem kölesi azat olur, hem de hac etmesi lâzım gelir.

373  -: Biri biri üzerine atf edilen cümleler, iki şart arasında bulu­nacak olsa ortadaki cümlei müteatıfe, birinci cümleye  zam edilir. Son cümle de  son şarta merbut bulunur. Tâ ki  bu son şart  mülga bulun­muş olmasın.

Meselâ : «Filân işim görülürse kölem azat olsun ve üzerime hac lâ­zım gelsin ve şu kadar gün oruç tutayım filân kimse gelirse» denilse kölenin azat olmasile haccın lüzumu o işin görülmesine, orucun tutulma­sı da filân kimsenin gelmesine merbut bulunmuş olur.

374  - : Biribiri üzerine matuf cümlelerden yalnız birisi, bir şart üzerine takdim edilmiş olup diğer cümlelerden sonra başka bir şart zik­redilecek olsa yalnız birinci cümle birinci şarta muallâk olup diğer cüm­leler de son şarta merbut bulunmuş olur. Meselâ:  «Üzerime hac farz ol­sun filân kimse gelirse ve kölem azat olsun ve şu kadar gün rızayı hak için oruç tutayım filân işim görülürse» denilse yalnız haccm lüzumu fi­lân kimsenin gelmesine muallâk olur. Diğer iki cümle de son şarta mer­but olup onun cezasını teşkil eder.

375 - : Meşiyyeti bizce zahir olmayan bir zatın meşiyyetini zikr etmek, meselâ: inşallah veya inşaelmelek» demek, imam Ebu  Yûsuf'e göre sözün hükmünü iptal eder. îmam Muhammed'e göre ise bu, sözün hükmü için bir talik olmuş olur. İmamı Âzam'm kavli de böyledir.

Binaenaleyh «Allahütealâ dilerse kölem azat olsun» denilse bunun­la köle azat olmaz. Çünkü bu, İmam Ebu Yûsuf e göre sözün hükmünü muptıldır. İmam Muhammed'e göre ise kölenin azat edilmesi, Allahtealâ' nın meşiyetine rapt edilmiştir. Biz isek bu meşiyete muttali' olamayız ki, bu itkin vukuuna hükm edebilelim.

Arapça olarak «in şaallâhü abdi hurrun = Allah dilerse kölem azat­tır» denilse bununla İmam Ebu Yûsüf'e göre ıtk vaki olmaz. Çünkü bu meşiyeti zikr» «abdi hürrün = kölem azattır» sözünün hükmünü iptal etmiştir. İmam Muhammed'e göre ise ıtk vaki olur. Zira «inşaallân» sö­zü bir taliktir. Fakat «abdi hürrün» sözünün evvelinde fai cezaiye bulun­madığından bu söz, o talike merbut değildir. Bu söz. şarta mukarin bu­lunmamış olacağından bununla filhal ıtk vücude gelir. [5]

  basa dön

 

Maanî Harflertle Zarflara Dair Malûmat :

 

376 -: Kelimeler, malûm olduğu üzere isim, fiil, harf kısımlarına ayrılır. Harfler de iki kısımdır. Bir kısmı, kendisine   ait hiçbir mânâsı bulunmayıp mücerred kelimeleri teşkil eden harflerdir ki, bunlara «hu-rufi mebanî» denir. Diğer bir kısmı da zamana ve müstakillen bir mânâ­ya delâlet etmeyip ancak bir başka kelime ile beraber bulunduğu takdir­de bir mânâ ifade eden "harflerdir ki, bunlara da «hurufı maanî», «edat» denilir. Hurufı âtıfa, hurufı carre, hurufı istisnaîye gart ve istisna edat­ları bu cümledendir.

Hurufı nıaanî, birçok hukukî hükümlerin istinbat edilnıesile ilgili bulundukları cihetle kendilerine dair biraz malûmat verilecektir.

Bir de «zuruf» denilen bazı kelimeler vardır ki, bunların da hukuk bakımından incelenmeleri pek lüzumlu bulunmaktadır. Binaenaleyh bun­lara dair de biraz izahat "verilecektir.

377 - :   (Hurufı âtıfe)   : her lisanda bir takım atf harfleri vardır. Bunlar, bir kelimeyi veya bir cümleyi  diğer bir kelime veya bir cümle üzerine atf ve rapt ederler. Bunlardan ewe İkisine «matufun aleyh», bu harflerden sonrakisine de «matuf» denir.

İslâm hukukunun menbaı olan Arap lisanında atf harfleri: (vav, fe, sümme, hattâ, ev, imma, em, lâ, bel, lâkin) harflerinden ibaret ol­mak üzere ondur. Bunlara dair sırasile malûmat verilip bazı meseleler tefri1  edilecektir.

(1) (v = vav) : Mutlak cem içindir, yâni; iki şeyi bir hükümde, bir hususta cem eder. Fakat onların tertibine, muahhar ve mukaddemine de­lâlet etmez.

""Meselâ: (Cae Zeydün ve Amrün -Zeyd ve Amr geldi) denilse gel­mek fiilinde Zeyd ile Âmr cem edilmiş olur. Fakat hangisinin evvel ve­ya sonra geldiği bundan anlaşılmaz.

«Mâtûfün aleyh ile mâtûf birer cümle olursa vav. bunları sübutta cem eder: (Karne Zeydün ve kaade Amrün -Zeyd kalktı ve Âmr otur­du) denilmesi gibi ki vav, bu iki cümleyi kıyam ve kuud hâdiselerinin sü-butünde cem etmiştir.

Matufun aleyh cümle, matuf müfret olursa vav, bunları ayni hü­kümde cem eder: (Karne Zeydün ve Amrün -Zeyd ve Amr kalktı) de­nilmesi gibi vav, bunları kıyam hükmünde cem etmiş, teşrik eylemiştir.

Bilâkis matufun aleyh müfred, matuf müteaddit olursa vav, bunları-zatta cem ve teşrik eder: (Karne ve kaade Zeydün = Zeyd kalktı ve oturdu) denilmesi gibi ki vav, kıyam ve kuud fiillerini Zeydin zatında cem. etmiştir.

«Bâzı ulemanın beyanına göre vav, İmamı Âzam'a göre tertibe, İma­meyne göre ise, mukarenete delâlet eder. Binaenaleyh bir kimse, medhu-Iün biha olmayan —yâni: kendisile, henüz zifaf ve halveti sahiha bulun­mayan-zevcesine: (in dahaltiddare fe enti talikün ve talıkün ve talı-kün -haneye girersen sen boşsun ve boşsun ve boşsun) deyip kadın da haneye girecek olsa, İmamı Âzam'a göre yalnız bir talâk vaki olur, ikin­ci ve üçüncü talâka mahal kalmaz. Çünkü birinci talâk ile zevciyet zail olur, ondan sonraki talâklar mahalline masruf olmayacağından lâğv bu­lunur. İmameyne göre ise bu söz ile üç talâk vaki olur. Çünkü vav harfi, tertibe delâlet etmeksizin bu üç talâk arasında bir mukarenet vücude getirmiştir.

Fakat deniliyor ki, bu ihtilâf, vavın tertibe delâlet edip etmediğin­den değil, başka bir sebeptendir. Şöyle ki: İmamı Âzam'a göre bir talâ­kın vukuu eczanın, yâni: tatliklerin aletteakup olmasından dolayıdır. İmameyne göre ise üç talâkın vukuu, bu talâkların vukuu zamanile şar­tın, yâni: haneye duhulün zamanı müttehit olduğundan naşidir.

«Vav, bazan kasem için olur: (Vallahi mâ faaltü keza = vallahi ben böyle bir şey yapmadım) denilmesi gibi.

Vav, bazan da «rübbe» mânâsına gelir: (Ve ihvanin leyse beyne-hüm meveddetün = nice kardeşler vardır ki, aralarında meveddet yok­tur.) cümlesinde olduğu gibi.

Vav, evvelki sözlerle ilgili olmayan müstakil bir cümle evvelinde bu­lunursa «istinafiye» adını alır, yeni bir söze başlandığını gösterir.

Vav, bir cümeli itiraziye evvelinde bulununca da «itiraziye» diye yâd olunur: (Lâtekul ve iâ faidete fiibatılı illâ hakken - söyleme, ba­tılda fayda yoktur, hak müstesna) cümlesinde olduğu gibi.

Vav» ilk söylenilen bir sözün başında bulunursa «iptidaiyye» namını ahr. (Vellezî reâytehu ahî ^ görmüş olduğun kimse kardeşimdir.) cüm­lesinde olduğu gibi.

Vav, bazan da cümlei ismiyye evvelinde hâl için istiare olunup «va-vı haliyye» adını alır: (eddi ileyye elfen ve ente hurrun -sen azat ola­rak bana bin dirhem öde) denilmesi gibi ki bin ödenmedikçe hürriyet -i'tak lıâdisesi tahakkuk etmiş olmaz.

(2) -(fe  -fa): takip edatıdır. Yâni: matufun matufun aleyhten sonra bilâ mühletin vücude geldiğini gösterir, bu cihetle  cem ve terti­be delâlet etmiş olur. Binaenaleyh:  (in dehalti hâzihîddare fe hâzihîdda-re fe enti talik = bu haneye, müteakiben de şu haneye girecek olursan sen boşsun) denilse iki haneden yalnız birine girmekle talâk vaki olmaz. «Fâ, bazan illete dahil olur:  (Uhrucî min indi fe inneki talikun -yanımdan çık, çünkü sen boşsun)     denilmesi  gibi ki  derhal talâk vaki olur. Burada bir şart izmar edilerek talâkın o şarta talik edilmesi, yâni: «Eğer yanımdan çıkar isen sen boşsun» denilmiş  gibi sayılması hilafı

asıldır.

«Bir hükmün illetine dahil olan fâ'ya «fai ta'lilîye» denir: (ükrimü-ke fe inneke sadıkî = sana ikram ederim, çünkü benim dostumsun) sö­zünde olduğu gibi.

Bir cümlei şartiyenin cümlei cezaiyesi veya delili cezası evvelinde bulunan faya da «fai cezaîye» denir: (în tu'dinî elfen fe ente hurrun -bana bin dirhem Ödersen sen azatsın» cümlesinde olduğu gibi.

Üst tarafı kendisine illet olan bir cümle evvelindeki faya da «fai sebebiye» adı verilmiştir. (Vehebehu fekabile = bağışladığı için kabul etti) denilmesi gibi.

«Fada asi olan, malûle dahil olmaktır. Fakat illet, devamlı bir şey olursa illete de dahil olur ve «talih adım alır: (Ebşir fakat etakel gav-sü = müjde çünkü sana imdat geldi) denilmesi gibi.

îşte, artık gibi bir mânâ ifade eden faya «fai fasiha» denilir: (Hel tuzfu hayateke bülehvi felâ terahü sevaben = ömrünü boş şey ile zayi eder misin? îşte sen onu doğru görmezsin.)  denilmesi gibi.

«Fâ, bazan mecaz olarak «vav» yerinde kullanılır: (Aliyye dirhe-mün fe dirhemün = üzerimde bir dirhem ve bir dirhem vardır) denilme­si gibi ki, bununla iki dirhem ikrar edilmiş olur. Zira zimmetteki dirhem­lerde tertip bulunamayacağı cihetle bu fâ,-atf hususundaki müşare­ketlerine mebni -vav mânâsına olarak mutlak cem'i müfit olur.

(3) -(Sümrae = sonra): terahî ifade eder. Yâni: matufun aleyh ile matuf arasında mühlet bulunduğunu gösterir: (Cae Zeydün sümme Anırün == Zeyd geldi, sonra da Âmr) cümlesinde olduğu gibi. Bu te­rahî, İmamı Âzam'a göre maalhükm tekellümdedir. Çünkü sümme edatı, kelâma dahil olduğundan eseri kelâmda da zahir olmalıdır, tma meyne göre ise bu terahî hükümdedir. Zira sümme edatını ihtiva eden bir sözün suretinde bir ittisal vardır, atf bunu icap eder. Binaenaleyh terahî, yalnız hükümde bulunmak lâzım gelir.

Bu ihtilâfın semeresi, aşağıdaki meselelerden anlaşılır. Şöyle ki:

İmamı Âzam'a göre bir kimse, madhulün biha olmayan zevcesine: (Enti talikun sümme talikun, sümme talikun in dahaltiddare = sen boş­sun, sonra boşsun, sonra boşsun haneye girer isen) dese ilk «enti tali­kun» sözile bir talâk vaki olur. İkinci ve üçüncü talâklar vaki olmaz. Çünkü kadın, medhulün biha olmadığından birinci talâk ile bainen mu-tallâka olur, ikinci ve üçüncü talâklara, mahal kalmaz. Bilâkis: (in da­haltiddare fe enti tahkun sümme talikun sümme tahkun = haneye girer isen, sen boşsun, sonra boşsun, sonra boşsun) diyerek şartı takdim ey-lese birinci talâk şarta muallâk olur, ikinci talâk derhal tahakkuk eder, üçüncü talâk da lâğv olur.

Şayet bir kimse, medhulün biha olan zevcesi hakkında: (enti tah­kun sümme tahkun sümme talikun in dahaltiddare -Sen boşsun, sonra boşsun, sonra boşsun haneye girer isen) dese birinci ve ikinci talâk der­hal vaki olur, üçüncü talâk da kurbiyetine mebni haneye duhul şartına muallâk bulunur.

Bilâkis şartı takdim ederek: (in dahaltiddare fe enti tahkun süm­me tahkun sümme tahkun) dese birinci talâk, ittisalinden dolayı şarta muallâk olur. ikinci ve üçüncü talâk ise derhal tahakkuk eder.

«îmameyne gelince : medhulün biha hakkında şart takdim edilsin edilmesin talâklar şarta muallâk bulunur, şart vuku bulunca üçü de bir­den vâki olur,- şart bulunmayınca da hiç biri vâki olmaz.

Gayri medhulün bihada ise şart takdim edilsin edilmesin talâklar, şarta muallâk bulunur. Şart vaki olunca bir talâk vaki olur. Diğer iki ta­lâk ise zevcenin talâka mahal olmaktan çıkmasına mebni lâğv bulunur.

«Sümme kelimesi bazan bir istiare olarak vav mânâsında kullanı­lır,  kavli şerifinde olduğu gibi ki, yemininden do­layı keffaret versin, sonra yemin ettiği şeyi vücude getirsin) demektir. Meşhur bir rivayete göre ise buyurulmuştur. Bu hâlde yapılmamasına yemin edilen bir şeyin yapılması hayırlı ise, bir vecibe ise evvelâ o şey yapılır, sonra keffaret verilir ve yapılmadan kef­faret verilmez. îşte birbirine muarız gibi görülen bu iki hadisi şerifin beynini telif ve meşhur ile ameli tercih için sümme kelimesi, vav mânâ­sına hami edilmiştir.

(4) -(Hattâ = kadar) : kelimesi, gaye içindir. Mâbâdinin makab­line gaye olduğuna delâlet eder. Bu mâbad, makablinden cüz olsun obua­sın müsavidir. (Ekeltüssemekete hattâ re'seha = balığı başına kadar yedim)   cümlesinde olduğu gibi.

İstimalde ekser olan, hattânın mâbadi, makabline dahil olur. Diğer tâbir ile gaye mugayyaye dahil bulunur.

«Harfi atf olan hattânın mâbadi irabda makabline tâbi olur, bunun­la beraber gaye mânâsı sakıt olmaz. Bu hâlde matufun matufun aleyh­ten bir efdal veya ehass cüz olması icap eder: (mâtennasü hattel enbiya = nâs öldü. hattâ peygamberler de.) (Kadimel hüccacü hattelmüşatü = hacılar geldi, hattâ yayan gitmiş olanları da)     cümlelerinde olduğu

«Hattâ edatı, cümlei fiilîye ve ismîyenin evvelinde bulunup iptidaiye için olur. Gaye mânâsını da tazammun eder: (Zehebetü ehıbbaü hattâ Enisi zahibün = bütün dostlar çıkıp gittiler; hattâ Enisim de gidicidir.) cümlesinde olduğu gibi.

«Hattâ edatı, cümlei fiilîye üzerine dahil olunca bakılır: eğer sadrı kelâmın imtidada, ahırı kelâmın da sadrı kelâma münteha olmaya ih-timali var ise hattâ, gaye için olmuş olur: cizyeyi verinceye kadar) nazmı celilinde olduğu gibi ki, bunun evvelinde beyan buyurulan kital hâlinin imtidada, cizye itasının da kital için münteha ol­maya ihtimâli, tahammülü vardır. Binaenaleyh cizye verilinceye kadar harbin devam edeceği beyan buyurulmuştur.

Amma sadrı kelâmın imtidada, ahırı kelâmın da intihaya taham­mülü, kabiliyeti bulunmayıp sadrı kelâm sebebiyete salih olursa, hattâ, «key» mânâsım ifade eder: (Eslemtü hattâ edhulel cennete -cennete gireyim diye müslüman oldum) cümlesinde olduğu gibi.

Fakat sadrı kelâm, fî'l için sebep olmaya salih bulunmazsa hattâ, mahza atf için olur,   gayeye ve sebebiyete delâleti bulunmaz:   (İn lem. atike hattâ etegadda indeke fe abdi hurrun = sana gelmez, senin yanında tegaddî etmezsem kölem azat olsun) cümlesinde olduğu gibi. Bu hâl­de ityan ile tegaddî bulunursa «ber» hâsıl olur, köle azat olmaz. Bunların, ikisi birlikte teazzür ederse ıtk vukua gelir. Eğer fevre, ittisale ni­yet edilmemiş ise bu yemin ömrüm sonuna kadar imtidat eder. İtyan ve tegaddî bulunmaksızın vefat vuku bulunca köle azat olmuş olur.

«Yeminde vaki olan hattâ, gayeye delâlet edince bâr olmanın şar­tı, gayenin vücududur, tâ ki, fîlin gayeye kadar imtidadı tahakkuk et­sin. Sebebiyet için olunca da bar olmanın şartı, hattâdan sonra file se­bep olmaya elverişli bir sadrı kelâmın bulunmasıdır. Atf için olduğu tak­dirde de bâr olmanın şartı, matufun aleyh ile matufun vücududur. Tâ ki, teşrik tahakkuk etsin.

Binaenaleyh bir kimse:   (Abdi hurrun in lem adribke hattâ tasiha

-  kölem hür olsun, eğer seni sen bağırıncaya kadar döğmezsem)  dese hattâ, gaye için olmuş olur. O hâlde bu kimsenin döğmesi, muhatabının bağırmasına - sayha etmesine müncer olmazsa kölesi azat olmuş olur. Çünkü gaye olan sayha vücude gelmemiştir.

Kezalik: {Abdi hurrun in lem atike hattâ tügaddiyeni = beni it'am edesin diye sana gelmezsem kölem azat olsun) dese hattâ, sebebiyet için olur. Bu hâlde muhataba gidecek olsa yemininde bâr olur, kölesi azat ol­maz. Tegaddî bulunsun bulunmasın müsavidir. Çünkü tegaddiye sebep olan ityan bulunmuştur.

Kezalik: (Abdi hurrun in lem atike hattâ etagadda indeke •= sana gelmezsem, tâ ki senin yanında yemek yemezsem kölem azat olsun) de­se hattâ, mahza atf için olur. Bu hâlde hem ityan, hem de tegaddî bulu­nursa ber hâsıl olur. Ve illâ hanis olur. İtyan fî'li de, tegaddî fiiline se­bep olmaya salih değildir. Bu cihetle hattâ edatı, mücerret fâ gibi bir atf için olmuş, âdeta «in lem atike fe etegadde indeke» denilmiş olur.

(5) -(Ev -yahut): kelimesi, bir terdid edatıdır.   {îkre' eviktüb  oku, yahut yaz)  denilmesi gibi.

Ev, cümlei haberiyede ya şek veya teşkik ve ibham için bulunur. Meselâ: bir kimse, birine hitaben: (Cae Zeydün ev Amrün -Zeyd gel­di yahut Âmr) dese bunlardan birinin geldiğini, fakat hangisinin geldi­ğinde şek ettiğini ifade etmiş olur. Veya hangisinin geldiğini limaslaha-tin tasrih etmeyip muhatabı teşvik için böyle demiş bulunur.

Ev edatı, cümlei inşaiyede tahyir ifade eder: (Huz hâzelkitabe ev hazihirrisalete -şu kitabı, yahut şu risaleyi al) denilmesi gibi ki. mu­hatap, bunlardan birini almakta muhayyer bulunur.

«Ev kelimesi, bazan mücerret ibham ve nesafet izhar için istimal olunur: = ben yahut siz muhakkak bir hidayet veya açık bir dalâlet üzere bulunmaktayız.) kavli şerifinde oldu­ğu gibi ki, muhatapları insafa, tedebbüre davet için böyle beyan buyu­rulmuştur.  

«Ev kelimesini hâvi olan bir cümlede ihbar ve inşa ciheti bulunur. Bir kimsenin kölesile hür bir şahsa işaret ederek; (Hazâ hurrun ev ha­zâ -bu hürdür veya bu) demesi gibi. Bu hâlde kölesi azat olmaz. Çün­kü bunda haberiyyet ihtimâli racihtir. Fakat iki kölesine işaret ederek, (Hazâ hurrun ev hazâ) derse inşaiyet ciheti racih olur. Bu iki köleden hangisinin azat olmasını dilediğini beyan etmesi icap eder.

Mamafih bu beyan için mahallin salâhiyeti şarttır. Binaenaleyh, böyle dedikten sonra iki kölesinden biri vefat etse veya birini satsa ar­tık diğerinin azat olduğu taayyün eder, «Benim maksadım vefat eden veya satılan köle idi» demesine bakılmaz. Zira onların azat olmasına sa­lâhiyetleri kalmamıştır.

«Yukarıdaki esasa mebni bazı meseleler teferru' eder. Ezcümle bir kimse, kölesiie beygirine işaret ederek: «Hazâ hurrun ev hazâ = bu hürdür veya şu) dese İmamı Âzam'a göre bununla köle azad olur. Çün­kü beygirin azad olmaya salâhiyeti yoktur. Bu söz, muayyenden, yâni: azad hükmünü kabule salih olan köleden mecaz olur da onun itki teay-yün eder. Bir sözü muhtemeline hami etmek, onu ihdar etmekten evlâdır.

Fakat imameyne göre bu söz, lâğv olur. Çünkü bu iki şeyden biri, yâni: beygir hürriyete salih değildir. Halbuki her ikisinin de, yâni: mâ-tufün aleyhin de, matufun da ayni hükme salih olması şarttır.

«Bir kimse, meselâ üç kölesi'hakkında: (Hazâ hurrun ev hazâ ve hazâ ;= bu hürdür veya bu ve bu) : diyerek üçüncüsünü vav ile atfda bulunsa üçüncü köle, derhal azad olur ve o kimse, birinci ile ikinci kö­lesinden hangisinin azad olması hususunda muhayyer bulunur. Çünkü, şevki kelâm, evvelki iki köleden birinin azad olmasını, üçüncü kölenin de buna azad olmakta teşrikini müfid bulunmuştur. Ancak İmam Züfe-re göre bunlardan hiç biri filhal azad olmaz. Belki o kimse, muhayyer­dir, ya birinci kölesini azad eder veya ikinci kölesile üçüncü kölesini azad eder. Zira üçüncü köleyi ikinci köle üzerine vavı cem ile atf et­miştir.

«Ev edatı, bazan da ibahe için olur. (İştegil bilhadisi ev bilfıkhi -hadis ile veya fıkıh ile uğraş) denilmesi gibi. Bu hâlde hadis ile, yahut fıkıh  ile iştigâl istenilmiş ve her ikisinin cem'i de caiz bulunmuş olur.

«Ev kelimesi, bazan hattâ, illâ en mânâsını müfid olur. »nazmı şerifindeki ev, bir tevcihe göre hattâ manasına­dır ki: «onların azapları veya ıstıslahlan hususunda tevbeleri veya tâ-zipleri vaki oluncaya kadar sana ait bir şey yoktur.» meâlindedir.

(Leelzemenneke ev tu'tiyeni hakkı) cümlesindeki ev İse «illâ en» mânâsına olup «Senden ayrılmayacağım, meğer ki, bana hakkımı vere­sin» mealinde  bulunmuştur.

«Ev edatı, bazan da «bel = belki» mânâsına gelir: nazmı şerifinde olduğu gibi ki: «Kâfirlerin yürekleri taş gibidir, belki kasvetçe taşdan daha katıdır.» meâlindedir.

nazmı celilindeki ev de «bel» manasınadır ki: şu mealdedir: «Onların cezaları ancak öldürülmeleri, belki asılmaları..» dır.

«Ev kelimesi, bazan da bir nevi tahyir için olup «ister» lâfzile ter­cüme olunur: (leekulennehu kabile ev lem yakbel) cümlesinde olduğu gibi ki! «Ona elbette söyleyeceğim, ister kabul etsin, ister kabul etme­sin» meâlindedir.

«Ev edatı, lâfzen veya manen siyakı nefiyde kullanılırsa umum ifa­de eder, umumi selbî, başka tâbir ile selbi külliyi mucip olur. Meğer ki, hilâfına bir karine bulunsun. Meselâ: (Mâ câenî Zeydün ev Amrun) de­nilse: «Bana ne Zeyd ne de Âmr geldi» denilmiş olur.

Kezalik: (în faaltü hazâ ev hazâ fealiyye savmü şehrin = şunu ve­ya şunu yaparsam bir ay oruç tutmak borcum olsun) denilmesi gibi ki, o iki şeyden herhangisini yapsa üzerine bir ay oruç tutmak lâzım gelir.

Vav ise evin aksinedir ki, yalnız şümulü, cem'i nefy eder, selbi kül-lî'yi icap etmez. Meselâ: (Mâ câenî Zeydün ve Amrün) denilse «Bana Zeyd ile Amrin ikisi gelmedi» denilmiş olur. Bunlardan yalnız birisinin gelmiş olduğu selb edilmiş bulunur. Meğer ki, bir karine bulunsun, o hâl­de vav edatı da ev gibi nefyin şümulünü, her birinden hükmün selbini ifade eder: (Lâ ter tekibilkezibe ve eklerriba) cümlesinde olduğu gibi ki, bununla yalan da, ribayı yemek de nefy edilmiş olur. Nitekim: (Mâca-enî Zeydün ve lâ Amrün) denildiği takdirde de hem Zeydün, hem de Âmr'in gelmiş olması nefy edilmiş bulunur.

«(Vekkeltü fülânen ev fülânen filbey'i -satışa filânı veya filânı tevkil ettim) denilse vekâlet, vekilin müphemiyyetine mebni kıyasen sa­hih olmaz. Fakat istihsanen sahih olur. Çünkü^vekâlette tevessü cari­dir. Bundaki müphemiyyet, nizaa müeddi olmaz. Bunlardan hangisi sa­tış, muamelesini ifa etse sahih olur. Artık diğerinin satışa salâhiyeti kal­maz ve bu sözle -her ikisinin vekâlette içtimai meşrut bulunmuş olmaz.

Mehr tesmiyesi hususunda ev edatı kullanılarak meselâ : (Hazâ mehrüki ev hazâ -mehrin şu mal veya şu maldır) denilse İmamı Âzam'a göre mehri misil lâzım gelir, bu veçhile mehr tesmiyesi, meçhu-liyetine mebni sahih olmaz.

(6) : (İmma): terdit edatıdır, «ya veya» diye terceme edilir: (Ha­zâ inınıa Zeydün ve imma Amrün -bu ya Zeyddir veya Âmr'dir) de­nilmesi gibi.

Bazan imma yerinde ev lâfzı kullanılır: (İmma Zeydün ev Amrün - ya Zeyd yahut Âmr'dir) cümlesinde olduğu gibi.

«İmmâ edatı, cümlei haberiyyede ya şek veya terdit için olur: (Cae imma Zeydün ve imma Amrün - ya Zeyd veya Âmr geldi) gibi.

Bazan da ibham için olur: nazmı keriminde olduğu gibi ki, Haktealâ, onlara azap etmesini veya kendilerini tövbeye nail buyuracağını lihikmetin ibham buyurmuştur.

«Cümleİ inşaiyeye dahil olan imma kelimesi, tahyir ve ibahe ifade eder: (Teallem imma hadisen ve imma fıkhen -ya hadis veya fıkıh te­ali üm et), (Kül imma teamen ve imma fâkiheten -ya team veya mey-va ye) cümlesinde olduğu gibi.

«İmma edatı, bazan tafdil, tebyin için olur:  nazmı celîlinde olduğu gibi ki:  «biz ona şükr edici veya küf-

ranı nimette bulunucu  olduğu hâlde  hidayet yolunu beyan ettik» meâ-Undedir.

(7).-(Em) : Udul ve rücu edatıdır, «yoksa» tâbirile tercüme edi­lir:   (ekare'te em ketebte = okudun mu, yoksa yazdın mı)   gibi.

Hemzei istifhamiyye ile  tekabülde bulunan  em,  tesviye edatı olur

da emi muttasıla ve emi muadile nâmım alır: = onları korkutmuşsun, korkutmamışsın müsavidir.)  gibi.

Bir de, emi munfasıla vardır ki, kendisine emi munkatıa da denir. Idrap makamında, yâni: bir sözden diğer bir söze geçmek hususunda kullanılır: -kör ile görür kim­se müsavi olur mu?. Yok yok zulmetler ile nur müsavi midir.) nazmı ce­lîlinde olduğu gibi.

Emi munkatıa, haberde vaki olunca «bel» mânâsını ifade eder. Ma­tufun aleyhin evveline hemze gelmez: (Ellezî reeytehu le Zeydün em Amrün -gördüğün kimse mutlaka Zeyd'dir, yok belki Âmr'dir.) cüm­lesinde olduğu gibi.

(8) -(Lâ): nefy edatıdır. Matufun aleyhe sabit olan hükmü, ma­tuftan selb eder: (Zeydün sahiyyün lâ gayruhu = Zeyd cömerttir, baş­kası deği!) denilmesi gibi.

Lâ, harfi atf olup mabâdini makabline nefyen rapt ve i'rabda ona tâbi kılar: (Eşşerefü bil'edebi lâ binnesebi = şeref edep iledir, neseb ile değildir.)   gibi.

«Değil diye tercüme edilen lâ ya lâi tebrie, yok diye tercüme edilen lâ ya da leyseye müşabih lâ denir. (Hazâ hakkun lâ bâtılün = bu hak­tır, bâtıl değildir), (lâ mabude illallah = Allahtan başka mabut yoktur.) denilmesi gibi.

«Lâ edatı, vav ile içtima edince atf edatı vav olur, lâ da nefyi te'kit eder:  (Levseşşerefü bisserveti ve lâ birriyasetilfaniye  = şeref servet ile ve fani riyaset ile değildir.) cümlesinde olduğu gibi.

«Lâ, nehy edatı da olur: (Lâ tekülil 'malelharam = haram malı ye­me) gibi. Lâ, muzari evvelinde müsbeti menfi kılar: (Lâ ya'lemü -bil­mez)  gibi.

«Mazi evvelinde bulunan lâ, duaiyye olur: (Lâzale devletühu = dev­leti zail olmasın)  gibi.

(9) - (Bel) : Idrap edatıdır. Makablini meskûtün anh bırakır, nefy ve isbata taarruz  etmeksizin hükmü    mâbâdine ispat eder, bu suretle yanlış bir sözü tashih ederek mâfâtı telâfiye, tedarüke vesile olur:  (Cae Zeydün bel Amrün = Zeyd geldi, belki Âmr) denilmesi gibi.

«Bel edatının medhulü müfred olacağı gibi cümle de olur.' Müfred olunca atf edatı olarak atf işini görür: (Lâ tükrim Zeyden bel Amren -Zeyde ikram etme, belki Ârar'e ikram et), (mâ ekreme Zeydün bel Am­rün = Zeyd ikram etmedi, belki Âmr ikram etti.) denilmesi gibi.

Bu gibi cümlelerde bazan nefy, matufa teveccüh eder. Meselâ: (Mâ-cae Zeydün bel Amrün) sözü: «Zeyd gelmedi, belki Âmr geldi» mânâsı­na geldiği gibi bazan da «Zeyd gelmedi, belki Âmr gelmedi» mânâsına gelir.

«Idrap, ihbariyyatta cereyan eder, inşaiyyatta cereyan etmez. Çün­kü inşa, bir mânâyı bir lâfz ile icat demektir. İcat edilen bir şey ise ay­ni zamanda îdam edilemez. Ve inşaiyyatta tedarük, yâni: yanlış söyleni­len bir sözü tashih kabil olmaz. Binaenaleyh bir kimse, medhulün biha olan zevcesine: (Enti tâlikun vahideten bel sinteyni -sen bir talâk boş­sun, belki iki) dese üç talâk vaki olur. Zira talâk, inşadır. «Enti talikun = sen boşsun» sözünü: «bel isneyn = belki iki» demekle ilga etmiş ola­maz. Fakat: (lehu aliyye dirhemün bel dirheman -onun benim zimme­timde bir dirhem, belki iki dirhem alacağı vardır) denilse istihsanen iki dirhem lâzım gelir, üç dirhem lâzım gelmez. Çünkü «lehu aliyye dirhe­mün» sözü, bir ikrardır. îkrar ise ihbar olduğundan bunda tedarike ma­hal vardır.

«Kelâmı ilâhîde idrap, hikâye ve te'vil tarikile bulunur: belki onlar bir şek içinde oynayıp dururlar.) nazmı şerifinde olduğu gibi ki, onların Railerini kat'î surette bir hikâyeden ibarettir.

(10)   - (Lâkin):  Istidrâk edatıdır. Evvelki sözden neşet eden bir tevehhürmi kaldırmak için kullanılır. Meselâ: Zeyd'in gelmediğini bildiği hâlde Âmr'in geldiğini de tevehhüm eden bir muhataba karşı: (Cae Zey dün lâkin Amrün =, Zeyd geldi, fakat Âmr gelmedi)  denilse bu teveh­hüm kaldırılmış olur.

«Lâkin edatı, müfredi müfret üzerine atf edince nefy edatı olur. Velâ edatının hilâfına olarak matufun aleyhden nefyedilen hükmü, matuf­ta icap ve ispat eder.

Lâkin edatı böyle müfrede dahil olunca makabli menfi olmalıdır ki, aralarında mugayeret hâsıl, olsun: (Mâcae Zeydün lâkin Amrün -Zeyd gelmedi, fakat Âmr geldi)  denilmesi gibi.

«Lâkin edatı, cümleyi cümle üzerine atf iğin istimal edilince de bel edatının naziri olur. Matuf ile matufun aleyhin nefyen ve isbaten ihtilâ­fım icap eder. Matufun aleyh, gerek müsbet ve gerek menfî olsun. (Câe Zeydün lâkin Amrün lem yecî -Zeyd geldi, fakat Âmr gelmedi), (Mâ­cae Zeydün lâkin Amrün cae -Zeyd gelmedi, fakat Âmr geldi.) gibi.

«Lâkin kelimesinin istidrâk için olması için iki şart vardır. Birisi : ittisaki kelâmdır. Yâni: sözün intizamıdır, lâkin edatının makabli tedari­ke elverişli bulunmalıdır. Şöyle ki: evvelâ: sözün cüzüleri arasında ma­nevî bir irtibat bulunmalıdır ki, atf hâsıl olabilsin. Saniyen; isbat ma­hallî, nefy mahallinin gayri olmalıdır ki, aralarım cemi mümkün olsun, sözde tenakuz bulunmasın.

Meselâ: bir kimse, bir şahsa hitaben: (leke aleyye elfün karzen = senin benim üzerimde borç olarak bin kuruş alacağın vardır) demekle o şahıs: (lâ lâkin gasbün -yok, fakat o g.usbdir) )dese bu sözler ara­sında esasen bir ittisak ve irtibat bulunmuş olacağından lâkin edatile vasi sahih olur. Ancak borcun sebebi hataya hami edilerek yerine gasb ispat edilmiş olur. Böyle borcunu ikrar eden kimseyi ifadesinin bir kıs­mında tekzip etmek, onun ikrarım mutlak surette, iptal etmez, tki söz arasında irtibat ve ittisaki muhafaza için (lâ = yok) edatile yalnız bor­cun karz sebebile olduğu nefy edilmiş olur, yoksa asıl borç, nefy ve in­kâr edilmiş olmaz.

«Lâkin edatımn bulunduğu sözde ittisak bulunmadığı takdirde lâ­kin kelimesinin mâbadi, müste'nef, yâni: makabline taallûku olmayan başlı başına yeni bir söz olmuş olur. Meselâ: bir kimse, kendi izni olmak­sızın evlenen bir cariyesine hitaben: (lâ ücizünnikâhe lâkin ücizühu bi-miateyni = nikâha izin vermem, fakat nikâha iki yüz lira mehr mukabi­linde İcazet veririm) dese (lâkin ucizühu..) sözü, bir müste'nef kelâm ol­muş olur. Çünkü o kimse, nikâha icazetini esasından nefy etmiş bulun­maktadır. Artık iki yüz ile isbatında mânâ yoktur. Belki iki yüz lira mehr ile akd edilecek bir başka nikâha icazet vermiş olur.

378 -: (Hurufı carre) : Arapçada yirmi kadar harf vardır ki, bun­lardan her biri, medhûlünü lâfzen veya manen cer eder, yâni: esire oku­tur, mâkablindeki fî'lin veya şibhi fî'lin mânâsını dahil olduğu isme ve­ya isim ile müevvel diğer bir kelimeye çekip bağlar. Bunların hukukî hükümler bakımından başlıcaları: (be, ala, min, an, ilâ, fi, lâm) harfle­ridir. Bunlara dair sırasile biraz malûmat vereceğiz.

(1) -(be - bâ): ilsak edatıdır, makablini medhûlüne rapt eder. Meselâ: bir kimse hadimine: (lâtahruc illâ biizni = iznim olmadıkça çık­ma) dese huruç fî'li, izne bağlanılmış olur. Binaenaleyh her huruç için bir izin iktiza eder. Burada huruç -çıkmak fî.li, nekiredir, nefy siya­kında bulunmuştur. Siyakı nefide bulunan nekireler ise taammÜm eder, umum ifade eyler.

«Bâ edatının daha bir çok mânâları vardır. Bir kısmı şunlardır:

Bâ, istiâne için olur: (ketebtü bilkalemi - kalem ile yazdım) gibi. îsti'taf için olur: (billahi kulne lena = Allah için bize söyleyiniz) denil­mesi gibi. Kasem için olur: (Billahi mâ faaltü keza = Vallahi öyle yap­madım) gibi. Fî mânâsında olarak zarfiyet ifade eder: (Zeydün bilbele-di = Zeyd şehirdedir) gibi. Zaid bulunur. (Bihasbike Zeydün = Zeyd sana kâfidir) denilmesi gibi. Maa mânâsında bulunur. (Caelbeharü bin-kişafilezhari -bahar çiçeklerin açılmasile beraber geldi) denilmesi gibi.

«İstiane için olan bâ edatı, vesaile dahil olur. Çünkü makaside ve-sail ile istiane olunur: (bı'tü hâzelkitabe bidinarin -bu kitabı bir dina­ra sattım) denilmesi gibi ki kitap, mebi, ve sailden olan dinar da semen olmuş olur.

«Bâ edatı, mahalli fî'le, yâni: fî'lin mefulün binine dahil olunca filin o mahalli istiab etmesi = orayı kaplaması icap etmez. Meselâ:  -başlarınıza mesh ediniz) nazmı şerifinde bâ harfi, mesh fiili­nin mefulü olan rüuse dahil olmuştur. Binaenaleyh bu mesh fî'linin bü­tün başı kaplaması lâzım gelmez.

(2) -(Ala -üzerine): kelimesi, sureten veya manen isti'lâ edatı­dır: (rekibe alelferesi = at üzerine bindi), (lehu hükmün alennasi = onun nas üzerine hükmü carîdir)  denilmesi gibi.

«Alâ kelimesi, vaz'ı şer'î itibarile vücub için Kullanılır. Meselâ: (Li-iülânin aliyye elfün = filân için üzerimde bin kuruş vardır) denilse Dor-ca hami olunup verilmesi icap eder. Fakat buna muttasıl olarak «vedia» sözü ilâve edilirse o zaman vücub, bu vedianın hıfzına hami olunur.

«Nikâh, bey, icare gibi muavezata dahil olan alâ edatı, bâ gibi ıvez mânâsım ifade eder. Meselâ: (nekehtü hâzihü'merete alâ elfin) denilse kadının bin kuruş veya bin lira mehr ile nikâh edildiği anlaşılır. Kezalik: (bi'tü hâzelkitabe alâ elfin) denilse (bi'tü bielfin) denilmiş gibi olur da kitabın bin kuruş ıvez ile satıldığı ifade edilmiş olur.

«Talâk lâfzına dahil olan alâ, imameyne göre yine ıveze hami olu­nur, imamı Âzam'a göre ise şart için olmuş olur. Çünkü talâkın şarta tâ'liki ihtimâl dahilindedir. Binaenaleyh bir kadın kocasına: (talliknî se-lâsen alâ elfin = beni bin kuruş üzerine üç talâk ile boşa) deyip kocası da kendisini bir talâk ile.boşasa imameyne göre binin üçte birine ıvez olarak müstahık olur. Çünkü ıvezin eczası, rauavvezin, yâni: burada ta-îâkm eczasına inkisam eder, İmamı Âzam'a göre ise, bir şeye müstahık olmaz. Zira şartın eczası, meşrutun cüzlerine münkasim olmaz.

«Alâ edatı, bazan da şart edatı olur. Yâni: mâbadinin makabline şart-olduğunu anlatır:( kiili^f^tı Vji jtih^L ) Alîahtealâ'ya biç bir or­tak edinmemek üzere seninle mübayeada bulunurlar.) Nazmı celilinde olduğu gibi.

(3)  - (Min): iptidaî gaye edatıdır. Burada gayeden maksat, me­safedir, bir mümted emirdir. Çünkü gaye, nihayetten ibaret olduğundan onun iptida ve intihası olamaz:  (zehebtü mineliraki ilelhicazi = Iraktan Hicaza gittim)  denilmesi gibi ki, gitmenin Iraktan    başlayarak Hicaza kadar imtidat ettiğini ifade eder.

Min edatı; beyan için olur. (Lifelâniri aliyye aşeretün min fiddetin = filânın zimmetimde gümüşten on dirhem alacağı vardır) cümlesinde olduğu gibi.

Min edatı, teb'iz için de olur: (ekeltü mineteami -teamdan yedim) sözünde olduğu gibi.

Min kelimesi, bâ mânâsında müstameldir. = onu Allah'ın emrile saklarlar) kavli celîlinde olduğu gibi ki, «biemrillâhi» demektir.

Min edatı bazan da sıla, yâni: zaid olarak kullanılır: (Mâ caeni min ahadin) gibi ki:  (mâ caenî ahadün -bana bir kimse gelmedi) demektir.

(4)   -(An): Mücaveze ve teaddî edatıdır. Bazan «den» ile, bazan da «tarafından» ile tercüme olunur. Bazan da zaid olarak tercüme edil­mez, bazan da «mai zaide» ile birleşerek « amma» şeklinde zarf edatı olur. Şu misallerde olduğu gibi: (ir tehale aniddünya -dünyadan geçip gitti),   (vükkiltü anilgayr   - başkası tarafından vekil tâyin olundum),

(mâ ağnâ anhü malühu = ona malı faide vermedi), (eciü amma karibin

= yakında gelirim.)

«An kelimesi, bazan da lâm, alâ, ba'd mânâlarında kullanılır: (Ha­zâ ihsanün leke an ihsnaike -bu sana ihsanından dolayı bir ihsandır), (yedumu ismühu an elsüninnas -adı nâsın dilleri üzerinde devam eder), (reeytü garabeten an garabetin = bir garabetten sonra diğer bir gara­bet gördüm) cümlelerinde olduğu gibi.

(5)  - (ilâ)   : Intihai gaye edatıdır,  mugayya  denilen makablinin gaye denilen mâba'dine kadar imtidat ettiğini gösterir ve bazan bu ga­yenin o mugayyaya dahil olduğuna delâlet eder. Şöyle ki, ilâ kelimesinin bulunduğu cümlede sadrı kelâma,  yâni:   ilâ edatının üst tarafına bakı­lır: Eğer sadrı kelâmın gayeye intihası, imtidadî muhtemel işe ilâ, inti­hayı gayeye hami olunur:   (ecceltüssemene ilâ şehrin =  bedeli bir aya kadar te'cil ettim) denilmesi gibi ki, te'licde imtidat caridir. Bu hâlde gaye olan şehr -ay, te'cil müddetine dahil olur, artık bir ay tamam geçmedikçe semen talep edilemez.

Eğer sadrı kelâm, intiha ve imtidada mütehammil değilse mümkün olan yerlerde ilâ edatı, bir mahzufa teallûk ederek yine intihayi gayeye hami olunur: (bi'tü ilâ şehrin = bir aya kadar sattım) denilmesi gibi ki, bey = satış fî'linin imtidat ve intihaya ihtimâli olmadığından burada bir «müeccelen -veresiye» kaydi takdir olunur, âdeta (bi'tü müeccelen ilâ şehrin - bir aya kadar veresiye olarak sattım) denilmiş gibi olur. Bina­enaleyh bu satılan şeyin semeni bir aydan evvel istenilemez.

Ve eğer ilâ edatının bir mahzufa teallûku mümkün olmamakla be­raber sadrı kelâm, te'hire mütehammil bulunursa ilâ, sadri kelâmın te­hirine hami olunur: (Enti talıkun ilâ şehrin -sen bir aya kadar boş­sun) denilmesi gibi. Bu hâlde bir ay çıkmadıkça talâk vâki olmaz. Me­ğer ki, bununla derhal talâk vukuuna niyet edilmiş olsun. O takdirde ta­lâk müneccezen = filhâl vukubulur.

Fakat imam Züfere göre bu söz ile her hâlde müneccezen talâk ta­hakkuk eder. Çünkü te'cil ve tevkit, mevcudiyyetin sıfatıdır. Talâk ise bir emri vücudî değildir, artık bu sözdeki «ilâ şehrin» kaydi lâğv olmuş olur. Diğer eimmeye göre ise burada te'cil, talâkın değil, talâkı ikam, yâni: tatlikın sıfatıdır, ika' ise bir emri vücudîdir.

«Hâ edatım havi olan cümlede sadrı kelâm, gayeye ya mütenavi] olur veya olmaz. Eğer mütenavil olursa gaye, mugayyaya dahil olur. Gaye ister kendi kendine kaim olan şeylerden bulunsun ister bulunma­sın müsavidir.

Meselâ: (Ekeltüssemekete ilâ re'siha -balığı basma kadar yedim) sözünde semekenin gaye olan re'se tenavülü vardır ve re's, bizatihi ka­imdir. Binaenaleyh bu söz, balığın basile beraber yeyilmiş olduğunu ifa­de eder.

Kezaîik: ellerinizi de dirseklerinize kadar yıkayı­nız) kavli şerifinde ellerin dirseklere tenavüli, şümuli vardır. Çünkü dir­sekler de ellerden, kollardan sayılır. Dirsekler ise bizzat kaim değildir, belki ellerden ma'duttur. Burada merafik = dirsekler, vücut itibariie de­ğil, tekellüm itibariie bir gayedir. O hâlde bu gaye de mugayyaya dahil, olur. Fakat bu gayenin ötesinde bir şey var ise o, mugayya hükmüne da­hil olmaz, işte abdestte dirseklerin ilerisini yıkamanın ademi vücubi, bu esasa müstenit olup bu kavli şerifteki ilâ kelimesinden münfehim bulun­muştur.

Ama sadrı kelâm, gayeye mütenavil olmaz, yâni: gaye başka bir şey bulunmuş olursa gaye, mugayyanın hükmüne dahil bulunmaz. Gaye ister binefsihâ kaim olsun ister olmasın. Meselâ (Bi'tü hâzelbüstane ilâ hâitihî -bu bostanı dıvarına kadar sattım) sözünde büstanın hâite şü­mulü yoktur. Hait ise binersin! kaim bir şeydir. Binaenaleyh bu bostanın satışına divan dahil bulunmuş olmaz.

Kezalik: orucu geceye kadar tamamlayınız) kav­li şerifinde orucun gaye olan geceye §ümulü yoktur. Binaenaleyh gece oruç vaktine dahil değildir. Bu hâlde ilâ edatı, mugayyadaki hükmün ga­yeye kadar imtidadını ifade etmiş olur, gayeye gelince nihayet bulur.

Velhâsıl: ilâ edatından evvel, gaye mugayyaya dahil bulunmuş ise, bu gaye, ilâ ile mugayyadan hariç kalmaz. Bilâkis gaye mugayyaya da­hil bulunmamış ise ilâ gelmekle dahil olmaz. Çünkü şek ile yakın zail olmaz.

(6) -(Fî = de): Zarfiyet edatıdır. Medlulü, makablini zamanen veya mekânen müştemil olur, bir şeyin diğer bir şeye hakikaten veya mecazen duhul ettiğini ifade eder: (Zeydün filbeyt = Zeyd evdedir), (Ennecatü fıssıdık -kurtuluş doğruluktadır) gibi.

«Zarflar, zurufı zamaniyye ve zurufu mekâniyye nânıile iki türlü­dür. Zamanı olan zarflar, meanîye, gayri mer'î ahvâle mahsustur. Me-kâni olan zarflar ise hem meanîye, hem de zevata mahsustur.

Meselâ: (Sumtu fi ramazane_ = ramazanda oruç tuttum) sözünde­ki zarf, bir zarfı zamanıdır. Oruç tutmak ise gayri mer'î, meanîden mâ-dud bir hâldir. (Zeydün filbeyt -Zeyd odadadır), (râhatülmer'i fî bey-tihî = insanın rahatı kendi hanesindedir) sözlerindeki zarflar ise birer zarfı mekânıdır. Şu kadar var ki birincisindeki mazruf, yâni: zeyd, zat­tır, bir haricî mevcuttur. İkincisindeki mazruf ise meanîden olan istira­hat halidir.

«Fî edatının zurufı zamaniyyede mevcud bulunmasile mahzuf bu­lunması, imameyne göre müsavidir, istiap iktiza etmez. Çünkü bir şe­yin muhtasarı da o şeyin tamamı hükmündedir. Binaenaleyh bir kimse: (sumtü hâzihissene) dese (sumtü fî hâzihissene) demiş gibi olur. Artık birinci surette de bir senenin kamilen oruçla geçmiş olduğu ifade edil­miş olmaz. îmamı Âzam'a göre ise aralarında fark vardır: (Sumtü hâzi-hissenete = bu sene oruç tuttum) sözü, senenin tamamen oruçla geçti­ğini ifade eder. Çünkü zarf olan sene, mefulün bih menzilesinde bulun­muş, bu seneyi oruçla geçirdim, denilmiş gibi olur. Mefulün bih ise hi­lâfına delil bulunmadıkça kendisinin tamamına fiilin teallûkunu iktiza eder. Sumtü fî hazihisseneti - bu sene de oruç tuttum) sözü ise istiap iktiza etmez. Binaenaleyh sene içinde birgün, hattâ bir saat bile oruçla bulunmuş olan bir kimsenin böyle demesi sahih olur,

Kezalik: bir kimse zevcesine: (Enti talikun gaden -sen yarın boş­sun) dese bununla ertesi günün ilk cüz'ünde talâk vaki olur. Bununla er-

tesi günün ahirini kasd etmiş olduğunu söylese diyaneten tasdik olunur­sa da kazaen tasdik olunmaz. Fakat: (enti talikun filgadi = sen yarın­ki günde boğsun) dese böyle bir niyette bulunmuş olduğu hakkındaki iddiası, kazaen de tasdik olunur.

Böyle bir söz söylemiş olan kimse, ertesi günün muayyen bir cüz'ü-ne niyet etmemiş bulunursa talâkın vukuu için o günün ilk cüz'ü evlâ bu-hınmuş olur. Çünkü bu ilk cüzü, kendisini iradeye bir mâni, müzahim bu­lunmaksızın ilk evvel vücude gelmiş bulunur.

«Fî edatı, mekânda tancîz ifade eder. Meğer ki duhul, huruç gibi bir fîl takdir edilsin. O hâlde bu fiil, bir şart mesabesinde bulunur.

Meselâ: bir kimse, hariçte bulunan zevcesine: (Enti talikun fidda-ri = sen evde boşsun) dese derhal talâk vaki olur. Çünkü talâkın me­kânlara nisbeti müsavidir ve bir de mekân, mevcuttur. Mevcude talik ise tancizdir.

Amma bu söz ile: (Enti talikun fî duhulikiddare = sen eve girdiğin­de boşsun) demek istemiş ise kadın eve dahil olmadıkça boş olmaz. Zira, burada mukadder bulunan duhul fî'li, bir şart mesabesindedir. Nitekim sarahaten böyle söylediği veya: (Enti talikun in dahaltiddare = eve gi­rersen sen boşsun) denildiği surette de kabledduhul talâk vaki olmaz.

«(Enti talikun. fî meşiyyetillâh), (enti talikun f) iradetillâh), (enti talikun fî rızaillah) cümlelerinde de şartiyet mânâsı vardır. Yâni: talâ­kın vukuu için Hak Tealânm meşiyyeti, iradesi, rızası şart kılınmış de­mektir. Bu talâk hakkında bunların, meselâ rızayı ilâhînin teallûk edip etmediği ise bizce malûm değildir. Binaenaleyh bunların böyle söylenme-sile talâk vaki olmaz. (Enti talikun fî ilmillâhi = sen Allahın ilminde boşsun) denilmesi suretinde ise talâk derhal vaki olur. Zira Allahtealâ' nın ilmi, her şeyi muhittir ve Hak tealânm ademi ilm ile ittisafi muhal­dir. Artık talâk, mevcut bir şarta talik edilmiş gibi olacağından hemen tahakkuk eder.

(7) -(Li); Harfi, tâlil ve tahsis edatıdır. Yâni: ya bir şeyin illeti­ni beyan eder: (Darebtü Zeyden litte'dibi = Zeydi te'dip için doğdum) cümlesinde olduğu gibi. Veya bir şeyin diğer bir şeye, yâni: üzerine da­hil olup esire okuttuğu şeye irtibat ve münasebetini müfid olur. Şöyle ki: bu irtibat, ya mülkiyyet itibarile olur: (Elmalü lizeydin = mal Zey-din mülküdür) gibi veya temlik itibarile olur: (Vehebtülmale li Zeydin -malı Zeyde bağışladım) gibi. Veya istihkak itibarile olur: (Eşşerefü lilulemai -şeref ulemaya lâyıktır) gibi. Veya nisbet itibarile olur: (Ha­zâ ibnün li Zeydin = bu Zeyd'in oğludur) gibi.

«Harfi cer olan lâmi meksure, bazan tarih, âkibet, zarfiyet mânâ­larını mutazammin olur, bazan da zaid bulunur: (îtekeftü liaşrin bakıy-ne rain remazane = ramazandan on gün kalarak  i'tikâf ettim),   (felilmevti yuledülinsanü = insan akıbet ölmek için doğurulur), (Sumuli rü'yetihî -hilâlin görüldüğünde orug tutunuz), (Lâebalehu = onun ba­bası yoktur)  cümlelerinde olduğu gibi.

«Lamı meksure, ismi müstegas evvelinde meftuh = üstün okundu­ğu gibi yai mütekellimden başka zamirlerin evvellerinde de meftuh okunur: (Ya lezeydin), (leke), (lehu),   (lena) gibi.

379 -: (İstisna kelimeleri): Bir takım edatlardır ki, her biri bir şeyi diğer bir şeyden çıkarır, ona dahil bulunmadığını gösterir. Eğer bu çıkarma olmasa bu iki şeyden birinin diğerine hakikaten veya hükmen zühulü lâzım gelir. Baghcaları illâ, gayr, sivâ, mâada, .mâhalâ, lâ seyye-ma, hâşâ, beyd, belhe) kelimeleridir. Şöyle ki:

(1)  -(illâ)   : istisna edatıdır, istisnalar, muttasıl ve munfasıl kı-simlanna ayrılır.  Meselâ:   (Lâ aleyhi selâsü derahime illâ vahideten  = benim onda bir dirhemi müstesna olmak üzere üç dirhem alacağım var­dır)  denilse müstesna, müstesna minhin cinsinden olduğu için bir istis­nai muttasıl olmuş olur ve üç dirhemden bir dirhem istisna edildiği ci­hetle iki dirhem kaldığı itiraf edilmiş bulunur.

İllâ edatı için beyan bahsine müracaat!.

(2)  - (Gayr)   : Başka mânâsına bir istisna edatıdır.  İzafetle kul­lanılır:   (Mâ reeytü ehaden gayre Zeydin  =  Zeyd'den başka bir kimse görmedim), gibi. Bazan makabline sıfat olur.   (Lâilâhe gayrıhu   =   onun gayri ilâh yoktur) gibi.

«Gayr kelimesi, bazan «illâ» mânâsına hami olunur. Şöyle ki: (lifü-lânin aleyye dirhemün gayrü danikin) ibaresinde gayr, merfu' okunarak dirheme sıfat yapılsa tam bir dirhem ikrar edilmiş olur. Fakat gayr, mansub okunsa «illâ» mânâsına olur. Bu hâlde bir dirhemin bir daniki müstesna olmak üzere mütebakisi ikrar edilmiş olur. Birinci suret: «fi­lânın bende danikin gayri olan bir dirhem alacağı vardır»  meâlindedir.

İkinci suret ise filânın bende bir daniki müstesna olmak üzere bir dirhem alacağı meâlindedir.

Kezalik: (lifülânin aliyye dinarün gayrü aşeretin) denilip gayr ref edilse tam bir dinar ikrar edilmiş olur. Nasb edildiği surette ise İmam Muhammed'e göre yine bir dinar ikrar edilmiş olur. Çünkü müstesna ile müstesna minh bir cinsten olmadığı cihetle bu, bir istisnai munkati'dir. İmameyne göre ise bu, bitarikübeyan bir istisnai nıuttasiîdir. Bununla bir dinardan on dirhem istisna edilmekle kıymetinden on dirhem nok­san olmak üzere bir dinar ikrar edilmiş olur. (Bedaiül'usul).

«Gayrin tesniyesi, cem'i yoktur. Ağyar tâbiri müvelleddir.»

(3) -(Sivâ, seva): Gayr manasınadır. (Mâ sivallahi fânin - Al­lah'tan başkası fânidir) gibi. Bir kimse: (Abidi ahrarün siva fülânin = filândan başka kölelerin azaddır) dese filândan başka köleleri azad ol­muş olurlar.

 (4)   - (Adâ, mâada): Başka manasınadır, dahil oldukları kelime­ler mansup olur.   (Mâreeytü hakimen mâada Zeyden -Zeyd'den başka hâkim görmedim)   gibi.

(5)   -  (Mâhalâ)   : Mâada manasınadır.     Medhulü üstün  okunur. (Elâ küllü şey'in mâ halâ Ailâhe batılün   =  biliniz ki, Allah'tan başka her şey fânidir) gibi.

(6)  -  (Lâseyyemâ): Bahusus mânâsına olup mâbâdini makabline tercih eder ve mâbâdi muzafün ileyh olarak mecrur olur. Mâbadi mah-zuf bir müptedanın haberi olmak üzere merfu da olabilir.  (Zeydün âli-mün lâ seyyema şairin = Zeyd âlimdir, bilhassa şairdir) gibi.

(7)   -  (Hâşâ): müstesnayı tenzih için kullanılır ve medhulü mec­rur bulunur:   (Ennasü fil gafeleti hâşelevliyai  - nâs gaflettedirler, ev­liya ise bundan münezzehtir)  gibi.  (Hâşâ lillâhi) maazallah! demektir.

(8)  -(Beyde): Enne lâfzına mukarin olarak lâkin mânâsında kul­lanılır:   (lâ  ilme lehu beyde ennehu âkilün  =  onun ilmi yoktur,   lâkin akıllıdır) gibi. «Şu kadar var ki» diye de tercüme edilebilir.

(9)  -(Belhe): Bazan «siva, min gayr» mânâsım ifade eder. (Bel­he Zeydin -Zeyd'den başka) gibi. Bir hadisi kudsîde şöyle buyurulmuş-tur:

Yâni: salih kullarım için gözlerin görmediği, kulakların işitmediği, in­sanların hatırlarına gelmedik şeyleri ihzar ettim ki, bunlar sizin mut­tali olduğunuz şeylerden bambaşkadır.

380 -: (Şart kelimden): Bunlar, bir şeyin vücudunun diğer bir şe­yin vücudüne teallûk ve tevakkuf ettiğini bildiren edatlardır ki, başlıca lan:  (in, iza, izama, îev, meta, men, mâ)  lâfızlarıdır. Şöyle ki:

(1) -(in) : Eğer, ise manasınadır, üzerine dahil olduğu fiili mazi­ye muzari, yâni istikbâl mânâsı verilir ve üzerine dahil olduğu muzarii cezm eder: (în caeküm binebein -size bir haber ile gelirse), (in tu'tinil-kitabe u'tike semenehu -bana kitabı verirsen sana parasını veririm) gibi.

İşte bu misâlde paranın verilmesi, kitabın verilmesine talik edilmiş­tir. Binaenaleyh «in>: edatı şart, «tu'tinilkitabe.- sözü bir cümlei şartiye, «u'tike semenehu» sözü de bir cümlei cezaiyedir.

«İni şartiye, vücude gelip gelmemek arasında mütereddit bulunan şeye dahil olur, yoksa kat'iyyülvücud veya kat'iyyülintifâ olan bir şeye dahil olmaz. Meğer ki bir nükteye mebni olsun.

Meselâ: Zeydin gelip gelmemesi melhuz olsa: (in cae Zeydün feek-rimhü = Zeyd gelirse ona ikram et) denilmesi doğru olui. Fakat Zeyd zaten gelmiş veya vefat edip gelmesi. mümkün bulunmamış ulursa böy­le denilmesi doğru olmaz.

Bu esas üzerine bazı meseleler, teferrü eder. Şöyle ki:

«Filhal mevcut bir şarta talik, tencizdir. Binaenaleyh bir kimse, zevcesine: (in câe fülânün min seferihî feenti talikun -filân seferinden gelirse benden boşsun) diyip o kimse de gelmiş bulunsa filhâl talâk vâ­ki olur.

Bilâkis vücudu, âdeten mümteni bir şarta talik, bâtıldır. Binaena­leyh vefat etmiş bir şahıs için: (in câe fülânün feenti talikun = filân gelirse sen boşsun) denilse bununla talâk vaki olmaz, bu söz lâğv ol­muş olur.

«Bir kimse, zevcesine: (in lem utallikki feenti talikun = seni boşa-mazsam sen boşsun) dese talâk bu zevç ile zevceden biri vefat edinceye kadar vaki olmaz, vefattan biran evvel vaki olur. Çünkü şartın, yâni: ademi tatiikin vukuuna teyakkun o vakitte husule gelir. Bu hâlde zevce, medhulün biha olup vefat eden 2evc bulunsa ona varis olur. Çünkü mu' tedde olacağından iddeti içinde zevciyet hükmü kısmen bakidir. Amma zevce bulunsa zevç, varis olamaz. Zira firkati kendisi ihtiyar etmiştir.

Fakat zevce medhulün biha olmayınca her ikisi de birbirine varis oîamaz. Çünkü bu hâlde iddet lâzım gelmiyeceğinden zevciyet tamamen lail olmuş olur.

(2) -(İza): Kelimesi, Kufilere göre şart ile zarf beyninde müşte­rektir. Bazan yalnız zarf için olur: = kasem olsun (ka-ranlığile ortalığı kaplayacağı zaman geceye) nazmı celilinde olduğu gi­bi. Bazan da yalnız şart için olur, zarfiyet mülâhaza olunmaz: (iza tu-sibke hasasetün fetecemmeli = sana bir fakr-ü zaruret isabet ederse1 gü­zelce sabr et)  sözünde olduğu gibi.

İza kelimesi, basiriyyuna göre zarf için mevzudur, mücerret zarfi­yet için istimal olunur, şart ve talik mânâsı mülâhaza olunmaz: (vessub-hu iza beda -sabah belirdiği vakit) gibi. Bazan da zarf mânâsı sukut etmeksizin şart için kullanılır: (îza zehebte zehebtü = gideceğin zaman ben de giderim) -gibi ki, mütekellim, kendisinin gitmesini muhatabının gitmesine talik etmiştir.

«iza kelimesi, imamı Âzam'a göre zarf ile şart mânâsında müşte­rektir. İmanıeyne göre ise mücerret zarf içindir. Binaenaleyh bir kimse zevcesine: (iza lem utallikki feenti talikun = seni boşamadığım zaman sen boşsun) dese İmamı Âzam'a göre zevç ile zevceden biri vefat etme­dikçe bununla talâk vaki olmaz. İmameyne göre ise bu sözü müteakip talâk vaki olur. Çünkü talâk, tatlikten hali bir zamana izafe edilmiştir. Bu zaman ise bu sözü müteakip sükût edilir edilmez tahakkuk eder.

«iza edatı, cümlei ismiye evvelinde «müfacat» edatı olup ansızın, bir de bakılır ki, diye tercüme olunur: (iza nüm yezhebun -bir de ba­kılır ki, onlar, gidiyorlar)  gibi.

(iz): kelimesi de geçmiş zamana mahsus zarf edatıdır: (îz küntü müteallimen ~ müteallim olduğum zaman) gibi. Yevm, hin, vakt, âmm kelimelerinin ahırlarına lâhik olarak: (yevmeizin, hineîzin, vakteizin âmmeizin) diye okunur ve: «o günkü gün, Öyle olduğu zaman, o vakit, o yıl) diye tercüme edilir.

«iza edatı, tâlil ve müfacat edatı da olur: (ce'tü iz reeytüke = sem gördüğüm için geldim), (harectü iz hüve zahibün -çıktım bir de bak­tım ki o gitmiş)   gibi.

(3)   -(Izamâ  = ne zaman): kelimesi de zarf için olmakla bera­ber şart mânâsım da daima mutazammm bulunur: (Izamâ te'tini ükrim-ke -ne zaman bana gelirsen sana ikram ederim) gibi.

(4)  -(Lev)   : kelimesi, lügat itibarile maziye mahsus bir şart eda­tıdır. Medhulü fili muzari bulunursa mânâsım maziye tahvil eder:   (lev cae Zeydün lereeytühü   - Zeyd gelse idi elbette görürdüm),   (lev yâle-mülmerü kadre hayatihi iema yuziuhu -insan hayatının kadrini bilsey­di onu zayi etmezdi)  gibi.

Fakat fukahayi kirama göre lev kelimesi, nâsm lisanında istiare olarak «in» mânâsında kullanılmaktadır. Binaenaleyh bir kimse zevce­sine: (enti talikun lev dehaltiddar) dese de kadın o haneye bu sözden evvel dahil bulunmuş olsa lügat bakımından mufallâka olması muvafık görülür. Fakat istimal bakımından talâk vaki olmaz. Bilâkis bu sözden sonra dahil olsa lügat bakımından talâk vaki olmaz. İstimale binaen va­ki olur. Çünkü bu sözün mânâsı lügatçe: «sen haneye dahil olmuş isen boşsun» demektir, istimalde ise: «sen haneye girer isen boşsun» demek­ten ibarettir. Bu husus, imam Ebu Yûsüf'ten mervîdir.

«Lev-edatı, bazan temenni mânâsını da ifade eder: (yekuîülmüc-rimune lev künna salihîn = günahkârlar derler ki: kâşki salih kişiler olsa idik) gibi.

«Levün cevabına bazan lâm dahil olup iki cümlenin birbirine irtiba­tını te'kit eder: = eğer yer ile gökte Allah tealâdan başka hükmü carî olan ilâhlar bulunsa idi elbette bu yer ile gök fesada uğrardı.)   nazmı celilinde olduğu gibi.

«Levlâ kelimesi, «olmamış olsa» mânâsını ifade eder: (levlâ hidaye-tullahl İema neca ehadün -Allah tealâmn hidayeti olmamış olsa idi hiçbir kimse kurtulamazdı.) gibi. Bu kelime, teşvik, tevbih, temenni mâ­nalarında da istimal olunur. Nitekim: nazmi celilin-deki levla, teşvik ve tahzîz içindir. Her zümreden bazı zatlar, ayrılıp fı­kıh tahsil etmeli değil midir, mealinde olup dinî malûmat sahiplerinin yetişmesine teşviki mutazammındır.

«Levmâ kelimesi de hem «ellâ» kelimesi gibi tahzîz ve teşvik edatı­dır. Hem de bazan «levlâ» mânâsında müstameldir.

(5) __ (Meta)   : Mutlak ve müphem vakt edatıdır, üç zamandan bi­rine muhtas değildir. Ve bu kelimeden şartiyet mânâsı sakıt olmaz, da­ima vücut ile adem arasında mütereddit bulunan şeylere dahil olur. Bi­naenaleyh bir kimse zevcesine:   (enti talikun meta lem ütallıkki  = seni ne  zaman boşamazsam  sen boşsun)  dese bu sözü müteakip hemen ta­lâk vaki olur. Çünkü şart, yâni: boşamaksızm geçen bir an tahakkuk etmiş bulunur.

Bir kimse zevcesine: (enti talikun meta şi'ti = sen dilediğin zaman boşsun) dese talâkı zevcesine tefviz etmiş olur. Bu talâk, mahalline ik-tisar etmez, kadın nefsini dilediği zaman tatlik edebilir. Çünkü meta, de­diğimiz veçhile müphem, gayri muayyen bir zaman edatıdır.

«Metama» kelimesi de ayni hükümdedir.

«Meta, zamandan suale mevzu istifham edatı da olur: (Meta kare' te = ne zaman okudum), (meta hû = o ne zaman) gibi.

(6)  -(Men) :  kelimesi akl sahiplerine mahsus olup «kim ki» mânâ­sına şart edatıdır: (men tes'a ilâ şey'in yenelhu = kim ki bir şeye çalı­şırsa ona nail olur)  gibi.

«Men edatı, istifhamiyye, mevsufe, mevsıüe olarak da kullanılır: (men caeke = sana kim geldi), (faka Zeydün alâ men adahü = Zeyd kendisinden başkalarına faik oldu), = ve onlardan kimi iman etti, kimi de kâfir oldu.) gibi.

«Men edatı, lâfzen müfred ise de manen cem olabilir.

«Men za kelimesi, «bu kim» demektir. (Men li bikeza) gibi tâbir­lerde: (men yazmenü lî bikeza = filân hususu bana kim zamim olur.) gibi bir mânâda kullanılır.

(7) __  (Ma)   : kelimesi,  «ne» mânâsında olup ekseri    zevilukulün

gayrisinde  şartiye,   istifhamı ye,   mevsufe,   nafiye,   mevsule,   masdariye ve zaide olarak kullanılır. Şöyle ki: Mai şartiye, şart ve ceza iktiza eder, dahil olduğu muzarileri cezm eyler: Allah tealâ nâsa, rahmetinden ne açarsa onu tutacak bulunmaz)  gibi.

Mai istifhamiye, ne mânâsına olan bir suale mevzu bulunur: (mâ tekulü fî hakkıhî - onun hakkında ne dersin) gibi. Bu mânın evveline harfi cer dahil olursa ahirinden elifi düşer:  (neden sual ederler?)   gibi.

Mai mevsufe, şey mânâsını müfid olup kendisinden sonra bir sıfat bulunur:   (bi'sema yef'alûn  = yaptıkları şey ne fena)   gibi.

Mai nafiye, medhulünü nefy eder, muzariin evvelinde bulunursa nefyi hal edatı olur:  (Mâcae = gelmedi),  (mâyeciü - gelmiyor) gibi.

Mai mevsule, o ki, o şey ki, diye tercüme olunup ismi mevsul bulunur, kendisini takip eden cümleye veya şibhi cümleye «sıla» tâbir edi­lir: (alimtü matüridü = dilediğin şeyi bildim), (mâtüridü lâ yuced -o şey ki diliyorsun bulunmaz)  gibi.

Mai masdariye, dahil olduğu cümleyi masdar hükmünde kılar: gibi ki, «anetüküm» meâlindedir. «Meşakkatiniz ona güç gelmektedir» mânâsını müfiddir.

(kallema = az kere), (innemâ ene beşerim = ben ancak insanım) gibi. Mai zaide, bazı fî'Uerm, edatların sonuna muttasıl bulunur: «Mâza, «bu ne» manasınadır:   (mâzettegafül = bu tegafül ne?)  gi­bi. Bu zâ, bazan zaid olur: (mâza kare'te -ne okudun) gibi. Bazan da evveline esre bir lam dahil olup bir şeyin illetini sual için kullanılır:  (li-ma za tezhebun = ne için gidiyorsunuz) gibi.

381- : (İstifham edatları): Bunlar, bir şey hakkında malûmat is­tenmeye mevzu kelimelerdir. İstifham ise bir şeyin suretinin zihinde hu­sulünü istemekten ibarettir. Bu edatların başlıcaları: (e, men, mâ, keyf, kem)  kelimeleridir. Şöyle ki:

(1)  -(e)  : Harfi, istifham içindir. Bu hâlde hurufi meaniden bu­lunmuş olur:   (ezehebe Zeydün  = Zeyd gitti mi),' (ezeyden teştümü ve hüve ehuke   =  Zeyde söğer misin  ki, o senin kardeşindir veya Zeyde kardeşin olduğu hâlde söğer misin)  gibi.

(e, eş'arda nida edatı olarak kullanılır: yâ Patimeî yerinde «yâ Fa-tımu» denilmesi gibi. Bazan da istigase -yardıma çağırma için kullanı­lır: (yâ Zeyden üamrin -ey Zeyd! Amre koş) gibi. «Yâ Zeydah liam-rin» de denilir.

(2)   -(Men),   (mâ)   edatları hakkında yukarıda şart edatları sı­rasında malûmat verilmiştir.

(3)   -  (Keyfe)   :  kelimesi,  vaz'ı itibarile hâlden, yâni: insanların. ellerinde bulunmayan hastalık,  sağlık, gençlik, ihtiyarlık gibi vasıflar­dan suale mevzudur, istizah edatıdır. Meselâ: (keyfe ente = sen nasıl­sın?) sözile muhatabın sıhhat ve afiyette olup olmadığı sorulmuş olur.

«Keyf kelimesi, bir kimseye bir vasfı, bir keyfiyeti tefviz hususun­da mecaz olarak kullanılır ve bu cihetle bunun üzerine bazı meseleler, tefemi eder: şöyle ki: Bir hususta hâlden sual mülakim olursa, yâni: sözün iptidası, bazı keyfiyetler ile ilgili bulunursa keyf kelimesini isti­mal, muteber olur ve illâ muteber olmayıp keyf lâğv bulunur.

Meselâ; bir kimse kölesine: (ente hurrun keyfe şi'te -sen nasıl is­tersen hürsün) dese köle derha! azad olur. Bu cihet, onun meşiyyetine tefviz edilmiş olmaz.  Çünkü itkin  keyfiyeti  yoktur, bunda  anlaşılması şariin hitabına mütevakkıf bir cihet mevcut değildir. Artık asıl ıtk bu­lunduktan sonra bunun hâl ve keyfiyeti kölenin dilemesine tefviz edi­lemez.

Kezalik: bir kimse medhulün biha olmayan zevcesine: (enti tali-kun keyfe şi'ti - sen dilediğin gibi boşsun) dese kadın derhal bir bain talâk ile boş olur. Meşiyyetine mahal kalmaz. Çünkü bu hâlde zevciyet derhal zail olup kadın başka talâka mahal olmaktan çıkmış bulunaca­ğı cihetle artık keyfe ile suale mahal bulunmayarak keyfe lâğv olmuş bulunur.

Bilâkis bir kimse, medhulün biha olan zevcesine: (enti talikun key­fe şi'ti = sen dilediğin veçhile boşsun) dese kadın hemen ric'iyyen boş olur. Sonra talâkın'keyfiyeti, yâni: ric'i veya bâin olması zevceye tef­viz edilmiş olur. Çünkü böyle vasfı, keyfiyeti istemeğe, araştırmaya sı­ra asîm vücudünden sonra gelir. Binaenaleyh kablelmeşiyye asıl talâk vukubulur, ve bu talâkta böyle keyfiyyet carî olduğundan bu keyfe eda­tı, lâğv olmamış bulunur. Bu hâlde zevç. talâkın keyfiyetine niyyet et­memiş veya niyeti zevcenin meşiyyetine muvafık bulunmuş, meselâ: iki­si de talâkı baine niyet eylemiş ise o veçhile talâk tekarrür eder.

Fakat niyetleri tevafuk etmezse talâk, ric'î olarak kalır. Çünkü ni­yetler tearuz edince ikisi de sakıt olup asıl talâk kalır ki, o da. ric'îden başkası değildir.

Bu esas, İmamı Âzam'a göredir. İmameyne göre ise ıtak. talâk, ni­kâh, bey' gibi kendisine işaret edilmesi kabil olmayan, yâni: âyân ka­bilinden bulunmayan şeylerde keyf kelimesi, yalnız vasf;ı değil, asla da raci olur. Artık ıtk, talâk meselelerinde rekikin veya zevcenin bu tef­viz meclisinde m.pşiyyetleri vuku bulmadıkça ne ıtk. ne de talâk vaki olmaz. Meşiyyetleri bulunursa, o zaman İmamı Âzam'm beyanatı veç-iıile ahkâm cereyan eder.

(5) -(Kem): adatı. «ne kadar> mânâsında müphem adede mev­zu bir isimdir. Binaenaleyh bir kimse zevcesine: {enti talikun kem şi'ti -sen dilediğin kadar boşsun) dese kadın, mecliste dilemedikçe boş ol­maz. Çünkü talâkta adet mevcuttur. Bu hâlde kadın kendisini mecliste bir veya iki veya üç talâk ile tatlik edebilir. Şu kadar var ki, bu tatlik, zevcin iradesine- mutabık bulunmak lâzımdır. Kadın talâkın dilemeden meclis dağılsa artık tefviz bâtıl olur, nefsini tatlik edemez.

<-Kem kelimesi, istifham ve teksir edatı olarak da kullanılır: (kem indeke minelkütübi = yanında kitaplardan ne kadar var?), (kem min âkilin terahü fakiren -   nice âkiî kimseleri fakir görürsün) gibi.

382 -: (Esmai zuruf) : Bir şeyin bir zamanda veya mekânda veya diğer bir şey ile beraber veya ondan evvel veya sonra vuku bulduğunu ifade eden kelimelerdir ki, başlıcalan:   (maa,  kabl, ba'd. ind)  lâfızları­dır. Şöyle ki:

(1)  - (Maa): kelimesi, mukarenet ifade eder, beraber lâf zile ter­cüme edilir ve isme muzaf olarak istimal edilir.  (Iştereytüddevate ma-alkalemi -hokkayı kalem ile beraber satın aldım) gibi. Bazan da izafe-siz olarak   kullanılır,  münevven  olarak   hâl  vaki olur:   (Kara'nelkitabe maan -kitabı hep beraber okuduk)  gibi.

«Bir kimse, zevcesine medhulün biha olsun olmasın : {enti talikun vahideten maa vahidetin -sen bir talâk boşsun, bir talâk ile beraber) veya (enti taîikun vahideten maaha vahidetün = sen kondisile beraber bir talâk bulunan bir talâk ile boşsun) dese iki talâk vaki olur. Çünkü ikinci talâk maa edatiîe birinci talâka mukarin bulunmuş olur.

«Maa kelimesi, bazı kere mecazen «ba'd» mânâsında kullanılır: artık şüphe yok ki, çetinlikten sonra bir kolaylık vardır.)   gibi.

(2)   -(Kabl)   : kelimesi, evvel mânâsına zarfı zaman olup tekad-düm ifade eder, yâni: bir şeyin diğer bir şeyden evvel vuku bulduğunu müfid olur: (cae Zeydün kable Amrin -Zeyd Amrden evvel geldi) gibi.

«Bir kimse, medhulün bihası olmayan zevcesine : (enti talikun va­hideten kableha vahidetün -sen kendisinden evvel bir talâk bulunan bir talâk ile boşsun) dese iki talâk tahakkuk eder. Fakat: (enti talikun vahideten kable vahidetin -sen bir talâktan evvel, bir talâk boşsun) dese bir talâk vaki olur. Çünkü birinci misâlde kabliyyet, ikinci vahide ile kaimdir, onun sıfatıdır, ikinci talâkı birinci talâka takdim ise zevcin vüs'unde değildir. Binaenaleyh zevcin sözünü tashih, lâğvdan siyanet için birinci talâk ile ikinci talâk filhal birden ika edilmiş sayılır. İkinci misâlde ise kabliyyet, birinci vahide ile, sabık talâk ile kaimdir, onun vasfıdır. Artık sabık talâk vaki olmuş olunca kadının talâka mahalli-yeti kalmaz.

(3)  -(Ba'd)   : kelimesi, sonra mânâsına bir zarfı zamandır, te'hir ifade eder ve çok kere izafetle istimal olunur:   {Cae Zeydün ba'de Am­rin  =  Zeyd Amrden sonra geldi)  gibi. Bazan da izafetten kesilip zam -  ötüre üzere  mebni olarak   kullanılır:   (Min badü  =   bundan  sonra) gibi.

«Menfi olan fili mazi veya muzari sonunda bulunan badü kelime­si, henüz, daha mânâsını ifade eder: (mâkaretü badü = henüz okuma­dım),   (lem yakre badü  =   daha okunmadı)  gibi.

«Bir kimse, medhulün bihası olmayan zevcesine: {enti talikun va­hideten ba'de vahidetin = sen bir talâk ile boşsun bir talâktan sonra) dese iki talâk vaki olur.   (Enti talikun vahideten ba'deha vahidetün sen kendisinden sonra bir talâk bulunan bir talâk ile boşsun) dese bir talâk tahakkuk eder. Çünkü ba'de edatı kable kelimesinin aksinedir. Bi­naenaleyh ikinci misalde ba'diyyet, ikinci vahide ile kaimdir. Birinci ta­lâk vaki olduktan sonra artık ikinci talâka mahal kalmaz.

(4) -(İnde) : kelimesi, mekân ve zamanca kurbe, huzura delâlet eden bir zarftır-, izafetle istimal olunur: (karatülkitabe inde ahi -ki­tabı kardeşimin yanında okudum), (cae ahi indessubhi -kardeşim sa­bahleyin = sabah olduğunda geldi) gibi.

« (tndi elfün lizeydin -yanımda Zeydin bin kuruşu vardır) sözü, hıfz edilecek bir vedianın mevcudiyetine delâlet eder. Yoksa söyleyenin zimmetinde lâzımüleda bir borç bulunduğuna delâlet etmez. Meğer ki, bu söze «deynen = borç olarak» kaydi ilâve edilmiş, olsun.

şüphe yok ki din, nezdi ilâhîde islâmdan ibarettir) kavli şerifindeki «indallâh», «fi hükmillâh» manasınadır. Çün­kü Allah tealâ mekândan, zamandan münezzehtir.

«Bir kimse, medhulün biha olan zevcesine : (enti talikun inde kül­li yevmin = sen her günde boşsun) dese üç günde birerden üç talâk va­ki olur. (Enti talikun fî külli yevmin = sen her bir günde boşsun), (en­ti talikun maa külli yevmin -sen her gün ile beraber boşsun) denilme­si de böyledir. (Enti talikun külle yevmin = sen bütün gün boşsun) de­nilip fazlaya niyet bulunmasa yalmz bir talâk vaki olur. Yalnız İmam Züfere göre bununla da üç günde üç talâk vaki olur. [6]

  basa dön

 

İKİNCİ  KISIM

 

Süneni Nebevtyyeye Dairdir

 

İçindekiler: Sünnetlerin mahiyeti ve ehemmiyeti. Sünnetlerin başlı­ca, aksam ve ahkâmı. Kavilerde aranılan şartlar, vasıflar. Sünnetlerdeki istinad, irsal, ittisal ve inkıta, Mürsel hadislerin nevileri ve hükümleri. Hadislerin ravileri, metinleri ve senedleri itibarile Devleri. Haberlerin mahiyyeti ve nevileri, haber mahalleri, yâni: kendilerinden haber veri­len hâdiseler. Bazı rivayetler ve haberler hakkındaki ta'n ve itiraz.

Sünnetlerin mahiyeti ve ehemmiyeti:

383 - : Lügatte âdet, tarikat mânâsına gelen    sünnet, ıstılahta: «Resulü Ekrem (Sallâllahü Aleyhiveselîem) Efendimizin bütün mübarek sözleri ile bir kısım fiilleri ve bazı hâdiselere karşı sükût buyurmuş ol­malarıdır» ki bunlar, ümmet hakkında birer delildir, birer dinî hüccet­tir. Bu cihetle sünnetler, süneni kavliyye, süneni fî'liyye, süneni takri-riyye adile üç kısma ayrılmıştır.  Kavlî  sünnetlere «ehadisî şerife»  de denilir.

384  -: Resulüekrem Hazretlerinin bütün mübarek sözleri, fî'lleri ümmet için en güzel bir imtisal nümunesidir. Nebiyyi Zîşan'ın dinî hü­kümlere ait olan bütün sözleri, birer vahyi ilâhî neticesidir. Çünkü Kur1-anıkerim'de: Resulullah havadar söylemez, onun sözü ancak kendisine tebliğ olunan bir vahyi ilâhîdir.) buyurulmuştur. Binaenaleyh Kur'anı Mübîn,  Cibrili  Emîn vasıtasile ti­lâvet ve tebliğ edilmiş bir vahyi ilâhîden ibaret olduğu gibi hadisler de peygamberimizin mübarek kalbine lâyih olan birer vahyi ilâhînin, birei ilhamı rabbaninin eseridir. Onun için dir ki, hadislere de  «vahyi gayri metlüv» adı verilir, bunlar da vahyin «zahir» kısmından sayılır. Hazre-fci peygamberin, bizzat içtihat ve teemmül neticesi olarak beyan buyur­duğu herhangi bir hüküm de «vahyi gayri nıetlûv». vun «bâtın» kısmın teşkil eder. İçtihat bahsine müracaat!.

385  -: Resulüllahın mübarek sözleri birer sünnet olduğu gibi za ti nebevilerine mahsus, hasaisi nebeviyeden mâdut olmayan ve kasd v( ihtiyara müstenid bulunan fî'lleri de birer sünnettir. Dinen memnu olmadiği evvelce malûm bulunmayıp ümmetten sâdır olan herhangi bir ta'ie karşı sükût buyurmaları da o şeyin cevazına işaret olacağından o da bir sünnettir. Fakat küfür ve isyan gibi memnuiyeti dinen malûm olan bir fi'le karşı sükût buyurmaları, onu tecvize asla delâlet etmez.

386  -: Nebiyyi Âlişan'dan kasden sâdır ve teheccüd namazı gibi kendi hasaisi senıyyelerinden gayri     mûdud olan bir fî'l,  Resulüekrem hakkında farz veya vacip ise ümmeti hakkında da farzdır, vacibdir, Haz-reti peygamber hakkında müstehab veya mubah ise ümmeti  hakkında da, müstehabdır veya mübahdır. Böyle sıfatlan malûm olan fî'ilerin hü­kümleri,  Resulüekrem   ile   ümmeti   arasında   müşterek   bulunmuş  olur. Böyle bir filin sıfatı bilinmezse ibahaye hami olunur, bize de ittibaı caiz olur. Çünkü bu hâlde müteyakkan olan budur.

387  - : Resulüekrenrin sünnetleri, pek    mühimdir, dinî esasların pek mukaddesidir; bunlara ittiba etmek, ümmet için bir vecibedir. An­cak Nebiyyi Zîşan Hazretlerine isnat ve izafe edilen her sünnetin, haki­katen bir sünneti nebeviyye olup olmadığını tedkik icap eder. Bu husus­ta büyük, muhterem muhaddislerin,  islâm  âlimlerinin meşhud olan  ça­lışmaları, ilim tarihinde nâzirİ görülmemiş bir hâlde ve her türlü tasav­vurların fevkinde bulunmuştur.

Her nakl edilen sünnetin râvîleri, muhbirleri nazara alınmış, bun­ların ne derecede itimada lâyık olup olmadıkları tesbit edilmiş, bu hu­susta bir isnad ve an'ane usulü vücude gelmiştir.

Meselâ: Sahihi Buharî'de yazılı olduğu üzere: «Ebu Nü'im, Abdul­lah ibni Dinar'dan, o da ibni Ömer radiyallâhü anhümadan şöyle riva­yet etmiştir: îbni Ömer, demiştir ki: Nebiyyi Ekrem Sallâllâhü aleyhi-vesellem ahundan bir hatem = bir yüzük ittihaz etmişti, nâs da altun-dan hatemler edindiler. Nebiyyi Ekrem sallâllâhü aleyhi vesellem: «Ben altundan bir hatem edinmiştim deyip onu terk ettiler ve «Ben onu ebe-diyyen takınmayacağım» diye buyurdular, nâs da hâtemlerini terk edi-verdiler.

İşte bu, bir senet ile, bir an'ane ile ve ahad tarikile rivayet edilmiş bir sünnettir. Hem de sünneti filiye ile sünneti kavliyeyi camidir. Nâsin hâtemlerini parmaklarından çıkarıp terk edivermelerine karşı Resulüek-rem'in sükût buyurmaları da bir sünneti takririyye kabilinden sayılabi­lir. Bu sünneti nebeviyye, Resulüekrem'in ef aline iktida ve ittibaın lü­zumunu da göstermektedir. [7]

  basa dön

 

Sünnetlerin ballıca aksamı ve ahkâmı:

 

388 -: Sünnetler, râvîlerin adetleri, kuvvetleri itibarile müteva-tir. meşhur, ahad kısımlarına ayrılmıştır. Bu kısımların kuvvetleri, hü­kümleri de  bizzarure başka başka  bulunmuştur.

389 -: Mütevatir sünnetler, yalan üzerine ittifakları âdeta naza* ran aklın caiz görmediği bir cemaatin Resulüekrem'den rivayet ettikle­ri  sünnetlerdir.

Meselâ:  bana yalan yere bir şe­yi isnad eden, ateşten oturacağı yere hazırlansın) hadisi şerifi müte-vatirdir. Bunu Nebiyyi Zîşan'dan büyük bir cemaat işitmiş ve bu, her asırda binlerce zevat arasında rivayet edilegelmiştir. Binaenaleyh bu­nun bir hadisi nebevi olduğunda şüphe edilemez.

Mütevatir olan bir sünnet, bir hadisi nebevi, hüküm itibarile kat1-iyye ifade eder, itikad hususunda da, ibadât ve muamelât hususlarında da bir hüccet bulunur.

390  -: Tevatürde muhbirlerin, râvîlerin muayyen adetleri yoktur. Bu aded, hâdiselere göre değişir. Elverir ki, insana yakın ifade etsin, in­sanda kat'î surette bir vicdanî kanaat husule getirsin. Hattâ bu muhbir­lerin arasında çocukların, gayri müslimlerin bulunması da bunu kabule bir mâni teşkil etmez.

Tevatür, bir haberdir. Bir haberden zarurî bir ilim hâsıl oldu mu, artık o kuvvetli bir delildir. Ancak bir iki kişinin haberi hiçbir vakit bir haberi mütevatir olamaz.

Namaz rekâtlarının adetlerine, nakidler hakkındaki zekâtın kırkta bir olduğuna dair olan haberler, bütün tevatür yoliyîe bize vâsıl olmuş­tur.

Velhâsıl: böyle bir tevatür neticesinde rivayet edilen haberin veya mahsûs bir hâdisenin vukuu hakkında bizzarure yakinî bir ilim husule gelmiş olur.

391 - :   Meşhur sünnetler,  bidayeten Resulüekrem   Efendimizden bir iki zat rivayet etmiş olduğu hâlde bilâhare ümmeti merhume arasın­da şöhret bulup ikinci ve  üçüncü asırlarda  tevatür  derecesini bulmuş olan sünnetelrdir. Mestlerin üzerine meshin cevazı hakkındaki hadisi şe­rif, bu kabildendir. ( ^Ui» Jl>Vi l-l )= amellerin hükümleri niyetlere gö­redir)  hadisi şerifi de bu cümledendir.

Bu gibi meşhur haberler, zan mertebesinde bulunur. Fakat ümmeti merhume arasında böyle kabul edilerek şöhret bulmuş olduğu cihetle ifade ettikleri zan, kalbi tatmin edecek bir kuvveti haiz bulunur. Artık bunu inkâr eden, yâni: bunun bir sünneti nebeviyye olduğuna kail bu­lunmayan kimse, ümmeti merhume hakkında itimatsızlık göstermiş, on­ları tahtie eylemiş olacağı cihetle fâsik   =  sapık sayılır.

392  -: Haberi ahad ile sabit sünnetler, bir zatın diğer bir zattan veya bir zatın bir cemaatten veya bir cemaatin bir râvîden rivayet etmiş olduğu sünnetlerdir. Tevatür derecesinde olmayan râvîlerin, meselâ: iki üç zatm rivayet ettikleri bir sünnet de haberi ahad kabilindendir.

Böyle bir sünnetin râvîlerinde bazı şartlar aranır, râvîler, bu şart­ları hâiz olunca rivayet ettikleri şey, galebei zannı icap eder, yalnız iba-dât ve muamelât hususlarında muteber olur, kendisile amel edilir. Bunu inkâr eden, tekfir, tadlil edilmez. Fakat ehliyeti haiz olan râvîleri tahtie ettiği için bid'at ehlinden sayılır.

Bazı kimselere göre haberi vahid, ilim ifade etmediği cihetle ameli de icap etmez. Çünkü amel için ilim lâzımdır. Lâzımın intifası, melzumun da intifasını iktiza eder. = zandan başkasına tâbi ol­mazlar) nazmı şerifi de zannî şeylere itibaıu müstahsen olmadığını gös­terir.

Maamafih bu zanna ittibam müstahsen ohnaması, en ziyade itikadı ve cezaî şeylere nazaran olsa gerektir. [8]

  basa dön

 

Kavilerde aranılan şartlar, vasıflar :

 

393  -: Kavilerde vücudu aranılan başlıca şartlar, dörttür. Bun­lardan biri bulunmayınca rivayeti makbul olmaz. Şöyle ki:

(1) :  Râvide  akü şarttır.    Binaenaleyh mecnunların,  matuhların, gayri mümeyyiz çocukların rivayetleri muteber değildir.

(2) : Râvide islâmiyet şarttır. Çünkü gayri müslimlerin islâm di­nine müteallik bir husus hakkında taassubdan azade bir hâlde ilgili bu­lunmaları, müsteb'addir.

(3) : Râvide adalet şarttır. Yâni: râvi, diyanet ve siyretçe müsta­kim olup kebair denilen büyük günahlardan kaçınmalıdır. Sagayir deni­len küçük günahlara musir olmamalıdır.  Nefsin hissetine delâlet eden âdî hâllerden de uzak bulunmalıdır.

(4) : Râvide zabıt şarttır ki, bu, hakkile işitmek, mânâyı anlamak, lâfzı hıfz etmek, hıfz üzerine murakabede bulunmak ile hâsıl olur. Şöyle ki: râvi, rivayet ettiği şeye dair hiçbir şeyi kaçırmayıp onu lâyıkile işit­miş, görmüş olmalıdır.

Kezalik: rivayet ettiği şeyin mânâsını lâyıkile anlamalı ve onu kud­reti nisbetinde ezberlemeğe çalışmalıdır ve onu başkasına rivayet ede­ceği zamana kadar güzelce hafızasında tutmuş bulunmalıdır.

Rivayet edilen bir hadisi şerifin yalnız lûgavî mânâsı değil, hük­mü şer'îsini de bilmek, zaptın kemal mertebesidir.

394  -: Bir hadisi şerifi Resulü Ekrem'den rivayet eden zat, bi­hakkın fakîh, yâni: her veçhile içtihada kadir ve hadis rivayetile maruf ise rivayet ettiği hadis, kıyasa muvafık olsun obuasın kabul olunur. Kı­yas ile aralarını telif kabil ise telif edilir. Meselâ:  hadisi şerif amma, kıyas hassa delâlet ediyorsa hass, âmmı tahsis ederek her ikisinin de, hükmüne riayet edilmiş olur. Fakat aralarında tearuz bulunup telifi ka­bil olmazsa böyle haberi vahid kabilinden olan bir hadis, kıyasa tercih olunur. Hulefai Râşidîn ile Abdullah ibni Abbas, Abdullah ibni Öme Abdullah ibni Mes'ud, Abdullah ibni Âmr ve Zeyd ibni Sabit ve Müa ibni Cebel ve Ummülmüminîn Hazreti Âişe bu kabii râvilerdendir (rad yallahü anhüm).

İmam Malikten rivayet edildiğine nazaran haberi ahad kabilinde olan bir hadis ile kıyas arasında tearuz vukuunda mutlaka kıyas, ta* dim olunur.-

395  -: Haberi ahad kabilinden olan bir hadisin râvisi, rivayeti mâruf olduğu hâlde bihakkın fekahetle muttasıf bulunmadığı takdird o hadis, kıyasa muvafık ise kabul olunur, muvafık değilse kabul edilme: Şariin maksadına iyice infazı nazarda bulunamamış olduğuna zehab h£ sil olur.

Eshabi kiramdan Ebu Hüreyre ile Enes ibni Mâlik (radıyallâhü ar hüma) bu kabil râvîlerden sayılmıştır. Vakıa bunlar da fakın zevatta: iseler de her vecihle içtihada muktedir bulunmamışlardır.

396  -: Bir hadisi şerifin râvisi, yalnız bir iki hadis rivayetile mâ ruf olunca bakılır:  Eğer bu zatın rivayeti birinci,  ikinci veya üçünci karinde vaki ve kiyasa muvafık ise bu rivayeti kabul olunur. Velev ki selef arasında zahir bulunmuş olmasın. Çünkü bu üç karinde sıdk y adalet galiptir. Fakat bu tarihten sonra vukubulacak böyle bir rivaye kabul olunmaz.

Böyle yalnız iki hadis rivayetile tanümış olan zata «meçhulürriva ye» denir. Bu hususta seleften murad, imamı Âzam zamanından İman Muhammed İbnil Hasenin zamanına kadar olan zatlardır.

397  -: Bir râvinin naklettiği hadis, selef arasında zahir bulunmuı olunca bakılır. Eğer selef bunu kabul etmiş ise veya sükût edip hakkın da ta'n etmemiş ise veya ihtilâf edip bunu bazıları kabul edip bazılar kabul etmemiş, fakat kıyasa uygun bulunmuş ve bunu kendisinden si kat da nakleylemiş ise kabul olunur. Ve illâ kabul olunmaz. İki misâl:

(1) : Sahabei kiramdan Ma'kil ibni Sinan rivayet etmiştir ki: Hi lâl ibni Mürre vefat edip medhulün biha olmayan zevcesi Berda'ı teri etti, bu kadın için mehr tesmiye edilmemiştir. Resulü Ekrem Hazretler bu kadına kabile kadınlarından emsalinin mehrleri nisbetinde bir meni ile hüküm buyurdu.

Ma'kil'in bu rivayetini ibni Mes'ud kabul etmiş, İmam Ali kabul et' memişti. Fakat bu rivayet, Hanefiyece kıyasa muvafıktır. Bu rivayet ibni Mes'ud, Alkamî, Mesruk gibi zatlar da Ma'kildene nakl etmişlerdir Binaenaleyh  Hanefiye  bununla  amel etmiştir.

Kıyasa muvafakati şu cihetledir: Mevt, duhul gibidir. Duhul ile -zifaf ile mehr lâzım geldiği gibi mevt ile de lâzım gelir. Yâni: duhul ile nikâh teekküt edip mehr vacip olduğu gibi ölüm ile de nikâh teekküt eder. Artık bundan dolayı ölüm ile de mehr vacip olur.

Fakat Şafiîier, bu hadisi şerifi kıyasa muhalif görerek bununla amel etmemişlerdir. Onlara göre mehr ya takdir ile veya iki tarafın terazisile veya hâkimin kazasile veya duhul ile vacip olur. Bunlardan biri bulunmayınca mehr lâzım gelmez. Nitekim duhulden evvel talâk vukuunda da hüküm böyledir. Binaenaleyh duhulden evvel vefat vu­kuunda da mehr verilmesi vacip olmaz.

(2) : Fatma Binti Kays demiştir ki: Kocam beni üç talâk ile bo­şadı. Resulü Ekrem Hazretleri bana nafaka ve sükna takdir buyurma-dı. Fakat Hazreti Ömer ile sair sahabei güzin bu rivayeti .,* *ı_O > < ^JZ~ c-* v = kendi sakin olduğunuz yerde onları da iskân ediniz) emri Kur'anîsine muhalif görüp kabul etmemişlerdir. Binaenaleyh bu­nunla amel olunamaz. Maahaza, bu rivayet, kıyasa da muhaliftir. Çün­kü üç talâk ile boşanan bir kadın da iddet içinde bulundukça sair mu' teddeler gibidir. Binaenaleyh o da nafakaya, süknaya müstahik  olur.

Hanefiyyerün mezhebi budur. Ibni Mes'ud Hazretlerinin, ibrahim Nahaînin mezhepleri de böyledir. [9]

  basa dön

 

Sünnetlerdeki, rivayetlerdeki isnad, irsal, ittisal ve inkıta:

 

398 -: Resulü Ekrem {sallâllahü aleyhi vesellem) Efendimizden rivayet edilen bir sünneti seniye, bir hadisi şerif, ya müsned veya mür­sel bulunur. Şöyle ki. bir sünneti nebeviyye, bizlerden tâ zatı risaletpe-nahiye kadar bir râvîler silsilesile isal edilirse müsned, muttasıl nâmını alır. Bu râvîler silsilesine senet, an'ane de denilir. Bu râvilerin sırasile adlarım zikr etmeğe de İsnad adı verilir. Sened ile isnadın cem'inde «esa-nid-- tâbiri kullanılır. Bu isnad, islâm âleminde tâ zamanı Nebeviden beri carîdir ve   müslümanlann  pek  yüksek   hasletlerinden  maduttur.

Bilâkis bir sünneti nebeviyye, doğrudan doğruya Resulûllahtan ri­vayet edilip aradaki râvîlerin isimleri tamamen veya kısmen zikredil-mezse  mürse! ve munkati nâmım alır. Meselâ:  hadisi şerifi bir müsned hadistir. Bu hadisteki râvîlerin sıra ile yazılan isimleri,   «sened»   dir. Buna.  tarik,  vecih  de  denir. Bu râvîlerin  böyle birbirinden hadisi nakl  etmiş  olmalarını bildirmeğe  de   «isnad» denilir. Resulü Ekrem'in asıl mübarek sözlerine de «metni hadis» adı verilir. Bu  hadisi   şerifte Abdullah  ibni   Ömer   (radıyalîahü   anhüma)   dan şöyle dediği rivayet olunuyor. Ben Resulullah (sallâllahü aleyhi vesel* temden işittim, buyurdu ki: Hepiniz çobansınız, hepiniz raiyyesinden mesuldür. Yâni: her fert, muhafızdır, bir velayeti haizdir, eli altında olanlardan indallah mesuldür —: Emir, muhafızdır, erkek; ailesi efra­dı üzerinde muhafızdır. Kadın, kocasının hanesi ve çocuğu üzerinde mu­hafızdır. Artık hepiniz muhafızdır, hepiniz kendi eli altında bulunanlar­dan mesuldür. Herkes, uhdesine düşen sıyanet ve himaye vazifesini lâ-yıkile ifaya çalışmalıdır ki, bu mesuliyetten kurtulabilsin. ,(Sahih Bu­harı).

399 -: Bir hadisi şerifin inkıtaı, ya zahir veya bâtındır. inkıtaı zahir, usuliyyuna göre râvî ile merviyyün anh arasındaki vasıtayı terk etmektir. Böyle bir hadîse «mürsel» denir. Meselâ: bir hadisi şerifi ib­rahim ibni Musa Hişamdan, o da Cüreycden, o da Ata'dan, o da ibni Abbas'tan rivayet etmiş olduğu hâlde bir zat, Hişam'ı zikr etmeksizin «İbrahim ibni Musa; ibni Cüreycden, O da Atâ'dan O da ibni Abbas'dan diye rivayet etse bu hadis, mürsel olmuş olur.

Kezalik: râvîlerin hepsini zikr edip de yalnız ibni Abbasi zikr et­mese yine mürsel olmuş olur. İste bunlardaki inkıta, zahirdir.

İnkıtaı bâtına gelince bu da hadisin râvîleri tamamen zikredilmiş olmakla beraber hadisin bâtında, hakikati hâlde munkati olmasından ibarettir. Şöyle ki; bir hadisi şerifi nakledenlerden birinde adaletten ve­ya zabıttan mahrumiyet gibi bir noksan bulunsa veya o hadis kitabul-laha veya mâruf bir hadisi nebeviyyeye muarız bulunsa bâtını bir in­kıta ile munkati bulunmuş olur.

400 -: Bir hadisin kitaba veya mâruf bir hadise muarız bulun­ması, ya sarahaten olur. Nitekim Kays kızı Fatma'nın kendisine nafaka ve sükna takdir edilmemiş olduğuna dair rivayet ettiği hadis, daha kuvvetli delil olan âyeti celilesinc sarahaten mu­arız bulunmuştur.

Kezalik: îbni Abbas Hazretlerinin rivayet ettiği bir hadise göre Re­sulü Ekrem Efendimiz, bir hâdisede yalnız bir şahit dinlemiş, bir de müddeiye yemin verdirerek hüküm vermiştir. Bu hadis ise kendisinden kuvvetli ve meşhur olan şahit ikamesi da­vacıya, yemin de inkâr edene aittir) hadisi şerifine sarahaten muarız­dır.

Yahut bu muarız bulunmak delâleten olur. Bu da belvayı. âmde, yâni: herkesin bilmesine ihtiyaç bulunan bir hususda rivayet edilip yal­nız bir iki kişice malûm olan ve ashabı kiram tarafından nakli iltizam edilmemiş bulunan hadistir ki, bunun böyle şâz bir mahiyette bulun­ması, munkati olmasını icap eder. Nitekim Resulü Ekrem'in namazlar­da besmelei şerifeyi cehren tilâvet  buyurduğunu Ebu Hüreyre Hazretleri nakletmiştir. Halbuki bu hadisi, sair eshabı kiram nakletmemişler-dir. Eğer böyle olsaydı bu hal, sair sahabei kirama hafi kalmazdı. On­lar tarafından da nakli iltizam olunurdu.

Kezalik: Hadis diye nakl edilen bir şeyi eshabı kiramın hadis ola­rak kabul etmeyip işitmiş oldukları hâlde ondan ı'râü etmeleri, delâleten bir muarizlik sayılır. Çünkü ashabı kiram, şeriati garrayı nakl hususun­da umdedirler, asıldırlar. Onların böyle nakledilen bir haberden kaçın­maları o haberin inkıtaına, intisabına delâlet eder.

Meselâ: Gayri baliğ kimselerin mallarından Hanefiyeye göre zekât lâzım gelmez. Hazreti Ali ile ibni Abbas'm mezhebi böyledir. Şafiiyyeye göre ise lâzım gelir. Hazreti Âişe ile Abdullah ibni Ömer'in mezhebi de böyledir. Bu babda her iki tarafın delilleri vardır. Bu hususta Âmr ib­ni Şuayıb: yetimlerin malları hakkında bir hayırlı cihet arayınız, tâ ki, o malları sadaka yiyip tü­ketmesin) âiye bir hadis rivayet etmiştir. Fakat iki taraf da bu hadisi nazara almamış, kendi içtihatlarım, .hükümlerini buna bina kümanuştır. Binaenaleyh bu haberden i'raz ettikleri için bu, batmen, manen munka-ti bulunmuştur. [10]

  basa dön

 

Mürsel hadislerin nevileri ve hükümleri :

 

401 -: Mürsel, munkati denilen sünnetler, hadisler dört nev'e ay­rılır. Şöyle ki: (1): Mürseli sahabedir ki, eshabı güzinden bir zatın va­sıtadan bahsetmeyerek doğrudan doğruya Resulü Ekrem'e isnat etmiş olduğu hadistir. Meselâ: İbni Abbas Hazretlerinin rivayet ettiği hadis­lerden birçokları bu kabildendir. Bu zat, zamanı nebevide pek genç ol­duğundan kendisinin bizzat femi saadetten dört veya on şu kadar hadis işitmiş olduğu mervîdir, mütebaki hadisleri Hazreti Ömer'den, Hazreti Ali'den vesair sahabei güzinden işitmiş olduğu hâlde bunları: (Kalenne-biyyü sallâllahü aleyhi vesellem) diye mürsel olarak rivayet etmiştir.

Sahabei kiramın böyle mürsel olarak naklettikleri hadisler, bilicma muteberdir, makbuldür. Çünkü onların hepsi de uduldür, adaletle, is­tikametle maruftur. Naklettikleri hadisleri Resulü Ekrem'den ya biz­zat veya kendileri gibi adaletle, istikametle muttasif olan diğer bir sa-habî veya müteaddit sahabe vasıtasile telâkki etmişlerdir. Artık onların rivayetlerinde şüpheye mahal yoktur. Onları bizzat Resulü Ekrem Haz­retleri tezkiye buyurmuştur.

(2) : İkinci, üçüncü karinelerdeki zevatın irsalidir. Sabinin, ibni Müseyyebin, Hasanı Easrînin vasıta olan sahabîyi, meselâ: İmam Aliyi zikretmek sizin doğrudan doğruya (Kale resulûllah..) diye rivayet et­mesi gibi.

Bu nevi mürseller, Hanefiye indinde hüccettir. İmam Mâlikin ve iki rivayetten  birine  göre  Ahmet  ibni Hanbeün  ve  ekseri mütekelliminin mezhepleri de budur. Zâhirîyeye ve eimmei hadisden bir cemaate göre böyle mürseî bir hadis asla kabul edilmez. İmam Şafiîye göre de böyle mürsel bir hadis, bir âyet ile veya meşhur bir sünnet ile veya kıyasa mu­vafakatle teeyyüt ederse veya ümmet tarafından telâkki bilkabule maz-har bulunmuş olursa veya bu irsale şeyhleri muhtelif iki adi râvî de iş­tirak ederse veya bunun başka bir tarik ile ittisali sabit bulunursa mak­bul olur.

Bu kabil mürselleri kabul eden zevat diyorlar ki: İkinci ve üçüncü karnler = asırlarda adalet, istikamet galiptir. Vasıta bizce meçhul ise de râvîce malûmdur. Râvî, adi ve istikametle maruf olduğundan sika ol­mayan kimseden hadis rivayet edeceğine ihtimâl verilmez. Bu cihetle­dir ki, bu karnlerdeki mürsel hadislerin kabul edilmeleri hakkında âde­ta bir icma vaki olmuş gibidir.

(3) : Üçüncü karnden sonraki asırlardan herhangi birinde adaletle muttasif bir râvînin irsalidir. Bunun makbul olup olmaması hakkında Hanefî imamlarının ihtilâfı vardır.  İmam Kerhî,  bunun makbuliyetine kaildir. Çünkü râvî, adi ile mâruf olunca itimada lâyık olmayan bir va­sıta ile hadis nakletmez. Böyle bir zat, vasıtanın hâlinden gafil sayıla­maz.

İsa ibni Eban gibi bazı zatlar da müteakip asırlarda sui ahlâkın şu-yuunu nazara alarak bu'kabil mürsellerin kabulüne taraftar bulunma­mışlardır. Meğer ki, bir takım sikat, râvînin müsnedini rivayet ettikleri gibi mürselini de rivayet ve kabul etmekte bulunmuş olsunlar. Çünkü bu rivayet, onun hakkında bir tâdildir ve o mürselin Resulûllaha ittisa­line bir şahadettir.

(4) : Min vechin mürsel, min vechin müsnettir.  Meselâ:   (Lâ ni-kâhe illâ biveliyyin = nikâh ancak veli vasıtasiyle akdedilebilir)  hadi­si şerifini İsrail ibni Yûnus müsnet olarak rivayet etmiş, Şu'be ile Süf-yanı Sevrî ise mürsel olarak nakl eylemiştir. Binaenaleyh bu hadisi şe­rif, Hanefiyeee esasen makbuldür.  Şu kadar ki bu, bir haberi ahad-'dir. Âkil bir baliğenin nefsini bizzat tezviç edebileceğini ise âyeti kerimesi nâtıktır. Bu cihetle bu hadisi şerif, daha kuvvet­li bir delile muhalif görüldüğünden bu babda umumî üzere kabul edil­memiştir.

Mürsel hadisleri kabul edenler, bu dördüncü nev'i de kabul etme­mişlerdir. Mürsel hadisleri kabul etmeyenler ise bu nev'in kabul edilip edilemeyeceğinde ihtilâf göstermişlerdir. Bir kısmına göre bu nevi de, makbul değildir. Madem ki, min vechin inkıta vardır. Bu, merviyyün anhi cerhe delâlet eder. Min vechin isnat tâdildir. Cerh ise tâdilden evlâdır. Diğer bir kısma göre ise min vechin irsal hâlinde merviyyün anhin hâli meskût bırakılmıştır. Min vechin isnat ise merviyyün anhin hâlini nâtıktır. Artık sâkit, natıka muarız olamaz.

402 - : Yaktile muhaddisini  kiram tarafından süneni  nebeviyyc, ahaöisi şerife tamamen zapt edilmiş olduğundan artık öteden beri mu­teber bulunan bir hadis kitabında münderiç, mâruf bir hadisi  şerifi   : (Kale  Resulullahi   =   Rcsuluîlah demiştir.)   veya      (rüviye   aninnebiyyi ~   peygamberimizden mervîdir)   diye rivayet etmek caiz ve makbuldür. Fakat böyle   bir kitapta   yazılı bulunmadığı   hâlde:   «Resulullah   şöyle buyurmuştur, veya ondan şöyle rivayet olunmuştur»  diye rivayet edi­lecek bir hadis, kabul edilemez ve böyle mazbut olmayan bir hadisi ar­tık asrımızdan zamanı  nebeviye kadar bir  senet ile,  bir an'ane  ile ri­vayet etmeğe de imkân kalmamıştır. [11]

  basa dön

 

Hadislerin râvîleri, metinleri ve senetleri i ti bari I e nevileri:

 

403  -: Sünnetler, hadisler, sadrı evvelden beri şüyu ve intişar ba­kımından mütevatir, meşhur ve müstefiz. haberi ahad nevilerine ayrıl­dığı  gibi yine  haberi  ahad  kabilinden  olarak   aziz, garib nevilerine de ayrılır.

Resulü Ekrem'e veya bir sahabîye veya tabiinden bir zata ref ve isal edilmeleri bakımından da merfu, mevkuf veya maktu nevilerine ayrılır.

Senetlerinin Resulü Ekrem'e veya bir sahabîye veya bir tabiîye bi-lâ inkıta isal edilip edilmemesi itibarile de muttasıl veya müsnet, mürsel, munkati,  mu'dal, muanan,   muallâk,  müdelles   nevilerine  inkısam  eder.

Sünnetler, hadisler, râvîlerinin adalet ve zapt gibi vasıflarına ve senetlerinin ittisal ve inkıta gibi hâllerine göre de sahih, hasen, zayıf muallel, metruk, şaz,  münker nevilerine  ayrılır.

Metinlerinin veya senetlerinin tebdil ve ilâvesi veya uydurulmuş ol­maları itibarile de müdreç. muztarib, musahhaf, muharref. müphem, mevzu nevilerine munkasim bulunur. Bunlara dair sırasile malûmat verilecektir.

404  -: Yukarıda mütevatir, meşhur, haberi ahad kabilinden olan sünnetlere  dair  malûmat verilmiştir.   Hadisi   aziz, hadisi   garip   denilen sünnetler de haberi ahad kabilindendir. Şöyle ki: Râvîleri iptidadan in­tihaya kadar en az iki zattan veya bazısı iki bazısı ikiden ziyade zevat­tan ibaret olan ve âhad derecesini geçmeyen bir sünnete  «hadisi aziz» denir. Meselâ: bir hadisi şerifi yalnız Ebu Hüreyre ile Enes ibni Mâlik (radıyallahü anhüma)  rivayet edip bunlardan da birer veya ikişer zat rivayet etse bir hadisi aziz olmuş olur. Maamafih şayi olan bir ıstılaha göre hadisi aziz ile hadisi meşhurda ilk tabakadaki râvînin birden ziya­de olması şart değildir. Binaenaleyh bir hadisi şerifi Resulü Ekrem'den evvelâ bir sahabî rivayet edip ondan da iki zat rivayet etse yine hadisi aziz olmuş olur. Bunlara «haberi aziz» de denir.

Hadisi garib'e gelince bu da her tabakada yalnız bir râvî tarafım­dan rivayet edilen hadistir. Buna «Ferd» de denir. Garip olan hadislerin, bir çoğu sahih değildir. Fakat bazıları da sahihtir. Garip olmak, sıh­hate mâni değildir. Senedini teşkil eden râvîierin adalet ve zapt derece­lerine göre ya sahih veya zayıf bulunur.

405 -: Sünnetler, Resulûllaha veya bir sahabîye veya bir tabiî­ye ref ve ittisal edilmelerinden dolayı merfû, mevkuf veya maktu adı­nı alır. Şöyle ki:

Hadisi hıerfü; Resulü Ekrem'den sarih veya sarih hükmünde ola­rak muttasıl veya münkati bir senet ile rivayet edilen herhangi bir ha­distir. Meselâ: Bir sahabînin, veya bir tabiînin, veya herhangi bir za­tın (kale Resulûllah.. = Resulü Ekrem sallallahü aleyhi vesellem şöyle buyurdu veya buyurmuştur veya şöyle yaptı veya yapmıştır veya şöy­le bir hâdiseye karşı sükût buyurdu veya buyurmuştur) diye rivayet et­tiği bir sünnet, sarahatten bir hadisi merfûdur.

Bir musannifin hiç senet zikr etmeksizin: (Kalennebiyyü sallallahü aleyhi vesellem = peygamber aleyhisselâtü vesselam şöyle buyurmuş­tur)  diye naklettiği bir hadis de bu kabildendir.

Sahabei kiramdan veya tabiînden bir zatın akıl ile idrak edileme­yecek bir şeyi, meselâ: ahret hayatına müteallik bir hâdiseyi veya bir âyetin sebebi nüzulünü ve geçmiş veya gelecek zamana ait bir vakayı kur'anı mübinden veya israili yy âttan ahz etmeksizin ve Resulü Ekrem'e sarahaten isnat eylemeksizin nakl etse bu da hükmen merfû bir hadis olur. Çünkü buna başka türlü ıtlaı tasavvur olunamaz.

Bir sahabmin içtihat mevzuu olmayan bir işi meşru görerek işleme­si de Resulü Ekrem'e hükmen ref edilmiş bir hadisi fîlî sayılır. îmam Şafiînin rivayetine göre Hazreti Ali'nin küsuf namazının her rekâtında iki defadan ziyade rüküa varması bu cümledendir.

Kezalik: bir sahabînin: Biz Resulü Ekrem'in zamanında şöyle ya­pardık. Demesi veya: Biz şöyle yapmakla memur idik, veya şöyle yap­maktan nehy olunmuştuk. Demesi de bu kabildendir.

Hadisi mevkuf ise akıl İle idrâk edilecek bir-şeyin muttasıl veya munkati bir senet ile sahabei eüzinden birine sarahaten isnat ve ifca*v edilmesidir. Meselâ: «Hazreti Ömer, şöyle söyledi veva şöyle yaptı ve­ya şöyle bir hâdise karşısında sükût buyurdu» denilse bu bir hadisi mevkuf olmuş olur.

Hadisi maktua gelince bu da: akıl ile anlaşılabilen bir geyin' mut­tasıl veya munkati bir senet ile tabiîni kiramdan veya onların tâbilerin-den bir zata isnat edilmesi suretiel olan hadistir. Meselâ: Hasanı Bas-rî, şöyle dedi, veya yaptı veya şu hâdiseyi görüp sükût etti.» denilse bu, bir hadisi maktu olmuş olur.

Bu hâdiseler de, misallerden de anlaşılacağı üzere kavlî, fîlî, takri­ri kısımlarına ayrılmaktadır.

406 -: Senetlerinin Resulü Ekrem'e veya bir sahabîye veya bir ta­biîye bilâ inkıta isal edilip edilmemeleri bakımından muttasıl veya müs-net, mürsel, munkati vesaire nâmını alan hadislere gelince bunlardan muttasıl, mürsel, munkati hakkında  (398, 399, 400, 401) inci rakamlar sırasında  malûmat vermiş bulunuyoruz.   Biz burada  mu'dal,   muan'an, muallâk,   müdelîes denilen  hadislere  dair  sırasile biraz  malûmat vere­ceğiz.

407  - : Mû'dal:  Sahabîye varıncaya kadar râvîlerinden iki veya daha ziyade vasıta zikredilmeyip terk edilmiş bulunan hadistir ki, bu da  usuliyyuna göre  mürsel demektir.

408  -: Muan'an: Senedinin bir yeya birkaç yerinde  «an» tâbiri kullanılan, meselâ: (haddesena fülânün an fülânin an fülân..)  diye riva­yet edilen hadistir. Buna «anane» tarikile rivayet de denir.

Sahih görülen kavle göre bu suretle hadis rivayet eden zatki, ken­disine «muan'in» denir. Eğer tedlis ile maruf değilse ve an = den lâfzile zikrettiği Şeyhî ile aralarında mülakat mümkün -İmam Buha-sırasmda malûmat vermiş bulunuyoruz. Biz burada mu'dal, muan'an, rîye göre sabit = ise rivayet ettiği bu hadîs, muttasıl sayılır. Bazı ule­maya göre ise, hadîsi muan'an, her hâlde munkati sayılır..

Bazan «an» yerinde (enne) kullanılır- Meselâ: (Haddesenezzühriy-yü ennebnel müseyyebe kale keza..) denilir. Cumhura göre bu da «an» hükmündedir. Mutlak olarak istimali, tedlisden selâmet, imkânı müla­kat şartile işitmeğe hami olunur, yâni râvî onu nakl ettiği zattan işit­miş sayılır.

Hadisi muan'ana bir misâl: Sahihi Buharı.

Yâni Buharı merhum Süleyman'dan, o da Şu'beden, o da Halidden, o da Kılâbeden, o da Enes ibni Mâlikten rivayet etmiştir. Peygamberi Zîşan Efendimiz buyurmuştur ki: Her ümmetin bir emîni vardır. Bu ümmetin emîni de  aşerei mübeşşereden olan-Ebu Ubeydedir.

409 -: Muallâk, senedinin yalnız iptidasından bir veya birkaç râ-vîsi hazf edilmiş olan hadistir. Meselâ: Bir zat kendi şeyhini ve şeyhi­nin şeyhini zikr etmeksizin onların fevkindeki râvîlerden itibaren cezm sigasile senedi zikr etse, meselâ:   (Flân dedi veya yaptı veya şöyle rivayet etmiştir.

Sahihi Buharide talik pek çoktur. Meselâ: (Allahü ehakku en yüs-tahya minhü -Allahü tealâ kendisinden haya olunmaya herkesten daha haklıdır.) hadisi şerifi muallâktır. Çünkü Buharı merhum, bunu «Kale behzübnü hakimin an ebihî an ceddihî anirinebiyyi sallâllahü aley­hi vesellem)* diye cezmen rivayet etmiştir. Halbuki Buharı, Behze yetiş­memiştir.

Hadisi muallâk, esasen red edilen hadisler kısmına dahildir*. Iskat edilen râvînin hali meçhul kalmış oluyor. Bu cihetle talik, bir kusur­dur ve mürtekibi tedlis ile meşhur ise hadis müdelies kabilinden sayılır. Fakat muallâk hadis, başka bir tarik ile rivayet olunur da bununla sa­kıt olan râvînin ismi bilinir ve onun sika olduğu anlaşılırsa bir hadisi sahih olabilir. Bahusus hadisi Buharî gibi bir zat cezm sigasile zikr ederse senedinin kendisince sabit olduğuna ve ancak sahih bir maksada mebni râvîyi hazf eylediğine hükmolünur.

Bazı ulemaya göre senedi hiç zikr edilmeksizin : (Kalennebiyyü sal-lallahü aleyhi vesellem = peygamber efendimiz şöyle buyurdu) diye nakl edilen bir hadis de «muallâk» sayılır.

410 -: Müdelies, senedinde râvîlerinden biri ligarezin bırakılmış, onun fevkindeki râvîden işitildiğini îham eder gibi bir tarzda rivayet olunmuş veya râvîlerinden biri bir garaza mebni kendi maruf ismile ve­ya künyesiîe zikr edilmemiş olan hadistir. Tedlis yapan râvîye: «mü-dellis» adı verilir. İsmi bırakılan râvîye de «müdellesün anh» denir.

Esasen tedlis, bir malın kusurunu müşteriden gizlemek manasına­dır. Bunun deles maddesinden müştak olduğu da söylenmiştir. Deles ise: Nur ile zulmetin, aydınlıkla karanlığın karışık bir hâlde bulunması de­mek olan alaca karanlıktan ibarettir.

Hadislerde tedlis üç suretle olur:

(1) : Tedlis fîl isnaddır ki, râvî, hadisi kendi şeyhinden işitmiş ol­duğu hâlde onu bırakıp hadisi mülâkî olduğu şeyhinin şeyhinden işitmiş olduğunu  îham eder bir vecihle   :   Meselâ   :   «Kale fülânün» veya   «an fülânin» diye rivayet eder. Halbuki bu hadisi, şeyhinin şeyhinden işit­memiş olduğu huffazı hadisin şahadetlerile mazbut bulunur.

(2) : Tedlis fittesviyedir ki râvî,  şeyhini zikr etmekle beraber onun fevkinde bulunan râvîlerden birini za'fı sebebile terk eder,  diğer si'ka olan râvîleri zikr ederek böylece senedin bütün ricalini mevsukiyet bakımından  müsavi  kılar.  Buna   «tecvit»   de denir ki,  gözleştirme   de­mektir.

 (3) : Tedlis fişşüyuhtur ki râvî, şeyhini veya şeyhinin şeyhini maruf olmayan bir ismile veya künyesile veya nisbetile zikr veya bir sı­fat ile tavsif ederek bu veçhile hadisin senedini metîn göstermek ister. Tedlisin en şerlisi budur.

BakiyyetübnülveKd, bu nevi tedlisi en ziyade yapanlardan imiş. Süf-vanübnü uyayne, ibni İshak, A'meş, Katade; Sevrî. Velid ibni Müslim gibi saduk zatlar da tedliste bulunmuşlardır.

«Tedlisler, bir fâsid garaza müstenit olursa, meselâ: râvînin zâfmı örtbas etmek veya o râvîden rivayete tenezzül etmemek gibi bir mak­sada mübteni olursa mezmum, makduh, olur. Fakat sahih bir garaza müstenit olursa, meselâ: senedi kısaltmak, veya şeyhî Sikadan olmak­la beraber samîierce meçhul bulunmak, veya aynı ismi tekrardan kaçın­mak, veya şeyhinin küçük olmasına mebni rivayetine kıymet verilme­mesinden korkmak gibi bir maksada mebni bulunursa mezmum. mak-duh olmaz. Bu veçhile tedlis, bir kizb değildir. Binaenaleyh müdellisin adaletini-iskat etmez. Fakat râvî. hadisi şeyhinden işitmiş olmadığı hâl­de onu ondan işitmiş olduğunu iktiza eden bir siga ile îrad eder, meselâ: «semıtü an fülânin = filândan işittim- veya «kaddesena fülânün -fi­lân bize haber verdi» derse bu, tedlis değil, kizb olur. Artık bu tedlis yapanın diğer rivayetleri de kabul edilmez.

Bazı zatlara göre hadisi müdelles. mutlaka kabul edilmez. Fakat sahih görülen şudur ki: râvî. işitmiş olduğunu beyan etmeksizin hadisi işitmek ihtimâli olan bir lâfz ile rivayet ederse bu. hadis mürseî hük­münde  olur.  Sahihi  Buharîde ve Müslımde bu  kabil hadisler  vardır.

411 -  :  Hâvilerinin adalet ye zapt gibi vasıflarına ve senetlerinin

ittisal  ve inkıtaı   gibi   hâllerine  mebni   sahih  vesaire  nevilerine  ayrılan sünnetlere gelince bunlar da sırasile şunlardır:

412 - : Hadisi sahih: iptidasından müntehasına kadar âdil, zabit

râvîler  tarafından muttasıl  bir senet  ile   rivayet edilmiş olan hadisdır ki, iki kısma ayrılır.

Biri: sahih' lizatihîdir ki. râvîlerinde adalet ve zapt sıfatları, sene­dinde de ittisal hâli vechi kemal üzere bulunan ve şaz. muallel bulun­mayan hadistir.

Diğeri: sahih ligayrihîdiı ki. râvîlerin adalet ve zaptında bir nevi kusur ve noksan bulunmakla beraber diğer bir hadisi sahih ile teeyyüt etmekle veya daha birçok tarikler ile rivayet edilmekle veya sair bir veçhile senedindeki bu kusur ve noksan, cebir ve telâfi edilmiş olan ha­distir.

Demek ki, bir hadisin lizatihi sahih olması için başlıca beş şart vardır:

(1) : Muttasıl bir senet ile rivayet edilmiş olmalıdır. ,Bu hâlde mür-sel, muallâk, munkati, mu'dal olan hadisler, lizatihî sahih olamaz.

(2) : Râvîlerin hepsi de âdil olmalıdır. Adaletle maruf olmayan bir râvînin naklettiği hadis, lizatihî sahih değildir.

(3) : Râvîlerin hepsi de tamüzzabt olup nakl ettikleri şeyi hakkür. bellemiş, eksiksiz, artıksız olarak hıfz etmiş olmalıdır.

(4) : Şâz olmamalıdır.

(5) : Muallel olmamalıdır.

İmamı Âzam"a göre hadisin sıhhati için râvînin fakih olması da şarttır.

İmam Buharîye göre her râvînin rivayet ettiği hadisi kendi şeyhin­den işitmiş olduğunun sabit bulunması da bir şarttır.

413 -: Hadisi hasen, hadisi sahih ile hadisi zaif arasında bir mer­tebeyi haiz olan, yâni: -râvîlerinin sıfatlarında bir nevi kusur bulunan hadisdir ki, iki kısma ayrılır.

Biri: lizatihî hasendir ki. râvîsinin yalnız zaptında bir nevi kusur bulunup başka tarikler ile rivayet edilmek gibi bir suretle bu kusuru te-'âfi edilmemiş olan hadistir.

- Diğeri: ligayrihî hasendir ki, esasen hadisi zaif iken zaafı başka birçok tarikler ile rivayet edilmek gibi bir veçhile mündefi bulunan ha­distir.

«Hadisi zaif: râvîlerinin adalet ve zaptında veya senedinin ittisalin­de kusur bulunup başka bir veçhile bu kusuru cebr ve telâfi edilmemiş olan hadistir.

Mürsel, muallâk, mû'dal, munkaü. müdeîles, muallel, şâz, münker, metruk, müdrec, maklûp. muztarip. musahhaf, muharref denilen hadis­ler, bütün ahadisi  zaife kabilindendir.

414 - : Hadisi sahih ile hadisi hasen. hem halâl ve haram husu­sunda, hem de muamelât hususunda ihticaca saiihtir. Hadisi zaif ise an­cak ibadete veya ahlâka dair t ergi p ve terhîp hususunda muteber olabi­lir, kendisile yalnız fezaili  â'maî hususunda amel caiz görülebilir. Meğer ki, za'fı pek şiddetli olsun, meselâ: râvîsi yalan söylemekle, fahiş galat 'ar ile mâruf bulunsun. O takdirde bir hadis olarak telâkki edilemez.

Şunu da ilâve edelim ki: sahih ve hasen olan hadislerin dereceleri kuvvet -ve makbuliyet itibariîe mütefavet olduğu gibi zaif denilen hadis­lerin  zaaf dereceleri  de  mütefavettir.

Bir de bir hadis hakkında sahih, hasen veya zaif denilmesi, râvîle-nnin sikadan olup olmadıklarına ve senedine nazarandır. Nefsülemir ıtibarile değildir. Yoksa olabilir ki, sahih denilen bir hadis, zaif bilâkis zaif sanılan bir hadis de haddi zatında sahih bulunmuş olur. Çünkü si-kattan olan bir râvînin hataya mâruz kalmış olması mümkündür.  Zaif görülen bir râvînin d$ hakka tercüman olmuş bulunması melhuzdur. Şu kadar var ki, bizce nefsülemir meçhul olduğundan bizim için râvîlerin, ve senetlerin evsaf ve ahvâline bakmaktan, ona göre hüküm vermekten başka çare yoktur.

415 - : Hadisi muallel: hakkında kadh ve ta'm icap edecek olar kusurlardan salim görülen, bununla beraber  kendisinde  sıhhatini  ihlâl edebilecek gizfi bir illeti kadh bulunan hadistir. Böyle bir hadisin sıh­hatine dokunabilecek gamız sebebi kadhe «illet»  denir ki, buna ancak hadis ilminde pek çok maharetleri olan zatlar muttali olabilirler. Hattâ deniliyor ki, bir hadisin illetini keşf edebilmek    fevkalâde bir ihataya mütevakkıftır, o hadisin bütün tariklerini,  yâni:   isnatlarını toplamaya Ve rivayetlerinin ihtilâfına, her birinin zapt ve itkanının derecesine dik­katle nazar etmeğe bağlıdır. Bir hadisin bütün tarikleri bir araya cem edilmedikçe muallel   olup  olmaması   anlaşılamaz.

Bir râvînin naklettiği hadis hususunda vehme düşmesi, meselâ: metinleri veya râvîieri birbirine karıştırması, veya merfuu, mevkuf, ve bilâkis mevkufu merfu göstermesi, yahut kendisinden kuvvetli râvîlere muhalefet etmiş bulunması da nakl ettiği hadis hakkında birer illeti kadhtir. Velhâsıl kendisinde böyle bir illet bulunan hadise muallel de­nildiği gibi  «alil»,  «malûl» de denir.

Meselâ: (Elbeyyiam bilhıyar ^ alan satan muhayyerdirler) hadisi şerifini Süfyanı Sevrî, Abdullah ibni Dinardan rivayet etmiştir. Bunu bir çok muhaddisler de böyle zapt etmişlerdir. Halbuki Yâlâ ibni Ubeyd, bu hadisi Süfyanı Sevrînin Arar ibni Dinardan rivayet ettiğini naklet­mekle gaflete düşmüştür. Binaenaleyh bu hadis, Yâ'lânın rivayetine na­zaran mualleldir. Şu kadar var ki Âmr ibni Dinar ile biraderi Abdullah ibni Dinardan her biri sika olduğundan bu gaflet, yalnız senede aittir, metne tesir etmiş değildir.

Muallel ,bir hadis ile amel cihetine gelince bakılır: eğer bu hadis-, deki illet, onun sıhhatini cerh etmediği gibi hakkında, ta'n ve kadhi de müstelzim değilse kendisile amel olunabilir. Sika tarafından muttasıl bir hadisi mürsel gibi rivayet etmek bu kabildendir. Fakat bu illet, hadisin sıhhatini cerh ederse veya onun hakkında ta'm mutazammın bulunur­sa o hadis ile amel edilemez.

416 -: Hadisi metruk; ibadet ve taat hususunda fisk ve taksiri veya rivayetinde gafleti ve çokça galatı bulunmakla zaif sayılan bir râ­vînin nakl ettiği hadistir. Böyle bir kimsenin    rivayeti,  sikadan hiçbir kimsenin rivayetine muhalif görülmediği hâlde yine metruktür.

Meselâ:  = cennete ne bir hiylebaz, ne bir cimri, ne de eli altında bulunanlara kötü muamele eden bir kim­se girmeyecektir.) hadisi metruktür. Çünkü bunu yalnız Sadaka ibni Museddakik, Ferkadibni Mürre tarikile rivayet etmiştir. Bunu bu tarik ile başkası rivayet etmemiştir. Sadaka ile şeyhi olan Ferkad ise ziyade zaaf ile müttehemdirler.

Böyle bir hadisi zaif bir râvî, diğer zaif bir râvîye muhalif olarak nakl etse hangisinin za'fı hafif ise onun nakl ettiği mürecceh olur.

417 -: Hadisi şaz; makbul, sikadan mâdut olan bir râvînin ken­disinden daha makbul olan sikalara muhalif olarak nakl ettiği hadistir. Bu muhalefet, metinde olacağı gibi senette de olabilir.

Bazı muhaddislere göre şâz, bir sikanın münferiden rivayet ettiği hadistir veya yalnız bir isnadı bulunan hadistir. Bu hâlde râvîsi sika ise tevakkuf olunur, o hadis ile hemen ihticac edilmez, sika değilse hadisi «metruk» olur.

Meselâ: Musa ibni Uleyyin1: ye naklettiği hadis, yevmi arefe sözünün ilâvesine binaen şazdır. Çünkü bu hadis, bütün tariklerden yalnız: diye rivayet edilmiştir. Yâni: Kurban bayramının birinci günü gibi ikinci, üçüncü, dördüncü günlerinde de oruç tutulamaz. Bunlar yiyip içme —ziyafetul-lah-günleridir.

418  -: Hadisi münker; zaif bir râvînin rivayet ettiği hadise me tin veya senet itibarile muhalif olarak ondan daha zaif bir râvî tarafın­dan rivayet edilen hadistir. Bu hâlde evvelki râvînia hadisine  «mâruf» denir ki, ikinci hadise nazaran müreccah olur.

Bazı muhaddislere göre münker, münferid râvîsinden başka tarik­ten metni mâruf olmayan hadistir ki buna «ferd» de denir. Bazı zatlara göre de münker ile şâz müttehittir.

Meselâ: Ebu îshak: her kim namazım kılar, zekâtını verir, hac eder, oruç tutar, misafirine de ziyafet verirse cennete girer.) hadisin merfû bir hadisi nebevi ola­rak tahric etmiştir. Halbuki bu hadis, diğer sikatin rivayetlerine göre; ibni Abbas Hazretlerinin sözü olmakla bir hadisi mevkuftur. Binaena­leyh ibni İshakm rivayetine nazaran münker bulunmuştur.

419 -: Metinleri veya senetleri tebdil ve tahrif edilmiş veya büs­bütün uydurulmuş olan hadislere gelince bunlar da aşağıda sırasile izah edileceği veçhile müdrec vesaire nâmile beş nev'e ayrılmıştır.

420 -: Hadisi  müdrec;  metnine veya senedine hariçten bir  gey dere ve ithâl edilmiş olan hadistir ki,  «müdrecülmetn» ve «nıüdrecülis-nad» kısımlarına ayrılır.

Müdrecülmetnde ya râvînin veya başkasının bir sözü hadisin ya ev­veline veya ortasına veya sonuna ilâve edilmiş olur.

Müdrecüssenette senet tebdil ve tağyir edilmiş, meselâ: râvî, ken­disine başka başka iki senetle rivayet edilmiş olan iki metni bu senet­lerden yalnız birile rivayet eylemiş olur.

İdrac, hadisin mücmelini izah, müşkilini tefsir, hükmünü beyan gi­bi sahih bir garaza müstenit dursa memnu olmaz. Fakat bâtıl bir mez­hebi teyit etmek gibi fâsid bir garaza müstenit olan idrac, memnudur.

Meselâ: Ebu Hüreyre radiyallahü anhten rivayet edilen  hadisi müdrecülmetindir. Çünkü «Esbıgulvuzu» cüm­lesi, Ebu Hüreyre'nin kelâmı olup hadisin evveline ilâve edilmiştir. Bu­nun böyle olduğu yine Ebu Hüreyre'den başka bir tarik ile rivayet edi­len şu hadisi şeriften anlaşılıyor: Yâni: abdesti eksiksiz alınız, çünkü Ebülkasım aleyhisselâtü vesselam buyurdu ki: «Yazık cehennemde yanacak ökçelere» demek ki, bunların abdestte lâyıkile yıkanılmaması, bir ufak cüz'ünün kuru kal­ması, azabı müstelzimdir. İşte bu azaptan tahzir ve bunun hilâfına ter-gip için o cümle ilâve edilmiş bulunuyor.

421 -: Hadisi muztarip; biribirine metin veya fcened itibariyle mu­halif olmak üzere iki suretle, rivayet edilen hadistir. Ya metinde veya is­nadında takdim, te'hir veya ziyade ve noksan yapmakla veya râvîsinin yerine başka râvî, metninin yerine başka metn ikame etmekle vücude gelir.

Meselâ : Ebu Hüreyre, radiyallahü anhten rivayet edilen bir hadis denilmişken bunu bazı râvîler de: diye rivayet etmişlerdir. Bu suretle hadisin

metninde böyle bir takdim ve te'hir vücude gelmiştir. Buna «maklûbül-metn» denir.

Bir hadisin râvîsi meselâ: bir kere «Mürretübnü Kâb», bir kere de «Kâab ibni Mürre» diye gösterilse bununla da isrfadında bîr tebeddül vücude gelmiş olur ki buna da «maklübül isnad» denir.

İztirab, hadisin za'fmı icab eder. Fakat sikat tarafından vaki olur­sa za'fım mucib olmaz, sıhhatine, hüsnüne zarar vermez.

Hadisi muztaribe aid iki mütehalif rivayetten biri vücuhi tercihten birile tereccüh edince ıztırab zail olur, rivayeti racih olan mahfuz veya mâruf olur. Mercuh olan da şâz veya münker olur.

Râvîlerden birinin daha kuvvetli hıfza mâlik olması veya mervıy-yün anh olan zata ziyade müsahib bulunmuş olması, tercih sebeplerin­dendir. .

422 -: Hadisi mu-sahhaf; metninde veya senedinde sureti hattıy-

vesi bozulmamak üzere yalnız bir harfinin veya müteaddit harflerinin noktası tağyir edilmiş olan hadistir. akikden yüzük it­tihaz ediniz) hadisini: = çadırınızı akikle kurunuz) di­ye rivayet etmek ve «İbni Müracİm» adındaki bir râvîyi «ibni Müzahim» diye yazmak gibi.

423  - : Hadisi muharref:  Metninde veya senedinde yazı şekil ve sureti  bozulmamakla  beraber  bir harfinin  veya müteaddit  harflerinin harekesi tağyir ve bu sebeple başka bir kelimeye kalb edilmiş olan ha­distir.

Meselâ: Cabir ibni Abdullah, radiyallahü anhüma:  yâni:  Übeyyibni Kâab, Ahzab muharebesinde şereyanı azu-disinden vuruldu.) demiştir. Sonra Antere, bunu = babam Ahzab gününde..) diye rivayet etmiştir. Halbuki Hazreti Ca-bir'in babası Abdullah daha evvel Uhud gazasında çehid olmuştu.

424  -: Hadisi mübhem; râvîsinin zikredilen ismi ve künyesi veya lâkabı veya sıfatı veya sanati veya nesebi sikat arasında meçhul bulu­nan hadistir. Böyle bir hadis, makbul değildir, râvîsinin maruf ismi zik-redilmedikçe kabul olunmaz.

Meselâ: Mehmed ibnissâibilkelbî'yi bazı râvîler, ceddine nisbet ile, «Mehmed ibni Bişr», bazıları da «Hammadibnissaib» diye zikr etmiş ba­zıları da muhtelif künyelerinden birile zikrederek : «Ebunnasr» veya «Ebu Said» veya «Ebu Hişam» demiştir. Bu yüzden bir çok yanlışlıklar vücude gelmiş, bunu başka başka kimseler sananlar olmuştur.

Mâruf bir adı bırakıp meçhul bir adı zikr etmek, sahibinin mahiye­tini gizlemek maksadına müstenitolabilir ki, bu, ta'ne bir vesile teşkil eder.

Hattâ: bir muhaddis, râvînin ismini zikr etmeksizin: «Haddeseni recülün» veya «Haddeseni sahibün li» veya «Ahbereni şeyhun» veya «Enbeeni adlün» veya «Haddesena sikatün» dese hadisi kabul edilmez. Çünkü kendisince malûm veya mevsuk olan bir râvînin başkalarınca meçhul, mecruh olması melhuzdur.

Bir kavle göre böyle: «Haddesenissika -Bana sika haber verdi» «Enbeeni adlün -bana bir âdil zat haber verdi» tarzında rivayette bu­lunan, eimmei erbaa gibi müçtehitlerden bir zat olursa bu veçhile olan tadili, kendi mezhebine salik olanlarca makbul olur.

Bir de herhangi bir sahabıden :ismi zikr edilmeksizin rivayet edi­len hadisi mübhem, makbuldür. (Haddesni sahabiyyün = bana bir sa-habî haber verdi, tahdiste bulundu» diye rivayet edilmesi gibi; zira sa-habei kiramın hepsi de adaletle muttasıftır. Elverir ki, onlardan rivayet eden râvî, riyayet şartlarını haiz bulunsun.

425-: Hadisi mevzu; Resulü Ekrem (sallallaiıü.aleyhi veselîem) Efendimizin mübarek namına kasden uydurulmuş olan asılsız haberdir. Buna «hadisi muhtelâk» da denir. Resulûllaha söylemediği veya yapma­dığı bir şeyi söylemiş veya yapmış olmak üzere kasden isnat etmek bü­yük bir masiyettir. Hattâ böyle hadis uyduranın küfrüne kail olanlar bile vardır.

Birgivî merhumun beyanına göre bir şahıs bir hadis vaz etmiş oldu mu artık onun hiçbir rivayeti kabul edilemez. Rivayet etmiş ve edeceği diğer hadisler de mevzu sayılır.

Hadis vaz'ma saik bazı sebepler vardır. Başhcası şunlardır:

(1) : Dinsizliktir. Zenadikamn islâm âleminde yaymış oldukları bir­çok mevzu hadisler, bu dinsizliğin bir neticesidir.

(2) : Bazı kimselerin, nâsı ibadet ve taate tergip kasdinde bulun­muş olmalarıdır. Nitekim nâs Kuranıkerim'i daha ziyade okusunlar di­ye surelerin fezaili hakkında Meysere ibni Abdi Rabbih tarafından bir­çok hadisler vazedilmiştir.

(3) : Bazı mutaassıpların kendi mezheplerini teyid etmek endişesi­dir.

(4) : Bazı dalkavukların rüesaya takarrüp etmek arzusudur. Nite­kim Halife Mehdi'nin huzuruna giren Giyasübnü îbrahiminnahaî, Mehdinin güvercin ile oynadığını görünce: hadisini okumuş, buna «ev cenahın»sözühü de ilâve ederek bu veçhile kizbe cü­ret göstermiştir. Yâni: yarış muamelesi caiz değildir. Ok, deve, at, kuş müsabakaları müstesna.   

Fakat Mehdi, mücerred kendisine bir cemile göstermek için bu vaz'a cüret ettiğini anlamış, hemen güvercinin boğazlanmasını emr eyle­miştir.

(5)   : Bazı kimselerin müddealarını ispat ile mahcup  bir vaziyette kalmamak kaygusudur. Nitekim bir gün ibni Adilaziztteymîden Mekkei Mükerreme'nin ne suretle feth  edilmiş olduğu sorulmuş,   unveten feth edilmiş  olduğunu  söylemiş, kendisinden hüccet istenilmekle:

diye bir hadis rivayet etmiş, sonra da hasmım def etmek için bunu uy­durduğunu itiraf eylemiştir. Yâni: Sahabei kiram, Mekkei Mükerreme' nin sulhen mi, yoksa kahren mi feth edilmiş olduğunda ihtilâf etmekle bunu Peygamberi Zîşan Hazretlerinden sormuşlar, O da bunun kahren feth edilmig   olduğunu beyan buyurmuştur.   (Şerhi Nuhbe).

«Mevzu bir hadisi, bile bile sahih bir hadis imiş gibi halka telkin etmek dînen memnudur. Maahaza her mevzu demlen hadisin hakikaten mevzu olduğuna kat'î surette hükmedilemez. Belki buna zanni galib ile hükm edilir.

Büyük muhaddisler, kendilerinde parlayan bir basiret nurile ve haiz oldukları pek kuvvetli bir temyiz melekesi delâletile mevzu olan hadisleri tayine muvaffak olmuşlardır. Bir takım hadis vazüarı da ken­dilerinin bu cürümlerini itirafa mecbur olmuştur.

İslâm ulemasının bu babdaki mesaileri her türlü tasavvurların fev-kindedir. Hadislerin her kısmına dair yüzlerce kitaplar yazılmış, bütün hadisler cem edilerek her birinin kuvvet ve zaaf itibarile derecesine işa­ret olunmuş makbul olan ahadisi şerife ile makbul olmayan haberlerin araları tefrik ve temyiz edilmiştir.

îmana Süyutî, İmam Sehavî, îbnül Cevzî, Aliyyülkarî gibi yüksek âlimler, mevzu hadislere dair kitaplar yazmış, bunları göstermişlerdir. [12]

  basa dön

 

Haberlerin mahiyeti ve nevileri :

 

426 -: Haber kelimesi, muhaddislerce sünnet ve hadis tabirleri­ne müradiftir. Ayni mânâda müstameldir. Maamafih haberin daha umumî bir mahiyeti vardır. Herhangi bir kimsenin sözüne veya başka­sından nakl ettiği söze, fîle haber denilir. Alelekser haberler, şu dört kısma ayrılır:

(1) : Doğru olduğu malûm olan haberlerdir. Enbiyayı izamın ha­berleri gibi. Bu zevatı âilyenin yalandan berî, ismetle muttasıf oldukları kat'î deliller ile sabittir. Bu haberlerin hükmü, doğruluklarına itikat ile kendilerine imtisâlden ibarettir. Nitekim: = pey­gamberin, size geürip haber verdiği şeyleri kabul ediniz, nehy ettiği şey­leri de terk eyleyiniz)  nazmı celili, bu imtisalin lüzumunu natıktır.

(2) : Yalan olduğu malûm olan haberlerdir.    Firavnın rübubiyyet iddiası, gibi. Bunun hükmü de butlamna itikad ile kendisini red için li­san ile iştigâldir.

(3) : Yalana da, doğru olmaya da —birisi müreccah olmaksızın-muhtemil  olan haberlerdir.   Fâsik   kimselerin haberleri   gibi.   Bunların haberleri,-dinleri ve akılları bakımından sıdka muhtemildir. Dinen mem? nu olan şeyleri irtikâb etmeleri bakımından da kizbe muhtemil bulun­maktadır. Binaenaleyh bu gibi haberlerin hükmü tevakkuftur.

(4) : Doğru olması ciheti müreccah olan haberlerdir. Bunlar; akl, islâmiyet, adalet ve güzelce zapttan ibaret olan rivayet şartlarım cami olan kimselerin haberleridir. Bunların hükmü, hakkiyetine katî surette itikat etmeksizin kendilerile amel edivermektir. Bütün muamelâtta, bü­tün içtimaî hayatta bu kabil  haberler ile amel  etmeğe ihtiyaç vardır. Esasen şahadetler de bu kabil haberler cümlesindendir. İşte usuli fıkıh­ta, usuli hadiste bahis mevzuu olan da asıl bu nevi haberlerdir.

427 -: Yukarıda bildirilen dördüncü nevi haberlerin üçer tarafı vardır. Her tarafında azimet ve ruhsat hâli mevcuttur. Şöyle ki:

(1)   inci taraf;    semadır, yâni   : dinlemektir,    okuyup     işitmektir. Bunun azimet hâii; haberi, meselâ: bir hadisi şerifi ya talib okur, şeyh = üstad = muhaddis dinler, -fukahaca evlâ olan budur -veya şeyh okur, talib dinler. -Muhaddislerce evlâ olan da budur —. Gaibin gön­derdiği mektub veya risalet dahi hitab mesabesindedir.

Semanın ruhsat hâli de icazettir ve münaveledir.

İcabet, bir muhaddisin. bir zata: «Fülân zatın bana rivayet etmiş olduğu bu kitabı benden rivayet etmek için sana icazet.verdim.» deme­si gibi bir suretle olur.

Münavelede bir muhaddis, şeyhinden dinleyip yazmış oiduğu hadis kitabını bir zatın eline teslim edip: «Bu benim şeyhim felandan dinleyip yazmış olduğum kitaptır, bunu benden rivayet için sana icazet verdim.» demekle vücude gelir.

Kendisine böyle icazet verilen zata «mücazün leh» denir. Bu zat, o kitabın mündericaîma vakıf ise bu icazet caiz olur. Ve illâ olir.az. İmam Ebu Yûsüf'e göre vâkıf olması şart değildir. Elverir ki, o kitapta nok­san ve ziyade vücude getirilmemiş olduğuna emin olsun.

(2)      nci taraf; zabttır. Yâni haberi güzelce kavrayıp hıfzdır. Bu­nun azimet hâli; o haberi başkasına eda, yâni:  rivayet edinceye kadar hafızada tutmaktır. Ruhsat hâli de yazmak, bir kitaba dere etmek su-retile zapttır ki, bir müddet sonra bu kitaba bakıp bumı hatırlarsa bir hüccet olmuş olur. Artık kendisi bir müetehid ise bununla amel edebi­lir, bir muhaddis ise bunu başkasına rivayette bulunabilir.

Zamanımızda bu kitabet hâli, azimet sayılır. Çünkü aradan asırlar geçmiş, hadisler kitaplarda tesbit edilmiş, zamanımıza kadar olan râ-vîleri hafızada tutmak adetâ muhal olmuştur.

(3)  üncü taraf; edadır, yâni: haberi rivayettir. Bunun azimet hâli, haberi olduğu gibi ibaresile nakl etmektir. Ruhsat hâli de haberi meâlen nakî etmektir, mânâsını başka bir ibare ile rivayette bulunmaktır.

Nass, müfesser, muhkem denilen tarzdaki' ibareleri lügate vâkıf olan kimselerin meâlen nakl etmeleri caizdir. Zahir sayılan ibareleri de fakih olan zatın meâlen nakl etmesi caizdir. Çünkü böyle bir ibareden ne kasd edildiğine ancak fakih olan zatlar muttali olabilir. Fakat «cevami-ülkelim» denilen ibarelerin meâlen nakli caiz değildir. Zira bunların lâ­fızları az, mânâları çoktur, bunları başka ibareler ile ifade muhal gibi müslümanlıkta zarar ve mukabele bizzarar yoktur)  hadisi şerifi gibi.

Hafi, müşkil, mücmel, müteşabih sayılan ibarelerin mânâlarını da başka ibareler ile nakl etmek caiz değildir. Velev ki, müctehid olsun. [13]

  basa dön

 

Haberlerin mahalleri, yâni: kendilerinden haber verilen hâdiseler:

 

428 -: Efradı ümmet tarafından mütevatir ve meşhur tarikile de­ğil, ahad tarikile rivayet edilen haberler, hadislerin mahalleri, yâni: bu haberlerin mevzuunu teşkil eden hâdiseler,  meseleler, ya hukukullahtır veya hukuki ibaddır. Hukukullahtan murad, ibadetler ile ukubetlerdir. Hukuki ibaddan maksat da bir takım akdler, muamelelerdir ki, aşağıda beyan olunacağı üzere üç kısma ayrılır.

İtikadiyat, haberi vahidin mahalli olamaz. Çünkü itikadı meseleler, yakiniyyata istinat eder. Haberi ahad ise zannîdir. Binaenaleyh itikadı hususlar, haberi ahad ile sabit olamaz.

429 -: ilâhî haklardan ibadetler, haberi vahid ile sabit olur. Şöy­le ki: gerek namaz, oruç, hac, zekât gibi bir ibadeti halise, yâni: bizzat maksut olan bir ibadet ve gerek abdest ve kurban gibi başka bir iba­det ve taat maksadile matlûp olan bir ibadet, rivayet şartlarını cami ve kitaba, sünneti sabiteye muvafık  olan her haberi vahid ile  sabit olur, onunla amel olunur.

Fâsİklerin, hâlleri mestur olanların haberleri ise kabul olunmaz. Yalnız diyanet hususunda, yâni: ibadetlerin muteallaklarında taharri şartile kabul olunabilir.

Binaenaleyh bir fâsik, bir suyun temiz olup olmadığını haber ver­se o suyun evsafı araştırılır, haberin doğruluğuna kanaat gelirse onun­la amel olunur, meselâ: mevcut suyun temiz olmadığım haber vermiş, başka da su bulunmamış olunca teyemmüm ile namaz kılmak caiz olur.

Çocukların, ma'tuhlann, gayri müslimlerin haberleri ise ne ibadet ve ne de diyanet hususunda kabul edilemez. Bunlar da bu hususa dair ehliyet yoktur, haberlerini kabul için bir zaruret de mevcut değildir.

«İbadetlerin bir kısmında ukubet ve meûnet ciheti de vardır. Me­selâ: keffareti katilde, keffareti yeminde, keffareti ziharda hem ibadet, hem de ukubet ciheti vardır. Maamafih bunlarda galip olan ibadet ci­hetidir. Keffareti savmde ise ukubet ciheti galiptir. Sadakai fıtır ile öşürde ise hem ibadet, hem de meûnet, yâni: fukaranın nafakalarına yardım ciheti vardır ve bunlar da meûnet ciheti, ibadet cihetine galip­tir. Bu cihetle de bunlar, çocuklara da, mecnunlara da vacib olur, yâni: onların da mallarından öşür ve —bir kavle göre-sadakai fıtır icap eder.   

İşte bütün bu kabil ibadetlerde haberi vahid ile amel olunabilir.

480 -: Hukuku ilâhiyeden olan ukubat} mahzaya gelince bunla­rın haberi vahid ile sübutünde ihtilâf vardır. Meselâ: bir şahsın şarap içtiği veya sirkat ettiği haberi ahad tarikile haber verilse bu haber, ka­bul olunabilir mi?. îmam Ebu Yûsuf'ten rivayet edildiğine göre bu ha­ber, kabul olunur. Çünkü bunların beyyine ile, yâni: iki kimsenin usu­len şahadetüe sabit olacağında icnıa vardır. Bu beyyine ise haberi ahad-dan başka değildir.

Fakat İmam Kerhîye ve müteehhir âlimlere göre mücerred haberi ahad ile ukubet sabit olmaz. Zira h,aberi ahad, zannîdir, bunda şüphe vardır. Hududı şer'iye adını alan ukubetler ise şüphe ile sakıt olur. Bu hususta beyyine ile amel olunması kıyasa muhalif olarak: erkeklerinizden iki şahidin şahadetlerini isteyiniz) nassı celilile sabit bulunmuştur. Böyle kıyasın hilafı üzerine varid olan bir nass ise mevridine maksurdur, başkasına makisün aleyh olamaz.

431 -: Hukuki ;ibadm birinci kısmı, kendisinde ilzamı mahz bu­lunan akidlerdir: bey, icare, rida, nikâh, mülki yemin bu cümledendir. Bu akidlerde ilzam vardır. Böyle bir akdin muktezasına riayet lâzımdır. Meselâ: bir kimse bir malını satsa artık bundan dönemez, akd lâzım ve nafiz olmuş olur.

Bû kısımda haberi ahadm kabulü için velayet, lâfzı şahadet ve mümkün olunca adet şarttır, rivayetlerdeki şartların mevcudiyeti de lâ­zımdır. Çünkü bu kısımda ilzam bulunduğundan ziyade te'kide ihtiyaç vardır.

Binaenaleyh bir satış muamelesinin vukuunu mahkemede haber ve­recek kimselerde hem rivayet şartları aranır, hem de bunların en az iki kişi olup haberlerini «şahadet ederiz» diye te'kid etmeleri iktiza eder. Böyle olmazsa haberleri kabul edilmez.

Ancak bazı hâdiselerde, meselâ: çocuk doğurma hâdisesinde mü­teaddit kabilelerin bulunması mutad, örfen mümkün olmadığından bun­da bir kabilenin şahadeti de kabul edilir. Meselâ: doğan bir çocuğun iki kadından hangisine ait olduğuna dair bir ebe kadının haberi kabul edilerek o veçhile nesebi sabit olur.

432  -: Hukuki ibadın ikinci kısmı, kendisinde asla ilzam bulun­mayan muamelelerdir. Hediyelere, vedialara yesair emanetlere ve bun­lara benzer hususlara dair olan vekâlet ve risalet bu cümledendir. Bun­lara ait haberlerde    muhbirin  yalnız mümeyyiz olması  aranır,  başka şartlar aranmaz.  Bu hususta mümeyyiz olan bir çocuğun, bir  memlû-kün, bir fâsikin ve gayri müslimin haberleri kabul edilir. Çünkü bun­larda ilzam yoktur ve bunlar, içtimaî hayatta çokça vaki olan alelade şeyler olduğundan bunlarda bir  takım  şartların  aranılması  müşkîlâta sebebiyet verir.

Binaenaleyh bir mümeyyiz çocuk, bir şeyin bir şahsa hediye veya vedia olduğunu haber verse o şahsın bu habere mebni bunları kabz et­mesi, bunlarda tasarrufta bulunması caiz olur,  hakkında zaman lâzım

gelmez.

Kezalik: bir mümeyyiz çocuk veya fâsik, bir şahsa filân'kimse ta­rafından şu hususa tevkil edildiğini haber verse o şahıs, bu habere meb­ni o hususta vekâlette bulunabilir. Bunda da bir ilzam yoktur. Çünkü bir kimse, başkasının hakkı taallûk etmedikçe vekilini azl edebilir. Ve­kil de vekâleti kabule mecbur değildir.

433 -: Hukukî ibadın üçüncü kısmı, kendisinden nün vechin ilzam bulunan, min vechin ilzam bulunmıyan muamelelerdir. Vekili azl, me'zu-nu hacr, şirketi fesh gibi. Dâr-ı harbden henüz dâr-ı İslama hicret etmiş bir mühtediye ibadet ve itaat gibi şer'î vazifelerin vücubu da bu cüm­ledendir.

Bu gibi hususlarda muhbir, fuzulî ise kendisinde hem akl, islâm, adalet, zapt gibi rivayet şartları aranır, hem tie âdet veya adalet şart bulunur. Fuzulî olmayıp vekil veya resul ise kendisinde aded ve adalet aranmaz. Bunun mümeyyiz olması kâfidir.

Meselâ : bir zat tarafından bir işe vekil olan şahsın bu vekâletten azl edildiğini kendisine âdil bir kimse veya âdil olsun olmasın iki kimse haber verse artık o şahsm vekâleti nihayet bulur, vekâlette devamı caiz olmaz.

Fakat bu haberi veren o zatın vekili veya resulü bulunsa kendisin­de yalnız temyiz aramr, adalet veya adet aranmaz, bunun haberile vekâ­let nihayete ermiş olur.

Bu üçüncü kısım, İmamı azama göredir. Bu kısımda min vechin ilzam bulunduğu için bu, ikinci kısım hükmünde değildir. îmameyne göre ise bu üçüncü kısım da ikinci hükmündedir. Binaenaleyh bu kısım­da da mümeyyizin, fuzulî olsun olmasın yalnız mümeyyiz olması kâfidir. Çünkü bu kısmı da muamelâttandır, bunda da bu gibi haberleri kabule ihtiyaç vardır. [14]

  basa dön

 

Bazı rivayetler, haberler hakkındaki ta'n ve itiraz:

 

434  -: Resulü Ekrem'e veya sahabei güzinden bazı zatlara nisbet edilen bir kısım hadisler, haberler, hakkında ta'n ve itiraz vaki olmuş, bunların sübutü, sıhhati, yani:  hakikaten Resulûllaha veya sahabei ki­rama aidiyeti kabul edilmemiştir.

Biı- rivayet, bir haber hakkında böyle ta'n ve itiraz, ya merviyyün anh -yâni: kendisinden rivayet edilen zat -tarafından veya baş­kası canibinden vukubulur. Ve mahiyetine göre ya makbul olur veya ol­maz. Makbul olunca artık  rivayet edilen şeyin  sübutünde,  meselâ:  bir hadis olup olmadığında şüphe vücude gelir, onunla amel olunamaz. Mec­ruh, matım adını alır.

435 -: Merviyyün anh tarafından vukubuîan ta'n ve itiraz, şöy­lece yedi nevidir:

(1) : Merviyyün anh, kendisine nisbet edilen rivayeti kat'iyyen in­kâr eder, öyle bir şey, meselâ hadis rivayet etmediğim sarahaten söy­ler veya «ben sana böyle bir hadis rivayet etmedim» der. Bu, bilittifak cerhtir. Artık bununla amel olunamaz. Maamafih bununla ne râvînin, ne de merviyyün anhin adaleti sakıt olmaz. Başka, hadisler, haberler hak­kındaki rivayetleri yine  kabul edilir.   Çünkü   adaletleri  müteyakkendir. şek ile zail olmaz.

(2) : Merviyyün anh, kendisinden rivayet edilen hadisi, haberi nakl edip  etmediğinde tereddüt gösterir.  Meselâ:   «Böyle bir hadîs  nakl et­tiğimi   hatırlamıyorum^  der.   İmamı   âzam,   İmam   Ebu    Yûsuf.  İmam Kerhî, Fahrülislâm ve bir rivayette İmam Ahmed ibni Hanbel    bunun cerh olduğuna kaildirler. İmam Muhanımed ile Malik ve İmam Şafiî ve mütekeliimlerden bir zümre ise bunun cerh  olmadığına  kaildirler. Çün­kü merviyyün anh, rivayetini unutmuş olabilir. Bu tereddütle sika olan bir râvînin rivayeti sakit olmaz.

Bir misal :_ Süleyman ibni Musa. = Her hangi kadın vesilesinin izni olmaksızın nef­sini  nikâh etse nikâhı batıldır.)  Hadisini Zührîden. u da Urveden o da Hazreti Âişedcn nakl etmiş, sonra ibni Cüreyc. Zührîden sorduğu vakit Zührî bunu nakl edip etmediğinde tereddüt göstermiştir.

İşte bu hadis, İmam Â'zam iie refiklerine göre mecruhtur. İmam Şu-fiîye göre ise mecruh olmadığından bu hadîse nazaran kadınların nikâh­larında velilerinin izinleri şarttır.

(3) :  Merviyyün anh, hadisi tevil eder.  Şöyle ki:  ya hadisi    zahir olan  mânâsına  değil, zahir olmayan mânasına  hami  eder.    Bunun     bir cerh olup olmadığında ihtilâf vardır. Râvînin bir hadisi âm olarak riva­yet  edip sonra bu ânımı tahsis etmesi gibi. Meselâ:    îbni    Abbas haz­retleri dinini   değiştireni      öldürürüz s       ha­disini rivayet etmiş, sonra mürteddenin    öldürülmesine    kail    olmamış­tır. Halbuki  <-men beddele*  bir lâfzi  ânıdır, erkeğr- de,    kadına  da    şâ­mildir. Bunu erkeklere hasr etmek, tahsisten başka değildir.

İmam Şafii, bununla amel etmemiş, râvînin bu tahsisini başkaları lakkmda bir hüccet tanınmamıştır.

Yahut hadisi muhtemiîâtından yalnız birine hami eder. Bu halde i adi s, bu te'vil edilen mânâda cerh edilmiş olmayıp diğer muhtemilâtm-3a merdut olur.

Hayz ile tuhr mânâlarında müşterek olan (kur') kelimesini zikr edip sonra bundan maksadım «hayz» dır. Demek gibi.

Böyle bir te'vil, râvîce malûm olan bir karineden münbaİs olacağı cihetle kabul olunur.

(4) : Merviyyün anh, sünneti rivayet ettikten sonra muhaliiüe amel eder. Bu da cerhtir. Bu hal, rivayet edilen sünnetin merviyyün anhce mensuh veya gayri sabit olduğuna delâlet eder. Meselâ: Hazreli Âişe validemiz: hadisini rivayet etmiş, bilâhare kar­deşi Abdurrahmanın kerimesini Samda bulunan Abdurrahmanm gıya­bında kocaya vermişti.

, Kezalik: İbni Ömer, Resulü Ekrem'in namaza baslarken ve rükua giderken ve rükudan kalkarken mübarek ellerini omuzları hizasına ka­dar kaldırır olduğunu rivayet etmiştir. Halbuki Mücahit demiştir ki : Ben İbni Ömerin arkasında namaz kıldım, kendisine senelerce musahip oldum, iftitat tekbirinden başka ellerini kaldırır olduğunu görmedim. Demek ki İbni Ömer Hazretleri, rivayet ettiğinin mensuhiyetine kail ol­duğu için ona muhalif amelde bulunmuştur.

(5) :  Merviyyün anh, rivayet ettiği hadisin    muhalif ile  -bu ri­vayetinden ve bu hadise muttali olmasından evvel amel etmiş bulu­nur. Bu, cerh değildir. Bu hâl, onun evvelce bu hadise vâkif olmadığını ve o amelin cevazına kail bulunmuş olduğunu  gösterir. Nitekim    hamr hakkındaki tahrinı âyetinin nüzulüne muttali  olmayan bazı zatlar,  iba-hesine kail olarak onu içmiş, sonra bu âyetin mizulümlon haberdar olun­ca içmeye nihayet vermişlerdi.

(6) : Merviyyün anh, .rivayet ettiği hadis ile amelden imtina eder. Bu da cerhtir. Hadisin hilâfile bederrivaye amel gibidir. Çünkü hadisin, sıhhati  veya  ademi  mensuhİyeti  kendisince  sabit  olsaydı   muktczaaınca amel etmesi icap ederdi.

(7) : Merviyyün anlı, rivayet ettiği hadisin muhalifile amel etmiş ise de bu ameli  rivayetinden evvel mi, sonra  mı olduğu malûm olmaz. Bu da cerh değildir. Çünkü hadisin hüccet olduğunda    şüphe    yoktur. Bu amelin rivayetinden sonra olduğunda ise şüphe vardır. Artık bu şek ile o yakin zail olamaz.

436 -: Bir hadise, bir habere merviyyün anhten başkası tarafın­dan vukubulacak bir ta'n ve itiraz da şöylece yedi nevidir:

(1) Hadis hakkındaki ta'n, kendisine o hadisin hafi kalması ihti­mali bulunmıyan bir sahabî tarafından vukıibulur. Bu ta'n, bil' cerhtir.

Meselâ : Ubadetübnüssâbit : evlenmemiş kimselerin zinalarından dolayı cezaları yüzer değnek ile bir sene nefydir) hadisini, rivayet etmiş olduğu halde Hulefai Râşidîn hazeratı bununla amel etmemişlerdir. Halbuki bu hadis, haddi zinaya dairdir, bu sabit olsa idi, hududı şeriyyeyi tatbike memur olan Eimmei müslimine hafi kalmazdı.

Filhakika Hulefai Râşidîn, bu haddi yüz değneğe hasr ederek bir sene nefy cezasını kabul etmemişlerdir. Vakıa Hazreti Ömer, böyle bir zaniyi tağrip etmiş ise de bu, mücerred bir maslahat mülâhazasına meb-ni idi. Bilâhare bundan vaz geçmiştir. Hazreti Ali deefa bin nefyi fitneten) çlemiştir. Eğer tağrip, bir haddi şer'îi olsa idi ona fitne de­nilmezdi.

(2) : Hadis hakkındaki ta'n, hadisin kendisine hafi    kalabilmesi melhuz bir sahabî tarafından vuku bulur. Bu cerh sayılmaz.  Çünkü o zatın bu hadise muttali olmaması, ihtimal dahilindedir. Meselâ: Zeyd ibni Halidileühenînin rivayet ettiği :  = sizden kim namaz içinde kahkaha ile gü­lecek olursa abdestini de, namazını da iade etsin) hadisi şerifine bir ri­vayete göre Musel Eşarî (radıyallahü anh) ta'n etmiştir. İhtimal ki Musel Eş'arî, bu hadisi şerifi işitmemiştir. Bu rivayet, nadir hâdiseler­dendir. Binaenaleyh bu ta'n, bir cerh değildir. Bu hadisi şerif ile amel edile gelmiştir.                                                      

(3) : Ta'n eden muhaddislerin eimmesinden olduğu halde hadis hak­kındaki ta'nı mücmel veya müphem bulunur. Meselâ: «Bu hadis,    mec­ruhtur» veya «metruktür» veya «gayri sabittir» der. Bu, bir cerh sayıl­maz. Bununla hadis kuvvetini kaybederek amelden sakıt olmaz. Çünkü hadis. râvîlerinin âdil zatlar olması asıldır. Böyle kısa, kapalı bir ta'n ile, bu asi terk edilemez..

«Fülân metrûkülhadistir» denilmesi de böyledir. Ta'nın sebebi de söylenmedikçe hadis, amelden sakıt olmaz. Ammei fukaha ile muhad-disinin mezhepleri böyledir. Ebubekir Bâkilânî ile bir cemaat, böyle mut­lak bir cerhin de makbuliyetine kail olmuşlardır. Çünkü cerh esbabına muttali olmasa tezkiyeye selâhiyettar olamaz. Esbabı cerhe mut­tali olunca da artık sebebini söylemesini şart koşmakta bir mânâ yoktur. Buna cevaben deniliyor ki: her müslüman için akl ve din iti-barile adalet sabittir. Bahusus birinci, ikinci ve üçüncü karnlerde, Artık bu zahir, müphem bir cerh ile terk edilemez. Sonra âdeti zahi­reye nazaran bir çok insanlar, bir kimseden hoşuna gitmeyen bir şey gördü mü dilini tutmadan âciz kalır, onun hakkında müphem su­rette ta'n ve teşriie başlar. Fakat keyfiyet istizah edilince hiç de aslı olmadığı anlaşılır. Binaenaleyh öyle müphem .ta'nların sebeplerini araştırmak elzemdir.

(4) :  Ta'n eden, eimmei  muhadisinden    olduğu ve<müfesser    su­rette ta'n ettiği halde bu babdaki tefsir ve izahı cerhe salih bulunmaz. Bu da cerh sayılmaz. «Bu hadis, ma'tundur. Çünkü bunu   rivayet   eden, çarşıda   pazarda     gezip   dolaşan bir    adamdır.»     denilmesi    gibi.   «Bu hadis, mecruhtur. Çünkü râvîsi müdellistir, merviyyün anhin adım zikr etmez» denilmesi de bu kabildendir.

Böyle merviyyün anhin mücerret adını terk etmek suretile yapılan bir tedlis, Hanefiye indinde cerhe salih bir sebep değildir. Çünkü râvî-nin adaleti delâlet eder ki, merviyyün anhin ismini zikr etmemesi, onun sika olduğuna kail olmasından dolayıdır.

(5) : Ta'n eden, muhaddislerin imamlarında olup ta'nı tefsir ettiği halde bu tefsirin cerhe salih olup olmadığı rmıhtelefün fih bulunur. Bu da cerh değildir.

Meselâ: Muhaddislerden bazıları demiştir ki: İmam Ebu Yûsuf imamdır, hafızdır mutkindir, Şu kadar var ki, fıkıh ile çok iştigâl etmiş, himmetini ona sarf eylemiştir. Binaenaleyh hadis hususundaki hıfz ve zaptın halel gelmemiş olması, kabil değildir. İşte bu ta'n, batıl bir id­diadır. İmma Ebu Yûsuf Hazretlerinin fıkıh sahasındaki içtihadı, zihni­nin kuvvetine, vüsatine delâlet eder. Bununla onun itkanma, hüsni zap­tına istidlal edilmek lâzım gelir. Artık böyle bir ta'na mebni îmarn Ebu Yûsuf'un rivayet ettiği bir hadisi şerif, mecruh sayılamaz.

(6) : Ta'n eden, hadis imamlarından olup    ta'nını    cerhe    salih ol­duğu müttefikan kabul edilecek bir tarzda tefsir ettiği    halde    kendisi taassup ve adavetle müştehir bulunur. Bu ta'n da    cerh    değildir.    Ehli sünnet hakkında mülhidlerin,' zındıkların ta'n etmeleri gibi.

Şafiî mezhebine intisap iddiasında bulunan bazı kimselerin, Ha-nefilerin kudemasmdan bazı zatlara ta'n etmiş olmaları bu kabilden­dir ki, bunun bir kıymeti yoktur.

(7)  :  Ta'n eden zat; eimmei hadisten    haynhah bir    kimse    olup ta'nını şer'an cerha salih ve bilittifak kabuk- lâyık    bir    söz    ile   tefsir eder. Bunun bir cerh olduğunda şüphe    yoktur.    «Fülân râvî şöyle bir yalan ile maruftur), veya «Şöyle bir  kebireyi  irtikâp  etmiştir*.   «ŞÖylc bir fîskte bulunmuştur» denilmesi gibi.

437 -: Usulü hadis kitaplarında râviler hakkındaki kadh ve cerha badi olan ve «metaım aşere» adını alan sebepler şöylece göste­rilmiştir: Kizb. töhmeti kizb, fuhşi galat, gaflet, fisk. vehm - yani: ri­vayetin tevehhümi râvîye mebni    olması,    sikaya    muhalefet,  sui hıfz râvînin isminin mechuliyeti, bid'atten maksat da: «Resulü Ekrem Haz­retlerinden maruf olan şeyin hilâfına -bir nevi sahih samîan te'vile, şüpheye mebni -itikatta bulunmaktan ibarettir.

Ehli bid'atin halâl, haram ve muamelât hususunda nakl edecek­leri hadisler, kabul edilmez. Onların rivayetleri teverrüan merduttur. Yalmz fazaili âmâl hususunda kabul edilip edilmıyeceğinde şöylece ih­tilâf vardır. Bu hususta rivayeti mutlaka kabul edilir. Mutlaka kabul edilmez. Eğer kendi bid'atine nâsi davet eder bir :kimse değilse kabul edilir ve illâ kabul edilmez. Mezhebine yardım için yalanı halâl görür takımdan değilse kabul edilir, ve illâ edilmez.

438 -: Sahih ve muteber sayılacak ta'n sebepleri, vecihleri otu­za, kırka kadar baliğ bulunmaktadır. Bunlar, usulü hadis kitaplarında yazılıdır.

Bütün bunlar, islâm ulemasının dinî eserlere, delillere pek ziyade dikkat ve itina etmiş olmalarından ileri gelmiştir. Filvaki islâm âlim­leri, mahza şer'i şerife hizmet için Resulü Ekrem Efendimize isnat edi­len bütün hadisleri, haberleri tetkik etmiş, bütün râvîlerin teracimi ahvalini nazara almış, nebiyyi zîşana hilafı hakikat bir şey isnat ve izafe edilmemesini temin için harikulade surette çalışmış, bihakkın muvaffak da olmuşlardır.

Muhaddislerin teracimi ahvaline, tadil ve cerhe, hadislerin mer­tebelerini tayine dair yüzlerce, binlerce kıymetli kitaplar yazılmıştır. Bütün bunlar, olanca saffetini, yüksek mahiyetini olduğu gibi muha­faza etmekte bulunan dini İslama mahsus, nazirsiz mezaya cümlesin-dendir. [15]

  basa dön

 

ÜÇÜNCÜ   KISIM

 

İcmaa Datkdtb

 

İçindekiler : İcmaın mahiyeti. İcmaın ehli, şartı ve istinatgahı. 1c-maın tarikleri ve hükmü. İcmaın haddi zatında kabil ve vaki olup olma­dığı. [16]

 

İcmaın mahiyeti  :

 

439  - :  Icma, lügatte azm, kasd, ittifak manasınadır. Istılahta   : «Ümmeti Muhammed'den olan müctehidlerin bir asırda, bir hükmü şer'î üzerine ittifak etmeleri» dir.

Demek ki icma, bir kerre bu ümmeti merhumeye hâs bir hüccettir, bir tekrimi ilâhî eseridir. Sonra bu icma salâhiyeti, müetehitlerin hasai-smden olup avamını nâssm ittifakları icma sayılmaz. Çünkü avamını nâs, icmaın istinat edeceği delillere muttali değildir. Zaten onların bir meselede ittifakları adeten kabil olamaz, kabil olsa da ona bizim ıttılaı-mız mümkün değildir.

440  -: İcma, yalnız bir kısm şer'î hükümlerde, yâni: dinî umurda carîdir. İbadetlerde ve hukukî meselelere  ait hususlarda icma cereyan eder. Vücudi bârî, sıhhati risalet gibi itikada ait olan esaslar, mücerred icma ile sabit olamaz. Ve şer'î delillerden istinbatı mümkün olmayıp şarii mübinin tasrihine mütevakkıf bulunan ahiret ahvâli, eşratı saat gibi şey­ler de icma ile bilinemez. Bunlar, şariin nususuna mütevakkıftır, ve illâ devr lâzım gelir. Yâni: Bu husustaki nususun icmaa, icmaın da bu nü-suna tevakkufu lâzim gelir ki, bu bâtıl olan bir devrdir.

Kezalik : âlemin hudusu gibi aklî hükümlerde veya bir ilâcfn bir hastalığa nafi olması gibi gayri dinî hükümlerde veya vaktile görülmüş veya ileride -görülecek tarihî hâdiselerde de insanların ittifak etmeleri icmaı ümmetten mâdud olamaz. [17]

  basa dön

 

İcmaın ehli, şartı ve istinatgahı:

 

441 -: Ehli icma; fâsik, mübtedi olmayan ve icühad kudretini ha­iz bulunan zatlardır.

îcmaın şartı da bir asırda, yâni: bir zamanda bulunan ve bu evsafı haiz olan müctehidlerin ittifak etmeleridir.

Binaenaleyh bir mesele hakkında bir asırdaki müctehidlerden yal­nız bir kısmının ittifak etmeleri, bir icma mahiyetinde olamaz.

Bazı zevata göre müctehidlerden bir İki zatın muhalefeti, icmaın inikadına mâni değildir. Bir hadisi şerifte: en büyüt cemaate tâbi olunuz) buyurulmuştur. Ekser için hükmi kül vardır.

442  -: Yalnız ehli beyti nübüvvetin, yalmz Hulefai Râşidinin ve­ya yalnız Medinei Münevvere ehlinin ittifakları bir icma sayılmaz.

Yalmz İmamı Mâlike göre Medinei Münevvere ehlinin ittifakları ic-madan mâduddur.

Zeydiyye ile İmamiyyeye göre Resulü Ekrem'in itretinden -mü­barek neslinden başkalarının icmaı sahih değildir.

Zahariyyeye ve İmam Ahmedden bir rivayete göre de ashabı ki­ramdan olmayan müctehidlerin icmaı muteber değildir. Bunlara göre, -ümmetim dalâlet üzerine toplanmaz) hadisi şe­rifi ashabı kirama hastır.

443  -: icmaın inikadı için, İmam Ahmed ibni Hanbele ve İmarn Şafiîden bir kavle göre asrın inkırazı şarttır. Müttefik olan müctehidler, vefat etmedikçe icma tahakkuk  etmiş  olmaz.   Çünkü içlerinden bazıla­rının rücuu, tebdili kanaat etmesi caizdir, melhuzdur.

Demek ki, bu zatlara göre müctehidlerden bazılarının bilâhare itti­faktan ayrılmaları, sabık icmaı ihlâl eder.

444 -: Cumhurı fukahaya nazaran bir meselede ittifak eden müc­tehidlerin yalnız ashabı kiramdan veya ehli beyti nübüvvetten olmaları veya tevatür adedine baliğ bulunmaları ve bunların ittifakları üzerin­den bir asır geçmesi şart değiidir. Belki herhangi bir asırdaki mücte­hidlerin ittifakı da —usulü dairesinde-icmadan mâduttur. Bir asır­da bulunan müctehidler, bir mesele hakkında, bir kerre ittifak ettiler mı, artık o mesele icma ile sabit olmuş olur. Ondan sonra yetişecek mücte­hidlerin varlığı ve tevali edecek senelerin, asırların mevcudiyeti bu icmaı İhlâl edemez. Hattâ bu icmaı vücude getirmiş oîan müctehitlerden bir kaçının bilâhare reyinden dönmesi de münakid bulunan bu icmaı izale edemez. Çünkü müctehidîerin bu icmaı, bir teemmül ve tefekkür devre­sinden'sonra vuku bulmuş olacağından artık sonraki fikirleri, evvelce tam kanaatleri dairesinde tecellî etmiş olan bir ittifaka müzahim ola­maz.

445 -: Bir mesele hakkındaki sabık ihtilâf, o mesele hakkındaki lâhik icmaın tahakkukuna mâni olamaz. Şöyle ki: bir mesele hakkında bir asrın müctehidleri ittifak edemeyip meselâ: iki veya üç reyde bu­lunmuş oldukları hâlde onlardan sonra gelen müctehidler, bu reylerin birinde ittifak etseler, artık icma vukua gelmiş olur. Fakat bu iki veya üç reyden başka bir reyde ittifak etse bu icma sayılmaz. Çünkü evvelki müctehidîerin bu hususta yalnız iki veya üç reyde ittifakları vardır. Bu­nun haricinde bir reye mahal bulunmadığına âdeta ittifak etmiş demek-dirler. O hâlde muahhar asırdaki müctehidlerin buna muhalefeti savap görülemez.

Meselâ: vaktile müctehidler, bir Ölünün sahih ceddi var iken karde­şine hisse verilip verilmemesi hususunda ihtilâf edip bir kısmı ceddin müstakillen varis olacağına, bir kısmı da mukaseme yoîile varis olaca­ğına kail olmuştur. Artık sonraki müctehidlerin bir üçüncü kavi olmak üzere ceddin mahrumiyetine kail olmaları caiz olamaz. Böyle bir kavi, evvelce müttefekun aleyh olan bir reyi nefy edeceğinden muteber değil­dir,

Kezalik: ribevî mallardaki illeti riba hakkında müctehidler kısmen ittifak ve kısmen ihtilâf etmişlerdir. Şöyle ki: bu illet, Hanefîlerce keyl maarcinstir, Şafiîleree ta'm maar cinstir, Mâliküerce de iddihar maâl cinstir. Demek ki, bu illetin bir cüz'ünde ihtilâf, diğer bir cüz'ü olan cinste de ittifak etmişlerdir. Binaenaleyh sonradan gelen müctehidlerin, illeti ribanın bidûnilcins hangi bir şey olduğunda ittifak etmeleri muteber olamaz.

446  -: Müctehidlerin bir hadise hakkında ittifak etmeleri, şüphe yok ki, mücerred reylerine müstenid olmayıp yine bir şer'î delile müs-tenid bulunur.  Bu delil, haberi vahid veya kıyas olabilir.  İcma ile  bu deliller kuvvet bulur, artık asıl delil, icma olmuş olur, hükm icmaa iza­fe edilir.

İcmaın senedi, istinatgahı bir kat'î delil de olabilir. Fakat bu halde icma, hüccet olmakta müstakil olamaz. Belki hükm esasen o kafi delil ile sabit olmuş, icma da buna munzam bulunmuş, o kafi delilin te'vile. takyide muhtemil olmadığım göstermiş olur.

Meselâ: Beş vakitteki namazların farziyeti, kitab ile ve sünnet ile sabit olduğu gibi icmaı ümmet ile de sabit bulunmuştur! Zekât, oruç, hac hakkında da böyledir. [18]

  basa dön

 

İcmaın tarikleri ve hükmü:

 

447  - : Müctehidlerin ittifaklarında İki tarik vardır: Biri azimet, diğeri  de ruhsat tariktir.   Şöyle  ki:  bir mesele hakkında  bir  asırdaki müctehidlerin  birden  hüküm  verip  onunla    hepsinin   aynı veçhile  amel etmeleri, azimet tarikîle olan bir icmadır. Bununla  o  mesele hakkında bir «İcmaı kavli»,  «icmaı amelî>, vücudo gelmiş olur. Bilâkis bir mesele hakkında bu müctehidlerden bir kısmı hüküm verdiği hâlde veya onun­la amel ettiği hâlde diğer bir kısmının ona vâkıf olduğu ve teemmül za­manı geçtiği hâlde sükût etmesi de ruhsat yolile bir icmadır. Buna da, «İcmaı sükûtî» denir.

448  - :   İcma, bir hüccettir,  temam hükmü yakin ifade etmektir. Bir meselenin hükmü icma ile sabit  oldu mu artık o hüküm,  kafidir. Buna muhalif görülen herhangi bir delîl, mutlaka müevvel,   mukayyed veya   nensuh   demektir,   icmaa   müzahim  olamaz.

Bir kerre esasen icmaın hücceyitini inkâr, Hanefî fukahasmca muh­tar olan kavle göre ikfarı müatelzimdir. Sonra sübuti kati, yâni: teva­tür ile sabit olan herhangi bir muayyen, gayri sükûtî icmaı ademi ka bul de ikfarı istilzam eder. Çünkü ümmeti dalâlete isnad, şarii mübinin tezkiyesini inkâra müeddî olur. îcmaı sükûtî ise edillei kat'iyyeden ol­makla beraber münkiri tekfir olunmaz. Hattâ Şafiüerce icmaı sükûtî, icma sayılmaz. Çünkü bu sükût, rızaya delâlet etmez, bir mehabet ve hürmetten veya fitne havfinden dolayı sükût edilmiş olabilir. Buna ceva­ben deniliyor ki:_ Hakka karşı sükût etmek haramdır. Ashabı Kiram ile sair müetehidîn ise böyle bir haram ile itham edilemez. haktan susan, yâni: bâtılı gördüğü hâlde susup hakkı söylemeyen dilsiz bir şeytandır) buyurulduğu malûmdur. O hâl­de vâki olan bir ittifaka karşı sükût eden bir müetehid, onun hak ol­duğunu kabul ettiğinden dolaya sükût etmiştir. Ve illâ sükût etmesi ka­bil olmazdı. Şüphe yok ki, eazımı ümmet, kanaatlerini söylemekten asla çekinmemişlerdir. Onların tarihi hayatı malûmdur.

449  - : Bir hâdise hakkında icma bulunduğu ya tevatür ile veya şöhret tarikile veya haberi ahad ile malûm olur. Tevatür tarikile sabit olan icmaın en kuvvetlisi ise sahabei kiramın icmaldir. Tevatür ile sa­bit olmayan   bir icmaı kabul etmemek bir   bid'attir,   münkiri   dalâlete nisbet olunur. Fakat ikfar olunmaz.

450  - : Bazı zevata göre, icma ile sabit olan hüküm, bilinmesinde hassa ile âmme müşterek olan bir hüküm ise, inkârı küfrü icap eder. Namazların âdetleri, rükünleri ve hac ile orucun farzları ve zamanları, zinanın, sirkatin, ribanm tahrimi gibi. Bunları inkâr, Resulûllah'ın ka-tiyyen dininden olan şeyleri inkâr etmektir.

Fakat mücmeün aleyh olan hüküm, yalnız hassanın muttali olacağı bir hüküm ise inkân küfrü mucip olmaz. Bir kadını annesinin veya halasının üzerine almanın tahrimi, Arafatta vukuftan evvel vukubu-lacak bir cinsî mukarenetle hacem fesadı, ceddenin altıda bir tevrisi ve katilin maktule varis olmadan men'i gibi. Bunların hakkındaki icmaı inkâr edenin dalâletine hükm edilirse de küfrüne hükm edilemez. Çün­kü müevvildir. Ona göre icma ehli olan ümmetten maksat, bütün mü­minlerdir, yalnız müetehidler değildir. Böyle bir hükümde bütün mümin­ler müttefik, buna hepsi muttali olmayınca icma vücude gelmiş olamaz.

işte bu, bir te'vildir. Te'vil ise ikfara mânidir. Bunun içindir ki, kat'î naslan te'vil "edan bir kısım ehli hava, tekfir edilmemektedir. Mu­tezile gibi.

Bir cemaate göre de icma, ancak zan ifade eder. Razî ve Amidî bunlardandır. [19]

  basa dön

 

İcmaın haddi zâtında kabil ve vaki olup olmaması :

 

451 - :  Bir asırda bulunan müctehidlerin bir hâdisede ittifakları

ve bu ittifaktan ümmeti merhumenin haberdar olması akien mumKün ve bilfîl vakidir. Nitekim ashabı kiramın bazı meselelerde ittifak etmiş oldukları kat'iyyen sabit, bizce tevatüren malumdur. Teati tariKüe satış muamelesi ve hammam ücretleri hakkındaki icma da böyledir.

452-: Nezzam ile Şiadan bazı taifeler, icmaın ademi imkânına kail olmuşlardır. Mutezileden olan İbrahim Nezzam ile Kaşanî ve R-âfı-zîlerin ekserisi, icmaın bir hüccet, veya bir hücceti katiyye olduğunu inkâr etmişlerdir.

Bunlara göre müctehidlerin adedi ziyade, reyleri muhtelif, istinat edecekleri deliller, gayri kat'î olacağından bir hükümde ittifak etmeleri müstebattir. Ve her birinin içtihadında hata etmesi caiz olduğundan mecmuunun da hata etmeleri caizdir.

Fakat bu iddiaları, kitaba, sünnete, edillei akliyyeye muhaliftir. Va-kii hâlde kendilerini tekzip etmektedir. Bu babda cumhuru ümmetin ka­naati aşağıdaki vecihledir.

453 - : Şer'î delillerin esası, kitabullah ile sünneti    nebeviyyedir.

Dinimizin başlıca hükümleri, bu iki menbadan iktibas olunmuştur. Maa-mafih   hadisat,   gayri mütenahidir,   birçok   hadiselerin  hükmü Rur'arı mübinde veya sünneti nebeviyede sarih bir surette görülemez. Halbuki dini islâm, ekmeliyyet mertebesini haizdir.  bu­günkü gün size dininizi ikmal ettim..)   âyeti kerimesi, bunu nâtıktır. O hâlde vakit vakit yüz gösteren bir takım hukukî, içtimaî hâdiselerin hü­kümleri  de  yine   kitabullah  ile  sünneti  nebeviyye   aslından  münşaib olan-icmaı ümmet ile, kıyası fukaha ile hâl ve tayin edilmek lâzım ge­lir. Bunlar da şer'î deliller cümlesinden olup âmmei ümmet tarafından kabul edilmiş, birer  esastır. Ve illâ dini islâmın ekmeliyetini iddia, iti­razdan salim olamaz.

454  - :  Ümmeti merhumenin  en nezih, en  kudretli  mümessilleri olan müetehidini izamın bir meselede ittifak etmeleri, bir hüccettir. Böy­le bir ittifakın şer'an bir hüccet sayılması, bu ümmet hakkında bir tekri-mi sübhanîdir. Çünkü bu ümmet, dalâlet üzerine ittifak etmez. Nitekim bir hadisi şerifte: buyurulmuştur. Diğer bir hadisi şerifte de: müslümanlann gtizeJL gör­düğü şey, Allah Tealâ nezdinde de güzeldir.) buyurulmuştur.

Binaenaleyh icma ile kıyas da yine şarii mübîn tarafından kabul ve ümmete   tavsiye   buyurulmuş birer  serî  delilden başka  değildir.   Artık bunların kabul edilmesi, dini islâmın ekmeliyyeti hakkındaki nassı Kur' an'a münafi görülemez. Çünkü dini islâm, arz ettiğimiz üzere icmaı üm­met ile kıyası fukahayı da ulvî dairesinde cem etmiştir.

Demek oluyor ki: nazmı kerimi, kitabullah ile sün­neti nebeviyyeyi ve icma ile kıyası ihtiva eden, bunlar ile bütün ahkâ­mı sabit bulunan bir dini celîlin ekmeliyyetini bizlere tebşir etmiş bulu­nuyor. Eğer böyle olmasaydı dini islâmın her asırda binlerce, yüz bin­lerce eazımı tarafından icma ile kıyasın birer hüccet olması kabul edi­lir miydi?

Artık ümmeti merhumenin bu husustaki kanaat ve ittifakı hilâfı­na olacak bir iddianın ne kıymeti olabilir?

455 -: icmaın bir hücceti şer'iyye olduğuna birçok âyetler, hadis­ler delâlet etmektedir. Bunlardan bir kaçını kayd edeceğiz,

âyeti kerimesi, müminlerin yol­larının yakın derecede hak olduğunu göstermektedir.

Bu âyeti kerimede buyurulmuş oluyor ki: «her kim kendisine hak zahir olduktan sonra peygambere muhalif bir vaziyet alır ve mümin­lerin yollarından bankasını takip ederse biz onu kendi hâline bırakır ve cehenneme atarız. O ne fena gidiştir.»

Müminlerin yollarından murad, onların kavlen ve amelen ihtiyar et­miş oldukları şeylerden ibarettir. Artık bu gibi hususlarda kendilerine muhalefet caiz olmayınca bunun bir hüccet olduğu anlaşılmış olur.

(2)  :  âyeti celîlesi, bu ümmetin hayriyetini beyan ediyor;

«Sizler, insanlar için meydana çıkarılmış, mâruf ile emir, münkerden nehy eden ümmetlerin hayırlısı bulunmaktasınız» mealinde bulunmak­tadır. Bu hayriyyet ise içtima ve ittifak ettikleri şeylerin hakkiyyetini iktiza eder. Eğer onlar, bir münker üzerine ittifak edecek olsalar idi münker ile âmir bulunmuş ve binaenaleyh böyle hayriyet ile tavsif edil­meleri caiz olmamış olurdu.

(3) - : âyeti kerimesi, bu ümmeti merhumenin adaletle, şahadetle ittisafını gösteriyor, «İşte sizi öylece âdil, mutedil bir ümmet kıldık, tâ ki nâs üzerine şahitler olası­nız» buyurulmuş oluyor. Binaenaleyh bu ümmetin ittifak ettikleri bir şeyin hak olması lâzım gelir. Ve illâ adaletle, şahadete salâhiyetle itti-safları .doğru olmamak iktiza ederdi. Haktealâ Hazretleri ise kullarını haiz olmadıkları bir vasıf ile tavsif buyurmaz. O hâlde bu ümmeti mer­humenin ittifakı, ittibaa ehak olmak icab eder.

(4) : Resulüekrem Efendimiz de:  ümme­tim, dalâlet üzerine toplanamaz) buyurmuştur. Demek ki, ümmetin heye­ti mecmuası, hatadan ismette bulunmuş olur. Nitekim diğer bir hadisi şerifte de: Rabbimden ümmetimin dalâlet üzerine toplanmamasını istedim, onu bana ihsan buyurdu.) di­ye buyurulmuştur.

Bütün bunlar gösteriyor ki, ümmeti merhumeyi temsil eden müc-tehidlerin bir hükmü şer'îde ittifak etmeleri; hatadan beri, hakka mu-karin, ittibaı vacib bir hücceti dîniyyeden başka değildir.

456  - : İcmaın bir hüccet olması, aklî deliller ile de sabittir. Şöyle ki: bir kere düşünmeli ki, Resulü Ekrem Efendimiz, hatemülenbiyaaır, şeriati de kıyamete kadar bakidir: Şimdi bir hâdise tasavvur olunsun ki, onun hakkında kitabdan ve sünnetten sarih bir nas bulunmuyor, onun hakkında ümmetin ittifakı da bir hüccet sayılmıyor, kıyasa da imkân yok, artık o hâdise hakkında şeriati garra, munkati olmuş, kıyamete kadar devam etmesi gayri kabil bulunmuş olmaz mı?. Bu da şarii mübî-nin ihbarında hulfi müstelzim bulunmaz mı?. Halbuki icma da dinden olup şarii mübince makbul bir hüccet olunca böyle bir mahzura asla ma­hal kalmaz.

Bu babda ittifakları muteber olan ümmetten murad ise —evvelce de işaret olunduğu üzere-havaya, bid'ate sarılmayan, ilm ile, diyanet ile muttasif bulunan, şer'î delilleri tetkike muvaffak olan müctehidini kiramdan ba§ka değildir. Çünkü mutlak surette zikr edilen ümmetten murad, ümmeti icabet, ümmeti mütabaattir, yoksa ümmeti davet ve üm­meti bid'at değildir.

457  - : İslâm milletinin mebadiyi itilâsını, muhteşem tarihi ilmî­sini  nazara  alanlar, icmaın imkânını,  vukuunu  itirafa mecbur  olurlar. Bir kere bir zamandaki müctehidlerin bir mesele hakkında ayni kanaate varıp ittifak  etmeleri  asla  istibad   olunamaz.  Çünkü  o hususta  yalnız kendi fikirlerine değil, kendilerine vâsıl olan şer'î emarelere, delillere is-tinad edecekleri cihetle aralarında reylerin ihtilâfına mahal kalmayaca­ğı pek ziyade mümkündür. Sonra bu müctehidlerin bu ittifakına ümme­ti merhumenin muttali olması da asla müstebad değildir. Bir hadisi şe­rifi râvîsinden telâkki etmek için  şehir şehir,  iklim  iklim  gezip   uzun boylu yolculuk zahmetine katlanmış binlerce, yüz binlerce muhaddisle-rin, ilim  adamlarının islâm muhitinde yaşamış olduğunu ilim tarihimiz tesbit etmiş bulunuyor.

Maamafih her asırda islâm âleminin alelekser başlıca merkezlerin­de zuhur eden ve âdetleri binnisbe mahdut bulunacak olan müctehidlerin bir mesele hakkındaki kanaatlerine ıttıla, hakikatleri araştırıp duran bir ümmet için hiç de muhal görülemez.

Vâkiâ bugün islâm memleketleri çoğalmış, birbirinden ayrıca yaşa­makta bulunmuştur. Fakat yine güzel bir teşkilât sayesinde islâm yük­sek âlimlerinin biribirinin içtihadından haberdar olmaları, güç değildir. Belki bu cihet pek ziyade kolaylık kesb etmiştir.

Filhakika bugünkü gündeki muhtelif muhabere vasıtalarının mü­kemmeliyeti, bu ciheti pek mükemmel bir hâle getirmiştir. Telgraflar­dan, radyolardan, ilmî ceridelerden ne kadar istifade olunabilir. Elverir ki, müslümanlar arasında hakikati araştıran bir ilmî heyet mevcut bu­lunsun.

458 -: Şunu da ilâve edelim ki, bugün icmaı ümmet, artık vücude gelmeyebilir. Vaktile müctehidîni izam, mütehaddis ve melhuz yüz bin­lerce meseleyi dermeyan ederek, hükümlerini beyan etmiş hangi mesele­lerde ittifakta ve hangi meselelerde ihtilâfta bulunmuş oldukları kitap­larımızda kayd ve tesbit edilmiş olduğundan artık bunların hakkında yeniden içtihada lüzum kalmamıştır. Son asırlarda ictihad kuvvetini, şe­raitini hâiz âlimlerin yetişmez olması da ictihad vukuunu sekteye uğrat­mıştır. Bazı müctehidler bulunsa bile bunların reylerine ümmeti merhu­menin-bugün ıttılaı, islâm âleminde matlûp teşkilât vücude getirilmedi­ğinden ve lâubalîlikten dolayı kabil görülmeyebilir. Fakat bizim maksa­dımız, esasen icmam bir hücceti şer'iyye olduğunu ve bunun vaktile ta­hakkuk etmiş bulunduğunu söylemekten ibarettir. Bir şeyin bir zaman­da ademi vuku ise o şeyin haddi zâtında cevazına, imkânına ve vaktile vukubulmuş olmasına münafi bulunamaz. Bilhassa âmmei müsliminin kabul etmiş olduğu bir esası artık kimsenin inkâr etmesine mahal kal­mamıştır. [20]

  basa dön

 

DÖRDÜNCÜ   KISIM

 

KIYASI FDKHIYE, EDİLLEİ ERBAADAJN BAŞKA HÜCCETLERE VE HİKEMİ TEŞRttYYEYE DAİRDİR

 

İçindekiler: Kıyasın mahiyeti ve rükünleri. Kıyasın şartları. Kıya­sın hükmü ve kısımları. Kıyası celi ile kıyası hafinin kısımları. Kıyaslar­da aranılan illetlerin nevileri. Nususda tâliiin bir asi olup olmaması. Kı­yasın bir hüccet olması ve derecei kuvveti, Kıyas aleyhindeki deliller ve cevaplar. Bazı kıyaslan red ve defe müteallik mübahese yolları. Delil­ler arasında tearuz vukuu. Edillei erbaadan başka hüccetler. Maslahat­ların nevileri, hükümleri. Şer'î hükümlerin sebepleri ve teşriî hikmetleri. [21]

 

Kıyasın mahiyeti ve rükünleri  :

 

459 -: Kıyas; lügatte takdir, müsavat, bir şeyi diğer bir şey ile ölçmek manasınadır. Buna «mukayese» de denir. Istılahı şer'îde kıyas: «iki malûm şeyden birinin mensus olan hükmünü —yâni: bu hükmün mislini--aralarındaki müttehid illetten dolayı diğerinde de büictihad iz­har» etmektedir.

Meselâ: bir hadisi şerif: «buğdayı buğday ile mislen bimislin satı­nız, fazlasına satarsanız fazlası riba olmuş olur» meâlindedir.

Binaenaleyh meselâ: bir kile buğdayı bir kile buğday ile peşin ola­rak mübadele edebiliriz, bundan fazlasile mübadele edersek bu fazla ha­ram olur.

Acaba bu hüküm darıda da var mıdır? Bir mikdar darı da kendi­sinden fazla bir darı ile mübadele edilse haram olur mu?

Biz darı hakkında böyle sarih bir hüküm görmüyoruz. Fakat bakı­yoruz ki, bir mikdar buğdayın diğer bir buğday mukabilinde fazlasile satılmasının memnuiyetine sebeb, keyliyyet ile cinsiyettir. Bunlar bir cinstendir, kile ile satılırlar, birinin mikdarı fazla oldu mu aralarında ri­ba tahakkuk eder. O hâlde iki muayyen mikdar darıda da bu keyliyyet ile cinsiyyet vardır.  Bunlarda da ayni memnuiyetin, sebebi mevcuttur.

Binaenaleyh buğdayda cari olan hükmün darıda da cereyan edeceği bir ictihad neticesi olarak kıyas ile  tebarüz etmiş oluyor.

Pirinç, susara gibi mekilât hakkında da hüküm böyledir. Riba bah­sine müracaat!.

460 -: Kıyasın rükünlerine gelince bunlar, tarifinden de anlaşılaca­ğı veçhile şu dört şeyden ibarettir:

(1) :   Asıl buna  «makiaün  aleyh-»,   «müşebbehün bih» denir. Riba hususunda darıya nazaran buğday bir asidir, bir makisün aleyhtir. Bu­nun hükmü nas ile sarahaten sabit bulunmuştur.

(2) :  Feri', buna  «raakis»,   «müşebbeh»  denilir ki,  aslın hükmüne tâbi olan şeydir. Buğdaya nazaran darı gibi ki, bunun hükmü, kıyas ile izhar edilmiştir.

(3) : Hükmi asi. Bu, kitab ile, sünnet ile, icma veya istihsan ile sa­rahaten sabit olan hükmi seridir. Buğdayın.buğday ile mütefadılen satı­lamayacağı hakkındaki  sünnet  ile  sabit  olan hü)«n gibi.

(4) : İlleti camia. Bu, asi ile fer arasında, yâni: makisün aleyh ile makis beyninde müşterek olup hükmi şer'îye alâmet bulunmuş olan şey­dir. Buna «menatı hükm» de denir.  Buğdaya nazaran riba hükmünün vücudüne keyiiyyet ile cinsiyyetin illet olması gibi.

461 -: Kıyaslardaki illetler, birer illeti şer'iyyedir. Şer'î illetler ise birer alâmetten, emareden ibarettir. Asıl hükm, hitabı şer'î ile sabittir. Haktealâ Hazretleri hiçbir illetin tesiri altında bulunmayan bir hakikî müessirdir, onun ilâhî hükümleri, garazlar ile muallel değildir, belki ken­disinin hikmeti muktezasıdır.

Mutezile ise der ki: şer'î illetler, aklî illetler gibi müessirdir. Meşe-lâ: ateş yakmaya illet olduğu gibi aniden kati de kısasa illettir. Bu tak­dirde Allah Tealâ'mn failün bilicab olması lâzım gelir ki, zatı bârî, bun­dan münezzehtir.

Kezaiik: İlâhî hükümler, garazlar ile muallel olsa isükmal bilgayr lâzım gelir. Çünkü bu takdirde Hak Tealâ Hazretleri illeti gaiyyeye muh­taç olmak iktiza eder. Zira o illet bulunmadıkça istikmal kabil olamaz.

Bir de illeti gaiyye, illeti failiyyenin illiyetine illettir. O hâlde bir hükümdeki illeti gaiyye, Cenabı Hakkın o şeydeki halikiyyetine illet ol­muş, zatı akdesi ilâhî, o illetin tesiri altında bulunmuş olur ki bu, sânı ulûhiyyete asla lâyık değildir.

Velhasıl: ilâhî hükümlerin fâideleri, maslahatları bütün mükellefle­re racidir. Yoksa zatı barice bir garaza, bir fâideye müstenit değildir. [22]

  basa dön

 

Kıyasın şartları:

 

462 -: Kıyasın esas şartlan şunlardır:

(1) : Asi, muhtassun biruıas olmamalıdır. Yâni: aslın hükmü, diğer bir delile nazaran yalnız kendisine mahsus, kendisi o hükm ile mümtaz bulunmamalıdır. Aksi takdirde o asi, makisün aleyh olamaz. Ashabı Ki-ram'dan Hazreti Huzeyme'nin tek başına  şahadetinin makbtıliyeti gibi.

Resulü Ekrem, sallallahu aleyhi vesellem  efendimiz  = Huzeyme kime şahadet ederse kifayet eder) buyurmuştu

ki bu, Huzeyme radıyallahü anhe mahsus bir imtiyaz idi. Artık Huzey-meye kıyasen başka bir zatın da münferiden şahadeti kabul edilemez.

(2) : Asi, kıyas tarikinden mail, alâ hılâfilkıyas sabit bulunmuş ol­mamalıdır. Namazların rekâtları, hadlerin mikdarları gibi. «Şer'î mikdar-lar» denilen şeyler bu cümledendir. Biz bunların birer hikmete müstenid olduğuna kaniyiz, fakat bu hikmetlerin nelerden'ibaret olduğunu tayin edemeyiz. Başka bir tâbir ile biz bunlardaki hükümlerin illetlerini kat'î surette bilemeyiz. Binaenaleyh bunlarda kıyas yapamayız. Bunun içindir ki, ibadetlerde, cezaî hükümlerde kıyas carî olamaz. Meselâ: sabah na­mazının iki rekât olduğuna kıyas ederek öğle namazının da iki rekât ol­masına hükm edemeyiz ve haddi kazfi, haddi zinaya kıyas ederek iki­sinden dolayı da şu kadar celde -ağaç veya kamçı ile vurmak lâzım gelir diyemeyiz.

Kezaiik: nisyan tarikile yiyilip içilen bir şeyden dolayı orucun bo­zulmayacağı kıyasa muhalif olarak bir nas ile sabit olmuş, şöyle ki: Re­sulü Ekrem Efendimiz unutarak orucunu bozan bir zata: = Orucuna devam et. Sana ancak Allahü Tealâ yedirip içirdi) buyurmuştur. Artık hata yolile olan bir iftarı buna kıyas edemeyiz. Meselâ: oruçlu olduğunu bildiği hâlde abdest alırken boğazın­dan içerisine suyu kaçıran bir kimse için de orucunun bozulmayacağına kıyas voliyle hükümde bulunanlayız. Ancak Şâfnîerce hata ile ikrah, nisyana kıyas olunmuştur.

{3} : Asıldaki hüküm; sabit, yâni: gayri mensuh olup fer'a nakl edilebilecek bir hükmi şer'î bulunmalıdır. Çünkü bir kere mensuh bir hüküm, başka bir şeyde kıyas tarikile. cari olamaz. Sonra şer'î olmayıp aklî, Jûgavî bulunan bir hüküm, bir mânâ da fer'a nakl edilemez. Yâni: kıyası şer'î ile lügat isbat olunamaz.

Meselâ: hamr lâfzı, lügatte sıkılmış üzüm suyunun galeyan ve şid­det husulünden sonra köpüğünü atan kısmına verilmiş bir isimdir. Şim­di hamrdaki tarab veren şiddet ve iskâr gibi vasıfları cami oldukların­dan dolayı hurma şurubuna ve benzerlerine de kıyas yolile hamr ismim vererek her birini ayni hükme tâbi tutmak caiz değildir. Ancak Şâfiller­den bazı zatlar, bu gibi isimlerde de kıyasın cereyanını ve her birinir ayni hükme tâbi -tutulmasını caiz görmüşlerdir.

(4) : Feri'de kendisine mahsus bir nas bulunmamalıdır. Çünkü ken dişine has bir hükmü şer'iyi haiz bulunan ssey, mansusulhükm bulunmuş olacağından artık kıyas yolile hükme muhtaç bulunmaz.

Şunu da ilâve edelim: kıyas ile sabit olan bir hükm, başkasına taad-dî edemez. Başka bir tabir ile feri' bulunan makîs, başkası için makisün aleyh olamaz. Çünkü bu makisün aleyh ile makisdeki hükm, müttehid ise her ikisi as"ü makisün aleyhe kıyas edilmiş olur. Bunların arasındaki hüküm müttehid değilse artık aralarında illeti camia bulunmamış olaca­ğından kıyas bâtıl olur.

(5) : Feri, illet ve hükümde aslın tam naziri olmamalıdır. Olursa o da asi olmuş olur, artık kıyasa mahal kalmaz.

Fen, aslın her hususta değil, belki aslın yalnız hükme illet olan vas­fında naziri bulunmalıdır ki, kıyas yapılmasına mahal bulunsun.

(6) : Aslın hükmü, kıyas yapıldıktan sonra ne asılda ve ne de fer' de tagayyür etmemeli, eğer asılda mutlak ise fer'de de mutlak olmalı ve bilâkis asılda mukayyed ise  fer'de de  mukayyed bulunmalıdır,  hiç  bir veçhile  değişmemelidir.

Meselâ: bir müslim, hem talâka, hem de zihara ehildir. Bir gayrı müslim de talâka ehildir. Buna kıyasen zihara da ehildir, diyemeyiz. Çünkü desek fer'de hüküm değişmiş olur. Şöyle ki: zihar yapan bir müslim, keffaretini ya rakabe azad etmekle veya altmış fakiri itam ile. ve bunlara muktedir değilse iki ay muttasıl oruç tutmakla ifa eder. Bir gayri müslim ise oruç tutmaya ehil değildir. Artık böyle bir kıyas ka­bul edilecek olsa aslın hükmü fer'de kısmen olsun tagayyür etmiş olur ki, bu, caiz değildir. [23]

  basa dön

 

Kıyasın hükmü ve kısımları:

 

463 - : Kıyasın hükmü, ta'diyedir. Yâni: asıldaki hükmün fere de nakl edilmesidir. Şöyle ki: asıldaki hüküm her ne ise onun bir misli de feride izhar edilir, bu hüküm kıyas yolile meydana çıkarılmış olur.

464 - : Kıyasın kısımlarına gelince: kıyaslar; vecihlerinin, illetle­rinin, müctehidlerce derhal anlaşılabilip anlaşılamaması itîbariîe celî ve hafî kısımlarına ayrılır. Şöyle  ki:  bir  kıyasın vechi  derhal  münfehim olursa o bir kıyası celî olmuş olur ve mutlak surette söylenilen kıyas ile bu kıyası celî kasd edilir. Bilâkis bir kıyasın vechi derhal münfehim olamayıp tetkika muhtaç bulunursa o da bir kıyası hafî olmuş olur. Kı­yasın bu kısmına usul ilminde  diğerinden fark  için   «istihsan»   adı da verilmiştir.

Bir de fıkıh ilminde istihsan tâbiri, böyle kıyası hafî mânâsında de­ğil, alelıtlak kıyası celîye mukabil ve muarız bir delü mânâsında kulla­nılır. Bu hâlde her kıyası hafî, istihsan ise de her istihsan bir kıyası hafî değildir. Bu delili âm; bir eser, yâni: bir âyet, bir hadis, veya bir icma veya bir zaruret olabileceği gibi bir kıyası hafî de olabilir.

Meselâ: kendilerinden matlûb menfaat, filhal mâdum olduğu cihetle kıyası celîye nazaran caiz olmaması lâzım gelen icarenin, selemin cevazı bir hadisi şerife müstenit bulunmuştur. İşte bu bir istihsan meselesidir.

Kezalik: istisnam, yâni: bir şeyi yapmak üzere bir sanat ehlile mu­kavele yapmanın cevazı da kıyasa muhalif olarak icma ile sabit olmuş­tur. Çünkü yaptırılması istenilen şey, akd zamanında mâdûm olduğun­dan bunun hakkındaki satış mahiyetinde olan akdin caiz olmaması muk-tezayı kıyas iken bu, icma ile caiz görülmüştür. Binaenaleyh bu da bir istihsan meselesidir.

Kezalik: teneccüs eden havuzların, kuyuların taşlarında, toprakla­rında necaset eseri kalmış bulunabileceğinden mücerred sularım çıkar­makla temiz olmayacakları muktezayı kıyas iken bunların sularım çıkarmakla temiz olmalarına hükm edilmesi de bir zarurete mebni caiz bulunmuştur. Çünkü aksi takdirde büyük bir harec, meşakket içinde kal­mış oluruz. Dinde ise harec yoktur. Zaruretler memnu olan şeyleri mu­bah kılar, işte bu da bir istihsan meselesidir.

Kezalik: yırtıcı kuşların artıkları kıyası celîye nazaran temiz olma­mak lâzım gelirken kıyası hafiye nazaran temiz sayılmıştır. Bu cevazın illeti, hafî olduğundan bunun hakkındaki' delü, bir kıyası hafiden ibaret bulunmuş, kıyası celîye muarız olduğu hâlde ona takdim edilmiştir. Ni­tekim bu cihet ilerideki meselelerde de tavazzuh edecektir, işte bu da, hem usul, hem de fıkıh bakımından bir istihsandır. [24]

  basa dön

 

Kıyası celî ile kıyası hafinin kısımları :

 

465  -: Kıyası celî şöylece iki kısımdır:

(1) : Tesiri zaif, yâni: illeti müessiresi kuvvetsiz bulunan kıyası ce-lîdir. Yırtıcı hayvanların artıklarına kıyasen yırtıcı kuşların artıklarının da murdar olmasına hükm etmek gibi.

(2) : Fesadı zahir, sıhhati gizli olan kıyası celidir. Namazda oku­nan secde âyetinden dolayı icap eden secdei tilâvetin rükûı salât ile eda edileceğine hükm etmek gibi. Çünkü secdei tilâvetten murad, Hak Te-alâ'ya  tazim ve  inkivadı  izhardır.  Bu   murad  ise  namazda bir ibadeti maksuda olan rükû ile de hâsıl olur. Binaenalevh bu rükû ile tilâvet sec­desinin de eda edilmiş olmasına hükm, sahihtir.

466 -: Kıyası hafiye gelince bu da şöylece iki kısımdır:

(1) : Tesiri kavi olan kıyası hafidir. Yırtıcı kuşların artıklarının te­miz olduğuna hüküm hu kabildendir. Zira yırtıcı kuşları yırtıcı hayvan­lara kıyas doğru değildir. Yırtıcı hayvanlar, ağızlarile su içerler, lûap-lan suya dökülür, bunların ağızları temiz olmadığından îûapları da te­miz değildir; bu cihetle suyu temizlikten çıkarır. Yırtıcı kuşlar ise gaga-larile  yerler,  içerler.  Gagaları  ise  kemiktir, temizdir.

(2) : Sıhhati zahir, fesadı gizli olan kıyası hafidir. Tilâvet secdesi­nin rükû ile eda edilemeyeceği hakkındaki  kıyası hafî bu cümledendir.

Çünkü zahiren secde rükûa mugayirdir. O hâlde rükû. ile secde ifa edil-miş olamaz. Fakat hakikati hâlde böyle bir mugayeret yoktur. Zira sec­deden murad, Hak Tealâ'ya tevazu ve inkiyaddır, mütekebbirlere karşı da muhalefettir. Bunlar ise namaz içindeki rükû iie de tahakkuk eder.

İmdi kıyası celî ile kıyası hafî, tearuz edince bakılır. Her ikisi mü­savi bir hâlde ise kıyası celî tercih, olunur. Çünkü bunda vechi kıyas, zahirdir.

Kezalik: kıyası celinin ikinci kısmı, yâni: fesadı zahir, sıhhati haü olan kısmı, kıyası hafinin ikinci kısmına, yâni: sıhhati zahir, fesadı giz­li bulunan kısmına tercih edilir.

Kıyası hafiye gelince bunun da birinci kısmı, yâni: tesiri kavi bulu­nan kısmı, kıyası celinin birinci kısmına, yâni: tesiri zaif bulunan kısmı­na tercih olunur. Kuşların artığı meselesinde olduğu gibi. [25]

  basa dön

 

Kıyaslarda aranılan illetlerin nevileri:

 

467 -: İlletler, mansııs ve müstenbat İlletler adile iki nevidir. ileli mensusa, nas İle' veya icmâ ile bilinen illetlerdir. Meselâ: bir hadisi şerifte buyurulmuştur. Yâni: kedi mur­dar değildir. Çünkü o —ev içinde-dolaşıp duranlardandır. Ondan sa­kınmak güçtür. Bu hadisi şerifte kedinin murdar sayılmamasının illeti, onun tavvafînden olmasıdır diye tasrih bu vurulmuş tur. Binaenaleyh bu illet, nassı nebevi ile sabittir.

Kezalik: bir çocuğun malında ve nikâhı hususunda velayet carîdir. Bu velayetin illeti, onun çocuk, kasır bulunmasıdır. Bu hâlin bu hususta bir illet olması ise icma ile malûmdur.

Bir hükme münasib olarak zikr edilen bir vasıf, bir gaye, bir istis­na, veya bir şart da illeti gösteren naslar kabilindendir.

.Meselâ: «Ulemaya ikram et» denilse bu ikramın illeti, âlimlik vasfı olduğu ibareden anlaşılmış olur.

Kezaîik   : refikalarınıza  temizlenecekleri za­mana kadar yaklaşmayınız)   nazmı şerifinde cinsî mukarenetten menin illeti, ademi taharet olduğu  gayesinden münfehim olmaktadır.

468 -: İleli müstenbeteye gelince: bu da ictihad ile taayyün eder. Şöyle ki: nas ile veya icma ile sabit illetlerin toplanacakları bir vahdet noktası var mıdır ki, bu babdaki .hükümlerin bir illeti müşterekesi sa-yılabilsin?.

Meselâ : çocukluk neden velayete illet oluyor?. Kedinin tavvafİn­den oluşu da ne için temiz sayılmasına bir illet bulunuyor?.

Bir müctehid, bunları tetkik ve tamik edince bunların bir zarurete mebni hükme illet olduğuna intikâl eder. Diğer bir tâbir ile bu muhtelif illetlerin bir cins altına dahil bulunduğunu görür ki, o da zarurettir. Şöyle ki: bunların arasında mülâyemet, yâni: Resulü Ekrem'den, selefi salibinden nakl edilen illetlere uygun bir münasebet mevcuttur. Bu ci­hetle'zaruretin hem velayete, hem de kedinin tabir sayılmasına illet ol­duğu anlaşılmış olur ki, işte bu, bir müstenbet illettir.

Velhâsıl bir kıyasın, bir nassın illeti ya nas ile veya istinbat ile sa­bit  olur.

469  -: Bir müctehidin bir nassı bir illeti kasıra ile tâlil etmesi, yâni: fer'a taaddî ve tesir edemeyecek bir illet ile talilde bulunması, Ha* nefiyyece caiz değildir. Çünkü böyle bir tâlilde faide yoktur. Aslın hük­mü ise bu nakıs tâlil ile değil, nas ile sabit bulunmuştur.

İmam Şafiî Hazretleri ise bir nassın illeti kasıra ile tâlil edilmesini caiz görmüştür. Meselâ: müşarünileyhe göre altın ile gümüşte ribanın cereyanına illet, bunların semen olmalarıdır. Halbuki bunlardan, başka hakikaten semen olarak kullanılan başka bir şey bulunmadığından se-meniyyet, altın ile gümüşe muhtas, başka şeylere gayri müteaddî bu­lunmuştur. Binaenaleyh bu tâlil, bu babdaki nassın başkasına teaddî ve tesirine mâni olacak bir illeti kasıra ile talili demektir.

470 -: Yukarıda da işaret olunduğu üzere kıyasın illetine «mena-tı hükm» de denir. Bu illet, sarim nassı ile tayin edilmemiş olunca müc» tehid, hükme medar olan illeti istinbat eder. Bu istinbata «tahrici  me-nat» denir. Bu istinbat îmsusundaki tetkike de «tahkiki menat» denilir. Bir de kıyasa mevzu olan hâdisede hükme illet olması melhuz birçok va­sıflar bulunabilir. Bunların hepsi illet değildir. Bunlardan hangisinin hü­kümde âmil, müessir, illeti tamme olduğunu arayıp bulmaya da «tenkı-hı  menat»   denilmiştir. [26]

  basa dön

 

Naslarda tâlilin bir asi olup olmadığı:

 

471  -: «Nususta asi olan tâlil midir, ademi tâlil midir» meselesi, usuliyyun arasında  ihtilaflı bir meseledir,  Şöyle ki: Hanefilerce nusus­ta asî olan, filcümle tâlildir. Yâni:  taabbüdî ve cezaî hususlardan baş­kasına ait olan nasılların birer illet İle, birer hikmet ve maslahat ile mu­allel olması, mansus olanın hükmüne o tâlil vasıtasile başkasının kıyas £olile tâbi tutulabilmesi bir esastır. Meğer ki, hususî bir nassa veya ic-ttıaa muhalefet gibi tâlile mâni bir sebep bulunsun. Bu bakımdan nasîar iki kısımdır: gayri muallel naslar, muallel naslar.

472  -: Gayri muallel naslar, bunlar teabbüdî ve cezaî olan naslar-dır. Bunları biz tâlil  edemeyiz.  Meselâ:  namazların ve had  cezalarının hakkındaki naslar bu kabildendir. Bunlara başkaları kıyas edilemez. Sa­bah nama2i iki rekât olduğundan akşam namazının da iki rekât olma­sına hükm edilemez. Müctehid, bu husustaki naslara tâbi olur. Onların sade ibarelerile, delâlet ve işaretlerile amel eder, onların illetlerini istin-bat ile üzerlerine başkalarım kıyas etmeğe çalışmaz.

473  -: Muallel naslar. Bunlara «nususı tâliliyye» denir. Bunlarda asi olan tâlildir, kıyasın cereyan etmesidir. Bu kısım naslar, birer ileti mucibeye  müstenit bulunmuştur.   Bir çok   muamelât hakkındaki   naslar gibi.

474 -: Bazı zatlara göre alelıtlak naslarda asi olan, ademi tâlildir. Meğer ki, bir nassm muallel olduğuna dair zahiren bir delü bulunmuş olsun.

Bunlara göre bir mansusî bütün evsafile tâlil, mümkün değildir. Böyle bir tâlil, mümkün olmayınca da kıyas carî olamaz. Çünkü asl'ın bütün evsafı fer'de bulunamaz.

Buna cevaben deniliyor ki, kıyas için aslî -makisün aleyhi müm­taz bir vasıf ile tâlil kâfidir. Mansus için birçok vasıflar bulunabilir. Fa­kat medarı hükm, bu vasıfların hepsi değildir. Belki muayyen, mümtaz bir vasıftır, işte kıyas için mansusun hükmüne illet olan o mümtaz vas­fı bulmak, onu o vasf ile tâlil etmek kifayet eder. [27]

  basa dön

 

Kıyasın bir hüccet olması ve derecei kuvveti:

 

475  -: Kıyas, müctehitlerin cumhuruna göre bir hücceti şeriyye-dir. Bunun bir hüccet olduğu Kur'anıkerim ile,    sünneti nebeviyye ile, müctehidlerden birçoğunun ittifakiîe sabittir.  Nitekim  ileride izah olu­nacaktır.

Maamafih kıyas, içtihada müstenit, zandan gayrihâli olduğu cihet­le edülei zanniyyeden sayılmıştır. Binaenaleyh kitaba, sünneti sabiteye ve icmaı ümmete muhalif olursa kabule lâyık, ihticaca   salih olamaz.

476  -  : Bazı kimseler,  kıyasın bir  hücceti şeriyye olduğuna kail bulunmamıştır. Şöyle ki: tmamiyye ile Revafız ve Havariç taifesi, kıya­sı  inkâr etmişlerdir.  Bunlara göre kıyas  ile amel, şer'an da, akîen de mümteni'dir.

Zâhiriyyeden bir kısım zatlar da kıyasın hücciyetini kabul etmemiş­lerdir. Bunlara göre kıyas ile amel, akîen mümteni değildir, şarü mübın, kıyas iîe amel edilmesini emr edebilirdi. Fakat böyle bir emir vaki ol­mamıştır. Belki kıyas ile amel edilmesi men olunmuştur. Binaenaleyh kıyas bu cihetle batıldır. Kaşanî, Nehrivanî de buna kaildir.

477  -: Şeyh Muhyiddinî Arabi merhum, esasen kıyasa kail değil­dir. Fakat kıyas hakkındaki mütaleatı pek  âlimâne ve  pek  munsifane olduğundan bunun bir tercümesini   «Fıkhı Hanefînin esasatı»  adındaki risaleden aynen iktibas ediyoruz:

Şeyh Muhiddini' Arabî Hazretleri «Fütuhatı Mekkiyeye» de «Ahkâ­mı şer'iyyenin usulü» hakkındaki babda diyor ki: «Gerçi kıyas bîr delili kat'î değilse de haberi ahada şebihtir. Haberi ahad, ilmi kat'î ifade et­mezken anınla ahze ittifak olunmuş ve bu suretle haberi ahad, ahkâmı şer'iyyenin usulünden bir asi olmuştur. Binaenaleyh kıyas, şüpheden azade bir surette olarak vücude gelir ise varsın haberi ahad gibi usuli ahkâmdan bir asi olsun.»

«Biz, kıyası Hanefîye kail olmaz isek de, ictihaden mucebi kıyas ile hükm edenin hükmünü tecviz ederiz. Müctehid, gerek hata ve gerek isa­bet etsin. Çünkü sari, müctehid hata etse de anın hükmünü kabul ve kendisini me'cur addetmiştir. îmdi müctehid, kıyası bir asi olarak tanı­mak hususunda kitab veya sünnet veya icmaa veya bunlardan me'huz olan bir asle istinad etmemiş olsaydı meselei ictihadiye hakkında kıyas ile hükm etmesi kendisine halâl olamazdı. Belki çok kere nazariyatça sahibi insaf indinde kıyası celî hükme delâlette adiden menkul olan haberi vahidi sahihten daha kavı olur. Biz haberi ahadi, mücerred râ-vîsine olan hüsni zanmmıza binaen sened ittihaz ederiz. Halbuki ilmen Allah'a karşı kimseyi tezkiye edemeyiz. Zira şer'işerif insanları Allah'a karşı tezkiyeden bizi men etmiştir. Biz ancak bu hükmü böylece zanne­diyoruz diyebiliriz.»

«Doğrusu budur ki: nazarı aklî, kıyası celî de bize müşareket eder. Şer'an misillü ayatı kerime ile memur olduğumuz nazarı aklî ile isbat olunması lâzım gelen ahkâmı mahsusayı isbat etmiş idi. Kur'anda bu âyatın em­sali   çoktur.»

«Hak Teaiâ Hazretleri evvelâ: rüknü âzam olan vücudu ilâhîyi is­bat bahsinde nazarı aklînin hükmünü tesbit, saniyen: nazarı aklînin hükmünü tevhidi ulûhiyetinde muteber addetti, bize kendisinden maada ılahün bilh.ak olmadığını bilmek için ukulumuz ile nazarı teklif etti. Biz andan sonra delili aklî ile bu ilahe vacib olan hükümlere nazar ettik ve bunu müteakip tarafı barîden bizim gibi beşer olarak bize gelmiş olan Resulün min indüiâh getirdiği şeyleri tasdikte bize emr eylediği nazarı aklîyi istimal ettik ve aklen peygamberin âyatile sıdkma delîi nasb et­tiği şeylere nazar ederek sübutünü idrâk ettik, bunların cümlesi öyle' usuldür ki: biri münhedim olsa bütün şeraî batıl olur. Çünkü bütün «unların müstenedi sübutü nazarı aklîdir. Nazarı aklîyi sari itibar ve is-^mâlini kullarına emr etmiştir. Kıyas ise mahza böyle bi« nazarı nklîden ibarettir.» «Artık,Hak Tealâ Hazretleri ümmehatı din olan işbu erkânı ammede nazarı aklîyi ibahe ettiği hâlde kitabda, sünnette, icmad* para-natine tesadüf edemediğimiz bir meselei feriyede istimalini bizden nu-n edeceğini takdir eder misin ?

«Kat'î olarak biliyoruz ki, meselei feriyyenin elbette bir hükmü ilâ­hîsi, bir hükmi muayyeni vardır. Bu hükmü bilmenin tarikleri ise kitab ve sünnette sarahatin fıkdanına mebnî ilcayı zaruretle usulü şeriyyeden olan nazarı aklîye müracaat etti, bu usulün esasatı sübutiyesini de kitab ve sünnetten ahz ettik. Ve bu esasata nazaran kıyasî edillei ahkâmın usulünden bir aslı müstakil olarak kabul ettik. Maamafih bunu da kitab veya sünnette muayyen bir hükmü olmadığı surete hasr ettik. Binaen-aelyh yalnız bir mantukun bihte maksudı şarî olması baîd olmayarak meskutün anh ile mantukun bihin beynini cem eden bir illeti makulenin vücudu hâlinde meskutün anhi bantukun bihe kıyas ile iktifa ettik.»

«îmdi kıyas ameliyesine ancak mevazii zarurette ve aradığımız hükmü şer'î hakkında muayyen bir nassı mahsusa zaferyâb olamadığı­mız takdirde tevessül ederiz. İşte şu meselede mezhebimiz budur ve be­nim indimde kıyası usuli şeriyyeden asi olarak kabul edeni veya her­hangi bir asi veya fer'de bir müetehidi tahtie eden, şarie karşı sui edeb etmiş olur. Zira sari alelitlâk müetehidin hükmünü tesbit etmiştir. Sari ise bâtılı tesbit etmez. Binaenaleyh müetehidin reyi hak olmak lâzım gelir. Ve bu müetehide hatanın nisbeti muhalifin bu müetehid indinde delîl olması sahih olmayan delile nisbeti mesabesinde olur,»

«Şerı'de muhtî birdir ve gayri muayyendir. Binaenaleyh müetehi-din kavlile amel olunmak lâbüddür. Kıyas dahi müetehidin kavlidir. Nef-sülemirde hata bile olsa sari bize anınla amel edilmesini emr etti.»

«Bu babdaki beyanatımız, ilmen infirad ettiğimiz bir mesleki mah­susun iktizasıdır. Yoksa şahsan kıyasa kail değiliz. Ancak şevki ietihad ile kıvaaa kail olanlara nazaran bu sözleri sövlüyoruz. Çünkü sari, mü-eddavı ietihad olan hükmü kabul etmiştir. İmdi muhalif, insaf etmiş ol-savdı bu meselede bizimle nizadan sükût ederdi. Zira bu mesele, müna-zeün fih olmağa lâik olmayacak derecede vazıhtır. înteha.» [28]

  basa dön

 

Kıyas aleyhindeki deliller ve cevaplan:

 

478 -: Kıyası inkâr edenlere göre herhangi bir hâdise hususunda zahir naslar ile amel edilir. Bu babda kitab, sünnet, icmai ümmet kâfi­dir, kıyasa lüzum yoktur.

Bunlar, bu müddealarını isbat için şu gibi deliller irad etmektedir­ler:                           

(1) : Kitabuîlah, her şeyi camidir. Nitekim: " sana kitabı her şeyi mübeyyin olarak indirdik)  = yaş, kuru hiç bir şey yoktur ki, illâ açık vazıh olan kitabda mezkûrdur)   âyetleri bunu natıkür. Artık kıyasa ne hacet!

(2) : Bir hadisi şerifte şöyle buyurulmuştur:

Yâni: îsrail

oğullarının işleri dosdoğru devam ediyordu, tâ ki, aralarında esir ço­cukları çoğaldı, olmayan şeyleri olan şeylere kıyas ettiler de hem ken­dileri sapıttılar, hem de başkalarını sapıttırdılar.

Bu hadis ise kıyasın gayri meşru olduğunu göstermektedir.

(3) : Makisün aleyh olan asıl hakkındaki hüküm, ne gibi bir sebe­be, illete müstenit olduğu çok kere nas ile beyan edilmiş değildir. Bu hükmün ne gibi bir vasfa istinat ettiğini rey ile  tâyin doğru olamaz. Artık bu hükmü hangi bir illetteki iştirakten -dolayı fer'de de isbat et­mek nasıl caiz olabilir? Bu, hakkullaha riayetsizlik olmaz mı?.

(4) : Naslar ile hükümleri beyan edilmemiş olan şeyler hakkında is-tishab ile amel olunur, ibahei asliye ciheti kabul edilir, onun cevazına, mübahulasl olduğuna hükmedilir, kıyasa hacet kalmaz.

Bu delillere karşı şu veçhile cevap verilmiştir:

(1) : Kitabı ilâhi, vakıa her şeyin hükmünü mübeyyindir. Fakat bu beyan, her hususta sarih değildir. Kuranıkerim ile  sünneti   nebeviyye, gerek lâfızları ve gerek mânâları itibariyle birer şer'î delildir. Kıyas yo-lile sabit olan bir hüküm ise bunların lâfızlarına değilse de mânâlarına dahildir, racidir. Bu cihetle kıyas müstakillen müsbit bir hüccet değil­dir, belki bir muzhir hüccettir, nassın ihtiva ettiği umumî bir hükmün cereyan edeceği gayri mansus mahalleri izhar ve iraeye hadimdir. Artık kıyasın bir hüccet olarak kabul edilmesi, Kur'anıkerim'in her şeyi  mü­beyyin olmasına muhalif değildir.

nazmı celîlindeki kitabdan muradın da Kur'anı Kerim olduğu kat'iyyen malûm değildir. Birçok müfessirlere göre bun­dan murad, levhr mahfuzdur. Böyle bir ihtimâl sabit olunca da istidlal sakıt olur.

(2) : Şer'î naslann intibak edeceği hâdiseler, sahalar gayri  mah­surdur.  Halbuki Kur'andaki  ve  sünneti  nebeviyedeki  şer'î  deliller,   za­hirlerine nazaran mahduttur, bu gayri mahsur hâdiselerin hükümlerini muhtevi görülmemektedirler. Bu hâlde Kur'anıkerim olmamış olmaz mı?. Halbuki kıyas tarikile tayin edilen hükümlerde min vechin naslara raci, ayni illet ile sabit olunca böyle bir mahzur kalmaz. Artık Kur'am Mübînin bu hükümleri sarahaten değiise de manen muh­tevi bulunmuş olduğu taayyün eder.  Ümmeti  merhume için geniş bir sahai ahkâm açılmış olur, şer'î deliller ile hâl ve fasl edilemeyecek içti­maî, hukukî bir mesele kalmaz.

(3)   : Kitabullahın tibyanen lıkülli şey olduğunu nazara alıp kıyasa lüzum görmeyenlerin sünnetlere de, icmaa da lüzum görmemeleri lâzım gelmez mi?. Eğer Kur'anıkerim, her şeyin hükmünü apaçık olarak beyan buyuruyorsa sünnetin, icmam ayrıca birer hücceti şeriyye olması­na hacet kalır mı?. Halbuki kemlileri de bu sünnetlerin, semaların bir rer şer'î hüccet olduğuna kaildirler.

Demek kî, Kur'anı âzimin bbyanen likülli şey olması, başka bir hüccetin mevcudiyetine mâni değilmiş. O hâlde kıyasın mevcudiyetine de mâni bulunmaz.

Filhakika bütün bu hüccetler, bir hükümler menbaı olan Kur'amke-rim'e manen râci olmakla aralarında bir mümanaat tasavvur olunamaz,

(4) : Vakıa bazı eserlerde, hadislerde kıyasın mezemmetini  göste­rir  işaretler vardır. Fakat bunlara mukabil,  kıyasın meşruiyetine dair daha kuvvetli eserler, hadisler mevcuttur. Mezmum olan kıyas ise usu­lüne gayri muvafık, cühelanın teşehhiyatma müstenit olan vâhî kıyas­lardır.

Resulü Ekrem Efendimiz, ashabı kirammdan Muazibni Cebeli Ye­mene kadı tayin etmişti. Ne ile hükm edeceğini sormuş, o da: Kitabullah ile, sünneti nebeviyye ile, ve bunlarda sarahaten bulamadığı şeyler hak­kında da kendi ietihadile hükm edeceğini beyan etmekle Fahri Âlem Hazretleri: «Allahütealâ'ya şükür olsun ki, resulünün resulünü, resulü­nün razı olacağı şeye muvaffak buyurdu.» diye mahzuziyetini izhar bu­yurmuştur. İctihad İse kıyası da muhtevidir. Hattâ kıyasa mecazen iç­tihat da denir. Çünkü ictihad, kıyasa sebebdir. Aliyyibni Ebi Hüreyre ise içtihat ile kıyası bir sayarak bunu İmam Şafiiye nisbet etmiştir. Fa­kat cumhuri fukahaya göre ictihad kıyastan eamdır. Zira her kıyas iç­tihada muhtaçtır. Her ictihad ise kıyasa muhtaç değildir.

Velhâsıl bu hâdisede Resulü Ekrem'in Hazreti Muaza hitaben: «Bir şeyin hükmünü kitabda, sünnette bulamazsan ne ile amel edersin» diye buyurması, her hükmün bu iki menbada sarahaten bulunamayacağını gösterir. Sonra Hazreti Muazm: «İçtihadımla amel ederim» demesini tas­vip buyurması da.kıyasın meşruiyet ve memduhiyetine bir delildir.

Maamafih kitab veya sünnet bir hükmü ya bilâvasıta veya bilvasıta beyan eder. Kıyas ise vesait kabilindendir. Binaenaleyh kıyas ile zahir olan bir hükmü kitab veya sünnet, bilvasıta beyan etmiş olur. O hâlde. kıyas ile izhar edilen hüküm de ayni menbaa raci olmuş olmaz mı?.

Hazreti Ömer'in Musel Eş'arî Hazretlerine kıyası tavsiye etmiş ol­duğunu da ikinci kitabda göreceğiz.

(5) : Bazı hükümlerin illetleri  nas ile gösterilmiş, bazı hükümlerin illetleri de nassın delâletile, işaretiîe ve selim aklın intikalile anlaşılmak­ta bulunmuştur.

Meselâ:  nazmı celilile zina nehy edilmiştir. Bu neh-yin illeti  de  çünkü o bir fahiş  cinayettir)   kavli  şerifile sarahaten gösterilmiş demektir. Artık zinaya kiyasen fevahişten bulu­nan herhangi bir şeye yaklaşmadan memnu olduğumuza kail olursak kitabullaha muhalefet mi  etmiş  oluruz?

Kezalik: şarii hakîm, Öldürücü bir zehir olduğu bilinen bîr şeyi ye­mekten bizleri men etmiş olsa artık o gibi zehirli olan sair şeyleri ye­mekten de memnu bulunduğumuz kıyas yolile taayyün etmiş olmaz mı?. Aksi takdirde şarii mübinin hikmeti teşriiyyesine muhalif harekette bu­lunmuş olmazmıyız?.

Şarii hakîm, bizleri teemmüle, tefekküre, istibsara, hükümleri is-tinbata davet ediyor. Eğer biz yalnız apaçık olan ahkâm ile amel edip bir takım hakayıkı tefekkür ve İstinbat vasıtasile meydana çıkarmakla mükellef olmasaydık bu tefekküre, istinbata, davet edilmemiz zaid ol­maz mı idi?.

Allahü Tealâ tefekkür ve teemmül erbabını medh ediyor. Tefekkür ve teemmülün bir neticesi olan istinbat, bir ictihad meselesidir. Kıyas da bir ictihad meselesinden başka değildir.

Bütün bunlar, kıyas ile amelin cevazına delâlet ediyor. Şarii mübî-nin tecviz ettiği bir şey ise kendisinin hukukuna bir tecavüz sayılamaz.

(6) : Istishab meselesine gelince bu, her hususta bir hüccet ola­maz. Gayri mutenanı ahkâm, mahdut naslar ile halledilemeyeceği gibi istishab yolile de hâl edilemez. Meselâ: «hürmetine dair nas bulunmayan şeyler hakkında ibahei asüyye ciheti kabul edilmeli, bir şeyi aslı üze­re bırakmaktan ibaret olan istishab esası düsturülamel olmalıdır* deni­liyor. Halbuki ibahei asliyyeyi gösteren birçok nasların umumiyeti, şâir naslar İle tahsis edilmiş, birçok şeyler mubah olmaktan çıkarılmış, icti­had için geniş bir tedkik sahası vücude gelmiştir.

Meselâ: o bir Halikı Zîşan'dır ki, yerde bulunan bütün şeyleri sizin için yaratmıştır) âyeti kerimesi, bizlere bir­çok şeylerin mubah olduğunu gösteriyor. Fakat bunlar, alelıtlak mubah mıdır? Elbette değildir. Bunları tedkik ve tefrik icab eder. Bunların ıtlakı üzere mubah olmayıp bir takma kayıdlar ile, şartlar ile mukayyed olduğunu yine âyaü kur'aniye göstermektedir. Ezcümle altın ve gümüş, bizlerin menfaati için yaradılmıştır. Fakat bununla beraber başkasının mülkünde bulunan altın ve gümüş bizlere haramdır, bunları sahibinin elinden gayri meşru surette alıp sarf edemeyiz, bizim bunlardan istifa­de edebilmemiz için bir takım kuyud ve şurut vardır. Aksi takdirde bun­lardan istifade caiz olmaz.

tşte bu hususlardaki cevaz veya ademi cevaz, bazan bir nâs ile sa­rahaten beyan olunmuştur, bazan da kıyas tarikile zahir bulunmuştur Artık kıyasın nassa muhalif, şarii mübînin hükmüne münafi bir şey sa­yılmasına imkân yoktur.

(7) : tbahei asliyyeyi esas tutan zahiriyye mezhebi, mahiyetindeki darlıktan dolayı değil midir ki^ hukukî, içtimaî hâdiseleri hâlle kifayet etmemiş,   müslümanlık   âleminde   uzun  bir müddet tatbik sahası bula­mayıp  sâlikleri  münkariz olmuş,  mahsuîi mesaîleri  tarihe  karışıp  git­miştir.

Zahiriye gibi kıyası inkâr edenler, kıble cihetini tayin, cihad işleri­ni tedvir gibi hususlarda içtihada, istimâl-i re'ye cevaz vermişlerdir. Ne­fislerinden zararı def veya nefislerine menfaati celb hususunda rey Ve ictihad ile amele lüzum görmüşlerdir. O hâlde sair hukukî meselelerde ne için bir ictihad eseri olan kıyas ile ameli caiz görmesinler.

(8) : îbni'Aküil Hanbelî diyor ki: Sahabei kiramın kıyas istimal et­tikleri tevatüri manevî ile bizlere baliğ olmuştur.

Ibni Dakiküîd de demiştir ki: Bence mutemed olan, aktarı arzda sarkan ve garben, asren bade asrın kıyas ile amelin iştihar etmiş olma­sıdır. Cumhurı ümmete göre böyledir. Ancak müteahhırinden bazıları buna muhalif bulunmuştur.

Şevkânî merhum da diyor ki: «Sahabeden, tabiînden ve fukaha ile mütekellimînden cumhur, kıyasın usuîi ger'iyyeden bir asi olduğuna za-hib olmuş, bununla hakkında sarahaten delili sem'î bulunmayan ahkâm üzerine istidlalde bulunmuşlardır. Kezalik: kıyasın cevazına Nebiyyi Zî-şan Hazretleri tarafından vukubulan kıyasat ile istidlalde bulunmuşlar­dır. Ezcümle sahabiyattan Has'amiyye: «Yâ Resuîellah!. Babam hac et­meden vefat etti, ben onun yerine hac etsem ona fâidesi olur mu?.* diye sormuş. Resulü Ekrem Hazretleri de: «Söyle bakalım, .babanın üze­rinde bir borç bulunsa da onu sen ödeşen babandan kifayet etmez mi?.» buyurmuş, Has'amiyyenin: «Evet..» demesi üzerine de Resulü Ekrem Hazretleri: «Öyle ise Allahütealâ'ya olan borç kaza olunmaya daha hak­lıdır» diye buyurmuştur ki bu, bir kıyas meselesi demektir.

Resulü Ekrem (saliâllahü aleyhi vesellem) den bi" çok kıyaslar vu­ku bulmuştur. Hattâ «Nasıhı Hanbelî» bu kıyaslara dair bir risale tas­nif etmiştir.

Yine Şevkânî merhumun ifadesine nazaran: kıyası nefy edenler de, her kıyas tesmiye edilen şeyin ihdarma kail olmuş değillerdir. Bunlar, illetleri mansus veya asi ile fer' sayılan şeyler arasında fark gayri mev­cut olan bir kısım kıyasları, asi hakkındaki delilin medlulü tanımış, bu asi hakkındaki delili onlara da şâmil addetmiş bulunmuşlardır. Bu cihet­le arada istîzam edilecek büyük bir muhalefet yoktur. Bu muhalefet, lâfzıdır. Kendilerile böyle amel olunan şeyler hakkında manen ittifak vardır. Tariki amelin ihtilâfı ise manevî ihtilâfı ne aklen ve ne de şer'an ve örf en iktiza etmez.  (Usuli Şevkânî).

Velhâsıl : gerek bir çok sahabei kiram ve gerek bir kısım tabiîn ile eimmei erbaa gibi müctehidîni izam, kıyas ile ameli caiz görmüşlerdir. Elverir ki, yapılan bir kıyas, şeraitini cami olsun, usulüne muvafık bu­lunsun, aksi takdirde o bir kıyası meşru olamayacağından —aşağıda ya­zıldığı veçhile-reddi cihetine gidilir. Usulü dairesinde olan bir kıyas ise, arz olunduğu üzere edillei şer'iyeden bir esastır, ve cumhuru ulema­ca makbuldür, muteberdir. Artık bu sevadı azamdan ayrılmak bizim için lâyık olamaz.  (Aleyküm bissevadil' a'zami). [29]

  basa dön

 

Bazı kıyasları red ve defe müteallik mübahese yollan :

 

479 - :   îlmî  meseleler   hakkında  muntazam  bir usul  dairesinde mübahesede  bulunmak,  hakikatin tecellisine  hizmet eder.  Mübahasele-rin usul ve âdabını göstermek üzere bizde bir ilm tedvin edilmiştir ki, buna «ilmi âdab»,  «ilmi münazere» adı verilmiştir.  .

Bir meseleyi mücerred hikâye edip sıhhatini, ademi sıhhatini ilti­zam etmeyen kimseye «nâkil» denir, icabında o meseleyi nereden nakl ettiğini göstermekle mükellef olur, başka bir şey ile mükellef olmaz.

Bir meseleyi iltizam edip hakkında delîl irad eden kimseye de «müd-deî», «muallü» denilir. Bu meseleyi kabul etmeyen veya hilafım iddia eden kimseye de «sail» adı verilir.

Nâkil, muallil, sâil, mübahese, münazere, muareze, mümanaa, mü-nakaza, cedel, mükâbere, mugalâta gibi tabirler, ilmi âdaba mahsus ıs­tılahlar cümlesindendir. Bütün bunlar ilmi usulde ve bilhassa kıyas kıs­mında bahis mevzuu olmaktadır.

480 - : îlmi âdabı güzelce bilmeyenler, kelâm, hikmet, hılâfiyyat, usuli fikh ilimlerini lâyıkile anlayamazlar, ilmî surette mübahese ve mü­nazaraya kadir olamazlar.

îhni âdabda yazıldığı veçhile münazaraların bir takım âdabı var­dır. Ezcümle münazara açık, münekkah, faideli sözlerle yapılmalı, mü­bahese meclisinde sözü beyhude yere uzatıp durmamalıdır.

Münazara yapanlar, birbirinin sözünü iyice anlamadan redde kıyam etmemelidirler. Yalmz izhar-ı sevabı gaye bilmeli, sadedden harice çık­mamalı, birbirini ilzama çalışmam alıdırlar.

Münazırlar, birbirini hakir görmemeli, birbirine karşı hiddet etme­meli, gülmekten, çırpınmaktan, gürültü yapmaktan çekinmelidirler.

Mübaheseîer, güzel niyete mukarin olmalı, iki tarafın mütaleası, iti­razı, cevabı, müvecceh, yâni: ilmî, kabule şayan bir hâlde bulunmalı­dır.

Bir tarafın sözü, diğer tarafın sözüne  mukabil daima ilmî bir su­rette, defa elverişli bir hâlde irad edilirse buna «tevcih» adı verilir. Mübahesede  bulunanların sözlerini  hariçten  bir  kimsenin  keserek, mübaheseye karışması, yakışıksız bir harekettir,  bundan kaçınmalıdır.

Münazara bir zatın riyaseti altında cereyan ederse o zat, tam bita­raf bulunmalı, hakikati takip etmeli, tarafların mübahese âdabına ria­yet etmesini temine çalışmalıdır.

481 -: Mübahese âdabına riayet etmeyip mücerred hasmını iskât ve ilzam için çalışan kimseye «mücadil» denir. Böyle bir kimsenin has­mım tağlit için fâsid surette irad ettiği delillere de «mugalata» adı veri­lir. Bu gibi hakkı kabul etmeyip beyhude yere mücadelede bulunan kim­seler ile mübahese faidesizdir. Bu gibi kimseler ile mübahese ve müna­kaşadan kaçınmalıdır.

Selefi salihîn, mücerred hakkın tecellisi için mübahesede bulunur­lar, ve nefislerine bir gurur gelmemesi için hakikatin muhasımları tara­fından tebarüz etmesini arzu ederler imiş.

Yâni: mertebesi noksan, mevkii dûn kimse ile mübahese eden her kâmil zat, kendisinin parlak, kıymetli gevheri şeref ve şanım sert bir taşa çarparak parçalamış olur. Binaenaleyh bu gibi kimseler ile müba-heseden sakınmalıdır.

482  -: Bir kısım fıkhı meselelerin delillerini, hükümlerini, hikme­ti teşriiyelerini beyan hususunda beynelfukaha hilaf yüz göstermiş, ara­larında ilmi âdab kavaidi dahilinde mübaneseler, mütalealar cereyan et­miştir. Ezcümle fukahayı kiramdan bir kısmının bazı meseleler hakkın­da kıyas yoliyle hüküm vermelerine karşı diğer bazı fukaha tarafından o meselelerde böyle bir kıyasın cereyan etmediği, onlarda birer illeti mü­essire bulunmadığı ileri sürülmüş, bu cihetle beynlerinde nakz, muma-naa, fesadı vaz, fesadı itibar, fark, muaraza, kavi bimucebü'ille denilen usul ve kavaid dairesinde mübahaseler carî olmuştur. Biz bunları sırasile muhtasarca izah edeceğiz.

483  -: Bif kıyasa itiraz, bazan «nakz» tarikile vukubulur.

Nakz, bir delilin gayri muayyen bir mukaddimesini iptalden ibaret­tir. Şöyle ki: iddia edilen bir kıyas hakkında şöylece bir itiraz varid ola­bilir; «Bu kıyas doğru değildir. Çünkü diğer bir mesele de ayni illet mev­cuttur, halbuki o meselede ayni hükm carî değildir. Bu hükmün böyle taftallüfü, muttariden carî olmaması, illet farz edilen vasfın bir illet ol­madığını göstermektedir. Binaenaleyh iddia edilen kıyas, batıldır. Zira bu babdaki delîl, bütün mukaddimeler ile sahih değildir. Eğer sahih ol­saydı öbür meselede ve benzerlerinde de hüküm tahalüf etmezdi.»

işte bu itiraz, bir nakzdır, bir nakzı icmalidir.

Böyle bir nakza karşı aşağıdaki dört vecihten birile cevap verile­bilir:

(1) : «Dermeyan edilen meselede kıyasa illet olan vasıf yoktur. Bi­naenaleyh o bir maddei nakz teşkil edemez, yâni: illet bulunduğu hâlde hÜKüm tahallüf ediyor» denilemez.

Meselâ : Hanefilerce iki sebilin gayrisinden de necasetin çıkması, abdestin bozulmasına illettir. Binaenaleyh elden, ayaktan çıkacak kan gibi bir necasetle de abdest bozulur.

Buna kargı Şafiîler tarafından şöyle bir nakz varid olmaktadır.

Herhangi bir uzuvdan bir necasetin baş göstermesi, meselâ kanın görülmesi hâlinde abdestin bozulmayacağına kail oluyorsunuz, burada da ayni illet mevcut, halbuki sizce ayni hüküm mevcut değil.

Buna cevaben Hanefiler tarafından da şöyle cevap veriliyor:

Hayır burada necaset çıkmış sayılmaz. Çünkü çıkmadan maksad, necasetin, içeri bir yerden dışarı bir yere intikâl etmesidir. Seyelân bu­lunmadığı takdirde ise bu intikâl bulunmamış olur. Binaenaleyh bir ya­ranın başında görülüp de etrafına dağılmayan bir kan veya irin, bu babda bizim iddiamız için bir nakz maddesi teşkil edemez.'

(2) : «Maddei  nakz olarak gösterilen  meselede  kıyasa  illet  olan vasfın illiyetine sebeb olan mânâ, bulunmamaktadır, binaenaleyh o me­selede bu mânânın bulunmaması sebebile hükmün cereyan etmemesi kı­yasımız hakkında bir nakz maddesi teşkil edemez» denilir.

Meselâ: Hanefîlere göre abdestte yapılan meshte teslis, mesnun ol­madığı gibi başa meshde de teslis, mesnun değildir. Buna istinca mese-lesile itiraz edilmiş, «Taşlar ile yapılacak istinca da bir meshdir. Bun­da teslis, mesnun olduğu hâlde neden başa mesihde mesnun olmasın» denilmiş olmakla buna şöyle cevap verilmiştir;

Başa  mesh,  bir tathiri  hükmîdir,   bu  gayri makul  olup  mücerred bir emri taabbüdîdir. Bunun için bunda teslis, mesnun değildir. İstinca-da ise bu mânâ, bu maksat mevcut değildir. O, bir maddî tathir olduğun dan onda teslis faidelidir. Binaenaleyh istinca meselesi, bir maddei nakz teşkil edemez.

(3) : «Maddei nakz olarak gösterilen meselede illeti kıyas, mevcut olduğu hâlde hükmün tahallüf ettiği iddiası memnudur. Ayni hüküm, o meselede  de carî bulunmaktadır»  denilir.

Meselâ:. Hanefiyeye göre namaza kalkmak isteyen kimsenin ön ve­ya arka cihetinden necasetin çıkması, abdest almanın vücubüne illettir Artık başka bir uzvundan necaset sayılan bir şeyin çıkmasile de bu vü-cub,   tahakkuk   eder.

Buna teyemmüm nıeselesile itiraz edilmiş, suyu istimale kudret bu­lunmadığı takdirde namaza kıyam eden kimseye kendisinden necaset çıktığı hâlde abdest vacib olmadığı bir maddei nakz olarak ileri sürül­müş olmakla şöylece  cevap verilmiştir:

Su bulunmadığı takdirde necasetin çıkması hâlinde abdest icab et­meyeceği müsellem değildir. Belki bu hâlde de abdest vacibdir. Şu kadar var ki su bulunmadığı cihetle onun yerine teyemmüm kaim olmuştur. Binaenaleyh necasetin çıkması, suyu istimale kudret bulunmadığı tak­dirde de abdestin makamına kaim olan teyemmümün vücubüne illettir, hükümde tahailüf yoktur.

(4) : Müctehidin kıyasdan, talüden garazi beyan edilerek vaki olan nakzın ibtali cihetine gidilir. Şöyle ki: itiraza cevaben denilir ki: mücte­hidin bu kıyasdan maksadı, hükmü mueib olan mânâda asi ile fer'in —makisün aleyh ile makisin-arasım tesviyedir. Bu maksat ise hâsıl olmuştur. Nasıl ki, asi ile fer'de ayni illet mevcuttur, hükümde de böy­le mevcuttur. Nasıl ki bazan hükmün zuhuru fer'de teehhür eder, aslda da öylece teehhür eder. Herhalde aralarında tesviye mevcuttur. Artık nakza mahal yoktur.

Meselâ: Hanefilerce iki sebilden çıkan necasete kıyasen her hangi bir uzuvdan çıkan necasetin de abdesti bozacağına hükm edilmektedir. Buna itirazen: «Devam eden bir istihza hâlinde de necaset çıkmaktadır, Halbuki bu, abdesti bozmuyor.» denilmiş olmakla şöyle cevap verilmiş­tir:

Bunun abdesti bozmaması, bir Özre mebnîdir. Herhangi bir uzuv­dan böyle bir Özre mebni necasetin mütemadiyen çıkması da abdesti boz­maz. Bu hususta iki sebil ile sair uzuvlar arasında bir tesviye maksut­tur. Artık istihaza'bir nakz maddesi teşkil edemez. Burada hüküm mün-tefî değildir.

«Velhâsıl: dermeyan edilen bir nakz, bu dört vecihten birisile iptal edilirse talîl = kıyas tamam olmuş, itirazdan kurtulmuş olur. Ve illâ illet, bâtıl ve kıyas, gayri sakin bulunur.

Şunu da ilâve edelim ki, bir muallilin delilini iptal için nakızm irad edeceği delile «şahid» denir. Bir mesele hakkında «muallilin delili carî ise de münazeün fih olan hüküm mütehaliftir» diye irad edilen delile «şâhid» denildiği gibi, muallilin delili, içtimai nakizaynı veya devr veya teselsül gibi bir fesadı müstelzimdir» denilerek bu hususta irad edilen delile de «şâhid» denilir.

Birinci kıskın, yukarıda tasvir edilmiştir. îkinci kısma gelince bun­da da muallil, iltizam ettiği delilin içtimai nakizaynı ve muzir olan bir. devr ve teselsülü müstelzim bulunmadığını isbat ederse yaptığı kıyas iti­razdan kurtulur. Ve illâ sıhhatini gaib eder.

484 -: Bir kıyasa itiraz, bazan da mümaneat suretile olur.. Şöyle ki: muteriz, kıyasın mukaddimelerinden muayyen birini men eder. Kı­yasın şöylece dört mukaddimesi vardır:

(1) : Asıldaki vasf, hükme medar olan bir illet olmak,

(2) : Bu vasıf; asılda da, feri'de de mevcut olmak.   .

(3) :  Kıyastaki şerait mevcut olmak   : Aslın muhtassun bühükm olmaması,  hükmün bir  hükmi şer'î olup  mücerred  bir   hükmi aklî  ol­maması gibi.

(4) : İlletin tesir gibi vasıfları mütehakkik olmak, tgte muteriz, bu mukaddimelerden birini men eder.

Meselâ: Birinci mukaddimeye itiraz ile der ki: zikr edilen vasfın illet olması veya illiyyete salih bulunması müsellem değildir.

Veya ikinci mukaddimeye itiraz ile der ki: evet. .zikr edilen vasfın bir illet olması müsellemdir. Fakat bunun, makisün aleyhte veya makis-de bulunduğu müsellem değildir. Veya üçüncü mukaddime hakkında der ki: zikredilen kıyasda talilin şeraiti mevcut değildir, bunda asi, muh­tassun bilhükmdür, bu hüküm başkasında carî olamaz. Halbuki aslın, muhtassun bilhükm olmaması lâzımdır. Yahut dördüncü mukaddimeyi men için der ki: bu kıyasda illet sanılan şey, iHiyyet vasıflarım hâiz de­ğildir. Meselâ: der ki: bu şey, bir illeti müessire değildir. Çünkü bu ille­tin eseri nas ile veya icma ile zahir bulunmamıştır.

«Muteriz, yalnız bir muayyen mukaddimeyi teslim etmeyip ona de­lil istemekle kalırsa buna «men'i mücerred» denir. Bu itirazını müeyyid bir söz ilâve, ederse buna da «men'i maassened» denilir. Muteriz, bazan senedin izah için bir söz daha ilâve eder ki buna da «tenviri sened» adı verilir. Velhâsıl kıyâsa böyle bir itiraz vuku bulunca muallil, mukaddi-mei memnuayı usulü dairesinde isbata çalışır. îsbat edemezse kıyas mu­teber olmaz.

485 -: Kıyas hakkında itiraz, bazan da fesadı vaz iddiasile olur. Fesadı vaz ise bir illetin üzerine kendisinin iktiza ettiği şeyin nakızı terettüp etmektir. Meselâ: Şâfiilere göre gayri muslini zevç ile zevceden birinin isîâmiyeti kabul etmesi, aralarında firkat vukuunu icab eder. Zevce, gayri medhulün biha ise hemen boş olur. Medhulün biha ise üç kur'dan  = üç âdetten temizlendikten sonra mübane olur, hükme muh­taç olmaz.

Buna cevaben Hanefiyye tarafından deniliyor ki: islâm, firkati de­ğil, iltiyamî iktiza eder. Binaenaleyh islâm iftiraka illet olamaz. Böyle bir iddia, fesadı vaz'ı mucibdir, belki firkatin illeti, diğer tarafın badel-arz isîâmiyeti kabulden imtina etmesidir. Yoksa islâm, iltiyamî iktiza ederken üzerine firkati tertip etmek, fesadı vaz'den başka değildir.

Şunu da ilâve edelim ki, bir illetin tesiri nas veya icma ile sabit ol­duktan sonra artık onun hakkında fesadı vaz iddiasında bulunmak caiz olmaz.

486 -: Kıyasa itiraz, bazan da «fesadı itibar» yolile olur. Fesadı İtibar, müdeanın kıyasa mahalliyetini,  hilâfına bir  nas bulunduğundan dolayı men etmektir. Çünkü nas mukabilinde kıyasa itibar etmek bâtıl­dır.

Buna karşı ya iddia edilen nassın senedine ta'n edilmek suretiyle veya o nassm müevvel olup bu hususta bir delil olduğuna itiraz suretile veya o nassın diğer bir nas ile müteariz bulunduğunu iddia yolile cevab verilir.

487 - :  Kıyasa itiraz,  bazan  da «fark»  tarikile yapılır. Farkdan maksad, makisün aleyhte bulunup illiyette medhali olan bir vasfın ma-kiste bulunmadığım beyandan ibarettir.

Muteriz, demiş olur ki: makisdeki vasıf, bir illeti tamme değildir. Belki illeti tamme, o vasf ile başka bir şeyin mecmuundan ibarettir. Bu şey ise makiste mevcud değildir.

Bu tarik ile itiraz, ehli nazardan bir çoklarına göre makbuldür. Ma-amafih muallil, buna karşı diyebilir ki: bu itiraz, bir gasbdır. Çünkü bir vasfın illiyetini iddia eden muaîlildir. Sailin böyle br iddiaya kıyamı, «filân vasf illettir, filân vasf illet değildir» demesi, muallilin mansıbını gasb demektir. Sailin vazifesi ise yalnız defiden ibarettir. Şu kadar var ki, muallilin bu müdafaası, bir nizaı cedelî mahiyetindedir. Mübahesede mağlûp olmaması maksadına istinad eder, yoksa fark tariki de izhar sevaba hadim bir tariktir.

Muallil, şöyle de kendisini müdafaa edebilir. -Dermeyan edilen fark, kıyasa zarar vermez. Kıyasdaki illet, asi ile fer' arasında müşterek, hük-"mü müstelzim bir vasıftır. Bu illetin aslda başka bir vasf ile içtimai. onun sabit olan illiyetine bir mâni teşkil etmez,

Muteriz, buna karşı illetin fer'de illiyetine mâni bir şey bulunduğu­nu isbat ederse bu, kıyasa muzır, müteveccih bîr def olmuş olur.

488  -: Kıyasa itiraz, bazan da muaraza tarikile olur. Şöyle ki: mu­teriz. müddeinin delilini red etmemekle beraber iddia edilen şeyin naki-zine kendisince başka bir delil bulunduğunu dermeyan eder. Bu muara­za, hem hükümde, hem de illette carî olabilir.

Meselâ: muteriz, kıyasla matlûp olan hükmün nakizine başka bir delil ikame eder ki, buna «muaraza filhükm» denir. Veya muteriz kıyas­daki illetin mukaddimelerinden, şeraitinden birinin bulunmadığına veya illetin malûl, malûlün ilet olduğuna bir delil ikame eder. Buna da «-mu­araza  fiimükaddime»   denilir.

Bir de muarız, müddeinin delilini hiç nazara almaksızın hilâfına baş­ka bir delil ikame ederse bu, bir «muarazai halise» olmuş olur. Ve eğer müddeinin delilini, velev ki, ona takrir, tefsir tarikile bazı şeyler ilâve-sile olsun müddeinin aleyhine bir delil olarak kullanılırsa bu da kendi­sinde münakaza mânâsı bulunan bir muaraza adını alır. Ve eğer muarız, müddeinin ayni delilini onun iddia ettiği hükmün tam nakizine bir de­lil olarak ikame ederse bu vecihle muarazaya da «kalb» adı verilir.

Meselâ: bir Şafiî: «Başa mesh etmek abdestte bir rükündür, bina­enaleyh abdestte bir rükün olan yüzü yıkamak gibi bunun da teslisi mesnundur» diyip bir Hanefî de: «Evet., başa mesh etmek bir rükün­dür. Fakat bir rükünde badelikmal teslis carî değildir. Şöyle ki: yüz, üç kere yıkanırsa yıkanması ikmâl edilmiş olur. Artık bu ikmâlden sonra teslis, mesnun değildir. Başı da farz mikdardan ziyade olarak istiab -kablama suretiyle bir kere mesh edilince mestti ikmâl edilmiş olur. Ar­tık bu ikmâlden sonra teslisi mesnun olmaz.

Ve eğer muarız, müddetinin delilini onun beyan ettiği hükmün tam nakizine delil olarak değil de, o hükmün nakizini müstelzira olan başka bir hükme delîl olarak ikame ederse buna da  «aks» adı verilir.

Meselâ: Şâfillere göre nafile namaz bir ibadettir. Bu namaz fasid olunca İtmamı icab etmez. Binaenaleyh başlanıldıktan sonra terk edil-mesile de kazası lâzım gelmez, abdestte olduğu gibi.

Buna karşı Hanefîler tarafından deniliyor ki: nafile namaz, abdest gibi olunca bu namaz da nezr ile suru, yâni: buna başlamak, abdestte olduğu gibi müsavi olmak lâzım gelir. Şöyle ki: ya her ikisi de nezr ile ve şüru ile vacib olmalı, veya vacib olmamalı. Halbuki namazın vacib ol­maması bâtıldır. Çünkü namaz nezr ile bilittifak vacib olur. O hâlde namazın nezr ile olduğu gibi şurû ile de vacib olması taayyün etmiş olur.

tşte Hanefîler, bu meselede Şafiîlerin bu babdaki deliline istinaden nezr ile şurû hakkında müsavatın vücubunu isbat etmişlerdir. Bu ise vakıa başka bir hükümdür, fakat, Şafiîlerin iltizam ettikleri hükmün na­kizini müstelzim bulunmuştur.

Kezalik: Şafiîlere göre bir zimmî, bikr olduğu hâlde zinada bulunsa hakkında had olarak yüz celde lâzım gelir. Artık zina eden bîr zimmî, seyyib olunca da müslümanlar gibi zinadan dolayı reem olunur. Çünkü yüz celde, bikr hakkındaki haddin gayesidir. Recm de seyyib hakkında­ki haddin gayesidir. Bikrde haddin son derecesi vacib olunca seyyib hak­kında da bu haddin son mertebesi vacib olur.

Hanefîler ise bu delili aks ederek diyorlar ki: müslüman bir bikrin hakkında yüz celdenin vücubu, müslüman olan bir seyyibin hakkında reemin vücubünden dolayıdır. Çünkü seyyib olmak, cezanın teşdidini, bikr hâli de tahfifini müstelzimdir.

Görülüyor ki, Şafiîler, bikr hakkındaki celdeyi se-yyib hakkındaki recine illet ittihaz ettikleri hâlde Hanefîler, bilâkis seyyib hakkındaki recmi bikr hakkındaki celdeye illet göstermektedirler.

«Velhâsıl: muarızın delili, muallilin delilinin hem sureten hem de maddeten ayni olursa «muaraza bilkalb» olur. Bilâkis hem sureten hem de maddeten gayri olursa «muaraza bilgayr» olur. Yalnız sureten ayni olursa «muaraza bilmişi» olur.

«Mantıkta beyan olunduğu üzere iki delil arasında sureten ayniy-yet, kıyası iktiranilerde şekillerinin bir olmasile, yâni: her birinin ayni şekilden'olmasile; kıyası istisnaîlerde de her birinin müstakim veya gay­ri müstakim buhmmasüe olur. Maddeten ayniyyet de kıyası iktiranîler-de haddi vasatların, kıyası istisnaîlerde de mükerrer cüzlerin müttehid bulunmasile  husule  gelir.

489 -: Kıyasa itiraz vecihlerinden biri de «mucebi illete kail ol­mamak» tarikidir. Şöyle ki: muteriz, muallilin talilile isbat ettiği hük­mü iltizam eder, bununla beraber asi münazeün fih olan hükümde hilaf baki bulunmuş olur. Yâni: muteriz der ki: «Evet., bu isbat ettiğin hü­küm, doğrudur. Fakat bizim münazaada bulunduğumuz asi hükmi kı­yas bu değildir. Bu mucebi illete kail olmamak, üç vecîhle vaki olabilir.

(1) : MuaJlil, talilile mahallî niza veya mahallî nizaın mülâzimi ol­duğunu zan ettiği bir hükmü isbat eder. Halbuki o hükm, mahalli niza veya onun mülâzimi bulunmamış olur.

(2) :  Muallil, talilile  hasmının  me'hazi olduğunu tevehhüm ettiği bir'|eyi ibtal eder. Halbuki o şey, hasmının me'hazi, medarı hükmü bu­lunmaz.

Meselâ: Sirkatten dolayı Şâfülerce hem had, hem de zaman lâzım gelir. Hanefîlerce ise had yapılınca artık zaman lâzım gelmez.

Bu mesele hakkında Şâfiîler, diyorlar ki: «Sirkat başkasının malım ibahe itikadı ve te'vil bulunmaksızın ahz etmektir. Binaenaleyh gasb gi­bi tazmini lâzım gelir. Madem ki gasb zamanı mucibdir, Hanefiyye de buna kaildir, artık onun gibi olan sirkat de zamanı mucib olur.»

Hanefîler de buna cevaben diyorlar ki: «Evet., gasb zamanı mucib­dir. Fakat gasbdan ibra, zamanı iskat edeceği gibi sirkatten dolayı had istifası da ibra mesabesinde olup zamanı iskat eder. Artık had ile zaman içtima edemez. Yoksa niza mahalli, zamanın lüzumu veya ademi lüzumu meselesi değildir.

(3) : Muallil, irad ettiği delilde bir mukaddimeyi zikr ettiği hâlde diğer bir mukaddimeyi şöhretine mebni zikr etmeyip ondan sükût eder. Saiî ise zikr edilen mukaddimeyi teslim edip meskûtün anha olan mu­kaddimeyi teslim etmemekle aralarında niza baki kalır.

490 -: Bir kıyas hakkında -yukarıda yazıldığı üzere -yedi ve-cihden birile defi, vaki olunca kıyası iltizam eden tarafın başka bir kelâma intikali taayyün eder. Şöyle ki:

(1) : Ya- evvelki illeti isbat için bir illetten   diğer bir illete intikal eder.

(2) : Veya evvelki hükmü isbat için bir illetten = delilden diğer bir illete, delile intikal eder.

(3) : Veya evvelki hükmün muhtaç olduğu diğer bir hükmü ispat için bir illetten diğer bir illete intikal eder.

(4) : Veyahut ilk illet ile evvelki hükmü isbat için bu hükümden onun muhtaç olduğu diğer bir hükme intikal eder.

Bu dört vecihten üçü bilittifak sahihtir. Yalnız ikinci vecihte, ya­ni: bir hükmü isbat için bir illetten, bir delilden diğer bir illete, diğer bir delile intikalin sıhhatinde ihtilâf vardır. Bazıları bunu caiz görme­mişlerdir. Evvelki delîl, müddeâyi isbata kâfi iken ba§ka delile inti­kale ne lüzum var?.

Bu hüküm, birinci delil ile isbat edilmeyince bu, münazara il-mince «inkıta» sayılır.

Fakat diğer zatlara göre maksat, dâvayı isbattır. Herhangi deîîl ile olursa olsun zarar vermez, bahusus ikinci bir delîl daha vazıh olur­sa. Bunun sıhhatine, memduhiyetine Hazreti İbrahim (aleyhisselâm) in Kur'anıkerimde zikr edilen tarzı istidlali de şahadet eder.

Şöyle ki: Hazreti İbrahim, Firavuna karşı vahdaniyeti ilâhiyeyi iddia etmiş ve delîl olarak : Rabbim o zattır ki diriltir, ve öldürür) demiştir. Firavun ise mugalâta yoluna saparak : ben de diriltir ve öldürürüm) diye muaraza edince Hazreti Halil, diğer bir delile intikal ederek : = şüphe yok ki Allahütealâ güneşi şarktan getirir..) demiş, Firavun da mebhut kalmıştır. Halbuki Hazreti İbrahimin, birinci deliline Fi­ravun hakikî bir mukabelede bulunmuş değildi. Haîilullahın ayni delili ay­ni müddeasım isbata kâfi idi. Fakat Hazreti İbrahim, dâvasını her tür-. îü iştibahdan berî, parlak bir delîl ile isbat için bu ikinci delîle intikal et­mişti. Haktealâ hazretleri de bu hâdiseyi Hazreti Ibrahimden temeddün tarikile hikâye buyuruyor. Binaenaleyh bu intikalin de sahih olacağı aşi­kârdır. [30]

  basa dön

 

Deliller arasında tearuz vukuu:

 

491- : Bir şey hakkındaki deliller arasında tearuz vukubulunca tercih aranır, müreccah olan ile amel olunur. Şöyle ki: kitab ile sünnet arasında tearuz görülse kitab tercih olunur. İki sünnet arasında muara-za bulunsa sünneti meşhure, sünneti gayri meşhureye tercih edilir. Ve iki haberi vahid arasında tearuz bulunsa râvîsî fakih olan haber, râvîsi fakih olmiyan haber üzerine tercih olunur. Sonra iki delilin metinleri arasında tearuz bulunsa nas zahire, müfesser nassa, muhkem müfessere, hakikat mecaze, sarih kinayeye, dâl bilibare dâl bilişareye, dal bilişare dal biddelâleye, dal biddelâle dal biliktizaya tercih olunur.

492 -: Bir şey hakkındaki her iki delil, ayni kuvvette bulunsa ara­larında muaraza cari olacağından ikisi de delil olmaktan sakıt olur. Müd-deayı isbat için başka bir delil aranır. Başka bir delil bulunmazsa o delillerin taallûk ettiği hadise, yani: raünazeün fih olan mesele, aslında olduğu hal üzere takrir edilir, bu muarız delillerden evvelki hal üzere bırakılır.

493 - : Şer'î deliller arasında hakikî bir tearuz  bulunamaz.   Şa-rii mübîn, alîm ve hakîm olduğundan onun hükümlerinde muaraza cad olamaz. Âyetler vakit vakit nazil olmuşlardır. Sünnetler de vakit vakit varid olmuşlardır. Bunlar da iki mütenakız delilin birden nüzulüne, ve vürudüne imkân yoktur. O halde iki âyetin veya iki sünnetin arasında bir mübayenet görülürse, meselâ: biri bir şeyin halline, diğeri  de hür­metine delâlet ederse ve bunlar ayni kuvvet ve sarahatte bulunursa nü­zul ve vurum tarihleri tetkik edilir, nüzulü veya viirudü muahhar olan. mukaddem olanı nesh etmiş olur. Hangisinin mukaddem olduğu bilinmez İse diğer delillere müracaat edilir.    Başka delil bulunmazsa hâdise hak­kındaki hüküm, aslında olduğu hal üzere takrir edilir.

Meselâ : İki âyet arasında tearuz görülüp tarih de malûm olmasa mahlas aranır. Muaraza def edilip mümkün mertebe ikisi ile de amel olu­nur. Buna «amel bişşibheyn» denir. Böyle bir mahlas bulunmazsa kitab-dan sünnete intikal edilip sünnet muahhar itibar olunur. Başka hiç bir delil bulunamayınca da hüküm, aslında olduğu üzere takrir edilir.

494  -: İki  sünnet arasında tearuz  görülüp   aralarını   telif  kabil olmayınca şahabının kavline müracaat edilir. Şöyle ki: sahabînin kavlini kıyasa takdim edenlere göre mutlaka sahâbinin kavline müracaat edilir. Kıyasa takdim etmeyenlere göre de kıyasa muhalif hâdiselerde sünnetten sahabînin kavline intikal   edilir. Ashabın akvali veya bir sahabînin   iki kavli arasında tearuz bulunduğu takdirde de kıyasa müracaat edilir.

Sahabînin kavlini kıyasa tercih etmeyenlere göre ise her ikisi biv mertebede sayılır. Mümkün olursa bunlardan birile bittaharrî amel olu­nur.

Meselâ : Numanibnil Beşirin rivayetine göre Nebiyyi Ekrem Efen­dimiz küsûf namazını bir rükû ve iki secde ile kılmıştır. Hazreti Aişeden rivayete göre de her bir rekâtında iki rükû ve iki secde yapmak üzere iki rekât olarak kılmıştır. İşte sünnete müteallik olan bu iki rivayet mü-teariz ve birini tercihe medar mefkut olduğu cihetle sair namazlara kıyasen küsûf namazının her bir rekâtinde bir rükû ile iki secde yapılmas* ve en az olarak iki rekât kılınması iltizam edilmiştir.

495   -:   Herhangi bir  hâdise  hakkında  delillerin kesretine değil, kuvvetine bakılır. Bir kuvvetli delil, bir çok kuvvetsiz delillere tercih edi­lir. Meselâ bir delili kat'î yanında zannî delillerin hükmü olamaz.

Edillei erbaadan başka deliller, hüccetler :

496  -: Müctehidini   kiram arasında hüccet  olmaları  kamilen ve­ya kısmen ksbul edilip edilmeyen  bir  kısım esaslar vardır ki,  bunlar şer'î hükümleri isbat hususunda tâli derecede birer delîl sayılır veya mu­teber sayılmazlar. Bunların başİıcaları şerayii salife, istishab, taklid, is­tidlal biademilmedarik, örf ve âdet, maslahat vesairedir. Bunları sirasile kaydediyoruz:

497  -:   (Şerayii saîife)    bizden evvelki milletlerin    peygamberleri vasıtasile kendilerine tebliğ edilmiş olan şeriatler; Bu hususta ihtilâf var­dır. Bazı zatlara göre bu geçmiş ümmetlerin ahkâmı şer'iyyesi, bir delîl bulunmadıkça bizce şer'î delillerden sayılamaz. Bu ümmetlerden her bi­rinin şeriati kendisine mahsus bulunmuştur. Nitekim Kur'am mübinde   = sizden her birisi için bir şeriat, bir açık yol yaptık) buyumlmuştur. Ve her milletin şeriati kendi zamanına has bu­lunmuştur. Şeriatı islâmiyyenin salif şeriatleri nasih olduğu hakkında da icma vardır.

Bazı zatlara göre de nesh edildiği  sabit  olmadıkça     sabık  şeriat-lerin hükümleri de bizim için mutlaka lâzım gelir. = artık onların hidayetlerine  artık müslim. hakka müteveccih olarak İbrahimin milletine tabi olunuz.)   gibi kuranı naslar buna delâlet eder.

Sahih olan üçüncü kavle göre ise sabık şeriatler, bizim de şeri-atimiz olmak üzere bize lâzım gelir, bizim için de ediîleden sayılır. Fa­kat mutlaka lâzım gelmez. Belki Allahütealâ veya Resulüekrem efendi­miz onu zem ve inkâr etmeksizin hikâye buyurmuş olmak şartile lâzım gelir. Bu halde onlar da bizim kitabımıza ve sünneti nebeviyyeye racî olur. Yoksa ümemi saîifenin şer'î hükümleri hakkında «Abdullah ibni Se­lâm» gibi müslümanlığı kabul eden ehli kitabın rivayetlerine, nakille­rine itibar olunamaz. Çünkü onların kitablari tahrif edilmiş, hakikaten ortadan gaib olmuştur.

498  - :   (Istishab)   : Mazide    sabit olup  bilâhare zail  olduğu bi­linmiyen bir şeyin hâlâ berdevam sayılmasıdır.

Meselâ : Hayatı mazide sabit olup vefatı bilinmiyen bir mefkudun hâlâ berhayat sayılması bu cümledendir.

îstishab, İmam Şafiîye  göre nefyen  ve  isbaten  bir  hüccettir.   Binaenaleyh bir mefkudun malına başkası varis olamaz. Çünkü vefatı ma­lûm olmadığından hayati istishaben sabittir. Kendisi ise başkasına vans olur. Zira vefatı bilinmediğinden istishaben berhayattır.

tstishabm böyle dafi ve müsbit bir hüccet olması, Şâfiîlerden bazı­larına göre bir emri zarurîdir. Madem ki bir şeyin vücudu evvelce mi'ı-tehakkik, bilâhare zevali ise gayri maznun bulunmuştur, artık onun be­kasım zan etmenin lüzumu zarurî olmuş olur. Bunun içindir ki baş­ka yerlerde bulunan ehibbaya mektuplar yazılır, hediyeler gönderilir. Ve onlar ile ticarî  muameleler yapılarak siparişler verilir.

Şâfiîlerden bazılarına göre ise bu babda ihtilâf bulunduğundan bu zaruret iddiası müstebaddir. Bunlar, istishabın bir hüccet olduğunu şe-riatlerin bekasile ve istishabın bir çok fer'î meselelerde muteber bulun-masile isbata kalkışmışlardır.

Bu zatlara göre evvelki peygamberlerden her birinin şeriatı, diğer bir şeriatin zuhuruna kadar devam etmiş, meselâ : «Hazreti tsânın şe-riati, hatemülenbiya efendimizin zamanına kadar muteber bulunmuş, bunlara nesh arız olmamıştır» denilmesi, istishaba dayanmaktadır.

Kezalik : evvelce sabit olup sonra bekasında şek edilen bir abdestin veya bir malikiyyetin veyahut bir zevciyyetin devamına istishab ile hüknı edilmektedir. Eğer istishab, bir hüccet olmasaydı, bunların böyle deva­mına  hükm edilemezdi.

499  -: Hanefîlere  göre  istishab,   yalnız def,   istihkakı   men  hu­susunda bir hüccettir, yoksa bir hakkı isbat hususunda hüccet değildir. Yani:  bir   «hücceti   dafia»dır,   bir   «hücceti   müsbite»   değildir.   Bunun içindir ki, mefkudun malına başkası hemen varis olamaz, kendisi de baş­kasına derhal varis olamaz. Belki onun adına berhayat olduğu takdir­deki hisse, ihtiyaten tevkif edilir. (Mefkud bahsine müracaat!)

Bu, böyledir. Çünkü bir şeyin bir zamanda mevcudiyeti başka, o mev­cudiyetin devamı başkadır. Artık bu mevcudiyet, istimrarı iktiza etmez.

Şeriatlerin denildiği vecihle bekası ise istishab ile değil, başka delil­lere müstenittir. Abdest, mülkiyet gibi şeylerin bekası da istishab ile değil belki bunların kendilerine mütenakız hâdiselerin zuhuruna kadar im-tidat eden bir takım hükümleri icab eder olmalarındandır.

Meselâ : bir abdest ile, onu bozacak bir hâdisenin zuhuruna kadar müteaddit namazlar kıhnabilir.

Velhasıl Hanefîlerce istishab, bir şeyi -hilafı bilinmedikçe -olduğu hal üzere ibka için hüccettir, yoksa vaktile mevcut olmıyan bir şeyi,, bir hakkı isbat ve o hususda naşı ilzam için bir hüccet değildir, tşte bu isbat ve ilzam bakımından istishab, bir «hücceti faside» dir.

500  -:  (Taklid) de bir   hücceti fasidedir.   Şöyle ki: taklid,   ken­disine tâbi olmanın vücudüne delil kaim olmiyan bir kimseye, -sözünde muhik olduğuna itikad edilerek -ittihada bulunmaktan ibarettir. Bu, fasid bir hüccettir. Çünkü bu, iki nakizin içtimaına kail olmayı icab eder. Madâmeki ittibaa delil yoktur, artık ittibaı caiz görüldüğü gibi ade­mi ittibaı da caiz görülmek lâzım gelir. Bu ise iki nakizin içtimaına kail ol­maktan başka değildir. Binaenaleyh bir kimseyi.bilâ delil taklid etmek, bir fasid hüccettir.

Müctehidini kirama müctehid olmıyanların tabi olmaları lüzumu ise bir delile müstenittir. Nitekim ictihad bahsinde görülecektir.

501 -:  (îstidlâl biademilmedarik)  de bir   hücceti fasidedir.    Bu, vücudüne delil' bulunmıyan bir şeyin ademine hüküm etmektir ki, asla doğru olamaz. Çiinkü bu da iki nakizin içtimaim müstelzim olur. Vücu­düne delil buiunmıyan şeyin ademine de delil bulunmayınca ne yapılacak­tır? Hem vücudüne, hem de ademine mi hükm edilecek?. Böyle bir hüküm ise iki nakizin içtimaına kail olmaktan başka birşey değildir.

Bir çok şeyler vardır ki, vaktile vücutlerine delil bulunmadığı için inkâr edilmişlerdi. Halbuki muahharan keşf edilmişlerdir.

Binaenaleyh vücudüne, ademine delil bulunmıyan bir şey hakkın­da tevakkuf etmek lâzım gelir. Yoksa her görülmeyen, hakkında delil bu­lunmıyan şeyi inkâr etmek, doğru değildir.

502 -:  (Örf ve âdet) denilen şeyler, bazı   hususlarda birer hüccet olup hükme medar bulunur. Şöyle ki:

Örf; nas arasında tanınmış, güzel.görülmüş, red ve inkâr edilme­yip mükerreren yapıla gelmiş olan şeydir ki, buna«maruf» da denir.

Örf; fukaha arasında: «aklen ve şer'an müstahsen olan, selim akıl sahipleri yanında münker olmayan şey» diye tarif edilmiştir.

Âdete gelince: «Nas arasında itiyat edilen her hangi bir işden iba­rettir. Buna «teamül» de denir.

Fukaha arasında örf ile âdet bir telâkki edilerek âdet bu vecihle tarif edilmiştir: «Nüfusta takarrür eden ve selim tabiatler indinde mak­bul bulunan herhangi mütekerrir şey.)

Binaenaleyh bir şey, tekrar tekrar yapılmış olmadıkça âdet mahi­yetini almış olamaz.

Maamafih âdetler, «âdeti hasene», «âdeti kabiha» kısımlarına ay­rılır. Şöyle ki : şer'a akla muhalif olmıyan, faidesi zahir bulunan bir âdet, güzel ve iyi âdettir. İşte fukahanın kabul ettikleri âdet de budur. Bi­lâkis şer'i şerife, selim akla muhalif olan bir âdet de çirkin, fena bir âdet­tir. Bunun şer'an bir kıymeti yoktur, belki izalesi lâzımdır.

503  -: Örf, kavlî olacağı gibi amelî de olur. Şöyle ki:

Örfi kavlî; bir cemaatin bir lâfzı lûgavî mânâsından alarak başka bir mânâda mükerrerem istimal etmelidir.

Meselâ: bir kimse : «Filân haneye ayağımı basmam» diye yemin etse bu «ayağımı basmam» sözü, örfen «o haneye herhangi bir suretle girmem» mânâsında bulunmuş olur. Binaenaleyh o haneye rakiben de girse ye­mininde şer'an hânis olur. Fakat dışarıdan içerisine mücerred ayağım bas­makla hanis olmaz. Çünkü bu halde maksut olan, mânâyı örfîdir. Artık mâ­nâyı lûgavîye tercih edilir.

Bir lâfız, şer'î bir mânâda İstimal edilince «örfî şer'î» adım alır: selât, zekât, hac kelimelerinin istimali gibi.

Örfi ameliye gelince: bu da «bir yerde amele dair bir işin nâs arasında mâruf ve mutad olmasıdır.» Bir yerde yalnız koyun etinin veya buğday ekmeğinin yiyilmesinin mutad olması gibi

Binaenaleyh böyle bir yerde bir kimse, .birisini et veya ekmek almaya vekil etse bu vekâlet, örfen koyun etine, buğday ekmeğine münhasır olur. Artık vekil, keçi eti veya arpa ekmeği alsa müekkili hakkında nafiz olamaz. Örfi ameliye ;<âdet» de denir.

504 -: Örf ve âdet, âm olacağı gibi has da olabilir.

Şöyle ki: Örfi âm, vazıı muayyen ve bir beldeye, bir cemaate mah­sus olmayan bir çok beldelerin, cemiyetlerin örfüdür. Filiyat kabilinden olunca âdeti âmme diye yâd olunur.

Örfi has da muayyen bir beldenin veya cemaatin aralarında müker-reren istimal edegeldikleri şeydir.

Am olan bir örf ve âdet ile hükmi ânı, sabit olur. O hüküm, o uruf ve âdetin carî olduğu her yerde muteber bulunur. Hattâ deniliyor ki: sa~ habeı kiramın zamanlarından asrımıza kadar ümmet arasında müteamil olup hakkında nas bulunmıyan ve müctehidler tarafından takrir edilerek kendisile amel edilmiş bulunan bir örf, icma menzilesindedir. Kıyasa muha­lif olsa bile onunla amel olunur.

Hâs olan bir örf ve âdet ile de hükmi has sabit olur. .Bu hüküm yai-niz o örf ve âdetin carî olduğu yerde, cemiyet arasında muteber bulunur. Meselâ: bir nevi menkulün vakf edilmesi, bir beldede mütearef olup di­ğer bir beldede mütearef olmasa o menkulün vakfiyeti, ancak mutad olan beldede sahih olur, diğerinde olmaz.

Örfi hâsın asla muteber olmadığına kail olanlar da vardır.

505  -: Şer'î naslar  ile örf ve âdet arasında tearuz vaki olunca Imam-ı Âzam ile İmam Muhammede göre mutlaka şer'î naslar tercih edi­lir, Örf ve âdete itibar olunamaz.  Çünkü nas, örften daha kavidir   Örf ve âdet, mütehavvü, bâtıl üzerine müesses olabilir. Nas ise böyle değil­dir. Maamafih nassın hüccet olması, umumîdir, örf ve âdet ise müteamil oldukları yerlere münhasırdır. Artık naslara muarız olamazlar.

Ancak İmam Ebu Yusuf den bir rivayete göre bakılır: Eğer bir nas, Örf ve âdete müstenid olmaksızın bir hükmü isbat İçin şarii mübîn tarafından re'sen ve iptidaen varid olmuş ise bu nas ile amel olunur. bu nas; örf ve âdete tercih edilir, bunun hilâfına teessüs eden bir Örf ve âdete itibar olunamaz, belki bunları izale lâzım gelir. Dini islâmdaki ibadetlere, bir takım şeylerin haram olmasına, münakehat, vasiyet, ve­raset gibi hususlara dair olan naslar bu kabildendir.

Fakat bir nassı şer'i, vürudu zamanında carî olan bir örf ve âdetin hükmünü tesbit için varid olmuş ise o zaman bu örf ve âdetin tebdili halinde yeni teessüs eden müstahsen örf ve âdete itibar olunur, nassı şer'îye göre hüküm verilmez. Zira şarii hakimin muradı, o hususta mücerred örf ve âdete riayetin lüzumunu beyandan ibaret olmuş olur. Bi­naenaleyh ikinci örf ve âdet, birincinin yerine kaim olduğundan bu da şarii mübinin muradına münafi olmamış olur.

İşte Mecelledeki (zamanın tağayyürile ahkâmın tağayyüri inkâr o-lunamaz.) kaidei fıkhiyyesi de bu esasa dayanmaktadır. Yani: böyle bir örf ve âdete müstenid olan hükümler, tebeddül edebilir. Yoksa zama­nın tebeddülile alelıtlak hükümler tebeddül edemez. Şarii mübînin mu­radına, tasrihine münafi olan bir örf ve âdet, gayri meşru olacağımdan onunla nasıl amel edilerek şer'î naslar terk edilebilir?. O halde nususun mahiyeti kudsiyesi mahfuz kalmış olabilir mi?. (Kavaidi fıkhiyye kıs­mına da müracaat!)

Fakat şeriati islâmiye, bir çok muamelâtta örf ve âdete büyük bir kıymet vermiş ve meşru bir örf ve âdetin cereyanına tâbi olmamızı tec­viz buyurmuş olduğundan islâm hukuku bakımından büyük bir faaliyet ve tatbik sahası açık bulunmuştur. Bu cihetle zaman zaman tebeddül edecek bir kısım örflere, âdetlere göre yeni yeni hükümler verilebilmesi imkânı, islâm hukukunda mevcut bulunmaktadır. [31]

  basa dön

 

Maslahatların nevileri ve hükümleri :

 

506 -: Maslahat, salâha ve hayra vesile olan keyfiyettir ki, mu­kabili mefsedettir.

Şeriati islâmiye, esasen maslahatları nazara almış, yüksek hüküm­leri ona göre müesses bulunmuştur. Bir maslahatın şer'an makbul, muteber olması için başlıca dört şart vardır:

Birincisi: bir şeyin bir hususta maslahat teşkil ettiği, kat'î surette malûm olmalıdır, ihtimal kâfi değildir.

İkincisi : bir şey, bir maslahatı mutebere sayılabilmek için umumî olmalıdır. Şahsî ve hususî menfaatler, maslahatlar, hükme medar ola­maz.

Üçüncüsü : bir şey hakkındaki maslahat, mefsedetten hali veya melhuz mefsedete racih bulunmalıdır. Aksi takdirde mefsefdeti def için maslahat terk edilir. Nitekim (defi mefsedef, celbi menafiden evlâdır) kaidesi malûmdur.

Dördüncüsü : maslahat olduğu anlaşılan şey ile hükm edilebile­ceğine şer'î naslardan birinin küllî veya cüz'î bir surette delâleti bulunmalıdır.Nususun red ettiği bir şey ise bir muteber maslahat olamaz.

işte bu dört şartı cami olan bir maslahat, muteber bir maslahat­tır. Onunla amel olunabilir. Ve böyle bir maslahat, mahiyyetine, de-recei lüzumuna göre muhtelif nevüere ayrılır. Nitekim: raiyye üzerint tasarruf, maslahata menuttur.) kaidesi de maslahatların nazara alına­cağım göstermektedir.

507  -: Maslahatlar, dinî ve dünyevî nevilerine ayrıldığı gibi mas­lahatı mutebere, maslahatı mürsele, maslahatı merdude nevilerine de ay­rılır. Diğer bir itibar ile de maslahatı zaruriye, maslahatı haciyye, mas­lahatı tahsiniyye nevilerine ayrılmıştır.

508  -: Maslahatı   diniyye;  zihnî hurafelerden,   bâtıl fikirlerden kurtaran; fikri tenmiye, nefsi tezkiye, ahlâkı tehzib ve terbiye ederek, ru­hu güzel itikatlar ile, güzel ameller ile tezyin ve tekmil eylemek keyfiyeti­dir. Bu  gayeye  vusul  için  vücudüne  lüzum  görülen şeyler birer   dini maslahat demektir.

509  - : Maslahatı dünyeviyye;   dünya işlerinin intizamını   temine hadim, bir takım muzir şeylerin meydana gelmesine mani,  içtimaî ha­yatın refah ve saadetine vesile olan herhangi bir şeydir.

510  - : Maslahatı mutebere; şer'i şerifin bir hükmü vaz ve isbat hususunda itibar ettiği illet ve maslahattır. Meselâ: şarii mübîn, aklın, malın, haysiyetin muhafazası için şarabı haram kılmıştır. Ayni maslahat, sair  müskiratın haram kılınmasında   da   mevcuttur.   Binaenaleyh   sair müskiratın haram olması da bir maslahatı mutebere icabidir.

Cumhuri fukahaya göre maslahatı mutebere, kıyası celiye racidir. Çünkü kıyası celî, msalahatı mutebere ile istidlalin bazı nevilerini muh­tevidir.

Bir maslahatın muteber olması için ona usuli şer'iyyeden biri, -kül-lî veya cüz'î bir surette delâlet eder olmalıdır. Böyle bir maslahat ise umum müctehidlerce makbuldür. Hattâ kıyasa kail olmayan fukahayı za-hiriyye de bunu kabul etmişlerdir.

551 -: Maslahatı mürsele; şer'i şerif tarafından ne itibar ve ne de ibtal ve ilga edildiği malûm olmayan maslahattır. ÜCeselâ: sirkatle maznun olan bir şahsın cürmünü itiraf etmesi için döğülmesi bir mas­lahatı mürsele meselesidir.

Maslahatı mürselenin hükme medar olup olmaması hususunda müc-tehidlerin ihtilâfı vardır. îmam Mâlike göre maslahatı mürsele de kıyas gibi bir delili şer'ıdir. Maamafih Mâlikîlerden bir kısmı, bunu kabul et­memektedirler.

Bu maslahatın medarı hükm olmasına Hanefî ve Şafiî fukahası da kail değildirler.

Usul ulemasından bir kısmı diyor ki: maslahatı mürsele, ibadetler­de ihticaca salih bir delil değildir. Çünkü ibadetler, şarii mübinin hakkı olduğundan onlarda maslahat ciheti nazara alınamaz. Fakat bu masla­hat, halk arasında carî olan akidlerde, muamelelerde ihticaca salih bir hücceti şer'iyye olabilir. Zira bunlarda nâsın maslahat ve ihtiyacım na­zara almak lâzımdır. Hattâ deniliyor ki, fukahayı hanefiyye, bu gibi mas­lahatlarla ihticaca «istihsan» adım vermişlerdir. Çünkü istihsan: (kıya­sı bırakarak nasa daha muvafık olanı iltizam etmek) den ibarettir. Maa­mafih bu istihsandan maksat, bir kıyası hafidir veya kıyasa muhalif olan herhangi bir delil demektir. Binaenaleyh bu, bir maslahatı mürsele de­ğil, bir maslahatı mutebere, bir maslahatı zaruriye meselesi olmalı­dır.

Maslahatı mürseleyi müdafaa edenlerden bazıları, bu unvan altın­da masalihi merdudeyi, sırf şahsî bir menfaat mülâhazasile tervice cüret etmiş olabilirler. Bu hususda mütebassır bulunmak lâzımdır.

(îstihsan) için kıyas bahsine müracaat!

512 -: Maslahatı merdude; şer'i şerifin kabul etmeyip iptal etti­ği maslahattır. Şer'î hükümlere muhalif olan herhangi maslahat, had­di zatında bir maslahat değil, bir mefsedettir. Sathî bir nazarla değil, dakik bir nazarla mülâhaza edilirse bu hakikat, tebarüz eder.

Meselâ: ramazanı şerif orucunu kasden bilâ maziret bozan kimse­ye keffaret olarak evvelâ rakabe azad etmek lâzım gelir. Buna kadir olmazsa muttasıl iki ay veya altmış gün oruç tutmak icab eder, buna muktedir olmayınca altmış fakiri ifam etmesi lâzım gelir.

Vaktile Endülüs hükümdarlarından «Abdurrahman Mürteza» böy­le bir harekette bulunmuş, fukahadan «Yahya ibni Yahya» da bir hü­kümdar için bir köle veya cariye azad etmek güç gelmiyeceğini ve bi­naenaleyh zecr için onun hakkında iki ay oruç tutmanın maslahata mu­vafık olacağını nazara alarak böyle iki ay oruçla keffarette bulunma­sına fetva vermiştir. İşte bu, nassa karşı maslahat ile amel demektir ki, asla tecviz edilemez. Şöyle ki:

Evvelâ : bu fetva, keffareti savm hakkındaki sarih nassa muha­liftir. Bu hususta melhuz maslahatın butlanına nassı kur'anî delâlet et­mektedir. Artık bu, hakikî bir maslahat sayılamaz.

Saniyen şarii hakimin keffaretle istihdaf ettiği hikmet ve masla­hat, yalnız bir inzicar keyfiyeti midir?. Bunda insaniyete daha faideîi, daha büyük bir maslahat yok mudur??. Bir rakiki bu vesile ile azad edip hürriyetine kavuşturmak, onu ihya etmek, ve bütün insaniyete hizmet etmek demektir. Artık şüphe yok ki, bundaki maslahat, bir şah­sın orucunu bozmaktan inzicarmdaki maslahattan daha büyüktür. Bina­enaleyh yalnız bir inzicar maslahatına mebni verilen fetva;  hem nassa muhalif; hem de daha büyük bir maslahatı müfevvit olduğundan doğ­ru olamaz.

Salisen : şarii alîm, hâşâ gafil midir ki, tabakatı beşeriyenin ah­valine göre ahkâm vaz ve tayin etmemiş olsun?. Eğer keffaretle yalnız inzicar maslahatı murad olsaydı, rakabe azad etmekle münzecir olanU-yacak bir halde bulunanların keffaretlerini  oruç  tutmakla yapmalarını

enir ederdi.

Rabian  : nas  mukabilinde  böyle bir  içtihada kıyam edilirse  artık

nasların ne kıymeti kalır?. Artık  hitabı tehdidi kimlere teveccüh eder?. Bir çok kimseler, kendi muhakemeleri­ne mağlûp olarak maslahatı, ger'î şerifin vaz ve tayin ettiği ahkâm ha­ricinde görmez mi?. Bunun neticesinde de bu ahkâm, birer müsemma-sız isimden ibaret kalmaz mı?.

Binaenaleyh ya böyle bir fetva verilmemiştir. Veya bu fetva, baş­ka bir maslahatı mutebereye, başka şer'î bir sebebe müstenit bulun­muştur. İhtimal ki o hükümdarın meşru bir mala3 malikiyeti kabul edil­memiş, bu cihetle oruçla keffarette bulunmasına fetva verilmiş, fakat hükümdarı igzab edip bir fitneye sebebiyet verilmemesi için inzicar key­fiyeti İleri sürülmüştür.

Velhasıl : nususı sariha hilâfına melhuz olan herhangi bir maslahat. yine şer'î şerifin tecviz edeceği bir zaruret, bir maslahatı mutebere ma­hiyetinde bulunmadıkça medarı amel olamaz. Çünkü şarii mübin; âlim­dir, hakimdir, halkın maslahatlarına aleddevam kâfi olmıyacak şeyler ile aleddevam amel edilmesi için emir vermiş değildir. Zamanın tebeö-dülile tebeddül edecek şeylerin hükümlerini ya Örf ve âdetin cereyanına terk etmiş veya onlar hakkında istisnaî hükümler vaz eylemiş veya on­ların hakkında sarih bir hüküm tayin etmeyip onları müctehidlerin icti-hadlarma tâbi kılmıştır.

513 -: Maslahatı zaruriyye; nefsi, nesli, malı, aklı ve dini hıfz ve siyanet maslahatıdır. Bu beş şeye «zaruriyyat» ve «mesalihi zaruriyye» denir. Bu beş maslahatı temin içindir ki, şeriati isîâmiyye bir çok hü­kümleri muhtevi bulunmuştur. Kısas, hudud, tazminat, ta'zirat hüküm­leri bu cümledendir.

Fenarî merhumun beyanına göre maslahatı zaruriye, her dini ilâ­hîde, yani : her şeriati ilâhiyede hıfzı mültezem bulunmuş olan mas­lahattır.

514 -: Maslahatı haciyye; nâsm zaruret derecesine varmayan ih­tiyaçları dolayısiyle olan maslahattır. Şer'i şerif, bu gibi maslahatlar­dan dolayı bir çok müsaadeleri ihtiva etmektedir. Muamelâtta istisnain, müzaraanm. müteaddit şirketlerin, beyi bilvefanın cevazı bütün bu mas­lahattan dolayıdır.

515 -: Maslahatı tahsmiyye; bir zaruret veya ihtiyaçtan dolayı olmayıp mücerred en güzeli, en münasibi ihtiyar kabilinden olan, bir hük­mü:; vücudunu ademine tercih eden maslahattır. Bazı hayvanatın, bil­hassa haşaratın yiyilmesindeki hürmet, bu cümledendir. kavli şerifi de bu kabil maslahatlara riayetin lüzumuna delâlet etmek­tedir. [32]

  basa dön

 

Şer'î hükümlerin esbabı ve hikemi teşriiyyesi :

 

515  -:  ttikadata, ibadata,   ukubata ve muamelâta   ait olan   seri hükümlerin birer sebebi,  birer  hikmeti  teşriiyyesi vardır.  Bunlara dair yazılmış müstakil eserler mevcuttur.    Usulü fıkıh ilmi de bu esbabdan. bu hikemi teşrüyyeden bahsetmektedir. Ezcümle Fenarî merhumun (Fu-rfulüibedaî) inde bu hususa dair iEsbabüşşeraî)  unvanile bir bahisi mah­sus vardır.

Şöyle ki: şer'î hükümlerden, meselelerden her birinin istinad ettiği bir sebep vardır. Vakıa ahkâmı şeriyye, yalnız icabı ilâhi ile sabittir. Bun­da başkalarının tesiri yoktur. Fakat bu hükümler hakkındaki icabı ilânı, sarihan olabileceği gibi delâleten de olabilir. Bu halde biz bu hükümlere şer'î sebeplerin, delillerin delâletile muttali oluruz.

Evet., şüphe yok ki şer'î hükümlerin şarii, ancak Alîahütealâdır. An­cak bu hükümleri zahiren bir takım sebeplere izafe etmiş, bu hükümleri o sebepler üzerine müretteb kılmıştır. Bu da bir îûtfu ilâhîdir, mükellefler hakkında kolaylık göstermek hikmetine müstenittir.

Velhâsıl: Sebepler, birer emare ve alâmettir. Bizim şer'î hükümleri, vazifeleri bilmemize, onları matlûp vakitlerde eda edebilmemize yardım etmektedirler. Yoksa bunlar, o hükümlerde müessir, onların vücubünü bizzat müstelzîm değildirler.

Sonra bu şer'î hükümlerden her birinin meşruiyetinde bir hikmet, bir maslahat vardır ki bunların bir kısmı zahir, bir kısmı da bir mü­lâhaza neticesinde tecellî eder. Daha bir kısmmıdaancak şarii mübîn bi­lir.

Bu sebepere, hikmetlere (esbabı şeraî}, (hikemi şeraî) ve (hikemi teşriiye) adı verilmiştir.

Bu hikmetler, maslahatlarda şer'î hükümlerin nefisleri için değil, meşruiyetleri İçin birer sebebi gaî mesabesinde bulunmaktadırlar. Bun­lara kısmen işaret edeceğiz.

516  -:  İtikatlara   müteallik   hükümlerin   esbabı,   bizim,   varlığı-mızdır, ve bizleri muhit olup halikımızın varlığına şahadet eden mükev-venatın varlığıdır.

Şöyle ki: itikada vesaireye ait eshabı zahirenin bir kısmı; nas ile, icma ile sabittir. Meselâ: Alahütealâya iman için, yani: onun vücudunu, vahdaniyetini vesair sıfatlarım tasdik ve ikrar içm içinde yaşadığımın bu âlemin hudusü, adem ile mesbuk olması, bir sebebdir. Binaenaleyh o halikı zîşana iman etmek, her akıllı kimse için bir vazifedir. Hattâ mü­meyyiz bir çocuğun bile imanı sahihtir. Çünkü bu imanın sebebi olan âfak ve enfüs, mevcuddur, mütehakkiktir. Bu îmânın rükünleri olan tasdik ve ikrar da mevcut bulunmuştur.

Vakıa bir mümeyyiz çocuk, hakkında henüz teklif bulunmadığı için iman ile muhatab değildir. Fakat kendisi nazar ve teemmüle müstait ol­duğu için vuku bulacak imanı şer'an muteberdir.

İtikatlara ait hükümlerin hikem ve mesalihine gelince bunlar da dini hakkı hıfz etmek, dünyada da, ahirette de selâmete, ebedî saadete nail omlaktır. Dünya hayatındaki selâmet ve saadet: hadisi şerifinden münfehim olmaktadır. Şöyle ki: bir şahıs, bir kavm, kelimei şahadeti söyliyçrek islâmiyeti kabul etti mi ca­nı da, malı da müslümanlar arasında masum bir halde bulunur, islâm camiasına dahil olur. Müslümanların himayesini, uhuvvetini ihraz eder.

Ahıret hayatındaki saadete gelince: bir mümin; ahirette cennete girer, rüyetullaha nail olur. Artık bundan yüksek bir saadet mi olur ? Bir mümin, dünyadaki bazı günahlarından dolayı ahirette muazzeb olsa da bu, binnisbe hafiftir, müebbed değildir. Ve bazı günahkâr müminler hak­kında afvı ilâhînin tecellisi de me'muldür. İşte bunlar, bütün güzel iti­katların birer hikmeti, birer faidei ebediyyesi bulunmuştur,

517 -: ibadetlerin esbabına gelince bunlardan namazların sebebi muayyen vakitlerdir. Zekâtın sebebi, nisab mikdarı mala maluliyettir. Orucun sebebi, ya ramazanı şerif günlerinden herhangi biridir veya ra­mazanı şerif ayma kavuşmaktır. Haccm sebebi, Kâbei Muazzamanm var­lığıdır. Vakit ise cevazı edasımn şartıdır, istitaat de vücubi edasının şar­tıdır. Cihadın sebebi de düşmanın mevcudiyeti, fitnenin, hayatı islâmi-yeye sui kasdin melhuziyetidri. Bunların hikemi şer'iyyesi de kısmen şun­lardır.

(1) : Namazın başlıca  hikmetleri  AUahütealâya  tazim,   nimetlerine, şükür ve uhrevî sevaba nailiyettir.  Namaz vasıtasile  Haktealâ hazret­lerine ikbal ile tazimat arz edilmiş olur. Mâsivadan kavlen, fîlen, zahi­ren ve bâtınen ırâz ile Hakka teveccüh edilmiş olur. Namaz, müminlerin miracıdır, bir müminin manevî kurbiyyete nailiyetİ bu  vesile  ile  kabil olabilir. Bunun maddî, -sıhhî menfaatleri de malûmdur.

(2) : Zekâtın   şer'î hikmetleri  de günahlardan   temizlenmek,   Hak Tealânın zatı akdesinemânen kurbiyet peyda etmektir, fakirlerin ihtiyaç­larını azaltmaya çalışmakla onların kalblerini tatyib, muhabbetlerini celh eylemektir, mal ve servetin bereketini temine muvaffak olmak, kalbi cim­rilik reziletinden, dünyaya düşkünlük hassasetinden berî kılmaktır. Bunun neticesinde de insan, cud ve kerem ile, muhabbeti ilâhiye ile, mah­lûku hüdaya şefkat ve merhamet hissile muttasıf olmuş olur.

Zekât, nimetin bir şükrânesidir. Şükr ise nimetin artmasına vesile­dir. Netikem bir âyeti kerimede  eğer şükr ederseniz  elbette   nimetlerinizi    arttırırım)    buyurulmuştur.   Bir hadi&i

şerifte de = İlâhi! infak edene helefi, imsak edene de telefi tacil buyur) diye varid olmuştur.

(3) : Orucun   hikmetlerine   gelince:   oruç,   mutedil   bir   riyazettir, insanın nefsi  emmaresini  kahra,  batınım tasfiyeye vesiledir.  Oruç  sa­yesinde  kalb,  ilâhî hikmetlerin nüzulüne  mahal olmaya  salih  bir hâle gelir. Oruç tutan, yemek ve içmekten münezzeh olan Haktealânın ahlâfîi-le tahallûk etmiş olur. Oruç, riya şaibesinden berîdir. Çünkü buna baş­kası muttali olamaz. Binaenaleyh bunun sevabı da o nisbette ziyadedir. Orucun sıhhî bakımdan f aideleri de malûmdur.

(4) : Haccm  meşruiyetindeki   hikmetler de  pek   çoktur.   Ezcümle hac; islâmm izzetini, müslümanlarm birliğini, kardeşliğini izhara vesile­dir. Her taraftan gelip toplanmış olan müsîümanlar, birbirinden çok isti­fade edebilirler. Hac, en faideli, kudsî bir seyyahattir. Orada toplanmış, dünya libasından soyulmuş, beyaz ihramlara bürünmüş  olan muazzam bir kütle, haşri ekberden hir   numune teşkil eder.   Hacda nefsi öldürme vardır. Her hacı, ehlinden, ünsiyet etmiş olduğu   kimselerden   ayrılmış, huzuzatmı, şehevatım bırakmış, badiyeye girerek kendisini bir takım mel­huz tehlikelere atmış fedakâr bir müslümandır. Arafat, arasattan bir nu­munedir. Heceri Esadi istilâm da yevmi misaktaki ahdi tecdid demek­tir. Hac âleminde -ölmenizden evvel ölünüz» sırrı tecellî eder. Bu ihtiyarı mevt sebebile de insan için bir hayatı tayyi-be yüz gösterir, bir ruhî şehanıet   tecellîeder, bînihaye   eltafı ilâhiyeye nailiyet husule gelir.

(5) : Cihadın   hikmeti   teşriiyesine   gelince  : cihad;   kelimetullafrı îlâya, islâm varlığını muhafazaya, enbiyaı izamın bi'setlerindeki gayeyi tahkike vesiledir ki o da kulları hak yoluna davet, âlemi fesaddan tahli­ye, nâsi ebedî şekavete sebep olan küfürden tahlis etmektir.

Cihadda hakkın düşmanlarım ta'zip, Allanın dostlarının sinelerini tehzip vardır. Vakıa cihadda ibadî tâzip, bilâdî tahrib ciheti vardır: Fa­kat racih bir maslahatı mutazammın olduğu için meşru bulunmuştur. Her işin hükmü, kıymeti, neticelerine, akıbetlerine göredir.Hızır aîeyhisselâ-mın bir takım fakirlere ait bir sefineyi rahnedar etmesi, hasta bir şah­sın acı bir ilâç içmesi, bütün birer akıbeti haseneye müstenittir.

İlâhî nimetlerle dolu bir âlemin ebedî hayat ve saadetine kavuşmak için de fanî hayatı hak yolunda feda etmek ciheti iltizam olunur. Bir gazi her halde iki güzellikten, iki nimetten birile mahzuz olur. Bu, ya ganimet­le sevaba nailiyettir veya ülüTelbabm gıpta edecekleri şahadettir.

îmam Ali. radıyallahü tealâ anh demiştir ki : «Ölüm her halde mit-tehakkıktır, artık ölümün Allah yolunda olması ehaktır, evlâdır. *

Hâsılı, yurdunu, mukaddesatını müdafaa için cihad meydanına atı­lan bir müminin hayatı da, memati da gıptalara şayandır.

518 -: Kısas, hudud, kefaretler gibi cezaların, zâcirlerin, esbabı ve hikerni teşriiyesi de tafsile tâbidir. Şöyle ki:

Kısasın sebebi haksız yere amden katildir. Hadlerin sebebleri, müs­kiratı istimal, gayri meşru mukarenet, afif kimselere kazf. başkasının malını sirkat, yemine ademi riayet gibi şeylerdir. Bunların meşruiyetinde-ki hikmetler, maslahatlar ise şu vecihle hülâsa edilebilir:

(1) : Kısasın meşruiyeti, hayatı idame içindir. Çünkü sizin için kısasta bir hayat vardır) nazmı celili man-tukunca kısas, cemiyetin hayatını vikayeye vesiledir. Bu hususta şerif ile hasis arasında fark yoktur. Çünkü hepsi de kullukta, insanlıkta mü-tesavidirler. Maamafih iki şahıs bulunamaz ki aralarında vasfen tefavüt bulunmasın, eğer bu cihet nazarı itibara alınacak olsa kısas, müteazzir olur, fitne temadi eder. Kısas ise zulmen katil suretile parlıyan bir fitneyi teskin için maşru kılınmıştır. Kısas korkusu, mütecasirleri katle cür'et-ten men edeceği cihetle şahsî hayatı da sıyanete medardır, adaletin tecel­lisine hadimdir.

(2) : Haddi şürbün meşruiyeti,  aklı  muvakkaten olsun  selb  eden haram içkilerden vikaye hikmetine mübtenidir. Dini islâm, akıl ve irfan üzerine müesses ilâhî bir dindir. Peygamberimizin en büyük mucizesi de bir mucizei akliyye olan Kur'anı Mübîndir. Kur'amâzîm ise bir esrar ve ahkâm hazinesidir, ulemayı ümmet, bundan aleddevam ahkâm ve esrar istinbat etmektedirler. Binaenaleyh ümeti islâmiyye. aklı setr ederek bu gibi mealîyi tefekküre velev muvakkaten    mâni olan şeylerden memnu bulunmuşlardır. Tâ ki daima akıl ve hikmet   dairesinde hareket etsinler, daima dinlerinin mehasin ve mekârimini tefekkür edebilecek bir halde bu­lunsunlar. Bu cihetle sair ümmetlerden daha ziyade muhtaç bulunmuş­lardır ki, bu da haklarında bir imtiyazı mahsustur.

Müskirat, hayata, servete, nizamı âmmeye muzirdir. Müskiratın bi­dayeti islâmda hemen haram olmayıp da bir müddet'sonra tahrim edil­mesi, müskiratın fenalığını ümmeti merhumenin muayene ederek bunla­rın, tahrim buyurulmasmdaki lûtf ve keremi güzelce aniiyabilmeleri hik­metine müstenit bulunmuştur. Maamafih mutad bir şeyi defaten mende ademi inkiyat ihtimali mevcut olduğundan bunun tedricî surette men'i de hikmet muktezasmdan bulunmuştur.

(3) : Haddi zina, haddi kazf, haddi sirkatin meşruiyetlerindeki hikmetlerde şahısların ve cemiyetlerin nezahetîni muhafaza, şerefini vikaye, hayatını, emvalini sıyanet gibi şeylerdir. Filhakika haddi zina, nesebi, if­feti muhafazaya hadimdir. Haddi kazf, nassm ırzını, şerefini korumay;-vesiledir. Haddi sirkat, halkın malını, servetini tecavüzden vikayeye se-bebdir. Bunlar ise zaruriyyatı hayatiyyedendir, bunları her vecihle sıya-net ve himaye elzemdir.

(4) : Keffaretlere gelince bunlar, ibadetle ukubet cihetini cami bu­lunmaktadırlar. Bunlardan her birinin hikmeti meşruiyeti de pek mü­himdir. Keffareti savm, keffareti zihar, keffareti yemin, keffareti kati vesairenin kendilerine mahsus nice faideleri vardır. Ezcümle bunlar, gü­nahları setr ederek sevaba vesile olur. Bunlar, nefse, dine tecavüzden in­sanı zecr eder.

Meselâ : hata yolile öldürülen bir müslimin veya bir zimmînin di­yeti verilmekle bu yüzden husule gelen bir zarar mümkün mertebe telâfi edilmiş olur. Ve bundan dolayı keffaret olarak bir rakabe azad edil­mekle de ifna edilen bir nefs mukabilinde bir mümin köle veya cariye manen ihya edilmiş olur ki, bu da islâmiyetin hürriyeti beşeriyeye ne ka­dar kıymet verdiğini gösterir.

Rakabe azad etmekten âciz olan kimse ise bir nefsi mümine karşı­lık olmak üzere kendisinin aduvvullah olan nefsini manen öldürmek için iki ay muttasıl surette oruç tutar. Hataen katildeki cinayet, pek çirkin olduğu gibi bunda keffaret olmak üzere fukaraya taam itam edilmesi kâfi görülmemiştir-. Sair keffaretler ise bunun hilâfmadır.

519 -: Muamelâta gelince bunların başlicaları : münakehat, mv.-farekat, ı'tak, ıstıyad, zebh] hayvanat, mübayaat, icare, şirket, müzarea, müsakat, suların taksimi .vekâlet, kefalet, havale, emanet, hibe, vasiyet, îsa. vakıf, muhasemat, şahadet, musaleha, kaza, irs gibi şeylerdir. Bun­lardan her birinin bir sebebi vardır. İnsaniyet âleminin mukadder olan güne kadar bir intizam dairesinde devamını temin, bir şeye meşru su­rette malikiyyet bu esbab cümlesindendir. Bunlardan her birinin meşr1.;-iyetindeki hikmete gelince bunlara da icmaleh işaret edeceğiz. Şöyle ki:

(1) : Münakehatm hikmeti meşruiyeti, insan nevinin mukadder gü­ne kadar bekasına ve bu suretle insanlık âleminin devamına hizmet etmek­tir. Nikâh, Hazreti Âdemden mevrus bir sünneti asliyyedir, bir çok dinî ve dünyevî maslahatları mutazammındır. Bu cihetle nikâh, ibadet mânâ­sını müştemil ve nafile ibadetle iştigalden efdaldir. Nikâh, beşerî tabia+-lerdeki şehvanî temayüllerin gayri meşru neticeler vermesine mânidir. Neseb ve sıhriyyet, birer nimettir. Bu cihetle Hak Tealâ bunları imtina r. bakamında beyan buyurmuştur. Bu nimetler ise nikâh sayesinde tahak­kuk eder.

Resulü Ekrem Efendimiz, nikâha tergib buyurmuştur. Ümmeti merhumesinin   artmasına  vesile olacağı   cihetle   pek  memduhdur.  Maamafih şeraitini cami olmıyan kimseler hakkında nikâh, bazan mekruh ve* ya haram olur.

(2)   : Mufarakatin hikmeti teşriiyyesi de görülen bir lüzuma meb-ni nikâh rabıtasını talâk ile, fesh ile bertaraf ederek dinî ve dünyevî mah­zurlardan halâs olmaktır. Nikâh bağlılığını izale etmek bir mufarakat ha­disesidir ki bu, haddi zatında menhiyyün anhdir. Fakat bazan nikâhtan beklenilen maslahatlar hâsıl olamaz. Zevç ile zevce arasında vücudu mat­lûp olan imtizaç ve istinasdan eser görülemez. O halde mufaarakat, bir halâs çaresi olur, her iki tarafa yeni bir hayat verir.

(3)   : 1'takın meşruiyeti de insaniyete hizmet, sevaba nailiyyet hik­metine müstenittir, insanlar, esasen hür olarak yaratılmışlardır. Ancak küfrün bir cezası olmak üzere rık, esaret tecviz edilmiştir. Küfür, rıkkın sebebidir. Bu rıkkın devamı için sebebinin devamı lâzım gelmediğinden bir rakik, bilâhare müslüman olduktan sonra da rakik olarak kalır. Çün­kü hükmün bakası, sebebinin bakasından müstağnidir. İşte bu rık, biı-manevî zaftır, insan bu yüzden kudreti şer'iyyesini gaib eder, velayette, tasarruf atta, istiklâl gibi salâhiyetlerden mahrum kalır, bir nevi cemada-ta mülhak, ibtizale maruz bulunmuş olur. î'tak ise böyle bir insanı bu me­zelletten kurtarır, onu hürriyete kavuşturur, ona kuvvet verir, onu insa­nî haklardan tamamen müstefit eder. Şeriatı islâmiyede hürriyet matlûp olduğundan köleleri, cariyeleri azad etmek taatten sayılır, bu hususta bir takım hükümler ve dinî tergibler mevcuttur.

(4) : Istıyadın hikmeti meşruiyeti, âmmenin refahına hizmettir. Çünkü ıstıyad = avcılık da bir rızk yoludur. Hak Tealâ Hazretleri bir takım hayvanatı insanlara bir gıda olmak içinyaratmıştır. Avcılık yapan kimse, nâsın mallarına göz dikmekten beri, itisaf küduretinden müte-berrî bir surette rızkını temine çalışmış olur. Ancak bir kısım nâb = azı dişi ve mıhleb -yırtıcı pençe sahibi olan hayvanlar, haram bulunmuş­tur. Bunların etleri yiyilemez. Çünkü bu hayvanların tabiatlerinde zulra ve eziyet vermek hasleti vardır. Bu haslet ise bir manevî pisliktir ki, bu hayvanların etlerini yiyecek kimsenin tab'ına sirayet eder. Bunun içindir ki peygamber efendimiz )buyurmuştur. Yâni: çocuklarınızı ahmak kadınların sütlerile emzirtmeyiniz, çünkü süt, tesir eder. Nitekim: «ameller, haram ve habis lokmanın fesadile fâsid olur» di­ye de hükm edilmiştir.

Deniliyor ki : lokma, amelin mayasıdır. Lokma hayırlı olursa amel de hayırlı olur. Bilâkis lokma şerli olursa amel de şerli olur. Ha­ramdan başka değil, naa'siyete hâsıl olur. Halâlden de ancak hayır husule gelir. Âdeti ilâhiyye böyle carîdir. Ezcümle haram olan doğan etini yi-mekten kibr ve izaâ vücude gelir. Hınzir etini yimekten son derece hırs, hasaset, kılleti gayret ileri gelir, ehlî merkeb etini yemekten de belâdet, sui edeb tevellüt eder. işte bazı şeylerin hürmeti, bu gibi hikmetlere meb-nîdir.

(5) : Hayvanatın kesilmesindeki hikmeti şer'iyye de, onları temiz olmıyan maddelerden tathir vesairedir. Hayvanların hayatını boğazla­mak suretile gidermek, en az bir say ile kabil olur. Bununla hayvanın ec­zası temiz olmıyan hanlardan tathir edilmiş bulunur.

Hayvanları Allahü Tealâmn mübarek ismine mukarin bir halde bo­ğazlamakla da kendi mabutlarını zikr eden gayri müslimlere muhalefet edilmiş, Hak Tealânı» mukaddes ismile feyz ve bereket husule gelmiş olur.

Kurban zebhinde ise bir ziyafetullah mânâsı vardır. Bu kurban eti­nin üçte birini ahibbaya hibe, üçte birini de fakirlere tasadduk, mütebaki üçte birini de kendi nefsi ve ailesi için imsak etmek mendubdur.

Kurban kesmek, bir kurbettir, ümmeti islâmiyye hakkında bir kera­mettir, sevaba vesiledir.

(6) : Mübayaat = alım satım, içtimaî hayatın ihtiyaçlarını teh-vin hikmetini mutazammmdır. Bey' ve şira, icrayı sanat, maaş ve mead işlerini tanzime hadimdir. Çünkü ticaretle, kesb ile beldeler imar edilir. İbadullaha mukadder olan rıkzları kavuşur, tacirler, Allanın âmilleri sa­yılmıştır. Ticaretle Allah Tealâmn fazlı taleb olunur. Bu sayede güzelce yaşayış temin edilir.

Kesb, enbiyayı izamın sünnetidir. Her peygamber bir kesb tarikine salik olmuştur. Ancak riba gibi nizaa müeddî, adi ve ihsana münafî olan bazı muameleler haramdır. Bunlar, Hakkullahtan dolayı memnudur. Akid-ler, razı olsalar da bunlar halâl olmaz. Riba, gasbdari, sirkatten daha çir­kindir. Çünkü ribada Allah Taalâya karşı adaletten udul suretile bir mu­arıza vardır.

Bunun içindir ki, ribaya sapanlar hakkında buyurulmuştur. Yani: yok, eğer ribayı bilip de terk etmezseniz, size karşı Allah ile peygamberi tarafından bir harb vuku bulacağı malûmunuz ol­sun. Ne büyük tehdit î.

(7) : Icareye gelince bunda da bir takım ihtiyaçlardan kolaylıkla kurtulmak maslahatı vardır. Her kimse eve, dükkâna ve emsaline ma­lik olamaz ve her kimse servetini ticaretle tenmiye edemez. Binaen-alyh bazı servet sahipleri icareye vermek üzere akar ve emlâk tedarik ederler. Akar ve emlâke muhtaç .olan bir kısım kimseler de isticar sure­tile bu ihtiyaçlarım bertaraf ederler. Veliı_sıi: icare muamelesinden hem mucir, hem de müstecir olanlar müstefit olurlar.

(8) : Şirketlerin hikmeti teşriiyesi de, cemiyet hayatının refah ve suhulet içinde inkişafıdır. Malûmdur ki bazı kimseler,  kendi başlarına bazı işleri görmeğe kadir olamazlar, bazı küçük sermayeler de büyük iş­leri başarmaya kifayet etmez. Bu cihetle başkalarile mesaî teşrikine ve küçük  sermayeleri birleştirmeğe ihtiyaç görülür. İşte şirketlerle bu ihti­yaçlar temin edilir, iktisadi inki§aflar vücude  gelir,  medenî terakkiler tecellî eder. Elverir ki şerikler arasında samimî tesanüd ve istikamet bu­lunsun.

(9) : Müzaraanın, müsakatm; yani ekincilikle ve araziyi sulamak­la, imar  etmekle  iştigalin hikmeti  teşriiyesi de zahirdir.  Bunlarda da şirketlerdeki faideler, maslahatlar mevcuttur. Hak Tealâ Hazretleri, ha-yatımızın devamını bir takım gıdaî maddelerin    vücuduna rabt etmiştir. Halbuki herkes, bunları bizzat istihsal edemez. Ve herkes, araziye, bos­tanlara,  ağaçlıklara mâlik olamaz, bunları ıslaha, imara muktedir bulu­namaz. Binaenaleyh bu hususta da karşılıklı mesaî ve teavün cereyanı. içtimaî hayatın icabîanndan bulunmuştur ki, insanlar bu  sayede teshi-lâta, maişetlerini elde etmeğe muvaffak olurlar.

(10) : Bir kısmı suların taksimata tâbi tutulmasmdaki hikmet ve maslahat da tevzii adeleyte riayet, içtimaî ihtiyaçları bir muntazam usul dairesinde temin gibi şeylerdir. Malûmdur ki hakkı şirbe dair bir takım hukikî meseleler vardır. Suların, münasib taksime tâbi tutulması bir ada­let eseridir,  âlemin nizam ve intizamına hadimdir. Çünkü sular, haddi zatında mubah şeylerdir, eğer bir kısım ırmak vesaire suları birer mü­nasib vecihle taksime tabi tutulmasa cemiyet efradı arasında nizaa mü-eddî olur, bir nice insanlar, topraklarım sulamak nimetinden mahrum ka-lir, ihtiyaçlarım istifaya kadir olamazlar.

(11) : Vekâletin  meşruiyeti   de   içtimaî   hayatın  bir kısım   hacet­lerini temin ve teshil hikmet ve maslahatına müstenittir. Çünkü herkes, kendi işini daima bizzat yapamaz, onun yolunu bilemez. Bir hakkın zu­huru veya bir maksadın husulü için çok kere vekâlete lüzum görülür. El-fverir ki, vekil, ehliyeti haiz. istikametle muttasıf bulunsun.

(12) : Kefaletin hikmeti şeriyyesi de medenî ve içtimaî hayata yar­dımdır. Kefalet, bir ihtiyaç, bir teavün neticesidir. Çünkü bir kısım med­yunlara, müteahhitlere itimad edilmiyebilir. Kefalet ise bu itimadı temin, medenî muamelelerin emniyetle  cereyanını teshil eder.  Maamafih kefa­lette bulunan, mürüvvette, şefkat izharında, kardeşlik, insanlık hakkına riayette bulunmuş olur.

(13) : Havalenin hikmeti teşriiyesi de içtimaî hayata hizmettir. Ha-- vale, içtimaî bir ihtiyaç neticesidir. Bu sayede iktisadî hayatta bir inki­şaf yüz gösterir. Maamafih havale, bir teavün eseridir. Bunda bir insanın zimmetini borcdan kurtarmak, onu mütalebe zilletinden halâs etmek gibi güzel bir hizmet vardır. Bu yüzden mahzun, mükedder bir kalb, sevindi­rilmiş olur. Bir hadisi şerifte : «insanın kalbine sevinç bırakmak, mağ­fireti icab eden şeylerdendir.» diye buyurulmuştur. Bir rivayet de şüy!a varid olmuştur: «Kul kabrinden kalktığı zaman kendisini ilk karşihyacak şey, bir müslüman kardeşinin kalbine idhal etmiş olduğu sürür olacak­tır ki, bu sürür, güzel yüzlü bir surette temessül ederek.onu hayr ile müj­deleyecektir.»

(14) : Emanetlere riayetin hikmeti şeriyyesi de bedihîdir. Cemiyet arasında vedialar,  ariyetler,'lûkatalar, birer emanet olmak üzere teca­vüzden masun bulunmak lâzım gelir. Bu, cemiyetin menfaati icabların-dandır.

Emanetlere riayet edilmesi, şahsî haklara riayetin bir neticesidir. Emanetlere hıyanet edilmemesi, cemiyet arasında mukabil teavün ve tenasurun cereyanına hizmet eder, ihtiyaçları tehvine vesile olur. E-manetlere hıyanet eden bir cemiyet efradı arasında ise emniyetten, iti­mattan eser kalmaz. Şahsî haklar zayi olur, âmme menfaatleri muh-tel olur, hayırhahlık yerine bedhahlık duygusu kaim olur.

Velhâsıl: emanetleri muhafazaya çalışmak bir vecibedir, bir mü­rüvvet ve insaniyyet eseridir. Emin olan kimse, Allah Tealâ ile kullan yanında sevimlidir. Bir hadisi şerifte: (Emanete riayet zenginliği, hı­yanet de züğürtlüğü celb eder» buyurulmustur.  şüphe yok ki Allah Tealâ, emanetleri müstehiklerir.p vermenizi size emreder) nazmı celili de emanetlere riayetin lüzumunu nâtıktır.

(15) : Hibenin meşruiyeti de beşeriyet  âleminde  mürüvvet ve   ih­sanın tecellisini, kalblerin, birbirine temayülünü temin hikmetini haizdir. Evet, hibe, bir mürüvvet eseridir, kalblerin tesanüdüne, birbirine tema­yülüne bir vesiledir. Nâsm hayırlısı, nasa, menfaat bahş olanıdır. Vâhib, Kerîm, rahim olan hallâkı zîşanın ahlâkile tahallûk etmek kemalini ihra­za çalışmış olur.

Deniliyor ki : ihsan, kalbleri sayd eder. însan, abidülihsandır. Eb-rarm cudunda ahrann istirkakı vardır.

Resulü Ekrem Efendimiz buyurmuştur. Evet karşılıklı hediye   verilmesi,  kalblerdeki   buğz ve  adaveti giderir, dostluğu kuvvetlendirir.

(16) : Vasiyyetin meşruiyyeti, hayattaki tefritleri, israfları, nok­sanları telâfi hikmet ve maslahatım mutazammındır. însan, bir takım emeller ile mağrur olur, güzel ameller hususunda ise taksirden kurtula­maz, kendisine arız olan bir hastalıktan dolayı hayattan mahrum kala­cağından korkup mâfâtı telâfiye muvaffak olmak isteyince vasiyette bu­lunur. Eğer ölürse uhrevî maksadı tahakkuk eder,  sıhhat bulursa muhayyerdir, bu vasiyetten dönerek, malını daha mühim maksatlarına sar* edebilir.

Vasiyet,   enbiyayı   izamın sünnetidir,   Netikem bir   âyeti   kerimede ve ibrahim oğullarına bu islâmiyyeti tav­siye eyledi) buyurulmuştur.

Vasiyette mekârimi ahlâk ile temerrün hasleti vardır. Vasiyet de vakıf gibi bir sadakai eariye mahiyetinde olabilir.

Bazı vasiyetler, farzdır: borçlan, keffaretleri eda ve kaza etmek hu­susundaki vasiyetler gibi. Bazı vasiyetler de nafiledir, bir malı bir hayir-h mevzie vasiyet gibi. Evlâd ve ahibbaya hak üzere sebat etmelerini va­siyet ve tavsiye de bu kabildendir.

(17) : Isânm -birini vasi tayin etmenin hikmeti meşruiyeti de bir vecibeyi ifa veya bir insanî vazifeyi icra etmek gibi şeylerdir. Bir kim­senin kendi yerine emîn bir zatı ikame etmesi vefatından sonra görülecek bir takım işleri böyle bir zata havale eylemesi bir kiyaset eseridir bir şef­kat nîşanesidir.   Vasi olacak zatın bir isâyı   kabul etmesi de   kardeşlik. dosluk hukukuna riayet, hüsnü ahde vefa. îûtf ve ihsan ile ittisaf alâmo-tidir.

(18) : Vakfın  meşruiyeündeki  hikmet ve  maslahat da diyanet ve insaniyete daimî  bir halde hizmet   etmektir.   Vakıflar,  islâm  milletiniı: müşterek ve manevî servetini teşkir eder. Vakıflar sayesinde bir takın servetler, âmme menfaatine tahsis edilmiş, bu  servetlerin meşru suretle devamı,   tenmiyesi  emniyet  altına alınmış olur.   Vakıflar,  vasiyetlerde1.) efdaî birer sadakai cariyedir ki vâkıflarının amel defterlerine vefatların­dan sonra da sevab yazılıp durmasına vesile olur.

(19) : Muhasematın = dâvada bulunmanın meşruiyeti de bir takını meşru hakların zuhurunu, »muhafazasını temin gibi maslahatlara, hikme!-lere müstenittir.  Başkalarına  zulm  eden,  başkalarının haklarına riayet­kar olmıyan  kimseler aleyhine     açılan bir  dâva, o  kimseleri   çok  kere hakkı kabule ilca ederek kendilerini sahati ilâhiye hedef olmaktan kur­tarır ve cemiyet arasında ferdî münazaaların, adavetlerin zuhuruna mani olur.

Maamafih bazı hususlarda dâvadan sarfı nazar etmek, bir hakkı mütecavizine halâl kılmak, kardeşlik hakkına riayet ve şerefi, mürvetı sıyanet bakımından evlâ bulunur. Ancak hak sihibi, hakkına tecavüz eden şahsı ziyâde husumette bulunmaksızın mümataladan, günahtan kur­taracağını bilirse aleyhine dâva açması, müstahab olur.

(20) : Şahadetlerin meşruiyetindeki hikmet haklan izhara hizmet­tir. Filhakika şahadet, izharı hakka bir hizmettir, Şahid, şahadetini ol­duğu  gibi eda ile memurdur. Şahadet, şahidin yanında ilâhî haklardan bir emanet demektir. Artık   şahidin bu şahadette   hıyanet   etmesi   caiz

olamaz.

Şahadetin en aşağı nisabı ikidir. Tâ ki şahidin sıdkı zahir olsun. Çün kü bir şahidin ifadesine beraeti zimmet veya dâva edilen" şeye müdetea aleyhin vaz'ı yedi muarız bulunur.

Gayri meşru mukareneter hakkında dört şahidin lüzumu ise bir ta­kım mefaside mani olmak, nas arasında fevahişin teşhiri hususunda ihti­yata riayet eylemek içindir. Çünkü namus ve haysiyete yanlışlıkla vurula­cak bir darbenin tamiri artık kabil olamaz.

(21) : Musalehanın hikmeti şer'iyyesi  de insanların aralarını ıslah ile münazaaları bertaraf etmek gibi şeylerdir.

Sulh, ya an ikrarın olur. Bu halde davacı, malını bezi ile veya bir hakkını imhal suretile bir mürüvvet eseri göstermiş olur. Veya an ihkâ-rin olur. Bu halde de mürafaat külfeti ber taraf edilmiş olur. Çünkü her şahid, âdilâne şahadette bulunamaz, her hâkim de adaletle hükm ede­mez. Yemin etmemek İçin malı feda etmek İse yemine bir tazimdir ve ır­zı; namusu sıyanettir. Artık sulhu tecviz etmemek, fitnenin zuhurunu, dâva külfetinin bakasım, adavetlerin devamım istemek demektir ki asla doğru olamaz.

(22)  : Kaza   =   muhakemenin hikmeti teşpiiyesi de adaleti   temin, hukuku sıyanet gibi şeylerdir.

Kaza, şer'i şerifin hukukunu ikame demektir. Hâkimlerin huzurîa-rmdaki dâva, kıyamette, ( r^\ Jâ ^ ) -bugün zulümden eser yok­tur) diye nida edilecek günde allâmülguyub olan Hak Tealânın huzurı adaletindekİ kıyamı hatırlatmaya bir vesiledir.

İnsanlardaki hava, akl ve şer'a galib gelmekte olduğundan kendileri için bir hissî zacire ihtiyaç vardır, tâ ki nizamı âlem, devam etsin. îşte kaza ciheti, böyle bir zâcir ve mani olup bu nizamı idameye hadim bulun­maktadır.

(23) : irsin, tevarüsün   hikemi şeriyyesi de mülkiyet hakkını mu­hafaza, aile  hayatım sıyanet, karabet   hukukuna riayet;   iktisadî faali­yetin devamım, inkişafını temin gibi maslahatlardır.

Şeriat! islâmiye, ferdlerin, malikiyet hakkını tammış, bu hakka bü­yük bir kıymet ve ehemmiyet vermiş, bu hakkın mahfuziyetini iltizam Duyurmuştur, irs ise bu hakka malikiyetin meşru bir neticesidir.

Ferdlerin mülkiyet hakkına nailiyetleri, onların şereflerini yüksel* tir, İstidatlarının tecellîsine vesile olur.

Şeriati islâmiye, herkesi kendi menfaati namına çalışmak için mesaî sahasında serbest bırakmıştır. Kendi mesaîsinden ileride kendi ailesi ef-radının, kendi kariblerinin müstefid oîamıyacağını bilen bir şahsın hayatı felce uğrar, iktisadî faaliyeti sektedar olur, bütün günleri bir yeis ve keder içinde geçer gider. Böyle bir kimsenin faaliyeti başkalarının taz­yikine bağlı olacağından mihanikî bir hareket kabilinden sayılır. Böyle bir hal ise insanın yüksek kaderini mahv eder, insanı hürriyet nimetinden mahrum bırakır, esaret ve zillet içinde yaşatır.

Cemiyetlerin meşru surette terakkisi, ferdlerin kendi istidatları nis-betinde çalışmalarına ve bu çalışmalarının semeresini elde edebilmelerinp bağlıdır. Mülkiyet ve veraset haklarından mahrum bırakılan ferdler ise istidatlarının semerelerinden mahrum kalmış olurlar. Bir takım kabili­yetsiz şahıslar ile müsavi tutularak haklarında adalet kaidelerine riaye!. edilmemiş olur. Bunun neticesinde de bir çok cebrî, fevzavî hâdiseler, ha­ileler yüz gösterir.

Halbuki içinde yaşadığımız bu âlem, bir imtihan, bir müsabaka, bir mesaî âlemidir. Bu âlemde herkes kendi istidadının, kendi mesaisinin, se­merelerini iktitaf etmek lâzım gelir. Adaleti teşriiye, bunu muktezîdir.

Binaenaleyh şeriati islâmiye. herkesin maiikiyet ve tasarruf hakla­rını tanımış, tâyin etmiş her şahsın vefatında raetrûkâtmm muayyen kariblerine intikal edeceğini kabul ederek bu hakları en âdilâne, en ha­kimane bir surette himaye buyurmuştur. [33]

  basa dön

 

BEŞİNCİ    KISIM

HÜKÜMLERE, ÎCTÎHADA, KAVAJDt KÜLLİYYEYE AtDDİR.

 

içindekiler : Şer'î hükümlerin mahiyetleri ve rükünleri. Rükünle, rin, illetlerin, sebeblerin, şartların ve alâmetlerin mahiyetleri ve kısma­ları. Mahkûmun bihin mahiyeti ve nevileri. Mahkûmun aleyhin ve ehliyet ile teklifin mahiyetleri. Ehliyete ait semavî ve mükteseb arızalar. İçti­hadın mahiyeti ve şartları. İçtihadın hükmü. Fetva ve istifta. Kaza ile fetva arasındaki farklar. îslâm hukukuna aid kavaidi külliyye. [34]

 

Şer'î hükümlerin mahiyetleri ve rükünleri :

 

520  -: Hükm, lügatte bir şeyi diğer bir şeye isnad etmektir : «Bu mal benimdir», «Bu iş faidelidir» denilmesi gibi. Usul ıstılahınca: hükmü şer'î; mükellef olan kimselerin isledikleri şeylere taallûk eden hitabı ilâ­hînin eseridir. Şâfiîlerden bazılarına göre ise bizzat hitabı ilâhîdir.

Meselâ : «Bu şey halâldir», -sBu şey haramdır» diye tarafı ilâhîden beyan buyurulsa Hanefîlere göre bu beyanın eseri olan halâl ve haram birer hükmi şer'î olmuş olur. Bazı zevata göre ise hüküm, bu beyanı ilâ­hîden ibarettir.

Kezalik: Hak Tealâ Hazretleri: «Şu işi yapınız» diye emr etse bu emrin eseri, farziyetten ibaret bir hüküm olmuş olur. Bilâkis «Şu işi yap­mayınız» diye nehy buyursa bunun eseri olan hürmet de yine bir hükmi şer'î bulunmuş olur. Bazı zevata göre iae bu emrin ve nehyin bizzat ken­disi birer hükmi şer'îdir.

Velhâsıl : bizce böyle bir enirin veya nehyin üzerine terettüb eden faide, netice, meşruiyyet veya memnuiyet birer hükümdür. Asıl hitabı ilâhiden maksat ise kelâmı ezelîdir. Kelimatı Kur'aniyye = nasların lâ­fızları ise bu ezelî kelâmı anhyabilmek için birer alâmettir.

521 -: Şer'î hükümlerin hâkim, hüküm, mahkûmun bin, mahkû­mun aleyhden ibaret olmak üzere dört rüknü vardır. Asi hakîm, Allah Tealâ Hazretleridir. Şarii mübîn odur. Şer'î hükümleri peygamberleri va-sıtasiyle kullarına tebliğ ettiren odur. Peygamberler de bu ilâhî hükümleri tebliğe vasıta, vahyi sübhanîye mazhar oldukları cihetle sari, sahibi şeriat sayılırlar. Akl ise şer'î hükümlerin hikmetini, eşyanın hüsn ve kub-hunu bir dereceye kadar idrâke kadir olur. Yoksa bu hususta hâkim değildir. Bunlara dair emr ve nehiy mebhasine müracaat!.

522  -: Şarii mübînin hitabı mükelleflerin fiillerine ya iktiza, yâni; taleb suretiyle veya tahyir suretiyle veya vaz tarikile taallûk eder. îşte bu vecihlerden birile mükelleflerin fiillerine taallûk eden bir hitabı ilâ­hînin eseri, bir hükmü geridir.

Meselâ : Şarii hakîm, «şu fîli yapınız» derse o fîli yapmak farz olur. «Şu işi yapmayınız» derse o işi yapmak haram olur. «Şu işi yapmalısınız» derse onu yapmak mendub olur. işte bunlar, iktiza yolile mükelleflerin fiil­lerine teallûk eden birer hitabdır.

Fakat şarii kerîm; «Şu işi isterseniz yapınız isterseniz yapmayınız^ derse mükellefi muhayyer bırakmış olur. îşte bu hitabda muhayyerlik yoliyle bir hitab bulunmuş olur. Bunun eseri de ibahadan ibarettir. Av hayvanlarını avlayıp avlamamak hususundaki hitab, bu kabildendir.

Vazı tarikile olan hitaba gelince bu da bir ibadet veya muamelenin sıhhati için aranılan rükniyyet, Hliyyet, şartiyyet, sebebiyyet gibi şeyler­dir. Meselâ: namazda kıyam, bir rükündür, vakit de bir sebebdir. Alış verişde de icab ve kabul birer rükündür, işte bunların bu rükniyyeti, \e sebebiyyeti, şarii mübînin vaz'iledir. Binaenaleyh bunlar da birer hükmi vaz'îdir. Nitekim ileride izah edilecektir.

523  - : Teklifi hükümler,  mükelleflerin fiillerine teallûk eden tâ-tabların birer eseridir. Bu hükümler, iki kısma ayrılır. Şöyle ki :

Bir kısım, vücub ve emsali gibi mükelleflerin fiillerinin sıfatı olan şeylerdir. Namaza nazaran farziyyet gibi ki, namaz bir fîli mükelleftir. Bu farziyyet ise bu fîlin bir sıfatıdır.

Farz, vacib, sünnet, mendub, haram, mekruh mubah gibi hükümle­rin mahiyetleri yukarıda ıstılah kısmında beyan olunmuştur.

Diğer bir kısmı da mülkiyyet gibi mükelleflerin fiillerinin sıfatı de­ğil, eseri sayılan şeylerdir. Bey'e, hibeye, tevarüse nazaran vücuda ge­len mülkiyet gibi. Meselâ : alış veriş birer fîli mükelleftir. Bu fillerin eseri de satanın semene, alanın da satılan şeye mâlik olmasıdır. Bu mülkiyet ayni zamanda hitabı şariin de eseridir.

524  - : Mükelleflerin