Haddi Kazfi Davaya Salahivetdar Olub Olmayanlak : 4

Kazfîn Ne Suretle Sabît Olacağı  : 5

Haddi Kazfin Sureti İcrası : 6

Kazflerin İçtimaiyle Iıaddi Kazfde Tedahül Cereyanı  : 6

Haddi Kazfi İskat Eden Bazı Sebebler 7

DÖRDÜNCÜ MEBHAS. 8

HADDİ HAMK VE HADDİ SKKK HAKKINDADIK.. 8

Müskiratın Mahiyyeti Ve Enval : 8

Müskiratın Hükümleki Cezaları 9

Haddi Hamr İle Haddi Sekrin Mahiyyeti Ve Sekranın Tarifi 10

Haddi Hamr İle Haddi Sekrin İcrası İçîn İktiza Eden Şartlar : 10

Şürbi Hamrîn Ve Sarhoşluğun Sübutü : 11

Haddi Hamr İle Haddi Sekrin Sureti İstifası : 11

Hadlerde Velayeti İstifayı Haiz Olanlar : 12

Haddi Hamr İle Haddi Sekri Iskat Eden Bazı Sebebler   : 12

Müskirat Hakkındaki Had Cezalarının Hikmeti Teşriiyyesi : 12

(BEŞİNCİ  MEBHAS) 13

HADDİ SİRKAT HAKKINDADIR. 13

Sirkatin Mahiyveti Ve Nevileri : 13

Haddî Sirkat İcrası İçin Sarike Al Şartlar 14

Mesrura Aıd  Şartlar 16

Meşkukün Mînhe Müteallik Şartlar  : 20

Meşkukün Flhe Aîd Şartlak. 20

Müttehid, Muhtelif Ve Müştekek Sikkatler  : 21

Sirkat Hadiselerinin Sureti Sübutü  : 22

Sirkati İsbat İçin Husumete  -   İkamei Dava Hakkında Malik Olanlar : 23

Sirkatin Hükmü Ve Haddi Sirkatin Mahiyyeti : 23

Haddî Sirkatî Badel'îcab Iskat Eden Bazı Sebebler  : 25

(ALTINCI MEBHAS) 26

SİRKATİ KÜBHA  = YOL KESİCİLİK HAKKINDADIR. 26

Yol Kesiciliğin Mahiyeti  : 26

Yol Kesiciligin Nevileri, Hükümleri : 27

Yol Kesiciler Hakkini)Aki Cezanın Hikmeti Teşriiyyesi : 29

Yol Kesiciligin Tahakkuku İçin Vücudu İktiza Eden Şartlar: 29

Yolları Kesilenlere Aid Şartlar 30

Maktulun Leh Olan Mallara Ald Şartlar : 30

Maktulun Fihe Aid Şartlar 31

Vol Kesiciler İle Yolları Kesilenlere Müteallik Şartlar : 32

Katı Tarik Cinayetinin Sureti Sübutü. 32

Yol Kesiciler Hakkındaki Cezaları Kimlerin İkame Edeceği: 32

Yol Kesicilere Aid Had Cezalarının Afüv Edilkmi-Yecegı Ve Bu Cezalar Arasında Tedahül Cereyanı : 33

Yol Kescilik Cezasını İskat Eden Şeyler : 33

ÜÇÜNCÜ BOLÜM... 34

ŞER'Î TÂZİRAT İLE SİYASETE AİDDİK.. 34

Ta'zirin Mahtyyeti Ve Meşrüiyyeti  : 34

Tabirin Ehemmiyeti Ve Nevileri : 35

Ta'zir; İcrası Îçin İcab Eden Şartlar : 37

Ta'zirlerin Mücrimlere Göre Mertebeleri  : 37

Ta'ziri Müstelzim Cürümler  : 37

Ta'ziki  Müstelzim  Cüki Mlekin   Sı'kkti  Sübutu. 43

Ta'ziri İkameye Salahiyetli Olan Zatlak. 43

Ta'zîrtn Ne Veçhile Tatbik Edileceği  : 44

Ta Zir İle Hudud Arasındaki Farklar : 44

Velayeti Ceraimin Mahiyyeti Ve Vülâtî Ceraimin Vazifeleri 45

İhtîsab Müesseseleri Ve Siyaseti Şer'îyye : 46

SEKİZİNCİ  K İ T A B.. 47

HARB CİHAD HUKUKUNA VE ESARET MÜESSESELERİNE DAİR OLLB BİK MUKADDİME İLE BEŞ BÖLÜMDEN MÜTEŞEKKİLDİR. 47

MUKADDİME.. 47

HARBE VESAİREYE MÜTEALLİK BİR KISIM ISTILAHLAR  : 47

( A ) 47

(B) 47

( C ) 48

( D ) 48

(E) 49

( F ) 49

(G) 50

( H ) 50

( I ) 50

( İ) 51

(K ) 52

(L) 53

(M) 53

( N ) 55

( R) 55

( S ) 56

( Ş) 56

( T) 57

( V ) 57

( Y ) 58

(Z) 58

BİRİNCİ BÖLÜM... 58

HARB VE CİHAD HUKUKU'NA DAİRDİK. 58

Harbin, Cihadın Mahiyeti Ve Cihadın Meşruiyeti Ve Sebebi : 58

Cihadın Hikmeti Teşrüyyesi : 59

Cihada Kıyamın Cevazı İçin  Vücudu İktiza  Eden Şartlar  : 60

Cihad İle Mükellef Olup Olmayanlar 60

Cihad İçin İsticar Cai Zolub Olmadığı 61

Cihad  Halinde  Veliyyül'emrin  Kumandan. 61

Tayini Ve Tavsiyeleri : 61

Harb Halinde Veliyyül'emre Ve Gazilere Teveccüh Eden İlk Vecibe. 62

Harb Halinde Yapılması Ve Katl İmhası  Caiz Olub Olmayanlar : 63

Dari İslam İle Rart Harbin Mahiyetleri : 65

Dabi Habbe Götürülmesi Muvafık Veya Memnu Oltjb Olmayan Şeyler 66

Harbe Terglb Için Verilen Mala Tenfile. 67

Müteallik Meseleler : 67

İslâmiyet! Kaîhl Edecek Harbilere Müteallik Meseleler  : 68

Hakıîde Verilen Emanın Mahiyeti, Rüknü, Nev't Ve Şartı  : 70

Haküde  Verilen  Emanın   Hükmü Ve  Kabilî Nakz Olub Olmaması: 71

Muharib Bir Düşmanın Hakkında Verilecek Hükmü Kabule Davet Edilmesi   : 72

Hakbilek İle Yapılacak  Misalehalaka Daik Meselelek: 73

Harbilerle Yapılan Müsalehanın  Bozulmasına Dair Bazı Meseleler : 75

Fethin  Mâhiyyetine  Ve Ganimet  Mallarının Taksimine,  İdaresine Müteallik Meseleler  : 76

Esirler Hakkında Yapılacak Muameleler   : 79

Istilaya, İstibdada  Müteallik Meseleler   : 82

İKİNCİ BÖLÜM... 84

İSLÂM HUKUNDA BAĞİLERE MÜTEALLIK MESELELERİNE DAİRDİR.. 84

Bağyın Mahiyeti  : 84

Veliyyül'emrln İtaatinden Çıkanların  Aksamı  : 85

Bağllere Karşı Alınacak Vaziyet : 86

Bağiler İle Mi'saleha Ve Onların  Nefisleri Ve Mallakı  Hakkında   Yapılacak  Muamele   : 86

Ehli Aol İle Ehlt Kağy'ın Tevarüsüne Ve Ahz Ve İtlaf Edecekleri Emval Ve Nüfusun Zamanına Mi Teallîk Meseleler   : 88

Ehli Bağy Tarafından Vuku Bulacak Cinayetler : 89

Bagiler Tarafından Mansub  Hâkimlerin Verecekleri Hükümler  : 89

ÜÇÜNCÜ BÖLÜM... 90

İSLÂM HUKUKUNDA  ZİMMİLERE  VE  MÜSTE'MÎNLERE MÜTEALLİK   MESELELERE  DAİRDİR. 90

Zimmetin Mahiyeti, Akdi Zimmetin Rüknü Ve Nevileri : 90

Akdi Zimmetin Şartları  : 90

Ehu Zîmmettn İkametgâh Ve Vergi İtibarîyle Aksamı  : 91

Akdi Zimmetin Hükmü   : 92

Ehli Zimmetin Hiayet Etmekle Mükellef Oldukları Bazı Hususlar : 93

Zimmeti Iskat Edib Etmeyen Haller 94

İstimanın  Mahiyyeti,  Müste'mînlerin Aksamı   : 95

Müslim Olan Müste'mînler  : 95

Zımmı Olan Muste'mevler  : 95

Harbi Olan Müste'minler : 96

Muste'mınlekın Zimmeti Kabul Etmeleri  : 96

Mı Ste'mınleke, Yapılacak Yakdımlak : 97

Müste'mînlebtn Vapacaklakı Cinayetler  : 98

Müste'minlerin Casuslukda Bulunmaları : 99

Mustemınlerın   Akidlerı,    Malları   Ve   Terekeleri Hakkında    Yamlacak    Muameleler  : 99

 

 

 

 

 


Haddi Kazfi Davaya Salahivetdar Olub Olmayanlak :

 

648 - : Makzuf, vakti kazfde ya ber hayat bulunur veya bulun­maz. Ber hayat bulunursa haddi kazfi dâvaya bizzat kendisi salâhiyet-dar olur, başkası bu dâvayı ikame edemez, makzuf gerek hazır olsun ve gerek gaib olsun. Şayed makzuf, bu dâvayı ikame etmeden veya ikame edib de henüz had istifa edilmeden vefat edecek olsa artık kendi usul ve füruundan hiçbir kimse bu dâvayı takib edemez. Çünkü haddi kazf, mak-zufun bir mülkü, bir hakkı şahsîsi değildir ki varislerine intikal etsin.. Bedayî.

649 - : Makzuf, kazfi dâva ve isbat için yerine başkasını tevkil edebilir. Şu kadar var ki, haddi kazfin istifası ânında kendisinin bizzat hazır bulunması lâzımdır. Çünkü had ânında kazifi tasdik etmesi melhuz olduğundan gıyabında ha icrası ihtiyata muvafık olamaz.

Fakat imam Ebu Yûsüf'e göre bu hususda vekâlet, esasen caiz de­ğildir. Dâvayı bizzat makzufun takib etmesi lâzımdır. Bedâyi, Hindiyye.

650 - : Makzufun kazf zamanında ber hayat bulunmadığı takdire gelince haddi kazfi dâva ve isbata salâhiyet, yalnız usul ve' füruuna «ud olur.. Velev ki makzuf ile bunların arasında herhangi bir maniaya meb-ni veraset carî olmasın. Çünkü bu takdirde kazf ile âr, ölüye lâhik olma-yıb aralarındaki cüz'iyyat ve ba'ziyyete binaen usul  ve  füruuna lâhik olur. Binaenaleyh  bu ân  kendilerinden kaldırmak   iğin irs  yolile değil, belki asaleten kazf dâvasına salahiyetli bulunurlar. Bedayî, Hidaye.

651 - : Makzuf olan  ölünün babası, babasının babası haddi  kazf hakkını dâva edebileceği gibi oğlu, kızı veya oğlunun oğlu, kızı da dâva edebilir. Fakat bu ölünün anasının babası, anasının anası dâva edemez.

ölünün kızlarının evlâdına gelince bu husüsda ihtilâf vardır. îmamı Âzam ile îmam Ebu Yûsüf'e göre bunların da dâvaya salâhiyetleri var­dır. Çünkü ölü İle bunların arasında da mânayı vilâd mevcuddur, bunlar da anaları vasıtasiyje Ölüye müntesib oldukları cihetle yapılan kazfden bunlara da âr lâhik olur. Fakat İmam Muhammed'e göre bunların dâva­ya salâhiyetleri yokdur. Zira bunlar kendi babalarına nisbet edilirler, ana­ları tarafından dedelerine nisbet edilmezler.

Bir de tmam Muhammed'e göre kati veya ihtilâfı din gibi bir se-beble mirasdan mahrum olan bir asi veya fer'in de bu dâvayı ikameye hakkı olamaz. Bedayi.

652 - : ölü bulunan bir makzufun  kardeşlerine, amcalarına, da­yılarına,  halalarına  gelince   bunların   haddi   kazfi  dâvaya  salâhiyetdar olmadıkları    hariefîlerce   bil'ittifak   kabul   edilmektedir.    Çünkü  bunlar ile meyyit arasında  cüz'iyyet ve  ba'ziyyet bulunmadığı    cihetle     kazf, bunlara ne sureten, ne de manen mütenavil bulunmaz.  Bedayi.

653 - : Haddi kazfi  dâva  edecek olan usul veya   füru  hakkında tertibe'riayetin   lüzum ve ademi    lüzumu meselesine gelince bu husus­la îmamı Âzam ile îmameyne göre tertibe riayet lâzım değildir.    Bina onaleyh bunlardan meyyite daha yakın  olan mevcud iken  daha     uzak olan, dâva ikame  edebilir.

Meselâ : müteveffanın oğlu var iken oğlunun oğlu bu hakkın isti­fasını istiyebilir. imam Züfer ise tertibin lüzumuna kaildir, ona göre bunlardan karib olan mevcud iken baid olan dâvaya salâhiyetdar ola­maz. Bedayî.

654 - : Makfuzun her halde muhsan olması şart ise de onun ber hayat bulunmadığı  takdirde kazf dâvasında bulunabilmeleri     için usul ve füruunun muhsan olmaları şart değildir.

Binaenaleyh makzuf olan ölü; müslim, afif bulunmuş olduğu hal­de onun babası veya oğlu gayri müslim, gayri afif bulunsa da  haddi kazf dâvasına salahiyetli bulunur. Çünkü bu kazfden dolayı bir ân kâmil, lâhik olmuş olur.

Bu, îmamı Âzam ile îmameyne göredir. İmam Züfere £Öre bun­ların da muhsan bulunmaları lâzımdır. Zira muhsen olmayanların şa­hıslarına ibtidaen müteveccih bir kazf, haddi müstelzim olmadığı ci­hetle bunların usul ve füruundan birine aid, bu cihetle kendilerine ma­nen müteveccih bir kazf de haddi icab etmez. Beday müctehidlere göre de haddi kazf hakkı, makzuf e aiddir. Binaenaleyh varislerine intikal eder.

Malikîîere göre bir kimse, kendi hakkında vuku bulan kazfden dolayı haddi kazfi ikame edebilir. Velev ki. kendisine isnad edilen şev. haddi zatında vaki olmuş bulunsun. Çünkü o, hâ-tmen afif olmasa da zahiren afifdir. Ve  kendisi o fazihavı sotr ile memurdur.

Ber hayat bir kimse hakkındaki kazfden dolayı omm biîfi'l varisi olacak şahıs da haddi kazfi istifa edebilir.

Bir ölü hakkındaki kazfden dolayı da onun fiirımndan. usulünden veya asabatından olan kimselerden' her biri, haddi kazfi taleb edebilir. Çünkü bu yüzden hepsine de âr lâhik olmu.şdur. Velev ki bilfi") vâris bulunmasınlar. Makzuf tarafından haddi kazfi istifaya vasiy tayin edil­miş olan kimse de bu haddi ikame edebilir. Şerhi Ebîl'berckât, Haşi-yei Düsukî.)

Şafiîlere göre de haddi kazf hakkı, makaufıın varislerine hissei irsiyyeleri nisbetindo mevrus olur. Binaenaleyh makzuf,. bu hakden dolayı kazif  ile   bîr bedel  mukabilinde  musalehnda   bulunabileceği  gibi varisleri de bulunabilir. Bu halde bedel, aralarında hissei irsiyyeleri ile mütenasib bir surette taksim edilir. Kitabül'üm, Tuhfetül'mubtac. Demek ki, bu bedel, manevî bir zarar mukabilinde bir nevi tazminat me­sabesinde olarak varislere de intikali kabil bulunmuşdur.

(Hanbelîlere göre de bir Ölüye muhsan olsun olmasın'- kazf eden şahıs hakkında o ölünün muhsan olan varisinin, velev zevç veya zevce olsun talebi üzerine haddi kazf icra edilebilir. Fakat varis, köle veya gayri müslim olmak gibi bir sebcble gayri muhsan bulunursa onun talebiyle haddi kazf istifa edilemez.

Bir ölü hakkındaki kazfden dolayı icab eden haddi kazf hakkı, onun bütün varisleri için sabit olur. Bunlardan bazıları kazifi afüv et­seler de diğerleri için yine haddi kazf kamilen icra edilir. Çünkü kazf yüzünden bunlardan her birine alel'infirad âr îâhik olmuş olur. Keşşa-fül'kina.)

(îmam Şafiîye göre kazf dâvasının vekil tarafından takib edil­mesi caiz olduğu gibi haddi kazfin de yalnız vekil muvacehesinde is­tifa edilmesi caizdir. Çünkü haddi kazf, . müşarünileyhe göre hukuki şahsi yy eteden, olduğu cihetle sair şahsî haklar gibi bu da vekil marife­tiyle isbat ve istifa edilebilir. Bedayî.)

(îbni Ebî Leylâya göre gaib, meyyit hükmündedir. Binaenaleyh bir gaib hakkındaki kazfden dolayı usul ve füruunun dâvaya salâhi­yetleri vardır. Bedayî.)[1]

 basa dön

 

Kazfîn Ne Suretle Sabît Olacağı  :

 

655 - : Bir şahsa kazf edildiği ya ikrar ile veya beyyine ile sabit olur. İkrar,  kazifin yapmış olduğu kazfi  hâkimin huzurunda bir kerre itiraf etmesinden   ibaretdir. Bu   takdirde   hâkim,   kendisine- bu isnadını usulen dört erkek,  âdil    şahid ile isbat    etmesini emr eder. Kazif, bu dört şahidden biri  olamaz.    Çünkü o, müddeî mevkiinde bulunmakdadır.                                             

Kazif, bu isnadını usulü dairesinde isnat ederse, hakkında haddi kazf icra edilemez, makzuf hakkında haddi zina lâzım gelir. îspat ede­mediği takdirde kazif haddi kazfe müstahik olur. Bedayî, Dürri Muh­tar.

656 - : Kazif, yapdığı zina isnadım ispat için beyyine ikame ede­bilmesi   hususunda   kendisine   mühlet verilmesini  isterse bakılır   :  eğer şahidlerinin şehir dahilinde bulunduklarını    iddia    ederse o gün  mah­keme dağılmadan    ihzar etmesi    için kendisine  müsaade  edilir,   fakat kendisinin tegayyüb etmesine meydan verilmez. Şahidler, gaib veya şehir haricinde bulundukları takdirde ise kazife mühlet verilmez. Böy­le bir mühlet, setri mendub olan bir hailenin teşhirine meydan verebi­leceği cihetle maslahata muvafık değildir.

Bu, İniıtmı Âzam'a göredir. İmameyne göre kazife iki veya üç £Ün kadar bir mühlet verilir ve kendisinden kefil alınır, tâ ki kendisine te­veccüh  eden bir cezadan ıbu sayede kurtulabilsin.   Bcdayi,  Ilaniyye.

657 -  : Kazif,   hakkında   haddi   kazf   icra   edildikden   sonra   vaki olan iddiasında sadık olduğunu bilâhare  ikame  edeceği  bir beyyine   ile isbat edebilir. Bu takdirde haddi kazf sebebiyle kendisine arız  olan ch-liyyeti şahadetden mahrumiyet hali, zail olur. Fakat bu beyyine ile ar­tık makzuf hakkında haddi  zina, icra edilemez. Çünkü kazif hakkındrı haddi kazf, ikame edilmiş olmakla kazf mânâsı  tekarrür etmişdir. Be­dayî, Hindiyye.

658 - : Beyyineye  gelince  bu  da  kazifin  kazfi  inkârı  takdirinde makzuf un veya yerine kaim olan kimsenin ikame edeceği en az İki  er­kek,  âdil şahid tarafından  kazfin  vukuuna  hâkim   huzurunda  »ahade1. edilmesidir.

Bu takdirde hâkim, şahidlerden kazfin nıahiyyelini, keyfiyyetini, yani: nasıl bir lâfz ile kazf_edildiğini istizanda bulunur. Meğer ki şaha­detlerinde zina lâfziyle kazfin vukuunu  tasrih etmiş olsunlar.

Sahicilerin adaletleri malûm değilse hâkini, tezkiyelerine emr eder, badettezkiye haddi kazf icrasına hükm eyler. Bu tezkiye esnasında ka­zif, mevkuf bulunur. Bedayi, Fethülkadîr.

659 - : Kazfi isbat hususunda kadınların erkekler ile beraber şa­hadetleri muteber olmadığı gibi şahadet aleşşehade ve kitabüikadıdo mu­teber değildir. Çünkü hadler, şübheden hali olmayan şeyler ile istifa edi­lemez. Dürri Muhtar.

660 -  : Haddi kazfde tekadümi  ahde bakılmaz.  Çünkü bu husus-, da şahsî bir dâva bulunmadıkça şahadeti hisbe yoîiyie şahadetde bulun­mak usulü carî değildir. Binaenaleyh şahidlerin vaktiyle gelib kazf hu­susunda şahadetde  bulunmamış  olmaları,   haklarında  bir  töhmet  teşkil etmez. Bilâhare vuku bulan bir  dâva üzerine mahkemeye celb edilerek şahadetde bulunmaları kabul olunur.  Mebsut,  Fethül'kadir.

661 - : Kendisine kazf edilmiş olduğunu dâva eden kimse, bu hu-susdaki iddiasını isbat -için ikame edeceği şahidlerin şehr dahilindi' bu­lunduklarını  dermeyan  ederse   hâkim,   kazif  olduğu  iddia   edilen  yalısı muvakkaten  mahikemede   ahkor,   bir   tarafa      savuşmamasını   kendisim1 tenbih eder. Yoksa  onu hakikaten  habs  etmez.  Çünkü  hah.,,  bir ıik;: betdir. Ukubet ise mücerred dâva ile ikame edilemez. Binaenaleyh müd­deî, o gün şahidleri mahkemeye getirebilirse dâva cereyan eder. petiıv-mezse o şahsın sebili tahliye edilir. Bedayî,

662 - : Makzuf olduğunu iddia eden kimse, hu hususda  beyyinosi bulunmadığını veya şahidlerin şehr haricimle bulumlukkırrnı  if;u!e etdiği takdirde kazif olduğu iddia edilen şahıs,  serbest bırakılır, kendisin-den kefil de alınmaz, kendi arzu ederse kefil verebilir. Bu, bü'iema dir.

Bu mesele, İmamı Âzam'a göredir. Imameyne göre müddeaaley'. olan kazifden - nefsini teslim hususunda - üç gün için İtefü alınabi­lir. Çünkü bu suretle müddeaaleyhin mahkemeye ihzar edilmesi temin edilmiş olur.

Bu babda İmameynin noktai nazarları şudur: Madem ki hududda muvakkaten habs carîdir, kefalet de evlâ bittarik carî olmak lâzım ge­lir, imamı Âzam'a göre ise kefalet, istîsak içinpır. Hududda asıl olan İS3 bikaderü'imkân def ve iskatdır. Binaenaleyh bunu kefalet suretiyle tev­sik etmek îcab etmez. Bu hususdaki habsden maksad ise muvakkaten bir nezaret altında bulundurmakdan ibaretdir, yoksa hakikaten bir habs­den ibaret değildir. Mebsut, Bedayî.

663 - : Müddeî makamında bulunan  makzuf, bir  âdil şahid ika­me edib de ikinci şahidinin -hazır     bulunduğunu  bil'ifadc  ikamesi  için mühlet istese hâkim, kazifi iki ve nihayet üç gün kadar tevkif eder.

Bu mesele de îmamı Âzam'a göredir. Imameyne göre kazifin nefsi hakkında kefil alınarak kendisi serbest bırakılır. Çünkü -bununla mak­sad hâsıl olur. Bedayî, Muhiti Burhanı.

664 - : Kazfe  şahadet  edenler,  bunun  mekâmndaveya   zamanın­da ihtilâf etseler şahadetleri  îmamı Âzam'a göre kabul olunur. Çünkü mekân ve zamanın ihtilâfı, kazfin ihtilâfım icab etmez, kazf, söz kabi­linden olduğu cihetle bir kazfin iki mekânda, iki zamanda  tekrar edil­miş olması caizdir. Fakat İmameyne göre bu şahadet, kabul edilemez. Zi­ra bunlar başka başka kazfler olrpakto. müttehid bulunmamış, hiç birinin hakkında, iki şahid içtima etmemiş olur.

605 - : Makzuf, tahlif edilemez.

Binaenaleyh kazif, makzuf un zinada bulunmamış olduğuna dair yo-min etmesini talebde bulunamaz. Bu yemin teklifi zakldir. Çünkü yemin­den nükûKikrar sayılır. Halbuki bir şahıs, zinada bulunduğunu sarahr. ten ikrar etse bile bundan rücuu muteberdir. Mebsut, Bedayî.

606 - : Makzuf, kazf iddiasını inkâra mukarin beyyine ile isbat edemediği takdirde kazif o yemin verdirebilir mi?. Bu mesele, müetehid-ler arasında ihtilaflıdır. İmam Kerhînin beyanına nazaran bu hususda Hanefî fukahasına göre istihlâf carî olmaz. Çünkü bu babda hakkullah galibdir. Hakkullahda ise istihlâf carî değildir.

Maahaza Hanefî imamlarından zahinirrivaye olmak üzere nakl edi­len bir kavle göre bu hususda istihlâf caizdir, kazif yeminden nükûl ederse hakkında haddi kazf, diğer bir rivayete göre de ta'zir icra edi­lir. Bedayî.

«(îmanı Şafiî de kazif hakkında istihîâfm cereyanına kaildir. Çün­kü müşarünileyhe göre haddi kazf, sırf hukuk-ı ibaddan olduğu cihetle - sair hukuki ibadda olduğu gibi bunda da - istihlâf cereyan eder. Fa­kat sair hadlerde istihlâf bü'ittifak caiz değildir. Zira onlarda ikrardan rücu, sahihdir, yemin verdirmekde bir faide yokdur. Haddi kazfde ise ikrardan rücu, bâtıldır. Binaenaleyh istihlâf, müfid olmuş olur. Bedayî.)

(îmam Mâlike göre de kazifden kefil alınmaz. Çünkü müşarüniley­he göre hududda, kısasda kefalet carî olmaz.) [2]

 basa dön

 

Haddi Kazfin Sureti İcrası :

 

667 - : Haddi kazf, kazifin muayyen uzuvlarına müteferrik bir su­rette ve mutavassıt bir halde yapılır. Haddi zinanın tatbiki hususundaki şerait vetakyidat, haddi kazfde de tamamen nazara alınır. Maahaza had­di kazf, haddi zinadan daha hafif bir tarzda icra edilir. Had esnasında kazifin üzerindeki kürk gibi kalın libasından başkası çıkarılmaz. Çünkü kazf eürmü, zina cinayetine nisbetle hafifdir ve kazifin isnadında sadık olmak ihtimali de vardır. Bedayî, Bahr.

668 - : Haddi kazfi tatbik için tayin edilecek memurun âkil, darb usulüne vâkıf olması lâzımdır. Çünkü yapılacak darbeler, celdeler ne mah­kûmu Öldürecek, cerihadar edecek derecede şiddetli olacak, ne de mah­kûmu müteellim etmeyecek derecede hafif bulunacakdır.  Kazif ayakda durdurulacak, darbeler, hemen kaldırılıb temdid edilmeyecekdir. Kazife-nin ise oturur halde bulunması lâzımdır. Çünkü bu vaziyet, onun setrine elverişlidir. Bedayî, Dürer. [3]

 basa dön

 

Kazflerin İçtimaiyle Iıaddi Kazfde Tedahül Cereyanı  :

 

669 - : Haddi kazfde tedahül cereyan eder. Yani: müteaddid kazf-lerden dolayı yalnız bir had ile iktifa edilebilir ki bu hale «tedahül fil1 kazf» denilir. Şöyle ki:

Bir kimse, bir şahsa veya ıbir cemaate bir lâfz ile veya başka başka Jâfzlar ile kazfde bulunacak olsa bunlardan dolayı hakkında yalnız bir haddi kazf, icra edilir. Makzufların hepsi birden müdafaa.ve muhake­mede gerek hazır bulunsunlar ve gerek bulunmasınlar. Çünkü haddi kazf. hukuki âmmeye teallûk etdiği cihetle bu gibi ukubetlerde tedahül carî v..-bir had icrasiyle matlûb olan zecr ve men hâsil olabilir.

670 - : Bir kimse, bir şahsa veya bir cemaate kazf edib de bun­lardan dolayı hakkında had icra edildikden sonra tekrar başka birisim: kazfde bulunacak olsa hakkında bü'ittifak tekrar haddi kazf, lâzım ge­lir. Çünkü bu takdirde birinci had ile inzicar gayesi hâsıl olmadığı an­laşılır.

Evvelki şahsa veya cemaate ayrı bir zina isnadiyle kazfde bulundu­ğu takdirde de hüküm böyledir.

671 - : Bir şahıs hakkında müteaddidhadleri icab  eden muhtelif

hudud esbabı = cerâim içtima etdiği takdirde bu esbab ve ağrazın ih­tilâfına mebni tedahüli ceraim usulü tamamen carî olmaz. Çünkü bun­lardan birinin tatbikiyle maksad temin edilmiş olamaz. Bu halde bakı­lır: eğer bunların içinde şahsî hukuk ile alâkadar olan bir had var ise ilk evvel o had icra edilir, Bundan sonra hukukullaha âmme hukuku­na müteallik olan diğer hadlerin icrasına imkân var ise onlar da alelusul icra edilir, imkân bulunmadığı takdirde ise onlar bizzarure sakıt olurlar.

Maahaza hukukullaha müteallik hadlerden birisinin istifa edilmesi, diğerlerinin iskatını müstelzim olacak bir mahiyetde ise bu ıskatı temin için o bir haddin ikamesiyle iktifa olunur.

Demek oluyor ki, bu suretle cerâimin içtimai halinde cezaların te­dahülü kısmen temin edilmekdedir.

Bu esas üzerine aşağıdaki-meseleler, tefemi eder :

672 - : Bir şahıs hakkında kazfden, sirkatden, zinadan ve şürbi hamrden dolayı darb suretiyle had icrası lâzım gelse evvelâ: haddi kazf icra edilir. Çünkü bu hadde hakkı şahsî teallûk etmekdedir. Badehu ve-liyyül'emr; muhayyerdir,   dilerse evvelâ haddi sirkati ve dilerse  haddi zinayı ikame eder, daha sonra da haddi hamri tatbik eder. Çünkü haddi kazfi istifadan sonra hukukullahdan olan mütebaki üç haddin ikamesi mümkün bulunmuşdur. Şu kadar var ki, haddi sirkat ile haddi zina, ki-tabullahın nassiyle ve sünnetle sabit    olduğundan takdim edilir, haddi hamr ise içtihada ve haberi ahada müstenid bir icma ile sabit olduğu ci­hetle tehir olunur.

Maamafih bu hadler; mütevaliyen ikame edilmez, belki birinin tesi­ri zail oldukdan sonra diğerine sıra gelir. Tâ ki helake nıüeddî olmasın Bu intizar müddetinde mahkûm, mevkuf bulunur.

673 - : Bir şahıs hakkında kazfden, sirkatden ve sürbi hamrden dolayı darb suretiyle had, gayri meşru mukarenetden dolayı da recm ce­zası lâzım gelse evvelâ: haddi kazf icra edilir, badehu sirkat edilen mal, tazmin etdirilir, daha sonra recm icra edilerek diğer had iskat edilmiş olur. !

674 - : Bir şahıs hakkında kazfden, sirkatden ve şürbi hamrden dolayı darb suretiyle had, gayri meşru mukarenetden dolayı da recm ce­zası lâzım gelse evvelâ: haddi kazf icra edilir, badehu sirkat edilen mal, tazmin etdirilir, daha sonra recm icra edilerek diğer had iskat edilmiş olur.

Kezalik bir şahıs hakkında meselâ: haddi kazf, haddi sirkat, haddi zina, haddi sekr ile kısas cezası lâzım gelse evvelâ: haddi kazf icra edilir

675 - : Bir şahıs hakkında kısasen kati cezasiyle halisen hukukul-lahdan olan haddi sekr, haddi zina gibi cezalar içtima edecek olsa kati cezası - kul hakkı olduğundan - istifa edilir, diğer cezalar, istifanın teazzürüne mebni sakıt olur.

Kazfden dolayı hakkında had cezası verilen şahsın artık şahadeti makbul olmaz, velev ki tövbekar olsun. Çünkü hakkında had icra edil­mekle yalancı olduğu tescil edilmiş olur. Şu kadar var ki'diyanet = iba-dât hususu müstesnadır, bu babdaki ifadeleri kabul edilebilir..

Sair esbabdan dolayı haklarında had icra edilmiş olan kimseler ise şahadet hususunda ve-diğer hükümlerde gayri mahdud kimselerden fark­lı değildirler. Bahri Raik, Dürri Muhtar, Reddi Muhtar, Bedayî.

«(Malikîîere göre de kazfin tekerrüriyle veya makzufun müteaddid olmasiyle haddi kazf tekerrür etmez. Şöyle ki: bir kimse, bir şahsa ve­ya bir cemaate defat ile kazfde bulunsa hakkında yalnız bir had lâzım gelir.

Meselâ: bir cemaate hitaben: «Hepiniz zanisiniz» veya «ey zanîler* dese veya her birine bir meclisde veya başka başka meclislerde «ey zani» dese veya «fülân ve fülân zanidir» diyecek olsa hakkında bir haddi kazf cezası lâzım gelir. Fakat bu had icra edildikden sonra tekrar sarahaten veya gayri sarih olarak kazfde toulunsa, meselâ: «ben yalan söylemiş de­ğilim* veya «ben sadıkım» diye kazfında musib olduğunu işrab eyîese veya başkasına kazfde bulunsa tekrar hadde müstahik olur.

Kazif, haddin icrası esnasında kazfini tekrar yapsa evvelki celdeler ilga edilerek yeniden had icra edilir. Fakat evvelki celdelerin az bir mik-dan kalmış, ise bunlar ikmal edilerek, yeniden had icrasına başlanılır. Şerhi Ebil'berekât.)

(imam Şafiîden bir kavle ve İmam Ahmed ibni Hanbeîe göre bir kimse, müteaddid şahıslara bir söz ile kazf etse hakkında bir had lâzım gelirse de başka başka lâfızlar ile kazfde bulunacak olsa (bunların her bi­rinden dolayı ayrı ayrı haddi kazf icrası lâzım gelir. Çünkü bu had, hu­kuki şahsiyedendir. Bir şahsın hakkı istifa edilmekle diğerlerinin hakla­rı istifa edilmiş olmaz.)

(Hanbelîlere göre bir kimse, bütün bir belde ahalisine veya kendile­rinin mecmuundan zina vuku mutasavver bulunmayan bir cemaate kazf­de bulunsa bundan dolayı hakkında had icra edilmeyib yalnız ta'zir ec­zası lâzım gelir. Çünkü bu halde kazifin yalancı olduğu zahir olacağın­dan makzuf olanlara âr lâhikolmaz. Keşşafül'kına.)

(Yapılan bir kazfden dolayı hemen tövbe etmelidir. Çünkü kazf bü­yük bir günahdır. Makzufun kazfden haberi yok ise bu tövbenin kabu­lü için bu kâzfi makzufe haber vermek şart değildir. Hattâ bazı zevata göre bunu haber vermek haramdır. Zira bununla makzuf müteessir edilmiş olur. Fakat makzuf bundan haberdar ise yapılan tövbe kendisine haber verilebilir, bu bir- tarziye demekdir. Gıyaben yapılan bir kazf, bir gıybet de bir zulümdür, bundan töbe etmekle beraber makzııfım ve gıy­bet edilen kimsenin hakkında hayırlı duada da bulunmalıdır ki bu, bir nevi tazminat sayılır.

Maahaza yukarıda da yazıldığı üzere hakkında had icra edilen ka­zifin töbe etse de artık şahadete ehliyeti kalmaz. Çünkü kur'anı, mübinde buyurulmuştür. yani: iffetli, muhsanattan bulunan kadınlara zina isnad eden, soma dört şahid getirerek bu isnadlarını isbat etmeyen kimselere seksen değnek vurun ve bunların şahadetlerim ebediyen kabul etmeyin. Ve fâsık olan onlardır. Ancak bundan sonra tevbe edib hallerini ıslah edenler müstesna, bunlar fâsık olmakdan kurtulurlar.

İmam Mâlik ile îmam Şafiîye göre bu gibi kaziflerin badettevbe şa­hadetleri makbul olur. Bu iki muhterem müetehide göre, âyeti kerimede­ki istisna, kavli şerifine racidir. Eimmei Hanefiyyeye göre ise nazmı celüine müteveccihdir. Bidayetülmüctehid, TuMe, Keşşafül'kına.) [4]

 basa dön

 

Haddi Kazfi İskat Eden Bazı Sebebler

 

676 - : Hadleri badelvücub iskat eden sebeblere «nnüskitati hu-dud, denir ki, müteaddid envai vardır. Ezcümle haddi kazfi iskat husu­sunda aşağıda yazıb sebebler vardır:

677 - : Makzufun kazifi tasdik etmesi. Bu takdirde haddi  kazf, sakıt olur. Çünkü makzuf, kendisine isnad edilen ân kabul etmiş, kazi-fin doğru söylediğini itiraf eylemiş bulunur.

678 - : Makzufun kazifi ikrarında tekzib etmesi. Şöyle ki: mak­zuf, mahkemede kazfi ikrar eden şahsa karşı: «hayır, sen bana kazf et­medin* dese kazifden had sakıt olur. Çünkü kazifi tekzib edince nefsini de kazf dâvasında tekzib etmiş olur. Haddi kazf icrası içinse dâva şartdır.

679 - : Makzufun kazf hakkındaki beyyinesini .tekzib etmesi. Şöy­le ki, makzuf tarafından dâva bulunmadıkça esasen şahidlerin ifadelen dinlenemez- Dâva vuku buldukdan sonra makzufun kendi şahidlerini ken­disinin tekzib etmesi İse dâvayı takibden vazgeçmek demekdir. Artık had icrasına imkân kalmaz.

680 - : Makzufun kazifi tasdik etdiğine dair kazifin beyyine ika­me etmesi. Bu hususta iki erkeğin şahadeti kâfi olduğu gibi bir erkekle

iki kadının şahadetleri de kâfidir. Çünkü bu babdaki beyyine; haddi is­bat için değil, iskat için ikame edilmiş olacakdır. Hadler ise şübheli bir beyyine ile de sakıt olur. Binaenaleyh bu hususda şahadet aleşşehade, kitabül'kazı liel'kazî'de makbuldür.

681 - : Kazfe şahadet edenlerin kazadan soma, imzadan =-- hük­mi ifadan evvel şahadetlerinden rücu etmeleri. Bu takdirde de had icra edilemeyib sakıt olur. Çünkü bunların rücuu, sıdka da kizbede muhte­mel olduğundan şübhe iras eder. Şübhe ise haddi istifaya manidir. Kaz? hakkındaki ikrardan rücu ise muteber değildir. Hukuki ibadda ise ikrar­dan riicu, sahih olamaz.

682 - : Makzufun haddi kazf icrasından mukaddem vefatı veya ih­sandan mahrum kalması. Şöyle ki: badel'hükm henüz had icra edilmeden makzuf ölse veya ateh getirse veya tecennün etse yahut liaynihî haranı bir mukarenetde bulunsa artık kazif hakkında had icra edilemez. Çün­kü had icrası ânında vücudu icab eden şartlar, bu halde tamamen mev-cud bulunmamış olur. Bedayl

«(Hanbelüere göre de haddi kazf şu dört sebebden biriyle sakıt olur. Makzufun kazifi afüv etmesi, kazifi tasdik etmesi, kazifin iddiasına bey­yine ikame etmesi, kazifin liande bulunması. NeylüTmeârib.)

(imam Mâlike göre makzufun ikame etdiği şahidleri tekzib etmesi muteber değildir. Çünkü bu takdirde had, bilbeyyine sabit ve vacibül'is-tifa olduğundan bunu ibtal etmesi caiz olmaz.) [5]

 basa dön

 

DÖRDÜNCÜ MEBHAS

 

HADDİ HAMK VE HADDİ SKKK HAKKINDADIK

 

İÇİNDEKİLER: Müskiratın mahiyyeti ve envai, müskiratın hüküm­leri = cezaları. Haddi hamr ile haddi sekrin mahiyyeti ve sekrânın tari­fi. Haddi hamr ile haddi sekrin icrası için ikiiza eden şartlar, tjürbi hanı-rin ve sarhoşluğun sübutu. Haddi hamr ile haddi sekrin sureti istilası. Hadlerde velayeti istifayı haiz olanlar. Haddi hamr ile haddi sekri ıskat eden bazı sebepler. Müskirat hakkındaki hadlerin hikmeti teşriiyyesi. [6]

 

Müskiratın Mahiyyeti Ve Enval :

 

683  - : Müskir, yiyilmesiyle veya içilmesiyle insana sarhoşluk ve­ren şeydir. Cem'i: müskiratdır.

Müskirat, camid ve mayi olmak itibariyle iki nev'e ayrıldığı gibi me' külât ve meşrubatdan olmak itibariyle de iki nev'e ayrılır.

(1) : Câmid veya me'külâtdan madud müskirat;  afyon, benk, es­rar gibi nebatatdan olub insana fütur, uyku veren, aklı bozan şeylerdir.

(2) : Mayi veya meşrabatdan sayılan müskirat; içilmeleriyle insa­na sekr veren bir kısım mayiatdır ki, üzümden, hurmadan vesair mey-valardan,  buğday,  arpa gibi  hububatdan  südlerden vesaireden istihsal edilir.

684 - : Yaş üzümden istihsal edilen, müskirat, başlıca beş türlü­dür. Bunlar hamr ile bazik, müselles, munassef, buhtec denilen müskir

mayilerden ibaretdir.

Hamrın tortusundan takdir suretiyle istihsal edilen ve «arak» adı­nı alan rakı da buhtec hükmündedir.

Bazik ile munassafada «tılâ» denildiği vakidir.

Kuru üzümden yapılan müskirat da başlıca «nakîı zebîb» ile «nebi zi zebib» den ibaretdir.

Hurmadan yapılan müskirat da başlıca üç türlüdür ki, ıbunlar da «nebizi temr» ve «nakîı temr» ile «seker» denilen mayilerden ibaretdir. Bu müskiratın mahiyetleri için ıstılâhat kısmına müracaat!.

685 - : Karışık olarak azca pişirilmiş olan hurma ile kuru üzüm suyuna «halitan»  denir. Iştidad etsin etmesin.  îstidad edib müskir bir hale geldiği takdirde «nakî» hükmünde olur.

Hububatdan ve sair meyvalardan, şekerden, baldan vesair şeylerden istihsal edilen mayi müskirat da başka başka isimler aldıkları halde hük­men müttehiddirler. [7]               

 basa dön

 

Müskiratın Hükümleki Cezaları

 

686 - : Afyon, benk, esrar, iazla zaferan, haşîş envaından gönco gibi camid olan müskirat, aklı izale veya ifsad etdiği, vücude mazarrat­lar iras eylediği cihetle bunların müskir olacak mikdarım yemek şer'an mutlaka memnu - haramdır. Az bir mikdarına gelince bunu da zevk v-j telehhî maksadiyle kullanmak caiz değildir.

Maahaza bu camid müskirat, haddi zatında nebatat kabilinden olub mubah edviyeden madud bulunmakla bunları bil'ihtiyar istimal etmekle sarhoş olan kimseler hakkında ta'zîr cezası lâzım gelirse de had icab etmez. Bunların tedavi maksadiyle az bir mikdarda kullanılmasından mü-tehassıl sarhoşluk ise ma'füv olduğundan ta'ziri de mucib olmaz ve bu sarhoşluk halindeki tasarrufata da itibar olunmaz.

Şafiî fukahasından bazılarına göre afyon gibi camid müskiratı is­timal eden bir şahıs, bundan zecr için ta'zir olunur. Fakat bu hususdaki itiyadı, bunları istimale ilca edecek bir hale gelmiş, yani: bunları istimal etmemek, hayatına tesir edecek bir renk almış bulunursa o zaman ta'ziv cihetine gidilmez, belki o şahıs için lâzım gelir ki tedricen azaltarak ve­ya yerine başka mubah bir şey ikame ederek kendisine zarar vermiye-cek bir suretde bu itiyadını terke çalışsın.)

687 - : Mayi halindeki  müskirata gelince  bunlardan hamrin  azı da çoğu da sekr versin vermesin kat'iyyen haram olub haddi müstelzim bulunur. Bu hususda müctehidler arasında tam bir ittifak vardır. Çün-kübunun her cür'ası, başka bir zevk vücude getirerek çok içilmesine sa­ik olur. Maahaza bu husudaki memnuiyet, sarih naslar ile takrir ve tes-bit edilmişdir.

Diğer mayi müskiratdan bazik, münassaf, buhtec, seker, nakîı zebib de galeyan edib müşted olunca hamr gibi memnu bulunur. Binaenaleyh bunların da azını ve çoğunu istimal caiz değildir. Şu kadar var ki bunla­rın istimali, sekr vermedikçe haddi müstelzim olmaz. Bu, Hanefiyyeye göredir.

«(Eimmei selâseye göre bunların istimal edilmesi, herhalde haddi müstelzim olur, sekr vermiş olsun olmasın. Çünkü her sekr veren şey. hamrden maduddur. Ve çoğu sarhoşluk veren şeyin azı da haramdır. Ni­tekim bir hadisi şerifde buyurulmuşdur. Diğer bir hadisi şerifde de diye varid olmuşdur. Binaenaleyh bunlar da ayni hükme tabidirler. Hıdaye, TuhfetüTmuhtaç.)

688 - : Müselles, nebizi temr, nebizi zebîb, halitan ile pişirilmiş ol­sun olmasın, bal, incir, buğday, arpa, dan nebizleri = şurublan galeyan ve iştidad etseler de müskir bir hale gelmedikçe ve telehhî kasdiyle içilmedikçe mübahdırlar. Fakat bunlar, miiskir bir hale, gelince bunların yal­nız sekr V3rmeyecek mikdarını bedene kuvvet vermek maksadiyle içmek, İmamı Âzam ile İmam Ebu Yûsuf e göre caizdir. Sekr veren mikdarını içmek ise memnu - haram olduğundan haddi müstelzim olur. Bunların sekr vereceği zannedilen mikdarını içmek de memnudur, velev ki sekr vermesin.

imam Muhammed'e göre bunlar, sarhoşluk verecek bir hale gelince artık bunların azım da çoğunu da içmek herhalde memnu oiur. Müfta bih olan da budur. Şu kadar var ki, azını içmek ta'ziri mucib olursa da sarhoşluk vermedikçe haddi müstelzim olmaz. Mebsut, Hidaye.

 «(Eimmei selâseye göre işe bu halde bunların azını da çoğunu da iç­mek haddi icab eder. Çünkü haddi zatında müskir olan birşeyin azı da, çoğu da, çiği de, bişirilmişi de şer'an memnu ve hamrden maduddur. Ş;ı kadar var ki, tmam Ahmed ibni Hanbele göre böyle bir mayiin içilme­sinden dolayı had vurulabilmesi için bunun çok mikdarının sarhoşluk ve­receği malûm bulunmak lâzımdır. Bunu içmiş olan şahıs, bunun sarhoş­luk vereceğini bilmemiş olduğunu ifade ederse tasdik olunur. Neyül'me-arib.

689  - : Bir hamre su karıştırıldığı takdirde bakılır: eğer su hamr­den az veya ona müsavi ise bunun içilmesi, sarhoşluk versin vermesin haddi müstelzim olur. Fakat  su galib ise sarhoşluk vermedikçe haddi müstelzim olmaz. Çünkü bu halde o mayi, hamr adım ve mahiyyetini ga-ib etmiş olur. Fakat haddi zatında nâpâk ve memnu olmakla şâribi, me-suliyetden, ta'zirden kurtulamaz.

Bu mesele de eimmei Hanefiyyeye göredir. Sair müctehidlere göre ise bu halde de had lâzım gelir.

690  - : Hamrin tortusu, Hanefiyyeye göre hamr hükmünde değil­dir.

Binaenaleyh bu tortuyu İçmek, halâl olmamakla beraber sekr ver­medikçe haddi icab etmez. Çünkü bu tortu, her ne kadar eczai hamrden halı değilse de galibiyet tortu cihetindedir, hükm ise galibe göredir. Bu­nun içindir ki, bu tortuya hamr ismi verilmez. Bedayî, Dürri Muhtar. Hin-diyye.

«(Eimmei selâseye göre bu tortuyu içmek de haddi müstelzimdir. Zi­ra bir katre hamr bile haddi icab eder. Bu tortunun içinde ise birçok hamr katreleri ulevcuddur.)

691 - : Hamr veya sair müskir mayiat, iştidad etdikten sonra bi-şirilmekle üçde ikisi gidecek olsa yine memnuİyetden kurtulamaz.  Çün­kü tekarrür eden bîr memnuiyet  ™  hürmet, bîşirilmekle mürtefi olmaz. Racİh görülen kavi, budur. «(Zahirîlere göre de çoğu sarhoşluk veren bir şeyin bir noktası bili-hamrdir. Bunların temellükü de, satılması da, içilmesi de, istimali de her­kese haramdır. Hamr vesaire gibi bütün müskiratın çiği do, ar,ı veya ço­ğu gitsin gitmesin bişmişi de bu hususda müsavidir îmanı Mâlikin. Şa-fiînin, Ahmed ibni Hanbelin, Ebu Süleymanm ve başkalarının kavli de böyledir. Elnıuhallâ.) [8]

 basa dön

 

Haddi Hamr İle Haddi Sekrin Mahiyyeti Ve Sekranın Tarifi 

 

692 - : Hamr, ıstılah kısmında da yazılı olduğu üzere: «bişiril-meksizin kendi kendine kaynayıp kabaran, kuvvetlenib müskir bir hale gelen yaş üzüm suyudur. Köpüğünü atmış olsun olmasın.

Bu tarif, imameyn ile sair müetehitlere göredir. İmamı Âzam'a göre böyle bir üzüm suyu, köpüğünü atmadıkça had hususunda hamr sayıl­maz. Çünkü hamrin hükümleri kat'îdir. Binaenaleyh şübhe ile sabit ol­maz. Köpüğünü attı mı şübhe zail olur. Galeyan ve iştidad = kuvvetlen­me İse bil'icma şartdir. Bunlar bulunmadıkça hamriyyet meydana gelmez.

Hamra nâsın örfünde ve etıbba ıstılahınca «şerab» adı verilir. Fakat şerab, lûgatde içilen herhangi bir mayi demekdir, müskir olsun olmasın. Fukaha ıstılahınca ise «içilmesi sarhoşluk veren herhangi bir mayi mâ nâsınadır. Cem'i eşribe»dir.

693 - : Hadkli hamr, «az veya çok mikdarda bil'ihtiyar hamr içil­mesinden dolayı tatbiki icab eden ukubetdir, sekr vermiş olsun olmasın. Buna «haddi şürb» de denir.

Bu ukubet, hür ve hürre hakkında seksen, rakik hakkında da kırk celde - değnekdir. Bedayî, Hidaye.

Bu, Hanefîler ile Mâlikîlere göredir.

«{îmarn Şafiî ile îmanı Ahmedden bir rivayete göre bu ukubet, hü" ve hürre hakkında kırk, rakik hakkında yirmi celdeden ibaretdir.)

Hürriyet şerefine nail, bu sayede daha ziyade faziletkâr olmak fır­satına mâlik oîan bir insanın bu nimetlere karşı bir takdirsizîik nişanesi olmak üzere müskirat kullanması, bu nimetlere nailiyet esbabından mah­rum bulunan rakiklere nisbetle hakkında cezanın iki kat olmasu müstel­zim bulunmuşdur.

694 - : Haddi sekr, «hamrden başka müskir meşrubatdan birinin bil'ihtiyar içilmesinden husule gelen sarhoşlukdan dolayı tatbiki icab eden ukubetdir ki mikdan, haddi hamr gibidir.

Sekr ise müskiratdan birinin kullamlmasiyle dimağa yükselen bu­harların tesirinden mütehassil bir haleti mahsusadır ki, buna lisanımızda «sarhoşluk» denir.

Haddi icab eden  sekr,  hezeyana,  lâkırdıların ekseriyetle ihtilâtma sebeb olacak derecedeki sarhoşlukdur. Bu derece sarhoş olan şahsa nâa arasında «sekran  =  sarhoş»  denilir.

Bu, îmameynin kavlidir. Müfta bih olan da budur. İmamı Azam Hazretlerine göre haddi müstelzim olan sekr, kadını erkekten ve yeri gökten fark edemeyecek derecede olan sarhoşlukdur. Mebsut, Reddi Muh tar.

«(îmam Mâlik Hazretlerine göre sekran, kullandığı bir müskirdeıı dolayı güzel ile çirkinin arasını tefrik edemeyecek bir hale gelmiş olan kimsedir ki, yanında hüsn ile. kubh müsavi görülür.)

(İmam Şafiî ile İmam Ahmet hazretlerine göre de sekran, müski­rattan birini istimal dolayısiyle âdeti hilâfına olarak sözlerinde karışık­lıktık zuhura gelmiş olan kimsedir.) [9]

 basa dön

 

Haddi Hamr İle Haddi Sekrin İcrası İçîn İktiza Eden Şartlar :

 

695 - : Hamr içen   veya sair  müskirattan birini  içmekle  sekran olan bir şahıs hakkında had cezası tatbik edilebilmesi için aşağıda yazılı altı şartın mevcudiyeti lâzımdır.

696 - : Âkil ve baliğ olmalıdır.

Binaenaleyh çocuklar ile mecnunlar hakkında haddi şürb carî olmaz.

697 - : Nâtık olmalıdır.

Binaenaleyh dilsizler hakkında haddi şürb icra edilemez. Çünkü hal­leri şubhe tevlit1 etmekten hali değildir. Söyleyecek olsalar belki haddi is-kat edecek birer sebeb dermeyan edebilirlerdi.,

698 - : Müslim olmalıdır. Binaenaleyh harbî, müste'min ve zimmî hakkında haddi hamr ve haddi sekir tatbik edilemez. Fakat Hasan ibni Ziyad'dan rivayet edilen bir kavle göre zimmî hakkında da bu hadler tatbik edilebilir. Çünkü sar­hoşluk, esasen her dinde memnudur.

699 - : Müskirat, dari adilde kullanılmış olmalıdır.

Binaenaleyh dari harbde veya dari bağîde müskirattan birini kul­lanmış olan bir müslüman, dari adle gelince hakkında had icra edilemez. Çünkü bu halde hâdise, veliyyül'emnn hâkimiyeti haricinde vuku bul­muş olur.

700 - : Müskiratın memnuiyetina hakikaten veya hükmen mutta­li olmalıdır.

Binaenaleyh dari harbden henüz dari isîâma gelib islâmiyet! kabul eden bir kimse hakkında kullanacağı bir müskirden dolayı hemen had cezası verilmez. Fakat öteden beri dari islâmda bulunan bir müslüman, bu hususda mazur değildir. Çünkü dari islâmda bulunmakla müskiratın haram olduğuna hiç olmazsa hükmen muttali sayılır.

701 - : Muhtar olmalıdır. Binaenaleyh ikrah ile veya boğazda taam tıkanıb kahb da su bulun­mamak gibi bir ıztırar ile müskiratdan <birini içerek sekran olan şahıs hakkında had lâzım gelmez. Meğer ki ıztırar mikdarmdan fazlasını iç­miş bulunsun.

702 - : Tekadümi ahd bulunmamalıdır.

Binaenaleyh hâdisede tekadüm bulunursa artık had icra edilemez. Bu husustaki tekadüm müddeti, sekr rayihasının zevali ile tahakkuk eder. Meğer ki hadiseye şahid olanlar, mahkemeye gelinceye kadar me­safenin uzaklığı sebebiyle sekr rayihası zail olmuş bulunsun. Bu halde rayihanın bulunması, şahadeti tahammül zamanında aranır, şahadeti eda zamanında aranmaz.

Bu tekadüm meselesi, İmamı Âzam ile îmam Ebu Yûsuf e göredir, îmam Muhammed'e göre tekadümi ahd, bu hususdaki ikrar ve itirafın sıhhatine mani oimaz. Binaenaleyh vaktiyle müskirat kullanmış olan bir şahıs, bu hareketini gidib mahkemede ikrar etse hakkında had icra edi­lebilir, sarhoşluk asarının zevaline bakılmaz. Mebsut, Hidaye, Bedayi. «( Eimmei selâseye göre de tekadüm ile haddi şürb sakıt olmaz.) [10]

 basa dön

 

Şürbi Hamrîn Ve Sarhoşluğun Sübutü :

 

703 - : Bir şahsın hamr İçtiği veya müskir    içkilerden herhangi birini kulianib sarhoş olduğu ya ikrariyle veya beyyine ile sabit olur. Şöyle ki: bu hususta ikrardan maksat, bir kimsenin hamr içtiğim veya sair müskirattan herhangi birini içerek sarhoş olduğunu gelip mahkeme­de itiraf etmesinden ibaretdir. Şu kadar var ki bir kimsenin sarhoşluk halinde vukubuîan ikrarına itibar olunmaz. Çünkü bu sarhoşluğun mu­bah bir şey istimaliyle veya ikrah suretiyle husule gelmiş olması mel­huzdur.

Beyyineye gelince bu da en az iki âdil, erkek şahid tarafından bir şahsın hamr içdiğine veya müskiratdan birini içerek sarhoş olduğuna da­ir mahkemede vukubuîan şahadet demekdir.

704 - : Şahidler, hamr içildiğine veya sarhoşluğa şahadet edince hâkim, kendilerinden istizahda bulunur.  Meselâ:  hamrin  ne  olduğunu, nasıl, ne vakit, nerede içildiğini şahidlerden sorar. Çünkü içilen şeyin şer' an memnu olub olmadığı, hâdisede tekadümi ahd bulunub ibulunmadığı ve hâdisenin nerede İrtikâb edildiği bu suretle tebarüz eder. Bununla beraber hâkim, şahidleri tezkiyeye havale eder, kendilerinin zahir olan adaletleriyle iktifa etmez. Aleyhin şahadet olunan şahsı da bu tezkiye esnasında tevkif eder.

Şahidler, içilen müskir hakkında veya hâdisenin vukuu zamanında ihtilâf ederlerse şahadetleri kabul olunmaz.

705 - : Müskiratdan birini İçmiş olduğuna dair aleyhinde şahadet vukubulan şahıs, bu müskiri mükrehen içmiş olduğunu iddia etse de had­den kurtulamaz. Meğer ki bu iddiasını beyyine ile isbat etsin.

706 -  : Bir kimse hakkında ikrar veya beyyine bulunmadıkça mü-oot red kendisinde müskiratdan birinin rayihası bulunmakla had icra edi­lemez.

«(Yalnız imam Mâlike göre bu rayihanın vukuuna binaen had icra edilebilir. Şu kadar var ki. bunun müskir rayihası olduğu şahadetle an­laşılmalıdır. Bu müskir, ister nebîz olsun, ister başka bir şey olsun mü­savidir.)                                                

707 - : Haddi zatında müskiratdan sayılmayan herhangi bi:- ma­yii İçmesinden dolayı her nasılsa sarhoş olan kimse hakkında had lâzım gelmez. Bal şerbeti gibi. Bedayî, Fethülkadîr, Bahri Raik.

«(Şafiîlere göre bir cemaat, mahiyeti meçhul meşrubatdan birini İç­mek üzere toplanıb da bunu içdikleri halde içlerinden yalnız birisi sar­hoş olsa - o. mayiin müskir olduğu bununla teayyün edeceğinden - hepsinin hakkında had lâzım gelir.) [11]

 basa dön

 

Haddi Hamr İle Haddi Sekrin Sureti İstifası :

 

708 - : Haddi hamr ile haddi  sekr, haddi zinadan hafif,  haddi kazifden şiddetlice bir tarzda değnek ile icra edüir, mahkûmun izarindan   kendisini başından ayağına kadar setr eden entari gibi libasından başka elbisesi  üzerinden çıkarılır. Kadınların" kürk  gibi kalınca elbise­sinden başkası Üzerlerinden çıkarılmaz.

709 - : Had icra edilirken mahkûmun itlafına veya cerihadar ol­masına meydan verilmemeğe dikkat edilir ve kendisinden sarhoşluk ha­li zail olmadıkça had icra edilemez. Çünkü bu hadden maksad, te'dib ve zeor'dir. Sarhoşluk halinde yapılan bir had ise bu gayeyi temin edemö2:

710 - : Haddi hamrde ve haddi sekrde tedahül carîdir. Şöyle ki: bir kimse müteaddid defalar müskirat kullanmış olsa bunlardan dolayı hakkında yalnız bir had icra edilir. Fakat had yapıldıkdan sonra tekrar kullanırsa tekrar hadde  müslahik  olur.  Çünkü bu takdirde o bir had ile  halini  ıslah  etmemiş,  matlûb olan inzicar vüeude   gelmemiş  olduğu anlaşılır.

711 - : Haddi hamr ile haddi sekr hakkında badessübut afüv ve müsamaha carî olamaz. Çünkü bu hadler, hukuki ilâhiyyedendir, bunları İskata kimsenin hakkı yokdur. «(İmam Şafiiye göre haddi  hamr ile  haddi  sekr,  mutedil bîr sevi değnek veya kırbaç ile yapılabileceği gibi el darbesiyle, elbise etraf i  ayakkabıların vurulmasiyle ve toprak saçılmasiyle de  yapılabilir.

Hadlerde istimal edilecek değnek, ne çok kuru, ne de çok-yaş olma-îıdır, ne pek ince bir ağaç dalı gibi olmalı, ne de gayri mutedil bir asa halinde bulunmalıdır. Hâsılı bunun cirmi de, muhkemliği de mutedil bir halde olmalıdır ki, hem mücrime elem versin, hem de onun helakine mü-eddî olmasın.

Had darbeleri; .yüze, başa, ölüm tehlikesi olan uzuvlara vurulmaz. Ve mücrim bağlı bir halde bulundurulmaz.) [12]

 basa dön

 

Hadlerde Velayeti İstifayı Haiz Olanlar :

 

712 - : Şürbi hamr gibi, sirkat gibi esbabı hududi irtikâb eden mü­kellef şahıslar hakkında şer'an icab eden hadleri tatbik etmek salâhiye­tine «hududda velayeti istifa» adı verilir. Bu salâhiyet, yalnız ârnme ve­layetini haiz olan veliyyüremre aiddir. Çünkü hadler, âmme namına ic­ra edilir. Binaenaleyh âmme hakkında velayeti haiz olmayan kimseler, bu gibi cezaları ikame ve istifaya salâhiyetdar olamazlar.

713 - : Veliyyüremr, hadleri istifa salâhiyetini ya bizzat veya bil' istihlâf istimal eder. Bu istihlâf ise iki suretle olur.

(1) Tansîs suretiyle olur ki, istihlâf olunan zatın hadleri ikameye mezun olduğu sarahaten beyan olunur. Kendilerine verilen menşurlarda hududi ikameye me'zun oldukları yazılan kadılar gibi.

(2) : Tevliye suretiyle olur ki, bir zatın büyük bir şehri veya bir iklimi idare için büyük bir salâhiyeti haiz olmak üzere tayin edilmesiy­le olur. Bazı eyaletler ümerası gibi. Bedayi, Hidaye. [13]

 basa dön

 

Haddi Hamr İle Haddi Sekri Iskat Eden Bazı Sebebler   :

 

714 - : Haddi hamr ile haddi sekr denilen şer'î ukubetin vücudi, bir içtimaî hikmet ve maslahat icablarından olduğu gibi îbunun çokça tatbik edilmemesi de bir hikmeti âliye  muktezası bulunduğundan bunu iskat edecek bir takım sebebler vardır. Başhcaları aşağıda gösterildiği üzere üçtür:

715 - : İkrardan rücu ile haddi şürb sakıt olur. Şöyle ki: Bir kim­se, hamr içtiğini veya müskiratdan birini içmekle sarhoş olmuş olduğu­nu mahkemede ikrar ve itiraf etdikden sonra henüz hakkında had icra edilmeden bu ikrarından rücu edecek olsa artık had cezası tatbik edile­mez. Çünkü bu rücuunda sadık olması, ihtimal dahilindedir. İhtimal ise had icrasına manidir.

716 - : Şahadetden rücu ilede haddi şürb sakıt olur. Şöyle ki: şa­hitler bir şahsın hamr içdiğine veya sair müskiratdan birini kullanarak sarhoş olduğuna şahadet edib de ibadelhükm, kablel'imza bu şahadetle­rinden rücu edecek olsa artık had icra edilemez.

717 - : Şahidlerin şahadete ehliyetden mahrum   kalmalariyie  de had sakıt olur. Şöyle ki: şahidler, şahadet edib de henüz had icra edil­meden tecennün etseler, matuh olsalar veya haklarında bir sebeble had cezası tatbik edilse artık şahadetleri zail olub bununla haddi hamr veya haddi sekr icrasına imkân kalmaz.

Şahidlerin kablel'had ölmeleri veya iki şahidden birinin şahadete eh­liyetden mahrum kalması takdirinde de hüküm böyledir. Bedayi, Fethül' kadir, Reddi Muhtar. [14]

 basa dön

 

Müskirat Hakkındaki Had Cezalarının Hikmeti Teşriiyyesi :

 

718 - : Bilûmum şer'î had cezalarının icra edilmesi, bütün âmme menfaatlerini, maslahalarım korumak, bu sayede hem ferdlerin, hem de ferdlerden müteşekkil cemiyetlerin  selâmetini, nezahetini, refah ve   sa­adetini siyanet etmek hikmetine müsteniddir. Nitekim bir hadisi şerifdc:

buyurulmuşdur.

Yani : Yeryüzünde ikame edilen bir haddi şer'î, yer ehli için otuz sabah yağmur yağmasından daha hayırlıdır.

Binaenaleyh haddi hamr ile haddi sekrin meşruiyeti de hem ferd­lerin, hem de cemiyetlerin hakikî menfaatlerini korumak hikmet ve maslahatına müstenid    bulunmuşdur. Nitekim    aşağıda izah edilecekdir.

719 - : Haddi hamrin sebebi vücubi, hamr demlen müskir mayi-in ibl'ihtiyar içilmesidir. Haddi şehrin sebebi   vücubi de   herhangi   müs­kir bir mayiin bil'ihtiyar içilmesinden husule gelen - veya gelebilecek olan - sarhoşluk halidir.

Müskirat istimali, istihsali, bâdii nazarda maddî bir faideyi, mu­vakkat bir neşeyi mutazammın olsa bile onun manevî, maddî zararları, daimî âlâm ve ekdarı kat kat ziyadedir. Mazarratı menfaatine galib olan bir şeyin memnuiyeti ise muktezayı hikmetdir.

Filhakika müskiratın gerek ferdî ve gerek içtimaî birçok zararları, mahzurları vardır. Nitekim bir hadisi şerifde 

buyurulmuşdur. Yani  sarhoşluk veren şeyden kaçınınız, çünkü o, her şerrin anahtarıdır. Binaenaleyh bundan halkı men ve zecr için had cezası vazolunmuşdur.

Müskiratın bir kısım mahzurları şu veçhile hülâsa edilebilir.

(1) : Müskirat, şahıs hakkında muzirdir. Şöyle ki: içki kulanan-İar, ilk evvel kendi şahıslarının zararlarına çalışmış olurlar. Çünkü bu

yüzden vücudları erir, sıhhatleri bozulur, servetleri ellerinden çıkar, kendileri için en büyük bir nimet olan kıymetli akılları muvakkat bir zaman için olsun haleldar olur.

insan için akü, hürriyet, vekar ve temkin en büyük birer nimettir, insan bu sayede hukukunu muhafaza eder, herkesin ihtiramına mazhar olur, her türlü . tasarruf ata ehil bulunur. Hiçbir insan, velev biran için olsun bu nimetlerden mahrumiyete tahammül edemez. Halbuki bir sek-ran, aklım güzelce istirrîal edemez, halkın istihfafına hedef olur, bir çok medenî tasarruflardan hacr edilir, aleyhine, olan bazı tasarrufları da mücerred kendisine bir ceza olmak üzere nafiz addolunur. Uhrevî mesu­liyeti ise pek büyüktür.

(2) : Müskirat,  aile haytı için de muzirdir.  Şöyle ki:  içki  yüzün­den aile hayatında bir takım geçimsizlik yüz gösterir, ailenin    refahına sarfedilmesi    lâzım gelen    servetler,    vakitler çok kerre    içki yolunda mahvolur ve içki yüzünden bir takım müzmin hastalıklar vücude gelerek aile efradının hayatına ve dünyaya gelecek çocuklarının vücutlerine te­sir eder, nesi cılız yetişir, aile saadeti söner gider.

(3) : Müskirat, cemiyet hayatı için de muzirdir. Şöyle ki  : ferdler, mensub oldukları cemiyetlerin- kuvvetini teşkil  eder.  Perdlerin serveti, cemiyetlerin yaşamasına hadim olan malî kuvvetli  vücude  getirir. İçki. ile hayatım mahveden, servetini elinden çıkaran bir kimse ise    münte-sib   bulunduğu   cemiyetin malî ve bünyevî   kuvvetine halel vermiş olur.

Maahaza cemiyet arasında içtimaî âdâb ve ahlâkın, medenî kaya-nîn ve nizamatın hiç bir kimse tarafından ihlâl edilmemesi bir umdedir. İçkiye mübtelâ olan bir ferd ise cemiyetin bu umdesine aykırı harektt ederek cemiyet arasında fena bir numune vücude getirmiş, memleketin kanunlarına, nizamlarına muhalif hâdiselerin tekevvününe sebebiyet vermiş olabilir.

(4) : Filhakika müskirat her bakımdan muzirdir.    Ezcümle içki, öldürücü bir zehirdir, insanı tedricî bir suretde- zehirler, mahveder. Bu­nu kullananlar, tedricî bir intihara karar vermiş kimseler mesabesindedirler. İntihar ise dinen, aklen memnudur, insanları bundan men ve zec­re çalışmak lâzımdır.    

Vakıa intihar hâdisesi zuhura geldikden sonra men'ine çalışmak imkânı kalmaz. Artık bundan dolayı müntehir hakkında ceza tertib edilemez. Müntehirin varislerini veraset hakkından mahrum bırakmak isteyen bazı milletler var ise de böyle bir ceza doğru değildir. Bövle bir ceza, müntehir hakkında değil, belki onun bu hareketinde alâkası olma­yan varisleri hakkında tatbik edilmiş olacağından nısfet ve adalete mu­vafık dügmez.                           Fakat tedricî intihar böyle değildir. Böyle bir intihara cüret eden kimse hakkında bir ceza tertibi, bu gibi intiharların azalmasına pek iyi yardım edebilir.

Başkasının hayatına, malına, şerefine tecavüz eden bir ferd hak­kında ceza verilmesi, hikmet ve maslahat icablarından olduğu gibi ken­disinin - bir vediatullah olan - hayatına, malına, şerefine tecavüz eden ve binnetice kendi ailesi efradının refah ve saadetine ve mensup olduğu cemiyetin nizam ve intizamına zarar ve- halel veren bir ferd hakkında ceza verilmesi de hikmet ve maslahat muktezası bulunmuşdur.

Velhâsıl : insan, mensub olduğu cemiyetin bir cüz'üdür. O cemiye­te karşı bir takım vazifeler ifâsiyle mükellefdir. Binaenaleyh vücudunu zehirlemek, servetini, kıymetli vakitlerini yok yere zayi etmek suretiy­le bağlı olduğu cemiyetin zararına meydan veren ve uhdesine düşen va­zifelerden kaçınan her hangi bir mükellef insan hakkında bir ceza veril­mesi, hem ferdin, hem de âmmenin menfaatleri icablarındandır.

İşte bu gibi hikmetlere mebnîdir ki, müskirat kullanan müşlüman-lar hakkında da - hukuki ilâhiyyeden = âmme maslahatları icabatın-dan olarak - şer'an bir had cezası mevcud bulunmuş, bununla bu müh-lik ibtilâdan men ve zecr gayesi istihdaf olunmuştur. [15]

 basa dön

(BEŞİNCİ  MEBHAS)

 

HADDİ SİRKAT HAKKINDADIR.

 

İÇİNDEKİLER : Sirkatin malıiyeti ve nevileri. Haddi sirkat icrası için sârika, mesrukun nıinhe, mesrukün fihe ve mesruk mâle aid şart­lar. Müttehid» muhtelif ve müşterek sirkatler. Sirkat hâdiselerinin su­reti sübutü. Sirkati isbat için husumet hakkına mâlik olub olmayan­lar. Sirkatin hükmü ve haddi sirkatin malüyyeti. Haddi sirkati badel-îcab iskat eden sebebler. [16]

 

Sirkatin Mahiyveti Ve Nevileri :

 

720 - : Sirkat,  lûgatde başkasının   malini gizlice   almakdır, mik-darı az olsun olmasın, haddi icab etsin etmesin.

Ahkâmı şer'iyye itibariyle sirkatler, iki nev'e ayrılır. Biri sirkati sugra, diğeri de sirkati kübradır.

Sirkati »uğranın haddi icâb eden kısmı, ıstılah sırasında da yazılı olduğu üzere «mükellef bir şahsın en az nisabı sirkat mikdarı, tafih ve mütesariülfcsad olmayan mütekavvim bir mâli mahfuz bulunduğu yer­den gizlice ahb harice çıkarmasıdır ki, kendisinin bu malde bir hakkı olmadığı gibi bunda bir mülk şübhesi de bulunmaz.

Bu tarifdeki kayidler, birer kaydi ihtirazıdır ki hükümleri aşağıdaki meselelerden tavazzuh edecekdir.

Sirkati kübraya gelince bu da kat'ı tarikden = yol kesicilikden ibaretdif. Buna dair altıncı mebhase müracaat!.

721 - : Sirkati suğra, ya mübaşereten veya tesebbüben vaki olur. Şöyle ki : bir şahsın mahalli hırze gizlice girerek çaldığı mâli bizzat ahb dışarıya çıkarması, mübaşereten sirkatdir. Bir kaç şahsın birden mahal­li hırze gizlice girib aldıkları mali içlerinden birine yükliyerek harice çı­karmaları da tesebbüben sirkatdir ki, şeraiti mevcud olunca hepsi hak­kında haddi müstelzirn olur.

Bu hususda yalnız îmam Züfer muhalifdir. Müşarünileyhe göre had, yalnız o mali yüklenib dışarıya çıkaran şahıs, hakkında lâzım gelir. Çünkü mübaşir olan, odur. Fakat İmamı Âzam ile İmameyne göre o ma­lı yüklenen şahıs, onu arkadaşları namına da yüklenmiş olur. Zaten sir-katde cari olan âdet de ekseri böyledir, bir şahıs yapdığı sirkati arka­daşları yardımıyle yapar. Binaenaleyh hepsi de mübaşir hükmünde bu­lunur.

722 - : Nisabı sirkat, bir dinar veya halis gümüşden mazrub on dirhem veya kıymetçe bu mikdar  maldir. Bundan az bir geyi çalmak, haddi sirkati rcab etmez.

«(Nisabı sirkat, imam Mâlike ve tmam Ahmede göre bir dinarın rub'u veya üç halis dirhemdir. İmam ŞafÜye göre halis ve mazrub bir dinarın dörtte biri veya kıymetidir. Şu k&dar var ki çalınan şey, altun olursa mutlaka rub'u dinara müsavi olmamdır. Binaenaleyh haiz olduğu sanat itibariyle bir dinarın dörtde birinden daha kıymetli olan bir al­tun yüzük, sikletce rubu dinara müsavi olmazsa sirkat edilmesi haddi müstelzim olmaz.

imam Şafiî hazretleri, dirhemi nazara almıyor. Ona göre meselâ : bir dinar çalındığı gün iki dirheme müsavi olsa yine bir dinarın kıy­metçe dörtde biri mikdarı bir mâlin sirkat edilmesi, haddi müstelzim olur. Bilâkis bir dinar, kıymetlenerek yüz dirheme muadil olsa yirmi beş dirheme müsavi olmayan bir mâli çalmak, haddi icab etmez. Çünkü bu, dinarın dörtde birine müsavi olmama olur. Dirhemler ise metu mesabesindedir. Bu dinardan maksat ise mazrub  sikke halinde bk miskal altundan ibaretdir. Bazı fukahayö- göre de nisabı sirkat, dört veya kırk dirhemdir.)

723 - : Çalınan bir   mâlin   kıymetçe  nisab  mikdarına baliğ   olub olmadığı, kıymetlere vâkıf olan iki âdil, erkek şahidin şahadetiyle teay-yün eder. Tafih, yani : hakir olan, örfen ehemmiyetsiz sayılan, başka­ları tarafından alınması hususunda müsamaha gösterilen şey ise çalın­masından dolayı haddi müstelzim olmaz. Vas otlar, ağaç üzerindeki-meyvalar gibi.

Bir şeydeki   kıymetsizliği, adiliğe, ehemmiyetsizliğe «tefahet» denir.

724  -  : Hırze gelince bu da bir malin  âdet üzere     saklanmasına mahsus mahal demekdir ki, iki kisma ayrılır.

Birisi «hırz binefsihi» dir ki, içinde eşya saklanmak üzere hazırla­nıp içerisine izinsiz girilmesi memnu ola.n herhangi bir yerdir. Evler, dükkânlar, çadırlar gibi. Çuvallar, sandıklar, kasalar da bu hükümdedn.

Diğeri «hırz bigayrihî» dir ki, esasen eşya saklamak üzere mühey­ya ve izinsiz girilmesi memnu olmayıb ancak içerisine konulacak mal­ların yanı başında muhafızı bulunan herhangi bir yerdir. Muhafızın uyanık veya uyumuş olması müsavidir ve muhafızın eşyayı görüp ko­ruyabileceği bir mesafede bulunması, hirzm tahakkuku için kâfidir. Mescidler, yollar, sahralar bu kısım hıralardan sayılır. Bedayî, Bahri Raik.Bu iki kısım hırze dair hükümler, ileride görülecektir.

725 - : Eşyanın envaına göre hırz   tebeddül eder   mi?  Başka bir tabir ile bir nevi için hırz olan bir mahal,  diğer bir nevi için de hırz sa­yılabilir mi? Meselâ : zahirenin hıfzına rnahsus bir yer, cevahir ve nü-kudun muhafazasına da mahal sayılabilir mi- Bu meselede beynelfuka-ha ihtilâf vardır, imam Kerhînin Hanefî   imamlarından nakline nazaran bir nev'a hırz olan bir yer, bütün nevilere hırz olabilir.  Çünkü bir şeyi ihraz ve muhafaza eden bir mahal, diğer şeyleri de muhriz olabilir. * Fa­kat İmam Tahavî, örf ve âdete itibar ederek bunun hilâfına kail olmuş, meselâ: «hayvanatın muhafazasına mahsus olan yerlerde nükud ve ce­vahir muhafaza edilemez.» demişdir.

c(Eimmei selâaenin ictihadlan da bu merkezdedir. Bu hususda Örf muteberdir. Hırz, malların ihtilâfına binaen muhtelif bulunur.)

(Zahirîlere ve ehli hadisden bir zümreye göre haddi sirkat için hırz şart değildir. Nisab mikdarı bir mah hırz olmayan bir yerden çalmak da kat'ı yedi icab eder. Bidayetül'müctehid.)

726 - : Sirkatin  tarifindeki   «hufyeden   -   gizlice» kaydine naza­ran gaab, ihtilas, intihab, ihtitaf, hiyanet birer cinayet olmakla beraber sirkat sayılmazlar. Bu tabirlerin mahiyetleri için ıstılahlar kısmına mü­racaat!.

«(Yalnız lyas Ibni Muaviyyeye göre ihtilâa = bir mali sahibinin elinden veya ondan gafletinden bil'istifade alenen süratle kapıp almak, haddi icab eder.

imam Ahmed ibni Hanbele göre de nisab mikdarına baliğ olan biı ariyeti, bir vediayı inkâr etmek1 hiyaneti, haddi müstelzimdir.)

727 - : Tarrariyet, yani  : yan kesicilik  uyanık bir    kimsenin hıfzetmek istediği bir mâlini gafletinden bil'istifade bir hiyle ile çalmak, sirkatden maduddur. Bu  babda eimmenin ittifakı  vardır.

Bir. kimsenin ceybi, kesesine nazaran bir harz mahalidir. Fakat ceyb gibi bir yerde mahfuz olmayıb haricde bulunan bir meblâğı bu suretle çalmak, haddi müstelzim olmaz. Çünkü bu takdirde bir mali mahali hırz-den çıkarmak, vak'ası vücude gelmiş değildir. Bedayî, Hindiyye. [17]

 basa dön

 

Haddî Sirkat İcrası İçin Sarike Al Şartlar 

 

728 - : Sirkat, büyük bir cinayetdir. Bu cinayet,  yalnız  masum mallara tecavüze münhasır kaimayıb çok kerre masum hayatlara da te­cavüzle neticelenir, hammanlarm    sönmesine  sebebiyet    verir.  Binaen­aleyh bunun hakkında - bütün halkça müessir bir ibret teşkil edecek suretde - ağır bir ceza tatbiki iktiza etmekdedir. Şu kadar var ki, böy­le ağır bir cezanın her  sirkatden dolayı hemen tatbiki, şarii   hakimce mültezem bulunmadığından bunun yapılabilmesi için bir takım    kuyud ve şürut vardır, ezcümle sarika aid şartlar bervechi âtidir ;

720 - : Sarikin âkii, baliğ, nâtık ve basîr olması şartdır.

Binaenaleyh mecnunların, çocukların, dilsizlerin, körlerin yapacak­ları sirkatlerden dolayı haklarında had lâzım gelmez. Çünkü mecnun­ların, çocukların bu hareketleri cinayetle tavsif edilemez. Dilsizlerin, körlerin halleri ise şübhe İrasından hâli.bulunmaz. Şu kadar var ki, bun-ar, çaldıkları şeyleri zamin olurlar. Zira zamanın lüzumu, cinayetin her. veçhile tahakkukuna tevakkuf etmez. Maahaza bunlar, hallerine göre ta'zir cezasına da müstahik olurlar.

Bu şarta nazaran iğlerinde mecnun veya çocuk bulunan bir taife, bir sırkatde bulunacak olsalar hiçbiri hakKınaa had cezası verilmez. Çünkü bir hâdiseden ibaret olan sirkat, had cezasına tabi olanlar ile olmayanlar tarafından yapılmadır.

Bu İmamı Âzam ile imam Züfere göredir. İmam Ebu Yusiife göre iae bakılır: eğer elde edilen mali bizzat mecnun veya çocuk, mahalli hırzdan çıkarmış ise hiçbiri hakkında had icra edilemez. Fakat diğer­leri çıkarmışlar ise yalnız onların hakkında had lâzım gelir. Zira sirkat-de âsi olan, çalınan malı mahalli hırzdan harice çıkarmakdır. Başkaları­nın yardımları ise tabi mesabesindedir.

730 - : Sârik, mesrukün minhin şeriki olmamak şartdir. Binaenaleyh aralarında  mesrukünminhin ortağı   bulunan bir  taife,

bir mali sirkat edecek olsalar hiçbiri hakkında had lâzım gelmez.

Bu meselede Hanefî fukahası müttefik dider. Çünkü şirket, sirkat cinayetinin tekemmülüne mani, şüpheyi daî olduğundan haddin sukutu­nu müstelzim olur.

Âmmeye aid bir mal hakkındaki sirkatin haddi icab etmemesi de bu esasa müsteniddir. Zira sârik de âmmeye dahil, onlar ile beraber mesruk malda müşterek bulunmakdadır. Bu cihetledir ki, muhtaç oldu­ğu takdirde bu maldan kendisine haceti mikdarınca bir şey verilmesine müstahak bulunur.

Binaenaleyh böyle bir sirkat, ta'zir suretiyle cezayı müstelzim olui-sa da had cezasını müstelzim olmaz.

«(Mali ganaimden ve beytülmalden yapılan sirkat, İmam Mâlike göre kat'ı yedi.müstelzim olur, ashabından Abdül'melike göre olmaz, Bi-dayetül'müctehid.)

731 - : Sârik  ile mesrukün minh arasında vilâd, cüz'iyet veya zî rahmi mahrem olmak suretiyle karabet veya zevciyet bulunmaması şartdır.

Binaenaleyh bir kimse, kendi babasının veya anasının veya evlâ­dının yahut kendi kardeşinin veya amcasının veya sair bu kabil bir kari-binin veya zevcinin hanesinden ona veya başkasına aid bir malı çalsa hakkında had lâzım gelmez. Çünkü bunlar birbirinin hanelerine girmeğe âdeten me'zundurlar, bu cihetle hırz muhter olmuş olur. Bununla bera­ber böyle bir sirkat sebebiyle had icra edilecek olsa aralarında kat'ı rah­me müeddî olur. Kat'ı rahn ise haramdır.

Hattâ içlerinde mesrukün minhin zî rahmi mahremi bulunan bit taife böyle bir sirkatde bulunsalar İmamı Azama göre hiçbiri hakkında had icra edilemez. İmam Ebu Yusüfe göre ise yalnız zî rahmi mahrem hakkında had icra edilemeyib diğerleri hakkında icra edilebilir.

Fakat vilâd tarikiyle olmayan zî rahmi mahremin başkası hane­sinde bulunan bir malini sirkat, haddi müstelzimdir. Zira bu takdirde hırz. tahakkuk etmiş olur. Bedayî, Hidaye, Hindiyye.

732 -  : Bir kimse, üvey babasının veya üvey anasının veya oğlu­nun refikasının veya üvey evlâdının yahut  kain  validesinin  hanesinden bîr mali çalsa bakılır. Eğer o mal, kendi babasının veya anasının veya oğlunun veya zevcesinin ise hakkında bil'itüfak had lâzım gelmez. Çün­kü bu takdirde mal sahibiyle, sârik arasında vilâd veya zevci yy e t bulun muş ve o hanelere girmeğe sârik, esasen mezun olmakla hırze duhul de tahakkuk etmemiş olur.

Kezalik : babasiyle üvey annesinin, zevcesiyle üvey evlâdının, oğ-liyle refikasının birükde Oturdukları başka bir haneden çaldığı takdirde de hüküm böyledir.

Fakat üvey peder ve valide vesaireden her birinin ayrı ayrı kendi­lerine mahsus haneleri olduğu takdirde bunların hanelerinden kendile­rine aid olan bir mali sirkat hakkında ihtilâf vardır. İmamı Azama gö­re bu sirkat de haddi icab'etmez. Çünkü bunların birbirini ziyaret etme­ğe hakkı vardır. Bu hak ise hırz hususunda şübhe iras eder. Nitekim âtiyen beyan olunacakdır. Fakat İmam Ebu Yusuf ile İmam Muhamme-de göre bu sirkat, haddi icab eder. Çünkü bunlar ile sârik arasında mah-remiyyet var ise de zî rahm olmak suretiyle karabet mevcut değildir. Hadde mani olan ise bu karabetdir. Mezkûr ziyaret hakkı ise hırzi ihlâl et­mez. Bedayî.

733 -  : Zevceynden bîri diğerinin bir malini  çalsa hakkında  had lâzım  gelmez.  İster  bir  hanede, ister başka hanelerde oturur olsunlar. Çünkü bunlar biribirinin hanesine girmeğe,  yekdiğerinin mâlinden  isti­fade etmeğe âdeten me'zundurlar.

Sirkat, iddet içinde vaki olduğu veya badessirka aralarında firkat vukubulduğu takdirde de hüküm böyledir. Bedayî.

734  - : Aralarında  mahremiyet bulunmayan zî rahm  kimselerin, biribirinden yapacakları sirkat, bil'ittifak  haddi    müstelzimdir.    Çünkü aralarında bu  derecede bir karabet  bulunmayan kimselerin    biribirinin hanesine bilâ istizan girmeleri âdeta   muhalifdir.   Amca ve dayı kızları gibi. Bedayî.

735 - : Aralarında yalnız mahremiyet bulunub da zî rahim olmak itibariyle karabet bulunmayan kimselere gelince bu hususda bazı İhti­lâflar mevcuddur. Şöyle ki. Aralarında reza sebebiyle mahremiyet bu Sunan kimselerin biribirinden yapacağı  sirkat, İmamı Âzam ile   İmam Muhammede göre  haddi  icab eder. Binaenaleyh bir kimse,  süt babası­nın veya süt anasının yahut süt kardaşınm bir mâlini hanesinden veya bulunduğu başka bir yerden çalsa hakkında had icra edilir. Çünkü rezane aaoıt oıan, yaiıuz hurnıeu müeoDedeOir. üu hürmet ik üiw ıcrasiilrt mam değildir.

jaKat imam üıbu  lusüfe göre süt ananın malını fiaıan jaıaa kınaa. nad icra edilemez, zara Dunların arasında aüeten muDaaeLat var­dır, Dunıar   Dirüirının nanesine ısuzansız girebilirler,   biıi üaraesıer 13e boyıe uegıidır. Umarın bıribırı hanesine istizan etmeksizin girmeıerı orı ve adete ınuhalııdır. Bedayi.

736  - : Sârikin erkek, hür, müslim ve muhtar olması şart değil­dir.

Binaenaleyh aırkatde bulunan kadınlar, köleler, zimmıler, muıtreA-ler haKKinda da sair şartlar mevcut olunca had icra edilir.

Cünûni gayri mutbik ile mecnun olan bir şahsın hali ifakatinde yap nıış olduğu sirkat de hakkında haddi müstelzim olur. Beclayi.

«(İmam Mâlike göre ana ile babamn mâlini sirkat, haddi tnüstel-zimdir. Çünkü bunların mallarına çocuklarının müstahik olmaları şüp­hesi yokdur.

Kezalik ,: zî rahim olmak-suretiyle olan karabet, had icrasına mam olmaz.)

(İmam Şafiîye göre ana, baba ile evlâddan başka akribamn - baa-ka başka yerlerde sakin oldukları halde - birbirinden sirkatde bulun­maları, haddi mucib olduğu gibi başka başka hanelerde sakin olan zevç ile zevceden birinin diğerinden bir mali sirkat etmesi de haddi icab eder. Çünkü bunların arasında ne vüâd, ne de cüz'iyyet bulunmadığı cihetle biribirinin mâlinden istifade edebilmeleri hususunda bir şülshe tahak­kuk etmiş olamaz. Bedayi

Zevç ile zevce hakkında imam Mâlikin ve bir rivayete nazaran İmam Ahmed ibni Hanbelin   mezhebleri de bu merkezdedir. imam Şafiîye göre sârikin mükreh olmaması da sardır. [18]

 basa dön

 

Mesrura Aıd  Şartlar

 

737 - : Mesrukun = çalman şeyin mutlak mâl olması, yani : ma­liyetinde şübhe  olmayıb nâsın   mal saydığı ve  temevvül için sakladığı bir şey bulunması şartdir.

Binaenaleyh altın, gümüş, inci, cevahir, demir, bakır, tuoç, kala> gibi şeyleri sirkat, haddi müstelzim olur. Çünkü bunlar, her veçhile em­valden maduddur.

Fakat mushafı şerifi, hadis kitablarını veya şiir ve edebe müteallik eserleri sirkat, haddi raüstelzim olmaz. Çünkü bunlar ile temevvül edil­mez. Belki mushafı şerif ile hadis ki tablan okunmak ve'hakikatlerine vukuf peyda etmek için muhafaza edilir, başkalarına da tilâvet ve mü­talâaları için verilir. Sair eserler ile de hikem ve emsale vukuf gayesi ta'kib olunur. dkat kıymeti nisab mikdarma baliğ oian yazılmış ve yasılmamış hısab defterlerim ve emsamıı sırKat, hadüı icab eder. Zira bunları çal-maitdan maksad, bunların mündencatı degıl, mücerred maldan madud olan Kağıdiarıdır. Bedayi.

«(imam Mâlik ile imam Şafiîye göre mushafı şerifi vesair ki tab­lan sirkatden dolayı had lazım gelir. ÇünKü ou sirkat, bir mali muiuez hakkında vaki olmuş olur. Şübne yok ki Kur'amKerim, yalıtmadan ev­vel beyaz bir halde bulunan sahifeieri ve cildi bir mali mütekavvım ıdı. binaenaleyh yazıldıkdan sonra da bu mâhyet baki kalmış olur. Bu iti­bar iledir Ki, Dunun alım satımı caiz görüimüşdür.)

738 - : Çalınan şeyin   mutlaka mâli    mütekavvim olması şartdır.

Binaenaleyh çalınacak  bir şarabdan dolayı had lâzım gelmez.  Ça­lan, gerek muslim olsun ve gereK oımasın. Çünkü şaraD, gayri müshm-, lerce oir mütekavvim mal ise de müslümanlarca değildir. Bu halde alel1-itlâk bir mali mütekavvim olmamış olur.

Kezalik : hür bir çocuğu çalmak, haddi müstelzim olmaz. Velev ki, üzerinde kıymetli ziynet eşyası bulunsun. Zira bu çocuk mâl değildir, o eş/a ise çocuğa tabidir.

Fakat İmam Ebu Yusüfe göre bu sirkat, haddi müstelzim olur. Zi­ra o eşya haddi zatinde nisab mikdarma baliğ,ve maksudun bissirkadir.

739 - : Çalman şeyin haddi zatında memlûk olması şartdır. Binaenaleyh   madeninde  bulunan   altın,  gümüş   vesair cevahir gibi

henüz kimsenin mâlik olmadığı mubah şeyleri ahz etmek, haddi müş-teizim değildir. Bunlar her ne kadar mâllerin nefaisinden iseler de mem­lûk değildirler.

Nebbagin, yani : ölülerin kefenlerini definlerinden sonra gizlice ça­lan şahsın hakkında bu fi'İinden dolayı ta'ziren ceza verilip had icra edil­memesi de bu esasa vesair bazı şartların bulunmamasına müsteniddir. Zira kefene ölü mâlik olamıyacağı gibi varisleri de mâlik değildir. Ka­bir de haddi zatinde bir mahalli hırz sayılmaz.

Bu, imamı Âzam ile İmam Muhammede göredir. İmam Ebu Yusü­fe göre nebbaş hakkında had lâzım gelir. Çünkü kabir, ölüye göre bir mahalli hırzdır, insanlar İse hayyen muhterem oldukları gibi meyyiten de muhteremdirler. Bir zıhayatm libasını çalmak ne ise bir meyyitin kefenini çalmak da odur. Binaenaleyh bir ölünün kefenini gizlize al­mak, bir sirkatden başka değildir.

«(imam Şafiînin mezhebi de böyledir.)

740 - : Çalman şeyde sârikin hakkı mâlikiyeti  veya    mâlikiyet te'vil veya şübhesi bulunmamak şartdır. Çünkü bu takdirde sirkat cina­yeti tamamen husule gelmiş, sirkatin rüknü olan mâli gayri istihfa ta­rikiyle ahz etmek keyfiyeti tamamen tahakkuk etmiş olmaz.

Binaenaleyh bir kimse, başkasına iare veya terhin etmiş veya ica-reye vermiş olduğu bir mâli o şahsın mahalli hırzmdan gizlice alacak olsa hakkında sirkat hükmü cereyan etmez. Çünkü o mâl, haddi zatın­da kendisinindir.

Kezalik: bir kimse, kendi evlâdının veya mükâtebinin veya ticare­te mezun kölesinin bir malini gizlice alsa hakkında haddi sirkat, lâzım gelmez. Zira evlâdının mâlinde babası için te'vili mülk mevcuddur. Mü-kâtebin mâlinde de mevlâsı için mülk gübhesi vardır. Kölenin mâli ise zaten mevlâsına aiddir.

Kezalik bir kimse, borçlusundan alacağı meblâğa muadil veya on­dan zaid ve ayni cinsden bir meblâğ sirkat edecek olsa - alacağına iakas vaki olacağından - hakkında haddi sirkat lâzım gelmez, velev ki, alacağı müeccel bulunsun. Fakat borçlusunun başka cinsden bir ma­lini sirkat ederse had lâzım gelir, meğe*r ki, «hakkımı istifa veya hakkı­ma rehn olmak için o mâli aldım» diye iddia etsin. Bu takdirde had sa­kıt olur. Çünkü borcun istifası hususunda beynelfukaha ihtilâf vardır. İşte bu babdaki ihtilâf, bir şübhe vücude getirmek dedir. Bu şübhe ise haddin sukutu için kâfidir. Bedayî.

«(îbni Ebî Leylâya göre bir kimse alacağına mukabil medyunun herhangi cinsden olursa olsun bir mâlini ahz edebilir. Zira bunların ara-;ında maliyet itibariyle bir mücaneset vardır.

741 - : Çalınan mâlin tâfih, hakkında müsamaha carî bir gey ol­maması şartdîr.

Binaenaleyh ot, saman, kamış, alelade odun, kömür gibi şeyleri çalmak, haddi müstelzim olmaz. Çünkü halk, bunları tafih sayar, bun­ların alınmasına mümaneati hasasetden addeder.

Kireç, kerpiç, kiremid, cam bardak, balçıkdan yapılmış desti gibi şeyleri sirkat de haddi müstelzim değildir. Zira bunlar da tafih sayüır. Fakat odundan yapılan şeyler, bunun hilâfınadır. Çünkü sanat, odunu tefahetden çıkarır.

Kezalik : saç, abanos, sandal gibi odundan sayılan şeyler - ken­dilerinde sanat eseri bulunmasa bile haddi zatında kıymetli bulun­duklarından bunları sirkat, haddi müstelzim olur. Maahaza bir şeyin tafjh sayılıb sayılmaması hususunda nâsın  örfüne  müracaat lâzımdır.

«(Eimmei selâseye göre kıymeti nisab mikdarına baliğ olan her­hangi bir ağaç Parçasını çalmak, haddi icab eder.

742 - : Çalınan mâl, her veçhile tecavüzden masun olub sarik için ahz salâhiyeti, te'vil ve tenavül ibahe şübhesi bulunmamak şartdır. Çünkü had, bir ukubeti mahzadır. Cinayeti mahzadan dolayı tatbi'i edilir. Gayri masum veya te'vil ve tenavtiî şübhesine mukarin bir mâli ahz ise bir cinayeti mahza değildir ki, bundan dolayı bir ukubeti man-zanın tatbik edilmesi tecviz olunsun.

Binaenaleyh dari harbde bir harbînin mâlini sirkat, haddi icab cL-mediği gibi dari islâmda bulunan bir müste'minin mâlinin sirkat de - zamanı ve müstelzim olursa da - haddi müstelzim olmaz. Çür.-kü harbînin mâli, masum değildir. Müste'minin mâli, muvakkaten masum :s3vde kendisi esasen harbî olduğundan mâlinde şübhei ibahe mevcuddur. Fakat îmanı Züfere göre müste'menin mâlini sirkat, haddi müstel-zimdir. Zira onun mâli, dari islâmda muhrez bulunur. Zimmînin masum olduğu gibi müste'menin mâli de masumdur. Bedayî. «(Eimmei selâsenin iotihadları da böyledir. )

Kezalik bir müste'men, dari islâmda bir müslimin veya bir zim­mînin bir mâlini çalsa hakkında had lâzım gelmez. Çünkü o, islâm ah­kamını tamamen iltizam etmiş değildir ve bu mâli ahz etmenin mubah olduğuna kaildir.

Bu mesele, îmamı Âzam ile tmam Muhammede göredir. İmam Ebu Yusüfe göre müste'men hakkında had lâzım gelir. Zira dari İslama eman ile girmiş olmakla islâm ahkâmına riayeti iltizam etmiş bulunur.

«(imam Mâlik ile İmam Ahmedin ictihadları da böyledir. Muahid-ler de müste'men hükmündedirler.)

Kezalik : hakkında haddi sirkat icra, edilmiş olan bir sârikin çal­mış olduğu mâli diğer birisi sirkat etse bu ikinci sârik hakkında had lâ­zım gelmez. Çünkü birinci sârik hakkında had icra edilmekle bu mâlin mesrukun minh hakkıdna masumiyeti, mütekavvimiyeti sakıt olmuşdur. Bununla beraber birinci sârikin bu mâle vaz'ı yedi, sahih bir suretde vaki olmamışdır. Halbuki had icrası için mesrukun minhin bir yedi sa­hihe mâlik* olması lâzımdır.

Kezalik : bir kimse, bir şahsın bir mâlini çahb da hakkında had icra ve o mal sahibine iade edildikden sonra tekrar o mali o şahısdan çalacak olsa bakılır: eğer o mal,, tağyire uğramamış ise tekrar had lâ­zım gelmez. Fakat tağayyüre uğramış, meselâ : iplik iken dokunub ku­maş haliçte getirilmiş ise had lâzım gelir. Çünkü birinci takdirde o mâlin ilk çahnitıası ve bu yüzden had icra edilmiş olması ile ismeti sakıt ol­muşdur. îkinci takdirde ise o mal, bask al aşmış, yeni bir ismet = masu­niyet kazanmış dır.

Bu mesele, İmamı Âzam ile îmam Muhammede göredir. îmam Ebu Yusüfden bir rivayete göre her iki takdirde de tekrar had lâzım peîir. Cttnlril o mal, sahibine iade edilmekle yeniden bir masumiyyet kesbetmişdir.

«(îmam Safiînin  mezhebi de bu veçhiledir.)

743 - : Çalınan şeyin maksudun bissirka olub haddi icab eden şeylerden bulunması şartdir.

 haddi icab  eden eşyadan bir sev   maksudun     bissirka olarak çalındığı zaman bakılır: eğer kendisi yalnız başına nisab mikdarı-na baliğ ise veya kendisi bu mikdara baliğ değilse de kendisine tâbi olan şey ile beraber bu mikdara baliğ ise veya bunlardan lâalettayin birisi maksud bissirka olub mecmuu bir nisab mikdarına baliğ bulunuyor ise bu sirkatden dolayı bil'ittifak had lâzım gelir.

Meselâ : içerisi bal dolu bir kab çahmb da mecmuunun kıymeti ni­saba baliğ olsa had lâzım gelir. Çünkü bu sirkatden maksud olan, bal­dır, ona tabi olan kabın kıymetiyle nisab mikdan ikmâl edilmiş olur.

Fakat sirkat ile kasd edilen şey, infirad halinde haddi icab etme-ven bir şey ise kendisine tâbi olarak sirkat edilen şey, nisab mikdarına baliğ olsa da - maksud bissirka olmadığından - haddi icab etmez.

Meselâ : gümüş cildîi veya mücevherle murassa bir mushafı şerif, mücerred mushafiyetinden dolayı sirkat edilse sâriki hakkında had lâzım gelmez. Çünkü mesahifi şerifeyi  sirkat, esasen haddi mucib değildir.

Kezalik : içerisi şarab dolu bir kab, mücerred şarabdan dolayı sir­kat edilse haddi müstelzim olmaz, velev ki, o kabın kıymeti nisab mik­darına baliğ olsun. Zira sirkat ile maksud olan şarabı sirkat, haddi müs­telzim değildir.

Bu şart, İmamı Âzam ile îmam Muhammede göredir. İmam Ebu Yusüfe göre bu şart, muteber değildir. Binaenaleyh bu suretlerin hep­sinde de had lâzım gelir. Çünkü bu suretler de yalnız cild, yalnız mücev­her veya yalnız kab sirkat edilmiş sayılır. Bedayi.

744 - : Çalınan malın mütesariüTfesad - süratle bozulur bir şey olmaması şartdır.

Binaenaleyh ağaç üzerinde bulunan veya başka bir- ağaç üzerine asılmış olan hurma, üzüm, nar gibi taze meyvalan sirkat, haddi icab et­mez, velev ki, bunlar, duvarlarla çevrilmiş bir bahçe içinde, muhafaza altında bulunmuş olsun. Çünkü bu meyvalar, bu halde mütesariülfesad olub kurumadıkça kemale ermez, bihakkın maldan madud bulunmaz.

Henüz başaklarında bulunan buğday ile arpa da ağaç üzerindeki meyva mesabesindedir.

Kezalik : Taze etleri, taze veya tuzlu balıkları, sütleri, av havvan-larını, kuşları, yiyilmek üzere hazırlanmış yemekleri sirkat de haddi icab etmez. Zira bunların bir kısmı süratle bozulur, bir kısmı da dari islâmda mübahülcins olub  nâs arasında mâlden sayılmıyacak tâfih addolunur.

Bir haneden çalının da daha harice çıkarılmadan kesilen bir hav-van, meselâ : bir koyun hakkında da hüküm böyledir. Bu halde sârik. o havvanın kıvmetini sahibine zamin ve tazîre müstahik olur.

Bir seneden diğer bir seneye kadar kalan kuru mevvalar, bütün hububat, yadlar, ıtrivvat, sirke, bekmez gibi şeyler, seccade veva sergi haline getirilmiş olan nöstekiler süratle bozul madik lan  ve  tafih savıt «(imam Mâlik ile imam Ahmed, mütCsariürfesad olmamak şartı:;» kabul etmemekdedirler.'îmam Şafiîye göre de mekânı hırzda buluna/i gerek taze meyvalan ve gerek et, ekmek, sebze gibi şeyleri sirkat, kıy­metleri nisab mikdarına baliğ olunca haddi müstelaim olur. Çünkü sir­kat, mahalli hırzdan mütekavvim olan bir mali gizlice almakdan iba-retdir, bunların maliyetinde ve tekavvümünde ise şübhe yokdur. Binaen­aleyh bunları mahallî hırzdan gizlice almak, haddi müstelzim bir sirkat­den başka değildir. îmam. Ebu Yusuf den de bu veçhile bir rivayet mev-cuddur.)

745 - : Çalman şeyin en az nisab mikdarmda bulunması şartd Binaenaleyh bir nisba mikdarıdnan dûn olan bir mali çalmak, haddi icab etmez. O şeyin nisab mikdarına baliğ olub olmadığına sârik, gerşk evvelce vâkıf olsun ve gerek olmasın. Hattâ bir hırzdan her defasında harice çıkarılan eşyanın lâakal nisab mikdarına müsavi olması da şart dır.

Meselâ : bir kimse, bir haneye girib de dokuz dirheme müsabi bir mali harice çıkardıkdan sonra tekrar o kıymette diğer bir mali de dışa riya çıkarsa hakkında had icra edilemez. Çünkü bu malların mecmuu nisab mikdarına baliğ ise de her biri nisab mikdarına baliğ bulunmamışdır.                                     

Kezalik  bir kimse, başka başka iki haneden mesela : cem'an on dirhemlik bir mal çalsa hakkında had lâzım gelmez. Zira bunlar ayrı ayrı sirkatlerdir ki, hiç birinde nisab bulunmamıştır.

Fakat bir hane içinde bulunüb müteaddid kimselere aid bulunan nisab mikdarına müsavi bir mali sirkat edecek olsa had lâzım gelir. Çüri kü bu halde mesrukun minhe değil, sârik ile kırze bakılır, sârik ise bit. hırz ise müttehiddir.

Kezalik : bir şahsı, bir haneden çaldığı bir mali daha hanede iken iki parçaya ayırdıktan sonra harice çıkarsa bakılır : eğer bu mal, par-çalandıkdan sonra nisab mikdarına baliğ ise haddi icab eder, değilse et­mez. Çünkü sirkatin tamamiyeti ânında tam nisabın mevcudiyeti aranır. Sirkatin tamamiyeti ise hırzdan çıkarmakla tahakkuk eder. Binaenaleyh hırzdan çıkardıktan aonra parçalayıp da kıymeti nisabdan dûn bir mik dara düşse yine had lâzım gelir. Zira bu takdirde sirkat, tamam olmuş olur. Nitekim bundan sonra bilkülliyye zayi ve müstehlek olması da had­di icaba mani olmaz.

Bir de çalınan eşyanın nisab mikdarına baliğ olub olmadığı, heir sirkatin vukubulduğu zaman ve mekâna, hem de had icra edileceği vak te nazaran tayin edilir. Binaenaleyh sirkat zamanında, yani: eşyamı hırzdan harice çıkarıldığı anda kıymeti nisab mikdarında olduğu haldf had icrası zamanında bu mikdardan noksan olsa bakılır: eğer bu nok san, es'arın tebeddülünden münbais ise - zahirürrivayete göre hat lâzım gelmez. Fakat çalınan malın aynine arız olan bir kusurdan miite eli id ise hadde mani olmaz. Bedayi, Hidaye.

v- {Hanbelîlere göre çaldığı şeyin nisab mikdarma baliğ olduğunu sâ-rikin evvelce bilmesi şartdır. Binaenaleyh alelade bir mendili çaldığı hal­de bunun bir ucunda nisaba müsavi bir meblağ bağlı bulunsa veya* çal­dığı bir cevherin kıymetçe nisato mikdanndan dûn olduğunu zan etmiş olsa hakkında had lâzım gelmez. Hattâ bu mezhebe göre sirkatin haram olduğuna sarikîn vakıf olması da şartdır. Binaenaleyh henüz müslüman olmuş, veya ehli ilimden mahrum bir muhitde yetişmiş olduğu cihetle sirkatin haram olduğunu bilmeyen bir sârik hakkında had lâzım gelmez.

Hasanı Basrî ile Zahirilere ve Haricîlere göre sirkate nisab, esasen şart değildir. Bedayi, Keşşafülkına, Elmuhallâ.)

746  - :  Çalınan şeyin mutlaka muhrez ve maksudun bilhırz olma­sı şartdır.

Binaenaleyh muhrez olmayan bir mali sirkat, haddi müstelzim ol­maz.

Meselâ: bir hizmetçi, hizmet etdiği haneden veya bir şahıs, müsafir bulunduğu yerden veya bir amele içerisine girmeğe me'zun olduğu ma­halden bir şey çalsa hakkında had icab etmez. Velev ki çalınan şey, ka­pısı kilitli bir oda veya sandık içinde bulunmuş olsun. Velev ki orada mal sahibi veya muhafızı naim bulunsun. Çünkü o yerlerin içerisine girilme­ğe mezuniyet verilmekle onlar, bu sâriklere nazaran hirz olmakdan çık­mış, çalınan mal da sureti mutlakada muhrez bulunmamış olur.

Bu esas üzerine aşağıdaki meseleler de teferru eder:

747 - : Bir ecir, almaya mezun olduğu bir mali içerisine girmeğe mezun bulunmadığı bir yerden gizlice çalsa hakkında had lâzım gelmez. Çünkü  o mali  almaya  mezun  olması,  hırze  girebilmesi  hususunda bir şübhe iras etmiş olur.

748 - : Bîr kimse, içerisine girmeğe mezun olduğu bir dükkândan, bir haneden, bir hamamdan veya sair böyle bir mahalden herhangi bir şahsa aid bir mali çalsa hakkında had icab etmez. Velev ki o mal, sahi­binin başı altında bulunmuş olsun. Zira bu yerlerden her biri binefsihı hırzdir, içerisine girilmeğe izin verilmekle bunlar hırz olmakdan çıkmış bulunurlar. Fakat mezuniyet verilmediği bir vakitdc, meselâ:  geceleyin bunlardan birine girilerek sirkat fi'li vücude getirilecek olsa o takdirde had lâzım gelir.

«(îmam Mâlike göre hammamdan bir malın çalınması, eğer muha­fızı mevcut ise haddi icab eder, mevcud değilse icab etmez.

İmam Şafiîye ve îmam Ahmedden bir rivayete göre de hammam­dan ve emsalinden bir malin sirkat edilmesi, mutlaka haddi icab eder.

749 - : Mer'adan hayvanları çalmak, haddi müstelzim değildir, ve­lev ki yanlarında çobanlan bulunmuş olsun. Çünkü bu hayvanlar, muh­rez sayılmaz, bunların mer'aya bırakılması ihraz için değil, ot otlamaları içindir. Fakat hayvanatı muhafazalarına mahsus olan ahırlardan, ağıllar­dan çalmak, haddi müstelzimdir. Zira bunlar birer mahalli hırzdir.

750 - : Sahralarda muhafızsız bir halde bırakılmış olan mallan sir­kat, haddi icab etmez. Fakat yanlarında sahipleri veya muhafızları bu­lunduğu takdirde haddi müstelzim olur. Çünkü sahralar, bigayrihi hırz­dir, buralardaki mallar, yanlarında muhafızlan bulunduğu takdirde muh­rez sayılır.

751 -  : Hırzı sirkat, haddi icab etmez.   Çünkü hırz,  muhrez bu­lunmamış olur. thraz ise had icrası için bir şartdır.

Maahaza hırz, muhrez bulunmadığından bunu çalmak, ihtifaya muh­taç olmayabilir. Ihtifa ise sirkatin rüknüdür. Bu rükün bulunmadıkça had icra edilemez.

Binaenaleyh bir kimse, bir hanenin dış kapısını çalsa veya haric-deki Ht çuvalı varmaksızın içindeki eşya ile birlikte sirkat etse - bun­lar, emvali zahireden olmakla - hakkında had cezası tatbik edilemez. Fakat kapıyı açarak hane içerisindeki bir mali veya çuvalı yararak için­deki eşyayı çalsa hakkında had icra edilir. Zira bu takdirde mali muh-rezi sirkat etmiş olur.

752 - : Bir kimse, bir hırze girib bir mali elde etdiği halde veya o malı harice atıb da daha kendisi harice çıkmadan yakalansa hakkında had icra edilemez. Çünkü o mala tamamen vaz'ıyed etmiş, maksad husu­le gelmiş sayılamaz. Fakat hirzdan çıkıb da harice atmış olduğu mali aldıkdan sonra derdest edilse hakkında bil'ittifak had lâzım gelir. Çün­kü o mala vaz'ıyedi tahakkuk etmiş olur. Şu kadar var ki, îmam Züfer-den rivayet edilen bir kavle nazaran bu suretde de ha"d lâzım gelmez. Zi­ra o kimse bu mali hırzden bizzat alıb harice çıkarmış değildir.

«(imam Şafiîye göre sârik, daha mahalli hırzdan çıkmadan yaka­lansa bu halde de had lâzım gelir. Çünkü mali muhrezi ahz etmekle sir­kat fi'lî tamam olmuş oîur. Bundan sonra mahalli hırzdan çıkması ise sir­kat filini ikmal için değil, belki nefsini kurtarmak içindir.

753 - : Bir kimse, bir hanenin duvarını delip içeri girmeden elini uzatarak bazı şeyleri çalsa hakkında had lâzım gelmez. Çünkü mahalli hırza girmiş, hürmeti hırzı hetk etmiş değildir.

Bu, zahirürrivayeye göredir. Fakat îmam Ebu Yûsüf'den rivayete göre had lâzım gelir. Zira o kimse, bir muhrez mali gizlice almış bulunur. Maksad, hırzdan mali almakdır, yoksa mutlaka hırza girmek değildir. Nitekim sandıklardan, çuvallardan yapılan sirkat de böyledir.

754 - : Bir şahıs, mahalli hırz olan bir haneye girip de müteaddid odalarından birindeki bir mali alarak hanenin sofasına çıkarsa bununla hakkında had lâzım gelmez. Çünkü hane,  müteaddid odalariyle beraber yalnız bir hırz sayılır. Bianenaleyh mal, tamamen harice çıkarılmadıkça sirkat tahakkuk etmiş olmaz. Fakat bir sofa dahilindeki odalardan her biri, başka bir kimseye aid bulunsa bu odaların herhangi birinden sofaya bir malın çıkarılmasiyle sirkat tahakkuk ederek had lâzım gelir. Zira bu takdirde her oda hırz sayılır.

755 - : Bir kimse, kapısı gündüzün dayalı veya açık bulunan bir hane içerisine girerek  sirkatde bulunsa    hakkında had lâzım    gelmez. Fakat geceleyin mürur ve übur kesildikden sonra   kapısı kapalı,   fakat kilitlenmemiş bulunan bir haneden    yapılacak bir sirkat,     haddi müs-

.telzim olur.

756 - : Bir kimse, gündüzün bir hanenin veya dükkânın kapısını anahtar ile açarak içerisinden sirkatde bulunsa bakılır:  eğer içerisinde kimse bulunmamış ise had lâzım gelmez. Fakat içerisinde bir şahıs bu­lunduğu halde sârik, bunu bilmeksizin sirkatde  bulunmuş ise had lâ­zım gelir. Zira bu takdirde sirkat, mücahereten değil, hufyeten vaki ol­muş, binaenaleyh sirkatin rüknü bulunmuş olur.

757 - : Geceleyin yapılacak bir sirkatde ibtidaen gizlilik şart ise de intihaen ıjart değildir. Fakat gündüzün veya akşam ile yatsı arasın­da halkın henüz gidib gelmekde bulunduğu bir zamanda yapılacak bir sirkatde gizlilik, hem ibtidaen ve hem de intihaen lâzımdır.

Binaenaleyh bir kimse, bir haneye geceleyin gizlice girerek sahi­binin gözü önünde bir malını cebren alacak olsa hakkında had lâzım gelir, Çünkü bu halde bir mahalli hırze bilâ mezuniyet girilmiş ve ma! her ne kadar sahibinden gizli olarak alınmamış ise de halkden gizli ola rak alınmış ve hâdise haricden yardıma koşacak kimselerin bulunamı yacağı bir vakitde vukua gelmişdir.

Fakat bir kimse, bir haneye gündüzün gizlice girib de bir mali sa hibinin gözü önünde mugalebeten alacak olsa hakkında had lâzım gel­mez. Zira bu takdirde bidayeten gizlilik bulunmuş ise de intihaen bu­lunmamış ve hâdise haricden istimdad mümkün olan bir zamana mü­sadif olmuşdur.

758 - : Bir kimse, kiraya verdiği bir haneden müste'cirinin bir malini çalacak olsa hakkında had icra edilebilir. Çünkü o hane, miiste'-cirin eli altında bulundukça bir hırz olub mucirin oraya girmeğe hakkı olamaz.

Bu, İmamı Azama göredir. Fakat îmam Ebu Yusuf ile İmam Mu-hammede göre had icra edilemez. Zira o hane, sârikin mülkü olduğun

759 - : Müste'cir,  mucirin hususî ikametgâhına  gizlice  girib bir mâlini çaldığı takdirde bil'ittifak had lâzım gelir. Çünkü müste'cirin o ikametgâha büâ müsaade girmeğe asla hakkı yokdur.

760 - : Bir haneye gizlice giren şahıs, elde etdiği eşyayı bir hay­vana yükliyerek beraber harice çıkarsa hakkında had lâzım gelir. Çün­kü hayvanın harekâtı, saikine müzaf olur.

Fakat katar halindeki bir hayvan veya üzerindeki bir yük çalına­cak olsa sârik hakkında had lâzım gelmez. Bu hayvanların saikleri, kaideleri, râkibleri veya raileri bunların muhafızı sayılmaz. Bunların asıl maksadlan muhafaza değil, sevk etmekden, otarıb gütmekden ve kât'ı mesafeden ibaretdir.

«(Eimmei selâseye göre bu halde had lâzım gelir. Çünkü bu hay­vanların saikîeri, kaidleri, raileri, râkibleri bunların muhafızı saymr. Bu takdirde hırz bigayrihi bulunmuş olur.)

761 - : Hanelerin sathı da mahalli hırz sayılır.

Binaenaleyh damlardan rıisab mikdarı bir malı gizlice sirkat et­mek, haddi icab eder. Mebsut, Fethül'kadîr, Bedayî, Dürri Muhtar, Hindiyye.

«(Zahirîlere göre haddi sirkat için hırz şart değildir, her nereden olursa olsun çalınan az çok bir mal haddi sirkati müstelzim olur. El-muhallâ'). [19]

 basa dön

 

Meşkukün Mînhe Müteallik Şartlar  :

 

762  - : Mearukun minhin sirkat edilen  mallar üzerinde bir yedi sahihe sahibi olması şartdar.

Binaenaleyh bir kimse, bir mali sahibinin veya kendisine vedia ve­ya ariyet bırakılmış olan kimsenin veya ıiidzaribin veya mürtehinin ve­yahut satın almak üzere bulunan şahsın nezdinden sirkat edecek olsa hakkında had lâzım gelir. Çünkü bunlardan her birinin eli, bir yedi sahihadır.

Kezalik : mağsub veya mesruk olan bir mali gâsıbın veya herhangi bir sebeble hakkında had sakıt olmuş olan bir sârikin nezdinden sir­kat etmek haddi müstelzim olur. Çünkü bu mallar, gâsıb ile sârıkm za­manında bulunurlar, bunları sahihlerine vermekle mükellef di rîer. Bu cihetle bunların elleri bu mallar hakkında birer yedi zaman, birer yedi sahihadır.

Fakat hakkında had icra edilmiş olan bir sârikin yed'i, bir yed-i sahiha değildir. Binaenaleyh mesruk malı ondan sirkat, haddi icab et­mez. Nitekim bu mesele evvelce mufassalan yazilmışdır.

«(îmam Mâlike göre mali mesruku sârikden sirkat, her iki halde de haddi müstelzimdir.

 (îmam Şafiîye göre mağsub malı sirkat, haddi icab etmez.)

763 - : Mearukun minh ile sârik arasında vilâd,     cüziyyet veya zî rahmi mahrem olmak üzere –karabet zevciyyet    bulunmaması gartdır. Nitekim bu hususdaki meselelerde sârika >id şartlar sırasında mufassalan yazılmışdır. Bedayi, Hindiyye. [20]

 basa dön

 

Meşkukün Flhe Aîd Şartlak 

 

764 - : Sirkatin dari adilde vuku bulmuş olması şartdır.

Binaenaleyh dari harbde veya dari bağîde bulunan islâm tacirleri veya esirleri arasında vukubulacak bir sirkat, haddi icab etmez. Çünkü sirkat, veliyyüremrin velayet ve kazası bulunmayan bir yerde yapılmış olur.

Kezalik : harb sahasında ehli adi ordusundan bazı erler, ehli bağî ordusuna şebhun ederek bağîlerden bazılarının mallarım çalsalar ve bi­lâkis bağîlerden bazıları, ehli adil ordusuna gizlice baskın vererek bazı kimselerin mallarını çalacak olsalar haklarında bilâhare had icra edile­mez. Çünkü hâdise veliyyül'emrin velayeti tamamen carî olmayan bir yerde vuku bulmuştur. Bununla ehli bağyin emvali hakkında ademi is­met şübhesi vardır. Ehli bağyin sirkati de kendilerince bir te'vile, bir ibahe itikadına müsteniddir. Had ise şübhe ile, te'vil ile sakıt olur.

Fakat ehli adilden bir kimse, dari adildeki herhangi bir insanın küfrüne kail ve kanını, mâlini müstehil olarak bir mâlini sirkat edecek olsa hakkında had' lâzım gelir. Çünkü böyle mücered bir ibahe itika­dına itibar olunmaz. Böyle bir şeye itibar olunması, hadleri İskata, me­zalimi irtikâba sebebiyet verir. Bedayi.

765 - : Sirkatin kıtlık seneleri haricinde vuku bulmuş olması şartdır.

Binaenaleyh kaht bulunan bir zamanda, bir yerde yapılacak bir sirkat, zamanı, ta'zîr cezasını müstelzim olursa da haddi müstelzim olmaz. Çünkü zaruret halinde başkasının malinden - bilâhare tazmin etmek üzere - zaruret mikdarı tenavül edilmesi mubah hükmünda bu­lunur. Sârikin bu cüreti de ilcai. zaruretle olmuş olabilir. BÖyle bir ih­timal ve şüphe ile de had icra edilemez. Bu hal,. cezayı tahfif edecek sebeblerden sayılır.

«(Hanbelî fukahasının beyanlarına göre kıtlık senesinde sârik, sa­tın alinacak şey veya satın alacak para bulamadığı takdirde yapacağı bir sirkat, hakkında haddi icab etmez. Yine Hanbelî ulemasından bazı­larının beyanına nazaran da eğer mal sahibi böyle bir senede sârika lâ­zım olan malı - velev yüksek bir fiyatla olsun - satmayacak olursa bu malı sirkat etmesi, haddi icab etmez. Diğer bir rivayete göre de böyle bir zamanda bir kimsenin nefsini helâkden kurtaracak mikdarda bir malı çalmayı, haddi mucib olmaz, bundan ziyadesini çalmak, haddi mucib olur. Kegşafül'kına.) [21]

 basa dön

 

Müttehid, Muhtelif Ve Müştekek Sikkatler  :

 

766 - : Başka başka kimselere aid olduğu halde bir mahalli hırz-de bulunan mallar hakkındaki sirkatlere- «müttchid sirkatler» denir. Bu malların mecmuu, rüsab mikdanna baliğ olunca sarık hakkında haddi müstelzim olur. Velev ki, hiçbiri müstakillun nisab mikdarında bulunmasın.

Meselâ- : bir şahıs, hırz teşkil eden bir hailedeki Dİr iki odaya de-faatla girib başka kimselere aid ve mecmuu nısab mikdarına baliğ bazı eşyayı sofaya çıkarıb da badehu mecmuunu birden harice çıkarsa bu, bir müttehid sirkat olacağı cihetle bundan dulayı hakkında had lâzım gelir.

767 - : Gerek bir kimseye ve gerek başka başka kimselere aid olub muhtelif hırzlarda bulunan mallar hakkındaki sirkatlere de «muh­telif sirkatler» denilir. Bunlardan hiçbiri, sirkat nisabına baliğ olmadı­ğı takdirde haddi'icab etmez, velev ki, mecmuu, nisab mikdarına ma'zi-yadetin baliğ olsun. Nitekim misali, nisabı sirkat hakkında verilen ma­lumat arasında geçmişdir.

768 -  : Birkaç şahsın birlikde  yapmış    oldukları    sirkatlere dü «müşterek sirkatler» denir. Şöyle ki  : bir taif? bir haneye gizlice girib de odalardaki eşyayı müteferrikan hanenin saaanına çıkardıkdan sonra mecmuunu birden alıb dışarıya çıkarmalar her birinin     hissesine  nisab mikdarı   isabet ekliği   takdirde haklarında had icra edilir.

Bu gibi eşhas arasındaki teavün ve iştirak, sirkat cinayetine cüret­lerini artıracağı cihetle haklarında bir zecr olmak üzere had icrası, hikmeti cezaiye icablarmdandır.

Fakat her bir kısım eşyayı, diğerlerinin yardımı bulunmaksızın müstakillen harice çıkarsa kendisinin çıkardığı bu mal, nisab mikdarı­na baliğ olmadıkça hakkında had lâzım gelmez.

«(imam Mâlike göre eğer yapılan bir sirkat, teavüne ihtiyaç gös­terir bir suretde ise bu sârikler hakkında had lâzım gelir, velev ki her birine isabet eden mikdar, nisab mikdarına baliğ olmasın.)

(imam Ahmede göre de bu sirkatlerden dolayı mutlaka had lâzım gelir. Teavüne ihtiyaç görülsün görülmesin. Kereste gibi ağır bir şeyi sirkatle elbise gibi hafif, bir şahsın yalnızca dışarıya çıkarılabileceği bir şeyi sirkat arasında fark yokdur.

769 - : Bir hanenin  duvarım iki şahıs  delib  de     bunlardan biri haneye girerek elde etdiği bir mali harice çıkardıkdan sonra bunu her ikiai  birlikde   yüklenib götürmüş  olsa bakılır:  eğer  hangisinin  haneye

girdiği malûm ise asıl sârik o olmuş olur. Binaenaleyh had onun hak­kında yapılır. Diğeri ise bu cinayete yardım etmiş olacağından hakkın­da yalnız ta'zir lâzım gelir.

Fakat haneye hangisinin girdiği teayyün etmezse hiçbiri hakkında had yapılamaz. Çürük sârik, meçhul kalmış olur. Bu halde haklarında yalnız ta'zir cezasiyle iktifa olunur.

770  - : Yalnız bir şahıs sirkat için bir haneye girib de elde et-diği malı haricdeki arkadaşına atmakla o da bu malı asla hiç biri hak­kında had lâzım gelmez. Çünkü hane dahilindeki şahıs, bu mala tama­men vaz'ı yed etmiş sayılamayacağı gibi     haricdeki şahıs da bu man hırzdan bizzat çıkarmış değildir.

771 - : Bir haneye gizlice giren bir şahıs,  elde etdiği eşyayı ha­ricdeki arkadaşının eline teslim etse İmamı Azama göre hiç biri hak­kında had lâzım gelmez, aricdeki şahıs, elini hane içerisine sokmuş ol­sun olmasın. Fakat îmameyne göre haneye girmiş olan şahıs hakkında had lâzım gelir; Haricdeki şahıs hakkında ise elini haneye sokmamış ise had lâzım gelmez. Çünkü haricdeki şahsın eli, dahildeki şahsın eli ma­kamına kaim bulunmuş sayılır.

Şayed haricdeki elini hırz olan haneye sokarak eşyayı arkadaşının elinden almış bulunursa aralarında bir sirkati müştereke vücude gelmiş olacağı cihetle her ikisi hakkında da imam Ebu Yusüfe göre had lâzım gelir. Bedayî, Zeyleî.

«(Eimmeİ selâseye göre iki kişi bir hanenin duvarını delib de bi­risi içeriye girerek elde etdiği eşyayı dışarıdakine teslim etse veya ona atsa had, yalnız içeriye girmiş olan şahıs hakkında lâzım gelir, .dışarı­daki hakkında lâzım gelmez.) [22]

 basa dön

 

Sirkat Hadiselerinin Sureti Sübutü  :

 

772  - : Haddi icab eden herhangi bir sirkat hâdisesi, ya ikrar ile veya beyyine ile sabit olur.

Sirkati ikrar, sirkat yapan mükellef bir şahsın bu cürmünü bizzat itiraf etmesi demekdir. Bİr şahsın kendi aleyhine yalan yere ikrarda bu­lunması müsteb'addir. Bir şahıs, başkalarına karşı müttehem olsa da kendi nefsi hakkında müttehem olmaz. Binaenaleyh - îmamı Âzam ile imam Muhammede göre - sârikin bu cürmünü bir defa ikrar et­mesi kâfidir. Fakat imam Ebu Yusüfe göre iki defa, muhtelif iki mec-lisde ikrar etmedikçe hakkında had icra edilemez.

«(imam Mâlik ile imam Şafiîye göre de bir ikrar kâfidir. Fakat İbni Ebi Leylâ ile imam Ahmede göre iki defa ikrar lâzımdır. Elmiza-nül'kübra, Elbedayi.)

733 - : Bir şahıs, bir kimsenin meselâ : yüz lira çaldığını ikrar etdikden sonra bu ikrarından dönerek: «Hayır, vehm etmişim, diğer kimseden yüz lira çaldım» dese hakkında had icra edilemez. Çünkü bi­rinci ikrarından rücu etmekle tenakuzde bulunmuşdur Tenakuz ise şüb-he iras etmek hususunda rücu mesabesindedir.

Fakat o iki kimseden her Diri, kendisinden sirkat edildiğine dair olan ikrarı tasdik etdiği takdirde o şahsa yüz lira tazmin ettirebilir. Zi­ra tenakuz ve rücu ile mal hakkındaki İkrar, zail olmaz.

774  - : Sirkat hakkında cebren vuku bulan ikrar,     muteber de­ğildir.

Binaenaleyh bir şahıs, vukubulan darbe, tehdide, habse, aç bırakıl­mak gibi bir suretle ta'zibe binaen sirkatde bulunduğunu ikrar etse bu­na itibar olunmaz.. Çünkü bu gibi hajler, ikrarın ciddiyetine münafidir.

Maahaza müteehhir fukahadan bazı zatlara göre ikrah ile vukubu­lan sirkat ikrarı, muteberdir. Zira zamane hırsızlarının tav'an ikrarda bulunmaları müsteb'addir.

775 - : Sirkat hususundaki  beyyine,  züküret,     adalet,  asalet ile muttasıf, en az iki mükellef kimsenin sirkat vukuu hakkında yapacak­ları şahadetten ibarettir.

Binaenaleyh bu hususda kadınların, suihal eshabmm ve başkaları­nın şahadetlerine mebni şahadette bulunanların şahadetleriyle haddi sir­kat icra edilemez. Çünkü bunların şahadetlerinde şübhe vardır. Hadler ise şübhe ile sakıt olurlar.

Maahaza kadınların had hususunda şahadetleri muteber değilse de mal hakkında muteberdir. Binaenaleyh çalınan mal hakkında kadınla­rın erkekler ile beraber şahadetleri kabul olunur. Hattâ bu mal hususun­da şahadet üzerine şahadet de makbuldür. Bedayî, Hindiyye.

776 - : Hâkim,  şahidlerden iddia edilen  sirkatin  mahiyyetini, keyfiyyetini istizanda bulunur, şahidlerin adaletini tetkik eder, şahidler tezkiye edilmedikçe had icra edilemez. Çünkü had,  telâfisi kabil olma­yacak bir cezadır. Şu kadar var ki, tezkiye esnasında sârik, habs edilir. Zira sirkatle müttehem olduğundan firar etmesi melhuzdur.

Şahidler tezkiye edildiği halde mesruhun minh gaib bulunsa had yine icra edilemez.

777 - : Haddi sirkatin şahadetle sübutü için şahadet âmnda hu­sumete salâhiyeti bulunan bir kimsenin hazır bulunması lâzımdır.

Binaenaleyh mal sahibinin veya muda1, mürtehin gibi yedi zaman ashabından birinin huzurunda olmaksızın yapılan şahadet, kabul edi­lemez. Çünkü çalındığı söylenilen mâlin, sârikden başkasına aid olduğu taayyün etmek lâzımdır.. Bu taayyün ise husumetle vücude gelir. Şukadar var ki, bunların gıyabında şahadet    vaki olsa    sirkatle    müttehem şahis,  habssediür. Zira yapılan şahadet,  sârik  hakkında  bir töhmet  iras

eder. Töhmete binaen habs ise bir emri İhtiyatî olarak caizdir. Mebsut.

«(İbni  Ebi  Ley laya göre had-icra edilebilmesi için me'srukun minhin hazır bulunması  lâzım  değildir,  onun gıyabında  da  icra edilebilir.)

778 - : Mesrukun mmh  hazır olduğu     halde şahidler     tegayyüb veya vefat etseler İmamı Azama göre had icra edilemez. Fakat    diğer bir kavle göre icra edilebilir. İmam Ebu Yusuf de buna kaildir.

779 -  : Haddi  sirkat hususunda bir şahadetin  kabul   edilebilmesi iğin tekadünıi and bulunmaması da icab eder.

Tekaddümi ahd, bir hâdisenin vukuundan itibaren bir müddetin mü rür etmeyidir ki, bu, bazı. husumetlerde dâvanın niyetine, şahadetin ia-timaına bir mania teşkil eder. Buna «tekadümi zaman» da denir.

Bu müddetin mikdarı hakkında nluhtelif kaviler vardır. Bunun, as­garî haddi, altı ay veya bir ay veya üç gündür, imamı Azamdan bir ri­vayete nazaran bunun takdir ve tayini veliyyüTemrin rey'ine muhav-veldir.

Binaenaleyh sirkat hâdisesinden bir müddet geçtikden sonra bazı kimseler gehb de sirkate şaiıadetde bulunsalar şahadetleri, had husu­sunda kabul edilmez. Çünkü tekadümi ahd, gübhe tevlıd etdiğinden bu gibi hadlere mütealük şahadetleri ibtal eder. Şu kadar var ki bu şaha­det ile asıl sirkat, sabit olacağından çalman şeyin tazmini lâzım gelir. Bu hususd veliyyül'emr veya naibi, kendi kanaati t ammesi ne göre mua­mele yapar. Eğer zanm galibi, nıuttehemin sirkat etdiği ve çalman ma­lın da yanında bulunduğu hususunda lekanür ederse müttehem hak­kında bir ta'zir mahiyetinde olarak bazı cezalar tertib edebilir. Mebsut, Bedayî, Reddi Muhtar.

780 - : Mesrukun minhin mechuliyeti de ikrar ve şahadetin had hususunda kabulüne manidir. Meselâ : Bir şahıs, mesrukun minhin gı­yabında: «Ben bu malı çaldım, amma bunun kime aid olduğunu bilmi­yordum» veya «kime aid olduğunu haber vermem» dese hakkında had icra edilemez.

Kezalik : şahidler : «Bu şahıs şu malı çalmışdır, fakat bu malın kime aid olduğunu bilmiyoruz» deseler şahadetleri makbul olmaz. Çün­kü mesrukun minhin gaybubeti kabuli şahadete mani olduğundan nıec-huliyeti bitarikil'evla mani olur.

«(îmam Şafiıye göre de böyle bir ikrar vukubulunca hemen had icra edilemez, belki gaib olan mesrukun minhin huzuruna intizaren sâri-kin hapsi cihetine gidilir. Mebsut.)

781 - : Şahidler, bir şahıs hakkında: «Bu, fülân kimseden mese­lâ: yüz üra çaldı» diye şahadet etdikleri halde hablel'kaza bu şahadetlerinden rücu ederek «Hayır, şu diğer kimseden yüz lira çaldı» diye şahadetde bulunsalar bununla haddi sirkate de, zamane de hükm olu­namaz. Çünkü hükümden evvel şahadetden rücu ve şahadetde tenakuz, had ile ve mal ile hükme manidir.

782 - : Şahidlerin doğrudan doğruya sirkate şahadet etmeyib yalnız sirkat edilen mali sârikin ahz etmiş olmasına şahadet etmeleri mendubdur. Çünkü had icrasına sebebiyet vermeksizin çalınan mâlin zuhuruna hizmet edilmesi, evlâdır. Hattâ mal sahibinin de bu veçhile dâva ikamesi, nıüstahsen görülmektedir. Mebsut. [23]

 basa dön

 

Sirkati İsbat İçin Husumete  -   İkamei Dava Hakkında Malik Olanlar :

 

783 - : Çalman malın sahibi, sirkati isbat için husumet hakkına malık olduğu gibi mudeî, müsteirî, mürtehini, mezaribi, gasıbı, sevmi-şira tarikiyle kabızı da bu hakka mâlikdirler. Bu hususda Hanefî imam­ları arasında hilaf yokdur. Yalnız bunların husumetıyle had icra edi-lib ed.lemiyeceği hususunda ihtilâf vardır. İmamı Azam ile İmameyne göre bunların husumeüyle sirkat sabit olacağı gibi had de icra edilebilir, imam Züfere göre ise bunların husumetleri, had hususunda muteber değildir. Çünkü bunların yedlerı, asıl mal sahibinin eli gibi birer yedi sahihe değildir, bunlar yalnız çalman mali sahibine red için zamandan kurtulabilmeleri için husumet hakkında mâlik bulunmuşlardır. Maahaza bunların bu husumet haklan kabul edilmediği takdirde bunların ellerin­deki o malları sirkat etmeğe bir takım eşhasın cüretleri artmış olur. Bedayî.

«(İmam Şafiîye göre asıl mal sahibi hazır bulunmadıkça bunların husumetleri, ne çalınan malin istirdadı, ne de had icrası hususunda mu­teber değildir. Bedayi,)

784 - : Mesrukun  minh vefat edince varisleri husumet    hakkına mâlik olurlar, velev ki, çalınan maldan hisselerine düşen mikdar, nisab mikdanndan dûn olsun. Fakat içlerinden "biri gaib bulunursa hazır bu­lunanlar, haddi icra ettiremezler. Bedayî, Bahr.

785 - : Sârik, husumet hakkına mâlik     değildir.  Şöyle ki   bir sahîiin çaldığı mal, kendisinden sirkat edilse  had icrası  veya   o  malın istirdadı için husumet hakkım haiz olmaz. Çünkü onun eli bir yed-i sa­hihe, yani   :  bir yed-i mülk, bir yed-i zaman değildir.  Mesruku ondan almak, bir lûkatayı yoldan kaldırmak mesabesinde bulunur. Bu takdir­de o malın sahibi de - bu ikinci sârika karşı - had icrası için husu­met hakkına mâlik olamaz. Zira o mal, kendisinin elinden sirkat edilmiş değildir. Şu kadar var ki, diğer bir rivayete nazaran birinci sârik, henüz hakkında had icra edilmemiş ise mesruku istirdad için ikinci sârik aleyhine dâva ikame edebilir.  Çünkü bu mali  bil'istirdad sahibine red nadden halâs olabilmesi ihtimal dahilindedir.

Fakat hakkında had icra edilmiş ise artık husumete salâhiyeti kal­mamış olur. Zira had ile zaman içtima edemiyeceği cihetle bu halde .nesruku sahibine reddetmek mecburiyeti kazaiyesi kalmamıştır ki, bu-:iun için dâvaya salâhiyeti bulunsun.

Maahaza bir sârikin çaldığı mâli hakkında had icra edilse de sa­libine reddetmesi, diyaneten vacib olduğundan bu maksadla husumete mâlik olabilmesi de caiz görülebilir. Bedayî, Mebsut,

«(İmam Mâlike ve İmam Ahmedden bir rivayete göre haddi sirka­tin icra edilebilmesi, herhalde mesrukun minhin husumetine mütevak­kıf değildir. ElmizanüTkübra.) [24]

 basa dön

 

Sirkatin Hükmü Ve Haddi Sirkatin Mahiyyeti :

 

786 - : Sirkatin iki hükmü vardır, biri nefse, diğeri de mâle te-ıllûk eder. Nefse taallûk eden hadoUr. Mala taallûk eden de mesrukun istirdadı ve telefi takdirinde tazmin etdirilmesidir.

Haddi sirkat ise şeraiti mevcut ve usulü dairesinde sabit bir hır­sızlık hâdisesinden dolayı hırsız hakkında kat'ı uzuv suretiyle yapıla­cak bir ukubetdir. Şöyle ki : sirkat hâdisesi sabit olunca badelhüküm sarikin sağ eli bileğinden kesilir, bu hadden sonra tekrar sirkatte bulu­nacak olursa sol ayağı da mafsalından kesilir. Şayed bundan sonra yi­ne sirkatde bulunsa artık âzasından hiç biri kesilmez.. Belki salahı hali zahir oluncaya kadar hapis suretiyle ta'zir olunur. Çünkü aksi takdir­de sarikin her veçhile nefsini ihlâk cihetine gidilmiş olur. Bu hadden tnurad ise ihlâki nefs değildir. Hattâ kesilen uzuvlar, yaranın tevessü ve sirayetine mani olmak için zeyt ile veya sair bir yağ ile usulen dağ­lanır, sârikin helakine meydan verilmemeğe çalışılır.

Bu mesele, Hanefiyye ve İmamı Ahmedden bir rivayete göredir. Mebsut, Bedayî.

«(İmam Mâlike ve İmam Şafiî ile İmam Ahmedden diğer bir riva­yete göre sârikin evvelâ sağ eli, ikinci sirkatinde sol ayağı, üçüncü sir­katinde sol eli, dördüncü sirkatinde de sağ ayağı kesilir. Şayed yine sir­katde bulunacak olsa artık hapsiyle iktifa olunur. Şu kadar var ki, ve-liyyül'emr, defi fesad için lüzum görürse bu sâriki siyaseten öldürebilir.

Şafiî fukahası diyorlar ki : sirkat hâdisesinden sonra sârikin sağ eli bir âfet ile veya bir cinayet dolayısiyle veya zulmen kesilib düşecek olsa veya çolak olub da kesildiği takdirde nezfi dem ile helakinden kor-kulsa artık had sakıt olur, diğer eli veya ayağı kesilmez. Çünkü muay­yen bir uzva, yani : sağ ele tallûk eden hakkı kat', bu uzvun fevtiyle sakıt olur.

Zahirîlere göre beşinci defaki sirkatden dolayı sârik mutlaka kati olunur.

Bazı fukahaya göre de haddi sirkatden dolayı târiklerin yalnız parmaklarının kesilmesiyle iktifa olunur. Haricîlere göre ise sârikin eli omuz başından, «menkibinden» itibaren kesilir.

Kesilen uzvun dağlanması, Şafiî mezhebine nazaran uzvu kesilen şahsa aid bir hakdır. Binaenaleyh dilerse buna mani olabilir. Buna «hasm» denir. Bidayetül'müctehid, Elmuhallâ, El'muğnî.)

787 - : Sârikin sol eli çolak bulunsa veya sol eli veya bu elinin baş parmağı veya sair iki parmağı kesilmiş olsa artık ne sağ eli, ne de sol ayağı hadden kesilemez.  Çünkü kesildiği  takdirde  cinsi     menfaat, fevt olur, yani : sârik, min vechin ihlâk edilmiş bulunur.

Sârikin sağ ayağının parmakları kesilmiş olduğu halde ayakda dur­maya ve yürümeğe muktedir bulunsa sağ eli hadden kesilebilir. Aksi takdirde kesilemez.

788 - : Haddi sirkatde tedahül carîdir. Şöyle ki : bir şahıs, mü­teaddit defalar sirkatde bulundukdan sonra bunların mecmuundan ve­ya bazısından dolayı aleyhine  vukubulan husumete  mebni   mahkemece usulen bir eli kesilse bu ceza, bütün o sirkatlere mukabil bir ceza olmu olur. Artık o şahsın bu sirkatlerden dolayı başka bir uzvu   kesilemez. Çünkü bir cinsden - mahza hukuki ilâhiyeden - olan hadlerin sebeb-leri içtima edince bunlardan birinin icrasiyle iktifa olunur.

Esasen bu gibi hadlerin icrasiyle takib edilen gaye, hikmeti teşri-iyye,, zecr ve men'den ve ibreti müessire vücude getirmekden ibaretdir. Bu gaye ise bu bir haddin icrasiyle husule gelmiş olacağından ikinci, üçüncü hadlerin icrasına -- ademi faide mülâhazasına binaen - lüzum görülmez. Mebsut, Bedayi.

789 - : Haddi sirkat, badessübut afüv edilemez. Şöyle ki : veliy-yül'emr tarafından had icrası hususunda emir sâdır ve hüküm ita edil-dikden sonra mesrukun minh, sâriki afüv edecek olsa buna itibar olun­maz. Çünkü bu ceza, sırf hakkullah  -  hakkı âmme olarak tatbik edi­lecektir. Bu, mesrukun minhin hakkı değildir ki, bunu afve salâhiyeti olsun. Bedayî.

790 - : Haddi sirkati ikame edecek zat, veliyyül'emr ile onun ta­rafından hadleri  ikameye me'zun  bulunan    hâkimlerdir.  . Binaenaleyh bunlardan başkası bu haddi ikame edemez.

Şayed bir kimse, hakkında had icra edilmesine henüz hüküm veril­memiş olan mahbus bir sârikin sağ elini amden" kesecek olsa hakkında kısas lâzım gelir. Fakat had icrasına hüküm verildikden sonra kesse, hakkında kısas lâzım gelmezse de - veliyyül'emrin salâhiyetine tecavüz etmiş olacağı cihetle - te'dibe müstahik olur.

«(imam Şatnye göre bir mevlâ, kendi memlükü hakkında icab eden lıadlerı ıname edeoıhr.

Hakimler, geoe kadınlar ile hasta insanlar ve kendilerinde telefleri-rinı nıucıo olacak arızalar Dulunan gaiıısiar hakkında had icrasını te'hir edeniL-i' ve haddi son derece soguK veya sıcak günlerde de icra etmez­ler,  ı^unkü had icrasından matuad,  itlafı nefa  değildir.  Bedayi.)

791 - : gahnan malın istirdadı ve tazmini meselesine gelince Dır üirkaı naoısesi usuıen saoıt oıüugu naiue uam şeraitin aaemı mevcuaı-yt'iıne Dinaen lıaa icrasına imnan bulunmasa mearult malın her naide istirdadı lazım geür. 'rulet olmuş veya ıtıaf ednnııs. olduğu takdırüe de .Lüzmım icaD eder. Sarık haküınüa aa ayrıca haps suretiyle veya sair uır veçhile tazıren ceza verilir.

ban«. hakkında had icra edildiği suretde ise salman mal, mevcut ise yine sahibine red edilir. Çünkü herkes, kendi malına . başkasından daha haklıdır. Fakat bu mal, sarikuı- elinde had icrasından evvel veya sonra zayi olmuş, ise artık bunu tazmin lâzım gelmez. Zira bir sirkat hakkında kat'ı uzuv ile zaman içtima etmez. Kat'ı uzuv, esasen sirkat cinayetine tekabül eden kâfi bir cezadır. Nitekim  âyeti celilesı de bunu göstermektedir. Yani : Hırsız erkek ile hırsız kadının, kazandıklarına bir ceza ve Allah Teâlâ tarafından - ibret ve intibaha medar - bir ukubet olmak üzere ellerini kesiniz. Allah Tealâ azizdir, hakimdir bu gibi hükümlerinde bir nice hikmetler ve mas­lahatlar vardır.

Görülüyor ki, bu âyeti celilede kat'ı yede ceza namı veriliyor, ceza ise kifayet üzere mübteni olur. Eğer buna zamanda zam edilecek olsa kat'ı uvuz, kâfi bir ceza olmamak lâzun gelir.

Maamafih sârik, zaman ile mükellef olsa mali mesruka, sirkat ânından itibaren malik olmuş olur. Çünkü zaman, temellüke tekabül et-mekdedir. O halde sirkat, sârikin kendi mülkünde vaki olmuş, olacağın­dan hakkında had icrasına mahal kalmamak lâzım gelir.

Çalınan mali sârikin istihlâk etmiş olması takdirinde de -- zahi-rürrivayeye nazaran - hüküm  böyledir. Mebsut, Bedayi.

792 - : Çalınan bir malı sârikden başkası istihlâk etmiş olsa bil-ittifak zamin olur.

Sârik, çaldığı malı başka bir şahsa satmış veya başka bir yechilû temlik etmiş olsa bu malı mevcut ise sahibi istifdad edebilir. Bu halde o şahıs da vermiş olduğu semen ile sârika rücu edebilir. Şayed o mal, telef olmuş ise artık ne sârika ne de o şahsa zaman' lâzım gelir. Çünkü sârik hakkında had icra edilmekle zaman sakıt olmuşdur. Fakat o şahis, bu çalınan malı istihlâk etmiş bulunursa bedelini mesrukun mirine zamin olur, kendisi de vermiş olduğu semen ile sârika rücu edebilir.

793 - : Müctemi sirkatlerden dolayı sârik hakkında bir had icra edilmiş olduğuna nazaran çalınan malların tazminine gelince eğer mal­ları çalınan kimselerin hepsi tarafından vuku bulan bir dâva neticesin­de bu had icra edilmiş ise hepsine karşı tazmin hakkı sakıt olur. Fakat bunlardan yalnız bir ikisinin husumetiyle bu ceza tatbik edilmiş ise bun­lara karşı zaman hakkı sukut eder, bunda ittifak vardır.

Husumetde bulunmayanlara gelince, imamı Azama göre bunların da tazmin hakları sakıt olmuş olur. Çünkü bunlardan birinin huzur ve husumeti, hepsinin huzur ver husumeti mesabesindedir, hepsi de husu-.metde bulunsa yine kesilecek, bir elden başka değildir. Binaenaleyh hep­si birlikde husumetde bulunduğu takdirde sârika zaman lâzım, gelmiye-ceği gibi içlerinden birinin husumeti takdirinde de zaman lâzam gelmez.

îmam Ebu Yusuf ile îmam Muhammede göre ise bunların malla­rını sârikin tazmin etmesi lâzım gelir. Zira bunlar, had icrasını taleb etmedikleri cihetle mallarının sukutuna razı olmuş sayılamazlar.

Bu mesele, çalınan malın helaki takdirindedir. Mevcudiyeti takdi­rinde ise her halde sahiblerine reddedilmesi icab eder. Çünkü had ceza­sı, zamana münafi ise de redde münafi değildir. Bedayî, Haniyye.

794 - : Çalınan mal, tegayyür etmişse bakılır eğer   kıymetine noksan arız olmuş gibi bir suretle tegayyür etmiş ise sârik    hakkında had icra edilmesi, bu malın sahibine reddine mani olmaz. Şu kadar var ki, noksan tazmin edilmez. Fakat bu tegayyür ile çalınan malaziyadelik arız olmuş, meselâ  kumaş, iken elbise yapılmış, buğday iken un haline getirilmiş ise artık had icra edildiği takdirde bu malın sahibine reddi lâzım gelmez. Çünkü bu tegayyür ile o mal, tebeddül etmiş sayılır. Mes-ruk malın böyle sınaî bir suretde tebeddülü ise badelehâd zamana mü-nafidir.                                                      .

Maahaza o mal, esasen başkasına aid olduğundan bununla sârikin intifa etmesi, diyaneten halâl olmaz. Mebsut, Bedayi.

795 - : Çalman mal, sârikin yanında iken doğrusu yavrusiyle be­raber  mesrukun  minhe  reddedilir. Çünkü  yavru,   o   maldan  mütevellit bir ziyadedir. Daha doğmadan reddi lâzım geldiği gibi doğdukdan sonra da reddi lâzım gelir.

Çalınan mal, en az nisab mikdarı altın veya gümüş olub da bun­lardan huliyyat veya evani = kab, zarf yapılmış olduğu takdirde ise îmamı Azama göre hem had, hem de sahibine red lâzım gelir. Fakat İmameyne göre tekavvümi sanatden dolayı red lâzı mgelmez.

Amma çalınan şey, bakır olub da bundan kab yapılmış olsa bakılır: Eğer veznen satılır ise hüküm yine böyledir ve eğer adeden satılır ise bü'ittifak reddi lâzım gelir. Mebsutı serahî, Tatar Haniyye.

mütevemmü ise sirkat etmiş olduğu malı, helak olsa da filhal tazmin etmekle mükellef olur. Had ile bu hak sakıt olmaz. Fakat fakir ise he­lak ve müstehlek olan mesruk malı ne hâlen ve ne de âtiyen tazmin ile mükeüef olmaz. Elmizanülkübra.)

(imam Şafiîye göre sârik, istihlâk etdiği mesruk malı tazmin ile mükellefdir. Böyle bir sârik hakkında hem had icra edilir, hem de ken­disine istihlâk etmiş olduğu mesruk mal tazmin ettirilir. Çünkü sârik, hem Cenabı Hakkı, hem de mesrukun minhe karşı cinayetde bulunmuş-dur. Bu cihetle hem haddin vücübune, hem de zamanın lüzumuna sebe­biyet vermiş bulunmaktadır.)

(Hanbelî mezhebine nazaran da sârik, çalınan malı mevcud ise iade eder, değilse kıyemiyyatdan ise kıymetini, misîiyyatdan ise mislim za-min olur. Hattâ sirkat dolayısiyle tahrib etdiği hırz mahallini de tami­re mecburdur. Kat'ı uzuv ve hasm ameliyesi ücreti de kendisine aiddir Hâsılı kat ile zaman içtima eder. Sârik, zengin oîsun, fakir olsun, eli kesilsin kesilmesin çaldığı malı İadeye ve telefi takdirinde tazmine ve kıvmetine noksan iras edecek bir şeyde bulunmuş olunca bu noksan mikdannı da.red ve itava mecburdur. KeşşafüTkına, Elmuğni.) [25]

 basa dön

 

Haddî Sirkatî Badel'îcab Iskat Eden Bazı Sebebler  :

 

796 -  : Sânkm  kablelhad ikrarından  rücu etmesiyle  had     sakıt olur. Fakat bu halde çaldığını itiraf etmiş olduğu malı tazmin    etmesi lâzım gelir. Çünkü sârıkın  bu rücuu, haddi iskat hususunda    muteber ise de başkasının malını ibtal hususunda muteber değildir.

797 - : Sirkatle müttehem olan şahıs,  inkârına mukarin mesru­kun minhin talebiyle  istihlâf edildiği halde yeminden imtina etse hak­kında had lâzım gelmez. Fakat çalman şeyi zamin olur.

798 - : Sârik, badel'ikrar mülkiyet iddiasında    bulunsa,     yani   : mesruk malın kendisine aid olduğunu dermeyan etse bununla had sakıt olur. Hattâ iki şahıs, bir malı müştereken  çaldıklarım ikrar    etdikden sonra birisi  had icrasından evvel  veya sonra ikrarından  rücu ederek: «Biz bu malı çalmadık, bu mal bize veya bana aiddir» dese her ikisinden de had sakıt olur. Çünkü böyle birisinin ikrardan rücuiyle sirkatin müş­tereken vuku hususunda bir şübhe vücude  gelmiş olur. Had ise şübhe iie sakıt olur.

799  - : îki şahısdan biri   «Biz bu malı fülân kimseden birlikdc. çaldık>ı diye ikrar, diğeri ise bunu tekzib ile  : «Hayır, biz Öyle bir şey çalmadık» diye inkâr eylese tmamı Azama göre yalnız mukir hakkında had lâzım gelir, diğeri hakkında lâzım gelmez, imam Ebu Yusüfe göre İse  ikisinin  hakkında da  had  icra edilemez.  Çünkü ikrar, birsirkati müştereke hakkındadır. Bu sirkat ise inkârı vâkıâ raebni sabit olmamıs-rtır.                                                

800 - : Mftsrukun minhin sâriki ikrarında tekzib etmesi de hadd:

iskat eder. Şöyle ki : mal sahibi  : «sârik yalan söylüyor, benim malımı çalmış değildir»  dese  sârikden  had  sakıt  olur.  Çünkü  had  icrası   için husumet  lâzımdır.  Mal  sahibi,  sâriki   tekzib  edince  husumet  kalmamış.

olur.

801 - : Sârikin çaldığı malı  henüz mahkemeye tevdi     edilmeden sahibine reddetmesi de haddi iskat eder. Bu,   imamı Âzam ile imam Muhammede göredir, imam Ebu Yusüfe göre bu red ile  had sakıt ol­maz. Fakat badel'murafaa red ile haddin sakıt olmayacağında    ittifak vardır.

802  -  : Sirkat  hakkında şahadet vuku     buldukdan  sonra     sârik kaçacak  olsa bakılır  :  eğer derhal yetişilip elde edilirse hakkında had icra edilir. Fakat derhal elde edilemezse artık had icrası için takib edil­mez.

Yukarıda da yazılı olduğu üzere her sirkat hâdisesinden dolayı he­men had .cezasının tatbik edilmesi, hikmeti şer'iyye bakımından pek mültezem değildir. Bu cihetle hâkim tarafından sârika ikrarından rücu etmesini işrab edecek t^azı sözler söylenmesi mendubdur ki, buna (tel­kini rücu) d^nir.

Bir sârik hakkında haddin sukutu ise onun cezadan büsbütün kur­tulması demek değildir. Nitekim ta'zirat mebhasinde bu cihet görüle-cehdir.

803 - : Mesrukun minhin sirkat şahidlerini tekzib etmesi de had­di iskat eder. Şöyle ki  : mal sahibi  :  «bu şahidler yalan yere şahadet etdiler» dese artık had sakıt olur, icrasına imkân kalmaz.

804  - : Sârikin  çaldığı  mala kablelhüküm bir veçhile     temellük etmesi de haddi müskıttır.

Meselâ : çalınan malı. sahibi daha aleyhine had ile hükmedilmeden sârika satsa veya hibe etse artık had icrasına mahal kalmaz. Çünkü bu halde husumet araâan kalkar, sarık o mala tarihi kabzından itibaren mâlik olmuş gibi bir şübhe husule, bununla da had sukut eder.

Şayed böyle bir satış veya hibe hükümden sonra, imzadan evvel vaki olsa imamı Âzam ile imam Muhammede göre hüküm yine böyle­dir. Çünkü imzaya - icra ve infaza iktiran etmeyen bir kaza - hüküm natamam bir kazadır. Fakat imam Ebu Yusüfe göre bu takdirde had sakıt olmaz. Çünkü had icrası hususunda hüküm verilmiş bulunnıakda-dır. Bedayî, Mebsut, Bahri Raik.

«(Eimmei selâseye göre sârik, çaldığı mala şira, hibe irs gibi bir sebeble temellük etse de hakkında icab eden had sakıt olmaz. Bu te­mellük, gerek murafaadan evvel ve gerek sonra olsun. Çükü bu cina­yetle hududı ilâhiyyeye tecavüz edilmiş, had icrasına Hakkullah, hakkı[26]

 basa dön

(ALTINCI MEBHAS)

 

SİRKATİ KÜBHA  = YOL KESİCİLİK HAKKINDADIR.

 

İÇİNDEKİLER : Yol kesiciliğin - kat'ı tarikin mahiyyeti, nevi­leri, hükümleri, yol kesiciler hakkında cezanın hikmeti tesrii yy esi. Yol kesiciliğin tahakkuku için viipudü iktiza eden şartlar : yol kesicilere ve yollan kesilenlere aid şartlar. Maktu un leh olan matlara ve maktuun fih olan mahalle aid şartlar. Yol kesiciliğin sureti sübutü. Yol kesiciler hakkındaki cezalan kimlerin ikame edeceği. Yol kesicilere aid had ce­zalarının afüv edilemİyeceğî ve bu cezalar arasında tedahül cereyanı. Yol kesiciliğin cezalarını ıskat eden şeyler. [27]

 

Yol Kesiciliğin Mahiyeti  :

 

805 - : Yol kesicilik,  dari  islâmda  müslümaniarın veya zimmîle-rin mallanın ellerinden tegaltüben ve mücahereten almak,     hayatlarına kaad  efmek,  halkı korkuya düşürmek  için bir takım  kimselerin     veya kuvvet ve şevket sahibi bir şahsın yolları lutmasıdır ki, bu yüzden halk, gidip  gelmekden  çekinerek   yollar  kesilmiş  olur.   Buna   «kat'ı   tarik ve hırabe» denir.

Nâsın mallarım böyle mugalebe suretiyle ellerinden almak üzere yol kesicilik eden şahsa da «katıı tarih», «muharib» adı verilir. Cem1»  «kuttar tarik» dir.

Bu veçhile yollan kesilen kimselerden her birinex «maktuun aleyh • denildiği gibi alman mala da «maktuun leh» denir. Bu hâdisenin cere­yan etdiği yere de «maktuun fih» denilir.

806 - : Yolcuların  mallarım   gizlice   aşırıp   kaçan,   meselâ  kafile­nin arkasını takib edib elde edebileceği bir malı gizlice alarak savuşan şahıslar, yol kesicilerden sayılmazlar, bunlar kuvvete mâlik değil, çapul­culuk ile  me'lûf,  mukabele göreceklerini  anlar anlamaz kaçmaya mecolan kimselerdir ki, bunların bu hareketleri, ihtilas ve intihâb kabi-ündendir. Binaenaleyh bunların haklarında alelade sârikler gibi mua­mele yapılır. Bedayî.

807 - : Yol kesiciîik cinayetinin tahakkuku için - tarifinden de anlatıldığı üzere - buna cüret ede kimselerin bir cemiyet halinde mü-teaddid olmaları behemehal lâzım değildir. Bu cinayet, kaviyyüşşekîme bir şahıs tarafından da vücude getirilebilir.

Kezalik : bu cinayetin icrası için her halde silâh istimal edilmesi de lâzım değildir. Bu hususda silâh ile sopa, taş vesaire müsavidir. Çünkü bunların her biriyle yol kosicilik hâdisesi tahakkuk edebilir.

808 - : Yol kesicilik hususunda canilerin hür olmalariyle köle ol­maları arasında fark yokdur. Çünkü bu cinayet, köleler tarafından da yapılabilir.

Kezalik : bu cinayeti irtikâb hususunda mübaşirler ile mütesebbib-ler bir hükümdedirler. Zira bu maksad ile toplanan eşhasdan bir takı­mının, bu cinayete mübaşereti, diğerlerinin kuvveti, yardımı, melce' va­zifesini görmesi sayesinde kabil olabilir. Binaenaleyh bu hususda müba-birler ile mütesebbibler ayni cezaya'tabi olurlar. Aksi takdirde yol ke­sicilik için meydana verilmiş, bir takım muzır eşhas, cezadan kurtulmuş olur Bcdâyî.

«(Safîlere göre yol kesicilere iane eden, onların cemiyetini arttıran kimseler yol kesicilerden sayılmazlar. Bunlar yalnız habs ile, nefy ile ve­ya sair bir suretle ta'zir olunurlar. Bu cihet, veliyyüremrin reyine mu-havveldir.             

Kuttaı tarikde kuvvet ye şevket bulunması lâzımdır. Fakat bu kuv­vet ve şevket bir emri'nisbîdir. Küçük bir cemaate karşı kuvveti, mü­savi, veya faik olmakla yol kesici sayılan bir taife, büyük bir kafileye karşı yol kesicilerden sayılmıyabilir. Şöyle ki : büyük bir kafile halkı, muktedir oldukları halde mukavemet göstermeyib de kendilerinden kuvvetsiz olan ve mukavemet görecekleri takdirde galebeleri umulma­yan bir eşkıya güruhuna soyulacak olsa o güruh hakkında kuttaı tarik ahkâmı carî olmaz. Çünkü bu halde kafile, kendi kuvvetini zayi etmiş, tefritde bulunmuş, kendisine nisbetle kuvvet ve şevketi dûn olan kim­selere soyulmuş olur. TuhfetüTmuhtac.)

(Hanbelîlere göre ise yol kesicilere muiin ve müsaid olanlar, onlara kafilenin halini keşf edib bildirenler, onlar ile bir hükümdedirler. Bina­enaleyh bir katil hâdisesi vuku bulmuş ise onlar da mübaşirlerle birlik-de kati olunurlar. Keşşafül'kına.) [28]

 basa dön

 

Yol Kesiciligin Nevileri, Hükümleri :

 

809  - : Yol kesilik cinayeti, muhtelif suretlerle yapılabilir. Bunla­rın başhcaları şu dört nev'e aynlmışdır:

(1)  : Yolcuları yalnız ihafe ve tedhiş etmek suretiyle olur.

(2)  : Yolcuların yalnız mallarını soymak suretiyle yapılır.

(3)  : Yolcuları yalnız öldürmek suretiyle olur.

(4)  : Solcuların hem mallarını almak, hem de kendilerini öldürmek suretiyle yapılır. Bedayî.

810 - : Yol kesiciliğin hükümlerine gelince'bu da iki nevidir : nef­se müteallik hükümler, mala müteallik hükümler. Bunlar, aşağıdaki me­selelerde görülecektir. Burada yol kesicilerin    hakkındaki cezayı âmir olan âyeti kerimeyi kaydedeceğiz : Meali âlisi : Allah Tealâ ile ve onun peygamberiyle muharebe eden. yer yüzünde fesada koşan, yani yol kesicilikde bulunan kimselerin ceza­lan, ancak öldürülmeleri veya asılmaları veya her biri bir yandan olmak üzere elleriyle ayaklarının kesilmesi ve yahut yer yüzünden sürülmele­ridir. Bu ceza, onlar için dünyada bir rüsvaylıkdir, onlar için ahretde ise büyük bir azab vardır. Meğer ki onlar, kendilerine zaferyâb olmanızdan - onları elde etmenizden evvel tövbe etsinler; Biliniz ki, Allah Tealâ kusurları sötr edicidir. Rahimdir.

Yol kesicilik .ibadullaha karşı büyük bir tecavüz olduğundan bu, Allah Tealâ ve Resuli Ekremine karşı bir muharebe sayılmış, bunun ne büyük bir cüret ve cinayet olduğuna.işaret buyunılmuşdur.

811 - : Yolcuları yalnız ihafe ve tedhiş suretiyle yol kesicilik eden­lerin cezaları, ta'zir suretiyle darbden ve kendilerini ölünceye veya töv-ve edib şahıslarında, süleha siması zahir oluncaya kadar nefy etmekden ibaretdir. Bu nefyden murad, bazı fukahaya göre tağribdir - başka bir beldeye sürmekdir. Bazı fukahaya göre de habs etmekdir.

812 - : Yol kesicilerin nefy. edilebilmeleri, yukarıda yazılı âyeti ke­rime ile sabitdir. Fukahai kiramın bu nefy hakkındaki akvali ise şu veç­hile hülâsa edilebilir :

(1) : Bu nefyden murad, yol kesicilerin kati ve salb edilmeleridir. Çünkü bu muzir şahıslar, ancak bu veçhile yer yüzünden hakikaten nefy ve tard edilmiş, çıkarılıb sürülmüş olurlar.

(2) : Bundan murad, yol kesicilerin bulundukları yerden başka bir islâm beldesine 'gönderilmeleri, teb'id edilmeleridir.

(3) : Bu nefiden murad, yol kesicilerin dari islâmdan uzaklaşdınl-maları, onları dari islâmdan çıkararak tard edilmeleridir. Buna    Hasen ibni Ziyad kail olmuşdur.

3u üç kavi, pek muvafık görülmemektedir. Çünkü birinci kavi, âye­ti kerimedeki tevzii ceza usulüne muhalifdir. ikinci kavi, bir caninin za­rarım bir islâm beldesinin başından kaldırıb diğer bir İslâm beldesinin başına tevcih etmek gibi bir mahzuru müstelzimdir. Üçüncü kavi ise bir müslüroanı dari harbe teb'id ile küfre maruz bırakmakdır ve onu ehli is-lâma karşı harbi vaziyetine koymak tehlikesine baisdir. Bu ise caiz de­ğildir. Bu cihetle bu kavi, sahih olamaz."

(4) : Bu nefyden murad, habsdir. Şöyle ki: daha kimseyi öldürme­den ve kimsenin malini elinden almadan yakalanan yol kesiciler,  tövbe edib de kendilerinde simai saühîn zahir oluncaya kadar bulundukları beldede habs edilirler. Bu habs ile  habis hane müstesna olmak üzere  bütün yer yüzünden nefy edilmiş olurlar. Lisanı arabda bu gibi ha­bislere dünyadan ihraç, yer yüzünden nefy adı verildiği vardır, örfi nâs buna gahiddir.

işte âyeti celîledeki nefy cezasını Hanefî fukahası bu hapis ile tef­sir etmek dedir ier. îmam Nehaî'den de böyle bir rivayet vardır.

(5) : Bu nefiden murad, yol kesiciyi başka bir beldeye götürüp ora­da habs etmekdir. İmam MâHk Hazretleri buna kaildir. Bedayî, Bahri Raik.

813 - : Yolcuların yalnız mallarını soymak suretiyle yol kesicilik edenlerin cezalan, her birinin sağ eliyle sol ayağını mafsallarından kes-mekdir. Şu kadar var ki, bunlardan birinin vaktiyle sol eli kesilmiş ve­ya çolak bulunmuş., yahut bu elinin baş parmağı   veya sair iki parmağı noksan olmuş, olsa artık sağ eli kesilmez.

Kezalik : sağ ayağı kesilmiş veya. topal bulunmuş olursa sol ayağı kesilemez. Çünkü bunlar da kesilecek olsa menfati hayatiyesi büsbütün muhtel olur. Bu veçhile olan ceza ise öldürmek için değil, zecr içindir.

Maahaza haklarında bu veçhile ceza verilen yol kesiciler, elde et­miş oldukları malları da mevcut ise sahiplerine iade etmekle mükellef olurlar. Ve yolculardan birini cerh etmişler ise bundan dolayı da ayrı­ca zaman ile mahkûm edilirler. Fakat telef olmuş veya itlaf edilmiş olan mallan tazmine mecbur olmazlar. Zira had ile zama metim a etmez.

814 - : Yolcuları yalnız öldürmek suretiyle yol kesicilik edenlerin cezaları da hadden katilden ibaretdir.    Hattâ bunlardan yalnız birinin bir yolcuyu öldürmesi, had bakımından hepsinin öldürmesi gibidir. Bi­naenaleyh hepsinin de hakkında had icra edilir.

815 -: Yolcularm hem mallarını almak, hem de kendilerini öldür­mek suretiyle yol kesicilik yapanların cezaları hususunda veUyyülemr muhayyerdir: dilerse bunların evvelâ el ve ayaklarını keser, sonra da kendilerini kati veya salb eder, dilerse yalnız kati ve'salb eder, dilerse yalnız katle ile veya salb ile iktifa eyler.

Bu, îmamı Azama göredir. îmameyne göre bu suretde katı' lâzım gelmez, yalnız hadden kati ile iktifa olunur. Çünkü mali ahz ile kati hâ­disesi bir cinayetdir, yani ; kat'ı tarik cürmünden ibarfetdir. Binaena­leyh mukabili de bir ukubetdir, bundan ziyade olamaz. Kat'ı uzuv ile katli nefs ise iki ukubetdir.

Maahaza bu hâdisede iki cinayet bulunmuş olsa da birinin cezası, diğerinin cezasına dahil bulunmuş olur. Bir de hadden maksud olan zecr, kati ile hâsıl olacağından kat'a lüzum kalmaz. Şu kadar var ki, îmam Ebu Yusüfden bir rivayete göre bu suretde behemehal salb lâ­zımdır. Bu salb, ya hadden katilden evvel veya sonra yapılır.

816 - : Salbin şekli şöyledir: Evvelâ yere amudî suretde bir ağaç dikilir, sonra bunun tepesine doğru ufkî şekilde bir ağaç rabt edilir, ba­dehu aalb edilecek şahsın elleri tepedeki ağaca, ayakları da onun altın­daki ağaca bağlanır. Mashıb evvelce kati edilmemiş ise karnı veya sol memesi ölünceye kadar bir mızrak ile yarılır ve üç gün kadar bu halde bırakılır, nihayet defn edilmesi için ehline müsaade olunur.

Mukatele esnasında Öldürülen yol kesiciler, gasl edilirlerse de bun­ların kendilerine ihanet, başkalarına da zecr ve ibret için namazları kı­lınmaz. Fetva bu veçhiledir. Fakat başka bir veçhile elde edildikten son­ra hadden veya kısasen kati edilecek müsiüman yol kesiciler, hem gasl edilir, hem de cenaze namazları kılınır. Mebsutı Serahsî, Fethül'kadîr. Bedayî, Hlndiyye.

«(Malikllere göre veliyyüt emr, dört nevi yol kesiclllk hâdisesinden dolayı muhayyerdir. Şöyle ki:

(1) : Bir yol kesici, yalnız yolcuları ihafe etmekle iktifa etmiş olur. Bu halde veliyyÜl'emr, kati, salb, kat'ı uzuv, nefy cezalarından    birini tertib hususunda muhayyer olur.

(2) : Yol kesici, yolcuların yalnız mallarını ahz etmiş olur. Bu su­retde veliyyüPemr, yalnız kat!, salb ve kat'ı uzuv hususlarında muhay­yer olur ,nefiy hususunda muhayyer olmaz.

(3) : Yol kesici, yolculardan birini öldürmüş olur. Bu takdirde ve-liyyÜTemr, yalnız kati ile salb hususunda muhayyer olur, bunlardan birini tercih eder, kat'ı uzuv ve nefiy hususlarında muhayyer olmaz. Bunları ihtiyar edemez. Velhâsıl : veliyyüremr, bu esas dahilinde içti­hadına göre hareket eder. Meselâ : yol kesici, rey ve tedbir sahibi olur da mücerred bir eliyle bir ayağının kesilmesi, şerre masruf olan rey ve tedbirinin zararından âmmeyi kurtaramıyacağı melhuz bulunursa bu­nun kati ve salbini iltizam eder. Bilâkis yalnız kuvvet ve batş sahibi olub kolunun kuvvetiyle iş görebilecek takımdan bulunursa bunun da bir eliyle bir ayağının kesilmesini tercih eder.

(4) : Yol kesici, yukarıda, yazılı cinayetlerden1 hiçbirini yapmamış, katil'hâdisesi vücude gelmemiş olur. Bu takdirde de veliyyüremr, hafif olan cezayı ihtiyar ederek darb ve nefiy ile iktifa eder. Elmizanülkübra, Şerhi Ebü'berekât, Hagiyei Düsukl.)

(Şafiîlere göre bir yol kesici, hem katilde hem de mâli ahzde bu­lunduğu takdirde evvelâ kati edilir, sonra gasl ve telkin edilib namazı kılınır, daha sonra da kefenli olarak salb olunur, üç gün üç gece asılı bırakılır.

Bu salb cezası, cinayetin vuku bulduğu yerde yapılmalıdır. Meğer ki orada mürur ve ubur ederek bu manzaradan ibret alacak kimseler az bulunsun, o halde oraya yakın bulunan münasib bir yerde yapılır.

Yol kesici, kati edilmedikçe salb olunmaz. Çünkü aksi halde kendi­sine ziyade ta'zib edilmiş olur. Fakat diğer bir kavle göre yoi kesici, nai-ka ibret olmak üzere diri olarak biraz müddet salb edilir, badehu indi­rilerek kati-olunur. Zira salb, bir ukubet olduğundan caninin halı haya­tında yapılması daha muvafıkdır.

Şunu da ilâve edelim ki bu kati, Şafiîlere nazaran min vechin had ise min vechin de kısaadır. Hattâ esah görülen bir kavle göre bunda Kısas mahiyeti daha galibdir. Çünkü bir hadisede hakkullah ile hakkı ibad içtima edipçe acizlerine binaen hakkı ibad, hakkullahdan mukad­dem istifa olunur.

Fakat diğer bir kavle göre de bunda had mahiyeti daha galibdir. Zira bu kati. atiiv ile s;mi olmaz ve bunu müstakillen veliyyÜl'emr is­tifa eder.

Bu katilde kısas mahiyeti galib bulunduğu esası üzerine şu mesele­ler teferrü etmektedir:

(1) : Bir yol kesici, yolcular arasında bulunan oğlunu veya bir kö­leyi veya bir zimmîyi öldürse bundan dolayı kati edilmez, belki bunla­rın diyet veya kıymetini vermekle mükellef olur.

(2) : Bir  yol kesici,  yolculardan bir  masumüddemi     öldürdükden sonra daha kati edilmeden vefat etse malinden maktul için hür ise di­yet verilmesi, köle ise kıymetinin ödenmesi lâzım gelir.

(.3) : Bir yol kesici, müteaddid kimseleri öldürmüş olsa bunlardan ilk öldürdüğü şahıs namına kendisi de öldürülür, diğerleri için de ma­lından diyet verilmesi lâzım.gelir.

(4 ) : Bir yol kesici, birim öldürdükten sonra daha elde edilmeden tövbe etse hakkında katil cezası sakıt olmaz, yani: yapmış olduğu katil, kısası icab etmiş ise hakkında behemehal kısas icra edilir. Meğer ki ve-liyyi cinayet tarafından afüv edilsin.

îmam Şafiîye göre yol kesici hakkındaki nefiy, iki mânâya muhte­meldir, birisi : yolcuları öldürmek veya onların mallarını almak suretiy­le yol kesicilik yapmış oldukları halde elde edilememiş olan kimselerin bir beldeden bir beldeye kaçıp durmakda bulunmalarıdır ki, ele geçiri­linceye kadar takib edilirler, elde edilince de hadden cezaları verilir. İkincisi de : yolcuları yalnız ihafe etmekle kalmış olan ve hükümetin korkusiyle bir yerden diğer bir yere kaçıp duran yol kesicilerin tutulub ta'zîren habs edilmeleridir. Bunlar da elde edilinceye kadar takibden kurtulamazlar. Kitabül'üm, Tuhfe 'muhtac.)

 (Hanbelîlere göre de bir yol kesici hakkında aldığı bir inaldan do­layı kat'ı uzuv cezası verileceği zaman bakılır: eğer sağ eli veya sol aya­ğı mâdum veya çolak veya bir kısas için kesilmeğe mahkûm ise yalnız bunlardan mevcut olanı kesmekle iktifa olunur, diğerinden kat'ı cezası sakıt olur. Ve eğer sol eli madum İse yalnız sol ayağı kesilir, artık eli kesilmez. Bilâkis'sağ eli madum ise sağ ayağı kesilmez, yalnız sol ayağı kesilir.

Şayed bir yol kesici, bir eliyle bir ayağı kesilmek suretiyle ceza gördükden sonra tekrar bir daha bir kimsenin malını alacak olsa artık diğer eliyîe ayağı kesilmez, belki aldığı malı mevcud ise iade eder, değil­se bedelini zamin olur. Nitekim kati edilmesi lâzım gelen bir yol kesici, daha kati edilmeden vefat etse öldürmüş olduğu şahsın diyeti malından istifa edilir. Elmuğnî, Keşşafül'kına.).

(Zahirîlere göre yol kesici hakkındaki katil cezası, boynunu kılıç ile vurmak suretiyle yapılır. Kat'ı uzva gelince defada eliyle ayağı birden kesilmez, belki yalnız bir eli veya bir ayağı kesilir, bunun sağ veya sol olması müsavidir. Elmuhallâ.) [29]

 basa dön

 

Yol Kesiciler Hakkini)Aki Cezanın Hikmeti Teşriiyyesi :

 

817 - : Yol kesicilik, büyük bir cinayettir, âmmenin selametine münafi, fevkalâde mahzurları müstelzimdir. Bu cihetle bunun cezası da o nisbetde ağır, İbretbahg bulunmuşdur. Hattâ Kur'anıâzimde kat'ı ta­rik cinayetine «muharebetullah» denilmişdir. Çünkü imdada koşacak kimselerden mahrum olarak uzak kırlarda, sahralarda yolculuk edenler, hıfzı ilâhîye dayanarak yollarına devam ederler. Binaenaleyh onlar ile muharebe ve mukatelede bulunan, onların mallarını ellerinden almaya çalışan yol kesiciler, Haktaalâ Hazretlerine karşı harbe cüret etmig gibt olurlar. Bu cüretin cezası ise elbette ağır olsa gerekdir.

Şüphe yok ki insanların hayatlarına, uzuvlarına verilen kıymet ve ismet, kendilerinin istikamet ve fazilet dairesinde yagamaları, hak ve hakikate hizmet etmeleri, halkın hukukuna, ammenin selâmetine teca­vüzden müstenib bulunmaları takdirindedir. Aksi takdirde bu kıymet ve ismet zail olur.

işte hırsızlar da, yol kesiciler de istikametden ayrılarak halkın hu­kukuna tecavüz ettikleri, içtimaî hayatı tehlikeye düşürdükleri için bu kıymet ve ismet nimetinden mahrum kalmaya müstahik olmuşlardır.

Bazan bir ferdin sıhhat ve hayatını korumak için bazı uzuvlarının kesilmesine ihtiyaç hasıl olur. Cemiyetin hayatım, refahım sıyanet ise bir ferdin hayatım sıyanetden daha lüzumludur. Binaenaleyh cemiyetin hayatını tehlükeye bırakan bir takım muzir eghasm izalei vücudu vesair suretle cezalandırılması, medeniyet âleminde zalimane, tecavüzkârâne hareketlerin zuhurunu azaltmak, fesada müstaid olanlara bir dersi ib­ret vermek ve binnetice âmmenin selâmetini, huzurunu temin etmek hik­met ve maslahatına müstenid bulunmuşdur. [30]

 basa dön

 

Yol Kesiciligin Tahakkuku İçin Vücudu İktiza Eden Şartlar:

 

818 - : Yol kesicilik mahiyyetinin tahakkukiyle bu hâdiseden   do­layı hadsuretiyle ceza tertib edilebilmesi için bazı şartların vücudüne lü­zum vardır. Bu şartlar, yol kesicilere, yolları kesilenlere, maktuun    leh olan mallara, yol kesicilik hâdisesinin cereyan etdiği yere ve yol kesici­ler ile yolları kesilenlerin her ikisine aid olmak üzere beş nev'e ayrılır. Bunlardan yol kesicilere aid olan şartlar, aşağıdaki veçhiledir:

819 -: Yol kesicilerin âkil, baliğ, nâtık olmaları şartdır. Binaenaleyh  mecnun, çocuk veya dilsiz olanlar hakkında bu hâd seden dolayı had cezası lâzım gelmez. Hattâ baliğ olan yol kesiciler ara­sında bir tane de mecnun veya çocuk bulunsa hiçbiri hakkında had ce­zası verilmez. Çünkü kat'ı tarik, bir hadiseden, yol kesicilerin umumiyle kaim bir cinayetden ibaretdir. Buna iştirak edenlerden birinin veya bir takımının bu cezaya ehliyeti bulunmadığı takdirde kendilerinden bu ce­za sakıt olacağı cihetle bu hal, şeriklerine de sirayet eder, hâdisede had cezasını müstelzim bir illeti tâmme bulunmamış olur ve hiç olmazsa bir şübhe tahaddüs eyler, bununla da. şer'î hadler sukut eder.

Maahaza hâdisede alınmış bir mal var ise sahibine iade edilmesi lâ­zım gelir ve bir katil var ise katili, âkil ve baliğ olduğu takdirde maktu­lün velîsi tarafından kısasen kati etdirilir veya afüv edilir.

Bu mesele, imamı Âzam ile imam Muhammede ve îmanı Züfere gö­redir, imam Ebu Yusuf den ise şöyle mervîdir; Eğer bu hâdiseye bilfiil çocuk veya mecnun mübaşeret etmiş ise hüküm böyledir. Fakat buna âkil ve baliğ olanlar mübaşeret etmişler ise çocuk ile mecnundan maa­dası hakkmda had cezası tertib edilir.

820 - : Yol kesicilerin müslim veya zimmî olmaları şartdır. Binaenaleyh dari islâmda bulunan müste'menlerin yol keşi eslik de bulunmaları haklarında had cezasını müstelzim olmaz. Şu kadar var ki elde etdikleri mallan sahihlerine iade etmeleri ve masumüddem bir kim­seyi Öldürmüşler ise kendilerinin de kısasen öldürülmeleri lâzım gelir. Fakat diğer bir kavle göre müste'menler hakkında da had cezası tatbik edilebilir.

821 - : Yol kesicilerin erkek olmaları şartdır.

Binaenaleyh müteaddid kadınlar, birleşerek yol kesicilikde bulunsalar veya erkek olan yol kesicilere iştirak etseler bu kadınlar hakkında - kısas ve zeman gibi şahsî cezalar tertıb edilebilirse de - had cezası tertib edilemez. Çünkü yoi kesicilik, mugalebe ve mu kat ele voliyle hal­kın gıdı D gelmesine mani olmak, muharib bir vaziyet alarak yollan kes­mek demeKdir. Bu gibi hareketler ise car! olan âdete nazaran kadınlar­dan tahakkuk etmez, onların kalbleri rakik, bünyeleri zaifdir. Bu cihet­ledir ki onlar, ehli harbden madud olamazlar.

Bu mesele, zafcirürrivayeye göredir. Fakat diğer bir rivayete göre kat'ı tarik hususunda kadınlar ile erkekler müsavidirler. Nitekim sair aer'i hadlerde de müsavi bulunmakdadırlar.

Kadınlar ile bir ukde yol kesici ukde bulunan erkeklere gelince : bun­ların haltlarında da imamı Azam ile imam Muhammede göre had icra ediıemez, ister kadınlar ile beraber kat'ı tarik hadisesine bilfiil müDaşe-ret etraıg olsunlar, ister olmasınlar. Zira haddın sebebi vücubı, bir şey­den iDaretdır ki o da yol kesiciiik hadisesidir. Bu hadise, yol kesicilerin bir kısmı hakkında haddi icab etmeyince diğerleri hakkında da icab et­mez. Maamafih araya bir şübhe girmiş olur. Had ise şübhe ile sukut eder.

imam JEbu Yusufe göre ise bu hâdiseden dolayı erkekler hakkında had icra edilir, ister hâdiseye kadınlar ile beraber bilfiil mübaşeret et­miş olsunlar, ister olmasınlar. Çünkü kadınlar, muharib sayılmadık lan için onların haklarında bu had lâzım gelmiyorsa da erkekler, muharib olduklarından onların haklarında bu haddin vücubüne bir mani yokdur. Fetva da bunun üzerinedir. Mebsut, Bedayî, Haniyye, Reddi Muhtar.

(Eimmei selâseye göre yol kesicilikde bulunan kadınlar ile erkek­lerin arasında fark yokdur. Binaenaleyh yol kesicilerin arasında buîunub onlann yapdıkiarı katil cinayetine muvafakat eden kadınlar da hadden fcati edilirler. Elmizanürkübra.) [31]

 basa dön

 

Yolları Kesilenlere Aid Şartlar

 

822 - : Yolları kesilen kimselerin müslüman veya zimmî bulunma­ları şartdir.

Binaenaleyh bunlar, tamamen müste'men bulunurlarsa kendilerine kargı yapılan yol- kesiciiik, had suretiyle cezayı müstelzim olmaz. Çünkü müste'menler esasen harbîdirler, darül'harb ahalisinden bulunmakdadır-lar, onlann mallan mutlaka masum değildir, onların ismetinde gübhe vardır, dari harbe avdet edince bu ismet zail olur. Şu kadar var ki, bun­lar dari islâmda bulundukça amana nail olacakları cihetle ellerinden alı­nan mallarını kendilerine iade etmek ve nefislerine tecavüz edilmiş ise diyetlerini vermek icab eder, bununla beraber bu hâdiseye cüret edenler, yolları korkunç    bir hâle getirmiş, müslümanlann müste'menlere verdikleri emanı ihlâl etmiş olacakları cihetle ayrıca ta'zîre, habse de müsta hik olurlar.

Büyük bir kafilenin bir kısmım yalnız müste'menler teşkil edib de yol kesiciiik hâdisesi yalnız kendilerine müteveccih bulunmuş olduğu takdirde de hüküm böyledir.

Fakat bir kafile araaında bazı müste'menlerin bulunması, başkaları hakkında vukubulan katil veya ahzi malden dolayı haddin lüzumuna mani olmaz. Çünkü bu takdirde müste'menlerin kafile arasında bulun­ması, haddin sükutu iğin bir şübhe husule getirmez. Bedayi.

823 -  : Yolları kesilmig olan kimselerin elleri birer .yedi sahihe ol­mak gartdır.

Yani : ellerinde bulunan mallar, ya kendilerinin olmalıdır veya iare, vedia, gasb gibi bir suretle kendilerinin emanetinde, zamanında bulun­malıdır. Böyle olmazsa had lâzım gelmez. Cezasını görmüş olan bir sâ-rikin elindeki sirkat malini ahz etmek gibi. Bedayi.

«(Hanbelîlere göre mağsub mal, gâsıbın elinde mazmun olmadığı cihetle bunu gâsıbın elinden almak, haddi müstelzim olmaz. Çünkü bu malı gâsıbdan alan kimse, muharib sayılmaz. KeşşafüTkınâ.) [32]

 basa dön

 

Maktulun Leh Olan Mallara Ald Şartlar :

 

824 - : Maktuun leh olan malların mütekavvim, masum, başkası­nın hakkı ahzinden biri, yol kesicilerin mülkü olmagdan ve mülkü olmak te'vil ve şübhesinden hâli, bir muhafızın tahtı hıfzında muhrez birer mal olması şartdır.

Binaenaleyh meyte gibi mütekavvim olmayan veya harbîlere aid ulan veya içinde yol kesicilerden birinin oğluna veya kölesine aid mal bulunan, yahut tenavülüne adeten müsaade edilen veya yol kesicilerin de şirketi müfave2e veya saire suretiyle kısmen hisseleri bulunan veya kır da sahibsiz bırakılan bir malı yol kesiciiik suretiyle elde etmek, haddi müstelzim olmaz. Maahaza bu malları mevcut ise aynen, müstehlek is<? bedelen sahiblerine iade etmek icab eder. Bedayi.

825 - : Maktuun leh olan mâlin nisab mikdarına baliğ olması şart-dır.

Binaenaleyh yol kesicilerden her birine nisab mikdarından noksan düşen bir maldan dolayı had lâzım gelmez.

826 - : Hanefî fukahasının ekserisine göre sirkatin nisabı ile kat'ı tarikin nisabı birdir ki, o da mazrub on dirhemden veya bu kıymetde bir maldan ibaretdir. Yalnız Hanefiyyeden Hasaft ibni Ziyada göre kat'ı tarikin nisabı, en az yirmi dirhem veya bu kıymetde bir maldır. Çünkü yol kesiciiik hâdisesinde iki uzvun kesilmesi lâzım gelir, bu halde nisa­bın da iki kat olması lâzımdır. Bedayî. (îmam Mâlike göre kat'ı tarih hâdisesinde nisab şart değildir. Bi­naenaleyh nisabi sirkatden daha az bir malı ahz etmek de haddi icab eder. Çünkü bu ceza, mtfharibliğin bir neticesidir. Elmizanülkübra.)

(Şafiîlere ve Hanbelîlere göre nisab şartdır ve bu nisab, nisabı sir­kate müsavidir. Hattâ bu zatlara göre yol kesicilerin elde ettikleri mal­ların mecmuu bir nisab mikdarına baliğ oldu mu, haddi icab eder, velev ki her birine bir nisab mikdarı isabet etmesin. Elmuğnî.) [33]

 basa dön

 

Maktulun Fihe Aid Şartlar

 

827 - : Yol kesicilik hâdisesinin vuku bulduğu yerin bir dari islâm olması şartdır.

Binaenaleyh dari harbdeki müslümanlar arasında vuku bulursa haddi icab etmez. Çünkü haddi ikameye salâhiyetdat; olan veliyyül'emr-dir, onun ise dari harbde velayeti yokdur. Bu haddi bilâhare dari islâm-da da İkame edemez. Zira bu hâdise, hini vukuunda haddın vücubi için bir sebeb olarak münakid olmamışdır.

828 - : Yol kesicilik hâdisesinin şehir haricinde vuku bulması şart-dır. Şöyle ki: bu hâdise, şehirlerden mesafei sefer uzak bulunan sahra­larda vuku bulmalıdır, Diğer bir rivayete göre bu hâdise, ümrandan en az üç mil ötede vaki olmalıdır. Şehirler içinde veya köyler arasında ya­hut biribirine yakın şehirler beyninde vuku bulursa bundan dolayı îma-mı Âzam ile İmâm Muhammede göre had lâzım gelmez. Gerek bu hâdi­se, gündüzün ve gerek geceleyin yapılsın ve gerek silâh istimal edilmiş olsun ve gerek olmasın. Çünkü buralarda hükümetin kuvveti mevcut, imdad yetişmesi kabildir. Binaenaleyh buralarda yol kesicilik edenler. âdı hıısıziar mcsabcsindetlirkr, darb ve habs suretiyle te'dib olunurlar, elde etdikleri mallar kendilerinden alınarak müstahiklerine verilir, itlaf etmiş oldukları mallar da kendilerine tazmin etdirilir.

Fakat îmam Ebu Yusüfe göre bunların haklarında da kuttaı tarik hükümleri cari olur. Çünkü vücube sebep olan kat'ı tarik hâdisesi, ba halde de tahakkuk etmiş bulunur.

imam Ebu Yusüfden bir rivayete göre de şehir dahilinde gündüzün silâh ile yol kesicilik edenler hakkında had cezası ikame edilir. Silâhsız olarak sopa vesaire ile yol kesicilik edenler hakkında had ikame ediU-mez. Fakat şehir dahilinde geceleyin yapılan yol kesicilik, her halde had­di icab eder, gerek silâh bulunsu ve gerek bulunmasın. Zira geceleyin imdad vukuu nadir olduğundan bu halde silâh ile sopa vesaire müsavi­dir. Müftabih olan da budur.

Bazı zevatın beyanına nazaran Hanefiyye arasındaki bu ihtilâf, âde­tin tebeddülünden neş'et etmişdir. imamı Âzam zamanında şehir ahali­si daima silâhlı bir halde bulundukları cihetle o zamanda şehirlerde yo! kesicilik hâdisesi-müsteb'ad bulunmuşdur. İmam Ebu Yusuf zamanında ise ahali silâhlı bir halde gezmek usulünü terk etmişdir. Bedayi.

«(imam Mâlikden bir rivayete göre istigasede bulunamıyacak her hangi insanın bir malini elinden cebren alan bir şahıs, muharıbdir, yol kesicidir.)

(İmam Şafiîye göre de kat'ı tarik cinayeti; şehirlerde, köyler ara­sında, biribirine yakın şehirler beyninde de tahakkuk edebilir. Şafiîlere göre gavsin - imdadın fikdanı şu gibi suretlerden biriyle olur :

(1) : Ümrandan, hükümet kuvvetinden uzak bulunulması.

(2) : Hükümet kuvvetinin zayif bulunmuş olması.

(3) : Eşkiyanın bir haneyi basıb silâhlarını teşhir ile hanedekilerin istimdadına mani olmaları. Bu halde o eşkiya, o hane sahiblerine karşı yol kesici hükmünde bulunmuş olurlar. Tuhfe.)

{Hanbelîlere nazaran da yol kesicilik cinayeti; hem sahralarda, hem denizlerde, hem de binalar dahilinde tahakkuk edebilir. Bu husus-da silâh kullanılmasiyle taş, asa gibi şeylerin kullanılması müsavidir. Elverir ki bu cinayet, mücahereten vaki olsun. Binaenaleyh bir şehir da­hilinde imdad yetişmiyecek bir mevzide alenen vuku bulan bîr sirkat hâ­disesi, bir yol kesicilik demekdir. Eîmuğni.)

(Zahirilere göre de yolculara karşı mükâbir, korkunç olan, yollai-da fesada çalışan her şahıs, muharibdir, yol kesicidir. Bu cinayet; silâh ile de, silâhsız da, gece de gündüzün de yapılabilir ve şehirde de, kırda da, hane veya rnescid içinde- de vükubulabilir. Yol kesicilerin müteaddid butunub bulunmaması, kendilerine birini reis tayin edib etmemeleri de müsavidir. Hâsılı, yollara korku bırakan, gidib gelenlere karşı muharib vaziyetini alan, nefisleri öldüren, malları ahz eden, şahısları yaralayan, namusları hetk etmek suretiyle halkı korkutan her şahıs, muharibdir, kat'ı tarikdir. Çünkü bu hususda âyeti kerîme mutlakdır, bir veçhile mu-hasses değildir. Elmuhallâ.) [34]

 basa dön

 

Vol Kesiciler İle Yolları Kesilenlere Müteallik Şartlar :

 

829 - : Yol kesicilerin ayni kafile efradından bulunmamaları şart­dır.

Binaenaleyh bir kafile efradından bazıları, diğerlerinin mallarım ahz edecek olsalar haklarında kuttaı tarik hükümleri carî olmaz. Çünkü ka­file, bir hane mesabesindedir. Kafile halkının malları hakkında - birbi­rine karşı - hırz mevcud bulunmamış olur. Bu halde bunların hakkında alelade sârikler, gâsıblar ahkâmı cereyan eder. Bedayi.

830 - : Yol kesiciler ile yolları kesilenlerden hiçbiri arasında zîrah-mi mahrem olmak suretiyle bir karabet bulunmaması şartdır.

Binaenaleyh böyle bir karabet bulunursa hiçbiri hakkında had lâ­zım gelmez. Çünkü kafile, bir hane, bir mahalli hırz mesabesindedir. Bu cihetle bunların malları biribirine karşı birer mali muhrez hükmündü bulunmamış olur. Bu halde bir şahıs, aralarında zî rahmi mahremi bu* lunan bir kafile ahalisinden birinin malini alınca kendi karibinin hane­sinden bir malı çalmış £ibi olur. O mal, gerek karibinin olsun ve gerek olmasın. Bu sirkat ise haddi icab etmez.

Maahaza aralarında böyle karabet bulunan kimseler, âdete nazaran biribirinin mâline karşı müsaid, müsamahakâr bir vaziyetde bulunurlar. Had cezasının sebebi ise aralarında müttehiddir ki, o da kat'ı tarik ha­disesidir. Bu cihet ise bir şübhe İras edeceğinden had icrasına mani olur. Fakat şahsî haklar var ise onlar istifa olunur. Bedayî, Muhiti Burhanı. [35]

 basa dön

 

Katı Tarik Cinayetinin Sureti Sübutü

 

831 - : Yol kesicilik cinayeti iki suretle sabit olur: ikrar, beyyine. Şöyle ki: bu hâdise, hâkim huzurunda sahih.bir husumet, bir dâva vuku halinde ya ikrar ile veya beyyine ikamesiyle sabit olur.

Binaenaleyh yol kesiciler, hâkimin huzurunda bu cinayetlerini itiraf ederlerse veya inkâr edib de bu hareketleri şahidlerin şahadetleriyle sa­bit olursa haklarında lâzım gelen ceza tertib edilir.

832 - : Yol kesiciliği ikrar hususunda İmamı Âzam ile îmam Mu-hammede göre bir kerre ikrar kâfidir. Fakat îmam Ebu Yusüfe göre en az iki kerre ikrar lâzımdır, imam Ahmed Ibni Hambelin kavli de böyledir.

833 - : Yol kesicilik hususunda şahidlerin lâakal iki erkek olması ve her ikisinin de hâdiseyi muayene etmiş olduklarına veya yol kesicile­rin ikrarda bulunduklarına şahadet etmeleri icab eder. Biri muayeneye, diğeri de ikrara şahadet etse şahadetleri muteber olmaz.

Kezalik : şahidler, hâdisesinin kendileri veya arkadaşları hakkında vuku bulduğuna şahadet etseler şahadetleri yine kabul olunmaz.

Bu hususda hâkimin ilmi, esbabı sübutiyyeden değildir. Mebsut, Bedayi. [36]

 basa dön

 

Yol Kesiciler Hakkındaki Cezaları Kimlerin İkame Edeceği:

 

834 - : Kuttaı tarik hakkında icab eden had ve ta'zir cezasını ika­me etmek salâhiyeti, veliyyül'emr ile onun tayin edeceği hâkimlere aid-dir.

Binaenaleyh bu cezaları ne yolları kesilmiş olanlar, ne de maktulle­rin velîleri ikame edemezler. Belki bunu bizzat veliyyülemr veya onun naibleri bulunan hâkimler ikame ederler. Gerek mal sahiblerile maktul­lerin velileri, bu cezaların ikamesini taleb etsinler ve gerek etmesinler. Çünkü bu cezalara hakkullah, âmme mesalihi teailûk etmişdir, bunların herhalde bu veçhile ikamesi lâzım gelir.

835 -: Yol kesicilerin elleriyle ayaklarının kesilmesine ve kendile­rinin Öldürülmesine hükmedildikden sonra bunlar daha habishanede iker. bir kimse, veliyyüremrin veya naibinin iznini istihsal etmeksizin bunlar­dan birinin elini kesse veya birini öldürse ta'zire müstahik olur. Fakat hakkında kısas ve diyet gibi bir ceza lâzım gelmez. Çünkü eli kesilen ve­ya öldürülen şahsın zaten hâkim tarafından kanı ihlâl, uzvunun hürmeti iskat edilmişdir. O kimse, her ne kadar veliyyül'emrin reyini istihsal et meden böyle bir hareketde bulunduğundan dolayı ta'zire lâyık olursa da nefsel'emr itibariyle haddi ikameden başka bir şey yapmamışdır. O kimse, islâm cemaatinden bir ferddir, veliyyüremir ise cemaati müslimî-nin mümessilidir.

" Binaenaleyh o kimsenin bu fi'li, bu haddi istifa hususunda veliy­yüremrin fi'li mesabesinde bulunmuş olur da hakkında kısası, diyeti müstelzim bulunmaz.

Bu hâdisede mahkûmun yalnız eli kesilmiş olsa hâkim tarafından da hakkında katilden ibaret olan bakîyyei had ikmal edilir.

836 - : Yol kesicilik töhmetiyle mahbus bulunan bir şahısı kendi­sine isnad edilen cürüm daha sabit olmadan bir kimse amden öldürse bu kimse hakkında kısas lâzım gelir, velev ki bilâhare o cürüm beyyine ile sabit olsun. Çünkü hâkim tarafından deminin hılline hükmedilmedikce o şahsın ismeti, hürriyeti hayatiyyesi mücerred töhmet ile mürtefi olmaz. Bu halde o yol kesicinin artık hılli demine, yani,: kati edilmesine hüküm vermeğe lüzum kalmaz. Zira mahal, fevt'olmuşdur. Bu takdirde beyyine-nin vücudiyle ademi müsavidir. Şu kadar var ki, bu müttehem şahısı ve-livyi maktul, yani : o şahsın yolda öldürmüş olducu kimsenin velîsi, öl-dürece kohırsa hakkında kısas lâzım gelmez. Çünkü bu takdirde kendisi­ne aid olan bir hakkı istifa etmiş olur. Elverir ki bu hâdise sabit bulun­sun.

837 - : Yolcular, kendilerine tecavüz eden yol kesicilerden bazıla­rını öldürecek olsalar üzerlerine bir sev lâzım gelmez. Çünkü bıı suretle kendi havatlannı, mallarını müdafaada bulunmuş olurlar.

Fakat bir yol kesici, gördüğü müdafaa üzerine kaçıb da  terk edildiği takdirde kendilerine karşı kat'ı tarike kadir olamayacağı - bir mevzie eritdiği halde takib edilerek kafile halkı tarafından kati edilecek olsa katilleri Üzerine diyet lâzım gelir. Zira bu halde kati fi'li, yolcuların havatlannı veya mallarım müdafaa maksadına müstenid bulunmamış ahır. Mebsut, Bedayi, Hîndiyye.

c(Eimmei selâseye, Ebu Süleymana, Zahirîlere göre de yol kesicile­rin cezalarını yalnız veliyyüremr ikame eder. Veliyyüddem = kafilede kati edilen yolcunun velîsi, bunu bizzat ekame edemez. Bunda iki hak, hakkullah ile veliyyi maktulün hakkı içtima etmiş olur. Hakkullah ise kazaya ehakdır .onun alacağı edaya evlâdır. Veliyyül'emr,  katıı tariki kati veya salb edince veliyyi maktulün hakkı kısası diyete münkalib olur. VelivyüFemr yol kesiciyi öldürmeyib de elini veya ayağım    kesse veya lefy etse veliyiy maktul, muhayyer olur, dilerse onu kati eder, dilerse ondan diyet alır ve dilerse onu afüv eyler. Elmuhallâ.) [37]

 basa dön

 

Yol Kesicilere Aid Had Cezalarının Afüv Edilkmi-Yecegı Ve Bu Cezalar Arasında Tedahül Cereyanı :

 

838 - : Kat'ı tarikden dolayı icab eden haddi şer'î, afüv edilemez, bundan sulh ve ibra da caiz olmaz. Bu cezadan herhangi bir şahsın vas-geçmeğe salâhiyeti yokdur.

Binaenaleyh hadden tatbiki icab eden kat', katil veya salb cezası behemehal istifa olunur. Bunu yollan kesilmiş olan kimseler ile maktul­lerin velileri gerek afüv ve terk etsinler ve gerek etmesinler. Hattâ bu ,cinayet, alelusul sabit öîdukdan sonra bunun icab eden cezasını veliyyül-emr de terk ve iskat edemez. Çünkü buna hukuki âmme teallûk etmis-dir. Böyle bir hakkı ise hiçbir kimsenin bir veçhile ibtal ve İskata salâ­hiyeti olamaz. Bedayî, Hidaye.

839 - : Müteaddid defalar vol kesicilikde bulunarak muhtelif kim­selerin mallarım almış olan şahıslar, bu cinayetlerinin birinden dolayı mahkemece teslim edilerek hadden sağ elleriyle sol ayakları kesilecek olsa artık diğerlerinden dolayı muahaze olunmazlar, müstahik oldukları cezalar arasında bir tedahül bulunmuş olur.

Yol kesicilik ile sair hudud esbabı içtima etdiği takdirde de hüküm böyledir.

Meselâ : bir şahıs, yol kesicilikde bulunduğu gibi zinada, şürbi hamrde, sirkatde de bulunmakla bunların birinden dolayı kati edjjlecek olsa artık diğerlerinden dolayı ne kendisine celde vurulur, ne de bir uz­vu kesilir. Çünkü bunlar, hukuki ilâhiyyeden olduğu cihetle müsamaha esasına müstenid buîunmuşdur.

Maahaza kati, ağır bir cezadır, bununla matlûb olan red ve zecr ga­yesi husule gelir. di£er cezalar da buna dahil olarak tedahülü müczat hâdisesi tahakkuk etmiş olur. Mebsut, Bedayi.

«(îmam Şafiîye göre bu cezalar, arasında tedahül cari olmaz. Bun­lardan her biri sırasivîe istifa olunur. Zira bu cümlelerden her biri müs­takil bir cinayet olduğundan her biri için ayrıca bir had icab eder. Tuhfe.) [38]

 basa dön

 

Yol Kescilik Cezasını İskat Eden Şeyler :

 

840 - : Yol kesicilik cinayetinde bulunanlar hakkında icab eden had cezasını iskat edecek şeyler şunlardır :

(1) : Yolları kesilmiş olan kimselerin, yol kesicilerin İkrarlarını tekzib etmeleri. Şöyle ki : bir şahıs, kat'ı tarikde bulunduğunu ikrar etdiği hald: yolu kesilmiş olan kimse : «Hayır, yalan yere ikrar ediyor, böyle bit şey vuku bulmamışdır» diyecek olsa artık had icra edilemez.

(2) : Yol kesicilerin ikrarlarından rücu etmeleri. Bu takdirde şüb-heye mebni haklarında had icra edilemez. Fakat    ikrarları, haklarında kısası veya zemanı mali icab etmiş, iae bununla mahkûm olurlar. Çünkü bunların bu ikrarlarında rücu etmeleri, eşhasın hukukuna teallûk eden bu gibi şeyleri iskat edemez.

(3) : Yolları kesilmiş olan kimselerin, ikame edilen beyyineyi tek­zib etmeleri. Şöyle ki, bu kimseler, ikame edilen    şahidlerin yalan yere şahadetde bulunduklarım dermeyan etseler artık had cezası tertib edi­lemez.

(4) : Yol kesicilerin yolculardan elde etdikleri mallara herhangi bir suretle malik olmaları. Şöyle ki : bunlar, bu mallara hâdisenin mah­kemeye intikalinden evvel veva sonrabeyi, hibe veya tevarüs gibi bir su­retle mâlik olsalar artık had icrasına mahal kalmaz.

(5) : Yol kesicilerin tövbekar olmaları. Şöyle ki : bunlar, daha el­de edilmeden bu caniyane hareketlerinden peşiman olub âtiyen bir daha böyle bir hareketde bulunmamaya azm edecek olsalar artık haklarında ioab eden had sakıt olur. Binaenaleyh evvelce yapmış oldukları cerhden, katilden, ahzi malden dolayı hukuki umumiyye namına mesul olmazlar. Maamafih bu hususda tövbelerinin kabule savan görülebilmesi için yol­culardan almış oldukları mallan da mevcud ise aynen, değilse bedelen sahiblerine iade etmeleri lâzımdır. Çünkü bu tövbeleri, şahsî hakları is­kat edemez.

Acaba bu malları iade etmeseler haklarında had icra edilebilir mi? Bu hususda iki kavi vardır. Bir kavle göre had sakıt olmaz. Diğer bir kavle, eöre sakıt olur. Racih olan da bu kavidir.

Maahaza bir takım vol kesiciler, bir zaman yolcuların mallarını al­mış iken bilâhare daha elde edilmeden bu mesleklerini terk ile uzun bir müddet aileleri arasında ikamet etmiş bulunsalar artık haklarında had - iflHhsanen - ikame edilemez. Çünkü tekadümi ahd, haddi istifaya manidir.

 ibni Zevd» vp.nmakda oldueu yol kesiciîiei terk ederek t&ib . Bunun üzerine imam AH - radıvallahü tealâ anh - Basm-daki valisine şöyle yazmışdır: Haris ibni Zeyd, yol kesicilerden idi, terk ederek ondan vaz geçmişdir, artık ona hayırdan başka suretle tariz edü-miyecekdir. Mebsutı Serahsî. Bedayî. Bu gibi kimâeierin hakkında ceza­nın terk edilmesi, emsalinin tövbekar olarak salâhı hal kesb etmelerine saik olabilir.

841 - : Tövbe etmekle şahsî hakların sukut etmiyeceği esasına şu meseleler de tefemi eder :

(1) : Yol kesicilikden tövbe edenler, yolculardan    birini öldürmüg oldukları takdirde veliyyi maktule teslim edilirler. Veliyyi maktul, diler­se kendilerini afüv eder, dilerse lâzım gelen kısas veya diyet hakkını is-fi eyler. Şöyle ki : bunlar, maktulü silâh ile öldürmüşler ise kendiler. de kısasen kati edilin Sılandan sayılmayan sopa gibi bir şey ile öidür-,   müşler ise âkileleri üzerine, âkileleri yok ise yalnız kendileri üzerine di­yet itası lâzım gelir.

(2) : Tövbekar olan yol kesiciler, evvelce yolcuların hem mallanın almış, hem içlerinden bazılarını öldürmüş, hem de bazılarım cerh etmiş bulunsalar bu halde almış oldukları mallar ile yapmış    oldukları katil cinayetinden dolayı yukarıda yazılı muameleye tabi olurlar. Cerh cina­yetine gelince bundan dolayı da haklarında    kabil ise kısas icra edilir yani : mümaselet ve müsavat mümkün olduğu takdirde cerhe bedel ken­dilerinde de cerh vücude getirilir, kabil değilse yapmış oldukları cerhin iktiza eden diyetini vermeleri lâzım gelir, Meğer ki mecruh veya varis­leri kendilerini afüv etsinler.

Hâsılı : yol kesicilerin yaptıkları cerh cinayetinden dolayı hakla­rında kat' ve katiî gibi muayyen bir haddi şer'î yokdur. Belki bundan dolayı hakkı şahsî olarak ya kısas veya diyet lâzım gelir.

(3) : Tövbe eden yol kesiciler, evvelce yolcuların hem mallarını al­mış, hem de içlerinden bazılarını cerh etmiş, yahut mallarını almayıb yalnız bazılarını cerhde bulunmuş oldukları takdirde de hüküm, sabık veçhiledir. Yani : malları sahihlerine iade etmeleri ve cerhden dolayı da afüv vuku bulmadığı suretde kısasa veya diyet itasına mahkûm olma­ları icab eder.

(4) : Yol kesiciler, bazı yolcuları ihafe için cerh edib de daha kim­senin malım almadan ve hiç bîr kimseyi öldürmeden elde edilmekle tev bekâr olsalar haklarında hadden ceza tertib edilmez. Şu kadar var ki cerh hâdisesinden dolayı haklarında afüv vaki olmazsa kısas veya diyet lâzım gelir, yapmış oldukları korkutma cürmünden dolayı da ta'zîr ka­bilinden olarak habs edilirler.

Fakat vol kesiciler, yolculardan birinin mâlini aldıkdan sonra veya havatına kıvdıktan sonra hükümet tarafından elde edildiklerini mütea-kib tevbe etseler buna itibar olunmaz. Binaenaleyh haklarında icab eden haddi ser'î, sakıt olmayacağından tatbik edilir. Çünkü bu halde tevbe-lerinin samimiyetine hükm edilemez. Bedayî, Muhiti Bürhanî, Bahri Raik.

«(Malikîlere göre de bir vol kesicinin tevbekâr sayılması için şu gi­bi kaviler vardır :

(1) : Bir yoî kesicinin.-tövbesi, vol kesiciliği terk etmekle" hâsıl olur, Velev ki hükümete gelib dehalet etmiş olmasın.

(2) : Silâhını bırakıb hükümete tâyıan gelerek teslim.olmasiyle hu­sule gelir

(3) : Yol kesiciliği bırakıb hanesinde İkamet etmek ve komşularına görünüb durmakla olur Şerhi Ebil berekâ. [39]

 basa dön

ÜÇÜNCÜ BOLÜM

 

ŞER'Î TÂZİRAT İLE SİYASETE AİDDİK

 

İÇİNDEKİLER : Ta'zirin mahiyeti ve meşruiyeti. Ta'zirin ehem­miyeti ve nevileri. Ta'zir icrası İçin icab eden şartlar. Ta'zirlerin müc rimlere nazaran mertebeleri. Ta'ziri müstelzim cürümler. Ta'ziri müs-telzim cürümlerin sureti sübutu. Ta'ziri ikameye selâhiyetli olan zatlar. Ta'zirin ne veçhile tatbik edileceği. Ta'zir ile hudud arasındaki farklar. Velayeti cerâimîn mahiyyetj ve vülâti cerainün vazifeleri. Ihtfcab mües­seseleri ve siyaseti şer'iyye. [40]

 

Ta'zirin Mahtyyeti Ve Meşrüiyyeti  :

 

842 -  : Ta'zir kelimesi - ıstılah kısmında da yazıldığı üzere -?-Jûgatde men, red, icbar, tahkikr, te'dîb mânalarını ifade etdiği gibi nus-ret, iane, takviye, tevkir, ta'zim mânalarını da ifade eder.

Hukuk bakımından ta'zir : «hakkında muayyen bir ukubet, bir had­di şer'î mevcud olmayan cürmlerden dolayı tatbik edilecek te'dib ve ce­za» demekdir.

Bu kelimenin lûgavî mânalariyle ıstılah! mânası  arasındaki  mü­nasebet ise hafî değildir. Çünk,ü ta'zîr, müessir bir ibret teşkil ederek ba'şkalarını  cürümlere  mücaseretden  men  edeceği  gibi  mücrimleri de tekrar cürme mücaseretden men eder.

Diğer bir itibar ile ta'zir, haklarına tecavüz edilen veya mazlum mevkiinde bulunan kimselere karşı bir yardım, bir takviye mahiyetinde tecellî eder.

Diğer bir itibar ile de ta'zir, mücrimleri zulümden, denaet ve ma'-siyyetden men ile tehzibi ahlâka nail, vekar ve nezahete mazhar eder.

işte bu gibi mülâhazalara mebni bir kısım cezalara «ta'zir» adı ve­rilmiştir. Cem'i : «ta'zirât» dır.

843 - : Ta'zirin meşruiyeti, kitab ile, sünneti nebeviyye ile ve Ic-mai ümmet ile sabitdir. Resuli Ekrem - sallallahü aleyhi vesellem - Efendimiz, birisine «ey muhannes» dive tahkirde bulunan bir şahsı ta'­zir etmişdi, diğer bir şahsı da bir töhmetden. dolayı ta'zir olmak üzere habs buyurmuşdu, Zeyleî. [41]

 basa dön

 

Tabirin Ehemmiyeti Ve Nevileri :

 

844  - : Ta'zîr, islâm hukuku bakımından bir ceza, bir te'dib ve tehzib, bir siyaseti şer'iyye mahiyetinde tecellî eder. Ta'zirin dairesi pek geniş, ehemmiyeti pek büyük, lüzumu pek aşikârdır.

Cemiyet hayatında bî nihaye cürümler = günahlar, ma'siyyetler, memnu hareketler ve kusurlar vücude gelebilir. Bunların bir kısmı hak­kında muayyen, mahdud bir cezai şer'î yokdur, bir kısmı hakkındaki şer'î, muayyen cezalar da bazı şeraitin bulunmamasına mebni sukut ede­bilir. Halbuki herhangi bir cürmün, muzir bir hareketin mukabilinde bir ceza, bir mania bulunmaması içtimaî hikmete münafîdir.

Binaenaleyh islâm hukuku, bu husuadaki pek geniş ceza ahkâmını m ta'zir namı altında muhtevi bulunmuş, bunun takdirini ve tatbikini âmme riyasetini haiz olan ülül'emrin ve onların naibleri olan hâkimler ile sair bir kısım devlet memurlarının rey ve içtihatlarına tevdi ve tef-'viz eylemişdir.

845 - : Ta'zir unvanı altındaki cezaların nevilerine gelince bun­lar da başlıca şu on yedi kısma ayrılır:

(1)  :  Mücerred ilâm.  Bu, hâkimin mücrime     «Sen şöyle  yapmış­sın» veya «Sen şöyle yapıyor muşsun» diye ihtar etmesidir.

Bu ihtar, hâkimin mücrime gönderilecek emini vasıtasiyle de ya­pılabilir.

(2) : Biccelb ilâm. Bu, hâkim    tarafından    mücrim     mahkemeye celb ve davet edilerek  kendisine   «Sen şöyle  yapmışsın,  veya yapıyor-muşsun» tarzında bilmüvacehe yapılan ihtardır.

(3) : Vaiz ve  nasihat.  Bu,  hâkim  tarafından  mücrime  intibahını calib olacak suretde verilen öğütden ibaretdir.

(4) : Sert yüz göstermek, meclisden çıkıb gitmek. Bu, hâkimin müc­rime abusâne bir çehre ile bakmasından ve kendisinden münfail oldu­ğunu gösterir bir suretde meclisi terk etmesinden ibaretdir.

(5) : Tekdir ve tevbih.  Bu, hâkim tarafından mücrimi  azarlama­dan ve kendisine sert lâkırdı soylemekden ibaretdir.

(6) : Muvakkat habs. Bu, mücrimin ıslahı haline medar olmak üze­re muayyen bir müddet habs ve tevkif edilmesi demekdir.

(7) : Müebbed habs. Bu, mücrimin fesadını def için Ölünceye ka­dar habs edilmesi demekdir.

(8) : Gayri muayyen habs. Bu, müddeti meçhul    olub mücrimin halini  ıslah edeceği zamana kadar olan habs demekdir. Buna     «habsi meçhul» de denir.

Habs suretiyle ta'zir cezası, mücrimi resmî habishanelerden birine koymak suretiyle olabileceği gibi kendi hanesinde tevkif ve ikamete me­mur etmek suretiyle de olabilir.

Habs müddetini takdir ve tayin ise hâkimin reyine muvaf£ezdi>. Cinayetler ve hacr mebhaslerine de müracaat!.

(9) : Nefy ve tağrib. Bu, mücrimin bir müddet bulunduğu belde­den başka bir beldeye uzaklaştırılmasından ibaretdir. Bu müddeti ta­yin, hâkime aiddir.

Ömerübnül'hattab hazretleri,   bazı kadınları fitneye   düşürmesi mel-; huz bulunan «Nasr ibni Haccac» adındaki hüsn ve cemale mâlik bir   gen­ci Medineimünevvereden nefy etmiş, bu mübarek beldeyi ondan tathire lüzum gördüğünü söylemişdi. Maamafih Hazreti Ömer, başka bir şahsımişdi, hu şa­hıs Rûm diyarına iltihak ederek irtidad etnıişdir. Bundan haberdar olan Hazreti Ömer : bundan sonra kimseyi nefy etmem) fitne için

demişdir. İmam Ali Hazretleri de tagrib kâfidir)  demişdir.- Bedayi.

Binaenaleyh nefy ve tagrib hususunda ihtiyatla hareket edilmesi lâzımdır. Bir müslümanı bir islâm beldesine nefy etmek mahzurlu gö­rüldüğünden onu ecnebi bir memlekete nefy etmek ise asla caiz görü­lemez. (228) inci sahifeye de müracaat!.

«lîmam Şafiîye göre ta'zir tarikiyie olan nefy müddeti, hur hak­kında b:r sineden, rakik hakkında da altı aydan noksan olmak lâzımdır.)

(10) : Teşhir. Bu, mücrimin yüzünü karaltarak veya kendisini bîr merkebe tersine bindirerek şehir içinde dolaştırmak suretiyle olur. Ya­pılan cürmün bir münadî tarafından haika ilân edilmesi de bu kabil­dendir. Sirkat gibi, yalan yere şahadet gibi fazihaları irtikâb eden şahıs­ları halka ilân etmeğe «tecris» adı da verilmişdir.

Tecris. bir nevi teşhir ve tefzih demekdir. Maamafih hâdiselerin bir adamı tecribedîde, kaviyyürrey bir hâle getirmesine de «tecris» de­nilir.

(11) : Ukubetler ile tehdid. Bu, bir mücrime ıslahı hal etmediği takdirde   muhtelif   ukubetlere   maruz bırakılacağını  İhtar  etmekdir.

(12) : Velâyetden - mo'muriyetden azl. Bu, resmî veya gayri res­mî vazifesini suiistimal eden bir memurun, bir hâkimin, bir valinin me­ni uriyetden az! ve men edilmesi demekdir,

(13) : Kulak bükmek. Bu,   mücrimin te'dib ve intihabı için kula­ğını çekib bükrnekden ibaretdir.

(14) : Darb =  dayak   Bu. mücrimin el ile veya bir değnek ile dö-ğülmesinden ibaretdir. Değnekle döğmenin mikdarı, imamı Azama göre üçden nihayet otuz dokuz darbeye kadardır. îmam Ebu Yusüfe    göre hur hakkında üçden doksan beş veya doksan dokuz, rakik hakkında da üçden otuz dokuz darbeye kadardır.

İmamı Âzam Hazretleri, rakikler hakkındaki haddi, imam Ebu Yu­suf Hazretleri de hürler hakkındaki haddi mikyas tutmuşdur. Fukahai kiram, bir hadisi şerife mebni ta'zir darbelerini had dar­belerinden biraz noksan olarak kabul etmiş bulunuyorlar.

Fukahadan bazıları, îmam Ebu Yusuf Hazretlerinin reyini tercih etmişdir. Fakat ceza hususunda mücrimin lehine hareket edilmesi, ih­tiyata daha muvafık olduğundan imamı Âzamin re'yi mütüni fıkhiyye-ye dahil ve daha müreccah bulunmakdadır. Bedayi.

«(imamı Mâlike göre bu ta'zir darbelerinin mikdarı, Imamül'müs-limînin, ve onun naibi olan hâkimlerin reylerine muhavveldir, bir mas­lahat görülürse had mikdarından = yüz değnekden fazla da olabilir. Düsukî.

(Ibni Ebi Leylâya göre ta'zirin en çoğu yetmiş beş değnekdir. El-muhallâ.)

(İmam Şafiîye göre bunlar, hür hakkında kırkdan, rakik hakkın­da da yirmiden noksan olmalıdır. Bir kavle göre de yirmi darbeden nok> san olmalıdır. Tuhfetül'muhtac.)

(imam Ahmede göre de bu darbelerin mikdarı, ondan ziyade ola­maz. Nitekim bir hadisi şerifde = Bir kimseye  hududı ilahiyyeden olan had müstesna olmak üzere - on değnekden fazla vurulamaz)  buyuruhnuşdur.

Ancak bu hususda bazı müstesnalar vardır. Şöyle ki müşterek veya başkasiyle evli olan cariyesine veya zevcesinin veya evlâdının ca­riyesine veya^ bir meyteye tekarrüb eden şahsa doksan dokuz değnek vurulur. Ramazanı şerifde gündüzün içki kullanan şahıs hakkında da had ile beraber ta'zir olarak yirmi değnek vurulur. Keşşafülkına.)

(Zahirîlere ve Leys ibni Sa'de göre de ta'zir suretiyle darbın en ço­ğu on değnekdir, bundan ziyade olamaz. Elmuhallâ.)

Hanefîlerİn eazimine göre darb ile olan ta'zirin haddi asgarîsi, hâ­kimin reyine muvaffezdir. Bu, iki veva bir darbeden ibaret de olabilir.

Dayak cezası, insanların haysiyetine, izzeti nefsine münafi görüle­bilir. Fakat cezaların hepsinde de bu hal mevcuddur. Filhakika insan­ların izzeti nefsini rencide etmemek, müslümanlıkda bir esasdır. Fakat cemiyet arasında bir takım fena şeyleri irtikâb ederek halka kötü bir numune olan, bu suretle izzeti nefsini kendi eliyle imhaya çalışmış bu­lunan mütecaviz bir şahsı dayak ile ıslaha çalışmak, âmmenin selâmeti için kabulüne ihtiyaç görülen brr çaredir. Kabiliyetler, ma'siyyetler, mü-tefavit olduğundan hâkim, hikmet ve maslahata göre hareket eder, ka­naat getirdiği bir ihtiyaca mebni dayak suretiyle ta'zir cihetine gideı. buna ba^an pek ziyade lüzum görülebilir.

Maamafih imam Serahsîye göre safı' = sille vurmak suretiyle ta -zir, caiz değildir. Bir şahsın kafasına veya boynuna açık el ile vurmak, istihfafın en son derecesidir, bundan ehli kıble siyanet olunur. Zeyleî, Reddül'muhtar. Hudud mebhasine de müraceat!.

(15) : Kati. Bu da fesadı itiyad edib, başka suretle münzecir ol­mayan herhangi  bir şeririn öldürülmesinden ibaretdir.     Buna   «hadden kati» de denir ki, memleketde fesada sa'y eden herhangi bir şahsın em­ri veliyyilemr ile siyaseden kati edilmesi demekdir.

(16) : Hedmi beyt. Bu, her türlü fesadı itiyat eden şerir bir şahıs üzerine bulunduğu odayı  yıkmakdan ibaretdir.

'içerisinde memnuatdan biri irtikâb edilen bir hanenin hakkı hür­met ve masuniyeti sakıt olacağından ledel'maslaha ve (ayyüremrin em­riyle içine girilmesi ve zaruret ânında hednı edilmesi caizdir. Nitekim bir takım şakilerin tahassun etdikleri yerler, ledel'icab top ile veya sa­ire ile yıkdırılmışdır.

(17) : Nakdî ceza. Bu, mücrimden bir mikdar para almakdan iba­retdir.  Bu   para   muhafaza   edilir, halini ıslah ederse mücrime iade edi­lir, etmezse âmme masalihine sarf olunur.

Para almak suretiyle ta'zîrin cevazına yalnız İmam Ebu Yusuf kaü olmuşdur. Sair müetehidler buna kail değildirler. Kat'ı uzuv suretiyle ta'zir caiz olmadığı gibi mücrimin emvalini elinden almak, itlaf etmek suretiyle de ta'zir caiz görülmemekdedir. Bu zevat, böyle bir ta'zir usu-liyle halkın emvaline bir takım kimselerin musallat olmalarına yol açıl­mış olabileceğim dermeyan ediyorlar. Mebsut, Fethül'kadir, Dürri Muh­tar, Reddi Muhtar.

«(Hanbelî fukahası da diyorlar ki, ta'zir, mal ahziyle, bir mali it­laf ile olamaz. Bu hususda istinad edilecek bir emri şer'î yokdur. Maa­mafih ta'zir, te'dib içindir. Te'dib ise itlaf suretiyle olamaz.

Hanbelîlere göre bir ta'zir usulü daha vardır ki, o da müteezzî olacağı anlaşılan bir mücrimin başındaki saçları tıraş etdirmekden iba­retdir. Mücrimin bundan müteezzî olması, hakkında intibahı mucib bir ceza mahiyetinde bulunur. Keşşafül'kına.)

(Şafiîlerce mücrimin sakalını tıraş etmek suretiyle ta'zir caiz gö­rülmüyor. Şafiî ve Hanbelî fukahasınca kabul edilmiş olan ta'zir nevile­rinden biri de mücrimi diri olarak salb etmekdir. Bunun müddeti üç günden ziyade olamaz. Mücrim bu müddet içinde yemeden, içmeden ve ima ile namaz kılmadan men edilemez.

Şafiîierden diğer bir kavle göre bu mücrim, namazlarım ima ile de­ğil, bilâ ima kılabilir, buna muhalefet olunamaz. Tuhfetül'muhtac.) [42]

 basa dön

 

Ta'zir; İcrası Îçin İcab Eden Şartlar :

 

846 -  : Ta'zir; bir cezadan ve bir te'dibden ibaret olduğu için bu hususda hür ile rakik, erkek ile kadın, müslim ile zimmî, baliğ ile gay­ri baliğ müsavidir. Şu kadar var ki, gayri baliğin mümeyyiz olması lâ­zımdır.

Binaenaleyh ta'zir yapılabilmesi için aşağıda yazılı olduğu veçhile başlıca iki şart vardır:

847 - : Ta'zir olunacak  şahsın âkil olması şartdır. Binaenaleyh mecnunların   hakkında  ta'zir  yapılamaz.   Çünkü  onla­rın fi'lleri esasen cürmden madud değildir.

848  - : Ta'zir olunacak şahsın baliğ ve hiç olmazsa aabiyyi mü­meyyiz olması şartdır.

Baliğ ve âkil plan bir mücrim hakkında tatbik edilecek ta'zire «uku-beten 'tazir» denir ki bu, mükellef bir şahıs tarafından irtikâb olunub da şer'an muayyen bir cezası bulunmayan bir cürümden dolayı bir ce­za olarak yapılan ta'zirdir. Mümeyyiz çocuk hakkındaki ta'zire de «te1-diben ta'zjr» denilir. Istılah kısmına müraceat!.

849 - : Mümeyyiz  olmayan çocuklar,   yapacakları  her  hengi  bir fi'lin neticesini, mesuliyetini tasavvur ve idrakden âciz bulundukları ci­hetle onların fi'lleri cürüm sayılmaz. Binaenaleyh ta'ziri müstelzim ol­maz. Mebsut, Bedayî.

«(Fıkhı Hanbelîde deniliyor ki : nâsa saldıran veya gayri meşru mukarenetleri itiyad eden veya sair bazı gayri meşru hareketlerde bu­lunan mecnunlar, bu gibi hallerden vaz geçmelerini mümkün mertebe temin için darb edilebilirler. Bu darb, bir ukubet maksadiyle değil, bir inzicar maksadiyle yapılır.

«Bazı mecnunların darüşşifalarda darb suretiyle cinnet halinden kurtulmalarına çalışıldığı malûmdur.»

'Mükellefler hakında haddi icab eden fi'ller, mümeyyiz çocuklar hak­kında ta'ziri müstelzim olur.

Kezalik namaz gibi, oruç gibi dinî vazifelerini ifaden veya yazı, ilim, sanat gibi şeyleri öğrenmeden kaçınan mümeyyiz çocuklar müna-sib bir veçhile ta'zir edilebilirler. Keşşafül'kma.)

Bir hadisi şerifde buyurulmuştur. Yani  : çocuklarınıza yedi yağlarına girince na­maz kılmaları için emr ediniz, on yaşlarına girince de onları namaz kıl­mamalarından dolayı düğünüz.

Bu döğmek ise te'dib ve tehzib tarikiyledir, ukubet tarikiyle de­ğildir. Çünkü ukubet, cinayet iktiza eder. Çocukların fi'lleri ise cinayet­le mevsuf olmaz. Bedayi.     [43]                            

 basa dön

 

Ta'zirlerin Mücrimlere Göre Mertebeleri  :

 

850 - Hâkimler, ta'zir hususunda   hem  cürümlerin mahiyetle­rini, hem de mücrimlerin mevkilerini, istidatlarını, mükerrer ceraim as­habından olub olmadıklarını nazarı dikkate alırlar.

Filhakika pek hafif cürümler ile ağır cürümlerin cezaları müsavi olamıyacağı gibi her nasılsa kendilerinden bir cürüm, bir kusur zuhur etmiş olan namu-s ve fazilet, mürüvvet ve diyanet sahibi olan kimsele­rin cezalariyle bir takım sefih, ceraime münhemik, mürüvvetden ve iz­zeti nefsd'en mahrum kimselerin cezaları da müsavi olamaz. Çünkü ceza vermekden asıl maksad, zecr ve inzicardan, mücrimin intibahına, ıslahı haline hizmet etmekden ibaretdir. Nâs ise bu gibi hususlarda mütefavet kabiliyetde bulunurlar. Bazı kimseler, en cüz'î bir tekdirden, bir ihtar* dan pek ziyade sıkılırlar, büyük bir mahcubiyet ve nedamet his ederek hallerini İslaha muvaffak olurlar. Bir takım kimseler ise en ağır haka­retlerden, çok mühim cezalardan bile matlûp derecede müteessir olmaz­lar.

Binaenaleyh ta'zir cezaları, hâkimlerin ictihadlarına havale edilmi§-dir. Beşeriyetin o garib haleti ruhiyyesini göz önünde bulundurmaya mecbur olan hâkimlerin verecekleri ta'zir cezalarında mücrimlerin hal­lerini, cürümlerin mahiyetlerini nazardan uzak bulundurmamaları hik­met ve maslahat muktezasıdır.

851  - : Fukahai kiramdan bazılarının beyanına göre ta'zirler, şa­hıslara nazaran şu dört mertebeye ayrılır :

(1) : Eşrafül'egraf hakkındaki  ta'zirdir  ki,  mücerred ilâm    -sure­tiyle yapılır.

(2) : Eşraf hakkındaki ta'zirdir ki,  bilvasıta ilâm suretiyle veya mahkemeye celb edilerek muvaceheten ihtar suretiyle yapılır.

(3) : Evsatı nâs hakkındaki ta'zirdir ki, hem mahkemeye bil'celb ihtar suretiyle, hem de habs suretiyle yapılabilir.

(4) : Ehissa hakkındaki ta'zirdir ki, hem mahkemeye bil'celb ih­tar suretiyle, hem de habs ve darb suretiyle yapılabilir. Istılahat kısmı­na müracat!..

852  - : Yukarıdaki mertebelere riayet edilmesi, gerek hukuki ilâ-hiyyeye ve gerek halkın hukukuna karşı büyük bir cüret gösterilmeme­si takdirindedir. Fakat ulemadan, şürefadan, ekâbirden sayılan zatlar­dan büyük bir ma'siyyet, sâdır olduğu veya darb've şetm gibi mürüv­vete münafi, şerefi izaleye bais, nâsın hukukuna raci bir cürmü zuhur etdiği takdirde haklarında başka suretle de ta'zîr icrası lâzım gelir. Zey-lei, Bedayî. [44]

 basa dön

 

Ta'ziri Müstelzim Cürümler  :                               

 

853 - : Ta'sirin tarifinden de anlaşıldığı veçhile hakkında şer'an mukadder bir had, muayyen bir ukubet bulunmayan herhangi bir ma'-siyet, her hangi bir cürüm, ta'ziri müstelzim olur. Bu ma'siyet ve cü­rüm, ister  âmme  haklarına,  maslahatlarına ve  ister hassa     haklarına müteallik olsun. Başka bir tabir ile bunlar, ister Allah Tealânın huku­kuna ve ister insanların hukukuna karşı irtikâb edilmiş bulunsun. Her­hangi dinî bir vazifeyi bilâ maziretin terk etmek gibi. Ve her hangi bir insana haksız yere fi'l ile veya sıdk ve kizbe mütehammil bir kavi ile eza ve cefada bulunmak gibi. Bedayî. Şafillere ve Hanbelîlere göre bir cürümden dolayı ta'zir icra edi­lebilmesi için ocürüm mukabilinde keffaretde bulunmamalıdır. Keffare-Li icab eden bir cürümden dolayı ayrıca ta'zir lâzım gelmez. Maahaza Şafiîlerce bazı ma'siyyetler vardır ki, mukabillerinde keffaret bulundu­ğu halde yine ta'ziri müstelzim olurlar. Müzahir veya ramazan günün­de saim bulunan bir müslimin refikasiyle mücameatde bulunması gibi. Tuhfetül'muhtac.}

854 - : Ta'ziri müstelzim cürümler pek çokdur. Bahusus bir ceza kanununun başlıca  muhteviyatım teşkil  edecek  olan  aşağıdaki  cürüm­ler, mahiyyetlerine göre muhtelif derecelerde ta'ziratı müstelzim    olur.

855 - : «Mukaddes zatlar hakkında fena tefevvühatdan, mübarek makamlara karşı hürmete münafi harekâttan, şer'î hükümler ile mizaha cür'etden münbais cürümler.»

Meselâ : enbiyai izamdan, sahabei kiramdan, sadâtdan, veya ule­ma ve sulehadan bir zat hakkında fezahati İisaniyyede bulunulması, ve­ya bir mâbed duvarının nâpak bir şey ile kirlendirilmesi, yahut bir iba­det vecibesiyle istihzaya cüret gösterilmesi, mücaseri hakmda darb ile, habs ile, veya her ikisiyle veya daha başka bir suretle ta'ziri müstelzim olur. Haniyye, Feyziyye, -Ali Efendi Fetvaları.

856  - : «Diyanete,  ahlâka,  umumî  âdaba  muhalif  hareketlerden ileri gelen cürümler.»

Meselâ : Ramazanı şerifde bilâ mazeretin alenen nakzi siyam eden mukim bir mü.slüman ta'zire müstahik olur.

Kezalik : afyon gibi, esrar gibi mükeyyefatdan birini istimal ede­rek nâs arasında sarhoş bir halde görülen veya çıplak gezmek gib: bir suretde. âmmenin terbiyesine, huzuruna münafi çılgınlıklarda bulunan kimseler hakında ta'zir icra edilir. Hindiyve.

857 - : «Halk arasında işaa edilen  bid'atlerden  mütevellid cü­rümler.»                                                                                      

Mübtedün haline bakılır: Eğer itikadı küfre müeddî değilse islâm hukukundan tamamen müstefid olur. Şu kadar var ki, bid'atini halk arasında neşre çalışır da bu hareketine nihayet vermezse bundan dolayı hakkında ta'zir icra edilir. Fakat itikadı küfre müeddî ise islâm camia­sından tamamen hariç kalır. Gulati. Revafiz gibi. Reddül'muhtar.

858 - : «Veliyyüremrin meşru emirlerine, tevcihlerine, islâm hü­kümetinin rahatı âmmeyi temin için mevzu kanunlarına,  nizamnamele­rine muhalefetten mütehassil cürümler.»

Meselâ : veliyyül'emr tarafından usulü dairesinde bir kimseye tev­cih edilen bir ciheti kabul etmeyib bu yüzden bir fesad zuhuduna sebe-'biyet verenler, habs ve nefy gibi ta'zir cezalarına müstahik olurlar.

Kezalik : muhik olan bir veliyyülemrin aleyhinde şeref ve şanını kıracak yalanlar neşrine çalışan ve halkın rahatına sebeb olan nizamatı haleldar etmek için nâsı fitne ve fesada sevk eden kimseler aiyaseten katil suretiyle ta'zire müstahik olurlar.

Kezalik : onu on bir buçukdan ziyadeye muamele ile akçe verilmi-ye, diye veliyyül'emr tarafından sâdır olmuş bulunan bir emre rağmen ziyadesiyle muamele yapanlar, zecr ve men ile ta'zîre istihkak kazan­mış olurlar. Netice, Abdurrahim Fetvaları.

859 - : «Hâkimlere vesair devlet memurlarına karşı haksız yere vuku bulan hürmete münafi veya hakaret ânıiz harreketlerden, sözler­den ve bir vazife ehlinin vazifesini ifa etmesine mani olmakdan müte­vellid cürümler.»

Meselâ : iki şahıs, ayni lâfızlar ile müşatemede bulunsalar, meselâ: biri diğerine habis demekle o da «Sensin» dese aralarında takas hâsıl olur, artık biribiri aleyhine ta'zir iddiasına kalkışamazlar. Fakat böyle bir müşateme mahkemede hâkimin huzurunda vuku bulsa aralarında ta­kas husule gelmez, belki mahkemeye karşı ihtirama münafi hareketde bulunduklarından dolayı ikisi de ta'zir olunur.

Kezalik : Bir muvazzaf hatibi hutbe okumakdan ve nâsı cuma na­mazından men'e kıyam eden şahıs hakkında ta'zir lâzım gelir. Hindiy-ye, Feyziyye.

860 - : Mürafaai meşrua zımnında mahkemenin    dâvetine ademi icabetden husule gelen cürümler.»

Meselâ : vuku bulan davete rağmen nafakaya müteallik bir şer'î murafaa için mahkemeye gitmekden imtina eden veya başkasının git­mesine mani olan kimse, ta'zire müstahik olur. Şu kadar var ki, bu hu-susdaki temerrüdü hâkim inindinde sabit olmak lâzımdır. Ali Efendi Fetavâsı.

861 - : Yalan şahidlik ve muhbirlikden ve yalan yere yemin et-raekden münb'aia cürümler.»

Meselâ ber hayat olan bir kimsenin vefatına dair bir mahkemedo yalan yere şahadetde bulunan şahıs, ta'ziren teşhir edilir.

Bu, İmamı Azama göredir. İmameyne göre böyle bir gahıs, teşhir­den sonra habs ve darb ile de ta'zir olunur. Bedayî, Reddi Muhtar.

862 - : Resmî' makamlara hakikat hilâfına ihbarda,  gamazlıkda, curnalcılıkda bulunmakdan mütevellid cürümler.»

Meselâ : onun bunun hakkında bazı cürümler isnadiyle zabıtaya gammazlıkda bulunan kimse, bundan men ve şediden ta'zir olunur. Bu­nu itiyad etdiği takdirde kati bile olunabilir. Ali Efendi Fe tavası.

863 - : «Memuriyet nüfuz ve vazifesini suiistimalden ileri gelen cürümler.»

Meselâ : Devlet malım ihtilâsda bulunan bir memur, vazifesinden tard edilerek hakkında başka türlü ta'zir de yapılabilir.

Kezalik : idaresine memur olduğu halka bed muamelede bulunan bir kimse, ta'zir ile vazifesinden azl edilir.

Kezalik : uhdesine havale edilen hizmetlerde hükümete hiyanet eden, bu hususda ahalinin zulmen akçelerini ahb duran, hâkim tarafın­dan yapılan tenbihlerden mütenebbih olmayıb mezalimi âdet edinen bir memur da - fesada saî olduğu cihetle - veliyyüFemrin emriyle ta'­ziren kati edilebilir. Hindiyye.

864 - : «Salâhiyyet ve me'zuniyet hilâfına sıfatı resmiyye göste­rilerek  sahtekârlıkda bulunmakdan mütevellid  cürümler.»

Meselâ : tahsildarlık sebebiyle bir köy ahalisinden sahte makbuz mukabilinde vergi toplamış olan bir şahısdan almış olduğu akçeler istir-dad edilmekle beraber hakkında ta'ziren ceza da tertib edilir.

Kezalik : haiz olmadığı bir sıfatı, bir nisbeti kendisine izafe ederek bu yüzden başkasının hakkını istihfaf eyleyen, meselâ : seyadetle alâka­sı olmadığı halde şürefaya mahsus alâmeti takınarak seyadet iddiasın­da bulunan bir kimse, habs suretiyle ta'zire müstahik olur. Behcetül'fe-tava.

865 - :  «Rişvet alıb vermekden ibaret cürümler.»

Meselâ : Her hangi bir işi terviç için rişvet alan bir memur ile rişvet veren şahıs, ta'zire müstahik olacağı gibi hâkimlere vesaireye rişvet va­sıtası olub halkın haklarını ibtala çalışan kimseler «de şiddetli bir ta'zir ile uzun müddetli bir habs cezasına müstahik olurlar. Abdurrahim Fe-tavâsı.

866 -  :  «Devletin aleyhine, âmmenin zararına çalışmakdan, cemiyet hayatıı.ı   '.alükeye c işürmekden,  casusluk  yapmakdan     mütevellid cürümler.

Meselâ : harbîler zahire, barut gibi şeylerin satılması veliyyül'-emr tarafından men edildiği halde bunları satmaya cüret eden kimseler, zecr ve ta'zire müstal -k olurlar.

Kezalik : islâm ticaret gemilerinin denize açıldığını ve teveccüh et­diği semti korsanlara veya harb zamanında düşmanlara haber vermeği itiyad eden bir zimmî hakkında kati suretiyle ta'zir cezası verilebilir.

Kezalik : halkın odun ihtiyacına tahsis edilmiş olan cibali mübahe-deki ormanları yakan kimseler de ta'zir edilirler.

Kezalik : harbîlere casusluk eden, onların önlerine düşüb islâm bel­delerini bastıran kimseler de veliyyül'emrin emriyle kati edilirler. Behce, Abdurrahim fetvaları.

«(Küffare casusluk eden bir müslim, Ibni Ukayle göre ta'ziren kati edilebilir. Kadıya göre bu casus, Zülhey'e ise hakkında unf ile muamele yapılır. Başkası ise ta'zir olunur. Hanbelîlere göre bu hususda veliyyül-emr, siyaset tarikine sülük eder, hazm ve ihtiyatda bulunur. Keşşafül'-kına.)

867  - : «Umuma tahsis edilmiş olan yerleri işgalden münbais cü­rümler.»

Meselâ : Bir köy halkı için mezarlık olmak üzere tahsis edilen bir mahalde kendileri için bina yapanlar, ta'zire müstahik olurlar, yapdık-ları binalar da kaldırılır,

868  - : «Halk  arasında fesada say etmekden mütevellid cürüm­ler.»

Meselâ : tehdidini ikaa kadir olub da bazı kimseleri, onu bunu öl­dürmeğe veya onun bunun mallarını sirkat ve gasbe cebren sevk etmek-de bulunan bir şahıs, tekerrür eden bu cürümlerinden dolayı siyeseten katil suretiyle ta'zire müstahik olur. Ali Efendi.

Kezalik : hür insanları idlâl ederek harice satan kimseler, bunu iti­yad etmiş oldukları takdirde ta'ziren katle, itiyat etmemiş oldukları tak­dirde de habs ve darb cezasına müstahik olurlar.

Kezalik : muhabbet vesaire için en'am veya bazı havas okuyarak büyü yapmaya cüret eden ve bu suretle bazı ailelerin inhüâline, bazı kimselerin mutazarrır olmalarına, çalışanlar da bu hareketlerinden ne­damet izhar etmeden derdest edilseler - âmme zararlarını izale hikme^ tine mebni - ta'ziren kati edilebilirler. Behce.

869  -  :  «Devletin meskukatını taklid   ve tağyirden, kalbazanlık-dan mütevellid cürümler.»

Meselâ : Meşkûk ve tam altunları kırkıp nâs arasında neşre çalı­şanlar, şıaüecıı ta zır ne uzun muaaette haDse musıaniK oiuriar.

üezalık : tur zamanca muayyen Dir mıkdar üzerine rayıo olan al­tınların veaaır akçelerin bu miKüardan ziyaaeye anz ve itası, veııyyür-emr taralından men edilmiş iken Duna munalefetde bulunulması, şıudet-h ta'ziri müstelzim olur. Behce.

Kezaiik ; bakırdan kuruş ve saire yapıp bunları temvihle ağartan ve üzerlerine hükümet sikkesi elfazını darb ederek «meşkuk gumüa.-dür» diye halkı aldatan kimseler hakkında şedid bir ta'zir ile medıd bir habs lâzım gelir. Netice,

870 - : «Halka hiyle ve tezvir etmekden ve bir takım resmî ev­rakı, veaaiki, ilâmları tahrif eylemekden mütevellid cürümler.»

Meselâ : Namaz, oruç gibi dinî vazifelerin vaktinde yapılmaması için halka gayri meşru telkinatda bulunan bir kimse, şedid bir ta'zire müstahik olur.

Kezaiik : bir mahkemeden verilmiş olan bir ilâmda bazı tahrifler vücude getiren, sahte mühür tatbik eden bir kimse, şiddetli bir suretde ta'zir edilerek salâhı hali zahir oluncaya kadar habs ve zecr edilir, Tatar Haniyye, Abdurahim.

871 - : «İstifası hükümete aid olan bir hakkı alâkadar olanların kendi kendilerine istifaya kıyam etmelerinden münbais cürümler.»

Meselâ : Vuku bulan bir kazfden dolayı icab eden haddi kazfi biz­zat makzuf, istifa edecek olsa ta'zire müstahik olur. Meğer ki, kazifi mahkemeye tevdi etmesi mümkün olmayacak bir mevkide bulunmuş ol­sun. Kaaıyye, Hindiyye.

872  - : «Hiyleli iflâsdan, dolandırıcılık dan,     mümataîadan müte­vellid cürümler.»

Meselâ : bir şahsın mücerred alacaklılarını mutazarrır etmek üze­re kendisini hilafı hakikat olarak müflis bir halde göstermesi «hiyleli iflâs» dan ibaretdir. İşte böyle bir hiyleye tevessül eden herhangi bir gahıa, ta'zire müstahik olur.

Kezaiik : mümatıl olan, yani : borcunu vaktinde vermek isteme­yen her hangi bir şahıs da alacaklının talebiyle habs edilebilir. Böyle bir mumatilin habs edilmesine mani olmak isteyenler de ta'ziren habse müstahik olurlar. Şu kadar var ki, mümataiamn sübutu lâzımdır.

Bir mumatilin fakrı hali sabit olursa sebili tahliye edilir. Yüsri. borcunu vermeğe iktidarı anlaşılırsa borcunu Ödeyinceye kadar habsi devam eder.

Medyun, fakrı hali, iflâsı hakkında, dayin de onun yesari hakkın­da beyyine ikame edecek olsa dayinin beyyinesi tercih olunur. Bedayi,

Camiül'füsuleyn, Ali Efendi, Hacr ve ikrah mebhasine de mmaceat!..

873 - : «Alış verişe vesair muamelâta fesad kanşdirmakdan mü-tevellid cürümler.»

Meselâ : sattığı bir malın aybını saklayan, icare ve nikâh gibi mu amelelerde tedlisde, hakikate muhalif beyanatda bulunan kimseler, ta'-s;re müstahik oi ,rlar.

Kezaiik : ihtisab nazırının ~ alâkadar memurların narh vazetmiş olduğu emteayı ziyade fiyatla satanlar, ta'zire müstahik olurlar. Hat­tâ bey ve şırada vesair muamelelerde halka zarar ve nizamı memlekete halel vermek müstemirren âdetleri olub fesada saî bulundukları sabit olan kimslerin ta'ziren kati edilmeleri de caizdir. Tatarı Haniyye, Ibnİ Nüceym Fetavâsı.

874  - : Zimmîlere, muahidlere eza ve muahede ahkâmını ihlâlden münbais cürümler.»

Meselâ : bir zimmîye seb ve şetm eden veya bir müste'meni öldü­ren veya bir islâm devletinin yapdığı muahedeye rağmen gayri müslim bir milletin memleketine giderek gasb ve gâretde bulunan herhangi bir müslüman, muhtelif derecelerde ta'zir cezasına müstahik olur.

Muahede hükümlerine muhalefet, islâm hukukunca bir gadirdir. Gadirden ve sureten, mâ'nen gadre müşabih umurdan taharruz ise bir vecibedir, işte bu vecibeyi ihlâl, bir ma'siyyetolduğundan ta'ziri müs-telzim olur, muahidlerden bu veçhile alınan malların da kendilerine iade­si lâzım gelir. Siyeri Kebir, Reddül'muhtar.

875 - :  «Tegailübden, şekavetden münbais sürümler.»

Meselâ : mütegallibeden bir şahıs, bir kimseyi haksız yere zincir? vursa veya habs etse habse ve ta'zire müstahik olur.

Kezaiik : şakavetle meşhur olan bir şahıs, halini ıslah edinceye ka­dar habs olunur. Bulunduğu beldede müikü mevcud ise fesadından âciz kaian halkın müracaatı üzerine nefyi cihetine gidilmez, belki şerrini iza­le için habsi ile iktifa edilir. Hindiyye, Reddi Muhtar.

876 - : «Halkın parasını ellerinden almak için kumar gibi, şu'-bedebazlık gibi memnu - haram vasıtalara müraceatden mütevellid cü­rümler.»

Meselâ : -fıkhı Şafiî ve Hanbelîde beyan olunduğu üzere - ku­mar oynayanlar veya lehviyyat kabilinden şeyler ile veya yalanlardan müteşekkil güldürücü hikâyelerle veya yılan gibi zehirli hayvanları elde tutmakla yahut ateşe vesaireye atılmak gibi şu'bedebazhkla para ka­zanmaya    çalışanlar,     ta'zire müstahik olurlar.

877 - : «Sersericesine yaşayıb halka mütemadiyen eza vermekden münbaia cürümler.»

Meselâ : Sözleriyle, fiillerile, hattâ sui nazarlariyle halka daima eza vermekle maruf olan kimseler, bu hallerine nihayet vermedikleri tak­dirde ıslahı hal edinceye kadar habs edilirler.

«(Bunların nafakaları, Hanbelî fukahasının beyanına nazaran bu habs müdaetince beytülmal tarafından temin edilir. Maliki fukahasına göre de kendilerinin nafakalarına kâfi malları bulunmadığı takdirde bey­tülmal tarafından infak edilirler. Şayed beytülmalde de bunu temine kâ­fi bir şey bulunmazsa bunların nafakaları zengin olan müslümanlar ta­rafından temin edilir. Velev ki o müslümanlar, bu mücrimlerin beldele­ri ahalisinden olmasınlar. Çünkü müslümanlar, bir cesed mesabesinde-dirler, bunların bîr uzvu müteellim olunca diğer uzuvları da bu teellüme = bu acıya iştirak eder.

878 - : «Emniyeti  suiistimalden,  hiyanetden münbais  cürümler.* Meselâ  : Kendisinetevdi edilen bir emaneti ketm veya tağyir eden

kimse, ta'zire müstahik olur.

Kezalik.: bir vakıf müessesesinin emvalini suiistimal eden bir mü­tevelli, ta'zire müstahik olub vazifesinden azl olunur.

879  - :  «Teşhiri silâhdan, darb ve mudarebe hâdiselerinden müte-vellid cürümler.»

Meselâ : Bir kimseye karşı kati veya cerh kasdiyle kamasını veya bir silâhını teşhir ederek hücum eden bir şahıs ta'zir suretiyle habs ve darbe müstahik olur.

Kezalik : kendi babasını veya herhangi bir kimseyi döğen şahıs, şedid bir ta'zire istihkak kazanmış olur.

Kezalik : biribirini döğen, iki şahısdan ikisi hakkında da ta'zir lâ­zım gelir. Bu döğmeler, mütefavit olacağından bunların arasında takaj hâsıl olmaz. Bu ta'zir ibtida, bu döğmeye ilk başlamış olan şahıs hak­kında tatbik edilir. Hidaye, Dürrül'muhtar, Ali Efendi Fetavâsı.

880  - :  «ikraha mukarin  memnu  fiilleri irtikâbdan  münbais  cü­rümler.»

Meselâ : Bir şahıs, tehdidini ikaa muktedir bir kimsenin, meselâ : bir hükümdarın cebir ve ikrahına mebni birisini haksız yere öldürse mücbir kısasa, o şahıs da ta'zire müstahik olur.

Mükreh olarak gayri meşru mukarenetde bulunan bir şahıs hak­kında da ta'zir lâzım gelir. Çünkü birşahıs, kendi canım kurtarmak için başkasının hayatına, namusuna tecavüz edemez. Şu kadar var ki, ikrah, onun hakkında esbabı muhaffifeden olmakla cezası ta'zire inhisar eder. Mebsut,   Tatar   Haniyye.

881 - :  «Suya,  taama_ zehir veya müskir bir madde  katmakdan, ilâç yerine zehir vermekden mütevellid cürümler.»

Meselâ : bir kimseyi öldürmek maksadiyle taamına zehir katan veya bir kimsenin malım elinden almak için içeceği balşerbetine sar­hoşluk veren bir şey ilâve eden şahıs, şiddetli bir ta'zire müstahik olur aldığı bir mal var ise o da elinden alınır, kendisi de salâhı zahir olunca­ya kadar habs olunur. Abdurrahim fetavâsı.

882 - :  «Iskatı cenîn hâdiselerinden mütevellid cürümler.» Meselâ  : bir gebe kadını döğüb veya korkutup da kendisinden he­nüz hilkati belirmemiş, muzga halinde bir et parçasının düşmesine se­bebiyet veren şahıs, şiddetli bir suretde ta'zir ve habs ile te'dib olunur. Abdurrahim.

Şayet düşen parça, hilkati belirtmiş bir ceninden ibaret bulunursa, bunun sukutuna sebebiyet veren şahıs hakkında ta'zirden başka «gur-re» denilen nakdî ceza da lâzım gelir. Iskatı cenîn bahsine de müraceat!.

Kezalik : ebelik iddiasında olan bir kadın, kadınlara iskatı cenîn için deva verib iskatı cenine sebeb olduğundan başka bazı kadınların da helakine sebeb olub bu şeni füli mutad etmekle nâsa zararı olsa bu fi'-linden veHyyüremrin emriyle zecr ve men olunur, itaat etmezse tediH bir emri meşru olur. Mecmuai cedide.

883 - : «Kısas ve diyeti müstelzim    olmayacak bir veçhile    vukua gelen kati ve cerh cinayetlerinden münbais cürümler.»

Meselâ : Kendi kölesini kati eden kimse, şiddetli bir ta'zire müs­tahik olub zindanın en fena yerinde habs edilir.

884  - : «Kati hâdiselerinde gösterilen muavenetlerden ileri gelen cürümler.»

Meselâ : bir kaç kimse, bir şahsı kati etdikleri halde bazı kimseler, bu cinayete tamamen iştirak etmeyib bu canilere muavenetde bulunsa­lar şedid bir ta'zire ve salâhları zahir oluncaya kadar habse müstahik olurlar. Abdurrahim Fetavâsı.

885 - : Başkasının eşyasını, ebniyesini istihlâk ve ihrakdan, ölü­lerin kefenlerini soymakdan, ölüleri kabirlerinden çıkanb yakmakdan münbais cürümler.»

Meselâ : bir kimsenin hanesini veya ekinlerini yakan şahıs hakkın­da hem zaman, hem de ta'zir lâzım gelir.

Kezalik : mevtanın kefenlerini soyan kimseler, imamı Azama gö­re ta'zir suretiyle cezalandırılırlar.   .

Kezalik : bir köyde hastalık olmakla veya «cazu oldu» diyerek ölü­leri mezardan çıkanb yakan kimseler, şedid ta'zir ile habs cezasına müs­tahik olurlar. Abdurrahim fetavâsı'. t

Ancak bir kasaba makberesinde zuhur edib mazarratı görülen tevatüren sabit olan - cazuyı kabrinden çıkararak başını kesmekde ve eğer zaran bununla da mündefi olmazsa yakmakda bir beis görülmemiş dir. Ebussuud fetavâsı.

886 - : «Kadınları, kızları iğfalden, kaçırmakdan ibaret     cürüm­ler.»

Meselâ : bankasının karısını bil'iğfal hanesinden çikarıb kaçıran veya başkasına tezvic eden veya başka bir memleKete gönderen şahıs, salâhı hali zahir oluncaya veya ölünceye kadar habs suretiyle ta'zir olu­nur.

Kezalik . bir kadını veya bir kızı hanesinden cebren kaçıranlar da bu veçhile şiddetli bir ta'zire müstahik olurlar. Kaçırılan kadın veya. kız, iade edilmedikçe veya ölmedikçe bunları kaçıranların habisden çık­malarına müsaade edilemez. Hindiyye, Ali Efendi. Hanbelîlere göre de kadınlara, erkeklere delâlet eden kavadlar, şid­detli bir darb suretiyle ta'zir teşhir olunurlar.

887  - :  «Gayri meşru nikâhlardan,  mukarenetlerden ve şeni fii.-lerden münbais Cürümler.»

Meselâ : Kendisine nikâhı caiz olmayan, kocası başka bir diyarda bulunan bir kadın ile teehhül eden bir erkek, ta'zire müstahik olur, ara­ları da tefrik olunur. Behce.

Kezalik : bir müslüman kadını, bir gayri müslim ile evlense arala­rı tefrik ve kendileri şiddetle ta'zir olunur. Ali Efendi Fetavâsı.

Kezalik : Behîmeye, meyteye tekarrüb eden kimseler, ve birbiriyle sihakda bulunan kadınlar ta'zire müstahik olurlar. Ali Efendi.

Kezalik : haddi icab etmeyen bir fi'li şeni - bir livata, iki tarafın muvafakatiyle vaki olduğu takdirde her ikisi hakkında da şedid bir ta'-ziri müstelzim olur. Hattâ bu gibi mukarenet cürümlerinden dolayı ve­rilecek ceza, darb suretiyle olan ta'zirlerin son haddine kadar tatbik edilmesiyle olur.

Bu hadisede cebir bulunduğu takdirde yalnız mücbir olan taraf hakkında bu veçhile ta'zirt cezası tertib edilir. Böyle bir hareketi itiyad eden bir şahsın siyaseten katli de caizdir. Netice Behce.

888 -  :  «Mevzii töhmetde bulunmakdan, mazînnai töhmet olmak-dan mütevellid cürümler.»

Töhmet, müttehemin haline veya bazı karinelerin, delillerin mevcu­diyetine göre zaaf veya kuvvet kesbeder.

îsnad edilen töhmet, sabit olmadıkça müttehem hakkında kazaen bir muamele yapılamazsa da ta'zir carî olur, habs ve kefalete rabt gibi bazı idarî ve ihtiyatî tedbirler alınabilir.

Binaenaleyh feseka meclisinde bulunan bir kimse, bil'fi'1 fişka işti­rak etmese de ta'zire müstahik olur.

Kezalik : kati ile veya sirkat ile veya bu gibi diğer bir cinayetle müttehem olan eşhas hakkında habs suretiyle ta'zir icra edilir. Bahr. Reddi Muhtar.

889 - : «Nâ tamam kalmış bazı memnu fiillerden mütevellit cü­rümler.»

Meselâ : sirkat maksadiyle bir hanenin duvarını delerek veya bir kapının kilidini açarak içeriye girib de bir takım eşyayı toplamış olduğu halde derdest edilen bir mücrim hakkında habs ve darb suretiyle ta'zir icra edilir. Hattâ bu gibi sirkat hâdiselerinde dayak ile yapılacak ta'zir, son haddine kadar tatbik edilir. Çünkü haddi mucib sebeblere müşabih olan ta'zîr esbabı, ta'zirin o hususdaki en çok mikdarını müstelzim olur.

Nehb ve garet cürümleri hakkında da hüküm böyledir. Reddi Muh­tar. Abdurrahim Fetavâsı. Sirkat bahsine de müraceat!.

890  - : «Hicab âver tarizlerden, harf endazlıklardan münbais cü­rümler.»

Meselâ : halkın çoluk çocuğuna taarruzdan hali olmayan ve ona buna şetmeden herhangi bir şahıs, şiddetli bir ta'zire müstahik olacaŞı gibi onun bunun hakkında afif olmadıklarını israb edecek suretde ta'-rizlerde, kinayelerde bulunan kimse de ta'zire müstahik olur. Haniyye, Hindiyye.

891 - : «Eghas hakkında lisanen veya kitabetle vuku bulan se'o ve şetimden, şer'an haram, örfen ardan madud olan herhangi bir fi'li ihtiyarîyi isnaddan ve halka eza veren sair memnu ef'al ve    akvalden mütevellid cürümler.»

Meselâ : salih, mürüvvet sahibi bir kimseye : kâfir, musrik, veya sârik diyen şahıs, ta'zire müstahik olur.

Kezalik : babasına kavlen veya filen eza eden veya evlâdına seb ve şetm eyleyen veya çocuklarına şarab içiren bir şahıs ta'zire müsta­hik olur.

Kezalik : onu bunu gıybet eden veya elleriyle, gözleriyle, kaslariyle yaptığı işaretlerle halkı müteezzî eyleyen kimseler, ta'zire lâyık olurlar. Şu kadar var ki, gıybetden dolayı ta'zir icrası, gıybet edijen kimsenin bundan haberdar olub dâvada bulunmasiyle meşrutdur.

Kezalik : bir kimse hakkında seb ve şetmi havi olarak yazdığı bir varakayı bir mahalle ta'lik veya bir vasıta ile halk arasında neşr eden şahıs hakkında ta'zir ile beraber istifai kusur lâzım gelir.

Kezalik : bir müslüman veya zimmîye : «Fâcir, fâcire» diyen veya muhsen olmayan bir müslümana veya zimmîye  «Zanî,  zaniye»  diyen kimae, darb suretiyle ta'zir olunur. Hattâ bu darb, bu nevi ta'zirin had­di âzami olan otuz dokuz veya yetmiş dokuz darbeye kadar gidebilir.

Kezalik : bir zimmîye lanet eden veya haksız yere sille vuran kim­se de ta'zire müstahik olur. Hindiyye, Fethülkadir, Dürri Muhtar.

«(Hanbelîlere göre : zimmîye kazf = zina isnad eden bir müslim hakkında ta'zir lâzım gelir. Bu ta'zir, hakkullah olduğundan zimmînin iskatiyle de sakıt olmaz.

802 - : «Seb ve şetmi, ezayi mucib sözlerin nida veya isnad su­retiyle istimalinden münbais cürümler.»

Şöyle ki : her lisanda bir takım tabirler vardır ki, bunlar seb vo şetmi müstelzimdir. Ezcümle : şerir, zalim, hain, habis sefih, muhan nes, me'bun, fahişe, kahbe, lûtî, deyyus, karteban, ibni fâcire, ibni fâ-sika, bire kahbe, bire fâcire, haramzade, zaniyeier me'vası, hırsız ya­tağı, kâfir oğlu, zındık, mübtedî, rafızî, yahudi, nasranî, adüvvullah putperest, bînamaz, yalancı şahid, lâşey, ebleh, nees, nâpâk, köpek, hın­zır, şeytan, akilürriba, şaribülhamr tabirleri bu kabildendir.

Binaenaleyh bu tabirlerin bir şahıs hakkmda nida - hitap sure­tiyle istimaliyle isnad suretiyle istimali müsavidir, mücarisi hakkında ta'ziri icab eder.

Meselâ : bir kimseye hitaben «ey zalim!, ey fâcir!.» denilmesiyle «sen zalimsin, sen fâcîrsin» denilmesi arasında fark yokdur.

Şu kadar varki, ayak takımı sayılan bazı eşhas, kendi aralarında köpek, hınzır, çingene gibi tabirleri biribirine isnad etmekden çekinmez­ler. Bu yüzden bir âr duygusiyle müteezzî olmazlar. Artık onlardan bi­ri hakkında bu son tabirlerden birini* kullanmak, ta'ziri müstelzim ol mıyabilir. Bu hususda örf de nazara alınır, bazı sözler, bir kavmin ör­fünde seb ve aetm sayıldığı halde diçer bir kavmin örfünce sayılmiya-bilir. Fethülkadir, Hindiyye, Abdurrahim.

893 - :  «Zevciyet hukukuna ademi riayetden    husule     gelen cü­rümler.»

Meselâ : zevcesini haksız yere döğen veya zevcesine «kahve» diye şetm eden veya kendisine hayzi veya nifası halinde tekarrüb eyleyen bir kimse, ta'zire müstahik olur.

Kezalik : kocasının meşru emirlerine itaatsizlik eden, kocasının rı­zası hilâfına olarak bilâ zaruretine harice çıkan veya icab eden tahareti ifadan veya tezeyyünü ittihazdan kaçınan bir kadm da ta'zire lâyık olur Zeyleî, Ali Efendi Fenavâsı.

894 - :  «Zaruretsiz yere  halkın  esrarını  hetk  veya bir fahişeyi, yani  : müstehcen bir hâdiseyi işaa etmekden mütevellid cürümler.»

Meselâ : fışkı kaplı olan bir şahsa «fâsık» diyen kimse, ta'zirt; müstahik olur, ta'zirden kurtulmak için o kimsenin fışkını isbat etmek istese beyyinesi dinlenilemez. Çünkü halkın fışkını zaruretsiz yere teş­hir caiz değildir. Maahaza iddia edilen fısk, tcvbe ile mürtci.. ohnusj da, olabilir. Artık bu hususdaki cerhi mücerred, makbui olamaz.

Şu kadar var ki, ta'ziri icab eden fena bir hâdise, âdabı utnumiyoye münafi, âmmenin zararına raci olur da bu muayyen 'hâdiseyi isbatda âmmenin menfaati bulunursa bunun hakkındaki beyyine, dinlenilir ve bu babdaki cerh, bir cerhi mücerred sayılmaz. Fethül'kadir, Reddi Muh­tar, Hindiyye. [45]

 basa dön

 

Ta'ziki  Müstelzim  Cüki Mlekin   Sı'kkti  Sübutu

 

895 -  : Ta'ziri ica beden cürümler, sair hukuki    ibadda    old-ığu gibi ikrar ile, beyyine ile ve yeminden nükû' İle sabit olacağı gibi hâ--kinıin ıtUlaiyle de sabit olabilir.

Meselâ : bir şahıs, ta'ziri müstelzim bir cürmü, meselâ yalan yere şahadetde bulunmuş olduğunu itiraf etse ta'zire müstahik olduğu sabit olur.

896 - : Ta'zir hususunda iki erkeğin şahadeti kâfi olduğu gibi bir erkek ile iki kadının şahadetleri de kâfi olur. Bu hususda şahadet aleş-şehade de caizdir. Kadının kadıya mektubu  da muteberdir.

Kezalik : hukuki ilâhiyyeye müteallik bir hususdan dolayı icab eden bir ta'zirde müddeî = muhbir de şahid sifatiyle dinienilebilir.

Maahaza hukuki ilâhiyyeye aid bir ta'zir hususunda âdiî bir zatın şahadeti de kâfi görülebilir. Çünkü bu, ihbar kabilindendir. Hukuki ibad-da ise muhbir, müddei makamında olduğundan kendisinin şahadeti caiz olamaz. Bedayî, Nehri Faik.

897 - : Ta'ziri mucib bir hareketde bulunduğu iddia edilen şah­sın bu hususda kendisine teklif edilen yeminden imtina etmesi, o hare­ketde bulunduğunu "itiraf demekdir. Şu kadar var ki, ta'ziri müstelzîm hâdise, hukuki, ilâhiyyeye aid ise bunda  müttehem,  istihlâf olunamaz

898 - : Ta'zir için yemin lâzım gelen hususda hâkim, «senin üze­rinde iddia edilen hakkı tazirin bulunmadığına yemin et» diye mütte-heme emr eder. Müttehem de o veçhile yemin eder. Yoksa : «Ben fülân kimse hakkında şöyle demedim, meselâ : ona fâsik diy hitab etmedim» diye yemin etmez. Zira dediği söz, doğru ve binaenaleyh ta'ziri    gayri calib olduğu halde bunu isbatdan âciz bulunmuş olabilir.

899 - : Hâkimin ıttılaına gelince bu da ta'ziri müstelzim bir cür-me hâkimin bizzat vâkıf olmasından ibaretdir. Şu kadar var ki, bu cür-mün hukuki ilâhiyyeye  =  âmme masalihine müteallik olması lâzımdır. Hukuki ibade müteallik cürümlerde ise şahsî dâva lâzım geldiğinden hâ­kim, muttali olduğu böyle bir.cürümden dolayı kendi kendine ta'zir ic­rasına kıyam edemez, Mebsut, Fethül'kadîr, Redül'muhtar. [46]

 basa dön

 

Ta'ziri İkameye Salahiyetli Olan Zatlak 

 

900 - : Ta'ziri icab eden bir cürüm, gerek hukuki  ilâhiyyeye ve gerek hukuki eşhasa müteallik olsun bundan dolayı tatbik edilecek ta'-zir cezasını ikame ve istifa salâhiyeti,  ilk  evvel veliyyüremre,     sonra *da onun naibleri  olan hâkimler ile  «vülâti  cerâim   -   vülâti  mezalim» denilen memurlara aiddir. Şu kadar var ki, hukuki ilâhiyyeye müteallik olub henüz irtikâb edilmekde bulunan bir ma'siyetden dolayı  münasfb, hikmete muvafık, fesada gayri bais bir tarz ile ta'zirde bulunmaya her rnüslüman salâhiyetdardır. Çünkü bu, maruf ile emr, münkirden neby, fesadı izale kabilinden bir vecibedir. Böyle bir fûnalığı def ve izaleye her müslim, n*-ru hakim tarafından mezundur. 'hadisi şerifi buna bir delildir.Haşiyei Şilbî.

901 - : Bir kimse, kendi zevcesiyle veya maharimindon biriyle veya bir ecnebiyye ile bir şahsın gayri  meşru bir halde mücameatde bulunduklarım görünce sayha  ile  veya darb ile bu  fâzihaya  mani  ol­ması İcab eder.  Hattâbu suretle  mani  olamadığı  takdirde bu  cinayete birriza  mücaseret  eden şahsı   Öldürebilir,   bundan  dolayı  kendisine  bir zaman lâzım gelmez, bu maktule -- karabetleri var ise - varis de ola­bilir. Elverir ki bu cinayet, ikrar ile veya beyyine ile sabit olsun. Maa-mafih  kendi  zevcesiyle  veya  mahremiyle  birriza  yapılan  gayri   meşru mücameatden dolayı zani ile  zaniyeyi  sayha veya darb  etmeksizin  de öldürebilir. Bahri Raik, Reddi Muhtar.

902 - : Ta'ziri müstelzim bir cürüm ve ma'siyet, icra edilib bit­miş olduğu takdirde artık efradın ta'zir icracına kıyama    salâhiyetleri kalmaz. Bu salâhiyet, yalnız veîiyyül'emr ile naiblerine aid olur. Çünkü yapılıb bitmiş olan bir cürüm hakkında efradın nehy ve  izalesi  muta­savver değildir. Bu hususda mahza ta'zir vazifesi kalır ki, bu da ark­tiğimiz gibi- yalnız veîiyyül'emr ile naiblerine aiddir. Hattâ bu halde halkı ta'zire kıyam eden kimsenin salahiyetli makam tarafından ta'zir; lâzım gelir. Fethül'kadir, Hîndiyye.

903  - : Hukuki eşhasa müteallik   cürümlerden dolayı icab  eden ta'zire gelince: bunu ikame etmek salâhiyeti de yalnız veîiyyül'emr ile naiblerine aid bulunmakdadır. Çünkü böyle şahsî haklardan dolayı dâ­va bulunmadıkça ta'zir cihetine gidilemez. Dâva ise ancak  resmî \bir makama ikame edilebilir.

Maafaaza ta'zir keyfiyetini,  tarafeynin muvafakatiyle  hakeme  tov di etmek de caiz görülmüşdür. Zeyleî, Şilbî.

Bir de bir kimse, mücrimin emir ve nzasiyle hakkında ta'zirde bu

lunsa artık bu ta'zir hâkimin yapacağı ta'zir yerine  kaim olur.  Bahr1 Raik.

904 - : îsaei edeb ve hacet zamanında mevlânın memlûkünü, zev­cin zevcesini, muallimin talebesini te'dib maksadiyle ve hafif bir tarzda ta'zire salâhiyeti kabul edilmişdir. Bu hususdaki ta'zir, bir vecibe değil, belki icrası mubah bir salâhiyet olduğundan selâmet şartiyle mukayyed-dir.

Binaenaleyh bir kimse, kendi memlûkünü, veya zevcesini veya ta­lebesinden birini te'dib ve ta'zir fahiş suretde döğecek olsa ta'zire müs-tahik olur ve bunun neticesinde döğülen zevce veya talebe ölse diyet itası da lâzım gelir, ihtiyat, bunu muktezîdir. Bu mesele, îmamı Âzam ile İmam Şafiîye göredir.

«(İmam Mâlike göre bir baba veya bir muallim, çocuğu galibi ah­vale nazaran te'dib ve ıslah maksadiyle döğer, binaenaleyh bu döğme neticesinde çocuk ölse bundan dolayı üzerine diyet zaman lâzım gel­mez. Minehül'celîl.)

(Şafiîlere göre dayakla ikame edilen bir ta'zir neticesinde mücrim ölse diyetim veliyyül'ernr zamin olur. Çünkü bu ta'zir, te'dib içindir itlaf için değildir. Telef vuku bulunca ta'zirin fevkine çıkılmış olduğu anlaşılır. Şer'i şerifde ise hiç bir kimse için muhabat yoktur, bu husus­da ahadi nâs ile İmamül'müslimîn müsavidir.

Yine Şafiîlere göre bazı kimseler hakkındaki ta'zir, bir fitneyi mu-cib olacak gibi ise veliyyül'emr, ondan sarfı nazar edebilir. Hattâ mas­lahat, bu ta'zirin terk edilmesinde görülürse bunu terk vacib olur. Tu-fetül'muhtac, Haşiyei Şirvanî.) [47]

 basa dön

 

Ta'zîrtn Ne Veçhile Tatbik Edileceği  :

 

905  - : Ta'zir meselesi, esasen veîiyyül'emr ile naiblerinin takdi­rine, içtihadına bağlı bir meseledir.

Meselâ :- bir hâkim, bir mücrim hakkında kanaatine, içtihadına gö­re hareket eder, mücrimin halini, cürrnün mahiyetini nazara alarak on göre ta'zirin muhtelif nevilerinden yalnız birini veya bir ikisini birlik -de tatbik eder. Şayed ta'zir, dayak suretiyle yapılacak ise darbelerin, adedi, bu hususunda tayin edilen azamî haddi tecavüz edemez. Fakat bu darbeler, hudud darbelerinden daha şiddetlice olur,

906  - : Darb suretiyle ta'zirde şiddet, iki suretle tasavvur olun-makdadır.  

Şöyle ki : bazı fukahaya göre bu darbeler, mücrimin yalnız bir uz­vuna, meselâ : yalnız arkasına vurulur, azasına tefrik edilmez. Meğer ki, darbelerin mikdarı, son haddine baliğ olsun veya hepsinin bir uzva vurulmasiylf. tt-lef vukuundan korkutsun. O zaman tefrik cihetine gidi­lir. Bir mücrime ptu2 dokuz değnek vurulması

Diğer bazı fukahaya göre de bu ta'zir darbeleri, mücrimin - yüzü, kafası, ve tenasül uzuv gibi muhataralı âzası müstesna olmak üzere - muhtelif uzuvlarına vurulur. Şu kadar var ki, bu, hududdaki darbeler­den binnisbe daha ziyade elem verecek bir halde bulunur. Çünkü hu-dudda yalnız zecr değil, teklifi zünüb mânası da vardır. Ta'zir ise mü-cerred zecr ve men için yapılır. Bu gayenin husulü ise ta'zir darbeleri­nin şiddetlice olmasiyle temin edilebilir.

907 - : Darb  suretiyle   olan  ta'zirde  mücrimin   üzerinden   yalnız kürk - içi pamuklu hırka - gibi kalın elbisesi çıkarılır ve kendisi ayak-da olarak döğülür.

Bazı zatlara göre bu darbelerin adedi, bir siyaset muktezası olmak üzere yüzden ziyade de olabilir. Her halde adalet dairesinde olması lâ­zımdır.

908 - : VeliyyiU'emr veya naibi tarfından    hakkında ta'zir veya had icra edilen şahıs, bu yüzden vefat etse demi heder olmuş olur. Çün­kü bu zevat, bu vecibeyi ifa etmekle mükellefdirler, bunların bu husus-daki  mükellefiyet ve  memuriyeti,  selâmetle  mukayyed değildir.

Bu, İmamı Âzam ile imam Mâlike ve İmam Ahmed ibni Hanbele göredir-. Fethül'kadir, Bahri Raik, Tebyînüt' hak ayık.

«(İmam Şafiîye göre bu vefat takdirinde ta'ziri îfâ eden zat, diyet-itasına mecbur olur. Nitekim yukarıda da tasrih edilmiştir.)

(lr:am Mâlik ile İmam Ahmede göre darb suretiyle ta'zirde müc­rim, oturmuş bir halde bulunur. Elmuğni.) [48]

 basa dön

 

Ta Zir İle Hudud Arasındaki Farklar :

 

909  - : Ta'zir ile hudud arasındaki başlıca farklar, şunlardan iba­re tdir:

(1) : Ta'zir cezasını  tatbik,  bunun nev'ini,  mikdarmı tayin veliy-yül'emrin reyine müfavvezdir. Bunu dilediği ve münasib gördüğü veç­hile tertib eder. Hudud ise mukadderdir^ muayyendir. Bunlarda ziyade ve noksan cari olamaz.

(2) : Ta'zir, bir te'dib olmak üzere mümeyyiz çocuk hakkında da tertib edilebilir, hudud ise edilemez.

(3) : Ta'zir, şübhe ile sakıt olmaz,  bazı karinelere  ve  alâmetlere mebni icra edilebilir. Hudud ise şübhe ile sakıt olur.

(4) : Ta'zir, müruri zaman ile sakıt olmaz. Hudud ise sakıt olur.

(5) : Ta'zirde erkekler ile beraber kadınların da şahadetleri mak­buldür. Şahadet aleşşehade ve kitabülkadî ilel'kadî de makbuldür. Hu­dudda ise bunlar makbul değildir.

(6) : Ta'ziri müstelzim hâdiseye şahadet edenler, tezkiyeye havale edildikleri takdirde müttehem habs edilemez. Çünkü habs, zaten ta'zircen iuaretdir. Bınaenaleyn henüz cürm sabit olmadan müttehemin habsı muvaiiK olamaz, rluaudda ise müttehem teznıye esnasınaa nabs edi­lebilir,                                                                 

(7) ; Hukuki ibade aid ta'zirlerde mücrimden kefil alınması, bil-ittifak caizdir. Meselâ : hakkında darb ile veya şetm ile tecavüz olunan kimse,  bu hâdiseyi isbat için beyyine ikame edeceğini dermeyan etse müttehem üç güne kadar kefalete rabt edilebilir. Çünkü eşhasın huku­kunda tevsik için kefalet carîdir. Hudud hususunda ise ketıt alınması müetehidler arasında ihtilâtiı bir meseledir.

(8) : Hukuki ibade müteallik bir ta'zir, tevbe ile sakıt olmazsa 6? mücerred hukuki ilâhiyyeye raci bir ta'zir, tevbe ve nedamet ile sakıt

olabilir.

(9) : Ta'ziri müstelzim cürümlerden dolayı, sulh ve ibra cereyan edebilir. Şöyle ki  cürüm,  hakkullaha müteallik ise hâkim, mücrimin halini nazara alır, mürüvvet ve diyanet sahibi bir zatdan her    nasılsa böyle bir ma'siyet sâdır olduğuna muttali olunca yalnız ilâm veya na­sihat ile iktifa eder, fazla ta'zir hususunda müsamaha gösterir, o ma'­siyet, tekerrür etmedikçe habs ve darb gibi bir veçhile ta'zir    cihetine gitmez. İşte bu, bir nevi afüvdür.

Cürm, hukuki ibade müteallik ise bu takdirde bundan mutazarrır, müteezzî olan kimse muhayyerdir, dilerse mücrimi afüv edebilir veya onunla bir bedel mukabilinde veya bilâ bedel musalehada, ibrada bulu­nabilir. Çünkü bu, bir cürmi şahsî olduğundan bundan mutazarrır, mü­teessir olan kimsenin kendi hakkını iskat etmeğe veya - manevî bir zarar mukabilinde maddî tazminat kabilinden olmak üzere - bir riza bir bedel alarak dâvasından vaz geçmeğe salâhiyeti vardır. Ve bu ci­hetle ta'zir hakkı, kısas ve saire gibi mevrus olur.

(10) : Ta'zir hususunda şefaat kabul edilebilir.    Hududda ise ge-faat caiz değildir. VelivyüTemr, şefaate, mebni had ikamesini terk .ede­mez.

(11) : Hukuki ibade müteallik ta'zir hakkındaki     ikrardan rücu, sahih değildir. Çünkü bu ikrara hakkı şahs! tallûk etmişdir. Hududı hâ-lisede ise ikrardan rücu, şahindir.

(12) : Darb suretiyle yapılan ta'zirde darbelerin adedi binnisbe az, şiddeti ziyadecedir. Hududda ise bilâkis darbelerin adedi ziyade, gidişti

noksandır.

(13) : Ta'zir cezası, veliyyüremr ile büyük ümera ve hükkâm ta­rafından tatbik edilebileceği gibi valii ceraim tavafından da tatbik edi­lebilir.  Kezalik  zevç,  zevcesi  hakkında  ve  mevlâ,  memîûkü     hakkında ve her müslüman, bilfil yapıldığını gördüğü bir ma'aiyetden dolayı usu­lü dairesinde ta'zirde bulunabilir. Hudud ise yalnız veliyyül'emr ile hâkimler tarafından ve büyük salâhiyeti haiz olan ümera tarafından tat­bik edilir.

(14) : Hukuki ibade müteallik ta'zir cezalarında tedahül carî de­ğildir. Binaenaleyh bir kimse, bir şahıs veya müteaddid şahıslar hak­kında ta'ziri müstelzim kavlen veya fi'len mükerrer cürümlerde bulun­sa bunlardan dolayı ayrı ayrı ta'zirlere müstahik olur. Hududda ise te­dahül carîdir. Bedayî, Reddül'muhtar.

«(Hanbelîlere göre ta'zirler, mutlaka hukuki ilâhiyyedendir. Bina­enaleyh ta'zirlerde tedahül cereyan eder. Şöyle ki : mahza hukukuüa-ha müteallik ma'siyeüer, teaddüd edince - bunların nevileri müttehid olsun olmasın - yalnız bir ta'zir ile iktifa olunur. Bir ecnebiyyeyi de-feat ile takbil etmek veya bir ecnebiyyeyi takbü, diğer bir ecnebiyyeyi de lems etmek gibi.

Hukuki ibade aid cürümlere gelince bu cürümlerde de muhtelif ol­sun olmasın ve ta'zir hakkına mâlik olanlar, müteaddid bulunsun bulun­masın yine bir ta'zir ile iktifa edilebilir. Bir şahsa veya bir cemaate müteaddid defalarda bir lâfz ile veya bir defada müteaddid lâfızlar ile şetm etmek gibi. Çünkü ta'zirden maksud olan te'dib, bu bir ta'zir ile hâsıl olabilir.

Ta'zirlerin afüv ile sukut edib etmiyeceği meselesi ise Hanbelî fu-kahası arasında ihtilaflı bulunmuşdur. Keşşafül'kma.) [49]

 basa dön

 

Velayeti Ceraimin Mahiyyeti Ve Vülâtî Ceraimin Vazifeleri

 

910  - : Velayeti ceraim; halk arasında tahaddüs eden cürümler, yolsuz hareketler hakkında idarî, siyasî bazı zecri tedbirler    ittihazına me'zuniyet ve salâhiyetdir ki, buna «velayeti mezalim» de denir.

Velayeti**ceraimi deruhde. eden zata «valii ceraim, valü mezalim» unvanıverilmişdir. Bu gibi zevatın memur oldukları müesseseye «divanı mezalim» namı verilir. Bu zevat, bir nevi müddeiumumiler, müstantik-ler,  zabıta memurları  mesabesi ndedirler.

911  - : Velayeti ceraim ashabının bağlıca vazifeleri, şu    veçhile hülâsa edilebilir :

(1) : Kazf ile, halka seb ve şetm ile müttehem şahıslar hakkında tahkikat icrası ve bu hususda bazı kimselerin isticvab ve istintakı  ve icabına göre tevkifat ve tahliyei sebil icrası.

(2) : Fuhş ve sirkat gibi bir cürüm ile müttehem olanların ahva-rinlere  ve delillere nazaran    töhmetin   kesbedeeeğİ kuvvet ve zaafa göre mua­meleye müsaraat ve ona göre' zecrî tedbirler ittihazına kıyam.

(3) : Mürim görülenleri- hallerini tahkik ve keşf, şübheleri katı ve izale için -- ihtiyaten tevkif.

(4)  : Töhmetin kesbettiği kuvvete binaen cinayetlerini itiraz etme­leri için müttehemleri darb suretiyle ta'zir.

(5) : Şer'î  hadlerin  icrasiyle  münzecir  olmayan mükerrer  ceraim erbabını - hallerini ıslah edinceye kadar habs.

(6)  : Töhmetin anlaşılmasına medar olmak için müttehemlere ağır ca yeminler tevcih.

(7)  : Mücrimleri  muahaze  ederek  samimî  suretde  tevbekâr olma-larına sayü gayret.

(8) : Hâkim huzurunda şahadetleri muteber olmayacak kimsele­rin bile adetleri çok olunca malûmatlarına müracaat.

(9) : Aralarında mücadele ve muhasame zuhur eden eşhası muha­keme ve müatebeye kıyam, aralarını ıslaha ikdam, çirkin hareketlerde bulunan eşhası teşhir vesaire.

912  -  : Bir kısım vülâti mezalim de vardır ki, salâhiyetleri daha vasidir. Bunların kadrleri celîl, emirleri nafiz, mevkileri pek yüksek bu­lunur. Bunlar, devlet memurlarının, meselâ valilerin, beytülmal memur­larının ve sair devlet işlerinde  müstahdem olanların ahvalini,  icraatını tedkik ve teftişe çalışırlar, bunların yolsuz hareketlerini tashihe, hak­sız yere aldıkları şeyleri sahiplerine redde, kanunların ve divanların hü­kümlerine riayet etmelerine temine ikdam ederler,  bir  mütezallim,  bir müşteki bulunsun bulunmasın.

Velhâsıl : valii ceraimin vazifeleri, kazaî olmakdan ziyade idarî, ahlâkî ve siyasîdir. El'ahkâmüssultaniyye. [50]

 basa dön

 

İhtîsab Müesseseleri Ve Siyaseti Şer'îyye :

 

913 -  : îslâm hukuki cezaiyye teşkilâtında bir de «ihtisab =' his-be»  memurluğu vardır ki, buda bir nevizabıtai belediyye ve ahlâkivye mahiyyetindedir. Bu memuriyeti haiz olan zata :  «Muhtesib» denir. Sı­fatı memuriyetine de «velayeti hisbe»  adı verilir ki, vazifeleri pek mü-tenevvidir.

914 - : Muhtesibler,  menşurlarında     yazılmadıkça hükme  salâhi-yetdar olamazlar, yalnız idarî, içtimaî, iktisadî bir takım işlere ve me­selâ  :  alış veriş muamelelerine, fırtınalı ve gayri miisaid    zamanlarda gemilerin denizlere açılmamasına, veya bu gibi nakil vasıtalarına isti-ablarmdan ziyade yük yüklenilmemesine nezaret eder, terk edildiği za­hir olan maruf ile emr, irtikâb edildiği görülen münkeratdan nehy vaz. fesini ifaya çalışırlar.

915 - : Muhtesibler  vesair  bazı idare  âmirleri   Örfe  nazaran   uir takım tedbirler ittihaz ederler ki, bunların bu husuadaki ictihadlarına birer «içtihadı örfî» namı verilir.

916  - : îhtisab müessesei, ahkâmı kaza ile velayeti mezalim ah kâmı arasında bir vasıta vücude getirmiş bulunur.

Muhteşiblerin mevkii, hâkimlerin mevkii gibi hükümden, nısfetden = temini adaletden ibaret değildir. Belki memleket dahilinde nizâm ve intizamın bozulmamasına, memnuat ve muharremat denilen şeylerin irtikâb edilmemesine nezaretden, rehberden ibaretdir.

917 - : Muhtesibler, bilhassa borç hususunda gösterilen münuı-talelere, yolları ihlâl edecek inşaata, alış verişlerdeki hiyleye, tedlîst meydan vermemeğe çalışırlar, zahir olan münkeratdaı muharremat: şer'İyyeden dolayı ta'zir icra ederler.

918 - : Muharrematı şer'iyye, başlıca şu iki kısma ayrılır  :

(1) : Nefislerin ve beşerî şehvetlerin icrasına mütemayil bulundu­ğu bir kısım memnuatı şer'iyyedir ki, .bunların hakkında dünyevî uku betler, ta'zîıier vaz ve tayin olunmuşdur, Gayri meşru mukarenetler gibi.

(2) : insanların icrasından tab'an müteneffir  bulundukları menv nuatdır ki, bunların hakkında - dünyevî müeyyideye lüzum görülme­diği cihetle  yalnız uhrevî vaîd mevcuddur. Habais denilen nâpâk şey­leri yemek gibi.

919 - : Siyasete gelince bu, fukahanın ıstılahınca ta'zirden, yani haddin dününde bulunan te'dib ve cezadan ibaretdir ki, icabına göre da­yak ile, habs ile vesaire ile yapılır. Bu halde siyaset ile tâ'zir müteradif demekdir.   Bu cihetledir  ki, «Kitabı  ta'zir, ahkâmı  siyasetiyyesi müte-keffiidir» denilmişdir.

Maahaza siyaset, bir noktai nazara göre de ta'zirden eamdır. Me­selâ : ta'zir, mutlaka bir cürm mukabilinde tatbik edilir. Siyaset ise ba-zan bir cürm mukabilinde olmaksızın da tatbik edilebilir. Mücrim olma­yan bir şahsın mücerred âmme masalihi mülâhazasiyle bulunduğu bel­deden başka bir beldeye nefy ve nakl edilmesi gibi.

tşte siyasetin bu eam olan mahiyyetine nazarandır ki, siyaset mef­humu, fıkıh kitablarında: «veliyyüTemrin raiyyei üzerindeki emir ve nehyi», «âdaba, mesaliha, intizamı emvale riayet için mevzu kanun», «insanları dünya ve ahiretde necatlerine badi olacak bir yola irşad iÜ beşeriyetin salâhına çalışmak.»  diye tarif olunmuşdur.

920 - : Beşeriyetin salâh ve intizamı için şeriati islâmiyyenin ka­bul ve iltizam etdiği bir kısım yüksek ahkâma «siyaseti şer'iyye» denimişdir.

Diğer bir itibar ile siyaseti şer'iyye, şer'i mugallazdan, yara ; hik­met ve maslahata nazaran muamelât ve ukubatda bir şiddet iltizam et-mekden ibaretdîr. Fesad erbabı hakkında veliyyül'emrin tatbikine şer' an me'zun olduğu kati ve şiddetli ta'zirat gibi.

Meselâ : gayri meşru mukarenetde bulunan bir şahıs hakkmda da­yak ile nefy cezası, mezhebi Hanefiye nazaran cem. edilemez. Fakat maslahat icab ederse siyaseten cem edilebilir.

Kzalik : Bir kimseyi döğmek suretiyle öldüren şahıs hakkında kı­sas cezası lâzım gelmez. Fakat bu suretle onu bunu öldürmeği itiyad et-miğ .olan şerîr bir gahis, şer ve fesadını izale için siyaseten idam edi­lebilir.

921 - : Siyaset mefhumu, islâm hukukunda ve siyaseti şer'iyyeye dair yazılmış kitaplarda bir itibar ile «siyahtı âdile» «siyaseti zâlime», kısımlarına, diğer bir itibâr üe de «siyaseti âmme»,    «siyaseti    hassa» kısımlarına ayrılmışdır. Bunların mahiyyetieri için ıstılah kısmına müra-ceatl.

Hak Tealâ Hazretlerinin kulları için vaz ve tayin buyurmuş olduğu şer'î ahkâmın heyeti umumiyesi  «siyaseti âmme» den ibaretdir.

Nehb ve garet gibi, fisk ve fücur gibi memnuata mükerreren cüret edenlerin kahr ve tedmir edilmesi de «siyaseti hassa»  dan maduddur.

922 - : Siyaseti şer'iyyeyi tatbik, yalnız veliyyül'emre mahsus de­ğildir, hâkimler de bunu indel'icab tatbike salâh iye tdardır lar.

Binaenaleyh bir hâkim, zina ile müttehemi habs, sirkat ile mütte-henıi darb ve müttehemlere yemin tevcih edilebilir.

Kezaük : bir hâkim, müttehemlerin habsierini temdid, mücrimle­rin cez&larını teşdid, fesad ile müştehir eşhas hakkında beyyineye lü­zum görtilmeksizin ta'zirat suretiyle ceza tertib edebilir.

Maahaza hâkimler, mezuniyetleri nisbetinde siyaset işlerine neza­ret ve siyasetle hükm edebilirlerse de siyasti âmmeye karışamazlar, ya­ni : bütün bir cemiyetin salâh ve intizamı, müdafaası için mültezem umumî ahkâmın tertib ve tatbikine salahiyetli bulunmazlar. Bu husus yalnız âmme riyasetini haiz bulunan makama, veüyyüremre aiddir. Bahri, Raik, Ei'ahkâmüssultaniyye, Keşşafi ıstılâhatilfünun.

Yedinci hitabın sonu[51]

 basa dön

 

SEKİZİNCİ  K İ T A B

 

HARB CİHAD HUKUKUNA VE ESARET MÜESSESELERİNE DAİR OLLB BİK MUKADDİME İLE BEŞ BÖLÜMDEN MÜTEŞEKKİLDİR.

 

MUKADDİME

 

Harbe, Cihada, Esarete vesaireye aid ıstılahları havidir. [52]

 

HARBE VESAİREYE MÜTEALLİK BİR KISIM ISTILAHLAR  :

 

( A )

 

1 - (Abık) : Efcndisiiıdentemerrüderı kaçan, efendisinden bir kor­kusu, meşakkati işlerden bir endişesi olmaksızın mücorred havasına te-baiyyetle itaat, dairesinden çıkan köledir.

Mevlâsı tarafından icar, îdâ, veya İare edilmiş olduğu kimsenin nez-dinden firar eden köle de abık hükmündedir.

Bir rakikin böyle bir suretle temerrüden firar etmesine de «ibak > denir.

2  - (Abd)   : Köle, hürriyetden mahrum, başkasının  mülküne da­hil olan erkek insan demekdir. Cem'i abîddir.

Kulluk demek olan «ubudiyyet» esasen tezellül ve huzuı müftddir. Hürriyetini gaib etmiş olan şahıs da tezellül ve huzua maruz, efendi­sine inkiyada mecbur olacağından bu münasebetle kendisine abd = kul denilmişdir.

3 - (Abdi mahcur) : Münakehat ve muavezat gibi tasarruflardan men edilmiş olan köledir. Böyle bir kölenin yapacağı nikâh, bey-ve şira, karz ve rehn mevlâsının icazeti lâhik olmayınca bâtıl olur.

4 - (Abdi me'zun) : Alel'itlâk ticaretde bulunmasına veya bir be­del mukabilinde azad olması için kazanç sahasına atılmasına sarahaten veya delâleten müsade olunan köledir. «Me'zunı kebîr» ve  «me'zunı sa-gîr» kısımlarına ayrılır.

Mevlâsı tarafından : «Bana şu kadar meblâğ te'diye etmek üzere hürsün» denilen bir köle, kabulüne mütevakkıf olmaksızın delâleten kesbe me'zun olur. Binaenaleyh o meblâğı kazanıb meviâsına verince azad olur. Hattâ o meblâğı mevlâsının bilâ mani elini uzadtb alabileco ği bir yere bırakmasiyie de azad olur. Buna «tahliye» denir ki, mania­ları kaldırmak demekdir.

5  - (Abdi me'sur)  : Düşmana esir düşmüş olan köledir.

6 - (Abdi dal) : Kasde mukarin  olmaksızın  yolunu gaib  ederek mevâsınm ikametgâhına gidemeyen memlûkdur.

7 - (Alic)  : Güçlü, kuvvetli, iri, yarı, iş ehli, nefsini müdafaaya, tecavüzleri defe kadir kimsedir. Cem'i : uluedur.

8  -  (Anve) Kahr ve galebe demekdir. Kahren vuku bulan bir fothe «anveten feth» denir. Maahaza bu kelime, ezdaddandir. îtaat   ve inkiyad mânâsında da kullanılır. Bu halde de anveten feth, sulh ve nfk ile feth demek olur.

9  - (AîV) : Azad   olmû;    veya azad edilmiş olan köle veya cariye demekdir. Cem'i  : utekadır. Maamafih azadlı cariyeye «atika» da denir ki cem'i : ataikdir. Atik kelimesi, esasen kerîm, cemil olan veya zaman, mekân veya, rütbe itibariyle kidemli bulunan şey demekdir. Azaldı kimsede hürriy-yet şeref ve mekrümetine nail olacağı cihetle «atîk» namını almışdır. [53]

 basa dön

(B)

 

10  - (Bağı) : Muhik olan bir veliyyül'emre veya naibine     karşı bir te'vile, yani : kendisince doğru görülen bir delîle istinaden isyan ede­rek itaat dairesinden çıkan, bununla berber müslümanların katlini, mal­larının müsaderesini, zürriyetlerinin esir edilmesini halâl görmeyen men-nea = kuvvet sahibi müslimdir. Cem'i :bugatdır. Bağîlerin heyeti umu-miyesine  «ehli bağ»,  «fiei bağiyye»  namı da verilir.

11 - (Bağy)  : Lûgatde mutlaka taleb ve kesb manasınadır. Sair mânalara da gelir. Sonra örfi lûgavîde  : cevr ve zulm gibi icrası halal olmayan bir şeyi istemek mânasında iştihar etmiştir. Bu kelimenin zulm, teaddî fesade  sa'y.   fücura   inhimak, hak'dan udul mânâlarında kullanıl­ması da bu itibar iledir.

Fıkıh ıstılahınca Bagy : «veliyyüremrin dairei itaatinden bir te'vile mebni haksız yere çıkarak tegallübde bulunmak»  demekdir.

12 - (Bedeli rakabe) : Memîûkün  =  köle veya cariyenin  şahsı makamına kaim olan kıymeti veya nefsi mukabilinde itasını deruhte et­tiği rtk veya kitabet akçesidir.

13  - (Bîa)   : Hıristiyanlara aid kilisedir. Cem'i biya'dır.

14 - (Berazîn)  : Acem atlarına verilen isimdir. Müfredi «birzevn» dir. Lûgatde  «üzerine semer vurulan ata»  birzevn denir. Dişisine  de'birzevne» denilir. Kulakları sarkık ve sülpük    olduğu için    künyesi  Ebül'ahtar» dır. [54]

 basa dön

( C )

 

15 - (Cariye) : Bir kimsenin memlûkesi olan genç veya ihtiyar kadındır. Cem'i cevarîdir.                                                   Cariye, esasen denizde cereyanı itibariyle sefine manasınadır. Ca­riyeler de efendilerinin emir ve hizmetleri dairesinde hareket edecek­leri cihetle bu namı almışlardır. Maamafih hür kadınlara.da «cariye» itlak edildiği vakıdir. Vakıflar gibi menfaati âmme hakkında devam eden bir sadakaya da «sadakai cariye» denilir.

I6 - (Cihad) : Lûgatde cehde, yani : vusu ve takati bezi etm?k manasınadır, cehd etmek, bir işde mübalâğa göstermek, herhangi bir hususda ziyadesiyle çalışmak mânasına da gelir.

istilanda cihad : «Hnk yolunda vukubulacak muharebelerde gerek nefs ile, gerek mal ve lisan ile ve gerek sair vasıtalarla çalışarak viîsu ve takati sarf etmek» den ibaretdir. «Mücahede» de çalışmak ve cenk etmek manasınadır. Nefsiyle veya harbîlerle mücahede ve muharebede bulunan bir müslümana da «mücahid» denir.

17  - (Ceyşl) En azdört yüz nefer süvari ve piyadeden müteşek­kil bir askerî kıt'a demekdir. Gerek veliyyüTemre ve gerek gazilere aid' bulunsun. Cem'i cüyuşdur. On iki bin kişilik bir kuvvet, bir «ceyşi azîm» sayılır. Bu kadar vi­dana ziyade kuvveti haiz olan büyük ordulara «askeri azîm)  adı verilir.

18  - (Cüiul) : Asker, çeri, muavin manasınadır. Bir tanesi  : cün-dî, cem'i  : cünud, ecnaddır.

19 - (Cuul) : Hizmet mukabilinde verilen ücrotdir. Abıkı  =  mev-lâsından kaçmış olan rakiki mevlâsına  - mâlikine reddetmek üzere bil'-işhad derdest eden kimsenin bu hizmeti  mukabilinde müstahik olduğu ücrete de cuuî denir.

20 - (Cimi ale.lcihad) : Gazada bulunmak üzere ahnıb verilen üc­rettir. Cihadına yardım olmak üzere mücahidlere verilen atîyeye de cuul denilmişdir.  Sulh   mukabilinde verilen  bir nevi  tazminat mânasında da müstameldir. Ceîle, ciale de cuul manasınadır. [55]

 basa dön

( D )

 

21  - (Dari islâm) :  Müslümanların eli altında, hâkimiyeti daire­sinde bulunan yerlerdir ki, ehli islâm, oralarda emn ve eman içinde ya­şarlar.

22  - (Dar! adi)  : Bir veliyyüremrin riyaseti, adalet ve hâkimiyeti dairesinde bulunan herhangi bir islâm beldesi demekdir.

23  - (Dari bajçy)   : Bağîlerin İdaresi ve hâkimiyeti  altında bulu­nan bir islâm beldesi demekdir.

24  - (Dari aman) :  îslâm  ordusu tarafından feth olunub içinde ehli zimmet ikamet etdirilen beldedir ki, bu, islâm hükümetinin hima­yesi ve hâkimiyeti altında bulunacağından dari İslama mülhakdır.

25 -  (Dari harb)  : Ehli islâm ile aralarında müvadaa ve musaleha bulunmayan gayri müslimlcrin ülkesidir.

26  - (Dari zimmet) : Müslümanların ahd ve emanını» himayesini kabul etmiş olan gayri  müslimlere  mahsus yerlerdir.  Vaktiyle  muhta-riyyeti idareye nail olan bir kısım  eyaletler,  bu  kabilden  bulunmuşdu.

27 -  (Dariırrultlc) : Mürtedlerden  müteşekkil  bir  taifenin     istilâ ederek hâkimiyetleri dairesi altına aldıkları yerlerdir.

28 - (Deyr) : Nasaranın mâbedlerine verilen bir isimdir. Cem'i: «edyar» dır. Yahut deyr, Nasranîlerin manastırlarından ibaretdir.    Bu halde keliseden başka olmuş olur.

29 - (Derb)   : Lûgatde büyük sokak, mahalle, kale kapusu veya herhangi bir geniş kapı demekdir. Cem'i «dirab» ve «dürub» dur.

'örfen derbend, yani  : dari harbin medhalidir ki, burası dari islâm ile dari harb arasında bir hattı fasıl teşkil eder.

30 - (Din) : Taat, âdet, tarik, alâmet, şan, ceza, mükâfat mâna­larını ifade eder. Istılahda   : Allah Tealâya ubudiyet tariki  demekdir. Dindar olana «mütedeyyin» denir. «Diyanet».de emanet, istikamet, itaat, dinî ahkâma riayet demekdir.

Dinler, başlıca şu iki kısma ayrılır  :

(1) : Hakikî dinlerdir  ki,  bunlar  büyük  peygamberler  tarafından insanlara tebliğ edilmiş olan ilâhî dinlerdir. Bunlara ulviyetlerine binaen «semavî dinler» de denilir. Bunların ahırı ve ekmeli, dini celili islâmdır.

(2) : Bâtıl veya muharref dinlerdir ki, bunlar insanlar tarafından vaz'edilmiş veya bilâhare tebdil Ve tağyir kılınmış olmakla birer ilâhî din olmak mahiyetinden mahrumdurlar. İslâmiyet haricinde kalan din­ler, bu kısma dahildirler.

31 - (Dini islâm). : Bütün peygamberlerin hâtemi ve efdal ve eş­refi olan Muhammed Mustafa, aleyhisselâtü vesselam efendimizin Allah Tealâ   hazretleri  tarafından  bütün  insaniyet   âlemine   tebliğine   memur olduğu dini  mübîndir ki,  ahkâmı celîlesi, bütün beşeriyete  müteveccihi­dir, ve ilâ kıyamissaa bakidir. [56]

 basa dön

(E)

 

32 - (Eman) : Korkusuzluk, asûdelik, endişeden berî olmak ma­nasınadır. Mukabili «havf» dır.  «Emen», «emene», «imn» kelimeleri de eman ile müradifdir. Korkusuz, endişeden berî, hayatı mahfuz kimseye de   «emin»,   «amin»  denilir.  Maamafih  mutemed,  gadr  ve     hiyançtden berî, mevsuk ve başkasına itimad eder kimseye de «emin» ıtlak olunur.

Bu aileden olarak  «emanet» kelimesi de bir zatın emin ve  mute­med olması mânasına geldiği gibi emin bir zatın uhdesine tevdi edilen şey mânasına da.gelir. «Emaneti eda etdi» denir ki, kendisine tevdi edil­miş olan şeyi sahibine iade eyledi, demekdir.

Harb ıstılahınca eman «emniyete nailiyeti hakkında düşmana ve­rilen söz veya yapılan işaret» den ibaretdir. «îstiman» de eman istemek ve emana nail olmak demekdir.

33 - (Enianı sarih) : Bİr kimseye karşı «sana eman verdim», siz eminsiniz»,  «size bir zarar yokdur»  gibi  bir  tabir ile verilen  emandı

34 - (Eman bilkitabe) : Ehli harbe emanname gönderilmek sure­tiyle verilen emandır. Şu kadar var ki, bu emannameyi gönderen zatn emin, müslüman, diğer şeraiti haiz bir kimse olduğu malûm olmalıdır. Bu, beyyine ile bilinmedikçe eman tahakkuk etmiş olmaz.

36 - (Eman bilkinaye) : Emanı işrab ve ifham eden bir tabir bir işaret ile verilen emandır. «Geliniz», «korkmayınız» diye hitab edilmesi gibi ki bu veçhile kendilerine hitab edilen şahıslar, bunun eman olduğuna zahib bulundukları takdirde emana nail olmuş olurlar.

Parmakla semaya doğru işaret edilmesi de bu kabildendir. Bu işa­ret : «Sen gökleri yaradanm hakkiyçin benden eminsin» veya: «Sana gökleri yaratan ilâhül'alemînin zimmetini, ahd ve emanım veriyorum.» gibi bir mânayı işrab eder.

36  - (Emanı mutlak) : Müddet ile tahdid edilmeyen emandır.

37 - (Emanı muvakkat) :  Muayyen bir müddetle verilen emar-dır. Bu eman, müddetin nihayet bulmasiyle hitama? erer. Bir kaleyi mu­hasara eden bir islâm kumandanının o kale içindeki düşmana vermiş, olduğu on, on beş günlük bir eman bu kabildendir.

38 - (Emanı müebbed) : Bu «müvadaa ve musaleha»  demekdir. iki tarafın biribirine karşı harb etmemek üzere silâhlarını terk etmeleri ile vücude gelir. Muharib bir kavmin akdi zimmeti kabul etmesi de bu kabildendir.

39 - (Emanı has) : Müslümanlardan şeraitini cami olan herhangi bir ferdin düşmandan herhangi muayyen bir şahsa veya bir taifeye ver­miş olduğu emandır.

40 - (Emanı âm) : Bütün muharib düşmana verilen umum! bir emandır. Bu, bir mühadenet ve musaleha mahiyetindedir.    Binaenaleyh bu emanı vermek salâhiyeti, yalnız veliyvüTemr ile naibine aiddir.

41  - (Emanname - kitabüTeman)   : Eman verildiğini müş'ir olan vesikadır.

42  - (Ehli emanet) : Hiyanetden berî, itimada şayan olan zatdır.

43  - (Ehli adi)   :   Adaletle  muttasıf  zevat.  Buğatın  mukabilidir

44  - (Ehlİ bağy)   :  Bağıların heyeti  mecmuasından  ibaretdir.

45 - (Emir)  : Kumandan, veliyyi emir tarafından bir hususa, me­selâ  : askerî sevk ve idareye, muharebe işlerine bakmaya tayin edilen başbuğ. Buna «emirülceyş»  denilir.

46  - (Esir) : Muharebede diri olarak elde edilen    mukatillerden Herhangi bir şahısdır. Cem'i : üsera, üsârâdır,

47  - (Esaret)  : Bir muharebe neticesinde veya başka bir veçhile mağlûbiyet eseri olarak  düşman eline  düşmek,     hürriyyetden mahrum kalmak halidirCDuk^bili hürriyetdir. [57]

 basa dön

( F )

 

48  - (Faris)   : Atlı, süvari demekdir. Herhangi bir.ata rakib bu­lunan islâm mücahidi.

49 - (Feda = fida)   ; Düşmandan alınan esirleri bir mal ile veya

islâm esirleri ile mübadele etmekdir.

Fida lâfzı, lûgatde ata, bezi, işar ve bedel vermek mânalarını ifade eder.

50 - (Feth)  : Bir beldeyi, bir ülkeyi ya sulh ile veya kahr ile ele geçirmekdir. Bu kelime esasen kapalı bir şeyi açmak, bir işgali gider­mek manasınadır, hem maddiyatda, hem de maneviyatda kullanılır. Ka­pıyı feth etmek, kalbleri feth etmek gibi.

51  - (Füttuh)   :  Açmak, açılmak  manasınadır. Zafer,  nusret, kü-şayişi hatır, hakayiki keşf ve izhar mânalarında da müstameldir. Cem'i: fütuhatdır.

52  - (Füzulül'ganaim) :  Ganimetmallarımn tayin ve   tevziinden sonra bakiyye kalan az bir mikdar maldan ibaretdir ki, fakirlere tevzi olunur.  [58]                                                    

 basa dön

(G)

 

53 - (Ganim)  : Harb vakasında mukatil olarak ha2ir bulunup ga­nimete nail olan muzaffer islâm .mücahidi demekdir. Cem'i: ganimin.

54 -  (Ganimet - magnem) : Harbîlerden muharebe esnasında ve­ya muharib iki ordunun tekabülü sırasında gazilerin kuvveti ile kahren alınan maldır. Cem'i ganaim, megânimdir.

55  - (Ganaimi me'Iûfe) : Harb esnasında düşmandan kahren alı­nan menkul mallardır.

56 - (Ganaimi gayri me'lûfe) :  Harb sebebiyle düşmandan kah­ren veya sulhen alınan gayrimenkul mallardan, ytıni, düşman toprakla­rından ibaretdir.

57 - (Ganaimi halise) : Enfal denilen ganimet mallardır ki, mücahid askerlerden bir kısmına tenfil suretiyle tahsis edilmiş bulunur. Tenfil lâfzına müraeeat!.

58 - (Ganaimi maksııine) : Boşde biri beytülmâle alındıkdan son­ra, mütebakisi ganim ler arasında hisselerine göre tayin ve tevzi olunan ganimet mallardır.

59 - (Gamıimi gayri maksııme) : Düşmandan i£tinam olunub da henüz ganimler arasında  taksim  ve  tevzi  edilmemiş  olan  mallardır.

60 - (Gadr) : Hıyanet, naksi ahd, muahede ahkâmını bozmak manasınadır.

61 - (Gaza   -   gazv)  : Harb makmasiyle    düşmana doğru yönel­mek, sefere çıkmak, gayri müslinıler İle cenk etmekdir. Müfredi: gazve m'i  : gazevatdır.

62 -  (Gulûl) :  Ganaimden   çalmak,   ganimet   mallarından   kablel-kısme hıyanet yoliyle bir şey almak demekdir. [59]

 basa dön

   ( H )

 

63 - (Hecin)   : Babası arab atı, anası acem atı olan feresdir. Ba* bası arab, anası cariye olan veya babası anasından hayirli bulunan şahsa da «Hecin» denir.

Hanbelî fukahasma göre feresi hecin, hem anası hem de babası fe­resi arabî olmayan atdır. Mukrif gibi.

64 - : (Itarb = muharebe) : Mukatele, düşman ile cenk etmek. Cem'i : Hurub, muharebatdır. Cengâver, bahadır kimseye de «harb» denir. Mihreb, mihrab kelimeleri de şiddetli harb eden bahadır kimse demekdir. Hatiblerin, camii şerifde hutbe okudukları makama da mih­rab denilir. Güya ki şeytan ile, hava ve heves ile muharebe edilecek, nâ-sın diyanetini, ahlâkını siyanet ve  müdafaaya çalışacak    mevkidir.

Muharebe, hirab, îeharüb, ihtirab. kelimeleri de biribiriyle cenk ve ki-tal edib savaşmak manasınadır.

65 - (Harbi) : Ehli islâm ile aralarında muvadea ve musaleha bu­lunmayan gayri müslimlere aid ülke ahalisinden her biri, müennesi: har-biyyedir.

66 - (Hamule) : Yük çeken deveye, at ve saireye itlâk    olunur. Üzerinde yük bulunsun, bulunmasın.

Nâsın eza ve cefasına tahammül eden kimseye de   «hamul» denir.

67 - (Hürriyyet) :  Esaretden beri, insanî hukuka tamamen mâ­lik olmak halidir. Başkasının mülkü olmakdan azade, insanî haklara ta­mamen sahib olan kimseye «hür,, denir. Cem'i  ahrardır.      

Esasen başka şeyler ile ihtüâtdan beri,  halis olan şeye «hür» de­nilir. Binaenaleyh memlûk olmayan bir şahıs da başkalarının kaydi esaretinden halas bulmuş olacağı cihetle hür namını almıştır.

68  -  (Ilamîs)   : Büyük ordu demekdir. Vaktiyle ordular : mukad­dime,  kalb, meymene, meysere,  saka  namiyle beş kısımdan müteşekkil olduğu cihetle hamîs adını alrmşdır. [60]

 basa dön

( I )

 

69  - (Itak) : rab atlarının güzel, cevad olan kısmıdır. Müfredi  : «atik» dir. Azadlı kul. Cem'i : utekadır. Kadîm, nefis, kerim, cemil mâ­nalarım da ifade eder.

70  - (I'tak) : Azad etmek, yani  : memlûkde şer'î bir kuvvet, bir ehliyet ve mâlikiyyet kudreti ispat eylemekdir.

Başka bir tarif ile : memlûk üzerindeki malikiyet hakkını vechi mahsus ile iskat etmekdir ki, memlûk bununla hürriyete kavuşur, ve­layete, şahadete, sair tasarrufata ve kendi üzerinde başkalarının tasar­rufunu defa kudret bulmuş olur.

I'tak tabiri, esasen kuvvet ihdas etmek manasınadır. Memlûkiyeti iskat edilen bir şahıs, bilcümle hukukî tasarrufata kudret bulmuş ola­cağından bu İskata «ı'tak» denilmişdir.

71  - (I'takı sarih)  : Itka mevzu, sarih lâfızlardan biriyle yapılan ıtkdır. Seni ıtk etdim, seni azad etdim gibi.

72  - (I'takı vacib) : Katiden, zihardan, yeminden,    nakzı siyam­dan nâş,i keffaret olarak yapılması icab eden

73  - (I'tiiki mendub)   : Livechillah yapılan ıtkdır.

74  - (I'takı mubah) : Bir veçhe niyyet edilmeksizin yapılan ıtkdır.

75  - (I'talu mahzur) : Gayri meşru bir vech iğin, meselâ : esnam namına yapılan ıtkdır.

76  - (Ttakı cebri) :  Malikinin rızasına  bakılmaksızın hâkimin hükmiyle bir rakikin azad edilmesinden ibaretdir.

77  - (Itk): Azad etmek, memlûkde şer'î bir kuvvetin, bir ehliye­tin ve salâhiyet kudretinin sübutü.

Başka bir tarif ile : mevlâınm memiûkü üzerinde olan malikiyet hakkının vechi mahsus ile sukutundan ibarettir ki. memlûk bu sayede azad olarak hürriyete kavuşur.

Maamafih ıtk kelimesi, i'tak mânasına da müstameldir. Masdarı : atk, atak, atakedir.

78 - (itki muallâk) :  Bir şarta talik  suretiyle vukubulan ıtkdır. Bir kimsenin kölesine  «şu işi yapar isen hürsün»  demesi gibi ki,  köle o işi yapınca azad olur.

79 - (itki müneccez) : Bir şarta muallâk veya bir zamana muzaf olmaksızın derhal vuku bulan ıtkdır.  Bir kimsenin memîûküne  hitaben «seni azad etdim» demesi gibi kib ununla köle derhal hürriyetine kavu­şur.

80 - (itki muzaf) : Bir zamana, bir vaktin girmesine veya çık­masına izafe edilen ıtkdır. «Sen gelecek ayın başında hürsün» denilme­si gibi ki, o ayın başında ıtk hâdisesi vücude gelir.

81 - (itle alâ mâl) : Bir köle veya cariyenin kitabet suretiyle ol­maksızın cins ve mikdarı malûm bir mal veya muayyen bir hizmet mu­kabilinde azad edilmesidir. Buna «ıtk-alâ cu'l» de denir.

82  - (Itk-ı kül)   : Bir köle cariyeyi  tamamen azad etmelidir. Bir mevlânın müstakillen malik olduğu kölesine  «seni  azad etdim»  demesi gibi.

83  - (Itk-ı cüzü)  : Bir memlûkün lâalettayin bir cüz'ünü azad et-mekdir. Bu halde imamı Azama göre mu'tik, o cüzü ile ne mikdar kasd etdiğini beyana mecbur olur. «Itk-ı ba'z» hakkında da hüküm böyledir. îki gerikden birisinin kendi hissesini azad etmesi de ıtk-ı ba'z kabilinden-dir.

84  - (Itk-ı sehm)   : Bir memlûkün tayin edilmeksizin bir sehmini azad etmekdir ki, bu halde îmamı Azama göre altıda biri, tmameyne gö­re tamamı azad edilmiş olur.

86 - (Itk-ı  mübhem)   :   Müteaddid    memlûklerden lâalettayin  bi­rini veya birkaçını azad etmekdir.

86  - (Itk-ı müşterek)   : iki veya daha ziyade kimsenin mâlik ol­dukları bir rakiki azad etmeleridir.

87  - (Itkname)   : Azad edilmiş olan köle veya cariyeye azad edil­diğini nâtık olmak üzere verilen vesikadır. [61]

 basa dön

( İ)

 

88  - (îbahiyyet)  :   Muharrematın mubah   olduğuna  kail     Olmak veya bazı ibadetlerin  sakıt olduğunu iddiaya cüret göstermekdir.  Böy­le bir iddiada bulunan taifeye «ibahiyye» denir. Bunlardan her birine de «ibahî» denilir.

89  - (îman) : İnanmak, itikat etmek, Dini islâmda kat'iyyen sa­bit olub «zaruriyyatı diniyye» denilen esasları, hükümleri kalben tasdik ve iz'an etmekdir. Bu veçhile musaddik olan zata da «mü'min» denir.

90  - (tlhad) : Hak  yolundan yüz çevirib küfür cihetlerinden bi­rine meyi  etmekdir. Sahibine  «mülhid»   denir,  gerek küfrünü  saklasın, gerek saklamasın ve gerek   evvelce  üluhiyyet   ve risaleti   tasdik   etmiş bulunsun ve gerek bulunmasın.  Binaenaleyh  ilhad- mefhumu, nifak, İr-tidad, inkârı mahz mefhumlarından daha şümullüdür.

91  - (trtidad) :  Lûgatde   dönmek, rücu  etmek   manasınadır.   Is-tılahda: dini islâmdan badelkabul dönmekdir,  yani  esasen müsiüman olan veya bilâhare islâm dinini kabul etmiş bulunan bir şahsın muahha-ran dönüb başka bir dine  intisab  etmesi  veya hiç bir din  ile   mukayyed bulünmayıb inkârı mahza sapması demekdir. Bu hale «riddet» de denir ki, esasen hakkı edadan imtina mânasını müfiddir. Böyle bir ha-reketde bulunan, yani: dini celîliislâmı terk eden şahsa da «mürted» ad] verilir.

92  - (İhraz) : Bir malı harz denilen mahfuz bir mahalle vaz et­mek,  manasınadır.  Düşmandan alman bir mal,  ahz edenlerin   mahfuz olan ülkesine idhal edilmekle ihraz edilmiş olur.

ihraz lâfzı, maddî veya manevî bir şeyi kazanıb elde etmek mâna­sında da müstameldir: İhrazı ganaim, ihrazı zafer gibi.

93  - (İmaret)   : Beylik, kumandanlık.

94 - (İmaret alelcihaıi) : Harb için kumandan tayin edilmesi  bu kumandanlık makamı. Bu imaret iki kısımdır:  Biri «imareti hassa; dır ki, yalnız orduyu idareye, harb işlerini tedvire maksur bulunan ima retdir. Diğeri «İmareti âmme» dir ki, harbi jdare, ganimet mallarını tak­sim, müsaleha akdi gibi bütün cihadişlerine şâmil olan imaretdir.

95 - (İgare)   : Bir malı başkasından .cebren ve alenen    çabukça almak demektir. Buna «şebhum», «çapul» da denir.

96 - (İstilâd) : Cariyeyi ümmülveled kümakdır. Şöyle ki : mevlâ, cariyesinin kendi firaşından doğurduğu veya hâmil bulunduğu çocuk hakkında «bu, bendendir» diye ikrar ve itirafda bulunsa istilâdda bu­lunmuş, çocuğu kendi nesebine ilhaketmiş olur.

97 - (îsti'razül'ceyş)   :  Kumandanın orduyu teftiş ve     müşahede etmek istemesi, resmi geçit yapdırılması.

98 - (Istinzal)   : Muharib bir düşmandan teslim olmasını,    hak­kında verilecek herhangi bir hükme muvafakat etmesini istemekdir. Bu­na «inzal» de denir.

Bizzat düşmanın kendi hakkmdaböyle bir muamele yapılmasını is­temesi de bu kabildendir.

99 - (İstilâ)   :  Lûgatde  mutlaka  galebe,  tefevvuk     manasınadır. Istılahda: bir kavmin emvalini veya ülkesini diğer bir kavmin bil'gale-be elde etmesi demekdir:

100 - (tstirdad)  : Verilen şeyi geri almak istemek, başkasının eli­ne geçen bir malı, bir mahalli geri almak.

101 - (İstîlhak)  : Cariyeden doğan çocuğun nesebini iddia etmek­dir. Şöyle ki  : bir mevlâ, istifraş etmiş olduğu cariyesinin    doğurduğu çocuk hakkında «bu, bendendir» diye ikrar etse istilhakda bulunmuş, o çocuğu kendi nesebine ilhak etmiş olur.

102- (îstirkak)   :  Bir şahsın köle veya cariye olmasını istemek, bir kimseyi rakik ittihaz etmek.                                                            

103  - (İstis'â)   :  Memlûkün sa'yini, iktisabda    bulunmasını  isteinek, kendisini çalişdırmakdır. Kitabete kesilen veya kısmen azad edi­len bir kölenin bedeli kitabeti veya mütebaki kısmına aid kıymeti Öde­yebilmek iğin ücretle bir işde çalıştırılması, bir istis'âdır.

Kölesinin say' etmesini - kazanç sahasına atılmasını isteyen kim­seye «müstes'ı», say' etmesi istenilen köleye de «rnüstesâ» denir. Mü-ennesi «müstes'at» dır.

104 - (İsmet) : Men etmek, hıfz etmek, mâlin, canın mahfuziye-tîni müstelzinı bir vasfı mahsus. Ma'siyetlerden maattemekkün ictinab melekesi.

305 - (ismeti mukavvime) : Şahsî bir masuniyetdir ki, buna te­cavüz edilmesi kısas veya tazminatı maliyyeyi icap eder.

106  - (İsmeti müessime) :   Bir masuniyeti  şahsiyedir  ki,     buna tecavüzde bulunmak, günahı müstelzim olur.

107 - (Kitabet) : Mevlâ ile memlûkü arasında muaveze tarikiyle carî olan bir akiddır. Buna «mükâtebe» de denir.

Başka bir tarif ile memlûkü min cihetilyed halen ve min cihetir-rakabe istikbalen azad etmekdir. Yani : memlûkü deruhte etdiği bedeli tediyesi ânında azad olmak üzere hâlen hürriyeti tasarrufiyeye, hakkı temellüke nail kılmakdır ki, memlûk bu sayede kendi hisabına iktisab-da bulunur, kitabet bedelini tediye edince rıkdan kurtulur.

108  - (Kitabeti  salım i')  :   Şeraitini  cami olan     mükâtebedir   ki; cinai malûm, mikdan muayyen ve kat'î bir bedel üzerine yapılmış olur.

109 - (Kitabeti faside) : Şartı faside mukarin olan mükâtebedir ki, fasiden münakid olur. Meselâ  : iki taksitde ellişer liradan yüz    lira verilmek ve bir taksit zamanında verilmediği takdirde on     lira     daha tediye edilmek şartiyle yapılan bir kitabet, bu kabildendir ki, bu bedeli tediye halinde ıtk tahakkuk eder.

110 - (Kitabeti bâtıla) : Inikad şartlarını cami olmıyan mükâte­bedir ki, bununla kitabet ahkâmı sabit olmaz. Teslimi makdur olmayan veya meyte gibi maldan sayılmayan bir bedel mukabilinde yapılan kita­bet, bu kabildendir.

111 - (Kitabeti müştereke) :  iki  kimsenin müştereken mâlik ol­dukları bir köle veya cariye hakkında bir akd ile yapdıklan mükâtebedir.

112  - (Kitabeti sıks)   : Bir memlûkün bir kısmını, meselâ nısfını kitabete kesmekdir.'

113 - (Kitabî) : Esas itibariyle semavî bir Öine, münzel bir kita­be mu'tekid bulunan gayri müslim  kimse demekdir. Müennesi : «kita-biyye» dir. Ummumuna «ehli kitab»  denilir. Yahudiler ile    İsevîler bu cümledendir.

114 - (Küfr) : Esasen sotr ve ihfa manasınadır. Istılahda: Allah Tealâmn varlığını veya birliğini, yahut şerayii ilâhiyyeden veya enbiya ve mürselîn hazeratından herhangi birisini inkâr etmekdir.

115 - (Kenîse) : Esasen Yahudiler ile Hıristiyanların mabetleri­ne verilen bir isimdir. Bu isim, muahharan hıristiyan mabetlerine tah­sis edilmiştir. Cem'i : kenaisdir.

116  - (Kura)   i At, deve, katır, hımar, fil ve üzerine yük yükle­meğe ahşdırılmış olan öküz gibi hayvanatdır. Cem'i  : ekarî'dir. [62]

 basa dön

(K )                                       

 

117  - (Kın)  : Rakik   =   köle ve cariye demekdir. Müennesi «kın-ne» dir. BazMarınca da km