İSLÂM HUKUKUNDA İRTİDAD HÂDİSELERİNE MÜTEALLİK MESELELERE DAİRDİR.
İrtidadın Tahakkukundaki Şartlar :
İrtidad Edenlerin Nefislerine Raci Hükümler
Mürtedler Hakkında Tatbik Edilecek Cezanın Hikmeti Teşriiyyesi
İrtidad Edenlerin Tasarruflarına Aid Hükümler :
İrtidad Edenlerin Hali İslâmdaki Bazı Tasarruflarına Ve Dinî Vazifelerine Aid Hükümler :
İrtidad Edenlerin Cinayetlerine Müteallik Hükümler:
İrtidad Edenlerin Zevç Veya Zevcelerine Hükümler :Müteallik
İrtidad Edenlerin Nefislerine, Mallarına, İrslerine Ve Borçlarına Müteallik Hükümler :
İSLÂM HUKUKUNDA ESARET MÜESSESELERİNE MÜTEALLİK MESELELER
Mukaddime = Esaret Ve Memlûkiyet Müesseseleri:
Tenciz, Talik, İzafe Suretiyle Olan Itklar :
I'tak İn Kabili Olub Olmaması :
I'takın Hükümleri Ve Bu Hükümlerin Sabit Olacağı Vakitler :
Tedbirde Tecezzi Ve Rücu Carî Olub Olmadığı :
İstilâdin Rünkü Ve İstilâd İle Sabit Olan Hürriyetin Sebebi :
Kitabetin Hükümleri Ve Vasıfları :
Mükâteblerin Yapıp Yapamıyacakları Tasarruflar :
Itk Alâ Male Müteallik Meseleler :
I'takın, Tedbir İle İstilâdın Ve Kitabetin Sübutü :
Ab1klara Müteallik Meseleler :
Abikların Derdest Edilmeleri Ve Maliklerine Redleri:
Abıkların Satılmaları Ve Nafakaları :
Abıkın Mâlikinden Alınacak Ücret :
Ücrete İstihkakın Nisbeti Ve Ücretin Mikdarı :
Ücretin Sukutu Ve Ab1kıyyetle Beraber Mal İddiası :
Velaı İtakanın Sebebi Sübutü :
Velânın Hükmü Ve Sübutündeki Şartlar :
Velâi İtakanın Ne İle Sabit Olacağı :
Velâi Müvalâtın Rüknü, Şartları Ve Hikmeti Teşriiyyesi:
Akdi Müvalâtın Vasıfları, Hükümleri :
Akdi Müvalâtın Sübutü Ve Velâi Müvalât Hakkında Müc-Tehidlerin Akvali :
İSLÂM HUKUKUNDAKİ VERGİLER HAKKINDADIR.
Beytül'malin Varidat Menbalar! Ve Sarp Mahalleri :
Araziyi Öşriyyedeki Ekinlerden, Meyvalardan Alınacak Vergiler :
Araziyi Haraciyyeden Ve Araziyi Mevatdan Alınacak Vergiler :
Haracın Sukutnu İcab Edib Etmeyen Haller :
Araziyi Memleket = Emiriyye Mahsulatından Alınacak Vergiler :
Araziyi Memlûke Mahsulâtının Vergileri :
Koyunlardan Alınacak Vergiler :
Sığırlardan Alınacak Vergiler :
Develerden Alınacak Vergiler :
Ticaret Mallarından Alınacak Vergiler :
Cizyenin Mahiyyeti, Nevileri Ve Kimlerden Kabul Edileceği :
Cizyeyi Mucib Sebebler Ve Cizyenin Lüzumundaki Şartlar :
Cizyenin Vazedileceği Ve Lâzımül'eda Olduğu Zaman :
Rikâz Denilen Madenler İle Definelerin Varidatı :
Müsaleha Bedeller! Ve Hediyyeler Varidatı :
Lûkatalar, Diyetler Ve Terikeler Varidatı :
(Bir Lahika : Zekât Hakkında) : Zekâtın Şeraiti :
Huliyyatın Zekâta Tabi Olup Olmaması :
Deyn Kabilinden Olan Mallarin Zekâta Tabi Olup
Medyunların Zekât İle Mükellef Olub Olmamasi :
Zekâta Tâbi' Malların Telef Ve İtlafı :
Zekâtın Tacili = Vaktinden Evvel Verilmesi :
Zekatın Masrafı = Kendilerine Zekât Verilib Verilemi-Yecek Kimseler :
İSLÂM HUKUKUNDA MÜSTAMEL BAZİ MİKYASLARA DAİRDİR.
Nakidlere Müteallik Mikyaslar :
Sair Mevzunata, Mektlata Ve Mayiata Müteallik
Mesafelere, Mesahalara Müteallik Mikyaslar :
Mukaddime Emanetlere Müteallik Istılahlar :
Vedianın Rüknü Ve Sureti İnikadı :
Vediaların Başkalarına Tevdi Ve Teslim Edilib Edilememesi :
Vedialarda Muteber Olub Olmayan Bazı Şartlar :
Vediaların Sahiblerine Red Ve İadesi
Vedialarda Zamanı İcab Edib Etmeyen Bazı Haller :
Vediaların Tazmininde Muteber Olan Zaman :
Vedialara Mütelük Dâvalar Ve Beyyineler :
Ariyetlerin Sahiblerine Red Ve İadesi :
Ariyetlerde Zamani İcab Edib Etmeyen Haller :
«Hukuki Islâmiyye ve Istılahatı' Fıkhiyye» nin işbu dördüncü ve beşinci cildleri, islâm hukukunun müteşekkil olduğu kitablardan mebahisi fıkhiy-yeden yedi kitabı muhtevidir ve bu kitablar, bu eseri teşkil eden kitabların, sekizinci kitabın 4 ve 5 inci bölümleri, dokuzuncu, onuncu, on birinci, on ikinci, on üçüncü ve o dördüncüsünden ibaretdir.
Sekizinci kitab «Hukuki harbe : cihada ve gayri müslimler ile bir kısım muamelâta» aid meseleleri ihtiva edip beş bölüme ayrılmıştır.
Dokunzucu kitab «Devleti islâmiyenin varidatına» müteallik meseleleri cami olup iki bölüme ayrılmıştır:
Onuncu kitab, emanetlere dair hükümleri muhtevi olub bir mukaddime ile üç bölüme ayrılmıştır. On birinci kitab, hibelere aid hükümleri ihtiva edib bir mukaddime ile iki bölümden ibaretdir. On ikinci kitab, vakıflar hakkındaki ahkâmı cami olub bir mukaddime ile beş bölümden müteşekkildir. On üçüncü kitâb; vasiyetlere, vesayetlere müteallik hükümleri havi olub bir mukaddime ile iki bölümden ibaretdir. On dördüncü kitab da feraiz ve intikal ahkâmını muhtevi olub bir mukaddime İle iki bölümden ve bir zeylden müteşekkil bulunmuştur.
Bu son beş kitab arasında rnündericat itibariyle büyük bir münasebet vardır. Çünkü bunlar, teberrüat mânasını muhtevidir, bunlarda meccanen devr, temlik ve temellük gibi içtimaî hayatın levazımından olan hükümler mündemicdir.
Meselâ : Bir zata saklaması için vedia olarak bırakılan bir mal, bir emanetdir. O zatın bu malı teberrüan muhafaza etmesi, bir içtimaî yardım demekdir.
Kezalik : Bir zâta ariyet verilen, yani : menfaati bedelsiz olaraîc temlik edilen bir mal da bir emanetdir. Bu malın menfaatlerinden o zatın istifade etmesi de bir teberru meselesidir.
Kezalik : Bir kimseye yapılan bir hibe, verilen bir hediyye de bir teber-rüden ibaretdir. Bir muavenetden, bir muhabbet nişanesinden başka değildir. Vakıflar ise birer mütemadi, ve pek faideli birer teberru mahiyetinde olub ferdlerin ve cemiyetlerin büyük ihtiyaçlarına tekabül etmektedir.
Vasiyetler, vesayetlerde birer muavenet, birer hayırhahlık eseri olub teberrüatın bir hususî nev'idir.
irs ve intikal hâdiselerine gelince bunlar da cemiyet arasında meccanen carî olan bir tesanüd, bir müzaheret eseridir, aileler arasındaki rabıtaları takviyeye hadimdir, akriba beyninde vücudu matlûb olan teavün ve tenasur vazifesinin tecellîsine hizmet etmekdedir.
Binaenaleyh ayni gayelere müteveccih meseleleri, hükümleri ihtiva eden, bu cihetle aralarında büyük bir münasebet bulunan mezkûr beş kitab, eserimizin, işbu dördüncü cildini teşkil etmekde bulunmuşdur. Tevfik, Allah Tealâ Hazretlerindendir.[1]
İÇİNDEKİLER :İrtidadın mahiyeti. Irtİdadın rüknü. Ortidadm tahakku-kundaki şartlar. Irtidad edenlerin nefislerine raci hükümler. Mürtedler hakkında tatbik edilecek cezanın hikmeti teşrüyyesı. Irtidad edenlerin tasarruflarına âit hükümler. İrtidad edenlerin hâl-î islâtndaki bazı tasarruflarına ve dinî vazifelerine dair hükümler, trtidad edenlerin cinayetlerine müteallik hükümler. İrtidad edenlerin zevç veya zevcelerine müteallik hükümler, İrtidad edenlerin evlâd ve ahfadına müteallik hükümler, İrtidad edenlerin mallarına, irslerine ve borçlarına aid hükümler. [2]
643 - : irtidad, dinî celîli islâmı kabul etdikten sonra dönmekdir. Yani : esasen müslüman olan veya bilâhare dini islâmı kabul etmiş bulunan bir §ahsm bilâhare dönüb başka bir dine intisab etmesi veya hiç bir din ile mu-kayyed bulunmayıb inkârı mahza sapması demekdir. Bu hale «riddeb de denir. Böyle bir şahsa da «mürted» denilir.
644 - : Dinler, - ıstılah kısmında da yazıldığı üzere - başlıca iki kısma ayrılır :
Bir kısmı, hakikî dinlerdir ki, bunlar enbiya ve rüsüli kiram tarafından tebliğ edilmiş olan semavî = ilâhî dinlerdir. Bunların âhırı ve ekmeli ise dini islâmdır ki, ahkâmı celîlesi bütün beşeriyete müteveccihdir.
Diğer kısmı, bâtıl veya muharref dinlerdir ki, bunlar esasen insanlar tarafından vaz' veya bilâhare tebdil edilmiş olmakla birer ilâhî din olmak mahiyetinden mahrumdurlar. Bugün islâmiyet haricinde bulunan dinler, bu kısma dahildirler.
645 - : Dini islâmda kat'iyyen sabit olub «zaruriyatı diniyye» namını alan esasları, hükümleri kalben tasdik ve izan etmeğe «iman», bu veçhile mu-şaddık olan zata da «mü'min» adı verilir.
646 - : islâm tâbiri de dini islâm bakımından şu iki kısma ayrılır :
(1) : Dini hakikîyi lisan ile itiraf ve onun bütün hükümlerine zahiren inkiyad etmekdir, hakikaten itikad bulunsun bulunmasın.
Binaenaleyh kelimei şahadeti telâffuz, şer'an memnu olan şeylerden ictinab, zahirî amellere müvazebet eden bir kimse, dünya ahkâmı itibariyle tamamen islâm hukukuna nail olur, kanaati vicdaniyyesi taharri edilemez.
(2) : Dini hakikîyi lisan ile itiraf etmekle beraber onun ahkâmına da hem zahiren, hem de kalben itaat ve inkiyad etmek, o ahkâmı talisin ve tebcilde bulunmakdır. Bu mânaca, islâm mefhumu, iman mefhumu ile birleşir.
Bazı mes.ru amellere de islâm denildiği vakidir, islâm ile muttasıf olan zata da «müslim» denilir.
647 - : îslâmiyyette zaruriyatı diniyye namım alan şeylerin hepsini veya bir kısmını bidayeten teslim ve kabul etmeyip inkâr etmeğe «küfr» denilir. Böyle bir münkir de «kâfir» namını alır.
Bu halde Allah Tealâmn varlığını, veya birliğini ve yahut şerayii ilâhiyyeden veya enbiya ve mürselînden her hangi birini inkâr etmek bir küfürdür.
Bu tarife nazaran münkirler, bağlıca şu sınıflara ayrılırlar :
(1) : Alemin sanii kadîmini bilkülliye inkâra cüret edib bütün hâdisatı dehre, tabiate isnad eden kimselerdir. Bunlara «dehriyyei muattıla» ve «gulatı tabiiyyîn» denir.
(2) : Âlemin saniini ikrar etmekle beraber vahdaniyyete kail olmayan, müteaddid hâliklerin veya mâbudların varlığına inanan kimselerdir. Bunlara da «veseniyye, seneviyye, mecus» denilir.
(3) : Sanii âlemi ve onun birliğini muterif olmakla beraber risalet ve şeriatı münkir olan kimselerdir. Bunlar «felâsife» den bir güruhdur.
(4) : Âlemin hâlikini, ve onun vahdaniyyetini, risalet ve şeriati bilcümle muterif olmakla beraber rüsüli kiramdan bazılarını münkir bulunan kimselerdir. Yahud ve Nesara gibi. Bunlara «ehli kitab» denilir. Bunlar, bazı islâm hukuk ve ahkâmı itibariyle evvelki üç sımfdan müstesna bir halde bulunurlar.
648 - : Küfür ve inkâr meslekleri bir de «ilhad», «nifak», «zendeka», «ibahiyyet» namlariyle yâd olunur.
Bazılarına göre ibahiyye, mutasavvifeden bir taifedir ki bunlar, kendilerinin m a'siy etler den ictinabe, emr edilen şeyleri ityane kudretleri olmadığını ve hiç bir kimsenin bîr şeye ne mülki rağbet, ne de mülkiyed ile mâlik bulunmadığını iddia eder ve herkesin emval ve ezvac hususunda müştrek bulunduğuna kail olurlar. Bunlardan her birine «ibahî» denilir.
Bu tâbirler için ıstılah kısmına müracaat!
649 - : Bidayeten dini İslama tâbi iken bilâhare yukarıda yazılan inkâr mesleklerinden her hangi birine intisab edecek olan kimse, irtidad etmiş ve binaenaleyh mürted namım almış olur.
Fakat esasen dini islâma mensub olmayan bir şahıs, dini islâmdan başka her hangi bir dinden diğerine dönecek olsa islâm hukukuna nazaran iritdad etmiş sayılmaz ve bu hareketine mümaneat olunamaz. Çünkü bu gibi mesaliki inkâr erbabı, hükmen milleti vahidedir. Zira hepsi de müslümanların itikadına muhalif bir cebhe almış, hepsi de ilâhî bir dinden mahrum bulunmuşdur. Binaenaleyh her ne kadar milletleri başka ise de nazarı islâmda hükmen müttehiddirler. FethüTkadir, Bahri Raik, Reddi Muhtar. [3]
650 - : îrtidadın rüknü, yani : irtâd hâdisesini vücude getiren şey, başlıca şu dört kısma ayrılır :
(1) : Sözdür, Bu; imana muhalif, küfürden madud olan bir lâkırdıyı tav'an telâffuz etmekden ibaretdir. Bir şahsın dini islâmdan çıkdığım itiraf etmesi veya dini islâmda itikad edilmesi zarurî olan bir şeyi lisanen inkâr eylemesi gibi.
Allah Tealâya veya pegbamberlerden birine veya meleklere - hâşâ - seb etmek, Cenabı Hakkın rübubiyetini veya vahdaniyetini veya kitablanndan birini veya hayat, ilm gibi sıfatı lâzimesinden bir sıfatını veya namaz, oruç gibi farziyeti katiyetle sabit ibadetlerden birinin vücubünü inkârda bulunmak, yahut nübüvvet iddiasına kalkışmak ve yahut Hatemül'enbiya hazretlerinden sonra nübüvvet iddiasında bulunan her hangi bir şahsı tasdik eylemek de bu kabildendir.
(2) : Fi'ldir. Bu, küfrü calib herhangi bir harekette bulunmaktan ibarettir. Putlara veya güneş ile aya, yıldızlara secde edilmesi gibi.
Mushafı şerifin temiz olmayan bir yere kaldırıhb atılması mukaddesatı diniyyeden biriyle istihza edilmesi de bu kabildendir. Bütün bunlar, şirkden veya inkârdan münbais olacağı cihetle irtidadı calib bulunmuşdur.
(3) : îtikaddır. Bu, islâm dininin hakkiyyetine veya dini islâmda bizzarure sabit ve itikadı vacib olan herhangi bir hükmün hilâfına kalben mutekid bulunmakdan ibaretdir. Âlemin kıdemine, sanii âlemin hudusüne itikad gibi.
Resuli Ekrem Efendimizin ademi nübüvvetine veya namaz, zekât gibi farziyyeti kat'iyyen sabit ibadetlerin ademi vücubüne veya zina, riba gibi hürmeti kat'iyyen sabit hareketlerin cevazına veya et, ekmek gibi halâl olduğu icmaı kat'î ile sabit şeylerin hürmetine kani olmak da bu cümledendir.
(4) : Şekdir. Bu, islâm dininde kat'iyyen sabit olub zaruriyyatı diniyye namını alan ve meçhul kalması tasavvur olunmayan şeylerden herhangi birinde şübhe etmekden, acaba bu öyle midir?, diye tereddüt göstermekken ibaretdir. Allah Tealâmn varlığında, peygamberlerin doğruluğunda, kıyamet gününün vuku bulacağında §ek ve şübhede bulunmak gibi.
651 - : Yukarıda yazılı dört kısımdan herhangi birisiyle indallah irtidad vücude gelir. Fakat islâm huhukuna nazaran bir kimsenin irtidadina hükme-dilebilmesi için irtidadım ya kavlen veya filen izhar etmig olması lâzımdır.
Herhangi bir kimsenin ahvali kalbiyyesi tefehhus olunamayacağından itikadını, şek ve şübhesini izhar etmedikçe irüdadma hükmedilemez.
Şunu da ilâve edelim ki, her hangi bir müslümanın sözünü güzel bir veçhile tefsir ve te'vil kabil oldukça fena bir cihete hami etmek, ona göre fetva vermek caiz değildir. Hattâ bir hususda küfri müstelzim birçok vecihler bulunduğu halde küfre münafi yalnız bir vecih bulunsa bu bir veçhe göre fetva verilmesi muvafık olur. Hakikati halin neden ibaret olduğu ise ilmi ilâhîye muhayyeldir. Dürri Muhtar, Hindiyye, Kazınan. [4]
652 - : İrtidadın tahakkuku için başlıca iki şart vardır.
Birinci şart, akıldır. Binaenaleyh mecnunun, matuhun, sekranın, lâya'kil olan şahsın irtidadı, muteber değildir. Çünkü bunların imana muhalif olan ef'al ve akvali, bir kanaat neticesi olmadığından dini İslama bil'iltizam muhalif harekette bulunduklarına, dini işlâmdan bilihtiyar çıkmak istediklerine delâlet etmez.
ikinci şart, tav' ve rızadır. Binaenaleyh kalben mümin olan bir mük-rehin, bir muhtîin riddetleri muteber değildir. Zira ikrahın, hatanın vücudi, vuku bulan ef'al ve akvalin rızaya mukterin olmadığına delildir,
653 - : Riddetin tahakkuku için bulûğ şart değildir. Binaenaleyh sabiyyi âkilin riddeti muteberdir.
Sabiyyi âkilden maksad, islâmın sebebi necat olduğunu bilen, tayyibi habisden, tatlıyı acıdan temyiz eden çocuktur ki, en az yedi yaşma yetişmiş olur. Böyle âkil olan gayri baliğin imanı sahih olduğundan riddeti de sahhih olur. Bunların, ef'al ve akvali, akıl ve muhakemeye müstenid olacağından haricen tahakkuk eden bu ef'al ve akvali, keen lem yekûn addetmek, doğru olamaz. Şu kadar var ki, bunların gayri baliğ olmaları, haklarında irtidad cezasının tahfifine sebeb olur.
Bu mesele, imamı Âzam ile imamı Muhammedin ictihadlarına göredir, imam Ebu Yusüfe göre ise gayri baliğin riddeti, mutlaka sahih değildir, âkil olsun olmasın. Çünkü gayri baliğin muzir olan tasarrufaü muteber değildir. Riddeti ise mazarratı mahzadır. Binaenaleyh muteber olamaz.
654 - : Riddetde zükûret de şart değildir. Binaenaleyh kadınların irtidadları da muteberdir. Bu hususda ittifak vardır. Ancak erkekler ile kadınların riddetleri arasında bazı hükümler itibariyle farklar vardır. Nitekim ileride görülecekdir. Nehri Faik, Sıracı Vehhac, Hindiyye.
Şafiîlere ve Hanbelîlere göre büâ mazeretin sekran olan kimsenin riddeti, sahihdir. Tuhfe, Muğnî. imam Safîye ve imam Ahmedden bir rivayete göre sabiyyi mümeyyizin riddeti sahih değildir. Elmizanül'kübra. [5]
655 - : Riddeti sabit olan bir erkek; hür olsun, köle olsun katle müstehik olur. Şu kadar var ki, böyle bir şahsa evvelâ tevbekâr olması tavsiye edilir. Bu halde islâmiyyete rücu ederse bırakılır, imtina ederse veliyyül'emr, nazar eder, eğer tevbe etmesi umulur veya kendisi düşünmek için bir müddet taleb ederse kendisine on gün mühlet verilir. Bu müdddet içinde şübheleri izaleye çalışılır, kendisini irtidada sevkeden haleti ruhiyyesi tetkik edilerek İrşadına gayret edilir.
Bu veçhile muamele, Hanefî fukahasınca behemehal lâzım değildir. Belki böyle bir muamele müstahsendir. Çünkü esasen islâm âleminde yaşamış, islâmiyetin mehasinine vâkıf bulunmuş, islâmiyetin daveti kendisine baliğ olmuş olduğundan kendisince hafi kalmış bir cihet yokdur. Kati hakkındaki deliller ise mutlakdır, bir mühlet verilmesiyle mukayyed değildir. Binaenaleyh yeniden dine davet edilmesi her halde icab etmez. Şu kadar var ki, dini is lama rücuu ümidile kendisini tevbeye davet ve şübheleri neden ibaret ise onları anlıyarak izaleye gayret faideden hali olmayacağından müstahsen bulun-muşdur. Bedayî, Hindiyye, Reddi Muhtar.
«(imamı Mâlike göre mürted ve mürteddeye evvelâ tevbe teklif edilmesi şartdır. Bu teklifin müddeti üç gün üç gecedir. Bu müddet içinde bunlar aç ve susuz bırakılmazlar ve darb gibi bir suretle muakebe de olunmazlar, velev tevbekâr olmasınlar. Şu kadar var ki, tevbeden imtina edince üçüncü günün gurubı şemsini müteakib kılıç ile kati edilmeleri lâzım gelir.»)
Mürtedde, zatüzzevc ise katli bir âdet görünceye kadar te'hir edilir, tâ ki gebe olub olmadığı belirsin.
(imam Şafiî ile îmam Ahmede göre de ehli riddete üç gün mühlet verilmesi veliyyül'emr için bir vecibedir. Kendisine böyle bir mühlet verilmeksizin mürteddin kati edilmesi halâl olmaz. Çünkü bir müslimin irtidadı, behemehal bir gübheden münbaisdir. Binaenaleyh kendisi için teemmül edecek bir müddet verilmesi iktiza eder. Bu iki zatdan diğer bir rivayete göre imhal ve istinabe vacib değildir. Derhal kati edilebilir. Tuhfe, îhtüâfül'ümme.)
656 - : Bir şahıs, mükerreren irtidad ve İslama rücu edecek olsa hakkında bir kerre irtidad ve İslama avdet etmi§ gibi muamele yapılır. Şu kadar var ki, dördüncü defa irtidad etse bilâ mühalet kati edilebilir, meğer ki yine tevbe etsin. Bu halde döğülerek sebili tahliye edilir.
imamı Azamdan bir rivayte göre de üçüncü defadaki irtidad ve İslama rücuundan sonra tevbesinin eseri ve kendisinde ihlâs emaresi tecellî edinceye kadar habsi lâzım gelir. Bedayî, Hindiyye.
«(Süfyanı Sevriye göre bir şahıs, kaç defa irtidad ve islâmiyyete rücu ederse etsin her defasında tevbesi kabul edilerek katli cihetine gidilmez. Bu hususda daha başka akvalı fıkhiyye de vardır. Mizanı kübra.)
«(Zahirîlere göre de irtidad eden bir müslümanın dini İslama rücuu taleb olunabilir. Fakat bu taleb ve istitnbc vacib değildir, vncib olun hakkında haddi irtidadın derhal ikame edilmeyidir. Çünkü ona daveti islâm zaten vâsıl olmuştur. Bu daveti tekrar icab etmez. Elmuhallâ.)
657 - : îrtidad eden sabiyyi âkil, kati edilemez. Belki tevbe edinceye kadar habs edilir. Çünkü âkil çocuk, henüz islâmiyyetin mehasinine bihakkin vâkıf bulunmamışdır, kendisine islâmiyyetin hakikatini gösterir hüccetler tamamen ibraz edilmemişdir, onun ileride hakkiyyetini anlayarak Hini İslama rücuu me'meldür. Binaenaleyh onun yalnız habs edilmesi, islâmiyete rücuuna vesile olmaya kifayet eder.
Sabiyyi âkilin riddiyyetini muteber görmeyen fukahaya göre ise.onun habsi cihetine de gidilemez. Bedayî, Tenvir.
658 - : Ana ve babası müslüman olan bir çocuk, onlara tebeiyyetle müslim sayıldığı halde kendisinden islâmiyyete dair bir ikrar işitilmeksizin kâfir olarak baliğ olacak olsa irtidad etmiş sayılamıyacağından kati edilemez. Çünkü irtidad, tasdikden sonra vukubulan bir tekzib demekdir. Hâdisede ise kablelbülûğ bir tasdik bulunmamışdır. Zira tasdikin delili olan ikrar, mevcud değildir. Şu kadar var ki, bu çocuk, kablelbülûğ ebeveynine tebeiyyetle müslim hükbünde bulunmuş olduğu cihetle badelbülûğ görülen küfrüden dolayı habs edilir. Emvali hakkında da mürted olanların kazançları hakkındaki hüküm carî olur. Çünkü kendisi hakikaten mürted sayılmasa da hükmen mürted bulunmuşdur. Bedayî.
659 - : îrtidad eden herhangi bir kadın da kati edilemez. Fakat islâmiyyete rücu etmesi için kendisine icbar olunur. Bu icbar ise habs edilmek ve her gün habishaneden çıkarılarak islâmiyyete avdet etmesini, tevbekâr olmasını istemek suretiyle yapılır ve bu muamele, onun islâma rücu veya vefat etmesine kadar devam eder. Tenvir, Hindiyye.
«(Eimmei selâseye göre irtidad eden kadınlar da kati edilebilirler. Çünkü bu hususdaki « 'hadisi şerifi, umumiyeti müfiddir. Maahaza katli icab eden hal, mehasini islâma vukufdan sonra vaki olan irtidad hadisesidir. Bu hal ise irtidad eden kadınlarda da mevcuddur. Harbiyye ise bunun hilâfınadır. Zira o, mehasini islâma vâkıf bulunmamışdır, imandan sonra olan küfr ise küfri aslîden daha galizdir. Binaenaleyh bir harbiyye küfründen dolayı kati edilemezse de bir mürtedde kati edilebilir, şayed gebe bulunursa hamlini vaz etmesine intizar olunur.)
Bu hususda Hanefî fukahası diyorlar ki kadınları ve çocukları öldürmeyiniz» hadisi şerifi böyle bir katle manidir, îrtidad eshabının katli hakkındaki hadisi şerif ise erkeklere mahsusdur, iki delil arasındaki tekabül, bu suretle halledilmiş bulunmakdadır.
Maahaza mürteddin kati edilmesi, cemiyeti islâmiyyeye karşı muharib olması itibariyledir. Kadınlarda ise muhariblik mülâhaza olunmaz. Bir de kadınlar, islâmiyyeti kabul hususunda âdeti cariyyeye nazaran alelekser kocalarına tabidirler, onlar erkekler kadar istiklâli re'ye mâlik değildirler, bu cihet de onların hakkında eshabı muhaffefeden madud bulunmusdur. Bedayî, Fethülkadir.
660 - : İrtidad eden bir cariye, Hanefî fukahasına göre islâmiyyeti kabul için mevlâsı tarafından hanesinde habs edilir. Bu suretle mevlâsının hukukuna riayet edilmiş olur. Maahaza mevlâ, bu cariyesine tekarrüb edemez. Çünkü mürtedde ile cinsî münasebetde bulunmak hiç bir kimse için halâl değildir. Bedayî.
661 - : Mürted, istirkak edilemez, velev ki dari harbe iltihak etmiş olsun. Çünkü onun hakkında terettüb eden hüküm, ya islâma dönmesi veya öldürülmesidir.
Maahaza bir harbînin istirkakı, islâmiyeti kabulüne vesile olması maksadına müsteniddir. Mürted hakkında ise istirkak, islâmiyyete vesile olamaz. Zira mürted, islâma müntesib bulunmuş, onun mehasinini anlamış oldukdan sonra irtidad etmişdir.
662 - : îrtidad eden erkeklerden, kadınlardan cizye alınması caiz değildir. Çünkü cizye alınması, onların irtidad halinde kalmalarına müsaade verilmesini, haklarında ehli zimmet muamelesi yapılmasını müstelzimdir. Halbuki riddetin devamına müsaade edilemez.
663 - : îrtidad eden hünsai müşkil hakkında mürtedde ahkâmı carî olur, yani : kati edilmeyib habs ve islâmı kabule cebr edilir. Tatar Haniyye.
664 - : Dari harbe iltihak eden bir rnürtedeyi istirkak caizdir. Çünkü onun katli meşru değildir. Bir de düşmana iltihak edib bilâhare elde edilen bir gayri müslimi cizyeye veya rıkka tâbi tutmaksızın küfr halinde ibka etmek caiz olamaz. Böyle düşmana iltihak eden mürted kadınlar ise cizyeye tabi tutulamayacakları cihetle onların rıkka tabi tutulmaları, müslümanların menfaatleri namına muvafıkdır. Bedayî.
«(Fıkhı Hanbelîde deniliyor ki : Irbidad edib de dari harbe hûluk eden kadınların da istirkakı caiz değildir. Çünkü onlar da katle müstahıkduiar.)
665 - : Darürridde, yani : mürtedlerden müteşekkil bir taifenin istilâ ederek hâkimiyetleri altına aldıkları yerler, bazı ahkâm itibariyle dari harb-den ayrılır. Meselâ : dari harb ahalisiyle müsalâha akdi caiz olduğu halde darürridde ahalisiyle caiz olmaz. Çünkü riddetin devamına cevaz verilemez. Şu kadar var ki, bunlar bir müddet düşünmek için müvadea == mütareke talebinde bulundukları takdirde bakılır ; eğer müslümanlann hakkında hayırlı görülürse bu müvadeaya muvaffak edilir. Ve eğer harb edilmesi daha muvafık görülürse bu müvadeaya muvafakat edilmez.
Müvadea kabul edildiği takdirde mukabilinde bir bedel, bir haraç alınamaz. Zira bu halde müvadea, bir akdi zimmete müşabih olur. Halbuki mür-tedler, zimmete kabul edilemezler.
Bu müvadeanın Öyle iki üç günlük, muvakkat bir zaman için olması icab etmez. Buna lüzumuna göre bir mühlet' tayin edilir. Mebsut.
666 - : Bir belde ahalisi irtidad ederek yürdları bir dari harb haline geldikden sonra üzerlerine islâm mücahidleri istilâda bulunsalar erkelerini kati, kadınları ile çocuklarını seby edebilirler. Kadınlar, kendilerinin irtidad etmeyib islâmiyetlerini muhafaza etdiklerini söyleseler sözleri kabul olunur. Bu halde kendileri seby eddlemiyeceği gibi onlara tebeiyyetle müslüman sayılan çocukları da seby edilemezler. Meğer ki bu kadınların irtidadları müs-iümanların şahadetleriyle sabit olsun.
Şayed kadınlar, badel'irtidad müslümanîarın istilâsından evvel dini İslama rücu etmiş olduklarını iddia etseler bunu beyyine ile isbata muhtaç olurlar. Çünkü bu takdirde muahharan yeniden müslüman olduklarını iddia etmiş bulunurlar.
667 - : irtidad hâdisesi, ya ikrar ile veya şahadet ile sabit olur. Bir kimse irtidadına dair şahadet vaki olduğu halde dini islâmda sabit kadem bulunduğunu bil'iddia kelimei şahadeti irad eylese bu iddiasiyle şahidleri tekzib etmiş olmaz. Belki irtidadmdan tevbe ve rücu etmiş sayılır. Binaenaleyh kati ve habsi cihetine gidilemez. Fakat müteehhil ise tecdidi nikâha mecbur olur. Reddi Muhtar.
668 - : Bir mürteddenin tevbesi, yani ; irtidaddan peşiman olarak dini islâma dönmesi, kelimei şahadeti irad ederek intikal etmiş olduğu dinden teberrî etdiğini ifade etmesiyle tahakkuk eder. Bu hale «tecdidi iman» denir.
Sayed irtidad hâdisesi, zaruriyyatı diniyyeden birini inkâr suretiyle vücude gelmiş ise bu hususdaki kanaatinden teberrî etmiş olduğunu ifade etmesi de iktiza eder.
669 - : îrtidaddan rücu eden bir şahıs, bu irtidadmdan dolayı artık ta'zir ve tekdir edilmez. Çünkü böyle bir hareket, dine rücuuna mani, bu hususda lâzım gelen tergîb ve teşvika münafi olabilir.
Ancak bir çok müctehidlere göre zındıkların, mülhidlerin, enbiyai izama - hâşâ - seb ve şetme cüret etmiş olan kimselerin tevbeleri indallah makbul ise de kendilerinden ukubeti dünyeviyeyi ıskat edemez. Binaenaleyh bunlar her ne kadar tevbekâr olsalar da haklarında hadden kati cezası tatbik edilir.
Maamafih gerek mezhebi Hanefîde ve gerek mezhebi Şafiîde en kuvvetli olan kavle nazaran alelitlâk her kâfirin, her mürteddin tevbesi kabul olunur, imamı Mâlikden do böyle bir kavi mervîdir. O halde tevbekâr olan hiç bir mürted, hali riddetindeki bu kabil bir fazihasından dolayı kati edilemez. Şu kadar var ki, kendi zendekasını, ilhadını izhar ederek bir takım kimseleri kendi tarikine davete ikdam etmiş olan bir.mürted, kablettevbe derdest edilince kati edilir, bilâhare vukubulacak tövbesine intizar ve iltifat olunmaz. Mükerreren irtidad ve ihtida eden şahıs hakkında da darb veya habs suretiyle ta'zir yapılabilir. (656) ncı meseleye müracaat!
«(Hanbelî fukahası da diyorlar ki : rnünafıkın, mülhidin, yani : hiçbir şeriate mütemessik olmayan kimsenin ve hulûliyyenin, mübahiyyenin, mükerreren irtidad eden eşhasın veya Allah Tealâya veya enbiyai kiramdan birine - hâşa - seb eden kimselerin tevbeleri zahiren, yani : ahkâmı dünya itibariyle kabul edilmeyib katileri lâzım gelir. Nitekim her hangi bir katilin veya kazifin müstahik olduğu cezada kendisinin tevbe etmesiyle sakıt olmaz. Bu gibi fezayihe cüret edenler, sairlerine ibret olmak ve hakkı şeriat ile hukuki ibade riayet edilmek hikmetine mebni dünyevî ukubetden vareste olamazlar. Fakat tevbeleri, yani: irtidaddan rücuları, samimî ise indallah kabul olunub uhrevî azabdan halâs olabilirler. Keşşafül'kina.) [6]
670 - : Yukarıda da işaret olunduğu üzere Hanefî eimmesine göre irtidad eden erkekler ile kadınlar arasında ceza itibariyle bir fark vardır. Mürted olan baliğ erkek, katle müstahik olur, irtidad eden bir kadın ise bu cezaya müstahik olmaz. Acaba bu fark neden neşet ediyor ve böyle bir ceza verilmesine neden lüzum görülüyor?..
Eimmei kiramın bu hususdaki içtihatları, bir çok delillere ve hikmetlere müstenit bulunmakdadır. Ezcümle : Hidaye şerhi inayede vesairede denildiği veçhile iman, ihtiyara menut bir itikad meselesidir. Bu dünya bir dari imtihandır, insanlar ihtiyara mâlik olmadıkça haklarında imtihan icrasına imkân bulunmaz. Bunun içindir ki hiçbir kimseye dini islâmı kabul etmesi için cebr edilemez. Yine bu cihetledir ki, irtidad eden bir kadın hakkında da kati suretiyle bir ceza tatbik edilemez. Böyle bir icbar, ihtiyara menut olan itikada münafidir.
Maahaza ilca suretiyle olan, itikada gayri muvafık bir islâmiyyet, indallah makbul olamaz. Binaenaleyh bir kimseye islâmiyyeti kabul etdirmek için icbar ve ilca usulüne müracaat edilmesi, esasen meşru değildir.
Şu kadar var ki, irtidad eden bir kadın hakkında hem kendisinin hakikî menfaatini siyanet, hem de islâm cemiyetinin intizam ve tesanüdünü muhaf'aza için habs suretiyle bir te'dib usulü carî buiunmuşdur. Bu te'dib ise bir ikrahı mülci kabilinden değildir.
O halde irtidad eden bir erkeğin kati edilmesi, bu esasa muhalif değil midir? Erkekler hakkında ne için bu esasdan udul edilmektedir?
Buna da şu veçhile cevap veriyor; Evet., kimsenin dini îslâmı kabul etmesi için esasen cebr edilemez. Mürted hakkında böyle bir cebrin cereyanı ise bir acil şerri defetmek hikmetine müsteniddir.
Şöyle ki : irtidat edan bir erkek, islâm cemiyetine karşı muharib bir vaziyette bulunmuş, haiz olduğu ismeti şahsiyesinin sukutuna sebebiyet vermiştir. Böyle bir muharibin katli ise daima meşrudur, kadınlarda ise bu fiiuhariblik halin mevcud değildir.
Filhakika islâm cemiyetine dahil bir şahsın bilâhare bu cemiyetten çıkması o cemiyete karşı hasmâne bir vaziyet almaktadan o cemiyeti istihfaf etmekten, o cemiyete karşı muharib kesilmekden başka bir şey değildir. Bu gibi muharib olanlar ise her halde katle müstahik olurlar. Mahaza beşeriyetin hakiki bir din dairesinde umumî bir uhuvvet teşkil ederek mesudâne yaşaması, müslümanlıkda bir gayedir, umum beşeriyetin men-fatleri de bunu muktezîdir.
Binaenaleyh hakikî bir din olan islâmiyetin mehasin ve mealisini anlamış olması iktiza eden bir müslimin bilâhare bu gayeye muhalif hareket ötmesi; hem kendisinin, hem de âmmenin menafiine münafi ahenki umumîyi ihlâle bâdî olacağından hakkında böyle bir cezayı müstelzim olur. Selâmeti umumiyye için böyle bir cezanın vücudüne ihtiyaç vardır.
671 - : islâm içtimaî hayatında cemiyetin olduğu gibi ferdlerin de saa-' deÛerine hizmet bir umdedir. Bu saadeti takdir edemeyen ferdlerin serbestli harekâtını kısmen takyid ile kendilerinin bu saadetden mahrum kalmalarına çalışmak, veliyyül'emr için bir vecîbedir. Bu cihetledir ki, irtidad edib de kendilerini ebedî bir saadetden mahrum bırakacak şahıslar hakkında kati gibi ağır bir ceza vaz'edilerek bu gibi fena temayüllerin önüne geçilmek, bu gibi muzir hareketlerin tevessüüne meydan verilmemek icab etmişdir.
irtidad hâdiseleri, islâm cemiyetini sarsacağı gibi ailelerin irtibat ve insicamım da haleldar edecek meşum birer hailedir.
irtidad edecek bir ferdden mensub olduğu islâm cemiyeti teneffür edeceği gibi kendi ailesi, akribası da teneffür edecekdirler. Müteneffir ferdler-den teşekkül edecek cemiyetler, aileler arasında ise tesanüdden, teavünden eser görülemez. Bilâkis bunların arasında daima bir adavet ve husumet eseri tezahür eder. Böyle bir halin tahaddüsüne meydan vermek ise içtimaî heyeti idare eden kuvvetler için muvafık olamaz.
Binaenaleyh içtimaî heyeti mutazarrır edecek, aile ocağını zahiren ve bâtınen yıkacak olan böyle feci bir hâdisenin ağır bir ceza ile karşılanması hem ferdlerin, hem de cemiyetin hakikî menfaatleri icablarından bulunmuş-dur.
672 - : irtidad fezahatini mürtekib olan her hangi bir şahıs, mensub olduğu islâm cemiyetinin bünyanını hedme, şekli dinîsini tağyire çalışan, başka milletlerin amaline hizmet eden pek muzir bir ferd demekdir. Böyle bir şahıs, müslümanlarm ahval ve esrarına vâkıf olabileceğinden bunun islâm cemiyeti aleyhine casuslukda bulunması da pek melhuzdur.
Bir milletin şekli .hükümetini tağyire çalışmak, vatana karşı bazı hıyanetlerde bulunmak, bir çok yerlerde idam cezasını müstelzim bulunmakdadır. Bir islâm cemiyetinin dinini tağyir ve istihfafa çalışmak, bünyanı içtimaîsini tahribe kıyam etmek ise bunlardan daha hafif bir cinayet değildir. Bilâkis hem hıyaneti vataniyyeyi mutazammındir, hem de ondan ve emsalinden daha büyük bir cinayetdir. O halde irtidad cinayetinin kati gibi bir ceza ile karşılanması selâmeti umumiyye namına çok görülmemek lâzım gelir.
673 - : Ferdlerin hürriyetine, serbestîi harekâtına riayet edilmesi, islâ-miyyetin pek iltizam etdiği bir esasdır. Bu cihetledir ki esasen dini islâm ile mütedeyyin bulunmamış bir şahıs, bir reşîd, herhangi bir dini ihtiyar edebilir, herhangi bir dinden diğerine dönebilir. Kendisine cebr edilmez.
(649) uncu meseleye müracaat! Fakat evvelce kabul edilmiş olan dini islâm-dan rücu, insanı hakikî bir saadetden, mahrum bırakan, aileleri ve cemiyetleri vehne düşüren pek şeni bir hareketdir. Böyle bir hareket ise meş'ru bir hürriyet eseri değildir ki, bunun şiddetle men'i, hürriyete bir tecavüz sayılsın.
Velhâsıl : ferdleri hakikî bir dinin feyz ve saadetinden mahrum bırakacak olan bir irtidad temayülü, bir hürriyet semeresi değil, cahilce bir cüret eseri olub manevî hayatı imha edeceğinden buna mani olmak, ferdlerin saadetine çalışmayı bir vazife bilen islâm içtimaî heyeti için kudsî bir vazifedir.
Artık böyle ulvî bir maksadla tatbik edilecek bir ceza, şübhe yok ki ferdlerin manevî hayatım, hakikî hürriyetini idameye hadim olacak, bunun neticesinde cemiyet hayatı da haleldar olmakdan mahfuz bulunacakdır. [7]
674 - : Mürtedlerin hali riddetlerindeki tasarrufatı Hanaffiyyeye göre §u dört kısma ayrılır: Bilittifak nafiz olan tasarrufat. Bil'ititfak batıl olan tasarruf at: Bilittifak mevkuf olan tasarrufat, nafiz olub olmaması eimme a-rasında ihtilaflı olan tasarrufadır. Nitekim sırasıyle izah edilecektir.
675 - : Mürtedlerin bir kısım tasarrufatı bil'itifak nafizdir. Bunlar, tam velayete mevkuf olmayan şu beş tasarrufdur: Istilâd, talâk, kabuli hibe, teslimi şüf'a, abdi me'zuni hacr.
Şöyle ki : bir rnürted ,cariyesinin doğuracağı çocuğun kendisinden olduğunu iddia etse çocuğun nesebi kendisinden sabit, cariye de ümmi veled olmuş olur.
Kezalik : bir mürted, henüz iddeti içinde bulunan zevcesini tatlik edecek olsa talâk vaki olur. Çünkü riddet ile vukua gelen hürmet, müteebbid- değildir. Mürteddin islâmiyyete rücuiyle mürtefi olur.
Binaenaleyh riddet sebebiyle kendisinden iftirak etmiş olan zevcesini henüz iddeti bitmeden tatlik edince talâk tahakkuk eder, meğer ki dari harbe iltihak etmiş olsun. O halde talâkı muteber olmaz.
Kezalik : bir mürted, kendisine yapılan hibeyi kabul etse bununla hibe
tamam olur.
Mürtedin vedia bırakması, vedia alması, lûkata iltikat etmesi de bu kabilinden olarak muteberdir.
Kezalik : bir mürted, hakkı şüf'asını iskat edebilir. Bu iskat, îmanı Mu-hammede göre muteberdir, imamı Azama göre ise mürted. İslama rücu edinceye kadar şüf'a hakkına mâlik değildir.
Binaenaleyh İslama rücu ve bu hakkı vaktinde taleb etmeyince bu hak sakıt olmuş olur. Şu kadar var ki, riddeti halinde şüf asım taleb edibde badehu islâma rücu etse bu hakka mâlik bulunur.
Kezalik : bir mürted, ticaretde bulunmasına evvelce me'zuniyet vermiş olduğu kölesini riddeti halinde ticaretden menedebilir. Çünkü mürtedin emvali üzerindeki hakkı birkülliye zail olmamış, belki mevkuf bulunmuşdur.
Binaenaleyh bu mülk üzerinde bu veçhile tasarrufda bulunabilir.
676 - : Mürtedlerin bir kısım tasarrufatı da bil'ittifak bâtıldır. Bunlar, failinin her hangi bir dine mensub olmasiyle sahih olan şu beş tasarrufdur; Nikâh, zebh, sayd, şahadet, irs.
Şöyle ki : bir mürted halî üzere bırakılamayacağı cihetle hiç bir millete, yani : dine mensub sayılamayacağından onun bir kadınla yapacağı akdi nikâh, nafiz olmaz. Velev ki kadın da mürted olsun.
Kezalik : Bir mürteddin keseceği hayvanın eti yenilemeyeceği gibi onun kelb ile, doğan ile, doğan ile veya tüfenk ve ok ile avlayacağı hayvanların eti de yenilemez.
Kezalik : bir mürteddin başkaları lehine ve aleyhine şahadeti muteber olmaz.
Kezalik : bir mürted, bir kimseye varis olamaz. Kendisinin islâmiyyeti ile riddeti halinde kazandığı mala başkalarının varis olub olmayacağı hakkındaki meseleler ise âtiyen yazılacakdır. .
Mürtedlerin harbîlere etnan vermeleri de muteber değildir.
677 - : Mürtedlerin bir kısım tasarrufatı da bil'ittifak mevkufdur. Bunlar, müsavat esasına istinad eden rnüfaveze ile velayeti müteaddiyye esasına mübtenî olan evlâdı sigar üzerindeki tasarruflardan ibaretdir.
Şöyle ki : bir mürted'in bir müslim ile akdettiği müfavezc - yani: ara-liinnda tam müsavat olmak, sermayeleri mikduriyle ribihden hisseleri mü-tesavi bulunmak şartiyle sermayei şirket olabilecek mallarını şirkete idhaî etmek suretiyle yapdığı şirket, mevkufen münakid olub badehu islâma rücuiyle nafiz olur. Riddet üzere helaki, takdirinde ise imamı Azama göre bâtıl, hnameyne göre de aslından şirketi mana mütehavvil olur.
Şirketi man, müsavatı tamme şart edilmeksizin akd edilen şirket demek-. dir ki, bunda sermayelerin mütesavi olması ve mevcud bilcümle nükudun iki Imameyne göre de aslında girketi inana mütehavvil olur.
Maahaza şirketi müfavezede şerikler, biri birinin kefili sayılır. Şirketi inanda sayılmaz. Şirketi müfavezede şeriklerden birinin ikrarı, diğerinin de ikrarı sayılır. Şirketi inanda ise sayılmaz. Şirketler mebhasine müracaat!..
Kezalik : bir mürteddin küçük çocukları hakkında yapacağı nikâh ve saire gibi tasarrufları halinin inkişafına kadar mevkuf bulunub islâmiyyete rücu ederse nafiz, etmezse bâtıl olur. Çünkü mürtedin riddeti halinde kimse üzerinde hakkı velayeti yokdur.
678 - : Mürtedlerin bir kısımtasarruflarının nafiz olub olmaması da fukahai kiram arasında ihtilaflı bulunmuşdur. Bunlar, malı mal ile mübadele, veya akdi teberru tarikiyle olan tasarruflardır. Mubayaa, sarf, selem, ıtk, tedbir, sulh, vasiyet, kabzı deyn gibi. Bu tasarruflar, imamı Azama göre mevkufdur, bunlar mürteddin islâmiyyete rücuiyle nafiz, riddet üzere ölmesiyle veya dari harbe lihakına hükm edilmesiyle bâtıl olur. Çünkü mürted, harbî hükmündedir. Harbî gibi müslümanlarm elleri altında makhur bir halele bulunmakdadır. Binaenaleyh bu tasarrufları dari islâma me'zuniyet almaksızın gelmiş olan her hangi bir harbînin tasarrufları gibi mevkuf olur.
Fakat îmameyne göre bu kısım tasarruflar, sahih ve nafizdir. Zira bu tasarrufların sıhhati, ehliyyete, nefazı da mülke istinad eder. Mürted ise muhatab olduğundan ehliyyeti haizdir, helakine kadar da emvaline mâlik-dir. Şu kadar var ki, mürteddin bu kısım tasarrufları, imam Ebu Yusüfe göre sahih bir müslimin tasarrufları gibi, imam Muhammede göre de mariz bir müslimin tasarrufları gibi nafiz olur.
imam Muhammed diyor ki : mürted, kati tehlükesine maruz olduğundan marazı mevt ile mariz mesabesindedir. îmam Ebu Yusuf ise diyor ki : irti-dadından rücu ile nefsini katiden kurtarmak mürteddin yedi ihtiyarındadır. Mariz ise kendi nefsinden marazı izaleye kadir değildir. Bu halde mürted, marize müşabih olamaz.
679 - : Mürted hakkında bâtıl olan tasarruflar, mürteddeden sâdır olunca da bâtıl olur. Nikâh, şahadet gibi. Fakat mürted'in mevkuf bulunan tasarrufları, dari islâmda bulunan bir mürteddeden sâdır olunca sahih ve nâfiz olur. Çünkü mürtedde, harbî hükmünde bulunmadığından katle müstahik, velayet ve temellük hakkından mahrum değildir. İsmeti nefse mâlik olduğundan ismeti emvale de mâlikdir. Bediiyi, Hindiyyc, Kâdıhan, Dürri Muhtar. [8]
680 - : Ehli riddetin müslim iken yapmış oldukları vakıflar, irtidad ile bâtıl olur. Çünkü vakıf, bir kurbet, bir ibadetdir. Kurbet ve ibadet ise rid-det ile içtima edemez. Hattâ bilâhare dini İslama rücu edince vakıfları avdet etmez. Meğer ki yeniden vakf etsinler.
Binaenaleyh bir mürted, Ölür veya Öldürülür veya dari harbe İlhakına hükm olunursa hali islâmında vakf etmiş olduğu şeyler, vârislerine miras olarak intikal eder.
681 - : Mürteddin müslim iken yapmış olduğu vasiyet, riddeti üzerine bâtıl olur. Bu vasiyet, ister kurbet veçhile olsun ister olmasın.
682 - : irtidad edenlerin evvelce yapmış oldukları amelleri sakıt olur. Bu sukut, Hanefî fukahasına göre yalnız riddetle vücude gelir. Maahaza riddetden rücu edilince bu sakıt amelleri iade etmek icab etmez. Bundan yalnız hac farizası müstesnadır. Bunu zengin oldukları takdidre iade etmeleri lâzım gelir. Çünkü sair ibadetlerin sebebleri olan vakitler, zail olduğundan iadesi kabil değildir. Hac vazifesinin sebebi ise beyti mükeremdir. Bu sebeb, sabitdir, mevcutdur. İslama rücu eden bir mürted ise bir kâfiri aslî gibi yeniden müslüman olmuş sayılacağı cihetle üzerine zengin olduğu takdirde farizai hac yeniden teveccüh etmiş olur.
Maahaza riddetle sakıt olan ibadetlerden evvelce tahassul etmiş bulunan hasenat, sahibinin hali İslama rücuiyle tekrar avdet eder. Eazımı islâmiyye-den birçokları buna kaildir. Bazı zatlara da şakıt olan bu hasenat bir dah;ı avdet etmez.
683 - : irtidad erbabı, hukuki ibad ile mükellef bulundukları gibi huku-kullah ile de mütaleb bulunurlar. Şöyle ki bir mürted, müslinr iken terk ettiği namaz, oruç gibi dinî vazifelerini irtidaddan rücu etdikten sonra da kaza ile mükellef olur. Çünkü bu vazifeleri terk etmek bir ma'siyetdir. Ma'-siyet ise riddetden sonra da baki kalır. Binaenaleyh bu ma'siyetden kaza suretiyle kurtulmaya çalışmak lâzım gelir.
684 - : irtidad halinde bulunan eşhas, hanefî fukahasınm ictihadlarma nazaran şerayi ile, yani : ibadât ile mükellef olmazlar. Nitekim sair gayri müslimler de bunlar ile mükellef değildirler. Çünkü bunlar ile mükellef olmak için evvelce iman lâzımdır. Eddürrül'muhtar, Reddül'muhtar, Fethül kadîr.
«(Malikîlere göre de riddet, ifa edilmiş olan bir hac farizasını ibtal eder. Binaenaleyh mürted, İslama rücu edince yeniden hac etmekle mükellef olur.
Kezalik : Riddet, hali islâmda yapılmış olan nezri, keffareü ve yemîn billahi iskat eder. Artık mürted, İslama rücu edince bunlar ile mütaleb olmaz. Riddet, evvelce ifa edilmemiş olan namazın, orucun, zekâtın kazasını "da iskat eder. Şerhi EbÜ'berekât, Haşiyei Düsukî.)
(Şafiîlere göre de irtidad, mevt ile neticelenmedikee amelleri ihbat etmez. Amellerin sukutu, sahibinin riddet üzere olmasiyle tahakkuk eder. Binaenaleyh bir mürted, dini İslama rücu edince kablerridde yapmış olduğu ibadetleri iade etmekle mükellef olmaz. Fakat mücerred irtidad ile amellerin sevabı zail olmuş olur.
imam Şafiînin içtihadına nazaran gerek mürtedler ve gerek sair gayri müslimler, şerayi ile mükellef bulunurlar. Vakıa bunların hali küfürde yapılması muteber ve makbul değildir. Belki onların bu şerayi ile mükellef olmaları, bunlara muhalefetlerinden dolayı da ayrıca indallah mesul olmaları içindir. Tuhfetül'muhtac.)
(Hanbelî mezhebine göre mürted, İslama avdet edince evvelce yapmış olduğu namaz, oruç, hac gibi ibadetleri bâtıl olmamış olur. Binaenaleyh bunları iade etmesi lâzım gelmez.) [9]
685 - : Bir şahıs, dari islâmda müslim veya mürted iken bir cinayetde veya haddi müstelzim her hangi bir harekette bulunduktan sonra mürted olarak dari harbe iltihak edib badehu müslim olarak dari İslama avdet ey-lese bakılır : Eğer o cinayet; kati, gasb, kazf gibi hukuki ibade müteallik ise bunlardan dolayı muahaze olunur.
Meselâ : Hakkında kısas, diyet, haddi kazf gibi cezalar tertib olunabilir. Ve eğer zina, şürbi hamr vesaire gibi hukukıllaha müteallik ise muahazeye mahal kalmayıb icab eden had, sakıt olmuş olur. Çünkü dari harbe lihak, mevte mülhak olduğundan şübhe iras eder. Hududı şer'iyye ise şübhe ile sakıt olur. Hattâ bu cinayet, sirkatden "ibaret olduğu takdirde de çalınan mal tazmin edilirse de bu sirkatden dolayı had lâzım gelmez.
686 - : Bir mürted, dari harbe iltihakdan sonra orada her hangi bir ci-nıyetlerde bulunub da badehu müslim olarak dari İslama gelse o cinayetden dolayı hakkında takibat yapılamaz. Çünkü o cinayeti yaparken ehli harb hükmünde bulunduğu cihetle yapdiğı cinayet, muahezeyi mucib olacak bir su-retde münakid olmamış ve kendisi islâm hükümetinin dairei velayetinde bu-lunmamışdır.
Nitekim bir harbî de müsliimanhıra karşı muharib bir vaziyetde bulunduğu bir zamanda yapdığı bir fi'Iinden dolayı badel'islâm muaheze olunamaz.
687 - : Bir mürtedde, dari harbe iltihak etdikten sonra seby olunarak bir kimsenin mülküne dahil olsa vaktiyle zimmetine terettüb etmiş, olan bütün hukuki ibad, sakıt olur. Bundan yalnız kısas finnefs müstesnadır.
Binaenaleyh vaktiyle dari islâmda müslime iken amden yapmış olduğu bir katiden dolayı hakkında bilâhare kısas icra edilebilir
688 - : Bir mürteddin yapacağı bir cinayetden dolayı itası lâzım gelen diyeti onun âkilesi tahammül etmez. Çünkü âküenin diyeti yüklenmesi, kendisi ile cani arasında carî oîan teavün ve tenasur esasına müsteniddir. Mür-ted ile âkilesi arasında ise böyle bir esas kalmamışdır. Binaenaleyh mürted de hiçbir kimsenin âkilesi olamaz. Bedayî, Hidaye, Reddi Muhtar.
«(Malİkîlere göre riddet üzere Ölen veya öldürülen hür bir mürted, ir-tidadmdan evvel veya irtidadı esnasında bir zimmîyi amden veya bir köleyi amden veya hataen kati etmiş bulunsa zimmînin diyeti, kölenin de kıymeti o mürtedin malinden alınır. Fakat böyle bir mürted, bir mürted, bir müsümi amden kati etmiş .olsa bu cinayetinden dolayı icab eden kısas, riddetinden dolayı vuku bulacak katli ile sakıt olur, mâlinden diyet alınmaz.
Şayed böyle bir mürted, bir müslimi veya bir zimmîyi hataen kati etmiş olsa bunların diyeti beytüî'mal tarafından tesviye olunur. Çünkü mürteddin mâli, feyi olarak beytülmale aid olduğu gibi mürted. hakkında yapılacak cinayetden dolayı lâzım gelen diyet de beytüTmâle aiddir. Binaenaleyh gara-met, ganimete göre olmuş olur. Şerhi Ebil'berekât.)
(Hanbelîlere göre bir mürted, masumüddem bir kimseyi amden kati etse hakkında kısas lâzım gelir. Bu halde veliyyi cinayet, talep ederse kısas, irtîdaddan dolayı iktiza eden katle takdim olunur, trtidad, kısası icab eden hâdiseden gerek evvel ve gerek sonra vuku bulmuş olsun.
Kati hâdisesi, hata veya şibhi amd yoliyle vaki olmuş olur veya amden vuku bulduğu halde veliyyi cinayet, bir bedel mukabilinde kısası afüv ederse mürteddin malinden diyet itası lâzım gelir. Bu diyet, mürteddin malinden üç sene içinde istifa edilir. Fakat .mürted, Ölür veya öldürülürse bu diyet, malinden filhal ahz olunur. Keşşafül'kına.) [10]
689 - : îrtidad ile nikâh, münfesih olur. Şöyle ki : zevç ile zevceden birinin irtidadı, aralarındaki nikâhın hükme muhtaç olmaksızın derhal feshini icab eder. Bu fesih, talâkdan madud değildir. Binaenaleyh bununla talâkların adedi azalmış olmaz. «(îmam Şafiîye göre hâkimin hükmü olmadıkça bunların arasında firkat vaki olmaz.)
690 - : îrtidad eden zevç ise zevcesi medhulün biha olunca tam mehre ve nafakai iddete müstahik olur. Medhulün biha değilse yalnız nısıf mehre müstahik bulunur.
îrtidad eden zevce ise medhulünbiha olduğu takdirde yalnız süknaya ve tam mehre müstahik olub nafakai iddete müstahik olmaz. Medhulün biha değilse süknaya müstahik olamıyacagı gibi mehr namına da bir şey alamaz. Çünkü firkate kendisi sebebiyet vermiş, mehri henüz teekküd etmemiş, id-detle de mükellef bulunmamışdır,
îrtidad eden gerek zevç ve gerek olsun zevcenin iddeti, âdet gören kadınlardan ise üç hayiz ile, âyise veya sagîre ise üç ay ile, yüklü ise hamlini vaz' ile nihayet bulur.
691 - : îrtidad eden bir kadın, hem islâmiyyete rücu etmeğe, hem de kocasiyle cüz'i bir mehr mukabilinde tecdidi nikâh eylemeğe mecburdur.
Irtidad sebebiyle kocalarından ayrılan kadınlar, nikâhlarını tecdide icbar edilmedikleri takdirde bir takım kadınların bu bahane ile kocalarından ayrılmaya cüret edecekleri melhuzdur. Binaenaleyh böyle bir cürete meydan verilemez. Hatta bazı fukahaİ kiramın beyanına göre zevcenin irtidadiyle esasen firkat vücude gelmez. Bu kavi, ma'siyet kapısını şedde, nikâhdan kurtulmak için hiyle taharrisini men'e, zevciyetin bekasını kolaylıkla temine vesile olacağı cihetle Belh ulemasi tarafından müfta bih bulunmuşdur.
692 - : Zevç ile zevce arasında irtidad sebebiyle husule gelen firkat, irtidaddan rücu ile mürtefi olmaz. Belki tecdidi nikâha lüzum görülür. Şu kadar var ki, zevceynden her ikisi birlikde irtidad ve yine birlikde İslama rücu etseler aralarındaki nikâh, olduğu gibi baki kalıb tecdidine lüzum görülmez. Hangisinin evvel irtidad etdiği bilinmediği halde de hüküm böyledir.
Bu meselede imam Züfer muhalifdir. Ona göre irtidad iJe nikâh mutlaka fâsid olur. Gerek birlikde irtidad ve birlikde islümiyyele rücu etmiş olsunlar ve gerek olmasınlar.
Fakat böyle birlikde irtidad eden zevç ile zevceden biri, diğerinden evvel islâma rücu etse aralarındaki nikâh, bilittifak fâsid olur. Bu hususda eimmenin icmaı vardır. Binaenaleyh tecdidi nikâha lüzum görülür.
Bu halde zevce, medhulün biha ise mehrine müstahik olur. Çünkü irtidad ile mehri müekked, sakıt olmaz. Medhulün biha değilse yalnız ilk evvel kendisi islâma rücu etdiği takdirde nısıf mehre ve mehr tesmiye edilmemiş ise müt'aya müstahik olursa da zevci daha evvel rücu etdiği suretde mehr ve müt'a namiyle bir şeye müstahik olmaz.
693 - : Bir kadın, irtidad ederek dari harbe iltihak etse harbiyye mesabesinde olarak meyyit hükmünde bulunmuş olur. Binaenaleyh kendisine iddet lazım gelmiyeceğintlen zevci onun meselâ: kız kardeşiyle hemen akdi ikâhd nikâhda bulunabilir. müslim olarak avdet eLse de bu akd, mürtefi olmaz. Siyeri Kebîr şer^ Bedayî| Bahri Uaikt Reddi Muhtar. Irtidad edenl EVlâd ve ahfadına müteallik hükümler :
694 - : Müslüman olan bir 2evc ile zevce) çocukları dünyaya geldikten sonra irtidad edecek olîialar bu çocuklar dari isıamda bulundukça mürted sayılmazlar. Çünkü evveıce ebeveynlerine tebaiyyetle müslüman sayılan bu çocuklar, bilâhare bulUnduklan dari isıama tebean müalüman sayılırlar, Ebeveynlerinin irtidadiVıe tebeiyyetleri dara tahavvül etmiş olur.
Şayed ırtidad eden. zevc jje 2evcej çocuklariyle beraber dari harbe iltihak edib de bu Çoouklar orada büyüdüğü gibi bunların orada doğan çocukları da buyudükt.^ sonra islam mücahidleri, orasını istilâ etseler zevc ile zevce hakkında yukarıda yazılan irtidad hukmü carî olur_ Çocuklara gelince birinci derece^ ÇOcuklar, katl edilmeksizin islâmiyyeti kabul etmeğe cebr olunurlar, ilqnci dereeedeki çocuklar, yani torunlar ise islâmiyyeti kabule icbar edilme*. Çünkü birinci derecedekiler, evvelce ebeveynlerine tebeiyyetle hükmen müslüman bulunmuşlardı, bilâhar dari harbde gayri-müs-hm olarak baliğ olunc* ^^ etmiş sayılırlar. Şu kadar var ki, onıarın rıddetı, birer rıddetı h^kikikye olmayıb birer riddeti hükmiyye olduğundan haklarında katl cezası tatbik edilemez- ikinci derecedekiler ise hükmen de musluman bulunmuşlar^. Zira bu çocuklari dedeıerine, ninelerine tebean müslüman sayılmazlar. irtidadlarından sonra tekevvün edib hali rid ne unyaya gele^ çocukları, kendilerine tebeiyyetle mürted sayılırlar. Binaenaleyh bunlar, ho& beraberce dari harbe iltihak edib de orada bu çocuklar bahg oldukları ^ibi bunlam tevellud eden çocukları da baliğ olduk. dan sonra hepsi bırden esir eâilecek olsalar bütün bu çocukıarı katı edü. meksızm islâmiyeti kau oule ısbar edilirler. Çunku birinci kısım çocuklar,
ırtidad eden babaların mer kısım çocuklar da mürted sayılan ve babalan bulunan birinci kı^lm çocuklara tebeiyyetle hükmen mürted bulunmuş
olurlar. Su kadar var rıddetı hukmıyye olduğundan bundan dolayı
katl lazım gelmez. bir nvayete nazaran ikinci kısım çocuklar, islâmiyyeti kabule icbar olunamazlar Zira birinci kısım çocuklar, babalarına tabean murted sayılmışlardır. Bu tebaıyyet ise başkasını ıstıtba edemez. bir müslimeyi tezevvüc veya bir cariyei müslimeyi ıstıfraş edecek olsa bindan dunyaya gelecek çocuk, validesine tebeiyyetle musluman bulunmuş ol çocuk, ebeveynin hayırlısına tabıdır.
Fakat bu çocuğun validesi de gayri müslime bulunsa artık islâmiyye-tine hükm olmaz. Zira bu halde ebeveyninden hiçbiri müslüman bulunmamışdır.
Birinci suretde çocuk, mürted bulunan babasının hali islâmındaki mallarına vâris olur. Çünkü nesebi ondan sabit bulunmuşdur.
697 -. : Ebeveynleri mürted olub dari harbe iltihak etmiş bulunan erkek ve dişi çocuklar, baliğ olmadıkça istirkak olunabilirler. Çünkü valideleri hakkında istirkak caiz olduğu cihetle ona tebean kendi haklarında da caiz olur. Fakat baliğ olunca haklarında istirkak carî olamaz. Zira bulûğ ile tebaiyyet münkati olmuşdur. Binaenaleyh bunlara islâmiyyeti kabul etmeleri için habs suretiyle cebr olunur.
Diğer bir rivayete nazaran bu çocuklar, baliğ olsunlar, olmasınlar fuyi olarak istirkak olunabilirler. Çünkü baliğ olmnan çocuklar, uhdelerine tabi olacaklarından valideleri gibi istirkak mahal bulunurlar. Baliğ olan çocuklar ise kâfiri aslî hükmünde olacakları cihetle onlar da istirkak mahal bulun
muş olurlar.
698 - : Gebe bulunan bir kadın, müslim bulunan kocasının vefatından sonra bil'irtidad dari harbe iltihak edib de henüz hâmil iken seby edilecek olsa doğuracağı çocuk, feyi olmuş olur. Çünkü bu çocuk, seby zamanında alidesinin cüz'i mesabesinde bulunmuşdur. Bilâhare ondan infisal, bu cüz'-iyyeti ibtal etmez.
Binaenaleyh bu çocuk, validesine tebean rakik, müslim bulunan babasına tebean da müslim bulunmuş olur. Maahaza babasına vâris olamaz. Çünkü rık, irsden mahrumiyete sebebdir.
Şayed bu kadın, hamlini vaz etdikten sonra seby edilecek olsa artık çocuk istirkak edilemez. Zira bu halde validesine tâbi olmakdan kurtulmuş, babasına tubeaıı müslim vt: nn;ı varis bulunmuş olur. Siyeri Kebîr, Şehri, Bedayî, Dürri Muhtar, Reddi Muhtar.
« (Malikîlere göre babasının gerek hali riddetinden evvel ve gerek sonra dünyaya gelen çocuğun islâmına hükm olunur. Bu çocuk, babasının ridde-tine tabi olmaz. Şayed ileride islâmiyyete muhalefet gösterirse -^ mutemed kavle nazaran - islâmiyyeti kabule velev seyf ile olsun icbar olunur. Bu çocuğun haline gerek kablelbülûğ ıttıla hâsıl olmuş olsun ve gerek olmasın. Şerhi Ebil'berekât.)
(Şafiîlere göre de babasının veya anasının riddetinden evvel veya sonra vücude gelen çocuk, müslüman bulunan anasına veya babasına tebean mus-Jüman sayılır. Ebeveyni mürted olan böyle bir çocuk ise babası veya anası tarafından usulü arasında da hiç bir müslüman bulunmamış ise o halde bir kavle göre yine müslim sayılır. Fakat ezher olan kavle nazaran mürted ad olunur. Binaenaleyh bu çocuk, istirkak olunamaz ve baliğ olub da islâmiy-yeti kabulden imtina etmedikçe kati edilemez. Tuhfetül'muhtaç.) [11]
699 - : Bir mürteddi veya mürteddeyi kati eden kimse, bu fi'linden dolayı kısas ile veya diyet İtasiyle mahkûm olmaz. Çünkü riddet hâdisesi, sahibinin katlini mubah bir hale getirmiştir. Fakat her hangi bir şahsın bir mürted veya mürteddeye karşı böyle bir hareketde bulunması kerihdir. Bi nacnaloyh veliyyüTemrin rnüsadesi olmaksızın böyle bir hareketde bulunmuş olan şahıs te'dibi şer'î lâzım gelir.
700 - : Bir şahsın eli amden kesildikten sonra irtidad edib de badehu bunun sirayetiyle mürted olarak ölse veya bu şahıs, dari harbe iltihak edib de İlhakına badelhükm müslim olarak avdetini müteakib bunun sirayetiyle vefat edecek olsa katı' üzerine yalnız nısıf diyet lâzım gelir ve bu diyet, o gahsın vârislerine aid bulunur.
Bu iki suretde de kısas lâzım gelmez. Çünkü birinci suretde sirayet, gayri masum bir mahlle hulul etmekle ihdar edilmişdir. İkinci suretde ise lihaka hükmedilmekle o şahıs, meyyit mesabesinde bulunmuşdur. Mevt ise sirayeti kat1 eder. O şahsın bilâhare vukubulan islâmiyeti ise yeni bir hayat sayılır. Bedayî, Bahri Raik.
701- : Bir mürted, bilâhare islâmiyyete rücu edince emvali kemakân kendisine aid olur. Bunda ittifak vardır. Hattâ bir mürted, dari harbe iltihak edib de daha lihakına hükm edilmeden dâri İslama avdetle islâma rücû edecek olsa malları yine kendisine aid bulunmuş olur. Bu halde dari islâmda bırakmış olduğu malları kendisine vârid olacak kimseler tarafından ahz ve itlaf edilmiş bulunursa bunları tazmin ettirebilir.
Fakat lihakına hükm edildikten sonra avdetle islâma rücu etse yalnız mevcut olan mallarına mâlik olur, vârisleri tarafından istihlâk edilmiş olan mallan onlara tazmin etdiremcz. Çünkü bu takdirde kendisine halef olan vârislerin tasarrufları, kendisinin ve vekilinin tasarrufu mesabesinde bulunmuş olur. Bedayî, Hindiyye.
702 - : Mürted, ölünce veya öldürülünce veya dari harbe luhukuna hükm edilince uhdei tasarrufundaki mallan mülkünden çıkmış olur. Bu hu-susda bir hilaf mevcud değildir. Ancak bu malları, hangi andan itibaren mürteddin mülkünden çıkmış olur?. Ve mürteddin bu mallarına kimler tevarüs eder?. Bu mallara vâris olacak kimselerde ne gibi bir ehliyet aranır?. Bu ehliyet; vakti riddette mi, vakti mevtde mi, yoksa vakti riddeten vakti mevte kadar mı mevcud bulunmalı?.. Bu hususlarda beynel'eîmme ihtilâf mevcuddur.
Şöyle ki : îmamı Azama göre bu mallar, irtidad zamanından itibaren mürteddin mülkünden mevkuf olarak çıkmış bulunur. Mürted, bilâhare tecdidi iman ederse bu mallar tekrar kendisine aid olur, tecdidi iman etmeden ölür veya Öldürülür veya lihakına hükm edilirse bu mallar, irtidadı ânından itibaren kendi mülkünden çıkmış olur. Çünkü mülkün zevaline se-beb olan, riddetdir. Hükm ise sebebden tahallüf etmez. Şu kadar var ki, mürteddin islâmiyyete rücunu ihtimaline binaen mülkünün derhal zevaline hükm edilmeyib tavakkuf olunur. Rücu ederse riddetin zevali mülke sebeb olmadığı anlaşılır, rüeu etmezse riddetin, vukuu ânından itibaren zevali mülkü seheb olduğu tahakkuk etmiş olur.
îmameyne göre ise bir mürteddin emvali, kendi mülkünden mücerred irtidad etmesiyle çıkmış olmaz. Belki bu mallar, îmam Ebu Yusüfe göre mürteddin mülkünden Öldüğü veya öldürüldüğü veya dari harbe lihakına hükm edildiği tarihden itibaren çıkar, imam Muhammede göre de mürtedin bu mallara malikiyeti, öldüğü veya öldürüldüğü veya mücerred dari harbe iltihak etdiği tarihden itibaren zail olur. Çünkü mürted, berhayat bulundukça mala muhtacdır, hakikaten veya hükmen ölmüş bulunmadıkça mâîikiyyet ve ehliyyet hakkından mahrum bırakılmaz. Bedayî, Bahri Raik.
703 - : Yukarıda yazılı ihtilâf üzerine bir takım meseleler tefer-ru' eder. Mürteddin tasarrufatma dair yazılan meseleler, bu esasa mütefer-ri bulunduğu gibi bir kısım miras meseleleri de bu esasa ibtina eder.
Meselâ : Bir mürteddin irtidadı zamanında mevcud ve tevarüse ehl olub vefatı zamanında mevcud bulunmayan evlâdı veya herhangi bir karibi, İmamı Azama göre bu mürtedde varis olur. Imameyne göre vâris olamaz.
Bilâkis bir mürteddin irtidadı zamanında mevcud veya haizi ehliyet ol-mayıb vefatı zamanında mevcud ve haizi ehliyyet olan akribası, imama Azama göre vâris olmadıkları halde Imameyne göre vâris olabilirler. Nitekim aşağıdaki meselelerden bu cihet, tavazzuh edecekdir.
Maahaza îmamı Azamdan diğer bir rivayete nazaran bir kimsenin bir mürtedde vâris olabilmesi için ehliyet irsin, vakti riddetden vakti mevte kadar devam etmesi şartdır. Binaenaleyh riddet vaktinde mirasa ehl olan bir kimse, mürteddin vefatı zamanında bu ehliyetden mahrum bulunsa artık mirasa nail olamaz. Çünkü irse nailiyyet, riddet vaktine istinaden mevt ile sabit olur. Bu iki vakit arasında ehliyyetin zevali ise istinade bir mania teşkil eder.
Bu kavle nazaran mürteddin irtidadı zamanında mevcud olan müslim oğlu, bilâhare kendisinden evvel vefat etse kendisine vâris olamıyacağı cihetle onun namına bir hisse ifraz edilerek vârislerine ita edilemez.
Kezâlik mürteddin dari harbe iltihakı zamanında mirasa ehl olub lihakına hükm zamanında ehl olmayan akribası, İmamı Ebu Yusüfe göre mirasa nail olmadığı halde imam Muhamede göre nail olabilir. Bedayî, Fethülkâdîr.
704 - : Dari harbe iltihak eden bir mürted veya mürtedde islâm ahkâmı bakımından mevta mesabesindedir. Şu kadar var ki, Hhakına hükm edilmedikçe iltihakı istikrar etmiş olmaz. Çünkü dari İslama avdeti muhtemeldir. Bedayî, lüdaye.
705 - : Bir mürted, ölünce veya öldürülünce veya dari harbe lâhik olub da luhukuna hükmedilince malları iki kısma ayrılır: Birinci kısım, hali islâ-miyetinde kazanmış olduğu mallardır. Bunlar, müslüman olan vârislerine mevrus olur. İkinci kısım da irtidadı halinde kazanmış olduğu mallardır. Bunlar da feyi olarak beytüTmâle aid bulunur.
Bu mesele, İmamı Azama göredir, lmameyne göre her iki kısım emvali de vârislerine aiddir. Çünkü mürted evvelce müslim olub vefatına kadar is-lârna rücuu da ihtimal dahilinde olduğundan irs hususunda müslim hükmünde bulunmuş olur. Maahaza imamı Azama göre bir kimse, mürted olunca o andan itibaren ölmüş hükmünde olub o zamana kadar müslim iken kazanmış olduğu malları yine müslim olan vârislerine intikal etmiş olur. îrtidad-dan sonraki mallan ise ehliyyeti mülki haiz olmadığı bir zamana müsadif bulunduğu için vârislerine aid olmayıb beytül'mâle aid bulunur.
Imameynin ictihadlanna nazaran ise mürted, vefatına kadar ehliyyeti mülkü haiz olduğundan bu mallan da hali islümındaki mallarına mülhak olarak tamamiyle vârislerine aid bulunur. Dürri Muhtar.
706 - : Bir mürteddin vârisleri, mürteddin kablelmevt islâmiyyete rücu etmiş olduğunu bil'iddia hali riddetindeki kazancının da kendilerine irsen verilmesini taleb etseler bu iddialarını - îmamı Âzamin kavline nazaran - beyyine ile isbat etmeleri lâzım gelir.
707 - : Bir mürteddin kendisiyle beraber ahb dari harbe götürmüş, olduğu mallar, kendisinin mülkü sayılır.
Binaenaleyh bu mallar, bir harb neticesinde mücahidler tarafından elde edilse feyi olarak ganaime dahil olur, vârislerine intikal etmez. Çünkü bunlar, gayri masum emvalden olmakla istilâ yoliyle temellüke mahal bulun-muşdur.
708 - : Bir mürted, dari harbe gitdikden sonra yine mürted olarak dari islâma gelib bir kısım emvalini alarak tekrar dari harbe götürse de badehu bu mallar, bir harb neticesinde islâm mücahidlerinin eline geçecek olsa bakılır : eğer o mürted, İlhakına hükm olundukdan sonra dari islâma gelib o malları ahz etmiş ise bunlar vârislerine aid olur. Çünkü bu mallar lihakma hükm ile vârislerine intikal etmişdir. Binaenaleyh vârisler, bu malları mü-cahidlerin ellerinde kısmet vuku bulmadan bulacak olunca meccanen ahz ederler. Kısmet vuku buldukdan sonra bulacak olunca da kıymetleriyle ahz edebilirler.
Fakat mürted, daha Hhakına hükm edilmeden dari islâma gelib bu malları ahz etmiş bulunursa bu hususda iki rivayet vardır. Bir rivayete göre bu mallar hakkında da yukarıda yazıldığı veçhile muamele yapılır, aralarında fark yokdur. Diğer bir rivayete göre de bu mallar, mücahidlerin eline geçince feyi olmuş olur, bunlara vârisler müstahik olmazlar. Zira bu takdirde mücahidler, bir harbînin henüz tahtı mülkünde bulunan bir malı elde etmiş gibi olurlar. Bedayî, Fethülkadir.
709 - Zevç ile zevceden her ikisi de irtidad edib bir çocukları dünyaya geldikden sonra zevç ölse. veya Öldürülse bakılır : eğer çocuk, riddetden itibaren altı aydan az bir müddet içinde doğmuş ise vâris olur. Çünkü bu halde ulukun islâm haline müsadif olduğu anlaşılmış bulunur. Fakat altı aydan ziyade bir müddet içinde dünyaya gelmiş ise vâris olamaz. Zira bu takdirde ulukun riddet halinde vuku bulmuş olması muhtemeldir. Anasiyle babasının riddeti halinde husule gelmiş olan bir çocuk ise gayri müslim olacağından vâris olamaz.
Amma yalnız zevç irtidad etmiş olduğu takdirde çocuk kendisine vâris olabilir, velev ki irtidad vaktinden itibaren altı aydan ziyade bir müddet içinde dünyaya gelmiş olsun. Çünkü çocuk, bu halde müslüman bulunan anasına teboiyyetle müslüman bulunmuş olur. Binaenaleyh babasının hali
islâmdaki mallarına tevarüs eder. Bedayî.
710 - : İrtidad eedn şahsa zevcesi iddeti içinde vâris olabilir.
Söyle ki : mürtedin vefatı veya katli veya dari harbe iltihakına hükmo-lunması halinde zevcesi henüz iddet içinde ise onun hali islâmmdaki emvaline vâris olur. Fakat zevce, medhulün biha bulunmazsa veya medhulün bina olub da riddetden itibaren husule gelen infisahı nikâh üzerine iktiza eden iddet, nihayet bulmuş olursa artık vâris olamaz. Çünkü bu halde zevciyyet, mürteddin hakikaten veya hükmen vefatından mukaddem bilkülliyye zail olmuş, beynunet tekarrür etmiş bulunur. Hindiyye.
711 - : Mürteddenin emvali, kendi mülkünden zail olmaz. Bu hususda ittifak vardır. Çünkü mürtedde kati edüemiyeceği cihetle irtidad etmesi, mülkünün zevaline bir sebeb teşkil etmez. Bu cihetledir ki, mürteddenin bir kısım tasarrufatı muteber bulunmuşdur.
712 - : Mürteddenin vefatı halinde emvaline kocası vâris olamaz. Çünkü irtidad etmesiyle aralarındaki zevciyyet derhal zail olur. Fakat marazı mevtinde irtidad eden bir kadına kocası vâris olur. Zira bu halde irtidad etmesi, kocasını mirasdan mahrum bırakmak maksadına müstenid olabilir. Binaenaleyh buna meydan verilmez. Hali sıhhatindeki irtidadı ise katlini icab etmediğinden bu irtidad, miras hakkını ibtal maksadına müstenid olamaz. Zeyleî. Hindiyye.
713 - : Mürted ve mürtedde, kimseye vâris olamazlar. Irtikâb etdikleri irtidad cinayeti, irs nimetine nailiyetlerine manidir. Nitekim katil ve kati cinayetini irtikâb etdiği için maktule vâris olamaz. Fakat maktul, kendisin îen evvel Ölen katiline vâris olabilir. Çünkü kendisi kail cinayetinden beridir. Seyleî.
714 - : Dari harbe iltihakına hükm olunan bir mürteddin müdebberleri, ümmehatı evlâdı azad olduğu ve emvali vârislerine intikal etdiği gibi uhdeti iimmetindeki borçları da teaccül etmiş olur.
Binaenaleyh dâinler, bir mürteddin terikesine derhal müracaat edebilir-er. Fakat mürteddin borçları hangi emvalinden tesviye edilecekdir?. Islâ-miyyeti halindeki emvalinden mi, yoksa riddeti esnasında kazandığı mallardan mı, yoksa her ikisinden mi?.. Bu hususda ihtilâf vardır. Şöyle ki: îma-meyne göre bu borçlar, mürteddin hem islâmiyyeti ve hem de riddeti zamanındaki emvalinden tediye edilebilir. Çünkü bu malların hepsi de hakikaten veya hükmen vefatına kadar mürted'e aiddir, îmamı Azama gelince, kendisinden bu hususda üç kavi rivayet olunmaktadır: Bir rivayete göre bu borçlar, mürteddin yalnız islâmiyyeti halindeki mallarından tediye edilir, meğer ki bunlar kifayet etmesin, o zaman borcun mütebakisi riddet halindeki kazancından Ödenir. Çünkü bir insanın borcu, kendi malinden tesviye edilir. Mürteddin mali ise islâmiyeti zamanına müsadif olan kazancıdır, riddeti zamanındaki kazancı ise feyi olarak cemaati müslimîne aiddir.
Diğer bir rivayete göre de mürteddin borçları yalnız riddeti zamanında kazandığı mallardan ödenir, meğer ki bunlar kifayet etmesin, o takdirde mütebaki borç, islâmiyyeti zamanındaki mallarından tediye edilir. Zira mürteddin islâmiyeldeki malları vârislerine intikal etmişdir. Riddeti zamanındaki kazancı ise vârisler ile beraber bütün müslümanlara aid olduğundan borcun bu kazanedan ödenmesi daha muvafıkdır.
Üçüncü bir rivayete nazaran da mürteddin islâmiyeti zamanına müsadif borçları, islâmiyyeti halindeki mallarından, riddeti zamanına müsadif borçlan da riddeti halinde kazandığı mallarından ödenir. îmam Züfer de buna kaildir ve bu rivayet, sahih görülmekdedir. Dürri Muhtar, Reddi Muhtar, Bedayî, Kuhustanî.
«(Mâlikilere göre bir mürteddi amden veya hataen kati eden kimse hakkında kısas lâzım gelmez, velev ki katil, gayri müslim bir köle olsun. Fakat bu katiden dolayı hem te'dib, hem de diyet lâzım gelir. Bu kati, \ gerek istitabe zamanında ve gerek istitabeden sonra veliyyülemrin katlinden evvel vuku bulsun müsavidir. Bu halde lâzım gelen diyetin mikdarı, bir hür müsliman diyetinin beşde birinin sülüsüne muadildir. Düsukî, Müdev-vene.)
(Hanbelîlere göre mürtedi kati etmek salâhiyeti veliyyül'emr ile naibine aiddir, ba§kası tarafından kati edilmesi bir isaetdir. Buna gerek istitabeden evvel ve gerek sonra cüret eden şahıs ta'zir olunur, fakat kendisine zıman lâzım gelmez. Maahaza dari harbe iltihak eden bir mürteddi her hangi bir kimse kati ve malini ahz edebilir. Çünkü bu halde harbî olmuş olur. Keş-şafül'kına.)
(imam Şafiî ile imam Ahmede göre bir mürteddin mülkü, riddetiylo hemen mülkünden çıkmış olmaz, belki mevkuf bulunur. Nitekim İmamı Azama göre de böyledir. Bu halde mürted, riddet üzere ölünce irtidadı tarihinden itibaren malları mülkünden çıkmış olduğu anlaşılır. Maahaza h.u maldan mürteddin nafakası ita ve borçlan kaza olunur. Şöyle ki :
Fıkhı Şafiîye nazaran mürteddin tevbesi için verilen üç günlük bir mühlet zarfında kendisinin ve nikâhı mevkuf bulunan zevcesinin vesair infakiyle mükellef olduğu usul ve füruunun nafakaları kendi malinden temin edilir.
Fıkhı Hanbelîye göre de nafaka itası hususunda irtidad edenlerin evlâd ve ahfadına müteallik hükümler böyledir. Tuhfe, Keşşaf.)
(Eimmei selâseye göre mürtedlerin gerek halin islâmdaki malları ve gerek bilâhare kazandıkları mallar feyi olarak beytülmale aid olur. Gayri müslim olan mürted ile müslim olan akribası arasında irs carî olamaz. Bahri Raik. Fıkhı Hanbelîde deniliyor ki : mürteddin filhal zail olmayan mülki, bir yedi adle tevdi olunur. Kendisi bu mülkde tasarrufdan men edilir. Bilâhare islâma rücu ederse mülkünde kemafissâbık tasarrufa başlar, riddet üzere terki hayat ederes, beytülmale aid olur. Keşşafülkına.)
Fıkhı Şafiîye göre de hüküm böyledir. Mürteddin akarı kadı tarafından icareye evrilir, ziyamdan korkulan malları satılır, kendisi tasarrufdan hacr edilir.)
(Eimmei selâseye göre dari harbe iltihak eden bir mürteddin emvali de mevkuf olub hâkim tarafından veya hâkimin tayin edeceği bir emin zat tarafından hıfz edilir. Tâ ki mürteddin dari harbde mevti zahir olsun veya kendisi müslim olarak dari İslâma avdet ile bu malları geri alsın. Çünkü mürteddin dari harbe iltihakı, bir nevi gaybubetdir. Binaenaleyh dari islâm-düki gaybubetine müşabih bulunmuş olur. Mürtedde hakkında da hüküm böyledir. Fethül'kadir, Elmuğni.)
(Şafiîlere göre mürteddin malları bir yedi emine tevdi olunur, gerek rid-, detinden evvel ve gerek sonra zimmetine taallûk edn borçlar, bu mallardan ödenir. Riddet üzere ölünce bu malların mütebaki kısmı, feyi olarak beytülmale aid olur. Demek oluyor ki mürteddin borcu, feyi hakkından mukaddemdir. Tuhfe.)
(Hanbelilere nazaran da mürteddin mallarından evvelâ . borçları veya yapdığı cinayetlerin diyetleri ödenir, sonra geri kalan mikdarı da mürtedden vefat etdiği günden itibaren feyi olarak beytül'mâle aid olur, Keşşafülkına.)
(Zahirîlere ve Ebu Süleymana göre mürteddin emvali, islâmiyyete rücu ederse kendisine, kati edilirse gayri müslim olan vârislerine aid olur, bu mallar, müslüman olan kariblerine mevrus olmaz. Nitekim bir hadisi şerifde
müslüman kâfire, kâfir de müslümana vâris olmaz.» buyurulmuşdur,
Maamafih irtidad eden bir kimsenin emvalinden daha hayatta iken elde edilen şeyler, beytülmali müslimîne aid olur. Gerek bilâhare İslama rücu etsin ve gerek etmeyib mürted olarak ölsün veya öldürülmüş veya dari harbe lâhık olsun. Malları daha kendisinde iken İslama rücu etse bu malları yine kendisine kalır ve müslüman olarak ölünce de vârislerine mevrus olur. El-muhallâ.) [12]
İÇİNDEKİLER : Mukaddime ~ esaret ve memlûkiyet müesseseleri, l'takın rüknü, nevileri, şaftları. Tenciz, talik ve izafe suretiyle olan ıtklar. İ'takın kabili tecezzi olııb olmaması, l'takm hükümleri ve bu hükümlerin sabit olacağı vakitler.
Tedbirin rüknü, nevileri. Tedbirde tecezzi ve rücu carî olub olmadığı. Tedbirin hükmü.
Istilâdın rüknü ve istilâd ile sabit olan hürriyetin sebebi. IstiEâdın şartları ve hükümleri.
Kitabetin rüknü, nevileri, şartları. Kitabetin hükümleri ve vasıfları. Kitabetin tedvini. Mükâtebin yapıb yapamıyacağı tasarruflar. alâ mâle müteallik meseleler. 'takın, tedbirin, istilâdır) ve kitabetin sübutü.
Abıklara müteallik meseleler : Abıkın derdest edilmesi ve sahibine reddi. Abıkm satılması. Abıkın nafakası ve malikinden alınacak ücret. Ücrete istihkakın şartları ve nisbeti. Ücreti verecek kimseler. Ücretin mikdarı ve sukutu. Abıkla beraber mal iddiası.
Velâi ıtakanın sebebi sübutü. Velâi ıtakanın vesıfları. Velâmn hükmü ve sübutündekl şartlar. Velâ hususundaki ihtilâfı din. Velâi ıtakanın ne İle sabit olacağı. [13]
715 - : îslâm hukukuna nazaran* insanlarda asi olan hürriyetdir. Bütün insanlar dünyaya hür olarak gelirler. Yalnız muhariblik sıfatı, gayri müs-limlerin hürriyetden mahrumiyetini intaç edebilir ve bu mahrumiyet, bilvasıta bunların evlâd ve ahfadına da müteveccih bulunabilir.
Müslümanlık intişara başladığı bir devrede bütün milletlerde şiddetli bir suretde esaret usulü mevcud bulunuyordu. Her millet, muharebelerde vesa-ir sebepler ile elde ettiği esirleri ya Öldürüyor veya pek meşakkatli işlerde - hayvanlara bile yapılması reva olmayacak bir tarzda - istihdam ediyordu. Her millet, düşmanının kuvvetini azaltmak, kendi kuvvetini arttırmak için esaret müessesesini yaşatmaya mecburiyet görmekde idi. Kendi varlığını müdafaaya mecbur olan islâmiyyet de bu müesseseyi büsbütün ihmal edemezdi. Çünkü o takdirde hayatı tehlikeye düşmüş, düşmanlarına karşı mukabele bilmisil silâhından mahrum kalmış olurdu. Bunun içindir ki, islâmiyyet de - cihada müteallik hükümler sırasında bildirildiği üzere - esaret usulünü kabul etmiş, esirler hakkında icabı hâle ve düşmanların hareketlerine göre muamele yapılmasını tecyiz eylemiş, fakat bu müesseseyi tarihde bir misli daha görülmemiş bir suretde ıslaha çalışmış, hürriyet nimetinden mahrum kalanlara karşı büyük bir şefkat ve himaye göstererek onların haklarına pek çok riayet edilmesini kendi müntesiblerine emir ve tavsiyede bulunmuş, hürriyetlerini gaib etmiş olan insanları tekrar hürriyetlerine kavuşturmayı esasen bir umde olarak iltizam eylemiştir.
işte bu yüksek şefkat ve himayeden dolayıdır ki esirleri, köleleri, cariyeleri azad etmek, yani : bunları fıtraten haiz oldukları hürriyetlerine tekrar kavuşturmak için islâm hukukunda bir çok hükümler mevcud bulunmuş-dur. Nitekim bu hakikat aşağıdaki meselelerden .de güzelce anlaşılacaktır.
Ezcümle bazı günahların afvi için köle veya cariye azad etmek suretiyle keffaretde bulunmak vecibesi de islâmiyyetin bu bandaki ulvî gayesini, hürriyete verdiği büyük kıymeti tecelli ettirmeğe kâfidir. hadisi şerifi de bu hakikati müeyyid bulunmakdadır. Buharı, Müslim, Tirmizî. Meali şerifi : Herhangi bir müslüman, bir müslim şahsî azad ederse Allah Tealâ Hazretleri, onun her uzvu mukabilinde o azad eden zatın bir uzvunu ateşden halâs eder. Ne büyük teşvik, ne muazzam mükâfat!.. [14]
716 - : I'takın - köle veya cariye azad etmenin rüknü, filetimle ıtka delâlet eden lâfızlar ile lâfız makamına kaim olan bazı fi'llerdir.
Kendileriyle ıtk = azad hâdisesi vuku bulan lâfızlar, üç kısma ayrılır :
(1) : Sarih lâfızlardır. Bunlar; ıtk, hürriyet, velâ gibi kelimelerden müştak olan tabirlerdir : «ıtk etdim», «hür kıldım», «sen benim mevlâmsın», gibi.
Bu gibi sarih lâfızlar ile yapılan ıtklara : «ı'takı sarih» denir. Bunlar ile niyyete ve memlûkün kabulüne muhtaç olmaksızın ıtk vuku bulur. Bunların yalan yere söylenmiş olduğuna dair olan iddia, tasdik olunmaz. Çünkü böyle bir iddia, hilafı zahirdir.
(2) : Sariha mülhak lâfızlardır. Bunlar, mülkün zevaline delâlet eden bazı tabirlerdir ; «Nefsini sana bağışladım», «Nefsini sana satdım» denilmesi gibi. Bu suretde de niyyete ve memlûkün kabulüne muhtaç olmaksızın ıtk vaki olur.
(3) : Kinaî lâfızlardır. Bunlar; ı'taka da, saireye de ihtimal olan bazı tabirlerdir : «Senbenim mülküm değilsin», «Sen benim mülkümden çıktın», «Sebilini tahliye etdim», «Senin emrin senin elindedir» denilmesi gibi.
Bunlardan biriyle itkin vukuu, niyyete muhtacdır.
717 - : I'tak hususunda lâfız makamına kaim olan fi'llere gelince bunlar da şira, ittihab tevarüs gibi şeylerdir.
Şöyle ki : hür olan bir kimse, kendisinin rakik bulunan bir zîrahm mahremini, meselâ babasını veya anasını veya oğlunu satın alsa veya bunlardan birine hibe, vasiyyet veya irs yoliyle mâlik olsa bu zî rahm, niyyete muhtaç olmaksızın derhal azad olmuş olur, velev ki o kimse, baliğ ve âkil bulunmasın. Çünkü aralarındaki bu karabet, rikkin devamına münafidir. Rıtkın devamı, akriba arasında vahşet ve nefret zuhuruna ve binnetice kat'ı rahime müeddi olur. Kat'ı rahim ise caiz değildir.
Bu hususda müslümanlar ile zimmîler arasında fark yokdur. Zira bunlar, kat'ı rahmi hürmetin ve i'taka ehliyyet hususunda müsavidirler. Mevsut, Be-dayî Dürri Muhtar. « (imamı Mâlik ile imam Ahmede göre» müsle = temsil edilen zalimane fi'llerden dolayı da memlûk azad olarak hürriyyete kavuşur. Şöyle ki : fıkhı Malikîye göre reşid, hür, müslim olan bir kimse, kendisinin müslim veya gayri müslim memlûki hakkında müslede, meselâ kulağını veya burnunu kesmek gibi ayıb ve şeni' müstelzim bir fi'lde bulunsa mahkeme tarafından o memlûkün ıtkına karar verilir.
Kendisinin müslim olan memlükü hakkında müslede bulunana zimmî hakkında da hüküm böyledir. Fakat bir zinımî, kendisi gibi zimmî bulunan memlûkü hakkında müslede bulunsa murafaa için islâm mahkemelerine müracaatları vuku bulmadıkça ıtka hükm edilmez. Şerhi Ebilberekât, Düsukî.) (Fıkhı Hanbelîde de deniliyor ki : Maliki tarafından burnu veya kulağı veya sair bir uzvu kesilen veya yakılan veya yırtılan veya fuhşiyyata icbar olunan bir memlûk, fi'len i'tak edilmiş olur. [15]
718 - : î'tak, başlıca şu dört "nev'e ayrılır :
(1) : I'takı vâcibdir. Bu, katilden zihardan yeminden, nakzı savmden dolayı keffaret olarak yapılması icab eden ıtkdır. Nitekim cinayet mebha-sinde vesairede bu kısma dair tafsilât vardır.
(2) : îtakı mendubdur. Bu, livechillah yapılan ıtkdır. islâm ahkâmına nazaran köleleri, cariyeler azad etmek, pek müstahsen ve malî ibadetlerden maduddur. Bu hususda bir çok dinî tergîbat vardır. Bazı fıkıh kitabla-rında «ıtk, kurbetlerin efdalidir» denümişdir. Binaenaleyh mahza rızai ilâhî için köleleri, cariyeleri hürriyete kavuşturmak, islâm hukukunca mendub bulunmuştur.
(3) : î'takı mübahdır. Bu, bir veçhe niyyet edilmeksizin yapılan ıtkdır. Her mükellef kimse, mâlik olduğu rakiki azad etmek hususunda şer'an muhayyerdir. Binaenaleyh mâlikleri tarafından bir gaye gözedilmeksizin mutlak suretde vuku bulan îtak hâdiseleri de islâm hukukunca muteber bulunmuş-dur.
(4) : I'takı mahzurdur. Bu, gayri meşru bir vech için, meselâ putlar namına yapılan ıtkdır. Bu kabil ıtklarda rüknü mevcud, ehlinden sâdir olunca vaki ve lüzumu halinde hüküm altına dahil olur. Bedayî, Hindiyye.
« (Fıkhı Hanbelîde deniliyor ki : nafakasını te'minden âciz bulunan veya zinaya, fesada mübtelâ olacağından korkulan bir rakikı azad etmek, kitabete kesmek, mekruhdur.
Bir de «î'takı cebrî» vardır ki bu da : mâlikinin rızasına bakılmaksızın hâkimin hükmiyle bir rakikin azad edilmesinden ibarettir. Bu kısım, imam Mâlik ile îmam Ahmede göre hakkında müsle yapılan bir raik hakkındaki i'takdır. Nitekim yukarıda beyan olunmuşdur. [16]
719 - : îtkın vukuu için mu'tikin hakikaten veya hükmen âkil ve baliğ . olması şartdır.
Binaenaleyh çocukların, mecnunların, medhuşlerin. naimlerin i'takı sahih değildir. Ancak zî rahmi mahremine temellük eden kimse, çocuk veya . : mecnun olsa da takdiren âkil ve baliğ sayılır.
720 - : î'takın mevcudiyeti yakinen malûm bir memlûke izafe edilmesi şartdır.
Binaenaleyh mevcudiyeti şübheli olan bir memlûke izafe edilen i'takı, sahih olmaz. Meselâ : bir kimse, şu' cariyenin rahmindeki çocuk hürdür. Dese bakılır : eğer çocuk bu sözden itibaren altı aydan az bir müddet içinde doğarsa hür olmuş olur. Fakat altı ay hitamında veya daha sonra doğarsa hür ; olmaz. Çünkü bu söz söylendiği vaküde çocuğun validesi rahminde mevcud olduğu, birinci müddete nazaran malûm, ikinci müddete nazaran şübheli bulunmuşdur.
721 - : Bir mal mukabilinde yapılan ıtklarda o mali memlûkün kabul etmesi şartdır.
Binaenaleyh bir köle veya cariye, efendisi tarafından şu kadar meblâğ mukabilinde azad edildiğine muttali olduğu meclisde buna kabul ederse azad olur, kabul etmezse azad olmaz.
722 - : t'tak edenle i'tak edilen arasında ıt'kın sübutü ânında malikİy-yet ve memlûkiyyet bulunması şartdır.
Binaenaleyh bir kimse, mâlik olmadığı bir rakiki azad edecek olsa ıtk vaki olmaz, velev ki bilâhare o rakike malik olsun. Şu kadar var ki, böyle fuzulî bir surette vuku bulan bir i'tak, rakikin mâlikinin icazetine mevkuf bulunur, icazet verirse nâfis, vermezse bâtıl olur.
723 - : i'tak husulünde ihtiyar, Usan İle tekellüm şart değildir.
Binâenaleyh mükrehin, ma'siyet suretiyle sekran olanın i'takı sahihi olduğu gibi müstebîn olan kitabetle ve anlaşılan işaret ile de ıtk vaki olabilir. Hidaye, Hindiyye. « (Malikîlere göre de mu'tikin mükellef olub mahcur olmaması şartdır. Borcu malini muhit olan kimsenin i'takı da gayri lâzımdır. Böyle bir kimse, alacaklıları razı olmadıkça memlûkünü azad edemez. Velev ki hali sıhhatde bulunsun.
Zevceler ile mariz olanlar, mallarının yalnız sülüsünden muteber olmak üzere memlûklerini azad edebilirler.
Halal yoliyle sekran olanın i'takı sahih değildir. Bu, bil'ittifak mecnun hükmündedir. Şerhi Ebü'berekât, Düsukî.)
(Şafiîlere göre de mutlakuttasarruf olan her hürrün i'takı sahihdir. Fakat mükrehin ve borcundan dolayı mahcur olan şahsın, mükâtebin i'takı sahih değildir Fuzulî suretde olan bir i'Uk da mevkuf olmnyıp lâğuv bulunmug olur. Tuhfetül'muhtaç.) [17]
724 - : Itk hâdiseleri, bir §arta muallâk veya bir zamana muzaf olub olmamak itibariyle şu üç kısma ayrılır
(1) : itki müneccez, bir şarta ta'lik veya bir zamana izafe edilmeksizin derhal yapılan ıtkdır. Bir kimsenin memlûküne «Seni azad etdim» demesi gibi ki bununla derhal ıtk, vaki olur.
(2) : itki muallâk, bir şarta ta'lik suretiyle vuku bulan ıtkdır. Bir kimsenin memlûküne titaben «Şu işi yapar isen. azad ol» demesi gibi ki, memlûk o işi yapınca azad olur. Bir memlûkün azad edilmesini böyle bir şarta ta'lik etmeğe «ta'liki ıtk» değildiği gibi «halif bil'ıtk» da denir. Mukabili «tencizi ıtk» dır. Mülke veya sebebi mülke ta'lik suretiyle yapılan ıtklar da bu kabildendir. Şöyle ki : bir kimse filhal malik olmadığı bir köleye : Eğer ben sana mâlik olursam azad ol» veya «Ben seni satın alırsam sen hürsün» dese bu ta'lik, sahih olur. Binaenaleyh bilâhare şart tahakkuk edince o köle azad olur.
Bir kimse «Şöyle yaparsam bütün kölelerim azad olsunlar» diyecek olsa
bu sözü filhal mevcud olan kölelerine raci olur, bilâhare mâlik olacağı kölelere şâmil olmaz.
(3) : itki muzaf, bir zamana, bir vaktin girmesine veya çıkmasına izafe edilen ıtkdır.
Meselâ : bir kimse, kölesine «Sen gelecek Ramazanı Şerif ayının nihayetinde hürsün» dese o ay nihayet bulunca ıtk hâdisesi vücude gelmiş olur.
Bir kimse : «Mâlik olduğum - veya bana nid olan - bütün kölelerim şu günden sonra azad olsunlar« dese bu sözü, filhal mevcud olan kölelerine inhisar eder, bunu söyledikden sonra mâlik olacağı kölelere şâmil olmaz. Be-dayî, Bahr, Hindiyye. « (Şafillere göre mülke veya sebebi mülke ta'lik suretiyle yapılan ıtk, vaki olmaz, «Mâlik olacağım köle azad olsun» denilmesi gibi.) [18]
725 - : I'takm tecezziyi kabil olub olmaması meselesi, müctehidler arasında ihtilaflı bir mvzu teşkil etmektedir. Ezcümle imamı Azama göre i'tak, kabili tecezzidir, mu'tik gerek musir ve gerek mu'sir olsun.
Binaenaleyh bir kimse, memlûkünün meselâ yarısını azad edecek oîsa o memlûkün yalnız yarısı filhal azad olur, diğer yarısı muvakkaten rakik olarak kalır. Bu halde o kimse muhayyerdir : dilerse bu memlûkün diğer yarısını da azad eder, dilerse bu kısmı hakkında kitabetde veya tedbirde bulunur ve dilerse bu kısmın kıymetini almak için o memlûkü istis'â eder, yani : kazanç sahasına sevk eyler. Memlûk de bedeli kitabeti veya mütebaki yarısına aid kıymeti kazamb mu'tikine verince tamamen hürriyete nail olur. Fakat alâ halihî rakik olarak bırakılamaz. Çünkü bir kısmında hürriyet, sabit olan bir insandan malikiyyet tarikiyle intifa caiz olamayacağı gibi bir mâlin bilâ intifa hali üzere terk edilmesi de caiz görülemez.
726 - : Bir memlûkü müteaddid mâliklerinden bir ikisinin azad etmesi de bir mâlikin kısmen azad etmesi kabilindendir.
Meselâ : bir köleye müsavat üzere mâlik olan iki şahısdan biri kendi hissesini azad etse köle o hisse nisbetinde azad olmuş olur. Bu halde diğer şerik muhayyerdir : dilerse o da hissesini azad eder, dilerse hissesi hakkında tedbirde bulunur, dilerse bu hisseyi kitabete keser, dilerse bu hissenin kıymetini elde etmek için köleyi kazanç sahasına atar ve dilerse bu hissenin kıymetini - musir olduğu takdirde - mu'tik olan şerikine tazmin etdirir. Fakat hissesini alâ hâliha rakik olarak terk edemez.
Tazmin suretinde mu'tik olan şerik de muhayyer olur : dilerse kölenin diğer kısmını da azad eder, dilerse bunun hakkında tedbirde veya kitabetde bulunur ve dilerse bunun kıymetiüni istifa için köleyi istis'a eder. Çünkü şerikinin hissesini tazmin edince onun makamına kaim olmuş olur.
Velhâsıl : İmamı Azama göre i'tak, mülkde ve mâliyetde izale suretiyle vuku bulan bir tasarrufdur. Mülk ile mâliyetde ise tecezzi cereyan eder. Bu cihetlerdir ki, müteaddid kimseler bir rakika malik olabilmekdedirler. Binaenaleyh i'takda da tecezzi cereyan eder.
727 - : tmameyne göre i'tak, tecezziyi kabul etmez. Mu'tik, gerek musir olsun ve gerek olmasın.
Binaenaleyh bir kimse, memlûkünün bir kısmını, meselâ : yarısını azad etse tamamı azad olmuş olur. Çünkü hürriyet, bir kuvveti hükmiyye olduğu gibi rık da bir aczi hükmîdir. Bu cihetle bunlar bir şahısda içtima edemez.
Memlûk iki kimse arasında müşterek olduğu takdirde de tamamen azad olur. Şu kadar var ki, bu tardirde bakılır : eğer mu'tik, musir ise şerikinin hissesini zamin olur, mu'sir ise memlûk, siayete muhtaç bulunur, şerik kendi hissesinin kıymetini bu suretle istihsal eder. Bedayî, Hindiyye, Fethül'kedîr.
«(Malikîlere göre bir kimse, müstakillen veya müştereken mâlik olduğu bir rakikin bir kısmım, meselâ yalnız kendi hissesinin tamamım veya nısfım azad etse diğer hisselerin de azad edilmiş olması, bir takım şeriat dairesinde hükme muhtaç bulunur. Meselâ : başkasiyle müşterek olsa şerikin hissesinin hüküm günündeki kıymetini şerike vermesi lâzım gelir. Şerhi Kebir, Düsukî.)
(imam Şafiî ile İmam Ahmede göre bir kimse, müstakillen mâlik olduğu bir rakikin bir cüz'ünü, meselâ : nısfım azad etse tamamı azad olur. O kimse, gerek musir olsun ve gerek olmasın. Fakat başkasiyle müşterek olduğu takdirde bakılır : eğer musir ise i'tak, tecezzi etmez, rakikin tamamı azad olmuş olur, şerikine aid hissenin kıymetini tazmin eder.
Şerikine aid hissenin kıymetini kısmen eda edebilecek bir halde bulunursa bu mikdar hissede azad olarak rakibin hürriyete tekarrüb etmesi gayesi istihdaf edilir. Fakat mu'tik, tamamen mu'sir olursa i'tak tecezzi eder, şerikinin hissesi alâ hâliha rakik olarak kalır, beyi ve hibe gibi mülkü izale edecek tasarruflara mahal bulunur.
Bu hususda yesar ve i'sarın mikyası, mu'tikin şerikine aid hissenin kıymetini tazmin edebilecek kadar bir mâle mâlik olub olmamasıdır. Bu yesâr ve i'sar, i'tak vaktine nazaran teayyün eder. Hali i'takda yesâr ve i'sarın mevcud olub olmamasında ihtilâf edilse söz, mu'sir olduğunu iddia eden mu'tikin olur. Beyyine diğer tarafa teveccüh eder. Çünkü i'sar, asi olduğundan zahiri hal, mu'tikin lehine şahid bulunur.) [19]
728 - : I'takın hükümleri, i'tak neticesinde husule gelen hürriyetden ve buna tabi hususlardan ibaretdir. Şöyle ki : tenc:z suretiyle olan i'taklarda memlûk derhal hüriyete kavuşur, bir aczi hükmî olan rıkdan kurtulur. Azad edilen cariye ise hamli da kendisiyle beraber azad olur. Fakat kablel'i'tak doğurmuş olduğu çocuklar, tasrih edilmedikçe kendisine teb'an azad olmuş olmaz.
Rakikin elindeki mal ise mevlâsına aiddir. Binaenaleyh azad edilecek olsa o âne kadar elinde bulunan mal, kendisine aid olmaz. Fakat badehu kazanacağı mal, kendisine aid olur.
Ta'lik veya bir vakte izafe suretiyle olan i'taklarda da memlûkün hürriyetine nailiyeti, şartın veya tayin edilmiş olan vaktin tahakkukunda vücude gelir, bunların tahakkukundan evvel memlûk, mevlâsının mülkünde bulunarak hakkında rık ahkâmı cereyan eder.
729 - : I'tak hâdisesi, mevlânm hali sıhhatinde vaki olunca memlûkün hürriyeti tahakkuk eder, mevlânın gerek başka emvali mevcud olsun ve gerek olmasın ve mevlânın bir kimseye gerek borcu bulunsun ve gerek bulunmasın. Çünkü hali sıhhatde bulunan bir kimsenin maline hacr ve hacz bulunmadıkça alacaklılarının hakları hemen taallûk etmiş olmaz. Binaenaleyh i'tak, mevlânın şahsına aid hâlis mülküne bilâ mani müsadif olmuş olacağından nafiz olur. .
730 - : İ'tak hâdisesi, mu'tikin mazarı mevtine müsadif bulunmuş olunca bakılır : eğer terikesinin sülüsü, azad etmiş olduğu rakikin kıymetine müsaid ise veya müsaid olmadığı halde vârisleri bu i'taka icazet verirlerse ıtk yine vaki olur.
T-rikenin sülüsü müsaid bulunmadığı gibi varisler de haklarının sukutuna razı olmadıkları takdirde ise memlûk, sülüsi malin müsaid olduğu mikdat-nisbetinde azad olmuş olur, mütebaki kıymeti için de verese namına siayetde bulunur.
Meselâ : memlûkün kıymeti altı yüz lira olduğu halde terikinin sülüsü dört yüz liradan ibaret bulunsa memlûk, mütebaki iki yüz lira için kazanç sahasına atılır, bu meblâğı kazanıb vârislere verince tamamen azad olmuş olur.
731 - : Memlûkünü mazarı mevtinde i'tak eden bir mevlânm terikesi .borca müstağrak olduğu takdirde de yukarıdaki mesele veçhile hareket edilir.
Meselâ : bir kimsenin marazı mevtinde azad etdiği kölesinden başka mali bulunmadığı gibi onun kıymetine muadil veya ondan daha ziyade borcu bulunsa köle azad edilmiş olursa kıymetine muadil bir meblâğ kazanıb alacaklılara vermeğe mecbur tutulutr. Bedayî, Bahri Raik, Tatar Haniyye. [20]
732 - : Tedbirin, yani : mevlânın kendi vefatına ta'lik etmiş olduğu ıt'-kın rüknü, tedbir mânasına delâlet eden tâbirlerden ibaretdir. Bu tabirler, bazan sarahaten tedbir maddesiyle yapılır, bazan da tahrir, i'tak, vasiyet bir lâfz ile yapılır.
Meselâ : bir kimse, kölesine hitaben : «Sen müdebbersin» veya «Ben seni müdebber kıldım» dese akdi tedbirde bulunmuş olacağı gibi «Sen vefatımdan sonra hürsün» veya «Sen benim vefatım ânında azadsın» diyince de akdi tedbirde bulunmuş olur.
733 - : Tedbir, bir akdi lâzımdır. Fakat vasiyet, bir akdi lâzım değildir.
Binaenaleyh tedbirden rücu caiz olmadığı halde vasiyet suretiyle olan' ı'takdan rücu caizdir.
734 - : Tedbir hâdiseleri, başlıca şu dört nev'e ayrılır :
(1) : Tedbiri mutlak. Bu, alel'itlak mâlikinin mevtine ta'lik etmiş olduğu tedbirdir. «Ben öldüğüm zaman sen azadsın» denilmesi gibi.
Kendisine efendisi tarafından bir mal veya terikesinden bir sehm vasiyet edilmiş olan bir memlûk da tedbiri mutlak ile müdebber kılınmış olur.
(2) : Tedbiri muallâk. Bu, bir şarta rabt edilmiş ulan tedbirdir. «Sen şu . işi yapar isen müdebbersin» denilmesi gibi. Bu halde memlûk o işi efendisinin hayatında yaparsa müdebber olur ve illâ olmaz.
(3) : Tedbiri mukayyed. Bu mâlikin bir vasf ile mukayyed olan vefatına rabt etdiği tedbirdir. «Ben bu hastalığımdan ölürsem» veya «ben bu yolculuğum esnasında vefat edersem sen hürsün» demesi gibi.
Mevlânın alel'iHâk vefatiyle beraber vücudı ve ademi ihtimal dairesinde bulunan bir şarta muallâk olan tedbirler de bu kabildendir. «Fülân zat gur-betden döner gelirse sen vefatımda azad ol» denilmesi gibi.
(4) : Tedbiri muzaf. Bu, bir vaktin girmesine veya çıkmasına izafe edilen tedbirdir. «Sen yarından itibaren müdebbersin» veya «Sen fülân ayın ibti-dasmda müdebbersin» denilmesi gibi. Bu halde memlûk, o vaktin hululünden itibaren müdebber olmuş olur. Bedayî, Bahr; Hindiyye.
« (Malikîlere göre tedbirin rüknü, sarahaten veya tazammunen tedbir ma-desini havi olan bir sözdür: «Şu memlûküm vefatımdan sonra müdebberdir» veya «Şu hastalıkdan ölürsem kölem rücua hakkım olmamak üzere hürdür» denilmesi gibi. Fakat «Kölem vefatımdan sonra hürdür» veya «Ben bu hastalığımdan ölürsem şu memlûküm azad olsun» veya «Ben şu yolculuğumdan Ölürsem fülân cariyem hürdür» denilse bununla akdi tedbir, vücude gelmez. Bunlar, vesiyete mahsus tâbirlerdir. Şerhi Kebir, Düsukî.)
(Tedbirin rüknü hususunda Şafiîler ile Hanbelîlerin kavileri de Hanefî-lerin kavileri gibidir.)
(Hanbelîlere göre de tedbirler, tedbiri mutlak, tedbiri mukayyed, tedbiri muallâk, tedbiri muvakkat nevilerine ayrılır. Meselâ : bir kimse, kölesine «Sen bugün» veya «bir sene müddetle müdebbersin» dese köle o veçhile mü-
ebber olur. Binaenaleyh o kimse, o gün veya o sene içinde vefat edince köle ülüsi mâlinden azad olur. NeylüTmeârib.) [21]
735 - : imamı Azama göre tedbirde tecezzi carîdir.
Binaenaleyh bir kimse, başkasıyle müştereken mâlik olduğu bir köleye müdebber kılsa yalnız kendisinin hissesi nisbetinde o köle müdebber olur. Diğer şerikin hissesi rakik olarak kalır. Bu halde o şerik, muayyerdir : dilerse hissesini azad eder, dilerse müdebber kılar, dilerse kitabete keser, dilerse hissesinin kıymetini şerikinden alır ve dilerse köleyi müdebbir olan şerikinin vefatına kadar alâ hâlihi bırakır.
736 - : Imameyne göre tedbirde tecezzi carî değildir.
Binaenaleyh bir kimse, müştereken mâlik olduğu bir köleyi müdebber kılsa köle tamamen müdebber olur. Bu halde şerikine aid hissenin kıymetini tazmin etmesi icab eder. Kendisi gerek musir olsun ve gerek olmasın. Çünkü bu halde müdebbir olan şerike teveccüh eden zeman, bir zemanı itlaf veya bir zemanı temellükdür veyahut bir habsi mal zemanıdır. Bunlar ise şer'î usule nazaran şahısların yesar ve i'sariyle tebeddül etmez.
737 - : Tedbirden rücu meselesine gelince akdi tedbir, Hanefîlere ve Mâlikîler ile Hanbelîlere göre ta'lik mahiytinde olduğundan bir akdi lâzımdır. Binaenaleyh bundan rücu sahih değildir. Su kadar var ki, Hambelî mezhebine göre müdebbir, müdebbirini mülkünden fi'len çıkarabilir. Nitekim aşağıda bildirilecekdir. Bedayî, Fethül'kadîr, Elmuğnî.
«(Şufilurcü tedbir, bir kavle iıa/.i,ı.,u lûlikdir, diğer bir knvlc nazaran da vasiyet mahiyetindedir. Birinci kavle göre tedbirden kavlen rücu sahih değilse de fi'len rücu sahihdir. Müdebberi başkasına satmak gibi. İkinci kavle göre kuvlen rücu da sahihdir. Tuhfetül'muhtaç.)
(Hanbelîlere göre tedbirler şu üç şeyden biriyle bâtıl olur. Müdebberin vakf edilmesi, müdebberin mevlâsını kati etmesi, müdebberenin mevlâsından çocuk getirmesi. Bu son takdirde de cariye ümmi veler olur, mevlâsmın vefatında terikesinin tamamından azad olur. Neylül.meârib.) [22]
738 - : Akdi tedbirin hükmü, iki kısma ayrılır, biri müdebbirin hayatında carî olan hükümdür. Diğeri de müdebbirin vefatından sonra cereyan edecek hükümdür. Nitekim sırasiyle izah olunacaktır.
739 - : Müdebbirin hayatında carî olan hükme nazaran müdebbir, tedbiri mutlak -ile müdebber kıldığı memlûkünü i'takdan başka bir suretle, meselâ : satmak veya başkasına bağışlamak tarikiyle mülkünden çıkaramaz. Çünkü bu misillû tasarruflar, müdebbirin garezine münafi, müdebber için sabit olan hürriyet hakkına muhalifdir.
Fakat müdebbir, müdebberini kiraya verebilir, kendi işlerinde istihdam edebilir, Müdebberesini kocaya da verebilir. Zira müdebbir, berhayat oldukça müdebberinin, müdebbcresinin menfaatlerine mâlikddr. Bu gibi tasarruflar ise müdebberin ve müdebberenin hakkı hürriyetine münafi değildir.
Kezalik : müdebbir, müdebberini kitabete de rabt edebilir. Çünkü kitabet müdebberin daha evvel hakikati hürriyete kavuşmasına sebeb olur.
740 - : Tedbiri mukayyede gelince bu veçhile.müdebber olan bir memlûk - kaydın tahakkukundan evvel - mevlâsı tarafından satılabilir, başkasına hibe edilebilir. Bu hususda müctehidler arasında ittifak vardır.
Tedbiri muallâk ile tedbiri muzaf dahi şartın ve izafe edilen zamanın tahakkukundan evvel tedbiri mukayyed hükmündedirler.
741 - : Müdebbirin vefatından sonra carî olan hükme gelince müdebbir, hakikaten veya hükmen vefat etd-ikde terikesinin sülüsünden müdebber azad olur. Bu hususda tedbiri mutlak ile tedbiri mukayyed arasında fark yokdur.
Hakikaten vefat malûm, hükmen vefat ise müdebbirin irtidad veya nakzı ahd ederek dari harbe iltihak etmesi halinde mütes av verdir.
742 - : Müdebbirin vefatı gününde terikesinin üçde biri müdebberin kıymetinden zaid veya ona müsavi bulunursa müdebber hemen azad olmuş olur. Fakat teriken<in üçde biri, müdebberin kıymetinden noksan olursa müdebber, bu noksandan dolayı siayete mecbur olur.
Meselâ : mevlânın terikesi yalnız müdebberden ibaret bulunsa müdebberin üçde biri meccanen azad olmuş olur, kıymetinin üçde ikisini vârislere vermek için de kazanç sahasına atılması lâzım gelir. Şayed mevlânın terikesi borca müstağrak olursa müdebber, kendi kıymeti nisbetinde bu borca iştirak eder.
743 - : Tedbir hususunda çocuklar; babalarına değil, analarına tâbi olurlar.
Binaenaleyh bir müdebberenin badettedbir - mevlâsından olmayarak - doğuracağı çocukları hakkında da tedbir hükmü carî olur. Bu, tedbiri mutlaka göredir. Tedbiri mukayyedde ise müdebberenin çocukları, müdebber olmazlar. Nitekim müdebberenin kablettedbir rnevvud olan çocukları da müdebber hükmüne bulunmazlar. Çünkü bu takdirde hakkı hürriyet, vakti velâdetde müdebbere için sabit olmadığından bu hak, çocuğuna da sirayet etmez.
744 - : Müdebbir ile müdebbere, velâdetin tedbirden sonra olub olmadığında ihtilâf etseler, söz, maalyemîn velâdetin tedbirden sonra olduğunu iddia eden müdebbirin olur, müdebbereye beyyine teveccüh eder.
Müdebbere mevlâsından çocuk getirinc ümmi veled olub tedbir bâtıl olur. Çünkü istilâd, hürriyete nailiyet hususunda tedbirden daha kuvvetlidir.
745 - : Tedbir, müdebbirin tecennün etmesiyle bâtıl olmaz. Çünkü tedbir, talik kabilinden olduğu cihetle cünûn ile zeval bulmaz. Bedayî, Fethül-kadir, Dürrül'muhtar.
«(Malikîlere göre de tedbir ile müdebber için bir hürriyet hakkı sabit olur. Artık müdebbir bunu i'takdan veya kitabete rabt etmekden başka bir tarik ile mülkünden çıkaramaz.
İmam Mâlike güre de tedbir zamanında nievcud olan çocuklar hakkında tedbir hükmü carî olmaz. Fakat tedbir zamanında mevcud olan hamiler ile badettedbir zuhur eden hamiler hakkında tedbir hükmü carî olur. Şerhi Ebil'berekât.)
(Şafiîlere göre müdebbir, ber hayat oldukça tedbirin re'sen hükmü yok-dur, bununla ne hakkı hürriyet, ne de hakikati hürriyet sabit olur. Belki bunun hükmü, müdebbirin vefatından sonra hürriyetin hakikaten sübutünden ibaretdir. Binaenaleyh müdebbir, müdebberini satabilir ve sair bir suretle mülkünden çıkarabilir. Bilâhare buna tekrar mâlik olsa tedbir avdet etmez.
imam Şafiîye göre badettedbir vücude gelen çocuklar hakkında da tedbir hükmü carî olmaz. Şu kadar var ki bir cariye, gebe olduğu halde müdebbere kılınsa veya bir müdebbere meviâsının vefatı ânında gebe bulunsa bu hami hakkında tedbir hükmü carî olur. Tuhfe, Muhtasarı müzem.)
(Hanbelîlere göre de müdebbir, müdebberini beyi, hibe, vakıf gibi bir suretle mülkünden çıkarabilir. Şu kadar var ki mülküne avdet ederse tedbir -fde avdet eder. Hanbelîlere nazaran müdebberenin çocuğu, binefsihî müdebber olur.
Şöyle ki : bir müdebberenin tedbirden sonra doğan çocuğu, meviâsının ve-'fatmda sülüsi malinden azad olur. Bu çocuk, gerek akdi tedbir zamanında
validesinin rahminde mevcud bulunmuş olsun ve gerek olmasın, bilâhare va-Midesi hakkındaki tedbir, beyi ve hibe gibi bir tasarrufla bâtıl olsa da bu çocuk hakkındnk-i tedbir, bâtıl olmaz, mcvlâsınm vefatında azad olur.
Kezalik : validesi meviâsının hayatında bir veçhile azad edilse bu ço-jcuk yine müdebber olarak kalır, mevlâsı vefat etmedikçe azad olmaz. Müdebberin çocuğu ise hürriyet, rık ve sair hususlarında validesine ta--i bi olur, kendisine tabi olmaz. Keşşaf ürkına.)
(Abdullah ibnü Mesud hazretlerine, ibrahim Nehaîye, Hammade ve sair bazı zatlara göre müdebber, meviâsının sülüsü malinden değil, cemî malinden azad olur. Zahiriyyeye göre de böyledir. Mebsut, Bİdayetül'müctehİd.)
(Zahirîlere göre müdebber ve müdebbere, azad olmaları vasiyet edilmiş demekdir. Müdebbir, bunları beyi ve başkasına hibe edebilir. Çünkü vasiyetrücu caizdir. Elmuhallâ.) [23]
746 - : îstilâdın, yani : bir cariyeyi meviâsının ümmül'veled kılmasının rüknü, nescb iddiasına müteallik bazı tabirlerden ibaretdir. Şöyle ki : bir kimse, mâlik olduğu bir cariyenin dünyaya diri veya ölü bir halde getirmiş olduğu çocuğun nesebini iddia etse cariyeyi -isitlâd etmiş - ümmi veled kılmış olur.
Bu istilâd : «Bu cariyenin çocuğu bendendir» demek suiL'Üylc olacağı gibi «Bu cariyenin hamli bendendir» demek suretiyle de olabilir.
Bu cariyenin rahmindeki çocuk bendendir» denilmesi de böyledir.
işte bu gibi tabirler, isfcİlâdm rüknünü teşkil eder,
747- : Istilâdda bulunan bir mevlâ, bilâhare bu iddiasından rücu edemez.
Çünkü mevlânın bu iddiasiyle memlûkesi İçin bir hürriyet hakkı sabît olmugdur. Artık mevlâ, bunu iskat edemez, velev ki kendisini bu rücuunda memlûkesi de tasdik etsin.
Memlûke iç-in bu veçhile bir hürriyet hakkının sübutüne sebeb olan cihete gelince bu da çocuğun nesebinin sabit olmasından ibaretdir. Şöyle ki : bu istilâd sebebiyle cariyeden doğacak veya doğmuş olan çocuğun nesebi mevlâsından kat'iyyen sabit olur. Bu halde çocuk hür olacağı cihetle bu hürriyet, cüaiyet itibariyle validesine de binnetice sirayet eder. Bundan sonraki çocukların nesebleri de evvelce istilâdda bulunmuş olan mevlâdan bilâ dı've sabit olur. Meğer ki : «Bunlar benden değildir» diye bunların neseblerini - tetavüli zaman bulunmaksızın - nefy etsin.
Mevlâ ile cariyesi arasında çocuk vasıtasiyle teessüs eden bir münasebetin rık, hürriyetden mahrumiyet yüzünden haleldar olması muvafık değildir. Binaenaleyh cariyenin de hürriyet hakkına nail olması lâzım gelir.
Velhâsıl bir memlûkenin hürriyete kavuşması için kendisinden cüzü bulunan çocuğun istilâd vasıtasiyle hür olması, bir sebeb teşkil etmekdedir.
748 - : Cariyelerden doğan çocuklar, neseb hususunda babalarına, mülk, rık, tedbir, istilâd, kitabet, ıtk hususlarında validelerine, din hususunda da hayrül'ebeveyne tabi oluı.
Maahaza bir cariyenin çocuğu zevcinden olunca meviâsının memlûkü olarak rakik bulunursa da kendisinin hür bulunan mevlâsından olunca her halde hür olmuş olur.
749 - : Mağrurun çocukları, yukarıdaki hükümden müstesnadır. Bunlar da hür olmuş olurlar. Şöyle ki : bir kimsenin hürre zanniyle tezevvüc etdiği kadın, cariye zuhur etse veya bir şahsın memlûkesi zanniyle satın aldığı cariye, başkasının memlûkesd bulunsa o kimse, mağrur = aldamlmış olur. Bu halde o cariyeden doğan çocuğu kıymeti mukabilinde hür bulunmuş olur.
Çünkü bu kimse, kendi çocuğunun hürriyetden mahrumiyetine razı olmuş sayılamaz. Fakat o cariyeye mâlik olan şahsın hukukunu da siyanet lâzım olduğundan bu çocuk rakik farz edilerek ona göre takdir edilecek kıymet, kendisine verilir. Mebsut, Bedayî, Bahri Raik. [24]
750 - : Istilâdın sübutü için iki şart vardır : Istifraş, dı've.
Şöyle ki : istilâdın muteber olabilmesi için memlûkenin mevlâsı tarafından yalnız istifraş edüm-iş olması kâfi değildir. Belki dı've de lâzımdır, yani : memlûkenin hamli veya doğurduğu çocuk hakkında «Bu, bendendir» veya «Bunun nesebi bana aiddir» gibi bir iddiada bulunmak da lâzım gelir. Böyle olmadıkça isbilâd vaki, neseb sabit olmaz.
751 - : İstilâdın sübutü hususunda memlûkenin müteaddid kimseler arasında müşterek olub olmaması arasında fark yokdur.
Binaenaleyh bir kimse, başkasiyle müştereken mâlik olduğu bir cariye hakkında istilâdda bulunsa bu cariye, müstakillen kendisinin ümmi veledi olur. Çünkü istilâd, tecezzi kabul etmez. Bu halde şerikinin hissesini - ulûk günündeki kıymetini ve memlûkenin nısıf ukrunu şerikine zamin olur, kendisi gerek musir olsun ve gerek olmasın. Zira bu hususdaki zeman, bir ze-maııı mülk olduğundan yesâr ve i'sar ile tebeddül etmez.
Nısıf ukrun = nısıf mehri mislin lâzumu ise şerikinin mülküne müvakaa suretiyle tecavüz edilmiş olduğunu gösteren bir ikrar ve iddiadan münbais-dir. Bu tecavüz, her ne kadar şer'an memnu ise de bir mülk şübhesdne mu-karin olduğundan bununla had sakıt olur. Bu tecavüze cüret eden şerik üzerine bir malî zaman olarak ukr lâzım gelir.
752 - : Bir kimse, müştereken mâlik olduğu bir cariyeyi istilâd etdik-den sonra vefat etse terikesine bir zeman teveccüh etmeksizin cariye derhal azad olur. Diğer şerikin hissesi için cariyenin siayete mcbur olub olmaması meselesinde ise ihtilâf vardır. îmamı Â'zama göre cariyeye siayet lâzım gelmez. İmameyne göre lâzım gelir.
753 - : B'ir cariyeyi şeriklerden biri istilâd etdikden sonra diğeri azad etse cariye derhal hürriyetine kavuşur. Bu halde imamı Azama göre bu azad eden şerike zaman, cariye üzerine de siayet lâzım gelmez. îmameyne göre ise bakılır : Eğer azad eden, musir ise şerikinin hissesini zamin olur, mû'air ise bu hissenin kıymetini müstevlid olan şerike ödemek için cariyenin sia-yetde bulunması lâzım gelir.
754 - : Müşterek bir cariyeden doğan veya doğacak olan çocuğun nesebini şeriklerden her biri iddia edecek olsa çocuğun nesebi her birisinden sabit olur, cariye de bunların ümmülveledi olarak velâsı her birine aid bulunur. Bu halde bunlardan hiç biri, diğerine cariyenin kıymetini zamin olmaz..
Icab eden ukr hususunda da aralarında tearuz vaki olur. Meğer ki bazısının hissesi ziyade olsun. Bu takdirde o ziyade mikdara aid ukru diğer şeriklerden ahz edebilir.
Nesebin bu veçhile sübutü, imamı Azama göredir, imam Ebu Yusüfe göre neseb, nihayet iki kişiden, imam Muhammede göre de nihayet üç kişiden ve imam Züfere göre beş kişiden sabit olabilir, daha fazlasından sabit olamaz. Bedayi, Fethülkadîr, Reddül'muhtar.
«(imam Şafiîye göre böyle müteaddid şerikler tarafından iddia edilen çocuğun nesebi bu şeriklerin yalnız birisinden sabit olur. Bu şerik ise kafe-nin = insanların azaları arasındaki münasebetlerden neseblerine istidlal iddiasında bulunan kimselerin sözleriyle teayyün eder. Tuhfe, Kitabül'üm.)
Hanefiyyeye göre kaifin iddiası, bir bürhane müstenid olmayıb recm bü-gayb kabilinden olduğu cihetle muteber değildir.
istilâdın hükümler! :
755 - : îstüâdın hükümleri iki nevidir. Birinci nevi, müstevlidin hali hayatına müteallikdır ki, bu da müstevlede için hürriyet hakkının sübutünden ibaretdir. Binaenaleyh müstevlede olan bir cariye, i'takdan başka bir suretle, meselâ bey, hibe, vakıf, rehn gibi bir tarik ile efendisinin mülkünden çıkarılamaz. Çünkü bu gibi tasarruflar, ümmi veledin nail olduğu hürriyet hakkının butlanını müstelzim olur.
ikinci nev'i, müstevlidin vefatı haline müteallikdır ki, bu da müstevlede-nin o halde hakikati hürriyete kavuşup hemen azad olmasından ibaretdir, velev ki müstevlidin başka bir mali bulunmasın.
Binaenaleyh müstevlede, mevlâsmm vefatında sulüsi malinden değil, ce-miı mâlinden azad edilmiş olur. Ne müstevlidin vârisleri -için, ne de alacaklıları için siayete muhtaç olmaz.
756 - : Müstevledenin badel'istilâd mevlâsının gayrinden vücude gelen çocukları da bu hükümlerce kendi mesabesindedirler.
Binaenaleyh bir müstevlede, bilâhare bir kimseye tezvic edilib de en az altı ay hitamında bir çocuk doğursa bu çocuğun nesebi, o kimseden sabit olmakla beraber kendisi nk ve hürriyet hususunda anasına tabi olur. Mevlânın vefatı ânında anasiyle beraber hürriyete kavuşur. Çünkü çocuk, anasının bir cüz'ü olduğundan anası hakkında sabit olan hürriyet hakkı, kendisine de sirayet etmiş bulunur.
757 - : Müstevlid, ber hayat bulundukça müstevledesinin bütün menafii-ne mâlikddr. Binaenaleyh bir kimse, kendi ümmi veledim icareye verebilir, kitabete kesebilir, başkasına kocaya verib mehrini alabilir. Çünkü ümmi ve-led, mevlâsının ber hayat bulundukça memlûkesidir. Bir memlûkün kesbi ise mâlikine aiddir. Icare, kitabet, tezvic gibi tasarruflar ise hürriyet hakkına münafi olmadığından istilâdın butlanını müstelzim olmaz.
758 - : Müstevledenin velâsi, müstevlidine aiddir. Çünkü müstevlid, bir mu'tik mesabesindedir. Bedayî, Hindiyye.
«(Malikîlere ercah olan kavle göre ümmülveled bulunan bir cariye, rızası munzam olmadıkça başkasına tezvic edilemez. Rızası munzam olduğu takdirde de bu tezvic, gayrete münafi ve.binaenaleyh mekârimi ahlâka muhalif olacağından kerahetden kurtulamaz. Şerhi Ebil'berekât, Düsukî.)
(Zahirîlere göre de efendisinden gebe kahb cenin düşüren veya çocuk doğuran bir cariye, ümmü veled olmuş olur, artık onun satılması, hibe ve rohn edilmesi, sadaka verilmesi haram olur. Efendisi ber hayat oldukça onu istihdam ve istifraş edebilir. Vefat edince de terikesinin tamamından azad olur. Bu cariyenin bütün malları kendisine aiddir, ancak efendisi hayatta iken bu malları ondan nez' edebilir.
Resuli Ekrem Efendimizin «Mâriye» adındaki mübarek cariyeleri İbrahim adındaki mahdumı mükerremlerini doğurunca nebiyyi zîşan hazretleri «atekaha veledüha = onu çocuğu azad etti» buyurmuşdur. Elmuhallâ.) [25]
759 - : Kitabetin rüknü, icab ve kabuldür. Söyle ki : bir kimse, memlû-küne hitaben «Seni şu kadar meblâğ üzerine mükâteb kıldım» deyib o da «Kabul etdim» veya «Razı oldum» dese aralarında kitabet münakid olur.
«Seni şu kadar meblâğ mukabilinde kitabete kesdim, o meblâğı bana verirsen azad ol» veya «Sen her ay şu mikdarını bana vermek üzere şu kadar kuruş mukabilinde hürsün» gibi tabirler de icabdan maduddur.
Binaenaleyh bedeli kitabet, müneccem - mukassat olabileceği gibi gayri müneccem de olabilir. Bedayi, Hindiyye.
760 - : Kitabetin nevilerine gelince bunlar, kitabetin mahiyetine, şeraitinin mevcud olub olmadığına, ve âkidlerin şahıslarına nazaran «kitabeti sa-hiha», «kitabeti faside», «kitabeti bâtıla», «kitabeti müştereke», «kitabeti sıks», «mükâtebetül'vasî», mükâtebei me'zun», «mükâtebetül'mükâteb», «mü-kâtebetüssagîr» gibi nevilere ayrılır. Bunlar için «ıstılahat kısmına müracaat!..
«(Şafiîlere göre kitabetin inikadı için icabın her halde ta'lik suretiyle, ta'lik niyetiyle olması lâzımdır. Binaenaleyh icab, şu veçhile olmalıdır : «Seni mükâteb kıldım, şu şart ile. ki, bana §u kadar kuruş verirsen hürsün.»
Hanefi fukahasına göre kitabetde muaveze mânası, Şafiîlere göre de talik mahiyyeti asıldır.
Bir de Şafiî ve Hanbelî fukahasına göre bedeli kitabetin en az iki nec-me, iki taksite ayrılmış olması lâzımdır. Şu kadar var ki, bu taksitlerin müsavi miktarda olmaları icab etmez. Tuhfe, Elmuğnî.) [26]
761 - : Kitabetin inikadı, nefazı için mevlâya, mükâtebe, rükni kitabete ve saireye aid olmak üzere bir takım; şartlar vardır. Nitekim aşağıdaki meselelerde görülecekdir:
762 - : Kitabetin nâfizen inikadı için mevlânın âkil ve baliğ olması şart-dır.
Binaenaleyh mecnunların, gayri mümeyyiz bulunan çocukların yapacakları kitabet, münakid olmaz. Fakat mümeyyiz olan bir çocuğun yapacağı kitabet, velîsinin veya vasisinin icazetine mevkuf olarak münakid olur. Bunlardan biri icazet verince nafiz, vermeyince bâtıl olur; .
763 - : Kitabetin nefazı için bunu akd edecek kimsenin mâlik veya velayeti haiz olması şartdır.
Binaenaleyh bir şahsın fuzulî olarak yapacağı kitabet, nafiz olmaz. Fakat bir çocuğun memlûkü hakkında babasının veya vasisinin yapacağı kitabet, ııâf-iz olur. Çünkü bunlar, çocuk hakkında velayeti haizdirler.
764 - : Kitabet vaktinde mükâtebin malûmülvücud bulunması şartdır. Binaenaleyh bir cariyenin rahmindeki cenîn hakkındaki kitabet, münakid olmaz. Çünkü cenîn, hatan ademden hâli değildir.
765 - : Bedeli kitabetin mali mütekavvim olması şartdır.
Binaenaleyh meyte gibi mal olmayan bir şey mukabilinde kitabet, münakid olmayacağı gibi bir müslimin müslim veya =îimmî olan memlûkiyle hamr, hınzir gibi bir şey üzerine yapacağı kitabet de münakid olmaz.
Maahaza bedeli kitabet, muayyen bir hizmet de olabilir. Meselâ : bir kimse, kölesini kendisine §u kadar müddet hizmet etmek üzere kitabete kes-se köle. bu hizmeti ifa edince azad olur.
766 - : Bedeli kitabetin nev'i ve rr>ikdarının malûm olması şarttır. Binaenaleyh nev'i veya mikdan meçhul bir mal üzerine yapılan kitabet,
münakid olmaz. Fakat bedeli kitabetin vasıfça meehuliyeti kitabetin inikadına mani değildir. Muayyen bir bedelin âlâ, evsat veya edna olması gibi.
767 - : Kitabete iki tarafın razı olması şarttır.
Binaenaleyh ikrah ile, hezl ile, hata ile olan kitabetler, sahih olmaz, Bu cihetle bir mevlâ, memlûkünü kitabeti kabule icbar edemez.
768 - : Kitabetin rüknünün şartı fâsidden halî olması şartdır. Şartı fâ-sidden maksad, akdin muktezasına muhalif ve bedel olarak sulbi akde dahil olan şartdır.
Meselâ : Bir cariyenin doğuracağı çocuk, mevlâsına aid olmak üzere yapılan bir kitabet akdi, sahih değildir. Çünkü çocuk, anasına tabi olacağı cihetle bu şart, hem akdin muktezasına muhalif, hem de sulbi akdde bedel olarak dahildir.
Kezalik : bir kimse, cariyesini şu kadar meblâğ ile beraber mükâtebe bulundukça istifraş etmek üzere kitabete kesse bu kitabet, fâsid olur. Zira Hanefiyyeye göre bir kimse, kitabete kesdiği cariyesini istifraş edemez, kitabet, bu isbifrasın cevazına manidir. Binaenaleyh bu, sulbi akde dahil, akdi kitabetin muktezasına muhalif bir şartdan başka değildir.
769 - : Yalnız muktezai akde muhalif bir şart ile yapılan kitabet, sahilidir. Bu şarta riayet lâzım gelmez.
Bir memlûk ile bulunduğu beldeden çıkmamak üzere şu kadar meblsğ mukabilinde yapılan bir kitabet gibi. Mükâtebin bedeli kitabeti temin edebilmesi için kesbde bulunması lâzımdır. Kesb ise bazan başka yerlere gitmeği icab eder. Bulunduğu beldeden harice çıkmaması hususundaki bir şart ise buna muhalifdir. Binaenaleyh bu şarta riayet lâzım değildir.
770 - : Muktezai akde muhalif olmayan bir şart ile yapılan kitabet, sahih, şart da muteberdir. Çünkü bu gibi şartlara bazan ihtiyaç görülür. Mevlâ ile mükâtebden birinin şu kadar müddet muhayyer olması gibi. Bu müddet» İmamı Azama göre üç günden ziyade olamaz. Imameyne göre olabilir. Elverir ki mikdarı malûm olsun.
Akdi kitabetde dermeyan edilen bu şartı hıyare «hıyar filkitâbe» denir ki, beyi ve şirade olduğu gibi muteberdir. Bu müddet içinde icazet verilirse kitabet, nafiz olur ve bu müddet içinde memlûkün kazancı kendisine aid bulunur. Bedayî, Mebsut, Bahri Raik, Hindiyye.
«(Malikîlere göre kitabetde istifraş şartı, lâğuvdur. Bu, kitabetin inika-dma mani olmaz, kendisi de ifa edilmez.
Malikîlere nazaran mükâteb, beldesine yakın olan yerlere daha taksit vakti gelmeden gidebilirse de mevlâsmın rızası olmadıkça uzak yerlere gidemez. Çünkü bu takdirde bedeli kitabet kendisinden tahsil etmek müteaizir olabilir. Şerhi kebîr.) ,
(Hanbelî mezhebine göre istifraş şartı bir şartı fâsid değildir. Çünkü mevlâ, mükâtebesinin menafiine mâlikdir. Kitabet devam etdikce menılik sini istifraş edebilir.
Hanbelî fukahasma göre kitabetde muhayyerlik carî değildir. Çünkü kitabet, memlûkün ıtkmı temin için bir nevi kurbet ve tetavvu olarak yapılmış ve akd olduğundan bu akdi izale edecek'olan bir muhayyerlik, gayei akde muvafık olamaz. Neylül'meâreb.)
(Zahirîlere göre bir kimsenin müslim kölesi veya müslüman cariyesi kitabet talebinde bulunsa o kimsenin bunu kabulü farz olur. Veliyyüremr, bu memlûk veya memlûkenin emsaline göre bedeli kitabeti Ödemeğe muktedir bulunub malikine gadr etmiyeceğini bilirse bu kitabeti kabul için mâlikine cebr eder.
Fakat gayri müslim ulan kölenin kitabeti asla caiz değildir.
âyeti kerimesindekî hayırdan murad, islâmiyyetdir, bu kitabet ile emir de vücub içindir. Elmuhallâ.)
Başka müctehidlere göre bu hayırdan murad, islâm-iyyet değildir, belki maldır veya mali kesbe kuvvet ile emanetdir. Bu emir de vücub için değil, nedb içindir. Kitabül'üm. [27]
771 - : Kitabetin hükümleri, vasıfları, kitabetin nevilerine göre tebeddül eder.
Şöyle ki : kitabeti sahiha, mevlâya nazaran bir akdi lâzımdır. Mevlâ, bunu bilâ sebeb fesh edemez. Bu kitabet sebebiyle memlûk, mevlâsmın yedi tasarrufundan kurtulur, hürriyet hakkına nail olur, kazancı kendisine aid olub kesb için bulunduğu beldeden başka yerlere gidebilir. Mükâteb, mevlâ-sı tarafından icareye verilemez, terhin edilemez, istihdam ve istiğlâl olunamaz. Mükâlebe, mevlâsı tarafından istifraş ed-îlemez. Şayed istifraş edilecek olsa kendisine «ukr» namiyle tazminat verilmek icab eder. Maahaza bu is-tifraşdan çocuğa gebe kalsa dı've vukuunda nesebi mevlâdan sabit olur. Çünkü neseb, şübhei mülk ile, te'vili mülk ile de sabit olur. Mükâtebe üze-r-inde ise mevlâsmın mülkü henüz bakidir. Bedayî, Hindiyye.
772 - : Mükâteb, bedeli kitabeti verib de azad olunca kitabet esnasında satın almış olduğu cariyesinden doğan çocuğu da kendisine tebaan azad olur. Mevlâ, mükâteb veya mükâtebesi hakkında bir cinayetde bulunsa diyetini vermeğe mecbur olur ve bunların bir malini -istihlâk etse tazmin eder.
Mevlâ, bedeli kitabeti alıncaya kadar mükâteb ile mükâtebesinin rakabe-lcrine mâlikdir. Bunlardan bedeli kitabeti istemeğe hakkı vardır. Fakat mevlâ, bunları i'tak edebilirse de başka türlü bir suretle, meselâ beyi, hibe, vakıf yoliyle mülkünden çıkaramaz. Çünkü böyle bir muamele, bunların hürriyet haklarını ibtal eder. Meğer ki bunlar razı olsunlar. Rızaları takdirinde akdi kitabet, bitterazi fesh edilmiş olur, Bedayî, Hidaye.
773 - : Kitabeti sahiha, mükâteb ile mükâtebeye nazaran bir akdi lâzım değildir.
Binaenaleyh bunlar, mevlâlarının rızalarını istihsale ve hükme muhtaç olmaksızın kitabeti fesh edebilirler. Bunların böyle münferiden feshe ehil olmaları, kitabetin bunlara bir nazar ve merhamet için meşru kılınmış bir akd olmasından münbaisdir. Feshe ehl olmadıkları farz edilirse kendi lehlerine olan bir akdin, kendi aleyhlerine olmasını intaç eder. Bedayî, Bahri Raik. Bu mesele, Hanefiiyye ile Şafiiyyeye göredir. «(îmamı Mâlik ile îmam Ahmede göre kitabet, hem mevlâ, hem de memlûk hakkında bir akdi lâzımdır, hiç biri bunu bilâ özrin kendi kendine fesh edemez.)
774 - : Kitabet, acizden dolayı fesh edilebilir. Şöyle ki : mükâteb veya mükâtebe, bedeli kitabeti vermokden izharı acz etse mevlâsının talebiyle hâkim, kitabeti fesh edebilir.
îmamı Âzam ile îmam Muhammede göre bunların ilk taksidi vermeden âciz kalmaları, kitabeti fesh için kâfidir. «Eimnıeİ selâsenin ictihadları da bu veçhiledir.» Fakat îmam Ebu Yusüfe göre bunlar, birinci ve ikinci taksiti edadan âciz kalmadıkça kitabet, fesh edilemez.
Mükâteb veya mükâtebenin birisinde alacağı veya bir yerden gelecek bir mali bulunduğu takdirde hâkim, iki üç gün kadar intizar eder, bu müddet içinde feshe karar vermez. Hindiyye, Fethül'kadir.
775 - : Mükâteb veya mükâtebenin vefatiyle akdi kitabet, münfesih olmaz.
Binaenaleyh bunlar, bedeli kitabete kâfi kazanç kâfi kazanç bıraktıkları takdirde bedeli kitabet 'mevlâlarina verilerek kendilerinin hürriyetlerine hüküm verilir.
«(İmam Şafiîye göre bunların vefatiyle kitabet akdi, münfesih olub kazançları mevlâlarina aid bulunmuş olur.
776 - : Kitabet bedelini henüz ödemeden vefat eden bir memlûkün te-rikesinden - Haneftyyeye göre - evvelâ hariç borcu var ise bu borç verilir. Sonra mevlâsına ayrıca bir borcu var ise bu verilir, mütebakisinden de bedeli kitabet verilir, fazla bir şey kalırsa o da vârislerine aid olur. Buna «mirasülmükâteb» denir ki, kitabete kesilmiş olan bir memlûke aid terikenin varislerine intikali demektir.
Fakat vefat eden bir mükâteb veya mükâtebenin terikesi, mevlâsına olan borcu verildiği takdirde bedeli kitabeti vermeğe kefayet etmezse ilk evvel bedeli kitabet verilir, kitabetin infisahına meydan verilmez. Bedayî, Hindiyye,
777 - : Kitabet, mevlânın vefatiyle de münfesih olmaz. Binaenaleyh mükâteb veya mükâteb veya mükâtebe, bedeli kitabeti mevlâsının varislerine ödeyince azad olur. Hindiyye.
778 - : Kitabeti faside, net mevlâya, ne de mükâteb ve mükâtebeye nazaran bir akdi lâzım değildir. Binaenaleyh bunu her birisi diğerinin iznine bakmaksızın fesih edebilir. Çünkü fâsid olan bir akdi bozmak, bir vecibedir. Şu kadar var ki bedeli kitabet, verilince bu akd, bir akdi sahih hükmünde olarak bununla mevlânın mülkü zail olur. Bedayi, Hindiyye.
779 - : Kitabeti bâtıla ile kitabet ahkâmından hiçbiri sabit olmaz. Binaenaleyh temsiye edilen bedeli kitabet verilse de akd, tahakkuk etmez. Bedayî.
780 - : Kitabeti müşterekeye gelince bu, şeraiti dahilinde muteberdir. Şeriklerin hisseleriyle alacakları bedeli kitabet, gerek mütesavi olsun ve gerek olmasın. Kitabete kesilmiş olan memlûk, bu şerikler aid bedeli kita beti tamamen tediye edince azad olur, te'diye etmedikçe azad olmaz.
781 - : Bir kimse, başkasiyle müştereken mâlik olduğu bir memlûkün kendisine aid hissesini kitabete kesilir. Fakat bu halde bakılır: eğer şerikinin izniyle kitabete kesmiş ise akd, nafiz olur. Binaenaleyh şeriki bu akdi fesh edemez.Çünkü kitabetde tecezzi caizdir. Diğer şerike aid hissenin kıymetini çalışıb bu şerike vermedikçe tamamen azad olmaz.
îmameyne göre 'ise bedeli kitabete verince tamamn azad olur. Zira kitabet, kabili tecezzi değildir. Bir memlûkün kısmen kitabete kesilmesine izin İse tamamına izni müstelzimdir. Bu halde bedeli kitabet de şer-ikler arasında hisseleri nisbetinde müşterek olmuş olur.
Fnk.it şeriklerden biri, kendi hissesin-i diğerinin izni olmaksızın kilabrto kesse diğer şerik, muhayyer olur: dilerse bunu fesh eder, dilerde fesh et me?,. Feshettiği takdirde bedeli kitabet, aralarında müşterek olur. Mükâteb, bedeli verince îmamı Azama göre kısmen azad olub kısmen rakik olarak kalır, înıamcyno göre ise tamamen nzad olur. Bu halde kitabete izni munzam olma yan şerik, kendi hissesinin kıymetini rnûsir ise şerikine tanzim etdİrir, mu'-sir ise bu kıymeti mükâtebin çalışıb vermesi lâzım gelir.
782 - : Kitabete izni munzam olmayan şerik, bedeli kitabetden alacağı mikdan bir bedeli kitabet olarak değil, belki kendi memlûkünün bir kazancı olarak almış olur. Bu halde mükâtib olan mevlâ, bu bedeli kitabet yalnız kendi hissesine aid bulunmuş ise bundan şerikine verdiği mikdar ile mükâ-t.ebe rücu eder.
Meselâ : bedeli kitabet yüz lira olsa bundan şerikine vereceği elli lirayı tekrar mükâtebinden alabilir. Çünkü bedeli kitabet, elli lira değil, yüz liradır. Bundan kendisine ise elli lira kalmışdır. Bedayi Hindiyye, Reddi Muhtar.
783 - : Kitabeti Şîks suretinde memlûk, îmamı Azama göre kısmen, îmameyne göre ise kamilen kitabete keilmiş olur.
Meselâ : yansı kitabete kesilmiş olan bir memlûk, bu yarısına aid bedeli kitabeti ver-ince îmamı Azama göre yalnız bir nısfı azad olur. Diğer nısfının kıymetini mevlâsına ödemesi için iktidarı nisbetinde siayetc mecbur bulunur. Meğer ki-mevlâ, bu nısfı da ayrıca azad etsin. Îmameyne göre ise tamamen azad olub yalnız kıymetinin yarısını mevlâsına borçlu bulunur.
Bu mesele, kitabetin kabili tecezzi olub olmaması esasına müsteniddir. Bu esas üzerine şu mesele de teferru eder
Mselâ yarısı kitabete kesilmiş olan bir memlûkün kazanacağı mat, îmameyne göre tamamen kendisine aiddir. îmarnı Azama göre ise bu mâUn yarısı memlûke, yarısı da mevlâsına aiddir. Çünkü îmamı Azama göre, kitabet, kabili tecezzidir. Mebsut, Fethülkadir, Hindiyye.
«(Malikllere göre kitabeti müşterekenin sahih olabilmesi için. bu kitabeti şeriklerin mikdarı, vasfı ve müddeti müttehid bir mal mukabilinde bir akd ile yapmış olmaları lâzımdır. Bunlardan yalnız birisinin yapacağı kitabet, caiz olmadığı gibi muhtelif mallar mukabilinde veya muhtelif akid-ler ile yapacakları kitabet de caiz olmaz. Şerhi Ebilberekât.)
(Zahirîlere göre mükâteb veya mükâtebe, bedeli kitabetden henüz bir şey ödenmemiş olunca kendisini efendisi dilediği zaman satabilir. Bu halde akdi kitabet, bâtıl olur. Efendisinin mülküne bir sebeble avdet etse bu kitabet, avdet etmez. Ve bedeli kitabetten henüz bir şey eda etmemiş olan mü-kâtebeyi efendisi istifraş edebilir. Elmuhallâ.) [28]
784 - : Kölelerin, cariyelerin birer bedel mukabilinde kendi rızalariyle kitabete rabt edilmeleri, islâm huhukunca sade caiz olmakla kalmamış, belki - bu hususdaki bir çok şer'î tergiblerden dolayı - mendub da bulun-muşdur.
785 - : Emin, maişetini temine muktedir bir rakiki kitabete kesmek, onu hürriyete sevk etmek demek olacağı cihetle pek memduh bir hareketdir. Bu cihetledir ki, kitabete rebtedilen bir memîtike suhulet göstermek, deruhde etmiş olduğu bedeli kitabetin bir kısmını iskat etmek veya kendisine bir mikdar nakdî muavenetde bulunmak da pek mendub, müstahsen bulunmuş-dur.
Bu mendubiyet, Hannefiyye ile Mâlİkiyyeye göredir. Bedayi, Bahr.
« (Şafiîlere göre kesbe kadir, emin olan bir memlûkü kendi rızasiyle kitabete rabt etmek, müstahsendir. Böyle bir mükâtebe malî yardımda bulunmak da mükâtib için bir vecibedir.)
(Hanbelîlere göre de emin, kesbe kadir, sıdk ve salâh ile muttasıf bir memlûkü kitabete rabt etmek, mesnundur, Kesbden âciz veya fesadı ahlâka mübtelâ olacağı melhuz oîan bir memlûkü kitabete rabt etmek ise mekruhdur.
Maamafih kitabeti sahihadan dolayı kabz edilen bedeli kitabetin dörtte birini mükâtebe redetmek de bir vecîbedir.)
(Zahirîlere göre de rakikin kitabet talebine mâlikinin icabet etmesi farzdır. Nitekim yukarıda yazılmışdır.
Kezalik : bir kimsenin kitabete rabt ettiği memlûküne ilk akdi kitabet zamanında - kendi tıybi nefsiyle mâl ıtlak olunur bir şey vermesi de bir farzdır. O kimse, bunu vermeğe icbar edilir. Bunu vermeden ölse vârisleri terikesinden vermekle mükellef olurlar. Sair alacaklılar var ise mükâteb bunlara ortak olur. Elmuhallâ.)
«Zahirîler Allah Tealânın size verdiği malden mükâteblere veriniz» nazmı celîlindeki emri, onların mâliklerine müteveccih telâkki ederek vücube hami etmişlerdir. HaneFîlere ve Mâlikîlere göre ise bu emir, nedbe mahmul vesair müslümanlara da müteveccihdir. [29]
786 - : Mükâteb, beyi ve şirada bulunabilir. Çünkü kitabede kesilmesi, ticarete mezuniyetini müstelzimdir. Beyi ve şira ise ticaret cümlesindendir. Su kadar var ki, îmameyne göre gabni fahiş ile beyi ve şıraya salâhiyeti yokdur.
787 - : Mükâteb; icareye, iareye,i'daa ehildir. Çünkü bunlar, ticaretten ve ticaretle alâkadar muamelelerden sayılır.
788 - : Mükâteb, borç ikrar ve istifa edebilir. Çünkü bunlar, ticaretin zaruriyyatındandır. Fakat kimseye ikrazda bulunamaz. Zira karz, bidayeten teberru mesabesindedir.
789 - : Mükâteb, borçlu olmuğu meblâğ hakkında havale kabul edebilir. Çünkü bu surette bir kimseye bir teberrüde bulunmuş olmaz. Belki borcunu muhîle değil, muhalün lehe ödemiş olur.
Fakat borçlu olmayan bir mükâteb, havale kabul edemez. Zira böyle bir havale teberru kabilinden sayılır. Mükâteb ise teberrüa ehil değildir.
790 - : Mükâteb, şirketi inanda bulunabilir, şirketi müfavezede bulunamaz. Çünkü şirketi inan, vekâlet esasına müstenildir. Mükâteb ise vekâlete ehildir. Şirketi müfaveze ise kefalet esasına müsteniddir. Mükâteb ise kefalete ehil değildir.
791 - : Mükâteb, ne kefalet bilmâle, ne de kefalet binnefse ehil değildir. Mükâtebin kesbine mevlâsı filhal mâlik değildir. Bu halde tcberrüatda bulunması için mükâtebine izin vermeğe mevlânın salâhiyeti yoktur.
Bir mükâtebin böyle bir kefaleti deruhte etmesine «zamanülmükâteb» denir ki, caiz değildir, gerek mekfulün anhin ve velisinin emr ve izniyle olsun ve gerek olmasın.
792 - : Mükâteb, hibe ve vasiyyet gibi teberrüata ehil değildir, velev ki bilâhare bedeli kitabeti eda ederek hürriyete kavuşsun. Çünkü mükâtebin kazancı min vechin kendisinin ise de min vechin mevlâsınındır. Bedeli kitabeti edadan âciz kaldığı takdirde mevlâsmm mülküne avdet edecektir.
793 - : Mükâteb, kazancından satın aldığı bir rakiki kitabete rabt edebilir. Çünkü kitabet, bir nevi mal kazanmak kabilinden olmakla ticaretten sayılır. Fakat bu rakiki velev bir bedel, mukabilinde olsun dehal azad edemez.
794 - : Dükâteb, istediği kimselere kazancından ziyafet verebilir. Çünkü bu da bir nevi ticaret sayılır. Böyle bir hareket, nâsın kalblerini cezb eder, bedeli kitabeti ödeyebilmesi için kendisine halkın yardım etmelerine, teberrüatda bulunmalarına vesile olur. Fakat mükâtebin örfe muhalif fazla bir şey teberru ve tasadduk etmesi, caiz değildir. Zira böyle bir hareket, mevlâsının hukukuna tesir edebilir.
795 - : Mükâteb, bir kimseyi vasi tayin edecek olsa bakılır : Eğer bedeli kitabeti ödemeden vefat ederse isa, bâtıl olur, ödedikten sonra vefat ederse isa, sahih olmuş bulunur.
Şayed bedeli kitabete kâfi mal birakdiğı halde vefat ederse bu isa, onun kitabete dahil olan evlâdı hakkında muteber olur. Şu kadar yar ki bu suretle vasi tayin edilen kimse, vasiyyi üm gibi vasilerin en zaifi sayılır. Yalnız velayeti hıfzı ehl olur, alıra satım gibi şeylere velayeti haiz olamaz.
Bütün bu hususlarda mükâtebe de mükâteb hükmündedir.
796 - : Mükâteb veya mükâtebe, mevlâsımn izni olmadıkça evlenemez. Çünkü bunlar, bedeli kitabeti tamamen ödemedikçe rikdan kurtulmuş olamazlar. Hakikin evlenmesi ise malikinin iznine mütevakkıfdir. Bunlar, kendi oğullarını, kızlarım da evlendiremezler. Zira hürriyetlerine kavuşmadıkça velayeti haiz olamazlar. Fakat bunlar, kendi cariyelerini veya mükâ-tebelerİni kocaya verebilirler. Çünkü bunlar bu izdiva çile mehr almaya, na-fakat tahsiline nail olacaklardır. Bu cihetle bu tezvic, iktisabdan maduddur. Mebsut, Bedayî, Hindiyye.
«(Şafiîlere göre bir mükâteb, kendisinde teberru ve hatar bulunmayan her tasarrufu yapabilir. Fakat teberrüü veya hatan müstelzim olan herhangi bir tasarrufu yapamaz, meğer ki mevlâsı izin versin.
Meselâ : bir mükâteb, bir malım kıymetinden noksana satamıyacağı gibi bir malini velev kıymetinden fazlasına olsun veresiye de satamaz. Çünkü bedeli kitabeti verinceye kadar onun üzerinde rık ahkâmı carîdir.
Kezalik : mevlâsının izni olmadıkça tezevvüc edemez. Tuhfetül'muhtac.) [30]
797 - : Bir köleyi veya cariyeyi kitabet suretiyle olmaksızın bir mal veya muayyen bir hizmet mukabilinde azda etmek caizdir. Buna «ıtk alâ mal», «ıtk alâ cuul» adı verilir ve bu, kitabetden müteaddid veehler ile ayrılır. Şöyle ki :
Bir kimse, memlûküne hitaben «Sen şu kadar meblâğ mukabilinde hürsün» veya «Senin üzerinde benim şu kadar meblâğ alacağım olmak üzere sen hürsün» veya «Senin nefsini sana şu kadar kuruşa sattım» yahut «Bana şu kadar müddet hizmet etmek üzere sen hürsün» diyip memlûkü de bunu duyup muttali olduğu meclisde kabul etse hemen azad olur. Velev ki söylenen bedeli derhal teslim etmesin. Çünkü bu veçhile ıtk, memlûkün yalnız kabulüne muallâkdir, yoksa bedeli hemen eda etmesine muallâk değildir. Binaenaleyh kabul halinde ıtk hâsü olub bedel, memlûkün zimmetinde bir borç olmuş olur. Red, kabulden imtina halinde ise icab, bâtıl olacağından bununla ıtk husule gelmez.
798 - : Bedeli ıtk, hizmet olduğu suretde mamlûk badel'ıtk muayyen müddetle mevlâsına hizmetde bulunur. Şayed bu hizmet daha ikmal etmeden mevlâsı vefat ederse mütebaki hizmetin kıymetini vârislerine vermeğe borç Iü olur. Meselâ : hizmet müddeti dört sene olduğu halde mu'tak, bir sene hizmet etmiş bulunsa üç senelik hizmetin kıymetini vârislere zamin olur.
Bu mesele, İmam Muhamede göredir, imamı Âzam ile imam Euü YüSÜfe göre mu:tik, rakik farz edilmesine nazaran kendi kıymetinin dörtde üçünü vârislere borçlu olur.
Velhasıl : mevlâmn vefatile hizmet bâtıl olursa da ıtk, münfesih olmaz.
799 - : Bir kimse, memlûkünün itkini muayyen bir bedel tediye etmesine talik ederek meselâ : «Sen şu kadar kuruş verirsen azad ol» dese memlû-künü ticarete mezun kılmış olur. Bu suretde memlûkün azad olması, bu sözü kabul etmesine tevakkuf etmez. Hattâ bu söz, memlûkün, sarahaten red-dîyle de bâtıl olmaz. Binaenaleyh memlûk, bu bedeli tedarük edib mevlâsına teslim edince azad olur. Hattâ memlûk, tahliyede bulunduğu, yani : bu bedeli mevlâsının elini uzadarak bilâ mani alabileceği bir yere koyduğu takdirde de azad olur. Çünkü bu halde mevlâ, o mali hükmen kabız sayılır. Şu kadar var ki, bu talik suretinde mevlâ, bedeli alıncaya kadar muhayyerdir, isterse daha şart tahakkuk etmeden memlûkü bey ve hibe gibi bir veçhile mülkünden çıkarabilir ve böyle bir ta'likden sonra mevlâ, henüz bedeli almadan vefat etse artık ta'likin hükmü kalmaz. Memlûk, bedeli vârislere vererek azad olamaz. Çünkü bedelin mevlâya teslimi meşrut bulunduğundan vefat takdirinde bu şart, tahakkuk etmemiş olur. Bedayi, Hindiyye,
«(Zahirîlere göre şart ile ıtık asla caiz olmadığı gibi kitabetden başka mal itası suretile veya hizmet şartile de ıtk caiz değildir. Elmuhallâ.) [31]
800 - : Bir i'tak hâdisesi ya ikrar veya beyyine ile sabit olur. Meselâ : bir kimse, memlûkünü azad etmiş olduğunu ikrar etse meml»-
künün itki tahakkuk eder.
Hattâ bir insan, henüz mülküne dahil olmayan bir rakikin hür olduğunu ikrar ctdikten sonra onu satın alsa o rakİk, kendisi tararından azad edilmiş olur. Fakat satın almadığı takdirde bu ikrarın bir kıymeti olamaz. Çünkü insanın ikrarı, kendi aleyhine makbul ise de başkası aleyhine makbul değildir.
Maahaza bir insanın başkası hakkındaki ikrarı, bir şahidin şahadeti mesabesindedir. Yalnız bir ferdin şahadeti ise kabul edilemez.
801 - : İ'tak hususunda beyyineye, yani : bir rakikin azad edilmiş olduğuna dair olan şahadete gelince bu hususda en az iki erkeğin veya bir erkek ile iki kadının şahadetleri kabul edilir. Şöyle ki : eğer bir köle veya cariye mevlâsımn inkârına rağmen azad edilmiş olduğunu iddia etmekte ise bu şahadet makbul olur. Fakat böyle bir iddia bulunmadığı takdirde bakılır : eğer mevlâ, cariyesinin azad edildiğini inkâr etmekde ise bu hususda bilâ dâva şahadet muteberdir. Çünkü azad edilmiş olan bir cariye ile efendisi arasında mükârenetin meşruiyeti zail olmuş olacağından bu hususdaki şahadet, hakkullaha müteallik bir şahadeti hisbe kabilinden oimuş olur.
Fakat mevlâ, kölesinin azad edildiğini inkâr etmekte ise bu hususda bilâ dâva şahadet, îmamı Azama göre muteber değildir. Zira köle hakkında böyle bir mukarenet, bahis mevzuu olamaz. Hürriyet ise köleye, onun nef ine aid bir hakdır. Binaenaleyh bu gibi şahsî haklara müteallik hususlarda şahadeti hisbe cari olamayacağı cihetle her halde dâva lâzımdır.
Maahaza meşhudünleh olan köle, ıtk hâdisesini inkâr edince şahidleri tekzib etmiş olur. Meşhudünleh tarafından tekzib edilen şahidler İse töhmel-den beri olamayacakları cihetle şahadetleri kabul edilemez.
îmameyne gelince : Bunlara göre köle hakkındaki şahadet de bilâ dâva muteberdir. Zira ıtka hakkuîlah teallûk eder. Hür olan bir kimsenin istirka-ki haramdır. Hürriyete kavuşan bir insan, keffnrct ffibi, zekât gibi vazifeler ile mükellef olur.
Binaenaleyh hudud gibi hukuku ilâhiyyeye «âmme menfaatlerine» teallûk eden hususlarda bilâ dâva şahadet muteber olduğu gibi bu ıtk hususunda da muteber olur.
Nitekim bir kölenin hürrüTasl olduğuna, bir çocuğun nesebinin münkir bulunan bir erkekden sübutüne ve bir mevlânın inkârına rağmen cariyesini istilâdda bulunmuş olduğuna dair olan şahadetler de bilâ dâva makbul bulunmaktadır.
802 - : Azad hususunda tenakuz, dâvanın sıhhatine mani değildir. Şöyle ki : bir köle, bir kimseye hitaben «Sen beni satın al, ben rakikim» deyib de o kimse tarafından satın almdıkdan sonra kendisinin hürrüTasl olduğunu iddia etse bu iddiası mesmu ve ikame edeceği beyyine makbul olur. Çünkü bu hususda dâvanın ehemmiyeti yokdur. Dâva bulunmaksızın da şahadet muteber bulunmaktadır.
803 - : Tedbir de i'tak gibi ya ikrar veya beyyine ile sabit olur. Binaenaleyh bir memlûk, efendisinin inkârına mukarin tedbir iddiasında
bulunsa ikame edeceği beyyine kabul olunur. Fakat böyle bir İddiada bulunmadığı takdirde İmameyne göre hisbe tarikiyle vuku bulacak şahadet kabul edilirse de İmamı Azama göre kabul edilmez.
804 - : Istilâd vukuu da ya ikrar ile veya beyyine ile sabit olur. Şu kadar var ki, ikrarın hali sıhhatde vuku bulmuş olmasile marazı mevtde vuku-bulması arasında bir fark vardır. Şöyle ki : bir kimse, cariyesi hakkında : «Bu benim ümmi veledimdir» diye hali sıhhatinde ikrar etse bu ikrarına binaen vefatı halinde o cariye tamamen azad olur, yanında çocuğu bulunsun bulunmasın. Fakat marazı mevtinde bu veçhile ikrarda bulunsa bakılır : eğer cariyenin yanında çocuğu var ise bu cariye, o kimsenin vefatında ce-mii emvalinden azad olur. Fakat çocuğu yok ise terikesinin yalnız sülüsünden azad olur. Çünkü çocuğun mevcudiyeti, islilâdm delilidir. Çocuk mevcud olmayınca vâki olan ikrar, varisdcıı mal kaçırmak gibi bir töhmetden hâli olamaz. Binaenaleyh bu haldeki ikrar, mücerred i'tak mesabesinde olarak terikenin üçde birinden muteber olur.
805 - : Kitabet de hem ikrar ile, hem de beyyine ile sabit olur. Mevlâ ile mükâteb, bedeli kitabetin mikdarında veya cinsinde ihtilâf etseler söz, maalyenıîn mükâtebindir, beyyine mevlâya teveccüh eder. Bu, İmamı Azama göredir. İmameyne göre mevlâ ile mükâteb, tehalüfde bulunurlar.
Bunlardan biri, kitabetin fesadını, diğeri de sıhhatini iddia etse söz, fesadı münkir olanındır. Çünkü sıhat asıldır. Her ikisi de müddeasına beyyine ikame etse fesadı iddia edenin beyyinesi tercih olunur. Zira beyyine, hilafı zahirî isbat içindir. Mebsut, Bedayî, Hindiyye, Fethülkadîr, Reddi Muhtar. [32]
806 - : islâm hukukuna nazaran mâlikler ile memlûkler arasında bir takım mütekabil hukuk ve vezaif cereyan eder ki, bunlara riayet her iki taraf için mühim bir vecibedir.
Meselâ : efendilerin memlûkleri hakkında güzel muamelede bulunmaları lâzımdır. Bir efendi; memlûkü hakkında fena muamele yapamaz, ona hakaret âmiz bir tarzda hitab edemez, ona takatinin fevkinde bir şey teklifde bulunamaz. Hilâfına hareket, ta'zir cezasını vesaireyi müstelzimdir.
Nitekim Resuli Ekrem «Sallalahü aleyhi vesellem» efendimiz, sahabet kiramdan Ebu Zerri Gıffarînin kızmış olduğu bir köleye : (Ya îbnissevda = ey siyah kadının oğlu) diye hitab etmiş olduğuna muttali olunca : «Yâ Eba zer!. Sende cahiliyye - ahlâkından eser var. O köleler, sizin kardeşleri-nizdir. Allah Tealâ onları sizin ellerinizin altında kılmış, artık siz, onlara yediğiniz şeylerden yediriniz, giydiğiniz şeylerden giydiriniz,, ^nlara âcz kalacakları şeyleri teklif etmeyiniz, edecek olursanız, kendilerine yardımda bulununuz.» diye buyurmuşlardı.
807 - : Efendilerinin güzel muamelelerine mukabil memlûklerin de efendilerine itaat ve sadakat göstermeleri, onların haklarında hayrıhah bulunmaları icab eder. Böyle bir hareket sayesinde memlûkler, vazifelerini ifa etmiş, efendilerinin teveccühlerini kazanmış olurlar. Bu teveccühler ise onların rahat yaşamalarına ve bilâhare azad edilmelerine saik olur. Buna rağmen «efendisinden temerrüden kaçan, efendisinden bir korkusu, meşakkatli İşlerden bir endişesi bulunmaksızın mücerred havasına tebeiyyetle itaat dairesinden çıkan bir memlûk vazife kaçgını sayılarak (abık) adını alır, hakkında bir takım ahkâm carî olur. Mebsut, Bedayî, Hindiyye.
(Zahirîlere göre Baliğ ve âkil olan bir kimse, elinin içerisiyle kölesinin veya cariyesinin yanağına vursa veya bunların hakkında yapmadıkları bir fi'ilden dolayı had icra etse bunlar derhal azad olurlar, Şayed bu kimse, o kölenin veya cariyenin kendisine hizmetine muhtaç bir halde bulunursa bunları istihdam eder, bu hizmetden müstağni olduğu zaman bunlar azad olurlar, Elmuhalîâ.) [33]
808 - Bir abıkın ziyamdan korkulduğu takdirde maliyetini siyanet, efendisinin hukukunu vikaye, içtimaî tesanüde riayet, münkerden nehy vazifesine imtisal için kendisini derdest etmek, bir vecibe olur. Ziyamdan korkulmadığı takdirde ise muktedir olan kimse tarafından sahibine reddedilmek üzere derdest edilmesi mendubudur.
809 - : Bir abıkı derdest eden kimse, muhayyerdir : dilerse onu götürüp mâlikine teslim eder, dilerse mâlikinin gelib alması için yanında tutar, dilerse götürüp kadıya tevtli eyler. Imnm Hulvanî buna kaildir. Fakat Şom-süddini Serahsînin beyanına nazaran her halde kadıya teslim etmesi lâzımdır. Çünkü kendisi çok kere hıfza kadir olamaz.
810 - : Kadı, kendisine tevdi edilecek rakiki abık olduğuna dair beyyi-ne ikame edilmekdikce kabul etmez. Abık olduğu beyyine ile anlaşılınca da kendisini ta'zir ve ikinci bir firardan men için tevkif eder.
811 - : Bir şahıs gelib de tevkif edilen abıkın kendi rakiki olduğunu iddia ve beyyine ikame veya onun alâmetini, şemailini beyan ve onu hiç bir veçhile mülkünden çıkarmamış olduğuna dair yemin ederse abık kendisine red edilir, bununla beraber kendisinden ihtiyaten bir kefil de alınır. Çünkü bu şahsa bir şahsın gelib mâlikiyyet iddiasında bulunması melhuzdur.
Kezalik : gelen şahıs, beyyine vesaire ikame etmeyib de abık, onun kölesi olduğunu itiraf ettiği takdirde de bu veçhile muamele yapılır. Bedayi, Hindiyye, Zeyleî. [34]
812 - : Abıkı derdest eden kimse, onu sahibine reddetmek üzere ahz et-diğine işhadda bulunur ve bulunduğu belde kadısına götürüp tescil etdirdik-den sonra kadının izniyle onu altı ay kadar yanında hıfz edebilir. Bu müddet içinde sahibi zuhur etmezse yine kadının izniyle ve değer bahasiyle başkasına satabilir. Bu halde sahibi bilâhare zuhur edince semenini almağa mecbur olur, yapılan satış muamelesini fesh ettiremez.
813 - : Kadıya teslim edilmiş olan abıkı kadı dahi sahibi uzun müddet , zuhur etmediği takdirde gabni fahiş ile olmaksızın satarak semenini sahibi
namına sakhyabilir. Çünkü aksi takdirde abıkın nafakası temadi edeceği cihetle bu yüzden sahibi daha ziyade mutazarrır olmuş olur. Muahharan sahibi zuhur edince bu satış muamelesini bozamaz. Zira bu muamele, velayeti, şer'iyyesi olan kadı tarafından vuku bulmuş ve bu suretle rakikin maliyyeti siyanet edilmiş olur. Bedayi, Hindiyye.
Ancak Şeyhül'islâm Ebussuud Efendinin «Maruzat»'ında mezkûr olduğuna göre vaktiyle abık bulunan askerî köleleri, yani : sipahilere aid memlûk-leri satmakdan kadılar menedilmişlerdi.
Kezalik : ahaliye aid abık köleleri, cariyeleri gabni fahiş ile satmakdan kuzat memnu bulunmuşlardı. Dürri Muhtar.
814 - : Abıkı elde etmiş olan kimse, kadının izniyle nafakasına sarfetti-ği meblâğı bilâhare mâlikinden alabilir. Fakat böyle bir izin istihsal etmediği takdirde sarfettiği nafakayı abıkın sahibinden alamaz. Müteberri' olmuş olur.
Kezalik : abıkı kendi hizmetinde kullandığı takdirde de sarfettiği nafaka bedelini isteyemez. Çünkü bu halde gâsıb vaziyetinde bulunmuş olur. Mağsu-bun nafakası ise gâsıba aiddir.
815 - Bir abık kadıya teslim edilmiş olduğu takdirde nafakası, beytül-mnldcn temin edilir. Sonra sahibine reddelince sarfcdilen meblâğ kendisinden alınır. Abık satıldığı suretde ise semeninden evvelâ nafakası için sarf e-dilmiş olan meblâğ alınarak mütebakisi sahibine verilir. Çünkü bu babdaki infak, mâlikin malini ihya maksadına müstenid olduğundan kendisine teveccüh eder. Bedayî, Hindiyye, Bahri Raik. [35]
816 - : Bir abıkı mâlikine reddetmek üzere bil'işhad derdest eden kimse, bu hizmeti mukabilinde bir ücrete müstahik olur-ki buna «Cuul, yani: hizmet mukabilinde ücret» namı verilir.
Binaenaleyh bu ücreti alıncaya kadar abıkı mâlikine reddetmeyebilir. Hattâ bu müddet içinde abık vefat etse kendisini imsak eden o şahıs üzerine bir zaman lâzım gelmez. Şu kadar var ki, müstahik olduğu ücret, sakıt olur.
817 - : Abıkı işhad suretiyle tutup sahibine reddeden kimsenin ücrete istihkakı, istihsanen bizzat sabitdir, velev ki böyle bir ücret, sarahaten şart koşulmuş olmasın. Bu şart delâleten mevcuddur. Çünkü carî olan âdete nazaran halk, böyle bir ücrete istihkak bulunmadıkça abıkları sahibleri namına derdest etmek külfet ve meûnetini iltizam etmez. Bunun neticesinde ise bir takım hakların ziyaınâ meydan verilmiş olur. Bedayî, Hindiyye.
«(Mâlikilere göre abıkı reddeden kimse, abıklan elde edib sahihlerine red etmekle iştigal etmekde ise bu hususda tayin edilen ve kendisince malûm bulunan ücrete müstahik olur. Bir ücret tayin edilmemiş veya tayin edilen ücreti işitmemiş ise ecri misle müstahik olur. Fakat böyle bir iş ile iştigal, etmekde değilse bakılır : eğer ücret tayin edilmiş ise bunu alır, tayin edilmemiş ise yalnız bu hususdaki mesaîsinin ve kendisile abıkın nafakalarına sarf etdiği şeylerin bedelini almaya müstahik olur. Şerhi Ebü'berekât.)
(Şafiilere göre de abıkın mâliki veya haricden birisi : «Her kim şu abı-kı, tutar getirirse kendisine şu kadar meblâğ verilecekdir» dese bu meblâğın verilmesini iltizam etmiş olur. Binaenaleyh bunu bilib işiden bir kimse, abıkı derdest edib de sahibine red edince bu meblâğa müstahik olur, velev ki kendisi bövle abıkları tutmakla iştigal eder takımdan olmasın. Fakat bir kimse böyle bir iltizam bulunmaksızın veya bu iltizama muttali olmaksızın abıkı tutub sahibine teslim eylese ücrete müstahik olmayıb mütebberri' olur, velev ki böyle gaibleri birer ücret mukabilinde elde edib sahihlerine red etmekle maruf bulunsun.
Kezalİk : muayyen bir kimse için bir muayyen işi görmek için tayin edilen cu'le = ücrete başka birisi o işi yapmakla müstahik olamaz. Tuhfetül'-muhtac.) [36]
818 - : Ücrete istihkak için evvelâ abık, mâlikine teslim edilmiş olmalıdır. Çünkü milkinin siyaneti bu veçhile tahakkuk eder.
Binaenaleyh mâlikine red edilmeden evvel ölse veya derdest edenin elinden kaçsa artık ücrete istihkak kalmaz. Şayed ikinci bir şahıs tutub da mev-lâsına teslim etse ücrete bu şahıs istihkak kazanmış olur.
819 - : Ücrete müstahik olmak için saniyen abıkı red edecek şahıs, mâlikinin iyalinde bulunmamalıdır, tyalinde bulunduğu takdirde - ister vâris olabilsin ister ecnebi bulunsun - ücrete müstahik olamaz. Çünkü bu halde abıkı reddin fa idesi kendisine de raci olacağından âdeta kendi mülkünü kendisine red ve teslim etmiş, kendi nef'ine çalışmış gibi olur.
Bir kimsenin nezdînde veya himayesinde yaşayıb da mâlinden teayyüş eden kardeşi, amcası, dayısı gibi şahıslar, o kimsenin iyalinden sayılır.
Maahaza babasının veya zevcesinin yahut zevcinin abıkını red ve teslim eden şahıs da ücrete müstahik olmaz, velev ki onların iyalinde bulunmuş olmasın. Çünkü evlâd, babasına yapdığı hizmetten dolayı ücrete müstahik olmaz. Bununla beraber babasının malı, binnetice kendisinin demekdir. Zevç ile zevce arasında ise mal itibariyle büyük bir alâka vardır, biri birinin malinden intifa edib durabilirler. Bu halde bir kimse âdeta kendi mâlinden kendisi için bir ücret almış olacaktır ki bu, mâkul görülemez.
Fakat bir kimse, evlâdının abık bulunan rakikini usulü dairesinde tutub da red edecek olsa iyalinde bulunmadığı takdirde ücrete müstahik olur. Zira babanın evlâdı tarafından istihdam edilmesi tab'a, şer'a, akla münafi olmakla beraber böyle bir istihdam vukuu takdirinde ücret itası icab eder.
820 - : Ücrete istihkakın üçüncü şartı da red edilen abıkın mutlaka ra-kik olmasıdır. Alel'ıtlak köleler ile müdebberler, ümmi veledler gibi.
Fakat abık, mükâteb, olursa, bunun'reddedilmesinden dolayı ücret lâzım gelmez. Çünkü mükâteb, her suretle rakik değildir, min vechin hürdür, kendi kazancına mâlikdir, bunun mevlâsmdan kaçması âdete münafi olacağından hıfz ve siyanete ihtiyaç yokdur. Bedayî, Muhit, Hindiyye. [37]
821 - : îki kimse, bir abıkı elde edib de mâlikine red eyledikleri takdirde yalnız bir ücrete münasafaten müstahik olurlar.
Kezalik : bir kimse, iki kimsenin müştereken mâlik oldukları bir abıkı elde edib de kendilerine red eyledikleri takdirde yalnız bir ücrete müstahik olub bunu serililerden hisseleri nisbetînde istifa eder.
Fakat bir kimse, bir şahsa aid iki abıkı tutub da kendisine red eylediği suretde iki ücrete müstahik olur.
822 - : Abıkı mâlikine red eden şahsın müstahik olduğu ücretin mikda-nna gelince bu hususda muhtelif akvali fıkhiyye vardır. Muhtar olan kavle göre bakılır : eğer abıkı en az üç günlük bir mesafeden tutub mâlikine reddetmiş ise istihsanen kırk dirheme müstahik olur. Şayed abıkın kıymeti kırk dirhem veya kırk dirhemden eksik ise verilecek ücret, bu kıymetden bir dirhem noksan olur.
Bu, îmamı Âzam ile imam Muhammede göredir. îmam Ebu Yusüfe göre her halde kırk dirhem lâzım gelir. Ve eğer üç günlük mesafeden noksan bir yerden getirib red etmiş ise bu mesafe ile o yer arasındaki nisbetle mütena-sib bir ücrete müstahik olur. Şayed yalnız şehrin uzak bir semtinden tutub da red etmiş olursa kendisine ihtiyar etdiği zahmet ve hizmetle mütenasib bir atiye verilir. Bedayî, Hindiyye, Reddi Muhtar.
«(Mâlikilere göre abık, bir şahıs tarafından elde edildikden sonra tekrar kaçıb da diğer bir şahıs tarafından tutularak sahibine teslim edilse bakılır : eğer abık evvelki yerine gitdikden sonra diğer şahıs tarafından tutulmuş ise muayyen ücrete yâlnız bu şahıs müstahik olur. Fakat esnai tarikde tutulmuş ise ücrete bu iki şahısdan her biri tutub getirmiş olduğu yol nisbetinde müstahik oîur.
Meselâ : yolun üçde birini birinci şahıs, üçde ikisini de ikinci şahıs getirmiş olsa muayyen ücrete de o nisbetde ikili birli olarak müstahik olurlar. Şerhi Ebil'berekât.)
(Şafiîlere göre bir abıkı iki veya daha ziyade kimse tutub sahibine red etse muayyen olan ücrete alesscviyyc müstahik olurlar. Çünkü red hâdisesi, bunların iştirâkile vaki olmuş olur. Cuul hususunda ise amellerin tefavütüne bakılmaz, adedi rüüse itibar olunur. Zira bu ameller, zabt ve tayin edilemi yeceği cihetle ücretin bu amellere göre tevzii cihetine gidilemez. Tuhfetül'-muhtaç.)
(Hanbîlcre göre de abıkı sahibine red edene verilecek ücret, şer'an muayyendir ki, bu da bir dinardan veya on iki dirhemden ibaretdir. Bundan noksan olamaz. Abıkm red edilmesi, şehrin içinden, dışarısından, yakından, uzakdan olsun müsavidir. Meğer ki abıkm red edilmesi için daha ziyade bir şey iltizam edilmiş olsun. O zaman bu ziyade lâzım gelir. Keşşafül'kına.) [38]
823 - : Abıkı derdest eden şahsa verilecek ücret, abıkın mâliki üzerine lâzım gelir, müstahakunaleyh olan, odur. Çünkü bu reddin menfati mâlike aiddir.
Abıkı red eden şahıs, mâlikini ölmüş bulsa müstahik olduğu ücreti teri-kesinden alır. Hattâ bu ücret, bir mümtaz borç teşkil eder.
Binaenaleyh terike düyuna müstağrak bulunsa bu ücret sair guremamn alacaklarından evvel istifa edilir. Mütebaki bir şey kalırsa guremaya taksim olunur. Abık, medyun bulunduğu takdirde de hüküm böyledir. Yani : abik kıymetinden evvelâ bu ücret istife olunur. Meğer ki mevlâsı bu ücretin itasını deruhde etsin.
824 - : Başkasına terhin edilmiş olan bir rakik, mürtehinin elinden kaçmış bulunsa red ve teslim ücreti mürtehine lâzım gelir. Çünkü bu halde red menfaati, mürtehine aid bulunmuş olur. Zira kendi alacağını bu rehinden istifa edebilecekdir.
825 - : Hataen bir cinayetde bulunmuş olan bir abıkı tutub red edene verilecek ücrot, veliyyi cinayet ii/crinn teveccüh eder. Çünkü iktiza eden dİ-yeti onun kıymetinden istifa edeceği cihetle bu reddin menfaati kendisine aiddir. Meğer ki mevlâ, bu diyeti feda suretiyle deruhde etmiş olsun. Bu halde bu ücreti mevlânın vermesi lâzım gelir. Zira bu takdirde abık, kendisine kalmış olacakdır. Bedayî, Bahr, Hindiyye. [39]
826 - : Bir kimse, kendi memlûkünün abikiyyetini inkâr ve bu hususda kendisine tevcih edilecek yemini ifa ederse cuul aimmaksızın memlûk kendisine red edilir.
Kezalik : abık, bizzat hükümet, meselâ : zabıtai belediyye tarafından tutulub sahibine red edilirse ücret lâzım gelmez. Çünkü bu zabt ve red, hükümetin vazifeleri cümlesİndendir.
827 - : Abıkın mevlâsına aid bir malı da beraber ahb götürmüş olduğu iddia edildiği takdirde bakılır : eğer abıkm tutulduğu zaman elinde mal bulunduğu malûm değilse söz, maalyemîn abıkı derdest edenindir.
Binaenaleyh : «Ben mal görmedim» derse yeminile tasdik olunur. Çünkü abıkı elde etmesi, malı da elde etmiş olmasına bir delil teşkil edeme;1:. Bedayî, Hindiyye. [40]
Abık hakkında sair milletlerin Medenî Kanunlarında da vaktiyle bir takım maddeler mevcud bulunmuşdur. Bilâhare Viyana Muahedesiyle esarete dair ittihaz edilmiş olan bazı mukarrerat, p zaman Türkiyede de kabul edilmiş, Zenci esaretinin men'i hakkında vilâyetlere emirler verilmişdir. Bu emirlere mebni abık oldukları iddia edilecek kimselerin itlak edilmesi, müddeiumumilerin vazifelerinden bulunmuş, böyle bir iddia ile bir şahsın derdest edilmesine imkân bırakilmamışdır. [41]
828 - : Azad edilen bir rakikin velâsı - tevarüse sebeb olan karabeti hükmiyyesi, kendisini azad eden kimseye ve onun binefsihi asabasmdan olan kariblerine aiddir ki bu velâ, i'tak sebebiyle sabit olmakdadır. Çünkü i'tak, evvelâ : bir ihsandır, bir memlûkü hürriyet nimetine nail etmekdir. Saniyen: bir memlûkü azad eden kimse, onun hakkında daima hayrıhah olur, ona daima nusret ve muavenetde bulunur. Salisen : i'tak manen bir îlâd mahiyye-tindedir. Zira i'tak da îlâd gibi manen bir ihya mesabesindedir. Azad edilen kimse, bu i'tak sayesinde hürriyyetine kavuşur, tasarrufata, temellüke, velayete ehil olur. insanın behîmelerden imtiyazı da bu gibi salâhiyetlere nail olmakla kaimdir. Bu cihetle mevlâ, azadlısım manen ihya etmiş, insaniyetin bu gibi hasailine kavuşdurmuş bulunur.
Binaenaleyh mevlâ, bu i'takdan dolayı velâ hakkına mâlikdir. Azadhsı-mn daha karib asabası bulunmadığı takdirde mirasına müstahik olur. Azad-lı da kısası mucib olmayacak bir cinayetde bulunsa lâzım gelen diyet = tazminat, mevlâsı ve mevlâsının âkilesi tarafından tediye edilir.
829 - : Velâ hususunda i'takın bil'ihtiyar olmasiyle bilâ ihtiyar olması arasında fark yokdur. Şöyle ki : memlûkünü hak rızası için bil'ihtiyar azad eden kimse için velâ hakkı sabit olacağı gibi zî rahmi mahremine şira, hibe veya tevarüs gibi bir sebeble mâlik olan kimse için de - vuku bulacak zarurî bir itkdan dolayı - velâ hakkı sabit olur.
830 - : Velâ hususunda i'takın bir bedel mukabilinde olmasiyle bilâ be del olması ve tedbir, istilad tarikiyle olmasiyîe kitabet tarikiyle olması arasında da bir fark yokdur.
Binaenaleyh bedel mukabilinde veya kitabet voliyle azad edilen memlû-kün velâsı, mevlâsı için sabit olacağı gibi nıüdebbor ile rrıüdebbcrenin, ümmi veledin velâsı da mevlâsı için sabit olur.
Kezalik : bu hususda i'takın tenciz suretiyle olmasiyle bir şarta ta'Iik veya bir vîiklc izafe suretiyle olması arnsındn da fark yokdur. Binaenaleyh şartın -tahakkuku veya zamanın hulûliylo azad edilen bir mrmlûkün vrl/ısı da kendisini bu şart veya bu izafe suretiyle azad ot.miş olnn movlâsına aid-dir. Mebsut, Bedayî, Bİdayetül'müctehid.
«(İmam Mâlike göre livechillah olmayıb da livechil'bâtıl olan veya velâsı olmamak üzere yapılan azadlarda mevlâ için velâ hakkı sabit olmaz. Çünkü mevlâmn velâye nailiyyeti, bir sılai şer'iyyedir. Binaenaleyh bir mevlâ, livechillah yapmadığı veya velâsını nefy eylediği bir ıtkdan dolayı bu sılaya müstahik olamaz. Mebsutı Serahsî.) [42]
831 - : Velâi itaka, bir hakkı lâzımdır, bunun ibtali ve beyi, hibe vasiyet gibi bir suretle başkasına temliki kabil
değildir.
Binaenaleyh bir kimse, memlûkünü üzerinde velâ hakkı olmamak üzere azad etse bu şart, bâtıl olub kendisi için velâ hakkı sabit olur.
Bu mesele, âmmei ulemaya göredir. Bazı zevata göre velânın nefyi ve başkasına temliki caizdir. Nitekim buna yukarıda işaret olunmuşdur.
832 - : Velâi itaka, kabili nakildir. Şöyle ki : bir kölenin nikâhında bulunan bir cariye, mevlâsı tarafından azad edilse çocuğu da kendisine tebean azad olarak hem kendisinin, hem de çocuğunun velâsı mcvlâsına aid olur. Fakat bilâhare zevç olan köle de kendi mevlâsı tarafından azad edilse bu çocuğun velâsı, validesinin mevlâsmdan ayrılarak babası olan bu kölenin mev-lâsına intikal eder ki buna : «cerri velâ» denir. Çünkü baba, çocuğunun ve-lâsını bu suretle kendi mevlâsı tarafına cer ve celb etmiş oluyor.
833 - : Velâ, nesebden maduddur. Nesebde asi olan ise baba tarafıdır. Bu cihetle çocuklar, velâ hususunda - bir mani bulunmayınca - babalarına tabi olurlar. Bedayî, Bahr. [43]
834 - : Memlûkünü azad eden kimse, o memlûkün hata tarikiyle yapacağı cinayetlerden dolayı icab eden diyeti âkilesiyle beraber öder. O memlûkün ve onun evlâdının vefatlarında da terikelerine nail olur. Fakat bu nai-liyet hususunda aşağıda yazılı şartların tahakkuku lâzımdır.
835 - : Azad edilen memlûkün veya onun evlâdının neseb cihetiyle asa-baları bulunmamalıdır. Eğer bulunursa bunların terikelerine mu'tik, nail olamaz. Çünkü mu'tik, sebebiyet cihetiyle asabadandır. Neseb cihetiyle asabiyet ise daha kuvvetlidir.
Fakat bunların asabei nesebiyyeleri bulunmadığı halde ashabı feraizden karibleri bulunsa bunlar, mu'tikin terikeden bilkülliyye mahrumiyetine se-beb olmazlar, belki bunların istihkaklarından fazlası mu'tike aid oîur, Zevil'-erhamdan olan akriba ise mevlel'itakadan muahhar oldukları cihetle bunlar, mu'tikin terıkeye nailiyetine asla mani olamazlar.
836 - : Azadh olan kolonin evlâdını doğurmuş olan zevcesi, hurretüTasl = kendisine vr aslına hiç nk ânz olmamış veya başkasının memlûkesi bulunmamalıdır. Eğer bu kadın, hürretül'asl veya başkasının memlûkesi bulunursa bunun çocukları üzerinde babalarını azad etmiş olan kimsenin velâ hakkı olamaz. Çünkü bu çocuklar, hürriyet ve rık hususunda validelerine tabidirler. Binaenaleyh bu çocukların valideleri hürretül'asl olunca kendileri de hür olurlar. Artık bunların üzerinde hiç bir kimsenin hakkı velâsı olamaz. Bunların valideleri başka bir şahsın memlûkesi olduğu takdirde ise bunlar da o şahsın memlûkü bulunmuş olurlar.
837 - : Azadlı olan köle veya cariyenin velâsı, mevkuf bulunmamalıdır. Mevkuf bulunduğu takdirde mevlâsı, terikesine nail olamaz. Terikesi beytüT-rnâle tevdi olunur.
Meselâ : iki kimseden her biri, aralarında müşterek olan bir köleyi diğerinin azad etmiş olduğunu inkârına mukarin iddia etse bu köle azad olub velâsı mevkuf bulunur. Binaenaleyh vefat edince terikesini bunlardan hiç biri alamaz. Belki bunlardan biri, diğerini tasdik edinceye kadar terike, beytüT-malde hıfz edilir.
838 - : Azadlı cariyenin zevci, arabiyyül'asl bulunmamalıdır. Bulunduğu takdirde çocuklarının velâsı, mu'tikma aid olmaz, belki bu çocuklar, babaJa rina tabi bulunurlar. Çünkü velâ, rık asarından maduddur. Arabiyyül'asl olan bir kimsenin evlâdı üzerinde ise rık carî olamaz.
Maahaza Arablar arasında kabail teşkilâtı, âkile usulü carî olduğundan çocukların babalarına tabi olmaları, bu cihetle de menfaatleri icabatmdan-dır. Başka ırklarda ise kabileler arasında teavün ve tenasur usulü carî değildir.
Bu mesele, İmamı Âzam ile İmam Muhammede göredir, imam Ebu Yu-süfe göre bu velâ hususunda Arablar ile sair kavmi er arasında fark yokdur. Çünkü neseb, mutlaka bnba tarafından sabit olur. Arablar ile sair kavmler ise hüriyyeti asliyye itabariyle müsavidirler.
Kezalik : hürriyet, hukuki şahsiyye mâlikiyet sıfatı itibariyle hayat mesabesindedir. Bu hususda ise Arab olanlar ile olmayanlar, müsavidirler. Binaenaleyh böyle bir çocuk, her halde validesinin mu'tikinin mevlâsı olmaz. Babası arnbiyyül'asl olsun olmasın.
839 - : Mu'tikin vefatı takdirinde akribası velâye nail olabilmek için bi-nefsihi asaba takımından bulunmalıdırlar. Bizzat mu'tîk olmayan kadınlar, asabadan olmayan ashabı feraiz ve zevıTerham, velâye müstahik olmazlar.
Şöyle ki : mu'tiki evvelce vefat etmiş olan bir azadlının velâsı, bunun vefatı gününe nazaran mu'tikinin binefsihi asabasından olan kimselerin en yakınına - tevarüs tarikiyle değil - re'sen aid olur, başkaları bu velâye müstahik olmazlar. Çünkü velâ, bir teavün ve tenasur neticesidir. Bu netice ise asaba ile kaimdir. Binaenaleyh vefat eden bir azadh, müteveffa mevlâ-sının bir oğlu ile diğer bir oğlunun bir oğlunu terk etmiş olsa lerikesinin tamamına mevlâsinm yalnız oğlu nail olur, oğlunun oğlu nail olamaz. Çünkü bunun derecesi aşağıdır.
Kezalik : vefat eden bir azadh, mevlâsının meselâ : bir oğlunun bir oğlu ile diğer bir oğlunun iki oğlunu terk etse terikosi, bunlara müsavat üzere aid olur. Çünkü bunların dereceleri müsavi olduğundan terikeyi de mür.nvii1 üzere üç sehim olarak aralarında taksim ederler.. Bu mesele, âmmci fukahaya göredir.
«(Müctehidlerden İbrahim Nehaî ile. Şürcyha güce ire velâ, mal mecra sına, caridir. Sair mallar gibi mu'tikin varislerine mevrus oiur. Hattâ Şüreyh-den rivayet edildiğine göre buna kadınlar da dahil olurlar ve mevlâmn hali vefatındaki varisleri nazara alınır. Badehu bu vârislerden biri vefat edince onun vârisleri de kendisinin yerine kaim olurlar.
Bu esas üzerine şu gibi iki mesele teferru" eder :
(1) : Bir mu'tİk, mesela : iki oğlunu bırakarak vefat ctdikden sonra oğlunun biri de vefat ederek bir oğlunu terk etse de badehu mu'tak da vefat etse mirası, mu'tikin berhaynt olan oğlu ile müteveffa oğlunun oğluna müsavat üzere mevrus olur.
(2) : Bir mu'tik, vefat edib de meselâ : üç oğlunu bıraksa, sonra bunlar da vefat cdib biri yalnız bir oğlunu, diğeri beş oğlunu, üçüncüsü de on oğlunu terk eylese, daha sonra da mu'tak vefat etse terikesi, bunlara eslâsen mcvrûs olur. Şöyle ki : terikesinin bir sülüsü mu'tikin bir oğlunun bir oğluna, diğer bir sülüsü de mu'tikin diğer bir oğlunun beş oğluna, üçüncü sülüsü de mu'tikin diğer bir oğlunun on oğluna mevrus olur. Bu halde meselei miraşiyyeleri otuzdan tashih edilir, bundan mu'tikin bir hafidi on sehim aldığı halde diğer beş hafidi ikişer sehm, diğer on hafidi de birer sehm almış olurlar.
Demek ki bu çocuklar, babalarına halef olmuş, onu temsil etmiş, ona intikali farz edilen sehimleri almış oluyorlar. Mebsut, Bedayî, Muhit. «22 Rebiül'evvel 1331, 21 Şubat 1338 tarihli intikal Kanunundaki intikal usulü, bu esası hatırlatmaktadır.»
Amraei fukahaya göre ise - yukarıda da işaret olunduğu üzere - birinci meselede mu'tikin terikesi, tamamen mevlâsının berhayat olan oğluna aiddir. Oğlunun oğluna bir şey verilmez. Çünkü onun derecesi aşağıdır. Nasıl ki sair irslerde de böyledir.
İkinci meselede ise mu'tikin terikesi, mevlâsının müteveffa oğullarının oğullarına adedlerine göre aid bulunur. Zira bunlar, usubet ve mu'tika karabet cihetiyle müsavi derecede bulunmakdadırlar. Mu'tikin bir hafidi on sefm aldığı halde ayni derecede bulunan diğer hafidleri neden ikişer veya birer sehm alsınlar!.. Binaenaleyh terike, on altı sehme ayırıhr. her birine bir sehm verilir. Bu hususundaki müsavat ihlâl edilemez. [44]
Feraiz mebhasine de müracaat!..
840 - : Veîânın sübutüne ihtilâfı din, mani değildir.
Binaenaleyh mevlâ ile mu'tekin her ikisi de müslim, her ikisi de gayri müslim veya birisi müslim, diğeri gayri müslim olsa aralarında velâ sabit olur. Şu kadar var ki biri müslim, diğeri gayri müslim bulundukça aralarında - ihtilâfı dine mebni - irs ahkâmı cari olmaz. Fakat gayri müslim bulunan mevlâ veya mu'tik, bilâhare islâmiyeti kabul edib de badehu mu'tak vefat etse terikesine mevlâsı nail olabilir.
841 - : Müslim olan bir memlûkü azad etmiş olan bir zimmînin oğlu veya kardeşi veya amcası gibi asabasından bir kimse müslim bulunsa - zimmî ölü mesabesinde sayılarak - bu müslim, o memlûkün velâsına müstahik olur, daha karib varisi bulunmayınca mirasını alabilir. Fakat o zimmînin asabasından böyle bir müslim bulunmazsa azad etmiş olduğu memlûkünün terikesi beytülmâle aid olur.
Bu mesele, Hanefiyye ile cumhurı fukahaya göredir.
« (Malikilere göre bir müslim ile bir gayri müslim arasında velâ carî değildir. Binaenaleyh bir müslim, bir gayri müslimi azad etse velasına müstahik olmaz. Bu gayri müslimin vefatında başka vârisi yok ise terikesi beytülmâle aid olur.
Kezalik : bir gayri müslimin azad edeceği müslim bir mrmlûkün veiâsı da kendisine değil, âmmei müslimine aid.bulunur. Hattâ bilâhare bu mu'tik, müslurnan olsa da velâ kendisine intikal etmez. Şerhi Ebil'berekât.)
(Hanbelîlere göre velâ, rıkdan bir şubedir, buna tebayüni din, zarar vermez. Binaenaleyh bir gayri müslim, müslim olan azadlısımn terikesine tevarüs edebilir.
Kezalik : vefat etmiş olan gayri müslimin asabası da müslim olan azadlisımn terikesine müstahik olabilir. Elverir ki kendilerinden daha yakın vâris bulunmasın. Neseb cihetiyle olan tevarüs ise bunun hilâfmadır. Bunda ihtilâfı din, tevarüse manidir. Bir hadisi şerifde:buyu-rulmuşdur, KeşşaFül'kına'.) [45]
842 - : Velâi itaka, ya ikrar veya beyyine ile sabit oulr. Şöyle ki : azad edilmiş olan şahıs: «Ben şu zatın» veya «bu zatın müteveffa babasının mevlâsıyım, benî azad etmişdir, benim velâm bu zata aiddir» diye ikrar, o znt rln tasdik etse bununla vnlA sabit olur. Bu ikrarın sıhhat halinde vaki olmasiyîe marazı mevt halinde vaki olması arasında fark yokdur. Bu ikrar, azadlmin sagîr evlâdı hakkında da muteberdir. Fakat velâyı inkâr eden baliğ evlâdı hakkında muteber değildir.
843 - : Velâ hakkındaki beyyineye gelince bu da vaki olan bir dâva üzerine en az iki şahidin : «Bu zat veya bu zatın babası, şu şahsı veya şu müteveffayı memlûkü iken azad etmiş olduğundan şimdi bu zat, onun varisidir, onun başka varisi olduğunu bilmiyoruz» gibi bir tarzda şahadet etmelerinden ibaretdir..
Velâi itaka, böyle bir suretle tefsir edilmedikçe beyyine ile sabit olmaz.
844 - : Velâyı inkâr eden mevlâyı alaya veya mevlâyı esfele imamı Azama göre yemin tevcih edilemez, îmameyne göre tevcih edilebilir. Mebsut, Bedayî, Fethülkadir, Hindiyye. [46]
845 - : Velâi müvalâtın rüknü, vechi mahsus üzere olan icab ve kabuldür. Şöyle ki : mechulünneseb olan veya dari harbden dari İslama gelib dini islâmı kabul eden bir şahıs, bir müslümana veya bir zimmîye hitaben : «Sen benim mevlâmsın, ben şayed bir cinayet işlersem diyetini sen verirsin, ben Ölünce de sen bana vâris olursun» deyip o da kabul etse aralarında velâi müvalât münakid olur. Bu halde o şahsa «mevlâi esfeb bu velâyı kabul eden kimseye de «mevlâyi âlâ» adı verilir.
846 - : Akdi müvalâtın şartlarına gelince velâi müvalâta talib olan şa-!hıs, âkil ve baliğ olmalıdır. Binaenaleyh çocukların, mecnunların yapacakları.
akdi velâ, münkaid olmaz.
847 - : Velâyı müvalâta talib olan şahıs, mechulünneseb veya o hükümde olmalı, kendisine vâris olacak bir karibi bulunmalıdır.
Marûfünneseb olan, kendisine vâris olacak katibi bulunan bir şahsın yapacağı akdi müvalât, sahih olmaz, Çünkü karabet, zeviî'erhamdan olmak suretiyle de olsa velâi müvalâtdan daha kuvvetlidir. Şu kadar var ki zevç veya
zevcenin bulunması, bu akdin sıhhatine mani değildir. Binaenaleyh böyle bir şahıs, vefatında zevcesini veya zevcini terk etse terikesinden bunlara muayyen olan sahirnler verilir, mütebakisi mevlâsına aid olur.
848 - : Velâya tâlib olan şahıs, evlâdı Arabdan olmamalıdır. Çünkü Arablar arasında kabile ve aşiret teşkilâtı mevcud ve bu suretle aralarında tenasur carî olduğundan müvalât akdine hacet yokdur.
849 - : Velâya talib olan şahıs, vaktiyle bir kimse tarafından azad edilmiş bulunmamalıdır. Azad edilmiş olunca velâi itaka altında bulunur, velâi itaka ise kabili fesh olmadığı cihetle velâi müvalâtdan daha kuvvetlidir.
850 - : Velâya tâlib olan şahıs namına vaktiyle yapmış olduğu bir cina-yetden dolayı beytül'mal tarafından diyet vesaire namiyle tazminat verilmemiş olmalıdır. Eğer böyle tazminat verilmiş olursa velâsı, cemaati müsli-mîne aid olacağından münferid bir kimse ile yapacağı akdi müvalât, caiz olmaz.
851 - : Akdi müvalâtı kabul eden kimse, âkil olmalıdır. Şu kadar var ki, baliğ olmayınca yapacağı müvalât akdi, velîsinin veya vasisinin iznine mevkufen münakid olur. Binaenaleyh bunlar, icazet verirse nafiz olur, vermezse nafiz olmaz.
852 - : Akdi müvalâtın sıhhatinde islâmiyet şart değildir.
Binaenaleyh bir müslümanın bir müsiüman ile müvalâtı sahih olacağı gibi zimmîmn zimmî ile, müslimin zimmî ile, zimmînjn müslim ile müvalâtı da sahihi olabilir. Çünkü velâ, vasiyyet bü'mal mesabesindedir. Binaenaleyh bunların aralarında vasiyyet caiz olduğu gibi müvalât da caizdir. Şu kadar var ki, aralarında ihtilâfı din bulundukça veraset carî olmaz.
853 - : Akdi müvalâtın dari islâmda vukuu da şart değildir. Binaenaleyh bir harbî, islâmiyet! kabul ederek dari islâmda veya dari
harbde bir müslis ile müvalâtda bulunsa aralarında müvalât tahakkuk eder.
854 - : Akdi müvalâtın meşruiyetindeki hikmete gelince bu da cemiyet efradı arasında bir rabıta tesis etmek, bir tesanüd, bir teavün ve tenasur husule getirmek gibi şeylerden ibaretdir. Bedayî Zeyleı Hindiyye. [47]
855 - : Akdi müvalât, gayri lâzım bir akiddir.
Binaenaleyh bunu tarafeyden her biri, diğerinin haberi olmak şartiyle fesh edebilir. Şu kadar var ki, mevlâyi esfelin yapmış olduğu bir cinayetden dolayı İcab eden tazminatı mevlâyı âlâ ödemiş olunca akdi müvaîât hâkimin hükmiyle teekküd etmiş olur, artık bunu mevlâi esfel, feshe kadir olamaz.
856 - : Velâi müvalât, temliki kabil değildir.
Binaenaleyh bu hak, başkasına satılamaz, hibe, vasiyet gibi bir tarik ile temlik ve tahvil edilemez. Şu kadar var ki mevlâ esfel, velâsını başkasına satsa veya bağışlasa bunun üzerine beyi veya hibe hükmü cereyan etmezse de bununla birinci velâyı feshetmiş, ikinci bir şahıs ile akdi müvalâtda bulunmuş sayılır.
857 - : Mttvalâtın hükümlerine gelince de du da tazminat itasında ve mirasa nailiyetden ibaretdir. Şöyle ki : mevlâi esfel, diyeti müstelzim bir cinayet işlediği takdirde bu diyeti mevlâi âlâ ile onun âkilesi tazmin ederler. Mev-Iâyi esfelin vefatında da derecesi mukaddem vâris bırakmadığı suretde teri-kesine mevlâi âlâ tevarüs eder.
Maahaza iki şahsın ikisi de mechulünneseb oldukları halde mütekabilen icab edecek diyeti vermek ve mirasa nail olmak üzere müvalât, akd edebilirler. Bu suretde her biri diğerinin yapacağı cinayetin diyetini tazmin eder ve hangisi evvelce vefat ederse diğeri ona usulen vâris olabilir. Bu takdirde her biri diğerinin mevlâlmüvalâtı olmuş olur.
858 - : Velâi miîvalâtın hükümleri, mevlâyı esfelin akdi müvalât zamanında sagîr bulunan evlâdı ile badelvelâ vücude gelen çocukları hakkında da carî olur. Bunlar bu hususda babalarına tabi bulunurlar. Fakat büyük evlâd hakkında bu tebaiyyet carî değildir. Çünkü bir kimse, kendi büyük evlâdı üzerinde velayeti caiz bulunmaz.
Çocuklar, baliğ oldukdan sonra bu velâyı tebdil etmek isteseler bakılır: eğer mevlâi âlâ, bunların babalarının veya kendilerinin işlemiş oldukları bir cinayetden dolayı icab eden tazminatı vermiş ise bunların bu tebdili caiz olmaz, ve illâ olur.
859 - : Kadınların yapacakları akdi müvalâta bunların alel'îtlâk çocukları dahil olmazlar. Çünkü bunların kendi çocukları üzerinde hakkı velayetleri yokdur.
Maahaza bu meselede Hanefîler arasında bir hilaf mevcud olduğu Muhtasarı Tahavi şerhinde rivayet olunmuşdur. Bu rivayete nazaran bir kadının akd edeceği müvalâtm hükmü, îmamı Azama göre onun mechulünneseb sagîr evlâdına da sirayet eder, îmameyne göre sirayet etmez. Mebsut, Bedayî, Hindiyye. [48]
860 - : Akdi müvalât, velâi itakada olduğu gibi ya ikrar ile veya beyyi-ne ile sabit olur. Şöyleki: vârisi malûm bulunmayan bir kimse, gerek hali sıhhatinde ve gerek hali marazında akdi müvalâtı ikrar etse bu ikrarı sahih olur. Nitekim vârisi bulunmayan bir şahsın bütün malları hakkındaki vasiy-yeti de sahihdir.
İnkâr edilen bir akdi müvalâti se bu hususda ikame edilecek lâakal ikrrkuğin veya bir erkekle iki kadının şuhadeileriyle isbal. edilebilir. Bu hususda .şahadet aleşşehade caizdir.
imamı Âzam ile İmamı Muhammede göre velâ hususunda tesamü' ile şahadet caiz değildir, imam Ebu Yusüi'c göre ise caizdir.
861 - : Velâi müvalâta dair yukarıda yazılmış olan meseleler, Hanelilere göredir. Fakat İmam Mâlik ile imam Şafiîye, Sevrî, Davudi Zahirî gibi daha bir kısım müctehidlere göre akdi müvalât, sahih değildir. Eshabı kiramdan Zeyd ibni Sabit (radıyallahü tealâ anh.) hazretleri de buna kaildir. Çünkü vârisi bulunmayan bir şahsın terikesi, âmmei müsiimîne aid olmak üzere beytülmâle konulur. Akdi müvalâtın sıhhati ise buna mani olacağı cihetle cemaati müslimînin hakkını ibtale müeddî olur.
Buna cevaben Hanefî fukahası diyorlar ki : akdi müvalâtın sıhhati, ki tab ile, sünnet ile, aklî deliller ise sabitdir. Bu akdin sıhhatine sahabci kiramdan Hazreti Ömer, Hazreti Ali, Abdullah ibni Mesud gibi zatlar kail olmuşlardır. Ömer ibni Azız ile îbrahimi Nehaî gibi müetehidler de buna kaildirler.
Akdi müavlâtda bulunan bir şahsın m evlâsı, onun usubet sebebiyle vârisi mesabesindedir, beytül'mâle ise asla vârisi bulunmayan bir kimsenin terikebi vazedilir.
Maahaza berhayat olan âkil, baliğ bir kimse, kendi emvalinde dilediği gibi tasarrufta bulunabilir. Kendi mallarını kendi hakkında faideli gördüğü bir cihete tahsis edebilir. Müvalât ekdinde bulunana bir şahıs da bu akdi müce-red kendi hâlis hakkında vücude getirmiş, bununla meşru bir gaye istihdaf etmiş bulunur. Binaenaleyh bu akdin ademi sıhhatine kail olmak, bunu bey-'ül'ım'ılin hukukuna bir tec.ıvüz U'lâkki etmek muvafık değildir. Vallahü â'lenı Mebsut, Bedayi, Hidayu, BidayeLül'nıüctehid. [49]
İÇİNDEKİLER : Vergilere dair bazı ıstılahlar. Beytülmâiin varidat menbaları ve sarf mahalleri. Emvali zahire ve bâtına. Araziyi öşriyedeki ekinlerden, meyvalardan alınacak vergiler. Araziyi haraciyyeden ve araziyi mevatdan alınacak vergiler. Haracın sukutunu icab edib etmeyen haller. Araziyi memleket mahsulâtından alınacak vergiler Araziyi memlûke mahlâtımn vergileri. Hayvanatı ehliye vergileri. Koyunlardan sığırlardan, develerden alınacak vergiler. Atların, hirrvarların, katırların vergiye tâbi olub olmadıkları. Ticaret mallarından alınacak vergiler. Cizyenin mahiyeti, nevileri ve kimlerden kabul edileceği. Cizyeyi mucib sebebler ve cizyenin lüzumundaki şartlar. Cizyelerin mikdarı, cizyenin vazedileceği ve lâzımüi'eda olduğu zaman. Cizyeyi îskat eden haller. Cizyenin sukut edib etmiyaceğine dair olan İhtilâfın"men}«i ve cizyenin ezaya mukarin olub olmaması. Rikâz denilen madenler ile definelerin varidatı. Ganaİmi emyal varidatı, müseleha bedelleri ve hediyyeier varidatı. Lukatalar, diyetler ve terikeler varidatı. Bir lahika: Zekât hakkında, [50]
1 - (Aşır) : Lûgatde onuncu manasınadır, Istılahda ticaret mallarından «sadaka = zekât» namiyle alınacak vergiler için memleket dahilinde icabına göre bir veya müteaddid yerde vücude getirilen bir malî müessesenin bas memuru demekdir.
ö§r ise onda bir manasınadır. Maamafih ıstılahda mutlaka onda bir yerinde kullanılmaz. Belki âşirin muhtelif mikdarlarda tahsil etdiği vergiler «sadakalar» mânasında bir ismi cins olarak kullanılır. Bu cihetle onda bire ö§r denildiği gibi yirmide bire, kırkda bire de öşr namı verilir.
Bu halde âşir, böyle bir vergiyi tahsile memur olan zat demekdir. Yoksa ticaret mallarından her halde onda bir nisbetinde vergi alan bir memur demek değildir. Alacağı vergi, ekseri öşr, nıfsı öşr, rub'u öşr nisbetinde olacağından bu alâka ile kendisine âşir denilmiş oluyor, cem'i: uşşadır.
2 - (Araziyi öşriyye) : Vaktiyle müslümanlar tarafından feth edilerek ya mücahidlere veya sair müslümanlara temlik edilmiş olan arazidir. Cezire-tülarab ile Basra arazisi bu kabildendir.
3 - (Araziyi haraciyye) : Müslümanlar tarafından anveten zabt ve feth edildiği halde kadîm, gayri müslim ahalisi elinde bırakılan veya haricden getirilen gayri müslim ahaliye temlik edilen veya sulhen feth edilib de bir vergi vaz'iyle gayri müslim ahalisine terk olunan arazidir. Vaktiyle Şam, Mısır arazisi, araziyi haraciyyeden olduğu gibi Sevamı Irak yani : Basra hariç olmak üzere Bağdad ile Küfe karyeleri de bu kabilden bulunmuşdu.
4 - (Araziyi memleket) : Müslümanlar tarafından vaktiyle feth edilib de kimseye temlik edilmeksizin bilâ müddet umum müslümanlar için ibka edilen arazidir.
Vaktiyle araziyi öşriyye veya haraciyyeden iken bilâhare sahihlerinin tamamen inkıraziyle beytül'mâle intikal eden arazi de bu kabildendir. Şam, Mısır gibi yerlerin bir çok arazisi, muahharan araziyi memleket haline gelmiştir.
Araziyi memlekete araziyi emîriyye, araziyi milliyye, arazayi havz namı da verilir.
« (Eimmei selâseye göre Sevadı Irak, araziyi memleket kabilindendir. Bu arazi umum müslümanlar namına bir vakıf mahiyetinde olarak ibka edilmiş-dir.
5 - (Araziyi memlûke) : Araziyi memleketden madud, beytülmâle aid iken bilâhare bir bedel mukabilinde hükûmetden satın alınmış olan arazidir. Bunlara sırf mülk arazi de denir.
6 - (Araziyi mevat) : Mevat denilen yerlerden olub da veliyyülemrin izniyle ihya edilen arazidir, imam Ebu Yusüfe göre araziyi mevat, araziyi öşriyyeye mücavir ise öşriyye, araziyi haraciyyeye tabi ise haraciyye olur Müftabih olan da budur.
imam Muhammede gelince bu arazinin mahiyeti, kendisini iska eden suya tabidir. Şöyle ki: mai haraç ile sulanıyorsa haraciyye, mai Öşr ile sulanıyorsa öşrriyye olur,
7 - (Bâc) : Halkdan alman öşr ile haracdan ve tacirlerden alınan temettü resminden, gümrük rüsumundan vesaireden ibaretdir.
Büyük bir hükümdarın kendisinden dûn mertebedeki hükümdarlardan aldığı aidata da bac adı verilmişdir.
8 - (Beyti mali müslimîn) : islâm hükümetinin maliyye hazinesi demekdir ki bu, âmmei müslimîne aid bulunur.
9 - (Cizye) : Gayri müslimlcrin mükellef olan erkeklerinden senede bir defa alınan şahsî bir vergidir ki buna «harucürrüûs) da denir.
Esasen cizye, ıvez ve kifayet mânasına gelir. Müslümanların zimmetine, ahd ve emanına nail oları ve m üs lü mani arın lehinde ve aleyhindeki bir çok hukuka iştirak'eden gayri müslim tabeadan alınana cüz'i bir vergi, şu nail oldukları nimet ve salâhiyete bir nevi ıvez olmak üzere kâfi görüldüğünden cizye namını almışdir.
Maahaza cizye lâfzı, ceza mânasına da gelir. Ceza ise hem mükâfat, hem de mücazat = ukubet manasınadır. Taatin sevabına ceza denildiği gibi ma'-siyetin ukubetine de ceza denir.
10 - (Divanüssaltana) : İslâm hükümetinin idari, askerî malî işlerine aid malûmat ve kuyudu muhtevi defterlerden, sicilâtdan müteşekkil bulunur.
İlk evvel Hazreti Ömer (radıyallahü tealâ anh) in hilâfeti zamanında «divan» unvaniyle böyle bir müessese vücude getiriîmişdir. Bu müessese, aşağıdaki yazıldığı üzere dört kısma ayrılmışdır :
11 - (Divanül'cüyuş) : islâm mücahidlerînin adlarını, neseblerini, ırklarını, kabilelerini ve her birine idaresine kâfi mikdarda verilecek atiyeleri, vazifeleri muhtevi sicilâldır. Bunlarda mukayyed olanlara «ehî dîvan» denir.
12 - (Divanı amal) : Rüsumu, hukuka, şehirler ile kasabaların, mezrea-ların vesairenin ahvaline, bunların ne suretle feth edilmiş olduğuna dair malûmatı muhtevi sicillâtdır.
13 - (Dîvanı umma!) : Devlet memurlarının tayinlerine, azillerine, ter-cemei hallerine müteallik sicilâtdır.
14 - (Divanı istifa) : Beytülmale mahsus varidat ve masarifi ihtiva eden sicillerdir.
15- (Emvali zahire) : Gizlenmesi mümkün olmayan mallardır. Ekinler, meyvalar, mevaşî denilen hayvanlar gibi. İslâm ülkesinde bir memle-ketden diğer bir memlekete, bir beldeden diğer bir beldeye ticaret için giden tacirlerin ellerindeki altın, gümüş ile ticaret eşyası = uruz da emvali zahireden maduddur.
16 - (Emvali bâtına) : Sahihlerinin ikametgâhlarında veya ticarethanelerinde bulunan ve bu cihetle ihfası kabil olan altın, gümüş ile ticaret eşyasından ibaretdir.
17 - (Feyi) : Lûgatde rücu = dönme demekdir. Güneşin şarkdan garbe doğru dönmeğe başlayan gölgesine de feyi denilmişdir. Bu, bir zeval vaktidir. Tam bu zeval ânında güneşe karşı dikilmiş bir şeyin yere düşen gölgesine de «feyi zeval» denir. Guruba kadar plan gölgeye de «feyi» denilir. Haraç, cizye, ticaret rüsumu, gayri müslimlerden harb etmeksizin alınan müsaleha bedelleri ve onlardan bihakkin alınan sair mallar da «feyi» namiyle yad olunur. Beytül'malde mevcud olan her hangi bir male de feyi tabir edilir.
18 - (Hayvanatı ehliyye) : Koyun, sığır, deve, at gibi insanların enzdinde beslenilen, medenî hayata hizmet eden hayvanlardır. Bunlara «hayvanatı ünsiyye» de denir.
19 - (Hayvanatı saime) : Senenin yansından ziyade günlerde mer'alar da. otlamak suretiyle barınan ve kendilerinden süt, döl alınması veya kendilerinin semizlenib yağlanması matlûb olan koyun, sığır, deve gibi hayvanlardır. Bunlara «hayvanatı sâiyye» debelenilir.
20 - (Havli havelân) : Bir senei kameriyenin geçmesidir. Meselâ : ticaret mallarından zekât verilmesinin lüzumu için havli havelân, yani bir so-nei kameriyenin geçmesi lâzımdır.
21 - (Havayici asliye) : Bir kimsenin ber hayat oldukça muhtaç bulunduğu bir takım şeylerden İbaretdir.
22 - (Haraç) : Lûgatde kira, gaile manasınadır, istilanda : araziyi ha-raciyyeden ve ihya edilen bir kısım araziyi mevatdan muayyen mesahalara göre beytülmâl namına alman vergidir ki, iki nev'e ayrılır :
23 - (Haracı mukaseme) : Arazinin hâsılatından yerin tahammülüne göre alınacak bir vergidir. Bu haraç, hâsılata teallûk eder, bir sene içinde hâsılat tekerrür ederse bu haraç da tekerrür eder. Fakat mahsulât mevcud olmayınca bu vergi istifa edilmez.
24 - (Haracı muvazzaf) Arazi üzerine her dönüm başına senevi mak-tuan muayyen bir mikdar meblâğ olarak alınacak bir vergidir. Buna «haracı vazife» adı da verilir. Bu vergi, zimmete teallûk eder ve araziden yalnız bilfil'i intifa edilmekle değil, intifaa temekkün ile de tahakkuk eder. Binaenaleyh böyle bir araziyi sahibi kasden muattal bırakacak olsa haracını yine vermekle muvazzaf bulunur.
25 - (Ikla) : Araziyi memleketden bazı parçaların = çiftliklerin vergilerini beytülmâlden vazife almaya müstahik olan bazı zevata veliyyüTemrin tevcih ve tahsis etmesidir. Bu halde bunların vergilerini istifa salâhiyeti o zatlara atd olur.
26 - (Kıssis) : Hıristiyanların ilim ve dince reisleri olan kimsedir ki, keşiş denilir.
27 - (Kenz) : Define demekdir. Yer altında medfun olub sahibi bilinmi-yen altın, gümüş meskukât ile silâhlar, âlrtlrr, esasi beyt gibi emval ve eşyadan ibaret olub üç kısma aürılmışdır.
28 - (Kenzi İslâm!) : Üzerinde islâm simesi = alâmeti bulunan, yani : üzerinde kelimei şahadet yazılı veya müsiümanlara aidiyeti malûm bir nakşı hâvi olan medfun meskukât ve sairedir.
29 - (Kenzi cahili) : Üzerinde cahiliyye simesi bulunan, yani : üzerinde put resmi veya gayri müslim hükümdarlardan birinin sureti mevcud olan medfun meskukât ve sairedir.
30 - (Kenzi müştebeh) : Hususî bir simeden hali veya darb ve nakşı karışık olub müslümanlara mı, gayri miislimlere mi aidiyeti anlaşılamıyan medfun meskukât vesairedir.
31 - (Mail nâmî) : Nema bulan, yani : ziyadeleşen maldır, nema ise şer'i şerifde iki nev'e ayrılır : Biri : nemayı hakikîdir ki, bir mâlin tevalüd, tenasül ve ticaret yoliyle artmasıdır. Diğeri : nemayı takdiridir ki, bir mâlin arttırılmasına kudret ve istidat bulunmasıdır. Sahibinin elinde veya sahibinin naibinin elinde bulunan nükudun tedavül yoliyle artmaya kabiliyeti gibi.
32 - (Maden) : Lûgatde ikamet mânasına olan adn maddesinden ahn-mışdır. Esasen bir şeyin istikar üzere duracağı mahal demekdir. Cem'i «madin» dir. Istılahda : yaradıldığı gündenberi yer altında müstakar olarak bulunan bir takım ceza ve eesamdan ibaretdir ki, başlıca üç kısma ayrılır:
(1) : izabeye, yani ateş ile yumuşnyıb erimeğe kabiliyetli olan maden lerdir. Altın, gümüş, demir, bakır, kurşun, gibi.
(2) : îzabeye kabiliyeti olmayan madenlerdir. Kireç, alçı, yakut, zümrüd gibi.
(3) : Mayi halinde bulunan madenlerdir. Su, tuz, zift, cıva, neft gibi.
33 - (Mevaşî sadakası) : Sâime olub müslümanlara aid bulunan hayvanlardan senede bir defa sâî vasıtasiyle bir muayyen nisbet dahilinde alınan vergidir.
34 - (Musaddık) : Nûkud ve eşyai ticariyye kabilinden olan malların zekâtlarını hükümet memuru sıfatiyle cibayet ve tahsil eden zatdır.
35 - (Meks) : Ticaret mallarından öşr ve bac namiyle alınacak olan vergidir. Bu vergileri cibayete memur olan kimseye de «mekkâs = gümrükçü» adı verilmişdir. Öşr veya bacı cibayet etmeğe de meks denir.
Meks tabiri esasen bir şeyin eksikliğini, bir şeyin diğerinden eksik bir fiyatla alınmasını ve zulm ve teaddiyi ifade eder.
Tacirlerden alınacak vergi ile onların mallarına noksan arız olacağından bu cihetle bu vergiye «meks» adı verilmiş oluyor.
Bu memuriyet, gayri meşru bir veçhile cibayetde bulunulması haline nazaran şer'i şerif lisaniyle zem edilmiş ve bu sebeble bazı zevat, mekkâs olmakdan kaçınmışlardır.
36 - (Mu'temİl) : Çalışmaya muktedir olan fakirdir, velev ki tutduğu işi, sanati güzelce yapmaya kadir bulunmasın.
37 - (Nisab) : Zekât gibi bazı vecibelerin, haddi sirkat gibi bazı cezaların vücubüne alâmet olmak üzere şarii hakim tarafından nasb edilen muayyen bir mikdardır. Zekâta nazaran iki yüz dirhem gümüşün nisab olması gibi.
38 - (Râhib) : Nesârâ taifesinden âbid, danişmend olan kimse demekdir. Cem'i : rehabibdir, Rehb ise korku, haşyet manasınadır.
39 - (Rikâz) : Lûgatde tesbit mânasına olan rekzden me'huz olub merkûz mânasında müstameldir. Istılahda : yer altında hılkî olarak bulunan madenler ile medfûn olan kenzlerden ibaretdir.
40 - (Sâî) : Mevasî denilen hayvanların vergilerini bulundukları yerlerde cibayet etmek üzere tayin edilen beytülmal memurudur ki, köylerde, kabileler arasında dolaşarak bu vergiyi tahsil eder.
41 - (Zekât) : Lûgatde nema tathir, güzel zikr manasınadır. Lisanı şeriatde «bir mâlin muayyen bir mikdarım muayyen bir zaman sonra müs-tahik olan bir kısım müslümanîara Haktealânm rızası için tamamen temlik ve ita etmekden ibaretdir.» [51]
42 - Beytülmâli müslimîn denilen devleti islâmij'ye malîyye hazinseinin başbca varidat, menbalan dört nevidir :
(1) : Emvali zahirenin öşrü, tüccardan alınan gümrük rüsumu.
Bu nevi varidatın mahali sarfı, fakirler, parası/, kalan yolcular, borcunu ödemeden âciz medyunlar, kitabet bedelini edaya knriir olamayan mültâteh-erzakı bulunmayan gaziler, öşr nıcmurl.'in vesnireJir.
(2) : Haraç, cizye, ecnebilerden alınan hediyeler, harbsiz olarak elde edilen müsaleha bedelleri vesaire.
Bunların mahali sarfı, umum müslümanların mesalihiclir. Bu mesalih, sinirleri sed ve takviye, yollan ve köprüleri inşa ve imar, mücahidler ile ailelerinin maişetlerini temin, devlet memurlarının ve İlm sahihlerinin maaşlarını tesviye gibi şeylerdir.
(3) : Rikâz denilen madenler ile kadîm kcnzlerin ve harb neticesinde düşmandan alınan ganaimin muayyen bir kısmı.
Bunların mahalli sarfı, fakirler, kimsesiz muhtaç yetimler, parasız kalmış yolculardır.
(4) : Lûkatalar, vâris bırakmaksızın ölenlerin terikeleri, velîsi bulunmayan maktullerin diyetleri.
Bu nevi varidatın sarf mahallesi de lâkitlerin, velîsiz fakir çocukların nafakaları, tedavi ücretleri, teçhiz ve tekfinleri, hastahaneler vesairedir.
Bu dört nevi varidatdan her biri, lüzumuna göre diğerinin masrafına muvakkaten tahsis edilebilir. Mebsut, Bedayı, Hindİyye. [52]
43 - Emval denilen şeyler, vergiye tabi ve binaenaleyh beytülmâlin varidatından madud olsun olmasın esasen emvali zahire ve emvali bâtına namiyle iki kısma ayrılır.
44 - : Emvali zahire, yukarıda beyan olunduğu üzere ekinlerden, mey-valardan, bir kısım mevaşî denilen hayvanlar ile bir bcldednn diğer beldeye ticaret için nakledilen mallardan ibaretdir. Bu kabil malların zekât, sadaka, öşür ve saire namiyle yad olunan vergilerini cibayet hakkı, hükümeti islâ-miyyeye aiddir. Hattâ zekât itası, yalnız müslümanlara mahsus ise de ticaret mallarından öşür namiyle şeraiti dairesinde bir vergi alınması yalnız müslümanlara mahsus değildir. Bu vergi, aşağıda yazıldığı veçhile islâm hükümetinin himayesine mazhar olan gayri müsli tacirlerden de istifa edilir.
45 - : Emvali batmada sahihlerinin ikametgâhında veya ticarethanelerinde bulunub ihfası kabil olan altın, gümüş ile ticaret eşyasından ibaretdir. Bu kabil mallardan zekât namiyle muayyen bir kısmın fukaraya vesaireye tesadduk edilmesi müslümanlar için bir vazife ise do bunu bizzat hükümet istifa etmez. Gayri müslimler ise esasen böyle bir vazife ile mükellef değildirler.
Vâkıâ asrı saadetde ve ondan sonra Hazreti. Osmanın hilâfeti zamanına kadar müslümanların emvali bfıtınasmdfin şeraiti dahilimle zekât tahsili de hükümeti islâmiyyeye aid idi. Şöyle ki : nisaba mâlik olan, yani : havayici asliyesinden başka en az iki yüz dirhem gümrüş veya yirmi miskal altın mik-darı nakde veya ticaret eşyasına mâlik bulunan her âkil, baliğ müslüman dan, bunların üzerinden bir sene geçmek şartiyle kırkda biri «musaddik» denilen hükümet memuru vasıtasiyle tahsil edilerek şer'an muayyen masrafına tevzi edilirdi.
Hazreti Osmanın zamanında ise İslâm ülkesi pek ziyade genişlemiş, müslümanlar çoğalmış, bu cihetle zekâtın hükümet memurları vasıtasiyle tahsil edilmesi bazı müşkilâta ve yolsuz harekâta sebebiyet vermeğe başlamış olduğundan bu kabil malların zekâtlarım vermek, sahiblerinin diyanetine tevdi edilmiş, bunların hükümet tahsildarları vasıtasiyle cibayet edilmemesi, cun> huri müslimîn tarafından muvafık görülmüşdür.
Binaenaleyh bir veliyyül'emr, emvali batmanın zekâtlarını sahihlerinden cebren ahz edemez. Çünkü aksi takdirde icmaı ümmete muhalefetde bulunmuş olur. Şu kadar var ki, bu malların zekâtlarını sahihleri vermedikleri takdirde bunları veliyyül'emr, cebren ahz ederek meşru mahallerine sarf edebilir.
46 - : Beytülmâlin varidat menbâfan olan emvali zahireden, emvali zahireden, emvali ticariyyeden ve haraç ile cizyeden, rîkâz ile ganaim mallarından alınacak vergilere ve bir kısım hediyelerden, müsaleha bedellerinden, lûkatalardan, diyetler ile terikelerden ibaret mallara dair aşağıda sırasiyle malûmat verüecekdir.
Burada şunu kaydedelim ki, emvali zahireden olan kinler ile meyvalar-dan alınacak vergiler, araziye göre tebeddül eder. îsîâm ülkesindeki arazi İse araziyi Öşriyye, araziyi haraciyye, araziyi mevat, araziyi memleket, araziyi memlûke namiyle beş kısma ayrılır. Nitekim bunların mahiyetleri ıstılah kısmında yazılmişdır. [53]
47 - : Araziyi öşriyye; yağmur veya dere veya nehir sularîyle sular-dığı takdirde mahsulâtının onda biri; kovalar ile, dolablar ile sulandığı veya suyu para ile alındığı takdirde de yirmide biri hükümet namına öşr adiyle tahsil edilir. Tohum ve amele ücretleri gibi masraflar nazara alınmaz.
48 - : Araziyi Öşriyyeden alınacak olan öşür ve nısı föşürden ibaret vergiler, sahiblerinin vefatiyîe sakıt olmaz; belki terikelerinden istifa olunur.
Kezalik : bu arazi bir cihete vakf edilse bu vergisi sakıt olmaz. Araziyi öşriyyede bir sene içinde kaç defa mahsulât vücude gelirse her defasında vergi istifa edilir.
49 - : Araziyi öşriyyeden biri, hem yağmur veya nehr hem de dolab ve saire gibi bir âletle sulanacak olsa galibe itibar olunur. Müsavi oldukları takdirde - mükellefin lehine olarak - mahsulâtının yirmide biri alınır.
«Eimmei selâseye güre yirmid ebirinin durtte üçü alınır. Meselâ : mahsulât seksen kileden ibaret olsa bundan üç kile vergi alınır,)
50 - : Araziyi öşriyyeden alınacak vergilerde mal sahibi değil, arazi nazara alınır. Binaenaleyh arazi sahibi, gerek çocuk ve gerek mecnun ve gerek vakıf olsun vergisi istifa olunur.
51 - : Araziyi öşriyye birisinin , ekinler de başka birisinin, meselâ: tnüstecirin olsa mahsulâtın vergisi, imamı Azama göre arazi sahibinden îmameyne göre de mahsulât sahibinden aîınır. Mtiftabih olan, Imameyn kavlidir. «(Eimmei selâsenin İçtihatları da îmameyn veçhiledir.)
52 - : Araziyi öşriyye, müzarea suretiyle idare olunduğu takdirde mahsulâtının İktiza eden vergisi, tmami Azama göre arazi sahibinden alınır, îmameyne göre bu vergiyi arazi sahibiyle âmil, hisseleri nisbetinde verirler.
53 - : Araziyi öşriyyenin mahsulâtı satılacak olsa bakılır : eğer mahsulât yetişmiş ise vergisi arazi sahibinden, yetişmiş değilse müşteriden alınır.
54 - : Araziyi öşriyye üzerinde yatişib sahihleri tarafından kasden vücude getirilmiş olmayan çubuklardan, kamışlardan, çoğan ağaçlarından, ağaç sakızından çörek otu vesaire gibi nebatî devalardan öşür vesaire namiyle vergi alınmaz. Fakat arazi, bu gibi şeyleri yetiştirmeğe tahsis edilmiş ise o takdirde bu gibi mahsulâtdan da öşür veya nısıf öşür nisbetinde bir vergi alınır.
55 - : Araziyi öşriyyede vücude gelen buğday, arpa, yulaf, darı, mısır, pirinç gibi hububat; ceviz, fındık, fıstık, badem, zeytin, palamut, keten, kotentohumu, dut yaprağı, pamuk, nohuf. mercimek, purc;ı!:, susam, soğan, sarımsak, biber, kimyon, hardal, bakla, pnllrcnn, za^fYan, fesleğen, şekerkamışı. kudrethelvası, kavun, karpuz, hıyar vesair sebzelerin kâffesi vergiye tabidir.
Yenilmek suretiyle kendilerinden istifade olunmayıu da yalnız ziraat veya tedavi için kullanılan kavun, karpuz ve hatmi tohumlarından, hurma yaprağından, zamk ve işnandan, samandan ve mubah meralradan biçilen otlardan ise öşür alınmaz.
56 - : ötedenberi üzümünden Öşür alınagelen bağlara ekilen soğan ve sarmısakdan ve bu bağların derunundaki ağaçların aralarına ekilen şeylerin mahsulâtından öşür namiyle onda veya yirmide bir vergi alınır.
57 - : Kadîmen öşrü alman bağların içlerinde haneler yapılsa da yine bunların öşrü alınır. Bu bağlar, o hanelerin avlısı sayılmaz.
58 - : Araziyi öşriyye dahilinde vücude getirilen ballardan az olsun çok olsun onda bir nisbetinde bir vergi nltmr.
«(imam Mâlik i!e îmam Şafiiye güre baldan vergi alınmaz.)
59 - : Meyvalar ile ekinlerin vergilerini ahze istihkak, ne zamandan itibaren hâsı! olacağı hususunda çimmenin ihtilâfı vnrdır. Bu zaman, imamı Azam ile imam Züfere göre bunların salâhı zahir, Fesadından emniyyet hâsıl olduğu vakitdir. imam Ebu Yusuf e göre hasada imkân hâsıl olduğu vakitdir. imam Muhammede göre de bilfi'l hasad edilib tarlasında istif.edildiği vakitdir.
«(Şafiîlere göre hububatın kuvvetlendiği, meyvaların saiâhı zahir olduğu günden itibaren zekâtları, vergileri vacib olur.)
60 - : Meyvalar ile ekinlere aid vergilerin ahze istihkak zamanı hakkındaki ihtilâf üzerine bazı meseleler teferru' eder. Ezcümle bir ekin veya meyva henüz yetişib yetişmemiş bir halde iken sahibi bunu yese veya başkasına yedirse imam Azama göre bunun öşrünü zamin olur. imam Ebu Yusuf ile îmarcı Muhammede göre zamin olmaz. Bazı fukahaca da bunlardan maruf veçhile biraz mikdar yenilmesi, zamanı icab etmez. Fakat badelhasad yenilmesi, bilittifak zamanı mucib olur.
Maahaza bunlardan - harman sürülmedikçe - bilfi'l Öşür alınmaz. Henüz çimen halinde bulunan mahsulâtdan öşür istemek, caiz değildir. Üzüm bağlarından alınacak öşür de üzümlerin kesildiği zaman alınır.
61 - : Aşar memuru, öşrü harman yerinde tesellüm eder. Ahali verecekleri Öşrü hükümetin anbanna kadar götürmekle mükellef olmaz.
62 - : Araziyi öşriyyeyi sah;bi bir müddet muattal bırakacak olsa vergisi ile mükellef olmaz, velev ki zer'a- kadir olsun.
63 - : Araziyi öşriyyenin mahsulâtı badeFhasad sahibinin sun'i olmaksızın telef olsa veya çalmsa Öşrü sakıt olur.
64 - : Araziyi öşriyyeden tahakkuk eden öşür, veliyyül'emr tarafından tahsil edilmediği takdirde bizzat sahihleri tarafından fukaraya tevzi edilir. Bu husuşdaki mükellefiyet, bu arazi sahihlerinden başka türlü sakıt olmaz.
65 - Araziyi öşriyyeden birinin öşrünü veliyyül'emr almayıb sahibine bağışlasa bakılır : eğer sahibi fakir ise veliyyül'emre zaman lâzım gelmez. Çünkü bu verginin mahalli sarfı fakirlerdir. Bu halde vergi yerine sarf edilmiş olur. Fakat zengin ise bu öşür, kendisine bir atiyye mahiyetinde bulunacağından bu halde bunu veliyyül'emr zamin olur. Şöyle ki : bu mikdar bir malı beytülmalin haraca aid kısmından alarak sadakalara aid olan kısmına nakl eder, yani: bu atiyeyi haraç kısmından vermiş olur. Haraç ise görülecek maslahata mebni fakirlere de, zenginlere de sarf edilebilir.
66 - : Hububat ile meyvaların vesair araziyi öşriyye mahsulâtının vergiye tabi olmaları için muayyen bir mikdarda bulunmaları, yani : bir nisab ile mukayyed bulunmaları lâzım mıdır, değil midir?.
Bu mesele beynel'eimme ihtilâfı bulunmakdadır. Şöyle ki : imamı Azama göre bunlar çok olsunlar az olsunlar her halde vergiye tabidirler. Fakat îmameyne göre beş vesak = üç yüz sa' (312000 dirhem) mikdarı olmayan hu-bubatdan ve nâsm elinde bir sene kalamayacak olan sebzelerden vergi alınmaz, meğer ki bunlar ticaret için olsun. O takdirde kıymetleri iki yüz dirheme baliğ olursa vergileri alınır. Hidaye, Bahri Raik, Hİndiyye.
«(Eİmmei selâseye göre de mahsulâtın nisabı en az beş vesakdır, bundan noksan olan mahsulâtdan Öşür alınmaz. Sebzeler de öşre tabi değildir.
Fıkhı Şafiîde deniliyor ki : Musaffa olan hububatın nisabı beş, kabuk-lariyle iddihar olunub kabuklariyle yenilmeyen buğday, pirinç gibi hububatın nisabı da on vesakdır. Beş vesak ise bin altı yüz rıtlı bağdadîdir veya üç yüz sa'dır.
Fıkhı Hanbelîde de deniliyor ki : hububat ile meyvaların vergileri - sadakaları alınabilmek için iki şart vardır. Birincisi : bunlar nisab mikda-rina baliğ olmalıdırlar. Bu nisab ise kabuklarından tasfiye edilmiş hububat ile kurutulmuş hurmalar için beş vesakdır. Beş vesak üe üç yüz sa'dır. ikincisi : bu vergiyi verecek kimseler, bu verginin vücubü zamanında nisaba mâlik bulunmalıdırlar. Vakti vücub ise hububatın kuvvetlendiği, meyvaların da salâhları zahir olduğu zamandır. Kitabül'üm, Tuhfetül'muhtac.)
(imam Ebu Yusüfe göre hububâtdan her hangisi diğerine zam edilerek mecmuu nisab mikdarma, yani : beş vesaka baliğ oldu mu zekâtı lâzım gelir.
îmam Muhammede, imam Şafiiye, Süfyanı Sevrîye ve zahiriyye göre buğday, arpaya, hurma bunların hiç birine zam edilmez.
imam Mâlike göre buğday, arpa bir sınıf sayılır. Bunlar zekâtda biri-birine zammedilir. Nohud, bakla, böğrülce, mercimek, burçak, delüce de bir sınıf addedilerek diğerine zam edilir. Pirinç, darı, susam ise muhtelif .sınıf Iardir, başkalarına zam edilmezler.
(Bir senede iki defa husule gelen ekinler, biribirine zam edilmez. Binaenaleyh her biri beş vesakdan noksan olursa zekâtları lâzım gelmez. (Elmu-hallâ.) [54]
67 - : Araziyi hariciyyeden ve ihya edilen bir kısım araziyi mevatdan muayyen mesahalara göre beytüTmâl namına alınan vergilere «haraç» adı verilir ki, haracı mukaseme ve haracı muvazzaf namiyle iki kısma ayrılır. Istılah kısmına müracaat!.
68 - : Araziyi mevatdan ihya edilen yerlerin vergileri, bu arazinin kesb etdiği mahiyete göre istifa edilir. Şöyle ki bu yerler, araziyi öşriyyeden madud olduğu takdirde yukarıda bildirilen nisbetler dairesinde mahsulâtından vergi alınır. Araziyi haraciyyeden sayıldığı takdirde ise aşağıda yazılı olduğu veçhile araziyi haraciyye vergileri hakkındaki ahkâma tabi olur.
69 - : Haracı mukaseme ve muvazzafın mikdan, yerin tahammülüne göre mahsulâtın öşründen nihayet nısfına kadar muadil olur, bu mikdardan fazla olamaz. Velev ki arazinin daha ziyade haraca kabil'yeti bulunsun. Hattâ arazinin kabiliyeti görülmediği takdirde tarh edilmiş olan haracı muvazzaf mikdarı yarısına kadar tenzil edilebilir.
Meselâ : bir arazinin mahsulâtı, verilecek haracı muvazzafın iki mislinden dûn olsa bu haraç mikdarı tenzil edilir.
70 - : Vaktiyle Hazreti Ömer (radiyallahü tealâ anh) zamanında haracı muvazzafa tabi, sulu ekin tarlalarının her ceribi = dönümü için bir sa' ile bir dirhem, yoncanın ve susamın her dönümü için beş dirhem, ağaçları muttasıl üzüm bağlariyle hurma bahçelerinin her dönümü için on dirhem; karpuz, kavun ve sair sebzelerin, her dönümü İçin de üç dirhem haraç vazedil-mişdi. Bu nisbete her asırda riayet edilmesi, muktezayi adalet görülmekde, bundan fazla haraç alınması, sair ümerai müslimîn için gayri caiz sayılmak dadır.
71 - : Haracı mukasemede mahsulâtın onda bir, sekizde bir, yedide bir gibi muayyen bir mikdarının, haracı muvazzafda senevi muayyen bir meblâğın beytül'mal namına alınması asidir. Bununla beraber bu iki nevi haraç, arazi sahiblerîyle veliyyül'emr tarafından mezun olan vergi memurları arasında şu vecihlerden biriyle de bitterazî tesviye edilebilir.
(1) : Arazinin haline, mahsulâtın mikdarına göre mukaaten muayyen bir mikdar para alınır.
(2) : Arazideki ağaçların mikdarına göre bir meblâğ takdir edilerek alınır.
(3) : Arazideki ekinler ile ağaçların meyvaları sahibleriyle beytülmal memuru arasında bir nisbet dahilinde taksim edilir. Meselâ : arazinin bin kuruşdan ibaret olan haracı muvazzafına bedel, mahsulâtının biri bitterazi vergi olarak tahsil edilebilir.
72 - : Araziyi haraciyyeye üzüm çubukları veya sair meyva ağaçları dikilecek olsa bunların semereleri husule gelinceye kadar ve arazinin evvelki haracı kemafissabık tahsil edilir. Bilâhare semere husule gelince haraç bunlardan alınmaya başlanır. Şu kadar var ki alınacak haraç, dönüm başına on dirhemden zaid, evvelki haraç mikdarından noksan olamaz.
Bilâkis bağ halinde bulunan bir araziyi haraciyye üzerinden çubukları kesilerek mezrea haline getirilecek olsa kemakân bağ halindeki haraca tabi olur. Çünkü bu arazinin mutasarrıfı daha yüksek semere almaya kadir iken daha aşağı mahsulât almaya razı olmakla beytülmâlin hukukunu ihlâl edemez, meğer ki mezre halindeki mahsulât daha kıymetli olsun.
73 - : Ellerindeki arazinin haracı mütefavit olan bir karye ahalisi, müsavat üzere haraca tabi tutulmalarını taleb etdiklerinde bakılır : eğer bu arazinin vaktiyle müsavat üzere haraca tabi tutulmuş olduğu bilinirse ona göre muamele yapılır. Ve eğer müsavat üzere haraca tabi olub olmadığı malûm bulunmazsa haraçları hâli üzere bırakılır. [55]
74 - Araziyi haraciyye, mâliki tarafından bir cihete vakf edilmekle haraciyye olmakdan çıkmaz. Binaenaleyh bu araziden muayyen olan haracı kemafissabık istifa edilir.
Kezalik : araziyi haraciyyenin zimmî olan sahibi, müslüman olsa veya bu araziyi bir müslümana satsa bu arazinin haracı öşre tebeddül etmez.
«(imam Mâlike göre bu arazi, öşriyyeye tebeddül eder. Çünkü haracda zillet mânası vardır, bu, bir müslım hakkında ihdas ve ibka edilemez.)
Buna cevaben deniliyor ki : zillet mânası, haracın ilk defa vazedilme-sindedir. Bekasında değildir. Haracı rüûs ise bunun hilâfınadır, onda hem İbtidaen hem de bekaen zillet vardır. Binaenaleyh bir gayri muslini, müslim olsa artık bu haracı baki kalmaz.
Bilâkis bir gayri müslim, araziyi öşriyyeden bir yeri satın alsa - İmamı Azama göre - üzerine haraç lâzım gelir. Çünkü Öşür, zekât demekdir. Gayri müslim ise zekâta ehil değildir, imam Ebu Yusüfe göre iki kat öşür lâzım gelir. Zira bu yere evvelce fakirlerin haklan taallûk etmişdir. Gayri müslimin hâli ise bu hakkı ifaya salih değildir. Artık hem fukaranın hakkı, hem de haraca bedel ikinci öşür istifa edilir, imam Muhammede göre bir öşür alınmakla iktifa çdilir.
«(İmam Mâlike göre bu yeri müslümanlara satmaya icbar edilir. Tâ kî bundan zekât alınması devam etsin.
İmam Şafiîye göre gayri müslimin bu yeri alması esasen caiz olmaz. Çünkü bundaki zekât hakkı ihlâl edilemez. Diğer bir kavline göre de o gayri müslimden hem öşür, hem de haraç alınır, Ibni Ebi Leylâmn kavli de böyledir. Şüreyk îbni Abdillâha göre bu yerden öşür de, haraç da alınmaz. Nasıl ki bir gayri müslimin bir müslümandan satın aldığı hayvanatı saîme hakkında da böyle bir şey lâzım gelmez.)
Fakat bu kıyas sahih değildir. Çünkü araziyi namiyye, dari islâmda bir vazifeden - - vergiden hâli olamaz. Sair emval ise böyle değildir. Mebsutı Serahsî.
75 - : Araziyi haraciyyenin haracı veliyyül'emr tarafından bir kimseye ikta = tevcih edilse o kimse, bu haracı istifa eder, veliyyül'emrin yeni bir kararı bulunmadıkça bu haracı artıramaz.
76 - : Araziyi haraciyyenin mahsulâtı, ihtirazı mümkün olan gayri semavî bir âfet ile, meselâ : hayvanatın tarlaya sokulmasiyle telef veya ba-del'hasad harmanda herhangi bir suretle zayi olsa muayyen olan haracı sakıt olmz.
77 - : Suları kesilen veya su baskınına uğrayan veya ekinlerine âfeti semaviye isabet eden araziyi haracîyyeden haraç alınmaz. Şu kadar var ki mahsulâtı yangın gibi, şiddetli soğuk gibi bir semavî âfet ile mahv olan bir araziyi haraciyye, haracı muvazzafa tabi olub da ayni sene içinde tekrar ekilib mahsulâtını almaya imkân bulunduğu takdirde muayyen haracı istifa edilir. Bu imkân en az üç ay ile mukayyeddir.
78 - : Araziyi haraciyyenin mahsulâtından bir kısmı, haracı muvazzafı iskat edecek bir sebeple telef olub da bir kısmı kalacak olsa bakılır: eğer bu kalan kısım, o mahsulât için sarf edilen mebaliğden başka alınacak haracın en az iki misline muadil ise muayyen haraç alınır, bundan noksan ise yalnız bunun yarısı istifa olunur.
Meselâ, baki kalan kısım, masrafdan sonra her dönüm başına iki sa' ile iki dirhem mikdarına baliğ olsa her dönüm başına tarh edilmiş olan bir sa' ile bir dirhem haraç alınır. Fakat bundan da noksan ise yalnız bunun yarısı haracı muvazzaf olarak tahsil edilir, fazla bir şey alınamaz. 79 - : Haracı muhafaza tabi olan araziyi herhangi bir kimsenin men'ine mebni sahibi ekmeğe kabir olmasa haracı sâkit olur. Nitekim herhangi bir sebeple ekilmeyen araziyi haraciyyenin haracı mukasemesi de sâkit bulunur.
80 - : Haracı muvazzafa tabi olan araziyi mâliki ekmeksizin başkasına satacak olsa bakılır : eğer o sene içinde o araziyi ekmeğe kâfi bir müddet mevcut ise haracı müşteriden alınır, böyle bir müddet kalmamış ise haracı bayiinden tahsil edilir.
81 - : Araziyi haraciyyenin mâliki, arazisini ekmekden âciz kalsa veliyyül'emr muhayyer olur, isterse o araziyi başkasına müzareaya verib mâlikinin hissesinden haracını istifa eder, isterse icareye verib haracı bedeli icareden alır, isterse beytülmâl vasıtasiyle ekdirir, meselâ : mâlikine kâfi mikdarda tohum ve saire borç vererek ziraati temin eder. Bunların hiç biri mümkün olmadığı takdirde o araziyi satıb semeninden tahakkuk etmiş olan haracı muvazzafı tahsil eder. Çünkü zararı âmmı def için zararı hâs iltizam olunur.
Bu arazi, bilâhare zer'a kadir olunca mâlikine iade edilir. Meğer ki satılmış olsun.
Bir kimse, araziyi öşriyye veya haraciyyeden bir yeri mahza ticaret için satın alsa bundan dolayı kendisine zekât lâzım gelmez, belki yine öşrü veya haracı lâzım gelir. Çünkü zekât ile bunlar içtima etmez. Mebsut.
82 - : Araziyi haraciyye, mâliki tarafından fukaraya mesken veya gailesi alınmak üzere han, yahut âmme için makbere ittihaz edilse - sahih olan kavle nazaran - haracı sakıt olur.
83 - : Gayri müsmir ağaçlardan, tarlaların etrafında bulunan dağınık meyva ağaçlarından ve sel sularının araziyi basmasına mani olmak için sınırlarda dikilmiş ağaçlardan haraç alınmaz. Bedayî, Bahri Raik, Düri Muhtar, Hindiyye. [56]
84 - : Araziyi memleket, veliyyüFemrin müsaadesiyle bâ tapu talibleri-ne tevcih edilir, uhdelerine tevci hedilen kimseler, bu arazinin sahibi değil, mutasarrıfı ve müste'ciri bulunmuş olurlar. Kira bedeli olarak mutasarrıflarından her sene ya maktuan bir bedel alınır ki bu, senevi muayyen bir vergi demekdir. Yahut bu arazi ekildikçe hâsılatından onda bir, dokuzda bir, sekizde bir gibi bir hisse beytül'mâl namına istifa edilir. Mutasarrıfları tarafından verilen bu vergi veya bu hisse, kendilerine nazaran bedeli icare, hükümete nazaran haraç mesabesindedir. Binaenaleyh bu arazi mahsulâtından artık öşür verilmesi lâzım gelmez. Çünkü bir kerre îmamı Azamın içtihadına göre öşür, mucire lâzım gelir. Mucir ise bu arazide beytül'maldır. Sonra verilen bu bedeli icar, bir haracı muvazzaf, hisse ise bir haracı mukaseme mesabesindedir. Haraç ile öşür İse bir arazide içtima etmez.
Türkiyedeki arazi, umumiyeti itibariyle bu kabildendir. Artık bu arazi, ne Öşre, ne de ayrıca haraca tabi değildir. ReddüTmuhtar.
Fakat araziyi memleket mahsulâtından nisab haddine baliğ, ihtiyacdan zaid bir mikdarı ticaret maksadiyle der anbar edilmiş olursa bunun üzerinden bir sene geçince zekâtı icab eder. Nitekim öşrü verilen buğdayın sahibine kifayet edecek mikdanndan ziyadesi ticaret niyetiyle hıfz nisab mikdarı oîub üzerinden bir sene geçince zekâtı lâzım gelir. Abdurrahİm fetâvâsı.
85 - : Araziyi memleket, mutasarrıflarının ellerinde muayyen ücretleri verildikçe nez' edilemez, onların vârislerine şer'an mevrus da olmaz, Şu kadar var ki veliyyül'emr, beytülmâl için nafi görürse bunların vârislere intikaline müsaade edebilir. Nitekim bu arazi, Türkiyede bir kanun dahilinde vârislere intikal etmekdedir.
Muattal bırakılarak hükümete aid vergisi istifa edilemiyen arazinin mutasarrıfları elinden alınması hakkında da ayrıca hükümler vardır.
86 - : Araziyi memleketden bazı parçaların (çiftliklerin vergileri, bey-tülmâlden vazife almaya istihkak'ları olan zevata veliyyül'emr tarafından tevcih edilebilir. Bu tevcihe ikta denir.
Bu zatlar, o araziden minel'kadîm ne veçhile ve ne nisbetde vergi veya hisse alına gelmiş ise onu tağyir ederek fazla bir şey alamazlar. Meğer ki bu arazi hakkında veliyyül'emr tarafından ayrıca bir karar ittihaz edilsin. Dürri Muhtar, Reddi Muhtar.)
87 - : Vaktiyle Türkiyede Umar, zeamet, hâs namiyle sihapilere, kumandanlara vesair ricale tevcih edilen arazi, ikta kabilinden bulunmuşdu.
îktaın diğer bir nevi de vardır ki, böyle bir arazi parçasının hükümet tarafından bir zata tamamen temlik edilmesi suretiyle olur. 11u halde o arazi hakkında sırf araziyi memlûke hükmü cereyan eder.
88 - : İslâm ülkesindeki sahralar, dağlar, araziyi gayri memlûkeden madud, hükümete aiddir. Hükümet tarafından ecnebilere, yol kesicilere karşı himaye edilen bu gibi yerlerde yetişen mahsulâtdan vehusuîe gelen ballardan onda biri beytülmâl nâmına alınır. Çünkü bunlara mâlikiyyetden mak-sad, nemadır. Nema hâsıl olunca hükümet namına mâlikiyet husule gelmiş olur.
Bu mesele, imamı Azama ile îmam Muhammede göredir, imam Ebu Yu-süfe göre dağlarda bulunan nebatat vesaireden beytülmâl namına bir şey alınmaz. Çünkü dağlar, araziyi memlûkeden değildir. Hidaye, Reddi Muhtar, Hindiyye.
89 - : Sahralarda, dağlarda vesair arazide sayd edilen hayvanlardan dolayı vergi alınmaz. Çünkü bu hayvanlar, hükümetin himayesinde sayılmaz.
Hüdayı nâbit olub cibali mübaheden kesilen kerestelerden de öşür alınmaz. Fakat ticaret için vücude getirilen ağaçlık ve kamışlıkdan kesilib satılan odunlardan, kamışlardan öşür alınır.
90 - : Yeri araziyi emiriyyeden, gürumu ise mülk olarak satın alman bağdan zekât lâzım olmaz. Abdurahim fetavası. [57]
91 - : Sırf araziyi memlûke mahsulâtından da öşür sureliyle vergi alınır. Hattâ vaktiyle araziyi haraciyye veya saire kabilinden iken bilâhare araziyi memlûkei sırfa sırasına geçen araziden de bu öşür alınır :
Meselâ : mâliklerinin tamamen inkıraziyle beytiH'mâle intikal edib de velîyyüFemrin müsaadesiyle bir müslümana sahihan satılan bir araziyi haraciyye, haraciyye olmakdan kurtulur. Binaenaleyh bundan artık haraç namına bir şey alınmaz. Fakat bu arazi ekilince mahsulâtından Öşür veya nısıf öşür verilmesi lâzım gelir. Çünkü bu öşür, bu mahsulâtın zekâtıdır, üzerinde husule geldiği arazinin sırf araziyi memlûkeden olub olmamasiyie meşrut değildir.
92 - : Mülk haneler vergiye tâbi olmadığı gibi bu hanelerin bahçelerindeki ağaçların meyvalarından da vergi alınmaz. Bu bahçeler hanelere tabidirler.
Fakat bir müslüman, mâlik olduğu hanesini veya mezreasını bostan haline getirse mahsulâtı Öşre tabi olur. Bu bostan, gerek mai öşr ile ve gerek mai haraç ile suvarılsın. Bedâyî, Kâfi, Hindiyye. [58]
93 - : Hayvanatı ehliyyeniri «s'aime» denilen kısmında muayyen rm'kdar-larda vergi alınabilir. Şöyle ki : senenin yarısından ziyade müddetle meralarda otlamak suretiyle barınan ve kendilerinden süt, döl alınması veya kendilerinin semizlenib yağlanması matlûb olan koyun, sığır, deve gibi müslÜ-manlara aid hayvnaatı ünsiyyeden senede bir defa «sâî» denilen tahsildar vasıtasiyle bir muayyen nisbet dahilinde vergi alınır ki buna «mevaşî sadakası» adı verilir.
Bu hayvanatdan vergi alınabilmesi için aşağıda yazıldığı veçhile bes şart vardır :
94 - : Bu hayvanların mâlikleri; âkil, baliğ, hür ve müslüman olmalıdırlar.
Binaenaleyh bu evsafı haiz olmayan kimselere aid olan hayvanatdan Öşür, sadaka namiyle vergi alınamaz.
95 - : Bu hayvanlar, sütleri, dölleri alınmak veya semizlenmek için ittihaz edilmiş olmalıdırlar.
Binaenaleyh ziraatde kullanılmak veya kendilerine yük yüklemek İçin ittihaz edilen hayvanat, bu vergiye tâbi değildir.
96 - : Bu hayvanlar senenin yarısından ziyade mübahül'intifa olan meralarda beslenmiş olmalıdırlar.
Binaenaleyh bu nlüddetden noksan olarak mer'ada bulunan, mütebaki vakitlerde alef ile beslenilen hayvanlardan bu sadaka alınamaz.
97 - : Bu hayvanlar üzerine havelânı havi bulunmalı, yani : bir senei kameriyye geçmiş olmalıdır.
Binaenaleyh henüz bir sene tamam olmadıkça bunlardan vergi alınamaz.
98 - : Bu hayvanlar, nisab mikdarma baliğ bulunmalıdırlar. Bu nisabın azı; koyunlar ile keçiler için kırk, sığırlar ile mandalar için otuz, develer için de beşdir;
Binaenaleyh bir kimsenin hayvanları bu mikdarlardan noksan olunca zekât vergisine tabi olmazlar. Bedayî, Dürri Muhtar, Bahri Raik.
«(îmam Şafiîye göre müteaddid kimselerin müştereken mâlik oldukları mahlut hayvanları nisab mikdarma baliğ olunca zekât lâzım gelir, velev ki her birinin hissesi nisab mikdarma baliğ olmasın. Meselâ: müşterek kırk koyundan zekât gelir, velev ki bunlar yüz kişi arasında şayian müşterek bulunsunlar. TuhfetüT muhtaç.)
(îmam Mâlike, Leyse, Zahirîlerden bazılarına göre deve, sığır, koyun sâime olsun olmasın zekâta tabidirler. Zahirîlerden bazılarına göre ise deve hakkında hüküm böyledir. Koyun ile sığır hakkında ise sâime olmadıkça zekât lâzım gelmez. Elmuhallâ.) [59]
99 - : En az kırk koyundan bir, yüz yirmi bir koyundan iki, iki yüz bir koyundan üç, dört yüz koyundan dört koyun vergi alınır,
t)ört yüz koyundan sonra her yüz koyun için ayrıca bir köyün lâzım gelir. Meselâ : beş yüz koyundan beş, altı yüz koyundan altı koyun alınır, aradaki miktarlar, vergiden müstesnadır.
Vergi olarak aynen alınacak koyunlar, lâakal birer yaşlarım doldurmuş, olmalıdırlar.
Keçi de koyundan madud, ayni hükme tabidir.
100 - : Vergiye tabi olan koyunlar ile keçiler, karışık bulunsalar galib olan cinsden vergi verilmesi müstahsendir. Müsavi oldukları takdirde mal sahibi muhayyer olur. Binaenaleyh bunlar meselâ : yirmi koyun ile yirmi keçiden ibaret bulunsa mal sahibi dilerse bir koyun ve dilerse bir keçi vergi olarak sâîye verir.
101 - : Henüz birer yaşını ikmal etmemiş olan kuzulardan, oğlaklardan vergi - sadaka alınmaz. Fakat bunlar ile beraber sene nihayetinde bir yaşını ikmal etmiş bir koyun veya bir keçi bulunursa hepsinden vergi alınır. Meselâ otuz kuzu ile on adet de koyun bulunsa bunlar bir koyun vergiye tabi olurlar.
102 - : Müctemi olan nisabların tefriki caiz olmadığı gibi müteferrik bulunan nisabların cem'i de caiz değildir.
Binaenaleyh bir kimsenin meselâ : seksen koyunu bulunsa bundan yalnız bir koyun vergi alınır. Fakat bu seksen koyun, iki kimse arasında nıs-fiyyet üzere müşterek olursa her birinin hissesinden bir koyun tahsil edilir. Meğer ki şeriklerden biri çocuk olmak gibi bir sebeble bu sadaka ile mükellef bulunmasın. O halde onun hissesinden bir şey alınmaz.
103 - : Alınacak hayvanatı sâime sadakaları, îmamı Âzam ile îmam Ebu Yusüfe göre nisab mikdarma taallûk edib, sadakadan müstesne ma'füv olan kısma taallûk etmez. îmam Muhammede göre ise her ikisine taallûk eder.
Binaenaleyh bir mükellefin meselâ : seksen koyunundan kırk danesi sene tamamından sonra telef olsa imamı Azama göre bir koyun imam Muhammede göre ise yarım koyun verilmek icab eder. Hidaye, Hindiyye. [60]
104 - : Sâime bulunan en az otuz sığır için erkek veya dişi olarak bir yaşında bir buzağı vergi alınır. Ondan sonra kırk sığır için iki yaşında erkek veya dişi bir dana, altmış sığır için birer yaşında iki buzağı, daha sonra her otuzda bir buğazı ve beher kırkda bir danahisabı üzere vergi alınır.
Meselâ : yetmiş sığır için bir buzağı ile iki yaşında bir dana, seksende iki dana, doksanda üç buzağı, yüzde bir dana ile iki buzağı yüz onda bir buzağı ile iki dana verilmesi lâzım gelir.
Yüz yirmide dört otuz bulunduğundan dört buzağı, yahut üç kırk bulunduğu cihetle üç dana vermek hususunda sahibi muhayyerdir.
Kezalik : iki yüz kırkda sekiz buzağı, yahut altı dana vermekte muhayyerdir.
İşte bu kıyas üzere sığır cinsinin vergisi istifa olunur.
105 - : Mandalar da sığırdan madud, ayni hükme tabidir. Muhtelit oldukları takdirde birbirlerine zam olunurlar.
Sığırlar ile mandalar muhtelit oldukları takdirde bakılır : hangi cins galib ise vergi ondan alınır, müsavi oldukları takdirde âlânın ednasiyle ed-nanın âlâsı nazara alınarak vasatından vergi istifa olunur.
106 - : Nisablar arasındaki mikdarlar, vergiden müstesnadır.
Meselâ : otuz dokuz sığırdan otuzu için bir buzağı lâzım gelir, mütebaki dokuzu için bir şey lâzım gelmez. Bedayî, Hindiyye.
«(Zahirîlere göre de mandalar, sığır sımfındandır. Elli sığırın zekâtı bir sığırdır. Bu hususda sahabei kiramın hükmü vardır, müteyakkan olan bir ic-ma mevcuddur. Elmuhallâ.) [61]
107 - : Sâimeden olan beş deveden dokuz deveye kadar bir koyun, on deveden on dört deveye kadar iki koyun, on beş deveden on dokuz deveye kadar üç koyun, yirmiden yirmi dört deveye kadar dört koyun verilir.
Yirmi beş deve için iki yaşında bir dişi deve, otuz altı deve için üç yaşında bir dişi deve, kırk altı deve için dört yaşında bir dişi deve, altmış bir deve için beş yaşında bir dişi deve, yetmiş altı deve için üç yaşında iki dişi deve, doksan birdeve İçin yüz yirmiye kadar dört yaşında iki dişi deve verilir.
108 - : Yüz yirmi deveden sonra yüz kırk deveye kadar dört yaşında iki dişi devenin üzerine her beş devede bir koyun ilâve edilir.
Yüz kırk beş deve için dörf yaşında iki dişi deve ile iki yaşında bir dişi deve verilir.
Yüz elli deve için dört yaşında üç dişi deye verilir. Bundan sonra yüz yetmiş deveye kadar dört yaşında üç dişi devenin üzerine her beş devede bir de koyun ilâve edilir.
109 - : Yüz yetmiş beşden yüz seksen beşe kadar, dört yaşında üç dişi deve ile iki yaşında bir de dişi bir deve verilir.
Yüz seksen altıdan yüz doksan beşe kadar dört yaşında üç dişi deve ile üç yaşında' bir dişi deve verilir.
Yüz doksan altından iki yüz deve için de dört yaşında dört dişi deve verilir.
110 - : İki.yüz deveden daha ziyade olan develer için de yüz elliden iki yüz deveye kadar olan vergi nisbeti tekrar olunur.
Meselâ ; iki yüz bir deveden iki yüz yetmiş beş deveye kadar dörder yaşında dört dişi deve ile beş de koyun verilmesi lâzım gelir.
111 - : İki nisab arasındaki mikdar hisaba katılmaz.
Meselâ : beş deve için dokuz deveye kadar bir koyun verilir. On deye için de iki koyun verilir, aradaki dört deve ise vergiden müstesna bulunmuş olur.
112 - : Vergi hususunda develerin erkekîeriyle dişileri, Arab develeriy-le Acem develeri müsavidir. Şu kadar var ki vergi olarak verilecek develerin dişi olması şarttır. Erkek verildiği takdirde kıymet itibariyle alınır.
113 - : Deve yavruları için vergi alınmaz. Fakat bunlar an alariyle veya kendi cinslerinden sair büyük hayvanlar ile beraber bulundukîan takdirde vergiye tabi olurlar.
114 - : Hnyvnnlnr, vergi hususunda analarına tabidirler.
Binaenaleyh bakarı ehli ile bakarı vahşî arasında doğan hayvanın anası bakarı ohlî ise^ nisaba dahil olur, bakarı vahşî ise nisaba dahil, vergiye tabi olmaz.
Kezalik : koyun ile ceylândan tevellüd eden bir koyunun anası koyun ise nisaba dahil, vergiye tabi olur, ceylân ise olmaz.
115 - : Sâî = tahsildar, vergi olarak alacağı hayvanları mevcudun orta halli olanlarından alır. Maahaza bu hayvanların yerine kıymetlerini almak da caizdir. Bu kıymet, bu verginin verildiği beldede tediye günündeki piyasaya göre tayin edilir.
116 - : Hükümeti islâmiye tarafından alman hayvanatı ehliye rüsumu, bunların zekâtları niyetile verilince bunların şer'î vergilerine = sadakalarına mahsub edilebilir.
Meselâ : ağnam rüsumu, ağnam sadakasına niyyet edilerek verildiği takdirde bu sndaknya mahsub edilmiş olur.
Nitekim bir müslümanın ticaret mallarından hükümeti islâmiyyeye gümrük namiyle verdiği akçeyi zekât niyetiyle verirse - sahih olan kavle göre - bu, zekât yerine geçer. Haniyye, Âli Efendi Fetâvâsı.
117 - : Sâime olan hayvanlar, sene nihayetinde vergileri tahakkuk edib de henüz istifa edilmeden telef olsalar artık vergileri tahsil edilemez. Çünkü alınacak vergi, esasen bunların aynlerine taallûk eder, aynleri telef olunca - mahallin fevtine mebni - vergi de sakıt olur.
Badelhavl itlaf edilen hayvanların vergileri ise bundan müstesnadır, bunlar istifa edilirler.
118 - : Sâimeden olan hayvanların sahibi, sene nihayetinde henüz icab eden vergiyi vermeden vefat etse artık bu vergi terikesinden istifa edilemez. Çünkü bu vergi, haddi zatında zekât demekdir. Zekât ise mükellefin niyetine merbuttur. Vefat vukuunda ise mükellefin niyetine imkân kalmaz. Meğer ki mükellef hayatında bu verginin verilmesini vasiyyet etmiş olsun. Bu takdirde vârisleri tamamını mücîz olmazlarsa bu vergi terikenin sülüsünden tahsil edilir.
119 - : Vergiye tâbi hayvanları sene nihayetinde sahibi başkasına sattığı takdirde bakılır : eğer saî, orada hazır ise muhayyerdir; dilerse bunların içinden vergi = sadaka olarak aynen alınması icab eden hayvanın kıymetini satıcıdan alır. Bu halde satış muamelesi tamam olur. Dilerse bunu aynen kabz eder. Bu takdirde o hayvan hakkındaki satış bâtıl olur. Fakat sâî, orada satış esnasında hazır bulunmamış olduğu takdirde artık müşteriden bir şey alamaz, sadaka olarak alınacak havvanın kıymetini satıcıdan istifa eder. Muhit, Kâdıhan, Hindiyye.
«(Zahirîlere göre de develer, hangi smıfdan olursa olsun hepsi de deve olub zekâtda nisabları, beşdir. Beş deveden dolayı bir koyun, verilmek lâzımdır. Ona baliğ olunca iki koyun, on beşde üç koyun, yirmide dört koyun verilmek icab eder. Elmuhallâ.)
Afların, hımarlar ile katırların vergiye tâbi olub olmadıkları :
120 - : Erkek ve dişi atlar, karışık bir halde mer'alarda salıverilmiş oldukları takdirde - İmamı Âzam ile İmam Züferin içtihadlarına nazaran •- vergiye = sadakaya tabi olurlar.
Bunların nisabı, bir rivayete göre beş, diğer bir rivayete göre üçdür. Fakat İmamı Azamdan rivayet edilen sahih bir kavle göre atlarda adede değil, kıymete itibar olunur. Binaenaleyh kıymetlerinin kırkda biri nisbetinde vergi abnır. Meselâ : böyle bir atın kıymeti dört bin kuruş olsa vergisi yüz kuruş olur.
121 - : Ticaret için olmayan hâlis erkek atları için vergi yoktur. Bunlar, gerek cihad için hazırlanmış olsun ve gerek olmasın. Fakat safi, yani : aygırlar ile karışık olmayan ve sâime bulunan kısraklar, vergiye tabidirler, îmameyne göre ticaret için olmayan at cinsi vergiye tabi değildir. Gerek erkeklerile dişileri, karışık bir halde bulunsun ve gerek bulunmasın. Müftabih olan da budur. Fakat bazı fukahaya göre bu hususda sahih olan, İmamı Âzamin kavlidir.
122 - : Ticaret için olmayan hımarlar, esterler, çift veya eşya nakli veya rîikûb için olnn hayvanlar ve en az altı ay alef ile beslenen hayvanlar vergiye tabi değildirler. Bunlar, havaici asliyycdcn maduddurlar. Dürri Muhtar, Hindiyye. [62]
123 - : Tacirler, islâm ülkesinde mallarını bir şehirden diğer bir şehire naklettikleri takdirde bu mallardan mikdarlarına göre şeraiti dairesinde âşir denilen memur tarafından sadaka namiyle bir vergi alınır. Bu, bir nevi ka-zanç ve gümrük vergisi mahiyetindedir,
124 - : Âşir; hür, müslim, kuvvet ve necdetle muttasıf olub şehir.ve kasabalardan hariç, büyük bir rehküzerde ikamet ederek tüccarın serbestçe seyir ve sefer etmelerini temin, mallarını yol kesicilerden vesaireden himaye ve siyanet eder, bunun mukabilinde de muayyen vergileri tahsilde bulunur,
125 - : Ticaret vergisi, hem müslümanlann, hem de zimmîler ile müs-te'minlerin ticaret mallarından istifa edilir. Bu ticaret malları, emtia kabilinden olacağı gibi mevaşî, hububat, nükud ile huliyyat kabilinden de olabilir.
Aynları bakî kalmak üzere kendilerinden intifa ve istifade olunan kumaş, esvab, esliha, altın ve gümüşden yapılmış kablar, emtiadan maduddur. Müfredi : meta'dır.
Aynleri istihlâk edilmek suretiyle kendilerinden istifade olunan buğday, arpa gibi mekîlât, dirhem ve dînar gibi bir kısım mevzunat, cevher, inci, yüzük gibi huliyyatdan sayılan kıymetdar eşya, emtiadan madud değildir.
126 - : Tacirlerin seyir ve sefer halinde istishab etdikleri yukarıda yazılı mallar, bütün emvali zahire hükmünde olub vergiye tâbi bulunurlar. Emvali zahirenin vergilerini - sadakalarını istifa ise hükümeti islâmiyyeye aid bir hakdır.
Binaenaleyh tacirler, bu vergileri kendi kendilerine istedikleri yerlere sarf edemezler. Maahaza bu vergilerin tacirlerden alınabilmesi için aşağıdaki şartların tahakkukuna lüzum vardır.
127 - : Ticaret mallarının sahipleri âkil vebaliğ bulunmalıdırlar.
Binaenaleyh çocuk veya mecnun olan kimselerin ticaret mallarından vergi alınmaz. Çünkü müslüman olan bir çocuk veya mecnun, zekât vermekle mükelef değildir. Bu vergi ise müslümanlar hakkında bir nevi zekât mahiyetindedir.
Zimmî bulunan çocuklar, mecnunlar ise bu vergi hususunda islâm ahkâmına tabidirler. Bundan yalnız müste'minler müstesnadırlar. Şöyle ki : dari islâmda müste'min olarak bulunan gayri baliğ veya gayri âkil ecnebi bir tacirin mensub olduğu hükümet, kendi memleketinde çocuk veya mecnun olan müslim tacirin mallarından vergi = gümrük rüsumu alıyorsa islâm hükümeti de o tacirin mallarından vergi alır ve illâ almaz.
128 - : Ticaret mallarının üzerinden bir senei kameriyye geçmiş bulunmalıdır ki, havli havelân denir.
Binaenaleyh nisabı teşkil eden bir mal, bir tacirin elinde bir sene kalmış olmadıkça vergiye tâbi olmaz. Bundan müste'minler müstesnadırlar. Şöyle ki : dari İslama istîman ile gelen bîr harbînin ticaret malinden bir sene geçmesine bakılmaksızın - gümrük resmi olarak - bir vergi alınır. Fakat o müste'min, dari islâmda bulundukça aradan bir sene geçmedikçe mallarından tekrar vergi alınmaz. Şu kadar var ki, aradan daha bir sene geçmeden dari harbe gidib de müteakiben dari İslama avdet etse elindeki ticaret mallarından tekrar vergi alınır. Çünkü bu defa yeniden müste'min olarak islâm ülkesine gelmiş olur.
129 - : Ticaret malları, bunlar ile seyrü seferde bulunan kimselerin şahsiyetlerine âid olmalıdır.
Binaenaleyh böyle bir kimsenin elinde bizaa, müdarebe, emanet tarikiyle bulunan mallardan vergi alınmaz. Çünkü aksi takdirde bu mallar başkalarına aid olduğundan onların izin ve müsaadeleri olmaksızın gıyablarında vergilen alınmış olur. Bu ise muvafık mahzurdan salim değildir. Şu kadar var ki hazır bulunan bir müdaribin ribhden hissesi, nisab mikdarına baliğ ise yalnız bu hisseden vergi alınır.
130 - : Ticaret malları mukabilinde sahihlerinin borcu bulunmamalıdır. Binaenaleyh müslüman veya zimmî olan bir tacirin elindeki bir ticaret
malına muadil borcu bulunduğu takdirde bundan vergi alınmaz. Bundan müste'minler müstesnadırlar, onların malları dari islâmda himaye edildiği cihetle karşılığında vergi alınır, kendilerinin borçlu olup olmadıkları nazara alınmaz.
131 - : Ticaret mallarını Aşir, himayeye kadir olmalıdır.
Binaenaleyh bir beldeyi veya bir kasabayı tegalüben elde eden bir güruh, tacirlerin mallarından icab eden vergileri almış bulunsalar artık bu mallardan başka vergi alınamaz. Çünkü bu vergiler, himaye mukabilinde almmakdadır. Himaye bulunmadıkça vergiye istihkak hâsıl olmaz.
132 - : Ticaret mallarının miktarı veya kıymeti nisabi zekât miktarına müsavi olmalıdır. Binaenaleyh bundan - yani kıymetçe iki yüz dirhem, gümüşden veya yirmi miskal altından - noksan olan bir ticaret malı, vergiye tabi olmaz, velev ki bir müste'mine aid bulunsun.
133 - : Nisab mikdarı, senenin ibtidasiyle intihasında nazara alınır, sene arasında nisaba noksan arız olmasına bakılmaz.
Meselâ : bir ticâret malı, sene bidayetinde nisab mikdarına baliğ iken bir kaç ay sonra noksanlaşıp da sene sonunda yine nisab mikdarına baliğ olsa vergiye tabi olur. Fakat sene esnasında kamilen helak olsa artık havi bâtıl olur, yani : bilâhare elde edilecek malîar için yeniden bir mebde' vücude gelir.
(Mâlikîlere göre sene esnasında istifade edilen mal üzerinden tam bir senei kameriyye geçmedikçe bu malın zekâtı lâzım gelmez. Sahibinin yanında o mal cinsinden zekâta tabi başka bir mal bulunmuş olsun olmasın. Bundan yalnız hayvanat müstesnadır. Meselâ : bir kimsenin yanında nisab mikdarı mâşiye bulunduğu halde sene ortasında tevellüt suretiyle olmaksızın başka mâşiyeye mâlik olsa hepsinin zekâtını o senenin nihayetinde vermesi icabeder. Tevellüt suretile olduğu takdirde ise validelerinin üzerinden geçecek sene nihayetinde - mecmuu nisab mikdarına baliğ olunca - zekâta tabi olurlar, valideleri nisab mikdarına baliğ bulunmuş olsun olmasın. Elmuhallâ.)
(Zahirîlere göre de sene esnasında elde edilen mal üzerinden müstakillen bir sene geçmedikçe ayni cinsden olan sair mallar ile birlikde zekâta tabi olmaz. (Elmuhalîâ.)
«(Hanbelîlere göre sene esnasında nisab mikdarına noksan arız olunca müddet, münkati olur, mal yeniden nisab mikdarına baliğ olduğu zamandan itibaren müddet bağlar.)
134 - : Ticaret için alınan hayvanlar, sene esnasında sâime kılınacak olsa bu sâime kılındığı tarıhden itibaren vergi müddeti hisab edilir, yani: bu tarihden itibaren bir sene geçmedikçe sâime vergisi alınamaz. Çünkü sâime ile emvali ticaretin vergileri muhtelif olduğundan birinin havli, diğerinin havli, mebdei üzerine bina kılınamaz. Fakat ticaret eşyasiyle de-rahim ve deninir, sene içinde istibdal edilse havi, müddet, münkati olmaz.
135 - : Bir tacir, âşİre hitaben : «Bu mal üzerinden henüz bir sene geçmiş değildir» veya «bu mala mukabil borcum vardır» veya « bu malın vergisini fülân âşire verdim» yahut «bu malın sadakasını bulunduğum beldeden daha çıkmadan fakirlere dağıttım» deyib de bu iddiasını yemin ile teyid etse tasdik olunur. Binaenaleyh kendisinden ayrıca bir vergi alınmaz. Meğer ki iddiasının hilafı hakikat olduğu bilâhare tebarüz etsin.
Fakat altın, gümüş ve sair ticaret eşyası gibi malların icab eden vergisini bulunduğu beldeden çıkdıkdan sonra fakirlere tevzi etdiğini söylese buna itibar olunmaz. Çünkü bu gibi emvali bâtına, harice çıkarılınca emvali zahire sayılır. Emvali zahirenin vergisini istifa ise hükümete aiddir,
bunları mükellefleri fukaraya bizzat veremezler : Nitekim mevuşî hakkında da hüküm böyledir, yani : sâime denilen hayvanların ve ticaret için elde bulunan sair hayvanların vergilerini de mükellefler, kendi kendilerine istedikleri fakirlere veremezler, bunları tahsil hakkı, islâm hükûmtine aitdir.
136 - : Müslüman tacirlerin tasdik edildikleri hususlarda zimmî olan tacirler de tasdik edilirler. Yalnız fakirlere vermiş olduklarını iddia etseler bu hususda tasdik olunmazlar. Zira fukaraya verilecek olan, zekâtdır. Gayri müslimler ise zekât vermekle mükellef değildirler, onlardan alınacak olan bu vergilerin mahalli sarfı daha başkadır.
Müste'min olan tacirlere gelince : onların bu vergi hususundaki ifadeleri tasdik olunmaz. Meğer ki başka bir âşire vermiş oldukları hakkındaki iddiaları tahakkuk etsin.
137 - : Bir tacir, elindeki ticaret parasiyle sene nihayetine doğru karpuz kavun gibi çabuk bozulacak şeyler satın almış bulunsa âşir, sene nihayetinde bunlardan vergi almaz. Meğer ki yanında bir takım fakir kimseler bulunsun, bu takdirde bunlara tevzi için bu şeylerden de muayyen bir nis-betde vergi alabilir.
138 - : Gayri müslimlere ait şarablardan vergi alınır, fakat hınzırlar-daki vergi alınmaz. Çünkü şarab, misliyatdan olduğundan kıymeti, ayni mesabesinde değildir. Hınzır ise kıyemiyyatdan olduğu cihetle kıymeti, ayni hükmündedir. Binaenaleyh bunların kıymetlerini almak, aynlcrini almuk mesabesinde olacağından caiz olmaz.
Bu, İmamı Azama göredir. İmam Ebu Yusüfe göre bir zimmî, hamr ile hınziri birlikde taşırsa bunların vergileri âşir tarafından alınır. Bu halde hınzir, hamre tabi olmuş olur. Fakat bunları alel'infirad taşırsa hamrden vergi alınır, huızirden alınmaz.
imam Züfere göre ise her ikisinden de ayrı ayrı vergi alınabilir. Çünkü bunlar, zimmîlere nazaran maliyetde müsavidirler.
«(İmam Şafiîye göre her ikisinden de vergi alınamaz. Zira bunlar müslümanlarca mali mütekavvim - mübahül'intifa bir mal değildir.)
İmamı Âzam hazretlerinin içtihadına nazaran bu verginin alınması, bir himaye esasına müstenitdir. Şöyle ki : bir müslüman kendisine aid bir hamri sirke haline getirmek için saklayabileceği gibi gayri müslimlere âit bir hamri de yine böyle bir maksad ile himaye edebilir. Fakat bir müslüman, bir hmziri kendisi için sakhyamıyacağı gib gayri müslimlere aid olan hin-zihleri de siyanet edemez.
139 - : Ticaret mallarının icab eden vergileri, aynlerinden verilebileceği gibi kıymetlerinden de verilebilir. Bu kıymetleri tayin hususunda İmamı Azama gör vücub günü, İmameyne göre de eda günü nazara alınır.
Sâünelerin vergilerinde ise bilittifak verginin eda edileceği güne itibar olunur, o gündeki kıymetler muteber olur.
140 - : Tüccardan alınacak vergilerin mikdanna gelince bu mallar, müslümanlara aid ise rub'ı öşr = kırkda biri, zimmîlere aid ise nısfı ö§r = yirmide biri nisbetinde bir vergiye tabi olur. Çünkü bu vergi, müslümanlara nazaran bir zekât mahiyetindedir. Bu zekât ise kırkda birden fazla olamaz.
Maahaza müslümanlar, emvali batmadan olan mallarının ve yurtlarında bulunub sâime denilen hayvanlarının vergilerini de vermekle mükellefdirler. Zimmîler ise bunlar ile mükellef değildirler. O halde zimmî bulunan tacirlerden alınan vergiler de binnetice kırkdn bir nisbetinde ve belki daha az bir nisbetde bulunmuş, olur.
Meselâ : bir zimmînin iki yüz liralık bir ticaret malından yalnız yüz liralığı meydanda bulunub âşirce görülünce bundan yirmide bir hisabiyle beş lira vergi alınmaz lâzım gelir.
Bir müslim tacire gelince bunun meydana çıkacak yüz liralık malinden âşirce kırkta bir hisabiyle iki buçuk lira vergi alınacağı gibi onun evinde veya ticarethanesinde kalan müetbaki yüz liralık mâlinden de yine kırkda bir hisabiyle iki buçuk lira zekât vermesi lâzım geli rkî, mecmuu beş lira etmiş olur. Evindeki veya ticarethanesindeki mütebaki malı fazla olduğu takdirde ise vereceği zekâtın mikdarı beş lirayı da geçer.
141 - : Müste'minlere gelince : bunların haklarında mensub oldukları hükümetlerin islâm tacirlerine karşı yaptıkları muamele veçhile hareket olunur. Yani : bir müste'min tacirin mensub olduğu hükümet, kendi memleketlerinde bir islâm tacirinden ne nisbetde vergi alıyorsa âşir de o müste'mi-nin ticaret mallarından o nisbetde vergi alır. Hattâ o hükümet, islâm tacirlerinin bütün mallarını müsadere etmiş olsa da âşir, o yolda muamele yapmaz, belki o tacire memleketine avdeti için kifayet edecek mikdarda bir mal bırakır.
Müste'min olan tacirlerin mensub oldukları hükümet, müslüman tacirlerin mallarından vergi almadığı takdirde islâm hükümeti de o tacirlerin mallarından vergi almaz. Müslümanlar, kendilerine karşı gösterilen müca-meleye maa ziyadetin mukabelede bulunmak hasletiyle muttasıfdırlar.
Şâyed bir müste'min tacirin mensub olduğu hükümetin müslüman tacirlerden ne nisbetde vergi aldığı meçhul olursa o halde o ecnebi tacirin malinden öşür = onda bir nisbetinde bir vergi alınır, mukabilinde de kendisi ve malları himaye olunur. Mebsut, Bedayi, Tatarı Haniyye, Dürri Muhtar, Hindiyye.
Velhâsıl : tacirlerden alınacak vergiler; onların canlarını, mallarını muhafaza ve siyanet maksadına müstenid olub meşru, makul bit tarzda tahsil edilir. Aksi takdirde yapılacak muamelenin bir zulüm ve i'tisafdan ibaret olacağı kütübi fıkhiyyemizde tasrih edilmektedir.
Zamanı cahiliyetde bir adamın çarşı ve pazarda satdığı şeylerden alınan akçeye meks - bac, bunu alan şahsa da «mekkâs» denirdi. Köprü başlarında, derbendlerde mürur ve ubur edenlerden «toprak basdı» adiyle alınan akçeye ve tüccar mallarından meşru rüsumdan ziyade olarak tahsil edilen paraya da meks = bâc adı verilmişdir ki, bunların bu veçhile istifa edilmesi, şer'an caiz değildir. İşte mezmum olan mekkâslik da budur ki böyle bir memuriyeti kabulden bir çok zatlar ictinab etmişlerdir. Mebsut, Bedayi, Hindiyye, Dürri Muhtar. [63]
142 - : Cizye, gayri müsîimlerin mükellef olan erkeklerinden seneden seneye alman bir şahsî vergidir ki buna «haracürrüûs» da denilir ve şöylece iki nev'e ayrılır :
(1) : Sulh yoliyle vazedilen cizyedir. Bunun mikdarı, sulh şartlarına tabidir. Bu mikdar, gadrdan taharrüz için tezyid edilemez.
Zamanı saadetde ehli necran ile senevi bin iki yüz kat elbise üzerine müsaleha yapılmişdı. Bu hususda bir vesika = ahidname tanzim edilir.
«(Bu vesikaya dair Şafiî kitablarının ümmehatdan olan «Kitabül'üm» de bir iki numune vardır.)
(2) : VeliyyüTemr tarafından re'sen vazedilen cizyedir. Bu da müslü-manlarin kendi kuvvetleriyle bir'dari harbi zabt edib de gayri müslim ahalisini yurdlarında «tebea» olarak bırakdıkları takdirdedir. Bunun mikdarım tayin, veliyyüTemer aiddir.
143 - : Cizye alelitlâk ehli kitab denilen Yahudiler ile Hıristiyanlardan ve kendilerinde ehli kitab şaibesi bulunan mecûsîlreden kabul edilir. Bunlar Arab ırkına gerek mensub olsunlar ve gerek olmasınlar.
Kezalik : Arabdan olmayan putperestlerin cizyeleri de kabul edilebilir. Arab ırkına mensub putperestlerin cizyeleri, kabul edilmez. Kezalik imamı Azama göre sabîîlerin cizyeleri de kabul edilebilir. Bunlar Arab ırkına gerek mensub olsunlar ve gerek olmasınlar. Fakat îmameyne göre Arab ırkına mensub olan sabiîlerin cizyeleri kabul edilemez. Bu ihtilâf sabî îliğin mahiy-yeti hakkındaki telâkkiden neşet etmekdedir. Mebsut, Hindiyye, Bedayî.
«(îmam Mâlike göre yalnız Kureyş kabilesinden olan müşriklerin cizyeleri kabul edilmez, sair gayri müsîimlerin cizyeleri kabul edilebilir. Bunlar gerek kitabî, gerek mecusî ve gerek putberest olsunlar.)
(Şafiî şe Hanbelî mezheblerindeki ezher rivayâta nazaran bilcümle gayri müsîimlerin cizyeleri kabul edilebilir; yalnız putperestler müstesna, bunların cizyeleri kabul edilmez, herhangi ırka mensub olurlarsa olsunlar. Elmuğnî, El mizan üî'kübra.) [64]
144 - : Cizyeyi icab eden sebeblcr, nevilerinden de anlaşılmış olduğu üzere ikidir :
(1) : Gayri müslim ferdlerin dariharbdcn dari İslama gelib islâm zimmetini, tabiiyyetini kabul etmeleri. Bu halde bunlar, islâm hükümetiyle akdi zimetde bulunmuş, islâm hükümetinin himayesine girmiş, mallan ve canlan hakkında masuniyet kazanmış olacakları cihetle cizyeye tabi olurlar.
(2) : Gayri müslim kavmlerin kendi memleketlerinde ikamet etmek üzere islâm hükümetinin himayesini ve tabiiyetini kabul etmeleri. Bu senetde bunlar islâm hükümetiyle muahede yapmış, müslümanların himayesien mazhar olmuş olacaklarından bu sebeble cizye ita siyle mükellef olurlar.
145 - : Cizyenin lüzumuna gelince : bunun lüzumu, bir şahısdan tahsil edilebilmesi için akıl, bulûğ, zükûret, hürriyet, sıhhat ve selâmet şartdır.
Binaenaleyh mecnunlar, matuhlar, çocuklar, kadınlar, köleler, âmâlar, topallar, pek ihtiyarlar, sene içinde altı aydan ziyade hasta olanlar cizyeye tabi olmazlar. Çünkü cizye ,şer'an mukateleye muktedir olan gayri müslimler üzerine teveccüh eden bir mükellefiyetdir. Bu sayılan şahıslar ise mukateleye ehil sayılmazlar.
Bu, îmamı Azama göredir. Fakat îmam Kbu Yusüfden bir rivayete göre mal sahibi olan şahıslar hakkında cizyenin lüzumu için selâmet, şart değildir. Bu rivayete göre mal sahibi olan amalar, hastalar da cizye ile mükellef olurlar. Sahih olan, evvelki kavidir o, zahirürrivayedir.
146 - : Sevmealarda bulunan rahibler, iş görmeğe kadir oldukça cizye ile mükellef bulunurlar. Çünkü bunlar da kitale ehil olan kimselerdir. Çalışmağa kadir şahısların çalışmamaları, kendilerinin bu vergi ile mükellef olmalarına bir mani teşkil etmez.
Maamafih nâs ile ihtilâtda bulunmayan rahiblerden cizye alınmayaca-ğım dair Hanefî kilablarmda bazı akval de vardır. Rahiblerden, kıssîslerden cizye alınmayacağı, îmam Muhammedden ayrıca da nakl olunmakddir.
«(Şafülere göre âmâlar, topallar, şeyhi fâniler de cizye ile mükellefdir-ler. Çünkü bunlar da dari islâmda islâm himayesinde ikamet ediyor, masu-niyyet içinde yaşıyorlar. Bu cihetle bu gibi a'zar erbabının da bu vergi ile mükellef olmaları icab eder. Şu kadar var ki, fakir oldukları takdirde cizyenin tahsili, hali yüsürlerine tehir edilir.)
(Zahirilere göre ehli kitabdan başkasından cizye kabul edilmez. Ehli kitab ise Yahud, Nesârâ ve Mccûs taifelerinden ibaretdir. Bir âyeti kerîme, ehli kitabdan alel'itlak cizyenin alınmasını âmirdir. Binaenaleyh bunların er-kekleriylc kadınları, hürleriylc rakikelri, zcnginlcriyle fakirleri, rahib olan-lariyle olmaynaları bu hususda müsavidirer. Elmuhallâ.) [65]
147 - : İslâm hükümeti tarafından ro'sen vazedilecek cizyelerin mikdarı, eşhasa göre üç derecede bulunur. Şöyle ki : cizyenin vazedileceği ta-rihde mükelleflerin halleri nazara alınır. Zengin olanlara senevi kırk sekiz, orta hallilere yirmi dört, mu'temil, yani : çalışmaya muktedir fakirlere de on iki dirhem cizye tarh edilir.
Nisab mikdarına, yani : iki yüz dirheme mâlik olmayanlar fakir, iki yüz duiıe-.ı mikdarına mâlik olanlar orta halli, dört yüz ve daha ziyade dirhem mikdarına mâlik olanlar da zengin sayılır.
îmam Kerhî'ye göre nihayet iki yüz dirheme mâlik olanlar fakir, iki yüz bir dirhemden on bin dirheme kadar mâlik olanlar orta halli, on bin dirhemden fazlaya mâlik olanlar da zengin addolunur.
îmam Ebu Cafere nazaran bu hususda her beldenin örfüne bakılır: halk, kendi beldelerinde kimleri zengin, fakir, mutavassılülhal sayıyorlarsa cizye vaz'ında bu telâkki nazara alınır, Esah olan da budur.
148 - : Cizye ile mükellef bir şahıs, sene esnasında zengin olsa bakılır: eğer senenin ekserisined zengin bulunursa zengin cizyesine, fakir bulunursa fakir cizysine tabi olur. Senenin yarısına kadar fakir, diğer yarısından da zengin bulunursa kendisinden orta halli kimseler misillû cizye alınır. Bedayî, Hindiyye, Reddül'muhtar.
«(Mâiikilure gön; altın sahihlerinden senevi dört dinar, gümüy sahible-rinden de senevi kırk dirhem cizye alınır. Fakat imam Mâlikden rivayet edildiğine nazaran bu cizyenin mikdarı şer'an muayyen değildir. Bunun en azını, en çoğunu tayin etmek, valilerin ictihadUmna muhayyeldir.)
(îmanı Şafiîye göre cizyenin haddi ekalli, şer'an muayyendir ki bu, bir dinardan ibaretdir. Bundan daha az cizye olamaz. Haddi ekseri ise şer'an muayyen değildir, bunu tayin, vülâtın içtihadına aiddir. Binaenaleyh veliy-yül'emr, münasib görürse cizyenin mikdarını bir dinardan ziyade olarak tayin edebilir.)
(îmam Ahmede göre cizyenin mikdarı bir dinardan veya muadili olan bir muafiri = Yemende muaf ir denilen bir kabileye mensub bir sebden ziyade ve noksan olamaz. Fakat müşarünileyhden diğer bir rivayete göre cizyenin mikdarı muayyen değildir. Bu, veliyyül'emrin re'yine muhavveldir. Yine müşarünileyhden başka bir rivayete göre cizyenin en az haddi şer'an mukadder ise de en çok haddi mukadder değildir, bunun mikdarı veliyyüTemrin tensbiine menutdur. Bidayetül'müctehid.)
Eimmei kiramın bu ihtilâfı, bu hususdaki asarın ihtilâfından ve asrı saadetle hulefai râşidîn hazeratının devrinde alınan cizyelerin mütefavit mik-darlarda bulunmuş olmasından münbaisdir. [66]
149 - : Cizyeler, sene ihtidasından itibaren vazedilir ve cizyeye ehliyet mevcud olub olmadığı bunun vaz'ı vaktinde teayyün eder.
Binaenaleyh sene ihtidasında cizye ile mükellef olmayanlar, sene içinde mükellefiyet şartlarını haiz olsalar artik o sene İçinde cizyeye tâbi olmazlar.
150 - : Vazedilen cizyenin vacibül'eda olduğu zamana gelince : bu da sene ibtidasıdır. Çünkü cizye verecek şahıs, sene ihtidasından itibaren müstakbele doğru masuniyyete nail olmuş olur. Şu kadar var ki, icab eden cizye mikdarı birden tahsil edilmez, belki on iki taksite ayrılarak her ay bir taksiti tahsi! edilir. Şöyle ki : her ay zenginlerden dörder, orta hallilerden ikişer, fakirlerden birer dirhem istifa edilerek bu veçhile kendilerine tes-hilât gösterilir. Bu, Hanefilere göredir. Mebsut, Reddi Muhtar.
«(Sair imamlara göre sene hitam bulmadıkça cizye edası vacib ve müta-lebe hakkı sabit olmaz. Meğer ki mükellef, sene içinde vefat etsin. Bidaye-tüTrnürtehid.)[67]
151 - : Cizye, tahakkuk etdikden sonra şu üçsebebden biriyle sakıt olur:
(1) : Mükellefin islâmiyyeti kabul etmesi. Şöyle ki : bir mükellef, sene içinde veya sene nihayet buîdukdan sonra daha kendisinden cizye tahsil edilmeden müslüman olsa cümhun fukahaya göre cizye sakıt olur. Fakat bazı zevata göre mükellef, sene içinde islâma gelirse cizye sakıt olur, sene nihayetinde islâma gelirse artık o senenin cizyesi tahakkuk etmiş, bir borç mesabesinde bulunmuş olacağından sakıt olmaz.
«(îmam Şafiî hazretleri de buna kaildir.)
(2) : Henüz cizye tahsil edilmeden senenin tamamen geçmesi. Bu halde cizye, mürun zamana uğramış olacağından sakıt olur.
Bu, İmamı Azama göredir. îmameyne göre bu sebeble cizye sakıt olmaz. (3) : Cizye henüz tahsil edilmeden mükellefin vefatı. Bu halde de cizye sakıt olur. Terikeden tahsil edilemez. Reddi Muhtar, Elmuğnî.
Bu Hanefî ve Hanbelî fukahasına göredir.
«(îmam Mâlik <ie îmanı Şafiîye göre cizye, mevt ile sakıt olmayıb ölünün terikesindeo istifa olunur. Şöyle ki : eğer sene içinde ölmüş ise geçen müddet nisbetinde, sene hitamında ölmüş ise tamamiyle cizye tahsil edilir.
Cizye ile mükellef olanın tecennün ettiği veya sefehinden dolayı hacr edildiği takdirde de hüküm böyledir. Şerhi Ebil'berekât, TuhfetüTmuhtac.) [68]
152 - : Yukanda yazılı üç sebebden biriyle cizyenin sukutuna kail olub olmayan müctehidlerin bu babdaki ihtilâfları bazı mütehalif görülen den ve ictihadlardan neşet etmişdir. Ezcümle sukutuna kail olmayan zatlar diyorlar ki : «cizye alınması, bununla mükellef olan şahsın hayatını, emvalini ve sair hukukunu siyanet içindir. İslâm yurdunda oturan, bit sayodu malı-kunüddem olarak yaşayan bir gayri müslimin vereceği cizye, bir nevi hane kirası, muhafaza ücreti mesabesindedir. Sene hitamına kadar cizyesini vermemiş olan veya cizyesini vermeksizin süne içinde veya hitamında islâma gelen veya vefat eden şahıs ise bu müddet içinde himaye edilmiş, masunüddem olarak yaşamışdır. Binaenaleyh o müddete aid cizye, tahakkuk etmiş, bir nevi borç halini almış olacağından artık bu sebeblerden biriyle sakıt olmaz. Belki terikesniden tahsil edilmek lâzım gelir.»
«Maahaza müslümanlar, içinde yaşadıkları yurtlarına hem mâlen, hem de harb sahalarında bedenen daima hizmet etmekdedirler. Artık müslümanlar gibi içinde refah ve emniyet ile yaşadıkları bir yurdda gayrî müslimle-rin de hiç olmazsa mâlen hizmetde bulunmaları bir vecibe teşkil eder. Böyle bir vecibe İse tahakkuk etdikden sonra artık sakıt olmaz.»
Bilâkis cizyenin sukutuna kail olan zevat da diyorlar ki : «Bir kere müs-lümanların cizyeye tabi olmadıkları esasen malûmdur. Bununla beraber bir hadisi şerifde müslim üzerine cizye yokdur) buyurulmusdur. O halde bu hadisi şerif, bilâhare islâmiyyeti kabul eden kimselerin zimmetlerindeki cizyenin sukutunu ifade etmiş olur. Hazreti Ömer de islâma gelen zimmîler hakkında bu veçhile hareket etmişdir.»
«Sonra müddetin çıkması veya vefat vuku takdirinde himaye ve muhafaza keyfiyeti, bu vergi alınmaksızın bir emri vaki hâline gelip maziye karışmış, cizye de müruru zamana uğramış olur.»
«Bununla beraber cizye, esasen mükellefi islâm camiasına sevk için hay-nhâhâne bir vesiledir. Mükellefi İslâmiyyeti kabul etmiş olunca maksad husule gelmiş, cizyenin vesile ittihaz edilmesine hacet kalmamış olur. Vefat takdirinde ise bu camiaya duhul ümidi kalmamış olacağından cizye, bu gayeye vesile olmak mahiyetini gaib etmiş bulunur.»
«Bir senenin cizyesini vermeden diğer bir seneye intikal eden bir mükellef hakkında ise girdiği yeni senenin cizyesi» bu gaye için br vesile teşkil edeceği cihetle çıkmış senenin cizyesini bu hususda bir vesile ittihaz etmeğe lüzum yokdur.»
Velhâsıl : cizyeden maksad, devlet hazinesine her halde varidat temin etmekden ibaret olmadığı cihetle bu hususda müsamaha, caiz görülmüş ve esasen az bir mikdar ile iktifa edilmiş oluyor.
Romalılar, Mısırlılar gibi eski milletler de tebealarından haraç ve cizye alırlardı. Fakat onların aldıkları bu vergilerin mikdan, müslümanlar m aldıkları mikdara nazaran pek fazla İdi. Meselâ : Romalılar, Fransayı fethettikleri zaman her adam basına senevî 9 ile 15 lira arasında bir şahsî vergi -cizye tarhetmislerdi. Bu mikdar ise müslümanlar tarafından kullanılan cizye mikdannm yedi misli bulun-mu5dur. Medeniyeti İslâmiye tarihi.
Asrı hâzırda hükümetlerin tebealartndan muhtelif namlar ile almokda oldukları vergiler İse umumiyeti itibariyle bu nisbetden pek ziyade fazladır/
153 - : Cizyelerin sureti İstifasına gelince : bu hususda mükelleflere eza ve cefada bulunmak da caiz değildir. Nitekim zimmîlere eza verecek şeyleri söyleyenlerin günahkâr olacakları, küiübi hanefiyyeden Reddül'muhtarda vesnirede tasrih cdilmekdedir. Bahusus bir hadisi tjurifde : buyurulmuşdur. Yani : her kim bir zim-
mîye eziyet verirse ben onun hasmıyım, ben isem hasmı olduğum kimseye kıyamet günü her halde galebe ederim.
Peygamberi ma'deîet şiar efendimizin marazı devÜerindeki mübarek son
sözlerinden biri de hadisi şerifidir ki, «beni zimmetim hususunda muhafaza ediniz, vermiş olduğum amanlara, yapmış olduğum ahdlere muhalif hareketde bulunmayınız» mealindedir.
Daha böyle bir nice ahadisi nebeviyye, islâm" tabiiyetinde bulunub ehli zimmet adım alan gayri müslimlerin hukukuna riayet edilmesi lüzumunu âmir bulunmakdadır.
Şafiî fukahasından allâme Şemşüddin Muhammed Remlinin beyanına nazaran «mükelleflerin cizyelerini beytülmal memuruna zelîlâne bir vaziyetde vermeleri lüzumuna dair olan bazı sözler, bir esasa müstenid değildir. Hu-lefai Raşidînden hiçbiri böyle bir vaziyete meydan vermemişdir. Belki bu vergi de sair borçlar gibi bir rıfk ve mülâyemetle mükellefden alınır.»
Elverir ki onlar, umum hakkındaki ahkâmı islâmiyyeye riayet etsinler, cizyelerini bizzat getirib taât ve inkıyad halinde beytül'mâle versinler. Meb-sut, Bedayî, Reddi Muhtar, Nihayetül'muhtaç. [69]
154 - : Yer altında hılkî olarak mevcud bulunan madenler ile kenzi is-lâmî, kenzi cahili ve kenzi ınüştebih kısımlarına ayrılan defineler de bey-tül'mâl varidatını teşkil eden şeyler cürnlesindendir. Bunlardan hangilerinin vergiye tabi olub olmadığı ve alınacak vergilerin ne mikdar olacağı aşağıdaki meselelerden anlaşılaca.kdır,
155 - : Araziyi öşriyye veya haraciyye içerisinde bir müslüman veya zimmî tarafından bulunub izabeye kabiliyetli bulunan madenler ile vaktiyle gayri müslimler tarafından defn edilmiş olan defineler, gerek çok ve gerek az olsunlar vergiye tabidirler.
Binaenaleyh bunların beşde biri beytülmal namına alınır, geri kalanı da o araziye mâlik olanlara verilir. Şayed o araziye kimse mâlik değilse bu mütebaki mikdar, onları bulanlara aid olur.
Sahralar, dağlar ve mevat denilen arazi bu gibi mâliksiz arazi sayılır. Bunların ziraate kabiliyetli olanları, ya araziyi öşriyye veya haraciyye mesabesindedir.
156 - : Madenlerde bulunan yakut, zümrüt, firuze, kireç gibi izabe ve intibaı kabil olmayan şeylerden vergi alınmaz. Belki bunlar bulundukları mahallin sahibine aiddir.
Binaenaleyh bunlar araziyi memleket dahilinde bulunduğu takdirde tamamen beytül'mâle aid olmak lâzım gelir.
157 - : Bir kimsenin kendi mülk hanesinde, mülk arsasında, öşriyye ve haraciyye kabilinden olmayan sırf mülk arazisinde bulduğu madenler, tamamen kendisine aid olub bunların bir kısmı beytülmal namına alınmaz.
Bu, İmamı Azamdan bir rivayete göredir. Diğer bir rivayete göre mülk arazide bulunan madenlerin de humsu = beşde biri beytülmal namına alınır, îmameyne göre ise gerek hane, gerek arsa derûnunda ve gerek mülk ara-zid bulunan madenlerin humsu her halde beytülmâle aiddir.
158 - : Cahiliyye devrine aid olan definelerin be§de biri beytülmâle, mütebakisi de bulunduğu arazi, fetih zamanında veliyyül'emr tarafından kime temlik edilmiş ise ona veya onun vârislerine aid olur. Vârisi de mevcud olmayınca tamamen beytül'mâle aid bulunur.
Fakat bu define; dağ, sahra gibi memlûk olmayan bir yerde bulunursa maden hükmünde olub humsü beytülmâle, mütebakisi de bulan şahsa aid olur. Velev ki zimmî olsun. Şayed bu şahıs, bir müste'min ise bu define elinde bırakılmaz. Meğer ki hükümetin müsaadesiyle bunu çıkarmaya çalışmış olsun. O halde mukavele şeraitine göre muamele yapılır.
159 - : Müslümanlara mı, cahiliyyeye mi aid olduğunda şübhe edilen bir define, cahiliyyeden sayıhb hakkında evvelki mesele veçhile muamele olunur. Diğer bir kavle nazaran bu define hakkında lûkata ahkâmı cereyan eder.
160 - : Dari harbde bulunan madenler, defineler, bulanlara aiddir. Şöyle ki : bir müslim veya bir zimmî bir dari harbe giderek orada bir maden veya bir define bulacak olsa bundan beytül'mâl namına bir şey alınmaz. Fakat kuvvet ve menea sahibi bir cemaat, dari harbe gidib de böyle bir madene veya defineye zaferyâb olsalar bunlarm beşde biri beytülmâle aid olur. Çünkü bu halde bunlar ganaimden sayılır.
161 - : Bir müslim, müste'min olarak bir dari harbe gidib de orada birisinin mülk arsasında bir define veya maden bulsa onu arsa sahibine reddetmekle dinen mükellef olur. Çünkü hilâfına hareket, gadrden maduddur. Şayed bunu sahibine reddetmeyib dari islâma çıkaracak olsa buna habis bir mülk ile mâlik olmuş olur. Bu halde bunu fakirlere tesadduk etmesi lâzım gelir.
162 - : Denizden çıkarılan inciler, mercanlar, anberîer ve sair huliyyat. kabilinden eşya, tamamen bunları bulub çıkaranlara aiddir. Velev ki bunlar, vaktiyle insanlar tarafından denizde bir define olarak saklanılmış altın ve gümüş kabilinden olsunlar.
Bu mesele, imamı Âzam ile tmam Muhammede göredir. îmam Ebu Yu-süfe göre bütün bunların beşde biri beytülmâle aiddir.
Denizden çıkarılacak balıklardan vergi ahnamıyacağı hususunda ise müc-tehidler müttefikdirler.
163 - : Üzerlerinde islâm simesi = alâmeti bulunan defineler hakkında lukata hükmü carîdir. Mebsut, FethüTkadîr, Hindiyye, Dürri Muhtar, Lûka-ta mebhasine müracaat!.
«(Sair bir kısım eimmeye göre madenlerde nisab şartdır. Nisabdan az olan madenlerden vergi alınmaz. Maahaza imam Mâlik ile îmam Şafiîye göre yalnız altın üe gümüş madenlerinden vergi alınıp sair madenlerden vergi alınmaz. Alınacak vergi de kırkda birden fazla olmaz.)
(imam Alımede göre her madenden vergi alınır, İzabeye kabiliyeti olsun olmasın. Çünkü hepsinden de intifa edilmekdedir.) (Zahirîlere göre madenlerden zekât = vergi icab etmez. Bunlara göre zekât itası, ancak sekiz sınıf maldan lâzım gelir, bunlar, altın, gümüş, buğday, arpa, hurma, deve, sığır, koyundan ibaretdir. Keçi de koyun demek-dir. Bunlardan başka meyvalardan, ekinlerden, madenlerden, atlardan, ballardan, rakiklerdcn, uruzı ticaretden zekât icab temez. Şu kadar var ki çıkarılan altın ve gümüş, çıkaranın yanında bir senei kameriyye kalıb da nisab mikdarı olunca zekâtı vacib olur. Elmuhallâ.) [70]
164 - : Bir harb neticesinde gayri müslimlerden elde edilen ganimet malları, iki kısma ayrılır: gayrimenkul mallar, menkul mallar.
Gayrimenkul ganimet malları, harbîlerden alınan araziden ibaretdir ki, bunların hükümleri cihad, öşür ve haraç bahislerinde geçmişdir.
Menkul ganimet malları ise her türlü eşyadan, nükud ile mücevheratdan ve sair menkul mallardan ibaretdir. Bu kısım ganaimin humsu - beşde biri beytül'mâle, mütebakisi de gânimlere = bunları elde eden islâm mücahid-lerine aiddir,
165 - : Vaktiyle kelimetullahı ilâ için cihad sahalarına atılan islâm mucahidlerinin kuvvetleriyle gayri müslim muhariblerden alman gayri menkul malların beşde dördü bu mücahidler arasında taksim edilirdi, geri kalan be§de biri de beş hisseye ayrılırdı. Bu beş hisseden biri, Resuli Ekrem (sal-lallahü tealâ aleyhi vesellem) efendimiz hazretlerine, biri de nebiyyi zîşan efendimize muzaheret ve nusretde bulunmuş olan Benî Hâşim ile Benî Mutta-Hbe verilirdi, mütebaki üç hisse de beytülmâle vazedilerek kimsesiz yetimlere, fakirlere, parasız kalmış yolculara sarfedilirdi.
Peygamberi âligan efendimiz, bu hisseleriyle ehli beyti saadetin bir senelik ihtiyaçlarını temin eder, artan kısmını da müslümanların mesalihine, harb vesaitine sarf buyururlardı,
166 - : Resuli Ekrem Hazretlerinin ahirete irtihal buyurmalariyle ga-naim mallarındaki hisseleri sakıt olmüşdur. ZeviTkurba denilen Benî Hâşim ile Benî Muttalibin hisseleri de sakıt olmüşdur. Binaenaleyh ganaimin humsu, bilâhare tamamen beytülmâle aid olub bunun masrafı, fakir yetimler ile sair miskinlerden ve parasız kalmış yolculardan ibaret bulunmuşdur. Benî Hâ§im ile Benî Muttalibin fukarası da umum sırasında bu humsdan müste-fid olabilirler, Mebsut, Bedayi, Dürri Muhtar.
«(Malikîlere göre bu husus, veliyyül'emrin içtihadına müfavvezdir, bu humsu isterse kemafissabık beş hisseye ayırır, dilerse bu hisselerden bir kısmım ibka, bir kısmını hazf eder ve daha muvafık, daha mühim görürse bu humsu başka cihetlere tahsisde bulunur. Bundan fakire de, zengine de verebilir. Âmmei fukahanın kavli budur.)
(Şafiîlere göre ganaimin bu humsu, irtihali nebeviden sonra da yine beş hisseye ayrılır. Şöyle ki : Resuli Ekrem namına olan hisse, vaktiyle canibi nebeviden sarf edildiği veçhile müslümanların mesalihine tahsis edilir. Ze-vilkurbaya aid olan hisse de kendilerine verilir. Mütebaki üç hisse de beytül'mâle vaz edilerek yetimlere, fakirlere, yolculara sarf olunur.)
(îmam Ahmdin içtihadı da Şafiîler veçhiledir. Maamafih müşarünileyh-den bir kavle göre Resuli Ekrem Hazretlerine aid olan hisse, divanı askerîde mukayyed olub islâm hududunu bekleyen erlere ihtiyaçlarına göre taksim edilir. Elmuğnî, Bidayetül'müctehid, Keşşafül'kına\)[71]
167 - : Bir ecnebi hükûmetden harb edilmeksizin alınan bedeli sulh, beytül'mâle aiddir.
Meselâ : veliyyül'emr, bir gayri müslim kavm ile arazileri kendilerine aid olub mukabilinde her sene şu kadar meblâğ vermeleri üzerine müsale-hada bulunsa bu meblâğ, beytülmâl namına tahsil edilir. Hattâ bilâhare o kavm İslama gelse veya o araziyi müslümanlara satsa dahi o meblâğ, bir haraç mesamesinde olarak yine istifa edilir. Çünkü bu halde de o arazi veya onun bedeli o kavmin ellerinde kalmış olacaktır.
Bu, îmamı Azama göredir. Sair eimmei kirama göre bu iki halde o meblâğ sakıt olur.
168 - : Gayri müslim hükümetler tarafından müslümanların hükümdarına veya askerî emîrine gönderilen hediyeler, feyi müslimîne. dahil olub beytülmâle vazolunur. Maamafih bu hediyeleri kabul edib etmemek, islâm hükümdarının veya emiri askerînin reyine