Mefkudun Malından Kimlere Nafaka Verilebileceği : 1

Mefkudun Vefatına Hükm Edilmest Ve Bunun Netayici Hukukıyyesi : 1

Bir Mülâhaza : 4

(İKİNCİ BÖLÜM) 5

LAKİTLERE AİD MESELELERİ HAVİDİR. 5

Lakıtın Mahiyyeti Ve Îltikatın Sıhhat Ve Ademî Sıhhati : 5

Lakıtlaka Müteallik  Hükihleh  : 6

Lakîtlerin Hürrtyyet İtibarile Vaziyetleri : 8

Lakitlerin İslâmiyyet İtîbarile Vaziyetleri : 9

Lakitlerin Neseb İtibarîyle Vaziyetleri : 9

(ÜÇÜNCÜ BÖLÜM) 11

LUKATALARA MÜTEALLİK MESELELERİ MUHTEVİDİR. 11

Lukataların Mahiyyeti Ve Nevileri : 11

Lukataların Ahkamı : 12

Lukatalar Hakkında İşhad Ve Tarif : 14

Lukatalarln Beytül'mâle. Hakime Tevdii : 15

Lukataların Muhafazalarına, Nafakalarına Aid Masraflar: 16

Sahibleri Zuhur Eden Lukatalar : 17

Sahihleri Zuhur Etmeyen Lukatalar : 18

Çocukların, Rakiklerin, Gayrı Müslimlerin Îltikat Edeceği Lukatalar : 19

Lukatalara Aid Bazı İddialar,  Beyyineler : 20

Lukata Mesabesinde Olub Olmayan Bazı Şeyler : 20

YİRMİ DÖRDÜNCÜ KİTAB.. 23

HACR İLE İZNE VE İKRAHE DAİR OLUB BİR MUKADDİME İLE İKİ BÖLÜME AYRILMISDIR. 23

MUKADDİME.. 23

Hacre, İzne, İkrahe Aid Istılahlar : 23

(BİRİNCİ  BÖLÜM) 24

HACRE VE İZNE MÜTEALLİK MESELELERİ  MUHTEVİDİR.. 24

Hacrin Esbabı Ve Mehcürların Aksamı : 24

Çocuklara, Mecnunlara, Matuhlara Aid İzne Müteallik Meseleler : 29

Hacr Edilen Sefihlere Aid Meseleler : 34

Hacredîlen Medyunlara Ve Müflislere Aid Meseleler : 35

Medyunların  Haps Edilib Edilememesi : 39

Maraz-Î Mevtin Mahiyyeti Ve Şeraiti : 43

Maraz-İ Mevt Hâlindeki Tasarrufların  Hükmleri  : 44

Hacrin Hikmeti Tesriîyyesi : 46

(İKİNCİ  BÖLÜM) 47

İKRAHA   MÜTEALLİK MESELELER MUHTEVİDİR.. 47

İkrahın Tahakkukuna Aid Şartlar : 47

İkrahın Nevileri : 47

Bir Mukaddime Île İki Bölümden. 50

Gasb Ve İtlafa Müteallik Bazı Istılahlar 50

Gasba Dairdir 51

Gasbın Şartları 52

Akarlarda   Gasb Carî  Olub  Olmadığı  : 54

Gasp Edilen Malın Zevaidi Mazhunmudur 57

Magsubun Menafii Mazmun Mudur 59

Gasibül Gasıbîn Hükmü : 61

Gasb Edilev Şeylerin Red Ve İstirdadı : 62

Gasb Edilen Şeylerin Misilleriyle Veya Kıymetleriyle Tazmini : 64

Magsubun Tağyir Ve Tagayyürüne Müteallik Hükmler : 66

Gasb Sayılıb Sayılmayan Bazı Hâller : 69

Gasba Dair Davalar Ve Beyyîneler : 70

(İKİNCİ BÖLÜM) 72

İTLAFA DAİRDİR.. 72

Mübaşereten İtlafa Dair Hükmler : 72

Tesebbüden İtlafa Daîr Hükmler : 75

Umumî Ve Hususî Yollarda İhdas Edilen Şeyler : 77

Hayvanatın Yaptığı Cinayetler : 79

Hayvanat Hakkında Yapılan Cinayetler ; 80

 

 

 

 

Mefkudun Malından Kimlere Nafaka Verilebileceği :

 

38 - : Hâkim, mefkudun zuhuru halinde malından hükme muhtaç olmaksızın nafaka almağa müstahik olan kimselere, mefkudun gıyabında malından nafaka takdir edebilir. Bunlar, mefkudun zevcesiyle muhtaç olaa usul ve furuundan ibaretdir.

Fakat mefkudun zuhuru halinde hâkimin hükmü olmadıkça malından nafaka almaya müstahik olmayan kimseler için hâkim, mefkudun gıyabın­da nafaka takdir edemez. Bunlar da mefkudun kardeşlerinden, amcala­rından ve zirahm-i mahrem bulunan sair akribasmdan ibaretdir.

îmanı Züfer'e göre hâkim, mefkudun mahndan hiç bir kimse içia uafaka takdir ve itâ edemez. Çünkü bu takdir, gaib aleyhine bir hükm mahiyetindedir. İmamı Azama ve imameyne göre ise birinci kısma nafa­ka takdir edilmesi, bir hlkm mahiyetinde değildir, belki gaib hakkında bir nazardan, bir himayedın ibaretdir. Çünkü bunlar zaten hükme muh­taç olmaksızın nafaka almaya müstahikdirler, bunlara nafaka verilmesi, bunların hayatlarım siyanet içindir. Bu siyanet ise aralarındaki zevciy-yet rabıtasıne ve cüz'iyyet ve baziyyet alâkasına nazaran mefkudun haya­tını siyanet mesabesindedir. Diğer kısma gelince: Bunların aralarında bu derecede bir rabıta ve alâka mevcud bulunmadığından bunların nafaka alabilmeleri herhalde hükme muhtaçdır. Hâkim ise gaib aleyhine hükm veremez.

39 - : Hâkim, mefkudun ancak nafaka cinsinden olan mallarından müstahik olanlara nafaka verebilir, bu mallar mazrub olsun olmasın, ai-tın ile gümüşden, ve mekûlât ve melbusât kabilinden olan şeylerdir.

Binaenaleyh mefkudun sair menkûl mallariyle akar gibi gayn men­kûl malları satılarak nafakaya sarf edilemez. Çünkü bu gibi mallarını sat­mak, mefkudu hacr etmek, onun bu mallardaki alâkai tasarruf iyesini kes­mek demekdir. Gaib olan hür, reşid bir şahs ise hacr edilemez.

Şu kadar va ki bu mallar, ziyamdan korkulduğu cihetle satılacak ol­sa semenlerinden icab eden nafakalar verilebilir. Çünkü bu takdirde c mallar, nafaka cinsine tebeddül etmiş bulunur.

40 - : Hâkim, mefkudun medyunu zimmetinde veya müstevdaı elin­de bulunan malından zevcesiyle usul ve furuuna nafaka verebilir. Şu ka­dar var ki deyn ile vedia, ve zevciyetle neseb, hâkimce zahir veya medyun ile müstevdaın ikrarlariyle sabit olmalıdır. Hattâ bunlardan yalnız borç ile vedia, veya yalnız zevciyet ile neseb,  hâkimce zahir olsa zahir olma­yan ciheti medyun ile müstevda ikrar etmedikçe bunlardan nafaka veri­lemez.

41 - : Mefkuddan nafaka almaya müstahik olanlar, mefkudun mea-yûnundan veya müstevdeinden nafakalarını  dâva edemezler. Şöyle k.: Medyun veya müstevda, deyn ile vediayı ve zevciyet ile nesebi veya yal­nız bunlardan birini inkâr edecek olsa aleyhine beyyine ikame edilemez. Çünkü bunlar, zevciyetin veya nesebin sübutu hususunda mefkud namı­na hasm olamazlar, bunların zimmetinde veya elinde bulunan mal da na­faka için herhalde taayyün etmiş sayılamaz.

42 - : Mefkudun medyunu veya müstevdaı,  kendilerindeki malın­dan mefkudun zevcesine veya usul ve füruuna hâkimin emri olmaksızın nafaka veremez. Verecek olsa müteberri olmuş olur.

Binaenaleyh mefkud zuhur edince medyundan alacağını, müstevda dan ûa vediayı isteyebilir. Çünkü bunlar kendilerindeki malı ne sahibi olan mefkuda, ne de onun naibine tediye ve teslim etmiş bulunmazlar, hâ­kim ise mefkudun naibi mesabesindedir, mefkudun borcuna veya itâsiie mükellef olduğu nafaka hususuna muttali olunca bunu mefkudun malın­dan tesviye edebilir.

43 - : Hâkim, mefkudun maundan zevcesiyle sair müstahik olan­lara nafaka verdiği takdirde kendilerinden bir kefil alınması müstahsen dir. Çünkü mefkud, zevcesini evvelce boşamış veya zevcesiyle sair müs­tahik olanlara nafakalarını evvelce peşin olarak vermiş olabilir.

44  - : Mefkudun namına bir müteveffanın terekesinden tevkif edi­lerek kayyimin hıfzına tevdi edilmiş olan bir irs hissesinden, mefkudun zevcesine veya usul ve furuundan birine nafaka verilemez. Çünkü mefku­dun bu hisseye  malikiyeti mütehakkak değildir.    (Hindiyye, Bezzaziyye, Reddimuhtar). Sair mezheblerde de hükm böyledir.

(Fakat Hanbelî mezhebindeki bir kavle göre bu mevkuf hisse, mef­kudun kendi malı hükmündedir. Çünkü intizar edilecek muayyen bir müd­det münkazi olmadıkça mevtine hükm olunamaz. Binaenaleyh bu mevkuf hisse ise mefkudun vârislerine intikâl eder ve bu hisseden intizar devre­sinde mefkudun borcu ve zevcesile belirmesinin nafakası, verilebilir. (El-muğnî, Keşşafül'kına.)[1]

 basa dön

 

Mefkudun Vefatına Hükm Edilmest Ve Bunun Netayici Hukukıyyesi :

 

45 - : Mefkudun vefatı iki türlüdür:

Birincisi: Hakikaten vefatdır ki bu, bir hasım muvacehesinde beyyi­ne ile sabit olur. Şöylo ki: Bir mefkudun meselâ oğlu, bir mahkemeye mü­racaat ederek bir şahs muvacehesinde babasının vefatından bahisle o şalı­sın zimmetindeki alacağının veya yedi emanetindeki vediasının kendisine verilmesini bilverâse dâva ve o şahsın vefatı inkârına nıukarin lâakal iki şahid ikame etmekle hâkim, vefata hükm etse mefkudun hakikaten ve­fatı (mevti) sabit olmuş olur.

Mefkudun böyle bir medyunu veya müstevdaı bulunmadığı takdirde zevcesinin veya sair vârislerinden birinin, yahud bir alacaklısının iddiası üzerine hâkim, mefkud namına tayin edeceği bir hasım = Bir vekili mu-sahhar muvacehesinde dâvayı vo ikame edilecek şahidleri dinleyerek ve­fatına hükm edebilir.

Mefkud hakkında mevt beyyinesi, hayat beyyinesi üzerine müreccah-thr.

Binaenaleyh bir mefkudun alacaklısı vefatına, veresesinden biri de ha­yatına beyyine ikame edecek olsa alacaklısının beyyinesi tercih olunur. Çünkü beyyine, hilafı zahiri isbat içindir. Mefkudun vefatı ise hilafı zâ-birdir.

İkincisi: Hükmen vefatdır ki, bu da muayyen bir müddetin geçmesi üzerine hâkim tarafından vukubulacak bir hükm ile sabit olur. Bu hükm, mefkudun ya medyunu veya müstevdaı veya bunlar bulunmadığı takdir­de hâkim tarafından tâyin edilecek bir vekili müsehhar muvacehesinde verilir.

46 - : Hâkim, mefkudun vefatına hükm edince emvali bu hükm za­manında mevcud olan vârisleri arasında taksim edilir, zevcesi de bu hükm tarihinden itibaren i-ddeti vefat ile iddet beklemeğe başlar.

47 - : Mefkud olanların hükmen vefatları hususunda zahiren mun-telif, haddizatında bir esasa (yani mevt hakkında kuvvetli bir karine, ga-11b bir zan husulüne) racî olmak üzere aşağıdaki meseleler veçhile müte-addid akvâli fıkhiyye vardır:

48 - : Mefkudun vefatına ne zaman hükm edileceği veliyyüFemr ile onun nâibleri olan hâkimlerin reylerine muhavveldir. Bunlar kendilerin­ce tehassül edecek kanaata göre hükm ederler.                    '

Meselâ: Alelade bir şahs ile büyük bir mevki sahibi olan bir kimse-irin mefkudiyet vaziyetleri bir olamaz. Büyük bir zatın haberi biraz müd­det münkati olunca vefatı hakkında bir zanm galib hâsıl olabilir, alellâ-de bir şahs hakkında ise böyle bir zan hemen tahassül edemez.

Binaenaleyh veliyyül'emr veya naibi, mefkudun halini, yaşadığı müd­deti, içinde bulunduğu şeraiti nazara alır, kendisince husule gelen bir zan-m galibe göre hükmünü verir. Kıyasa muvaftk olan da budur.

49 - : Şemsüreimme diyor ki: Tariki fıkha elyak olan, bu hususta bir müddet takdir edilmemesidir. Çünkü mikdarlar rey ile tâyin edilemez

Bu kavi, İmamı Âzam ile sair Hanefî imamlarından mervidir.

50 - : Mefkudun doğub büyümüş olduğu beldesindeki akranı na­zara alımr. Bunlar tamamen münkariz olunca vefatına hükm edilir. Çün­kü akran ve emsali münkariz olmuş bir kimsenin halen berhayat olması, müsteb'addir. Yaşayış tarzına nazaran galib olan, bu halde mefkudun ve­fat etmiş olmasıdır.

Bu kavi, Hanefî fukahasınca zahiri mezheb sayılmaktadır.

51  - : Doğduğu tarihden itibaren yüz veya yüz yirmi sene geçmiş

Bu esası kabul edenler, insanların bu yaşlara kadar yaşayabilecekle­rini nazara alıyorlar, mefkud hakkında ihtiyaten en yaşlı insanların ha­yatını mikyas ittihaz etmiş bulunuyorlar.

52  - : Altmış veya yetmiş yaşını ikmâl  etmiş olacak mefkudların vefatlarına hükm edilir.

Bum kail olan zatlar, şimdiki insanların alelekser altmış, yetmiş se-ne kadar yaşadıklarını nazara almışlar, ve bu babdaki bir hadis-i şerif isünad etmekde bulunmuşlardır. Müteehhir fukahanın ihtiyarlan altmış senedir.

53 - : Mefkudun doksan yaşım ikmâl etmiş olmasiyle mevtine hükm edilir. Çünkü insanların doksan seneden ziyade yaşamaları nadirdir. Ma-haza mefkudun mevtine hükm için akran ve emsalinin vefatları bir eses-dır, fakat bunu tetkik ve tâyin müşkilâttan hâli olmayacağı cihetle doksan sene.bu esas yerine kabul edilmişdir. Zira bu müddet galib-i ahvâle na­zaran akran ve emsalin inkırazı için kâfi bir müddetdir.

Bu kavi, maslahata erfak görülmekdedir, fetva da bu veçhiledir.

54 - : Bir mehleke esnasında mefkud olanların yaşlarına bakılmaz, bunların vefatlarına bu hususda hâsıl olacak zarım galib zamanından iti­baren hükm edilebilir.

Bu kavi de Hanefî fukahasınca müftabıhdir. Nitekim bir fetvada şöy­le denilmişdir: mevkii harbde adâ ile muharebe etdikden sonra mefkud olub hayatı ve mematı malûm olmasa Zeydin mematı galib-i zan olacak mertebe müddet mürurundan sonra mevtile hükm olunmak sahb olur mu, elcevab: Olur.» Şeyhül'islâm Üryânî zade Ahmed Esad.

Böyle bir mefkudun s affı harbe girmiş olduğu beyyine ile sabit ol­malıdır.- Asker arasından çıkdığı sabit olursa dari islâmda mehleke hari­cinde mefkud olmuş sayılarak hakkında diğer kavle göre muamele yapılır,

Diğer bir fetva da şu veçhiledir:

«Zeyd kuttaı tarik bulunan bir mevzide mefkud olsa Zeydin mematı galibi zan olacak mertebe zaman mürurundan sonra mevtile hükm olun­mak sahih olur mu, elcevab: Olur. Şeyhüî'islâm Mustafa Sabrı.

55 - : Bir mefkud, mevtine hükm edilib de emvali veresesi arasın­da taksim edildikden, zevcesi de iddetini bilikmâl başkasile izdivaç etdik­den sonra sağ olarak zuhur etse, veresesinin ellerinde mevcud olan mal­larının istirdad  edebilir.  Fakat  müstehlik  olanları tazmin, zevcesini de ikinci kocasından tefrik etdiremez. Çünkü malların taksimiyle zevcesimn başkasiyle izdivaç edebilmesi bir hükme müstenid bulunmuşdur. (Haniy-ye, Hindiyye, Bahrirâik, Dürrümuhtar).

Bu meseleler, Eimmei Hanefîiyyeye göredir. (Malikî'ler enazaran mefkudda dört hal,  mutasavverdir:

1 - : BUâ muharebe darıharbde tegayyüb eder. Bu, esirden mâdud-dur. Binaenaleyh tevellüdünden itibaren yetmiş ve alârivayetin seksen se­ne geçmedikçe ne malı ve ne de zevcesi hakkında vefatiyle hükm oluna­maz. Meğer ki zevcesinin nafakası devam etmesin veya iffetinden korkul-sun. O halde kadın talâkı ihtiyar edebilir.

Dan islâm ile danharbden hangisinde tegayyüb etdiğinde şek olunan şahs hakkında da ihtiyaten hükm böyledir.

2 - : Gayrı müslimler ile bir muharebe esnasında tegayyüb eder.

Bu kimse hakkında lâzım gelen tahkikat yapıldıkdan sonra bir sene tecil olunur. Badehu zevcesi iddet bekler, malı da mevras olur.

3 - : Darıislâmda bir mehleke esnasin-da, yani: Müslümanların ara­sında tahaddüs eden bir me'rekede tagayyüb eder. Bu kimsenin zevcesi hakkında üç kavi vardır. Birincisi: İki tarafın iltikası gününden itibaren vddet bekler. İkincisi iki tarafın birbirinden ayrıldığı günden itibaren id-detine mübaşeret eder. Üçüncüsü: Bu me'rekeden sonra mefkudun hayat ve mematına dair tahkikat yapılması için bir müddet tecil olunur, bade­hu iddet beklemeğe başlar ve malı mevrus olur.

Meselâ: Medine-i Münevvere ahalisinden bir zat, Afrika gibi belde­sinden uzak bir yerde vukubulan bir marekede gaib olsa bir sene tecil olunub bâdehû zevcesi iddet bekler ve bu iddetin mebdeinden itibaren o gaibin malı veresesi arasında taksim olunur.    .

Nitekim tâûn veya veba bulunan bir beldeye giden veya böyle bir za­manda müsaferet edib de mefkuti olan, yahud tâûn esnasında bir mahaı-le azimet etmeksizin kendi beldesinde tagayyüb eden kimsenin de zevce­si bu hastalığın zevali tarihinden itibaren iddet bekler ve malı mevrus olur.

4 - : Bilâ mehleke darı islâmda tagayyüb eder. Bu halde tevellü­dünden- itibaren yetmiş sene hitam bulmadıkça vefaüyle hükm olunama­yacağından malı mevrus olmaz. Lâkin zevcesi hakkında müracaatı üzerine hâkimin icra edeceği suâl ve muhabere neticesinde hayat ve mematına dair ıttılâdan yeis hâsıl olursa bu yeis tarihinden itibaren dört sene tecil olunur, bu müddetin inkizasım müteakib zevce - ayrıca hükme muhtaç olmaksızın - iddeti vefatı bilikmâl başkasiyle izdivaç edebilir.

Hattâ mefkudun malından nafakası devam etmediği takdirde bu müd-detden evvel de - hâkimin izniyle - talâkını ihtiyara müstahak ölür.

Tecil müddeti hitam bulmadıkça zevce, zevcinin nikâhında kalması­nı ihtiyar edebilir. Fakat iddet beklemeğe başladıkdan sonra kavli mute­mede nazaran bu ihtiyar hakkına malik olamaz, iddet nihayet buldukdan sonra ise bu hakka malikiyyeti bilittifak zail olmuş olur.

Mefkudun vefatı için, intizar müddetlerinin hitamında hükm edilme­dikçe emvali taksim edilemez, tevarüs, bu hükm tarihinden itibaren sâbıt olur. Binaenaleyh hükm verilmedikçe kimse, mefkuda vâris olamaz. Ve-levki bu hususdaki müddet gelib geçmiş olsun. Fakat zevcesi için bir miıft-tiet tâyin edilmiş olunca bunun hitamında zevcesinin talâkı ve iddet bek­lemesi için hâkimin hükm ve iznine ayrıca hacet yokdur. Çünkü evvelca bir müddet tâyin ve tecil etmesiyle hâkimin izni hâsıl olmuşdur. (Muh-tasar-ı Ebizziya ve Şerhi kebîr, El-müduvvenelürkübra.)

(Şafiî fukahasına göre de mefkud olan veya haberi münkati bulunan bir kimsenin vefatı, beyyine ile sabit veya daha ziyade yaşayamayacağı­na dair bir zannı galib hâsıl olunca mevtiyle hükm olunur. Bu husus, hâ­kimin içtihadına muhavveldir. Bunda esah olan kavle nazaran muayyen bir müddet yokdur.

Mefkudun mevtiyle hükm edilince emvali, yalnız bu hükm tarihin­de mevcud olan vârislerine aid olur.

Mefkudun vâris olacağı bir kimse vefat edince mefkudun hissei irsiy-yesi mevkuf tutulur, bilâhare hayatı zahir olmayıb mevtiyle hükm edilin­ce bu hisse, birinci müteveffanın hini vefatında berhayat bulunan vere­sesine verilir, mefkudun vârislerine verilmez. Çünkü irs, şek ile sabit olmaz, mefkudun daha evvel ölmüş olması ihtimâl dahilindedir.

Mefkudun mevtiyle hükm edilince bu hükm tarihinden itibaren zev­cesi iddetini bilikmâl başkasile evlenebilir. Mefkud bu hükmden sonra berhayat olarak zuhur etse bu hükme binaen başkasile evlenmiş olan zev­cesini isterse boşar, isterse nikâhında ibka eder. Çünkü vâki olan evlen­menin butlanı zahir olmuş olur.

Kütübi Şafiıyyede deniliyor ki: Hazreü Ömer ile Hazreti Osman, mel-kodun zevcesi hakkında dürt sene intizarda bulunub bâdehû dört ay on gün iddet beklemesiyle hükm etmişlerdir. Binaenaleyh böyle bir kadın, bu muayyen müddeti (Dört seneyi) bekledikden ve dört ay on günlük id deti vefatı da ikmâl etdikden sonra başkasiyle izdivaç edebilir. Şayed bu izdivaç neticesinde çocukları dünyaya geldikden sonra mefkud zuhur et­se bu çocuklar, şübhe-i firâşa binaen ikinci zevce aid olursa da kendisi mefkuda iade edilir. Şu kadar var ki, bu kadın ikinci zevcinden ayrılışın­dan nâşi icab eden iddeti talâkı ikmâl etmedikçe birinci zevci olan mef­kud ile münasebeti cinsiyyede bulunamaz, buna cevaz yokdur.

Mahaza mefkudun mevtiyle henüz hükm edilmeden zevcesi, iftirak kararı alabilir nü, alamaz mı? Meselesi iukahayı Şafiîyyece câyi nazardır. Fıkhı Şafiîde esah olan kavle nazaran zevç, mefkud olsun olmasın, mu­sir veya mütevassitürhâl olunca zevccsiyle aralarındaki nikâh, nafakanın verilmemesi yüzünden fesh edilemez,  velevki onun malından  nafakamı) tahsili müteazzir görülsün. Çünkü zevç, musir ve mütevassitül'hâl olunun ca zevcesi  alelekser hâkim vasıtasiyle nafakasını istihsâle kadir olabilir

Fakat yine Şafiî fukahasiirdan bir çoklarına göre nafakanın tahsili müteazzir olunca nikâh, fesh edilebilir, velevki zevç haddizatında musir olsun. Nitekim zevç, mü'sir olduğu, kesebe kudreti de bulunmadığı tak­dirde de nikâh fesh edilebilir. (Kitabül'üm, Tuhfetül'muhtac.)

(Hanbelî fıkhine gelince: Buna göre mefkudlar iki kısımdır.)

Birinci kısım: Zahiri selâmet olan bir gaybetle tagayyüb eden mef. kudlardır. Mücerred ticaret gibi, tahsili ilim ve seyahat gibi bir maksad-la beldesinden çıkıb haberi mün'kati olan mefkudlar bu kabildendir.

Bunların vefatları bilbeyyine sabit olmazsa doğdukları tarihden iti­baren doksan sene geçmesine intizar olunur. Diğer bir kavle nazaran ya­şayamayacağı kadar bir müddetin müruruna intizar edilir ki bunu tâyin hâkimin içtihadına muhavveldir.

Şayed doksan yaşında bir kimse mefkud olacak olsa bunun için de intizar edilecek müddet, hâkimin içtihadına tâbidir.

İkinci kısım: Zahiri helak olan bir gaybetle tagayyüb eden mefkud-lardır. Harb safları arasında veya denizde parçalanan bir gemide veya mehlekeden sayılacak bir müsaferet halinde gaib olan, yahud bir işi he­men görüb dönmek için harice çıkdığı halde bir -daha avdet etmeyen kim­seler bu kısma dahildir.

Bunların gaybubetlerinden itibaren tam dört sene intizar olunur, ba­dehu mallan, bu müddetin hitamında berhayat olan vârisleri "arasında tak­sim edilir, zevceleri de iddetlerini bekleyerek başkasiyle evlenebilirler, ayrıca hükme lüzum kalmaz.

Mahaza bir kadının zevci gaib olub da nafakasının tahsili müteazzr; olunca, bundan evvel de talebine binaen hâkim, aralarındaki, nikâhı fesh edebilir.                      

Bir mefkud, mevtiyle hükm edildikden sonra berhayat olarak avdet eylese taksim edilmiş emvalinden mevcud olanları istirdad eder, olma­yanları da tazmin etdirebiiir.

Kezalik bir mefkud, zevcesi muayyen müddetin mürurunu müteakib başkasiyle akdi nikâhda bulımdukdan sonra zuhur etse bakılır: Eğer bu ni­kâh üzerine henüz zifaf vâki olmamış ise zevcesi kendisine iade edilir, çün­kü bu halde ikinci nikâhın butlanı zahir olmuş olur. Ve eğer zifaf vâki olmuş ise mefkud muhayyerdir, dilerse zevcesini yeniden akde muhtaç olmaksızın tahtı nikâhında ibka eder, şu kadar var ki bu zifafdan dolayı icab eden iddet nihayet bulmadıkça bu kadına tekarrüb edemez. Dilerse ikinci nikâha razi olarak kadmı ikinci zevcesine terk eder, bu halde yeni­den bir nikâh akdine lüzum kalmaz. Mahaza Hanbelî fukahasmdan bazı zevata göre bu halde ikinci nikâhı tecdid lâzım gelir, kıyasa muvafık olan da budur.                           

Demek ki bu takdirde mefkud zevcesini tatlik etmiş olacakdır. (EI-muğnî, NeylüTmeârib, Keşşafül'kma). [2]

 basa dön

 

Bir Mülâhaza :

 

Herhangi bir mefkudun vefatına, gaybubeti tarihinden itibaren on veya on beş sene gibi bir müddet geçmesini müteakib hükm edilmesi, fu-kahaca bir mikyas olarak kabul edilmemiş'dir. Çünkü iyi düşünülünce bu­nun doğru bir kıstas olmadığı tebarüz eder.

Meselâ: İkişahsdan biri kırk beş, diğeri de yirmi beş yaşında iken mefkud olmakla bunların vefatlarına gaybubetlerinden itibaren on beş se­ne hitamında hükm edilecek olsa bunlardan birinin tevellütünden itiba­ren altmış, diğerinin ise henüz ,kırk sene geçmiş bulunur. Bu ayni mütl-det ise bu iki mefkudun vefatı hakkında ayni kanaati tevlid edemez. Çün­kü kırk yaşındaki bir şahsa nazaran altmış yaşındaki bir şahsın vefatı da­ha galibdir. Binaenaleyh on beş senelik bir müddet, kırk beş yaşında iken mefkud olan şahsın vefatı hakkın-da diğerinden ziyade bir karine teşkil etmiş olacakdır.

Bu halde muhtelif yaşlardaki mefkudların vefatlarına ayni kuvveti haiz bir karine ile hükm edilebilmesi için fıkdanlarından itibaren muhte­lif müddetlerin tâyin edilmesi lâzım gelir. Bu cihet ise mefkudların tevel-lüdîeri nazara alınmak suretiyle muntazam, muttarid bir tarzda temin edilmiş olur.

Meselâ: Bu hususda altmış senelik bir müddet kabul edilince mefruz iki mefkuddan birinin vefatına fıkdanından itibaren on beş sene, diğeri­nin vefatma da otuz beş sene hitamında hükm edilecekdir. Bu müddetin müruru ise tabiî şerait içinde her iki mefkudun vefatı hakkında ayni ka­naati husule getirir, ayni derecede kuvvetli bir karine teşkil eder. Çünkü her ikisi de vefatlarına hükm tarihinde altmış yaşında bulunmuş olacak­dır, bu yaşda vefat ise binnisbe galibdir.

Mahaza böyle bir mebde ile böyle bir müddetin kabulü, mefkudlar hakkında seyyanen tatbik edilecek bir düstur mahiyetinde bulunur, meh-leke gibi gayrı tabiî haller ise bizzarure bundan müstesnadır.

Burada mülâhazaya şayan bir cihet daha vardır ki o da mefkudun mevtiyle hükm edilebilmek için neden altmış, yetmiş veya doksan sene gibi uzun bir müddetin küzeranına intizar olunması meselesidir.

Şüphe yok ki mefkudun hayatı evvelce yakinen sabit bulunuyordu. Müehharen bunun zevaline hükm idilebilmesi için kuvvetli bir karine bu­lunmak icab eder, bir şahsın mücerred bir müddet gaybubetine mebni hu-man hayatdan mahrumiyyetine hükm edilmesi, bir çok mahzurlardan sa­lim olmayabilir. Herhangi bir şahs, kendisince mühim olan bir sebeb mülâhazaya mebni uzun bir müddet tagayyüb ederek ahvalinden akraba­sını ve saireyi haberdar etmeyebilir. Bahusus zamanımızda ticaret gibi. san'at g;bi muhtelif maksadlarîa en uzak ülkelere seyahat ederek oralar-da pek uzun bir müddet garibâne bir halde yaşayanlar bulunuyor.

Binaenaleyh bir şahsın mücerred bir müddet gaybubeti dolayısile he-.man hayatdan mahrumiyyetine hükm verilib de bunun neticesi olarak ser­vetinin taksimine kalkışılması, kendisiyle ailesi arasında bulunan mânevi bir rabıtanın inhilâline sebebiyyet verilecek bir hayat aşiyânesinm dağı­tılması son derece düşünülmeğe lâyik içtimaî bir hâdisedir. Böyle mühim bir hâdisenin tekevvününe alelacele meydan verilmesi, nâsın hakk-ı haya­tına, hakk-ı temellük ve tasarrufuna bir nevi tecavüz mahiyetinde teza­hür eder.

Bir mefkudun vefatına alelacele hükm olunduğu takdirde mücerred veresesinin maddî istifadeleri temin edilmiş, bir gaibin tecavüzden masun olan emvali üzerinde başkalarına bir tasarruf ve temellük hakkı verilmiş oîacakdır. Halbuki mefkudun berhayat bulunması ihtimâline nazaran böy­le bir muamele, hem onun hakk-ı hayatına bir tecavüz mahiyetinde î>u-îrnacak. hem de onun meşru emvalinin ziyamı intaç edecek, bununla be­raber kendisine intikali melhuz bir takım malların da ihtiyaten tevkifi ci­hetine gidilmeyib tunların da derhal başkalarına tevziine sebebiyyet ve-recekdir. Artık mefkudun berhayat olarak zuhuru takdirinde maddî, ma­nevî ne kadar zararlara uğramış olacağını -düşünmelidir.

Mefkudun gaybubeti müddetince emvali hâkim marifetile muhafaza ve tenmiye edilebileceği cihetle iktisadî bir bakımdan da endişeye mahal yokdur.

Mefkudun zevcesine gelince: Bunun böyle uzun bir müddet intizar­da bulunması, zararını müstelzim olabilir. Fakat bu hal, kendi hakkında bir iptilâdir, buna sabr etmesi insanî bir vazifedir, zevciyyet hukukma ri­âyet bunu icab etmekdedir. Kocalarının vefatlarından sonra hâtıralarına riâyet ederek başkaları ile evlenmeyen nice hakikatli kadınlar vardır.

Zevcenin nafakadan mahrumiyyeti halinde ise zevci namına hâkimin izniyle istidanede bulunması caizdir, bu kabil olmayınca içtimaî heyetiı himayesine müstahik olur.

Mahaza zevcinin böyle uzun boylu iğürabına tahammül edemeyen ve­ya nafakasının taazzüründen dolayı mutazarrır bulunan bir kadın, yukarıda yazıldığı veçhile İmam Malik ile İmam Ahmed îbni Hanbel Hazretle­rinin mezhebîerine tevfikan zevcinden tefrik edilebilir.

Nitekim vaktiyle nafakanın taazzüründen dolayı tefrik cihetine gidil­mesi hakkındaki bir mesele, 23 Rebiülevvel 1334 tarihinde mülga Fetva-hane-i Ali Heyeti telifiyesi tarafından Mezhebi Hanbelî üzere tanzim edi­lerek iradeye iktiran etmişdi.

Mülga' Hukuki Aile kararnamesinin 126, 127 inci maddeleri de kıs­men bu mezheblcre göre tanzim edilmişdi. Velhâsıl: Mefkud hakkındaki hükmlerin her noktai nazardan ihtiyaca tekabül edecek büyük bir geniş­liğe malik olduğu, mezhebi fıkhiyyemize aid müdevvenatdan zahir olmak-dadır.  [3]       

 basa dön                                                                               

 

(İKİNCİ BÖLÜM)

 

LAKİTLERE AİD MESELELERİ HAVİDİR.

 

İÇİNDEKİLER : Lakitin mahiyyeti ve Utıkatın sıhhat ve ademi sıh­hati. Lakıtlara müteallik hükmler. Lakıtlann hürriyet itibariyle vaziyet­leri. L3kıtİ2nn islâmiyyet itibariyie vaziyetleri. Lakıtların neseb itibariy­le vaziyetleri. [4]

 

Lakıtın Mahiyyeti Ve Îltikatın Sıhhat Ve Ademî Sıhhati :

 

56 - : Lakıt,  «Mensub olduğu aile, eşhas tarafından bir yere atıl­mış diri veya Ölü çocuk» demekdir ki, bu, alelekser ya ihtiyaç veya zina töhmetinden firar saikasiyle vukubulur.

57 - : Bir çocuğu atılmış olduğu yerdan alıb kaldırana «Mültakit», kaldırmaya da «ÎHikaU denir. Bu iltikatın sıhhatine gelince bu hususda bazı şartlar vardır. Şöyle ki:

(1) : Mültakit; mükellef, yani: Akil ve baliğ olmalıdır. Binaenaleyh çocukların, mecnunların, lakitları iltikat etmeleri sahih

değildir.

(2) : Mültakit, lakiti hıfz ve siyanete muktedir olmalıdır. Binaenaleyh lakiti muhafazadan âciz olan veya lakıt hakkında ahlâkından havf olunan bir mültakıttan hâkim, lakiti alarak emin bir kimseye tevdi eder.

58 - : Müîtakıtm hür, veya müslim olması şart değildir. Binaenaleyh kölelerin, cariyelerin veya zimmîîerin iltikatları şahindir. Şu kadar var ki, müslim olduğuna hükm edilen bir lakıt, edyânı tea-

kül edecek bir çağa takarrüb edince mültakıtı olan gayrı müslimden alı­nır. (Himliyye, Bedayî. Dürrümuhtar). Bu meseleler Hanefiyyeye göredir.

(Şafii'lere göre mültakıtın mükellef, hür, reşid, müslim, adaletle, ya­ni fıskdan selâmetle müttasıf olması şartdır.

Binaenaleyh maliklerinin izin ve icazeti bulunmadıkça kölelerin, mü-kâtebîerln inikatları sahih olmaz. Maliklerinin izin ve icazeti lâhik olunca da mültakat, maliklerin olmuş^olur.

Kezalik sefih, fâsik, mestûrül'nal, gayrı müslim kimselerin iltikat ede­cekleri lakıtlar da ellerinden alınır.

Şu kadar var ki, dinince zahiren âdil görülen bir gayrı müslim, dâre tebean gayrı müslim olduğuna hükm edilen bir lakiti iltikat edebilir. Ev-cah olan kavle göre velevki biri nasrânî, diğeri yahudi olsun (Kitabürüm, Ttıhfetül'muhtac).

(Malikî'Iere göre bir kimse, kölesini, zevcesini iltikatdan menedebilir. Çünkü lakıtm hıfz ve terbiyesi teberru kabilindendir. Memlûkler ise buna ehl değildirler. Zevç ise zevcesini kendisine aid olmayan bu gibi şeyler ile iştigalden men'e müstahikidir.

Mültakit, vâki olan iltikatma işhadda bulunmalıdır. Lâik olan b'udur, çünkü aradan bir zaman geçdikden sonra: «Bu benim evlâdımdır.» veya «Bu benim rakikimdir.» diye iddia etmesinden korkulur. Böyle bir iddia hakkında zannı galib hâsıl olursa işhad bir vecibe olur. (Minehül'celîl, Şerh-i Muhammed-i Hırşî).

(Hanbeü fukahasma göre de köleler, cariyeler, efendilerinin izni ol­madıkça lakiti iltika edemezler. İltikat edecek olsalar'ellerinde bırakıl­maz. Meğer ki efendilerinin icazeti lâhik olsun.

Kezalik bir gayrı müslim de islâmiyyetine şer'an hükm edilen bir la­kiti iltika edemez, iltikat ederse elinde bırakılmaz. Fakat gayrı müslim ol­duğuna hükm edilen bir lakiti iltikat edebilir. (Keşşafül'kma.)

59 - : Bir lakitin mültakitleri müteaddid olunca lakit hakkında na-fi' olan mültakit tercih olunur. İkisi de müsavi olunca tercih hakkı hâki­min re'yine muhavvel olur.

Meselâ: Mültakitlerden biri salih, diğeri fâsid olsa veya biri zengin, diğeri fakir bulunsa salih ve zengin olan mültakit müreccah olur.

(Malikî'lere göre bir lakiti emin, kifayete ehl iki veya daha ziyade kimseler iltikata koşsalar bakılır: Her hangisinin vaz'ı yedi mukaddem ise o ta&dim olunur, vaz'ı yedleri müsavi ise hıfz ve himayeye eslah olanı evvela olur, her veçhile müsavi olunca aralarında kur'a atılır. (Minehür celîl).

(Hanbelî fukahasına göre de böyle müsavi olan mültakitlerden biri hakkını iskat ederek lakiti arkadaşına teslim etmezse aralarında kur'a ke­şide edilir.

Bir lakiti iki kimse beraber görüb de biri koşarak alsa veya elini üze­rine koysa lakite bu ehak olur. Çünkü iltikat, almakdır, görmek demek değildir.

îki kimseden biri, diğerine lakiti almasını teklif edib o da alınca niy-yetine bakılır: Eğer kendi namına almış ise lakita arkadaşından ehak olur, fakat arkadaşı namına almak niyyetinde bulunmuş ise lakit âmire, yani arkadaşına aid olur. Bu âdeta mubah olan bir şeyi tahsile tevkil bilinçlendir.

Bir Ukiti iki kimse iltikat etmiş olmak iddiasiyle bilâ beyyine ihti-l.ti'da bulunsalar söz meâlycnıin lakila vamil'yed olanındır.

İmanı  Şafii'nin kavli  de böyledir. (Klınuğnî. Keşşafül'Iana). [5]

 basa dön

 

Lakıtlaka Müteallik  Hükihleh  :

 

60 - : Lakıtı atan veya terk ederek ziyama meydan veren şahs: fı^t'itlır. Anı iltikat edib hıfz etmek ise meııdubdur. Bir çok hayırlı işle-iv faıkdir. Çünkü Sakıt, sahibsiz, âeU bir çocukdur, zayi olmak tehlükesi-ne maruzdur, anı iltika ilinek ise ihya etmek dernekdir. Bir şahsı ihya isj bütün  beşerîyyeli ihya gibidir.

Mahaza iitıkat, çocuk hakkında bir terohhüm ve şefkat eseridir, rahm ve şefkat ise iymandan sonra amalin eldalidir. Bir harîis-i şerii'de: «Aîlau taâlâya iymamlan sunra amellerin efdali, emr-i ilâhiye tazım ve mahluka ilahiye şefkatdır.» buyuruimuşdur. Diğer bir hadisi şerifde. «-Çocuğa mer­hamet, büyüğe hürmet etmeyen bizden değildir.»  meâlindedir.

tllikat, çok kerre mendubiyyetie de kalmaz; belki cemiyyete mütevec­cih bir farz-i kifâye mahiyetimle bulunur, eğer lakıtı cfiııiyyetden bi:1 ferd alıb kurtarmazsa bütün cemiyyet efradı asim olur. Şaycd lakıtı yaı-111/ bir kim.-;e görür de iltikat etmediği takdirde zayi olacağına zama galibi hâsıl olursa bu ülikat, kendisi için bir farz-ı ayrı olmuş olur.

Suya atılmış veya bir kuyu başına atılarak kuyuya düşmesi kuvvetle melhuz bulunmuş veya yırtıcı bir hayvamn civarına bırakılmış Şakıtlar gibi. (Eimmei Selâsc-ye göre de iakıtlan iltikat, bazen farzı kifâye, baze.ı de farza ayin olur.)                                                   

61 - : Lakıti imsak hususunda mültekit, başkalarına tercih Olunur.

Binaenaleyh mültekitin rızası olmadıkça lakıtı başkaları alampz. Çün­kü lakiti ihya eden odur. Nitekim bir arzi meyteyi ihya eĞen de. o yere bekalarından ehakdır

Hattâ veliyyül'emr dahî bir lüzum görülmedikçe velayeti âmrrî&şine istinaden lakıtı mültakitten almamalıdır.

Fakat mültakit, lakıtı başkasına def edecek olursa bilâhare istirda-d:ı hakkı olmaz. Çünkü kendi hakkını endi ihtiyarile ibtâl etmiş olur.

62 - : Mültakit lakiti hâkime gülürüb teslim etmek isterse hâkini, kendisini bilâ beyyine tasdik etmeyebilir, Çünkü mültekit, müttehemdir, lakitin meûnetini beytüTmâle tevcih etmiş olur. Lâkit, kendisinin oğlu ve­ya nafakası kendisine lâzım gelecek bir karibi olabilir, bu iddia ile nafa­kadan kurtulmak gayesini takib etmesi melhuzdur.

Fakat heyyine ikame ederse hâkim, bir hasm muvacehesine lüzum gör-meksizin bu beyyineyi kabul eder. Zira bu beyyine, mücerred keşfi hal içindir, keşfi hal için olan beyyinelerde ise hasmın huzuruna lüzum yok-dur. Bir de bu beyyine, bir hücceti mülzime değildir, hasmın huzuru ise ilzam itibariyle meşrutdur.

Beyyine ikame edildiği takdirde hâkim muhayyerdir: Dilerse lakiti alır, dilerse almaz, «Madem ki bumın hıfzını iltizam etdin, iltizama de­vam et.» diyerek mültakitin himayesinde ibka eder. Meğer ki mültakitin acz ve taksiri zahir olsun veya mu'i ahlakından korkulsun, bu son takdir­de lakit, sinni intihaya takarrüb edince mültakitden herhalde alınır,

63 - : Hâkim, lakiti mültakitin talebile alıb başka birinin himaye­sine tevdi etdikderr sonra mültakit, tekrar müracaat ederek lakitin kendi­sine iadesini taleb etse hâkim, muhayyer olur: Dilerse iade eder, dilerse iade etmez.

Fakat bir şans, lakiti mütakitinden bizzat alıb yanında bulundum hâkim, talebine mebni mültakite lakiti iade eder.

ıtfah'kî'İere göre mültakit, lakiti mevziine veya başka bir mevzie red­dedemez. Çünkü iltikat etmekle onu muhafaza etmesi teayyün etmişdir. Meğer ki hâkime ref etmek veya muayyen bir şahsa: «Bu senin çocuğuı mudur? diye sormak için almış olsun. Bu takdirde hâkim veya o şahs ka­bul etmezse lakiti mevziine reddedebilir. Şu kadar var ki red edeceği mev-si, nasın gidib geleceği bir yer olub lakitin helakinden korkulmam alıdır.)

64 - : Lakitin velisi, ve Uy yül'enirdir.

Binaenaleyh veiîyyüremr veya anın naibi, lakiti tezvic ve amn malın­da tasarruf edebilir. Mültakit ise bunları yapamaz. Çünkü onun hakkın da velayetin sebebi olan karabet ve saltanat mevcud değildir.

Şu kadar var ki mültakit, lakit namına hibeyi kabul edebilir. Lakiti Dir san'ata koyabilir, ve bir beldeden diğerine nakl edebilir. Çünkü bun­lar vekâlet kabilinden değildir, belki lakitin nefine hizmetdir.

Fakat mültakit, lakiti - esah olan kavle göre - bir kimseye ecir olarak veremez, sünnet etdiremez, etdirir de bu yüzden vefat ederse zâmin olur.

Lakitin bir beldeden daimî suretde ikamet için bir karyeye nakl edil­memesi de muvakıfdır. Çünkü bu nakil, anın terbiyesine tesir edebilir.

(Hanbelî fukahasma göre mültakit, emin değilse lakiti alıb sefere çık­masına müsaade edilmez. Fakat emin ise lakit elinden alınmaz. Bu halde işhad etmesi bir veçhe göre icab eder. Çünkü bu işhad ile lakitin nesebi ve hürriyeti hıfz edilmiş olur.)

65 - : Lakitin velâsı ve âkılesi, -beytül'mâle aiddir. Binaenaleyh lakitin hataen yapacağı bir cinayetin diyetini beytül'mâi

tediye eder, vâris bırakmaksızın vefatında da bütün terekesi beytül'mâle intikâl eder.

(Eimmei Selâseye göre de böyledir. Yalnız Şûrîh ile İshaka göre la­kitin velâsı mültakite aiddir. Velâsı beytül'mâle aid olduğuna göre laki­tin vefatında yalnız zevcesi bulunsa terekesinin rub'u zevcesine bakisi de beytül'mâle aid olur.)

66 - : Hâkim, lakitin velâsını mültakitine takrir edebilir. Yani bun­ların arasında velâ-i muvalât tesis edebilir. Bu halde mültakit, lakite vâ­ris olabilir, lakit de bir cinayet işlese diyetini mültakit öder.

67 - : Lakit, âkilen baliğ olunca dilediği kimse ile akdi muvâlâtda bulunabilir,  meğer ki yapmış   olduğu bir cinayetin  diyetini beytül'mâi ödemiş olsun, o halde başkasile muvâlâtda -bulunamaz.

68 - : Mültakit, lakiti infaka mecbur;değildir, infak edince bakılır: Eğer hâkimin izniyle - alacağı bir deyn .olmak üzere - inîak ederse bilâhare lakitin zuhur edecek karibine, meselâ babasına, ve zuhur etmedi­ği takdirde büyüyünce lakite rücu edebilir. Fakat bilâ izin infak ederse rücu edemez, müteberrî olmuş olur.

Kezalik hâkim, izin verirken -lakit üzerine alacak bir deyn olmasını tasrih etmezse zahirürrivayeye nazaran yine rücua istihkak bulunmaz, esah olan da budur.

(Malikî'lere göre lakitin hizânesi, nafakası kesbe kadir bir halde ba­liğ oluncaya kadar multtkite lâzım gelir. Mültakit bununla bilâhare laki­te rücu edemez. Çünkü iltikatla bunu itizam. etmişdir. Meğer ki lakitin ma­lı bulunsun veya kifaet mikdarı nafakası beytülmâlden itâ edilsin. O hai-de nafakası mültakite lâzım gelmez.

Mültakit, nafakaya sarf edeceği kadri maruf meblâğ ile lakitin ileri­de zuhur edecek babasına rücu edebilir. Şu kadar var ki lakiti babasının amden atmış olduğu ikrariyle veya beyyine ile sabit olmalı, ve babası in­fak zamanında musir bulunmuş olmalı, mültakit de teberruan değil, rü­cu etmek üzere infakda bulunduğuna yemin veya işhad etmiş bulunmalı­dır. Şayed çocuk kendi kendine çıkıb kendi kendine gaib olmuş veya kaç­mış ise mültakit, sarf edeceği nafaka bedeliyle babasına rücu edemez, bu halde yapılan infak, teberrua masruf olur. (Şerh-i Kebîr, Haşiye-i Düsûkî.)

69 - : Lakitin nafakası, ve muhtaç olduğu ilâç parası ve ihtiyaca mebni veliyyül'emr tarafından tezvic edilince zevcesinin mehri beytül'mâi tarafından tesviye edilir. Çünkü lakitin mirası, bilâ vâris vefat edince beytütmâle aid olacakdır. Ganimet ise garamete mukabildir.

(İmam Şafiî'ye göre de malı olmayan lakitin nafakası beytül'mâle aiddir.)

(Hanbelî fukahasına göre de bu nafaka, beytül'nıâle aiddir. Şayet bey-tül'mâlde nafakayı temin müteazzir olursa lakitin infakı, haline muttali olan müslumanlara müteveccih bir vecibe olur. Çünkü onu nafakasız bı­rakmak, helake maruz kılmak demekdir, böyle bir şahsı helâkden kurtar­mak ise bir farzı kifâyedir. Bir şahsı gark olmakdan kurtarmak gibi. (Keş­şaf kına.)

70 - : Lakite bağlı bulunan bir mal, lakitin bağlı bulunduğu bir hayvan zahiri hale binaen lakite aiddir. Çünkü hilafı zahir olmadıkça za­hiri hale binaen hükm caizdir. Bu halde lakitin nafakası ve sair muhtaç olduğu şeyler bu maldan temin edilir. Çünkü neytül.mâlden infak bir za­rurete mebnidir, lakitin malı mevcud olunca da bu zaruret kalmaz.

Fakat lakitin civarında sahibsiz bulunan bir mal, lakite aid olmaz. Belki o da bir lukatadan ibaret bulunmuş olur. (Bedayî, Hindiyye, Reddi-muhtar.)

(Malikî'lere göre de lakite hağlı olan bir mal, lakite aiddir. Fakat bu­lunduğu yerin altında medfun olan bir.mal, lakite aid değildir, meğer ki ana aidiyyetine dair bir yazı bulunsun.)

(Şafiî'lere göre lakitin içinde bulunduğu sahibsiz hane, dükkân veya ikamete mahsus bahçe lakite aiddir. Lakitin nafakası kendi malından ve­ya lakitlere vakf veya vasiyyet edilmiş olan mallardan temin edilir. Bir cihet için yapılan bir vakfın sıhhati için o cihetin tahakkukı vücudi şart değildir, belki imkâm vücudi kâfidir. Binaenaleyh lakitlere vakf da sa-hihdir. Bu, onların mallarından madûd olur. Bu veçhile malları buunma-yan akitlerin nafakaları beytüTmâlden verilir, bey tül'mâlde mevcut bu­lunmazsa bu nafaka, kifâye mikdarı olarak zengin müslümanlar tarafın­dan temin edilir.)

Hanbelî fukahasına göre mültakit,, lakitin malından nafakasına sarf edebilir, velev ki hâkimin iznini istihsâl etmesin. Çünkü bu, lakitin veli­si demekdir, ve bu infak emr bü'mâruf kabilindendir.

Fakat İmam Şafiî'ye göre hâkim bulunduğu bir yerde onun izni ol-naksızın, mültakit lakitin malını nafakasına sarf edemez. Sarf ederse zâ-nin olur.

Lakit, baliğ olub da sarf edilen meblâğın mikdannda multakît ile ara­larında ihtilâf vâki olsa söz, münfik elan müttakitindir. Çünkü, o, veliyyül' yetim gibi emindir. (Elmugnî, KeşşafüTkına.) [6]

 basa dön

 

Lakîtlerin Hürrtyyet İtibarile Vaziyetleri :

 

71 - : Lakit, zâhirihâle nazaran hür sayılır. Çünkü benî ademde asi olan hürriyetdir. Çünkü bütün insanlar hür bulunan Hazreti Adem ile Haz-reti Havva'nın evlâdıdır. Böyle iki hürden tevellüd edib teşeüb eyleyen evlâd ise bizzarûre hür bulunmuş olur, bazı insanlardaki rik hali ise bilâ­hare bir ârize-i küfrden münbeis bulunmuşdur.

Binaenaleyh hilâfına delil bulunmadıkça asi ile amel icab edeceğin­den iakit hakkında şahadete, itâka, tedbire, kitabete ehliyyet ve haddi kaz-fe istihkak ve saire gibi hususlarda tamamen hür ahkâmı cereyan eder. Şu kadar var ki, validesi hakkındaki kazf, kazifi hakkında haddi icab et­mez, çünkü validesi meçhuldür, ihsanı haiz olul olmadığı malûm değildir.

(Lakit, Eimmei Selâseyeye göre de hür sayılır. İmam Malike göre la-kitin zina hakkındaki şahadeti kabul olunmaz, çünkü halk arasında veled-i zina olmakla müttehemdir, bununla tâbir olunur.)

72 - : Lakit, hür olduğundan mültakit veya sair bir kimse: Bu be­nim kölemdir veya cariyem-dir, diye iddiada bulunsa bu iddia beyyineye mukarin olmadıkça mesmu olmaz. Çünkü lakitin min'haysizzâhir sabit olan hürriyeti bir delil bulunmadıkça ibtâl edilemez. Diğer bir tâbir ile -sabit olan bir hak, mücerred bir dâva ile bâtıl olmaz. Fakat beyyine ikame edi­lirse rıkkma hükm olunur, çünkü zâhiri'hâl, beyyineye muariz olamaz.

73 - : Bir gayrî müsîim, isîâmiyyetine zahiren hükm edilen bir la kit aleyhine iki gayrı müslim sahi d ikame ederek: «Bu benim kölemdir.s diye iddiada bulunsa bu şahidlerin şahadeti makbul olmaz. Çünkü bir mil­limin rıkkma dair ehl-i zimmetin şahadetleri muteber değildir. Fakat bir gayri müslim bu iddiasına iki'müslim şahid ikame ederse lakitin rıkkına hükm edilir.

74 - : Lakit, baliğ oldukdan sonra: «Ben filân kimsenirr kölesiyim.; diye ikrarda bulunsa bakılır: Eğer o kimse bu ikrarı tasdik etmezse lakit hür olarak kalır, mücerred bu ikrariyle hürriyetden mahrum kalmış ol­maz.

Kezalik: O kimse tasdik etdiği haîde lakit hakkında o zamana kadar - şahadeti kabul edilmek, kazıma hâd vurulmak gibi - ahrar ahkâmın dan bir şey cari olmuş ise yine ikrarı sahih olmaz. Çünkü bu takdirde hür­riyeti beynennas şayi olmuş olacağından bunu ikrariyle ibtâl edemez. Fa­kat o zamana kadar hakkında ahrar ahkâmından bir şey sebk etmemiş ise ikrarı sahih olur. Çünkü bir kimse kendi aleyhine hilafı hakikat olarak ikrarda bulunmaz.

Şu kadar var ki, ikran zamanına kadar hibe, kefalet, itak, nikâh gi­bi yapmış olduğu tasarruflarını ibtâl hususunda bu ikrarı yine muteber olmaz, bu tasarrufları sahih olarak kalır.

Meselâ: Bir lakit, bilâhare baliğ olub bir kadınla bir mehri müeccel mukabilinde izdivaç etdikden sonra: «Ben filân şahsın kölesiyim.» tüye ikrarda bulunsa bu ikrarı, o mehri ibtâl edemez, belki bu mehr, onun zim­metinde lâzimül'edâ bir deyn olarak kalır. Çünkü bu ikrarında müttehem­dir. Bir hükmün sübutu hüccet ile olur, bunun ikrarı ise başkası aleyhi­ne bir hüccet değildir. Binaenaleyh bu hususdaki ikrarı ile a-demi ikraa müsavidir.

Kezalik: Bir lakit, kız olub da kocaya vardıkdan sonra bir şahsın ca­riyesi olduğunu ikrar o şahs da tasdik etse.- başka bir mani yok iseanın cariyesi olmuş olur. Fakat bu ikrarı kocasiyle aralarındaki nikâha tesir ederek anı ibtâl edemez. (îmam Şafiî'nin iki kavlinden birine göre lakitin ikrarı, cemi-i ahvâl­de kabul edilir. Binaenaleyh bu ikrariyle hibe, kefalet, nikâh gibi bütün tasarrufatı münfesh olur. Çünkü rıkkını ikrar edince bu tasarrufat zama­nında rakik bulunmuş olduğu zahir olur. Rakik ise tfu gibi tasarruflara ehl değildir.

Bu kavle nazaran lakitin yapmış olduğu ukud, fâsid olur, mevcud olan ayan sahiblerine iade edilir, itlaf edilen ayanın kıymetleri rakabesi-ne taallûk eder, azâd edildikden sonra kendisinden taleb edilir.

Nikâh hususuna gelince eğer mukir olan bir lakit erkek ise yapmış olduğu nikâh fâsid olur, duhul vâki olmamış ise üzerine nısf-ı mehr lâzım gelir, duhul vâki olmuş ise üzerine tam mehr lâzım gelir.

Fakat mukir olan kadın ise nikâh fâsid olur, zevciyle aralan tefrik edi­lir, duhul vâki olmamış ise mehre müstahik olmaz. Vâki olmuş ise, maliki­nin izni olmaksızın tezvic eden bir cariyenin mehri mikdanna müstahik olur. Çocukları var ise hür sayılır. Çünkü kocası onan hürriyetine aldan-mışdır. Bu halde bunların yalnız tevellüd günündeki kıymetlerini zâmin olur. (Katâbüi'üm, Tuhfetül'muhtac.)

(Hanbelî'lere göre de bir lakitin rakik olduğu beyyine ile isbat edilir­se o zamana kadar olan tasarrufatı nakz edilir, fakat beyyine bulunmayıb da îakit, bâdel'bulûğ rakik olduğunu ikrar ederse bakılır: Eğer evvelce hür olduğunu itiraf etmiş ise bu ikran kabul olunmaz, çünkü hürriyet, hakk-ı ilâhidir, bunu ibtâl hususunda itirafından rücuu makbul değildir. Fakat ev­velce itirafda bulunmamış ise bir veçhe göre ikran kabul olunur. Bir veç­he göre ise kabul olunmaz, asi olan da budur. Çünkü bir kerre bu ikrariy­le mahkûmünbihâ olan hürriyetini ibtâl etmiş olacakdır, sonra da kendisinin nkkına, hürriyetine esasen vâkıf değildir. Artık bu ikrarı nasıl doğru olabilir. Kasım'ın, îbni Münzîr'in kavilleri de böyledir. (Elmugni, Keşşafül'-kına.)

75 - : Bir lakitin rakik olduğu beyyine ile isbat edilebilir. Bu halde lakitin o zamana kadar yapmış olduğu hibe, kefalet, itâk gibi tasarrufları münfesih olur. Çünkü beyyine, başkasının hukukuna tecavüz itibariyle töh-metden âri olduğundan kabulüne bir mani yokdur. (Bedayî, Hindiyye, Bah-rirâik.) [7]

 basa dön

 

Lakitlerin İslâmiyyet İtîbarile Vaziyetleri :

 

76 - : Herhangi bir lakitin müslim sayılıb sayılmaması   hususundu bulunduğu mekâna itibar olunur. Şöyle ki: Bir müslimin veya bir zimmî-nin islâm beldelerinden, veya karyelerinden birinde bulduğu lakit, müs-limdir.

Bilâkis bir müslimin veya bir zimmînin bir kilisede, bir havrada, müs-lümanların bulunmadığı bir karyede bulduğu lakit de - zahiri hâl tahkim edilerek - zimmî sayılır. Sahih olan da budur.

Fakat İmam Muhammed'den bir rivayete göre yalnız mültâkitin hali­ne itibar olunur, lakit dînen mültakitine tâbi olur. Diğer rivayete göre de lakit, herhalde müslim sayılır.

77 - : Bir lakit, dari islâmda ölü bir halde bulunsa veya bâdeliltikat vefat etse dare tebean islâm sayılacağından gasl olunur, cenaze namazı kı­lınır, islâm makberesine defn edilir. Ve bir mahalde katil olarak bulunsa hakkında diyet ve kasame ahkâmı carî olur. Kasame bahsine müracaat!.

(Malikflere göre de lakit, bir islâm beldesinde veya karyesinde bulun­duğu takdirde muslinidir ve nihayet iki müslim hanesini ihtiva eden bir karyede bir müslim tarafından iltikat edildiği suretde de muslinidir. Fa­kat tamamen gayri müslimlere aid bir karyede bulunursa dare tebean gay­ri müslim sayılır, velev ki mültakiti müslim olsun. (Şerh-i Kebîr, Haşiye-. Düsûkî).

(Şafiî'ler ile Hanbelî'lere göre de dari islâmda bulunan her lakit, müs-Ümdir. Gayri müslimler tarafından işgal edilmiş olan bir islâm beldesin­deki lakit de orada velev bir müslim bulundukça müsümdir. Meğer ki hı lâfına beyyine kaim olsun.)

Öteden beri gayri müslimlere aid bir beldedeki lakit ise dare tebean gayri müslimdir. Şu kadar var ki bu beldede ticaret veya seyahat gibi bir maksadla bazı müslimanlar bulunursa lakitin islâmiyyetine hükm ediltb edilmeyeceği hususunda iki ihtimâl vardır. (Elmugnî, Keşşafül'kına).

78 - : Dari islâmda iltikat edilen bir lakit, baliğ olunca izharı küfr etse islâmiyyeti kabule haps suretiyle cebr olunur. Fakat kabulden imtina ederse kati edilmez. Çünkü kendisinin esasen müslim olduğu kat'î suretde malûm değildir, ancak bulunduğu dare tebean islâmiyyetine hükm edilmiş-dir. Binaenaleyh riddeti tahakkuk edemeyeceği cihetle katli cihetine gidi­lemez. (Muhit, Hindiyye, Reddimuhtar.)

(Malikî'lere göre şer'an islâmiyyetine hükm edilen bir lakit, baliğ' olub da islâmiyyeti kabulden imtina etse mürted sayılır, tevbe etmezse kati olu­nur. Riddet bahsine müracaat!.) [8]

 basa dön

 

Lakitlerin Neseb İtibarîyle Vaziyetleri :

 

79  - : Lakit, mechulün'nesebdir. Binaenaleyh bir kimse çıkıb da «Bu, benim oğlumdur, veya benîm azadlımdır.» diye bilâ beyyine dâvada bulun­sa iddiası sahih olur ve nesebi veya velâsı kendisinden sabit olmuş bulu­nur. Çünkü bu iddia, haddizatında muhtemelüssübûtdur. Ve bu iddiada la­kit için bir zarar yokdur, bilâkis bu iddia, onun şerefi nesebe veya muave­nete nailiyetine, esbabı helâkden siyanet ve terbiyesine hadimdir. Bunda mültakit için de bir zarar yokdur, çünkü bu suretle evlâde veya velâ-i itâ-kaye nail^olacak, evlâdiyle dinî ve dünyevî mesalihine istianede buluna­cak, velâ ile de hukuk-u velâdan istifade edecekdir.

80 - : Nefsinden tâbire kadir, yani: Mümeyyiz, nesebi fârik bir laki­tin nesebi kendisi tasdik etmedikçe başkasının mücerred iddiasiyle sabit olmaz. Mahaza zahiri hâlde bu iddiayı mükezzib olmamalıdır. Müddeinin la kite baba olabilecek bir yaşda bulunmaması gibi.

81 - : Hür ve müslim sayılan bir lakitin nesebinin bir köle veya bir zimmî bilâ beyyine iddiada bulunsa nesebi o köleden veya zimmîden sabit olur. Şu kadar var ki bu iddia, lakitin hürriyetine, islâmiyyetine müessir olmaz. Çünkü nesebin sübutu başka, hürriyet ve islâmiyyetin subûtu da baş­kadır, bunların birbirinden- infisâli    mutasavverdir, iki hükmden birinde bir kavlin kabul edilmemesi diğerinde de kabul edilmemesini iktiza etmez.

Binaenaleyh bu iddia, neseb hususunda tasdik edilirse de nk ve ade­mi islâmiyyet hususunda tasdik olunmaz. Fakat böyle bir iddia beyyine ile sabit olursa lakit, müddeiye nk veya dîn itibariyle de tâbi olur, çünkü ik­rar, töhmetden hali değilse de beyyine hâlidir. (Menısut, Bedayî).

(îmam Şafiî ile îmam Ahmed'iir kavilleri de bu veçhiledir. îmam Şa­fiî'nin bir kavline göre lakit, gayri müslime mücerred iddia ile hem neşe-ben hem de dînen tâbi olur. Ebû Sevr'e göre dari islâmda bulunan bir la­kitin nesebi gayri müslime lâhik olmaz, çünkü şer'an islâmiyyetine hükm kaiflere gösterilir, herhangisine ilhak ederlerse nesebi ona lâhik olur. Şu kadar var ki gayri müslime veya köleye ilhak ederlerse lakitin gayri mûî olunmuşdur.

imam Ahmed'e göre müddei, küle ise lakitin nafakası yine bcytül'mâ-le aid olur, çünkü hürriyetine hükm edilmişdir.)

82 - : Bir lakitin nesebini, mültakit ile haricden bir şahs bilâbeyyi-ne iddia etseler mültakitin iddiası evlâ olur. Velev ki mültakit, zimrnî, o gahs ise müslim olsun.

Vakıa inültakitin iltikat iddiasiyle bilâhare neseb iddiası zahiren mu-tenakızdır, binaenaleyh kabul edilmemesi kıyasen iktiza eder. FaKat nese­bin herhalde sübutu matlûbdur, bu cihetle .tenakuz, nesebin sübutuna is-tihsanen mani olmaz.

(Malikî'lere göre lakitin nesebi, beyyine bulunmadıkça mücerred iddia ile ne mültakitden, ne de başkasından sabit olmaz. Meğer ki bu iddianın sıdkına delâlet edecek bir vech bulunsun, kant ve gala gibi).

83 - : Bir lakit hakkında, bir kimse; «Bu benim filân hür zevcem­den mütevellid oğlumdür.» diye dâva, diğer bir şahs da: «Bu benim kolem-dir.» diye iddia edib ikisi de beyyine ikâme eylese bünüvvet beyyinesile hükm olunur.

Kezalik birisi: «Bu benim filân hür zevcemden mütevellid oğlumdur. diye dâva, diğeri ise: «Bu benim filân câriye olan zevcemden mütevellid oğlumdur.» diye iddiada bulunub ikisi de beyyine ikame edecek olsa hür zevceden mütevellid olduğuna dair olan beyyine müreccah olur.

Fakat ikisi de kendisinin hür olan zevcesinden mütevellid oğlu oldu­ğunu iddia ve beyyine ikame eylese lakitin nesebi hem bu iki müddeiden. hem de zevcelerinden sabit olmuş olur. Bu, İmamı Azama göredir, ima­meyne göre zevcelerden sabit olmaz.

84  - : Bir lakitin nesebini iki kimse iddia edib ikisi de tarih beyan ederek beyyine ikame edecek olsa lakitin yaşı hangi tarihe tevafuk ediyor­sa o tarih sahibinin beyyinesi müreccah olur.

Fakat lakitin yaşı müştebeh olub da iki tarihe de tevafuk etmese îmamı Azamdan bir rivayete ve İmameyne göre bu tarihlere itibar olunmayıb ne­sebinin bu iki müddeîden sübutuna hükm edilir, sahih olan da budur, îmam-ı Azamdan diğer bir rivayete göre ise tarihi mukaddem olanın lehi­ne hükm olunur.

85 - : Bir lakitin nesebini haricden iki kimse bilâ beyyine iddia edin­ce bakılır: Eğer biri müslim, diğeri gayri müslim ise müslim evlâ olur. Kc-zalik: Biri hür, diğeri köle ise hür tercih edilir. Velev ki köle, müslim, Sür ise gayri müslim bulunsun.

(tmam Şafiî ile İmam Ahmed'e göre bir lakitin nesebini bir müslim Le bir gayri müslim, veya bir hür ile bir köle bilâ beyyine iddia etseler lakit, Um veya rakik olduğuna hükm edilmez. Çünkü onun hakkında zahiri dare nazaran islâmiyyet ve hürriyet sabit olmuşdur, bu, mücerred bir müşabe­het ve tahmin ile zail olmaz.

Bu müddeilerden biri beyyine ikame ederse lehine hükm olunur, iki­si de beyyine ikame ederse beyyineleri tearuz ile sâkit olur, yine kaiflere müracaate lüzum görülür.

Hanifîyyeye göre kaillerin hükmü yokdur, çünkü bunların sözlerine binaen hükm etmek, mücerred, şibih, zanf ve tahmin üzerine bina-i hükm etmek demekdir. Halbuki bazen müşabehet ecnebiler arasında bulunur da kari^ler arasında bulunmaz. (Elmugnî, Tuhgetül'muhtaç).

86  - : Bir lakitin nesebini iki müslim, veya iki köle veya iki zimmî - beyyine gibi, hürriyet veya sabk-i tarih gibi tercihe medar olacak bir şey bulunmaksızın - iddia edib de birisi lakitin cisminde - "bulunan bir alâmeti, hakikatine mutabık olarak haber verdiği halde diğeri haber ver­mese bu alâmeti haber verenin iddiası râcih olur. Çünkü iştibah halinde zey ve alâmete itibar bir esasdır. Nitekim bir yerde, meselâ meydanı harb-de müslümanlar ile gayri müslimlerin Ölüleri muhtelit bir halde bulunsa zey ve alâmetlerine göre tefrik olunurlar.

Şayed iki müddei ayni alâmeti olduğu gibi haber verecek olursa la­kitin nesebi ikisinden de sabit olur, çünkü bu takdirde bunlardan birini diğerine tercihe medar yokdur, {Mebsût, Hindiyye, Bahr).

87 - : Bir lakitin nesebini bir kadın iddia edince bakılır: Eğer zev­ci mevcud olub da bu iddiayı tasdik ederse- veya münkir olur da bu iddia kabilenin veya bir erkek ile iki kadının şaha-detleriyle sabit olursa neseba hükm edilir. Ve illâ edilmez.

Kabilenin şahadetile velâdet sabit olur, bunun zımnında da neseb ta­hakkuk eder. Kasden isbâtı mümkün olmayan bir şey, bazen başka bir şe­yin zımnında hükmen sabit olabilir.

Fakat bu kadının bu iddiasını inkâr edecek zevci bulunmadığı tak­dirde bu iddiasının lâakal iki erkeğin şahadetiyle sabit olması lâzımdır. Aksi takdirde, neseb sabit olmaz, tâ ki çocuğa zinadan mütevellid olmak töhmeti lâhik olmasın.

(imam Şafiî'ye göre kadının bu iddiası bilâ beyyine hiç bir halde tas­dik olunmaz, Ebû Sevir'in ve  sair bir kısım ulemânın kavilleri de böyle­dir. Çünkü kadın için velâdetine beyyine ikamesi mümkündür, mücerred kavli kabul edilemez.

îmam Ahmed'den bir rivayete göre bir kadın, bir lakitin nesebini iddia edecek olsa iddiası kabul olunub lakitin nesebi yalnız kendisine i' hak edilir, zevcine ilhak edilmez, nitekim bir erkek de böyle bir iddiada bulunsa lakitin nesebi zevcesine lahik olmaz. Şafiîyyeden bazı zevata gö­re de böyledir.

İmam Ahmed'den diğer bir rivayete göre eğer kadının kocası var ise anın ikrar ve rizası olmadıkça lakitin nesebi sabit olmaz, çünkü aksi tak­dirde zevcine zarar lâhik olur. Fakat kocası yok ise iddiası kabul olunur, bu da Şafiîyyeden-mervîdlr.

tmam Ahmed'den bir rivayete nazaran da kadının kardeşleri veya ma­ruf nesebi var ise bu iddiası bilâ beyyine tasdik edilmez, ve illâ tasdk edilir. Çünkü bu takdirde bundan mutazarrır olacak kimse yokdur.

Müddeî, cariye olduğu takdirde de hükm böyledir. Şu kadar var b, cariyenin neseb hususundaki bu iddiası tasdik edilse de lakitin rikki hu-iusunda tasdik olunama2.)

88 - : Bir lakitin nesebini iki kadın iddia edib de yalnız birisi bey­yine1 ikame eylese nesebi yalnız kendisinden sabit olur. îkisi de beyyine İkame edecek olsa ikisinden de sabit olur, ve her biri: «Bu benim şu zev­cemden hâsıl çocuğumdur.» diye iddia ve o veçhile beyyine ikame etse lakitin nesebi hem bu iki kadından, hem de bunların o iki kocasından sa­bit olur. Bu, îmamı Âzam'a göredir. îmanı Ebû Yûsüfe ve îmam Muham-med'den bir rivayete göre bu neseb, hiç birinden, yani: Ne o kadınlardan,

Jae de kocalarından sabit olmaz.

89 - : îki kadın bir çocuğun nesebini iddia ve her birinin iddiası­na başka bir kabile şahadet etse - Başka bir mani yoksa - çocuğun jbe-sebi ikisinden de sSbit olur. Fakat bir rivayete nazaran ikisinden de sabit olmaz. Çünkü bir kabilenin. şahadeti bir hücceti zâifedir, bir şahadeti za-ruriyyedir, erkeklerin muttali  olamayacakları hususlara aiddir. Binaena­leyh muare'ze ve müzaheme ânında hüccet olamaz.

90 - : îki kadından biri neseb iddiasına iki erkek, diğeri ise iki ka­dın şahid ikame edecek olsa iki erkeğin şahadetine göre hükm olunur.

91 - : Bir lakit hakkında iki şahsdan biri: «Bu benim lazımdır.», diğeri de: «Bu benim oğlumdur.» diye iddia etdiği halde lakitin hünsayi nrnşkil olduğu zahir olsa her ikisine de nesebin sübûtile hükm olunur.

Fakat hünsayi vâzih olduğu zahir olursa bakılır:    Eğer erkekliğine hükm edilmekde ise, «Oğlumdur.» diyenin, ve eğer dişiliğine hükm ediı-mekde ise, «Kızımdır.» diyenin iddiası evlâ olmuş olur. (Hindiyye, Dürrü-muhtar, Bahrirâik.)

{Hanbelî fukahasına göre bu halde hünsayi müşkil müddeiler ile biı-likde kaiflere gösterilir. Her iki müddei beyyine ikame etdiği takdirde de hükm böyledir. Çünkü bu beyyinelerden birisi herhalde kâzibdir, kâzilt bir beyyinenin vücudiyle ademi ise müsavidir. (Elmugnî, Tuhfetül*muhtac, Keşşafürkına.)

92 - : Bir kimse erkek olan bir lakit hakkında: «Bu benim kızım-dır.» veya kız olan bir lakit hakkında: «Bu benim oğlumdur.» diye neseb iddiasında bulunsa bu iddiası mesmu olmaz.

93 - : Bir lakit, mal bırakarak vefat etdikden sonra bir kimse zu­hur ederek: «Bu benim oğlum İdi.» veya «Kızım idi.» diye iddiada bulun­sa bu iddiası beyyinesiz tasdik edilmez, çünkü bu halde lakitin nesebe ih­tiyacı kalmamışdır, mukırrin maksadı ise anın malına nail olmakdır. Mal bırakmamış olduğu takdirde de hükm böyledir. (Haniyye, Bedayî, Bahri-râik.)

Neseb bahsine de müracaat!. [9]

basa dön

 

 (ÜÇÜNCÜ BÖLÜM)

 

LUKATALARA MÜTEALLİK MESELELERİ MUHTEVİDİR.

 

İÇİNDEKİLER : Lukataların mahiyyeti ve nevileri. Lukataların ahkâ­mı. L.uka talar hakkında i s had ve tarif. Lukataların muhafazalarına, nafa­kalarına aid masraflar. Sahihleri zuhur eden lukatalar. Sahiblerj zuhur etmeyen lukatalar. Çocukların, rakiklerin, gayri müslimlerin itikat edece­ği lukatalar. Lukatalara aid bazı iddialar, beyyineler. Lukata mesabesin­de olub olmayan şeyler. Lukataların beytül'mâle, hâkime tevdii. [10]

 

Lukataların Mahiyyeti Ve Nevileri :

 

94 - : Lukata, canlı olsun olmasın iytik mal demekdir. Böyle bir ma­lı alıb kaldırana «LâkiU, «Mültakit» denir.  Bu kaldırmaya da cîltikat» denilir. Mahaza yolunu şaşırmış insana «.Dal» denildiği gibi gaib olmuş, yerinden uzak düşmüş iytik hayvana da «Dâlle» adı verilir.

Şunu da ilâve edelim ki bir malın lukata, dâlle addedilmesi için her­halde sahibinin meçhul olması lâzım değildir. Malûm bir insanın gaib et-diği bir mal da lukata hükmündedir. Şu kadar var ki bunun için ilâna lü­zum yokdur, bu sırf emanetdir, bunu mümkün ise hemen sahibine iade etmek lâzım gelir.

95 - : Lukataların nevilerine gelince bu da ehemmiyetli olub olma­mak itibariyle  iki nev'e ayrıldığı gibi canlı olub olmamak itibariyle de iki nev'e ayrılır.

Meselâ: Bazı kırlarda, tarlalarda, bahçelerde müteferrik suretde bıra­kılmış, sahibleri tarafından aranılması mûtâd bulunmamış olan başaklar, meyvalar, kabuklar, çekirdekler ehemmiyetsiz olan lukatalardandır ki bun­lara (Tafih) denir.

Nisab-ı sirkat mikdanndan dûn olmayan altun, gümüş, mücevherat, uruz ve emtia gibi sahibsiz şeyler de ehemmiyetli, kıymetli, tâbiri aharla lafih sayılmayan cansız lukatalardan madûddur. Behâim denilib sahibsiz bulunan zihayat hayvanlar da canlı lukatalan teşkil eder.

Lügat itibarîyle behâim herhangi dört ayaklı bir hayvan demek olan behimenin cem'idir. Temyiz istidadından mahrum olan herhangi zihayata behime denir. Bu isim, develere, sığırlara, atlara, koyunlara, kuşlara, ta vuk gibi hayvanlara ve ehli bir hale getirilmiş güvercinlere şâmildir.

Binaenaleyh lukata ahkâmı bunların hepsinde carî olabilir. (Bedayî, Dürrü muhtar.)

(Malikî'lere göre at, himar, evde bırakılmasına müsaade edilen kelb ve saire gibi behâim iltikat edilebilir. Fakat sahrada ve sair yerlerde sahibsiz görülen develer îltikat edilemez. Bunlar halleri üzere bırakılır. Me- ğer ki, nâsın hiyanetinden korkulsun, o takdirde bunlar da iltikat edilir.

 Şâyed bir kimse bir deveyi iltikat edecek olsa bir sene ilân eder, sa­hibi zuhur etmeyince yine mahalline terk eder. (Şerh-i Kebîr, Hâşiye-i Dü-sûkî).

(Şafii'lere göre kırlarda iytik bir halde bulunan ve kendilerini yırtı­cı hayvanların binnisbe küçüklerinden, meselâ kurddan, çakaldan, ayıdan tepmeleriyle, uçmalariyle, v«ya koşmalariyle koruyabilen memlûk hay­vanları iltikat etmek caizdir. Hattâ teleflerinden korkulursa bu iltikat lâ-zim olur. Fakat bu hayvanları teleflerinden korkulmadığı takdirde temeı-lük için iltikat caiz değildir. Bunlarda - âtiyen beyan edeceğimiz veçhi­le - temellük carî olmaz. Bunları bu halde kim iitikat ederse hâkime red edinceye kadar zamanlarından beri olamaz. Çünkü bunlar çobansız ot-layarak kendilerini banndırabüirler, şu kadar var ki, bir nehb ve garet zamanında bu gibi sahibsiz hayvanları temellük için kırdan veya sair yer­lerden iltikat etmek caizdir.

Fakat kendilerini müdafaa edebilen bu gibi hayvanları bir ümranda, bir karye civarında bulunacak olsa temellük niyyetiyle - yani bilâhare sa­hibi zuhur edince bedelini Ödemek üzere - iltikat caiz olur. Çünkü bu gibi yerlerde bunlara hain kimselerin vaz'ıyet etmeleri galibdir,- buna mey dan vermemek için bu niyyetle iltikat caizdir.

Kendilerini küçük yırtıcı hayvanlardan bile koruyamayacak koyun, keçi gibi sahibsiz hayvanlara gelince bunları kırlarda tia, karye civarın­da da herhangi bir vakit temellük için iltikat caizdir. (Kitabül'üm, Tuh-fetüTmuhtac.)

(Mezhebi Hanbelî'ye gelince şehirlerde veya sahrada bulunan koyun­lar lukatadan madûddur, haklarında lukata ahkâmı carî olur. îmam Ah-med'den bir rivayete göre koyun, kaz, tavuk gibi hayvanları veîiyyüTemr-derr başkası iltikat edemez.

Kezaelik deve, at, katır, geyik, kelb, doğan gibi kendilerini müdafaa edebilecek hayvanları iltikat caiz değildir. Evzaî'nin kavli  de böyledir.

Binaenaleyh bir kimse, veîev ki veliyyüTerar olsun böyle bir hayva­nı iitikat edecek olursa zâmin olur. Hatta mevziine red etse de zamanın­dan kurtulamaz. Çünkü bu, bir gasb mesabesindedir.

Şu kadar var ki veliyyül'emr veya naibi dâîle denilen hayvanatdan ibaret lukatalan, sahibi narhına muayyen yerlerde hıfz için ahz edebilir. Bunları ilân lâzım gelmez. Çünkü bu gibi dâlleler için hükümetçe muay­yen bir mevzi bulunacağından sahibleri buraya müracaat eder, hayvanını bulunca beyyine ikame ederek alır, bunların yalnız vasıflarım beyan et­meleri kifayet etmez. Çünkü burası umum için açıkdır.

Veliyyül'emr, bu hayvanları koruya salabilir, veya maslahata daha muvafık görürse satarak semenim sahibleri için saklar. (Elmugnî Keşsa-fül'kma.)

(Zâhirî'lere göre de şehirde, sahrada medfun veya gayrı medfun ola­rak bulunan ve müslümanlann bulundukları bir müddet içinde darb edil­diği üzerindeki alâmetden anlaşılan her mal, lukatadır. Ve bulunan her düşürülmüş mal da nasıl bir mal olursa olsun lukatadir. Bunu bulan kim­se üzerine farzdır ki, ziyama meydan vermemek için bunu alsın ve bun.ı bulub aldığına en az bir âdil şahsı işhad etsin. Sonra da bunu tarifde - îlânda bulunsun. Nitekim tafsilâtı ileride görülecekdir.

Zâhirî'lere nazaran Dâlle denilen hayvanlar üç kısımdır: Birincisi, koyun, keçidir. Bunlar kurdun tasallutundan veya nâsın ahz etmelerin-i ti: korkulacak bir yerde bulunur da kendilerini hıfz edecek kimse bulunmaz­sa su kenarına da yakın olmazsa bu hayvan, kendisini bulub alana, helâl olur.. Velev ki bilâhare sahibi zuhur etsin. Artık bunu alamaz, tazmin er­diremez.

ikincisi: Otlamaya, su kenarına gitmeğe kuvvetli bulunan devedir, Bunu kimsenin ahz etmesi helâl değildir. Bunun hükmü serbest bırak-makcîır. Her kim bunu alır da yanında telef olursa zâmin olur.

Üçüncüsü: Otlamaya, su kenarına gitmeğe kuvveti bulunmayan deve­dir, ve sair sığır, at, katır, hımar, geyik gibi hayvanlardır. Ve kendisine kurdun ve nâsın tasallutundan korkulmayan koyundur. Bunları ahz etmek ve daima ilânda bulunmak farzdır. Sahihlerini bilmekden yeis hâsıl olun­ca bunlar ya hâkim veya mültakit tarafından mesalihi müslinıine tahsis edilir. Sahihlerinden kaçmış olan köleler, cariyeler de bu hükmdedir.^OKi-tâbüTmuhallâ). [11]

 basa dön

 

Lukataların Ahkamı :

 

96 - : Lukatalar hakkında iltikatdan evvel ve sonra cereyan eden bazı hükmler, haller vardır! Bir kısmı aşağıda yazılıdır.

97 - : Lukataları, görüldükleri yerlerden alıb saklamak bazen mu­bah, bazen mendub, bazen vâcib, bazen de haram olur. Şöyle ki:

Terk edildikleri takdirde zayi olmalarından korkulmayan, meselâ baş­ka emin bir kimse tarafından iltikat edileceği malûm bulunan bir lukata-yi alıb saklamak mübahdır.

Terk ediMikleri takdirde zayi olmak ihtimâli bulunan bir lukatayı sa hibi için alıb saklamak mendubdur. Çünkü bununla sahibinin malı ihys edilmiş, bir hain ele geçmesi ihtimâline meydan bırakılmamış olur.    .

GÖrüldütü yerde birakıldıtı takdirde zayi olacatından korkulan bir lukatayı sahibinin namına iltikat etmek de vacibdir.

Herhangi - tafih olmayan - bir lukatayı sahibine vermeyib imsak ve intifa etmek için iltikat da haramdır. Çünkü bu takdirde iltikat, bir gasb mahiyetinde bulunmuş olur.

Velhâsıl bir çok defa lukataları iltikat, terkinden efdal bulunur. Fa­kat nefsinden kat'î suretde emin olmayan bir şahs için iltikatı terk etmen daha hayırlıdır.

Kezalik': Köylerin, himegâhların civarında gaib olmuş behaimi halle­ri üzerine terk etmek de daha iyidir, çünkü bunların sahibleri tarafından bir an evvel bulunması kuvvetle melhuzdur. (MebsÛt, Bedayî, Dürrümuh-tar.)

(Malikî'lere göre de lukatalan iltikat, mekruh, vâcib, haram kısımla­rına ayrılır. Şöyle ki: Lukata hakkında nefsinin emanetini, hiyanetini bil­meyen, veya nefsinin emanetine kani olmakla beraber bir hainin hıyane­tinden korkmayan kimse için iltikat, mekruhdur.

Nefsinin emin olduğuna kani olub bir hainin hiyanetinden korkan kimse için iltikat, vacibdir. Nefsinin hiyanetine muttali olan kimse içıa de iltikat, haramdır. (Minehül'celîl, Şerh-i Kebîr).

îmam Şafiî'ye göre ziyamdan korkulmayan bir lukatayı iltikat, müs-tehebdir. Ziyamdan korkulan bir lukatayı iltikat ise vacibdir. Çünkü böy­le bir malı tazyi etmek haram olduğundan ahz ve siyaneti vâcib olmuş olur. Mahaza bazen ds iltikat, mekruh ve haram olur.)

(İmam Ahmed'e göre iltikatı terk etmek efdaldir, çünkü bunda nefsi haramı eki etmeğe maruz bırakmak tehlükesi vardır. (KeşşafüTkına, Eı mizan üTkübra.)

98 - : İltikat edilen lukatalar, bir hale nazaran emanet, diğer bir ha­le nazaran magsub mesabesinde olur mazmundur. Şöyle ki:

Sahibi için bil'işhad iltikat edilen bir lukata, mültakitin elinde ema-netdir. Binaenaleyh anın sun'u taksiri olmaksızın zayi olursa kendisine zaman lâzım gelmez.

Fakat mültakitin kendi nefsi için iltikat etdiği bir lukata, mazmun­dur, mültakitin elinde zayi olunca misliyyatdan ise misliyle, kıyemiyyat-dan ise kıymetiyle tazmin edilmesi icab eder.

Şafiî'lere göre bir kimse bir lukatayı evvelâ tarif, bâdehû - bedeli ni zâmin olmak üzere - temellük etmek için iltikat ederse bu lukata hem tarif müddetince, hem de 'arif d en sonra temellük edinceye kadar elinde emanet olur, temellüke niyyet etdiğinden itibaren mazmun olmaya başlar.

Fakat bir kimse bir lukatayı hıyanet, yani benimsemek maksadıyla iltikat ederse derhal mazmun olur, telefi takdirinde bedelini tazmin ede-. Şu kadar var ki telef olmadan hâkime def ederse zamanından kurtulur.

Mahaza bir kimse bir lukatayı hıyanet maksadiyle iltikat etdi mi ar­tık anı temellük edemez. Çünkü gâsıb hükmünde bulunmuş olur. (Tuhu tül'muhtaç.)

(Hanbelî mezhebine nazaran lukata, ilk sene mültakitin elinde ema-netdir. Binaenaleyh kendisinin tefriti olmaksızın telef olursa zâmin o'.-maz. Fakat lukata, bu müddet içinde mültakitin fiiliyle veya tefritiyle te­lef olursa mazmun olur.

Amma lukata ilk sene hitamından sonra telef olursa bedeli mültaki­tin zimmetine müteveccih bir borç olur. Çünkü onun mülküne dahil bu lunmuşdur, gerek kendisinin taaddisi, taksiri bulunsun ve gerek bulun­masın.

Şâyed bir ayıb husûliyle kıymetine noksan âriz olmuş olursa sahibi bu noksanı da tazmin etdirebilir.

Bu mesele, ilân müddeti olan bir seneden sonra lukata üzerinde mü'-takitin mülkiyyet hakkı sabit olacağı kavline göredir. Fakat bilâ temel­lük mülk hâsıl olamayacağına kail olan fukahaya göre temellük bulunma­dıkça mültakite zaman lâzım gelmez.

Hanbelî fukahasına göre mültakit. lukatayı aldıkdan sonra mevziine red eylese zâmin olur. Bu, Tavus'dan da mervidir. Çünkü lukata, mültaki­tin elinde emanetdir, bunu hıfz etmesi icab eder, veliyyüremre veya ni-ibine red etmedikçe zamanından kurtulamaz. (Koşşafül'kma, BidayetüT müctehid.)

(Nehaî'ye göre lukatalar temellük edilemez. Binaenaleyh bilâ taaddi telef olunca mültakiti zâmin olmaz.)

99 - : Bir lukatanm emanet mahiyetinde olub olmaması ya îukâ-te sahibinin tasdikiyle veya mültakitin işhad etmiş olmasiyle tahakkuk eder. Bu, îmamı Âzam'a göredir, imameyne göre ya tasdik ile veya mü!-takitin yeminiyle taayyün eder.

Binaenaleyh mültakitin yanında zayi olan bir lukatanm sahibi zuhtu edib de kendisinin namına iltikat edildiğini ve taaddi bulunmaksızın za. olduğunu tasdik ederse mültakite bilittifak zaman lâzım gelmez. Faksî tasdik etmezse imameyne göre mültakit yeminiyle tasdik olunur, yenin edince zamanından kurtulur, çünkü meşru bir veçhile iltikat etmiş olma­sı asidir. îmamı Azam'a göre ise bu takdirde terud etmiş bulunmalıdır. Işhad bulunmazsa zaman lâzım gelir. Çün^ü bir insanın bir malı kenai helsi için ahz etmesi asidir, ve başkasi.sjn bir malını rizası olmaksızın ahz etmek haddizatında zamanı mucirdir..

Mültakit, lukatayı kendisi için iltika etmiş olduğunu ikrar etdiği su-rstde de bilittifak zâmin olur.

100 - : Bir kimse bir lukatayı kendi nefsi için iltikat etdikden son­ra tekrar mevziine red ve iade etse ziyaı takdirinde zâmin olur. Bu luka­ta, gerek behaim kabilinden olsun ve gerek olmasın.

Fakat sahibine vermek üzere aldıkdan sonra tekrar aldığı mevzie red etse zahirürrivayeye nazaran zâmin olmaz, gerek o mevziden ayrılmış olsun ve gerek olmasın. Çünkü mültakit, bir müteberri demekdir, luka­tayı yerine iade edince teberruunu esasından fesh etmiş, onu asla iltikat etmemiş sayılır.

Faliat bazı fukahaya göre mültakit, lukatayı aldığı mevziden aynldık-dan sonra tekrar dönerek oraya bıraksa ziyaı takdirinde zâmin olur.

(İmam Şafiî'ye göre mültakit, iltikat etdiği mevziden gerek aynisin ve gerek ayrılmasın lukatayı oraya iade edince zâmin olur. Çünkü luka­tayı bir kerre almakla hıfzını iltizam etmişdir. Bilâhare iadesi âdeta mu-dein vediayı zayi olacak bir mahalle bırakması mesabesinde olmuş olur.)

101 - : Lukatalarda istimal sayılacak suretde tasarruf, zamanı mu-cibdir.

Binaenaleyh -bir kimse lukata olan bir hayvanı rakib oldukdan sonra mevziine red etse veya bir elbiseyi alıb giydikden sonra çıkarara yerine iade eylese ziyaı takdirinde zâmin olur.

102 - : Lukatalan, sahihlerine iade etmemek de zamanı mucibdir.. Binaenaleyh bir lukatayı, zuhur eden sahibi istediği halde mültakit, bilâmazere vermese de bâdehû zayi olsa mültakit bedelini zâmin olur, bu ziya, gerek kendisinin sun ve taksiriyle olsun ve gerek olmasın. (Hindİy-ye, Reddimuhtar, Mecmaül'enhür.) [12]

 basa dön

 

Lukatalar Hakkında İşhad Ve Tarif :

 

103 - : Lukatalar hakkında işhad ve tarif lâzımdır. Şöyle ki:

Bir kimse bir lukatayı bulsa bunu sahibine vermek üzere almış oldu­ğuna bazı kimseleri işhad etmek lâzım gelir ki, ileride zamanından kor-tulabilsin. Bu işhad, lukatayı ahz zamanında olur, mültakit bu zamanda, işhad edecek kimse bulamazsa veya işhad etdiği takdirde bir zâlimin gasb edeceğinden korkarsa işhadı terk etdiğinden dolayı kendisine zaman la­zım gelmez.

Fakat ahz zamanında böyle bir mani bulunmaksızın işhadî terk et­mek zamanı mucib olur.

Bir fetvaya nazaran ahz zamanında işhad edilecek kimse bulunmaz­sa ilk kudret husulü ânında işhad edilmelidir ki, ileride ziyamdan dolayı bir zaman lâzim gelmesin.

104 - : Lukata hakkındaki işhad, mültakit tarafından: «Ben bir lu kata buldum.» veya «Bende bulunmuş bir şey var, arayan, kimseye tesa­düf ederseni, haber veriniz, bana müracaat etsin.» denilmek gibi bir su-netle yapılır.

Böyle bir veçhile yapılan işhad, örf ve âdete nazaran müteaddid lu-katalar hakkında da kâfidir, çünkü lukata veya «Bulunmuş bir şey» tâ­biri gayri muayyen olub müteaddid İukatalara şâmil bir ism-i cins demek-dir.

105 - :Lukatalar hakkındaki tarife gelince bu ilâm ve ilân demek dir. Bu tarif, sokaklar, çarşılar, mescid kapıları gibi mecme-i nâs olan yerlerde yapılır. Çünkü bu gibi yerlerde yapılan ilânlar, hâdisenin daha çabuk teşhirine hizmet eder. Maamafih lukatanın bulunduğu yerde ilâm lâyikdır, çünkü sahibinin orada araması melhuzdur.  '

Lukatayı tarif » İlân edene: (Münşit), lukatayı arayıb soran kimse­ye de: (Naşit) namı verilir.

106 - : Lukata hakkında ilân müddeti bir senedir,    gerek çok bir şey olsun ve gerek olmasın. Bu müddet içinde vakit vakit,, yani: Bidaye-ten bir kaç gün muttasıl, bâdefû her cuma günü veya her ay veya her altı ayda bir ilân yapılır.

Fakat zâhirürrivayeye nazaran bu ilân için muayyen bir müddet yok-dur, bu müddet, lukatanın mahiyyetine, örf ve âdete göre tebeddül eder, sahibinin artık aramayacağına kanaat gelinceye kadar devam eder. Mü'f-tabih olan da budur.

îmamı Azam'dan bir rivayete göre bir lukata, yüz dirhem veya em­sali bir şey ise bir sene, on dirhem veya emsali bir şey ise bir ay, üç dir­hem ve emsali bir şey ise bir hafta veya on gün, bir dirhem ve emsali bir şey ise üç gün, bir dânik ve emsali bir şey ise bir gün ilân edilir. Bun­dan dûn bir şey hakkında ilân lâzım gelmez.

Maahaza bu müddetlere riâyet edilmesi İukatanm çabuk bozulacak bir şey olmadığı takdirdedir. Bozulmasından korkulduğu takdirde ise bu müddetleri ikmâle lüzum görülmez. Lukata hakkında lâzım gelen muame­le daha evvel yapılır.

107 - : Mekke-i  Mükerreme'nin haremi    dahilindeki lukatalar üe anın haricindeki lukatalar ayni hükme tabidirler, her iki kısım hakkın­da da ayni veçhile işhad ve tarif muamelesi carî olur.

108 - : Lukataları ilân hususunda istinabe caizdir. Çünkü her kim­se bizzat ilâna kâtiir olamaz.

109 - : Mültakit, işhad ve ilândan sonra vefat edeceğinden korkar-sa lukata hakkında vasiyetde bulunmalıdır, tâ ki terekesine idhâl edilme­sin.

Vârisler dahi lukatayı ilânda bulunurlar, bulunmazlarsa ziyaı takdi­rinde z.âmin olmaları lâzım gelir.

Bazı zevata göre mültakitin ilânı kâfidir, vârislerin ayrıca ilânı icab etmez.

110 - : Mültakit, işhatida bulundukdan sonra lukatanın bilâ taaddı zayi olduğunu iddia etse bu iddiası bilittifak kabul olunur, üzerine zaman lâzım gelmez. Çünkü anın eli, bir yed-i emanet bulunmuşdur. Meğer ki, hilafı bilbeyyine sabit olsun. (Bedayî, Haniyye, Bahrirâik.) Bu meseleler, Hanifîyyeye göredir.

(Eimmei Selâseye göre lukatalar hakkında işhad, müstehabdır. Her­halde lâzım değildir, ademi işhad zamanı icab etmez. Lukatalarm tarif müddeti ise bir senedir. Şöyle ki:

Malikî'lere göre bir lukata, pek az, kıymetli bir şey olsa da bir sene ilân edilir. Tâfih, yani: Kıymeti bir dirhemden az olub nâsın ehemmiyet vermediği şeyler ise müstesnadır, bunlar için ilâna hacet yokdur, sahib-leri malûm değilse bunlardan mültakit hemen istifa edebilir.

Tarif, ya mültakit veya sair bir kimse vasıtasiyle yapılır. Bu tarif ilk günlerde sık sık yapılırsa da bilâhare iki üç günde, haftada, iki ayda bir yapılması kifayet eder. Muarrif, lukatanın cinsini beyan ve ismini tasrih etmez. Bu ilânda terâhi gösterilmesi zamanı mucibdir.

Eğer mültakit, bizzat ilân "edecek kimselerden değilse lukatadan ve­rilmek üzere ücretle bir muarrif tedarik edebilir. Yaş meyva ve et gibi çabuk bozulacak bir lukatanın yenilmesinden dolayı, zaman lâzım gelmez, bunu ilân da icab etmez.

İmam Malikden bir rivayete göre rübu dinardan dûn olan bir lukata için ilân icab etmez, çünkü böyle nisabı sirkatden dûn olan bir mal tafih sayılır.)

(Şafiî'lerce ilân, vâcib veya mendubdur. îltikatm akabinde olması lü­zumuna kail olanlar bulunduğu gibi bilâhare yapılabileceğine kâü olan­lar da vardır, elverir ki malikinin keyfiyyetden haberdar olabileceği bir müddet geçmiş olmasın.

Âdî bir lukata hakkında bir seneden az müddetle ilân kifayet eder. Esah olan da budur. îlân, lukatanın bazı evsafını beyan suretile yapık--tlân ücreti mültakite aiddir.)

 (Hanbelî mezhebine göre de her mültakit için bir sene ilânda bulun mak vâcibdir. Bu îlân, bidayeten bir hafta kadar mütevâliyen, bilâhare fa sıla ile gündüzleri sokak, mescid ve cami kapıları gibi nâsın toplanacağ; yerlerde yapılır. Bu ilânı ya mültakit veya naibi yapar, ilân ücreti miL-takite aiddir.

Mültakit, lukatayı ilk bulduğu günden itibaren ilâna başlar, ilân müm­kün olduğu halde bunu ilk sene terk etse âsim olur. Fakat ilâna imkân bulamamış, meselâ: Hastalık, hapis, nisyan gibi bir sebebe mebni buna muvaffak olamamış ise bunda iki vech vardır. Bir veçhe göre artık ikin­ci sene ilân etse de etmese de hiç ilân etmemiş gibi sayılır, çünkü vakti fevt olmuşdur. İkinci veçhe göre ikinci sene tarif eder, bâdehû malik olur. Çünkü ilânı vakti imkânından tehir etmiş değildir.

îlân, lukatanın yalnız cinsini, meselâ: Altın, gümüş, veya siyab oldu­ğunu beyan suretiyle olur, fazla evsafını bildirmek caiz değildir. (Elmug m, Şerh-i Muhammed-i Hırşî, Tuhfetül'muhtaç, Keşşaf ül'kına.)

(Zahiriyyeye göre de lukatalar çok olsun olmasın ilân edilir. Ancak insanın aramayacağı pek az bir şey hakkında ilân icab etmez, bir hurma, bir elma danesi gibi, bunlardan bilâ ilân intifa etmekde bir beis yokdur. İlân mecme-i nâsda yapılır, «Kimin bir malı zayi olmuş ise alâmetini ha­ber versin.» denilir. Bir sene-i kameriyye bu veçhile ilân olunur. Bu müd det içinde bir kimse, bunun kendisine aidiyyetini beyyine ile isbat eder veya bunun evsafını, veya zarfını veya ne suretle bağlı bulunmuş oldu­ğunu beyan ederse tasdik olunur, bu mal kendisine verilir. Böyle bir kim­se zuhur etmediği takdirde bu lııkata sene nihayetinde mültakitin malı olur. Mültakit, gerek fakir ve gerek zengin olsun. Bunda dilediği gibi ta­sarruf edebilir. Vefatında da vârislerine kalır. Şu kadar var ki, bilâhare b:r kimse zuhur ederek bunu beyyine ile veya evsafını ve sairesini beyan ile isbat ederse tasdik olunur, bunu berhayat ise mültakit. değilse vâris­leri o kimseye zâmin olurlar.

Lukata, yalnız bir dinar, bir dirhem, bir inci danesi, bir sevb veya herhangi kabsız, bağsız bir şey olursa bu derhal mültakite aid olur. Şu kadar var ki, mültakit bunu yaşadıkça ilân eder. Bir kimse zuhur eder de kendisine aidiyyetini isbat eylerse ona zâmin olur. Mültakit vefat etmiş. ise vârisi tazmin eder.

Şâyed böyle bir lukata, Mekke-i Mükerreme'nin hareminde veya ume-reye veya hacca giden refikler arasında bulunursa daima ilân edilir, bu­na mültakitin temellük etmesi helâl olmaz. Belki mevkuf bulunur, sahibi­ni bilmekden kat'î suretde yeis hâsıl olunca bu, mesâlihi müslimine tah­sis edilir. Çünkü Resûli Ekrem, Sallallâhü Taâlâ Aleyhi Veselîem, Hac lukatasım temellük için almakdan nehî buyurmusdur. (Elmuhallâ).

 (Malikî'lerce meşhur olan kavle ve îmam Ahmed'den bir rivayete gö­re Mekke-i Mükerreme ile sair aktarın lukatalan arasında fark yokdur İmam Şafiî'ye göre harem dahilindeki lukatalardan intifa helâl olamaz. Bunlar sahibleri için hıfz edilmek üzere alınır, ve mültakit, haremde bu­lundukça bunu tarifde bulunur, haremden çıkınca hâkime teslim eder. Bunu temellük için ahz edemez/ (Bidâyetül'müctehid, Elmizanül'kübrâ.) [13]

 basa dön

 

Lukatalarln Beytül'mâle. Hakime Tevdii :

 

111 - : Zimmîlere aid oMuğu anlaşılan lukatalar, beytüi'mâle vaz'-edilmek lâzım gelir. Sahibleri zuhur ederse beytül'mâlden aynen veya be-delen alırlar, zuhur etmezse nevaibi müslimine sarf edilir.

112 - : Müslümanlara aid lukataların da bâdel'işhad - müstahık-kine verilmek veya beytüi'mâle vaz'edilmek üzere hâkime tevdi edil­mesi evlâdır. Meğer ki hâkim tarafından müstahikkine verilmesi şüphe­li olsun, o halde mültakitin bizzat ahz ve hıfzı ve usulen tesadduk etme­si daha muvafıkdır.

113 - : Müslümanlara aid olan bir lukatayı mültakit, işhad ve ilân­dan sonra nezdinde hıfz edebilir. Mahaza  isterse götürüb veliyyül'emre de ref edebilir. Bu halde" veliyyüTemr muhayyerdir, lukatayı dilerse ka­bul eder,  dilerse kabul etmez, kabul  etdiği takdirde de dilerse hemen fukaraya tesadduk eder, veya zengin şahsa ödüne verir veya müzarebe suretiyle tevdi eder, yahud mültakitine iade  eyler. Mültakit de muhay

yerdir, dilerse lukatayı aynen hıfz eder, dilerse satıb semenini saklar, ve dilerse fukaraya tesadduk eder.

114 - : VeliyyüPemr, bir maslahat görürse lukatayı mültakitin elin­den alarak beytüTmâl hâzinlerine tevdi edebilir. Çünkü veliyyül'emr, lu­kata sahibi, hakkında nazırdır, eslâh gördüğünü ihtiyar eder.

Ebû Reşid'in azadlısı Ebû Said demişdir ki: «Ben mükâteb idim, hir-rede beş yüz dirhem buldum, bunu Hazreti Ömer'e haber verdim, cBd-nunla iş gör, ve ilân et.» diye emr et diler beir de bununla i? yspdım, be­deli kitabeti ödedim, sonra da keyfiyeti Faruk-i Azam'a arz etdim, «Bu meblâğı beytül'mâi hâzinlerine ver.» diye emr etdiier.

Hâsılı bu gibi mallar, beytül'mâün varidatı cümlesindendir. îslâm Hukukında vergiler bahsine müracaat!.

115 - : Lukatalan iltikat ve muhafaza için «Zabiti lukata» namı ve­rilen memurlar var ise bunlar elde etdikleri lukatalan beytül'mâi namı­na hıfz ederler, böyle bir memur lukatayı hıfz etmek üzere iken azl edilib yerine başkası nasb edilse o lukatayı selâhiyetdar olan makamın em­ri olmadıkça o memurdan ahz ve tesellüm edemez.

116 - : Mültakit veya zabiti  lukata,  bulduğu  hayvanı bâdel'îşhad kendi hizmetinde istihdam etmekle kıymetine noksan âriz olsa sahibi zu­hur edince bu hayvanın o noksan kıymetini de alabilir. (Mebsutu Serahsî, Eedayî, Reddimuhtar.)

(Malikî'lere göre veliyyüremr, bir lukataya vaz'i yed edince bunu biz­zat temellük veya tesadduk edemez, çünkü bunu bilâhare kendisine taz­min etdirmek müşkildir.

Binaenaleyh veliyyüremr bu lukatayı ya sahibi namına tevkif eder veya satarak semenim beytül'mâle tevdi eyler.

Bir kimse zimmîlere aid bir karyede bir lukata elde etse bunu onla­rın âlimlerinden birine, âlimleri yok ise rahibi erinden, yani: Abidİerin-den birine tevdi etmelidir, Kendisinin ilân etmesi icab etmez. Bu luka­tayı bunlara tevdi etmek, hükümete tevdi etmekden daha münasibdir. Çünkü onlann meşgaleleri daha az olduğundan lukatanm sahibini daha evvel bulmaları melhuzdur. (Muhtasar-ı Ebizziya, Şerh-i Kebîr, Hâşiye-i Düsûkî.) [14]

 basa dön

 

Lukataların Muhafazalarına, Nafakalarına Aid Masraflar:                                                                                      

 

117 - : Hayvanat kabilinden olan İukatalar nafakalarına hâkimin em­riyle sarf edilen meblâğ sahibinin zimmetine müteveccil bir borç olur. Fa­kat hâkimin emri olmaksızın sarf edilen şeyler teberru sayılır.

118 - : Hâkim tarafından lukataların infakına müsaade edilebilmesi için lukata oldukları beyyine ile sabit olmalıdır. îltikat iddiasında bulunan kimse, beyyine ikame edemezse hâkim, infak ile mukayyed suretde emr eder. Şöyle ki: Hâkim, bazı emin kimseler muvacehesinde: «Bu kimse, şu malın lukata olduğunu iddia diyor, bu iddiasında doğru olub olmadığı ben­ce meçhuldür, siz şahid olunuz, iddiasında doğru ise infakına emr edi­yorum.» der ve maliki mevcud ise çıkıb geleceğine kanaat edeceği iki, üç günlük bir müddet için bu infaka müsaade eder, maliki zuhur etmezse sa­tılmasına karar verir,  semeninden mültakitin  sarf etdiği  nafaka bedeli tediye  edilir.

119 - : Hâkimin emriyle infak edilen lukata helak olsa mültakit, sarf etmiş olduğu nafaka bedeli ile sahibine rücu edebilir.

120 - : Hayvanat kabilinden olan lukatalan hâkimin takdirine havale etmek gerekdir. Şöyle ki: Hâkim, maslahata göre hareket eder, eğer kiraya verilmek suretiyle intifa kabil ise kiraya verilmesine emr eder, nafakası bundan temin edilir, kiraya verilmesi kabil olmadığı ve nafaka sına sarf edilecek meblâğın kıymetinden zâid olacağı anlaşılırsa satılma­sına karar verir. Fakat satilmayıb infak edilmesi daha muvafık görülür se kıymetinden zâid sarf edilmek üzere infakına emir verir, ve bu infak masrafı sahibinin borcu olur.

Binaenaleyh sahibi bu masrafı ödeyinceye kadar lukata, haps edilebi­lir. Ödemekden imtina ederse hâkim, lukatayı satarak nafakasına sarf edi­len meblâğı mültakite verir.

Şu kadar var ki, hâkim, infakına müsaade edince sahibine rücu et­mek üzere infaka müsaaJe etdiğini tasrih etmelidir. Rücuu tasrih etmez­se - kavli esehha göre - lâzimüttediye bir borç olmaz.

121 - : Zabiti lukata, ahz ve işhad eylediği bir hayvana meselâ yev-mî şu kadar kuruş nafaka takdir etdirdikden sonra sahibi zuhur edib tak-1ir edilen meblâğdan şu kadar kuruş noksan sarf edilmiş olduğunu iddia ;tse ziyade sarf edilen mikdarı isbat lâzım gelir. İsbat edilemezse bu zi­yade mikdar, lukata sahibinden alınamaz.

122 - : Mültakit, iltikatmdan dolayı  bir ücrete     müstahik olmaz. Çünkü bu hareketi teberruan- vuku bulmuşdur.

Binaenaleyh bir kimse meselâ; Bir itik parayı veya yolunu şaşırmış bir cariyeyi veya köleyi ve yahud gaib olmuş bir hayvanı bulub sahibine red etse bundan dolayı bir ücret taleb edemez. Şu kadar var ki, lukata sahibinin o kimseye bir ivaz vermesi müstahsendir. Çünkü bu iltikat ve teslim muamelesi bir ihsandır, ihsanın mükâfatı da ihsandan başka bir şey değildir. (Bedayî, Hindiyye, Reddimuhtar.)

(Malikî'lere göre bir kimse iltikat etdiği sığır, at, deve hayvanlarım nafakalarını tedarik için kifayet edecek müddetle kiraya verebilir ve böy­le bir hayvana iltikat mevziinden kendi ikametgâhına kadar râkib olabi­lir. Fakat bundan fazla bir müddetle veya emin olmayan kimseye kiraya veremez, ve ikametgâhından başka bir mevzie kadar râkib olamaz, aksi takdirde uhdesine zaman teveccüh eder.

Mültakid, lukatanın nafakasını kendi malından tedarik edince sahibi muhayyer olur: Dilerse bu nafakanın bediini vererek lukatayı alır, diler­se bu nafaka mukabilinde lukatayı mültakite terk eder, bir kerre terk et-di mi artık bir daha alamaz.

Lukata sahibinin borcu zuhur etse mültakit, bu nafakadan dolayı sa­ir garimlere = Alacaklılara tekaddüm eder. {Müdevvene, Şerh-i Kebîr)

(Hanbelî fukahasına göre lukata sahibi, bunu bulub    kendisine iade

edecek şahsa bir cuûl -» Ücret vereceğini deruhde etmekle bir kimse bu­na muttali oldukdan sonra lukatayı bulub sahibine iade etse o ücrete müs-tahik olur.

Bu ücret, muayyen bir kimse hakkında yapılabilir, bu halde başkası lukatayı bulub teslim etse bu ücrete müstahik olmaz. Ve bu ücret, müte-addid kimselere mütefavit mikdarda da denıhde edilebilir. Çünkü icarc-de amel müttehid olsa -da ücret muhtelif olabilir.

Fakat bir lukatayı, bir dal veya dâlleyi böyle bir cuûl olmaksızın bu­lub sahibine veren kimse ücrete müstahik olmaz, bundan abik meselesi müstesnadır. Abik bahsine müracaat!.

Denizde kırılıb batan bir geminin hamulesinin bir takım kimseler ko-şub kurtarsalar, îmam Ahmed'in tasrihine kıyasen ücrete müstahik olur lar. Çünkü bu ücrete istihkak, o hamulenin tahlis ve hıfz edilmesine ve sile olur, denize' dalacak kimseler böyle bir ücrete müstabik olduklarını bilince bu işe mübâderet ederler, aksi takdirde nefslerini böyle bir mu­hataraya atmazlar. İmam Malik ile îmam Şafiî'ye ve İbni Münzire göre bu hamule sahihlerine verilir, bunları tahlis edenler, müteberri olacakann-dan ücrete müstahik olmazlar. (Elmugnî., KeşşafüTkına.) [15]

 basa dön

 

Sahibleri Zuhur Eden Lukatalar :

 

123 - : Bir lukata, ilân edildikden sonra bir kimse zuhur edib sa hibiyyet iddiasında bulunsa bakılır: Eğer beyyine ikame ederse lukata ken­disine verilir, beyyine ikame etmeyib de lukatanm bazı evsafım, meselâ: Veznini, adedini, mehfezesini bildirirse mültakit    muhayyer olur, dilerse - zahiri hâle itimaden - lukatayı o kimseye verir, bu takdirde kendisin­den bir kefil alabilir, çünkü başka bir şahsın zuhur ederek îukatanın ken­disine aidiyyetinî bil'beyyine isbat etmesi melhuzdur. Ve dilerse vermez, çünkü bu evsafı bildirmek malikiyyeti icab etmez, bir kimse başkasına aid bir maîm da evsafını görmek, işitmek suretiyle bilebilir. Bu. ihtimâl rîaire-sindedir, muhtemel olan bir şey ise ilzam için bir hüccet olamaz. İstihkak ancak bir hücceti hükmiyye ile zahir olur.

124 - : Mültakit, lukatayı bazı evsafını beyan ederek sahibiyyet id diasında bulunan şahsa teslim etdikden sonra başka bir kimse zuhur ede­rek malikiyyetini bil'beyyine isbât eylese, îukatayı mevcud ise aynerr, de­ğil ise bedelen o şahsdan alır, lukata mevcu-d değilse veya o şahsdan alma­sı kabil bulunmuyorsa bunu mültakite tazmin etdirebilir.

125 - : Mültakit, Îukatanın bir şahsa aidiyyetini ikrar etdiği halde başka biri zuhur ederek kendisinin malikiyyetini birbeyyine isbat eylese lukata, bu beyyine sahibine aid olmuş olur. Mahaza mültakit, bu lukatayı hâkimin emriyle sahibiyyet iddiasında bulunan şahsa teslim etmiş ise ken­disi zâmin olmaz. Bu, imam Ebû Yûsüf'e göredir. Çünkü mültakitin bu tes­limi, hâkimin emrine müsteniddir, fetva da bu veçhiledir.

Fakat tmam Muhammed'e göre zâmin olur, çünkü hâkim, bu emri miü-takitin ikrarına mebni vermişdir.

126 - : Mültakit, bil'beyyine sabit olan lukatayı sahibine bizzat ver-meyib hâkimin huzurunda vermeyi ihtiyar edebilir. Nezdinde bulunan lu­kata, bu esnada zayi olsa üzerine zaman lâzım gelmez.

127 - : Hâkim veya hâkimin izniyle    mültakid, lukatayı satdıkdan sonra sahibi zuhur etse semeninden başka bir şey taleb edemez, çünkü bu satış muamelesi bir velayeti şer'iyye ile nafiz olmuş bulunur. Fakat mülta­kit hakimin emri olmaksızın satmış ise bakılır: Eğer lukata müşterinin elin­de mevcud ise sahibi muhayyerdir: Dilerse satışa icazet verir, semenini alır,. dilerse satışı ibtâl edib lukatayı istirdad eder, fakat lukata. zayi olmuş ise sahibi dilerse kıymetini müşteriye tazmin etdirir, müşteri de semeniyle mültakite rücu eder. Ve  dilerse kıymetini mültakite tazmin etdirir, bu takdirde satış muamelesi, bayi, yani: Mültakit cihetinden nafiz olmuş olur. Şu kadar var ki mültakitin almış olduğu semen:., ödeyeceği kıymetden zi­yade ise bu zâid mikdarını tesadduk etmelidir, çünkü bu mikdar, kendisi­ne habis bir kesb ile hâsil olmuş demekdir.

128 - : İlân müddetini müteakib fukaraya tesaddu edilen bir Îuka­tanın sahibi zuhur etse muhayyer olur: Dilerse vâki olan tesadduku kabul eder, sevabı kendisine aid olur, dilerse kabul etmeyib mültakite veya bu-labilirse fukaraya tazmin etdirir, bunlardan herhangisi tazmin ederse di­ğerine rücu edemez. (Hindiyye, Bahrirâik, Mecmaül'enhür.)

Bu meseleler. Hanefiyyeye göredir.

(Malikî'lere göre de bu husus-da şu hükmîer carîdir:

(1) - : Mültakit, lukatayı evsaf ve alâmetini tamamen beyan ederek malikiyyet iddiasında bulunan kimseye vermeğe mecburdur. Çünkü Îuka­tanın böyle evsaf ve alâmetini beyan edince amn sahibi olduğuna dair bir tevehhüm vücuda gelir, istihkak ise zahiri hâle nazaran sabit olur,, bahu­sus başka bir münazi bulunmayınca.

(2) - : Lukata, evsafını beyan ederek malikiyyet iddiasında bulunan kimseye yemin eidirilmeksizin verilir, bilâhare başka bir şahs zuhur ede­rek kendisine aid olduğuna dair beyyine ikame eylese mültakit zâmia olveçhile evsafını beyan etse tahlif olunurlar, ikisi de yemin eder veya ye» nünden imtina eylerse lukata, aralarında taksim olunur, fakat yalnız biri­si yemin ederse lukata tamamen kendisine verilir.

(4) - : Bir kimse, lukatanın evsafını beyan ile malikiyyet iddiasında bulunub da hâdisenin işaasına müsaid bir vakit geçdikden sonra başka bi­risi de zuhur ederek ayni veçhile lukatanın evsafını beyan ile malikiyyet iddiasında bulunsa artık bu ikinci iddiaya itibar olunmaz.

(5) - : îki kimseden her biri bir lukatanın ziya tarihini beyan etmek­sizin kendisine aid olduğunu iddia ve beyyiire ikame eylese lukata, arala­rında bâdel'yemin taksim olunur. Fakat tarih beyan ederlerse mukaddem tarihli beyyine râcih olur.

(6) - : Müîtakit, lukatayı bir sene tarifden sonra hâkimin emriyle ve­ya emri olmaksızın satsa da bâdehû sahibi zuhur etse bu satış muamelesi­ni bozamaz, belki semenini mültakitden alır. Fakat bir sene geçmeden sa­tılmış olursa muhayyerdir. Dilerse satış muamelesini kabul eder, dilerse kabul etmeyib bozar.

(7) - : Müîtakit, lukatayı bir sene tarifden sonra kendisi temellük ve­ya birisine tesadduk etse de bilâhare sahibi zuhur eylese bakılır: Eğer lu­kata, olduğu gibi duruyorsa bunu aynen alır, kıymetini taleb edemez, fakat lukatayı bir istimal ve taaddi sebebiyle eksilmiş, ayıblanmış bir halde bu­lursa muhayyerdir: Dilerse onu böyle noksan olarak alır, dilerse temellük veya tesadduk günündeki kıymetini mültakitden almakla iktifa eder, bu takdirde müîtakit dahi lukatayı tesadduk etmiş olduğu fakirin elinde ta­mamen veya kısmen mevcud bulursa istirdad edebilir. Meğer ki kendi na­mına tesadduk etmiş olsun, o zaman istirdad edemez, nitekim lukata. faki­rin elinde tamamen telef olmuş olduğu takdirde de hükm böyledir.

Lukatanın noksanı, bir taaddi sebebiyle değil de bir âfet-i semâ-viyye sebebiyle olduğu takdirde ise sahibi bundan başka bir şey almağa müstahik olmaz. (Minehül'celü, Şerh-i Kebîr, Düsûkî.) (Hanbelî mezhebine göre de şu hükmler carîdir:

(1) - : Müîtakit, lukatayı evsafını beyan ile malikiyyet iddiasında bu­lunan kimseye bilâ yemin verir, sıtk'ı hakkında gerek zannı galibi bulun­sun ve gerek bulunmasın. Çünkü lukataya beyyine ikamesi çok kerre mü-teazzir olur.

Ebû Übeyde'ye, Davud-ı Zahrî'ye göre de böyledir.

(2) - : Lukatayı iki kimse vasfım beyan ederek iddiada bulunursa aralarında  kura keşide edilir, namına  isabet edene bâdel'yemin teslim olunur, tkisi de beyyine ikame edince de böyle yapılır.

(3) - : Lukata, vasfını beyan ederr şahsa verîldikden sonra başka bi­ri zuhur edib beyyine ikame eylese lukatayı mevcut ise alır, değilse muhayyerdir, dilerse mültakite ve dilerse o şahsa tazmin etdirir, İmam Şafiî' ye göre de böyledir. Çünkü lukata, müstahikki olmayan kimseye def edii-mişdir. Şu kadar var ki hâkimin hükmiyle o şahsa verilmiş ise artık mül­takite tazmin etdirilemez.

(4) - : Lukatalar, beyyine ikame veya evsafını beyan etmeyen kim-pelere mücerred iddialarına mebni verilemez, verilirse zamanı mucib olur. Çünkü bunlar birer vediadır, sahihlerinden başkalanna verilemez, verilir­se istirdadı lâzım gelir.

Lukatayı sahibi ziyade-i muttasıla ve münfasilesile beraber alır, çün-!;ü bunlar kendi mülkünün nemasıdır. (Elmuğnî, Keşşafül'kınâ.)

(5) - : Lukata, mültakitin mülkünden beyi ve hibe gibi bir sebeb-le çikdıkdan sonra sahibi zuhur etse lukatanın bedelini alabilir, kendisi­ni istirdad edemez, çünkü mültakitin bu tasarrufu kendi mülkünde vâki olmakla sahih olarak mün'akid olmuşdur. Fakat her hangi bir suretle tek­rar mültakitin mülküne avd**t ederse bunu sahibi aynen istirdad edebilir.

(6)  - : Lukata, mevcuu  iğû halde müîtakit vefat etse vârisi ma­kamına kaim olur. Bu halde baKilır: Eğer iltikat tarihinden itibaren henüz bir sene geçmeden vefat ederse vârisi ilân müddetini ikmâl eder, sonra lukataya malik olur. Fakat bir sene geçdikden sonra vefat ederse vârisi lukataya1 sair terekesi gibi heman malik olur. Binaenaleyh sahibi zuhur edince lukatayı vârisden alır.

Lukata, tültakitin vefatından evvel madumetül'ayn olduğu takdirde ise nazar olunur, eğer bir sene geçtikden sonra madum olmuş ise sahibi mültakitin bir garimi olmuş olur, lukatayı misliyyatdan ise misliyle, kıye-miyatdan ise kıymetiie terekesinden tazmin etdirir, gerek mültakitin filile telef olmuş olsun ve gerek olmasın. Çünkü bu halde lukata, mültaki­tin müküne dahil bulunmuşdur. Fakat bir sene geçmeden ve mültakitin taksiri olmaksızın madûm olmuş ise zaman lâzım gelmez. Çünkü bu tak­dirde lukata, emanet m ahiy ye tindedir. (Elmuğnî, Keşşafül'kınâ, Neyltil'-meârib.)

(Şafiî'lere gelince bunlara göre müîtakit, lukatayı ilân çder. tlân müd­deti nihayet bulur da sahibi zuhur etmezse muhayyer olur. Dilerse luka-tayı başka bir kimseye terk eder, dilerse kendisi temellük eder. Fakat bi­lâhare sahibi zuhur ederse bedelini zâmin olur. Yani: Lukata bâdettemel-lük hissan veya şer'an telef olmuş ise misliyyatdan ise mislini, kıyemiyyat-dan ise kıymetini tasmin eder. Lukata kabilintien bir rakikin azad edilme­si şer'an telef demekdir. Çünkü artık bunun nkka iadesi caiz olamaz. Bâ-dettemellük husule gelen ziyade-i müttasıîanın sahibine reddi lâzım gelir­se de hami gibi ziyade-i münfasile sayılan şeylerin reddi lâzım gelmez.

(Tuhfetürmuhtac, El-müntehâ.) [16]

 basa dön

 

Sahihleri Zuhur Etmeyen Lukatalar :

 

129 - : Bir lukata hakkında ilân yapıldığı halde muayyen müddet hitamına kadar  sahibi zuhur etmezse mültakit muhayyer olur:  Lukatayı dilerse hıfza devam eder, dilerse fukaraya tesadduk eder, dilerse hâkime tevdi eyler, kendisi zengin ise bundan intifa edemez. Fakat fakir ise bun­dan bizzat - bir rivayete göre hâkimin müsaadesiyle - intifa edebilir. Kendisinin fakir olan babasına veya fakir olan büyük oğluna, ve kendisi de fakir ise fakir olan küçük oğluna, ve fakir bulunan, zevcesine tesad­duk edebilir.

130 - :  Lukata ile ilân    müddetinden sonra    zengin bir kimsenin - zimmetinde bir borç olmak üzere - intifa edebilmesi veliyyül'emrin iznine mütevakkıfdır. Çünkü lukatanın sahibi zuhur etmeyince tesadduk edilmesi icab eder, sadakanın masrafı ise zengin değil, fakirdir. Maama-fih bir kimsenin maliyle rizası olmaksızın bilâzaruretin başkasının intifa etmesi caiz değildir, zengin hakkında ise böyle bir zaruret tasavvur olu­namaz.

Fakat veliyyül'emr muvafık görürse lukatayı zengin bîr şahsa ikraz suretiyle idame edebilir.

131 - : Mültakit, bâdel'ilân sahibi zuhur etmeyen  bir lukatayı sa-tıb semenini ihtiyacına mebni kendi umuruna sarf etdikden sonra zen­gin olsa bunun bir mislini fukaraya  tesadduk etmesi - kavli muhtara göre - icab etmez. Çünkü sarf zamanında fakir olmakla buna müstahİK bulunmuşdur.  (Hindiyye,  Dürrümuhtar,  Bahrirâik.)

Bu meseleler, Hanefîyyeye göredir.

(Malikî'lere göre mültakit, bâdel'ilân safhibi zuhur etmeyen bir luka­tayı dilerse sahibi belki zuhur eder ümidiyle elinde, hıfz edebilir, dilerse fukaraya tesadduk eder, ve dilerse - sahibi zuhurunda zâmin olmak üze­re - temellük edebilir.)

(tmam Şafiî'ye göre: Mültakit, lukatayı bir sene ilân eder de sahibi zuhur etmezse - uhdesinde bir borç olmak üzere - bundan intifa edebf-lir, gerek zengin olsun ve gerek olmasın.

Şafiî'lere göre bir kimse, kır bir yerde sahibsiz bir hayvanı iltikat edince muhayyer olur. Dilerse ilân eder, sonra temellâk eyler, dilerse hâ­kimin izniyle satar semenini saklar, bâdehû lukatayı ilân eder, sonra da semenini temellük e-der ve dilerse fü'hâl temellâk eder, eti yenilecek hay­vanlardan ise - ümrana nakli müşkil olacağından - kesib etini yer, ilân­da bulunur, bilâhare sahibi zuhur edince de temellük etdiği gündeki kıy­metini zamin olur.

Ümrandan iltikat edilen hayvanlar ise yenilmek suretiyle temellük edilmez, çünkü bunların orada satılmasında suhulet vardır.

Sair lukatalar hususunda da sahiblerine daha nafi olacak veçhile ha­reket edilir. Şöyle ki: Ya fil'hâl temellük edilir, veya sahibinin mülkün­de ibka suretiyle saklanılır, veya hâkime tevdi olunur, mültakit, lukata-yi hâkime tevdi etmek isteyince hâkimin kabuli lâzım gelir, çünkü bu halde lukata, daha kuvvetli bir emanete nakl edilmiş olur. Şu kadar var. ki lukataları emin olmayan bir hâkime tevdi etmemek icab eder. (Tuh-fetül'muhtac, Hâşiye-i Şirvânî).

(Hanbelî mezhebine gelince, buna göre sahibi zuhur etmeyen bir lu­kata, mültakitin - sair emvali gibi - malı olur, ister fakir olsun, ister olmasın. Atâ'nın kavli de böyledir.

Fakat Ebülhattab'a göre mültakit, ihtiyar etmedikçe, meselâ: Bunun temellükünü ihtiyar etdinr* demedikçe lukataya malik olmuş olamaz.

Hanbelî fukahasına göre mültakit, lukataya bîgayri ivazın malik olur, çünkü bu mübahat kabilindendir. Bu cihetle lukata hakkında vasiyyet yapmak, ve mültakit vefat edince lukatayı terekesinden ayırmak lâzım gelmez. Şu kadar var ki sahibi zuhur edince lukatayı alabilir, aynen alma­sı müteazzir olunca bedelini isteyebilir.

Bir lukatayı iki kimse birlikde bulsalar, bâdel'ilân buna müştereken malik olurlar. Fakat bir lukatayı iki kimse birlikde görüb de yalnız birisi alsa lukata bu alana aid olur, iki kimseden biri diğerine: «İşte lukata, al.» diye işaret edib de diğeri alacak olsa bakılır: Eğer gösterenin namına niy-yet ederek almış ise lukata onun, olur, fakat kendi namına almış ise ken­disine aid olur, âmirin olmaz, nitekim istıya-da vekâlet de böyledir.

Bu beyan olunan hükümler, her lukatada carîdir, bunda esman ile uruz beyninde fark yokdur. Fakat Hanbelî fukahasının ekserine göre mül­takit, uruz kabilinden olan bir lukataya ilân ile malik olamaz, bir kavle gö­re bunu daima ilân eder, bir kavle göre de muhayyerdir: Dilerse sahibi zuhur edinceye kadar ilân eder, dilerse hâkinim re'yine havale eyler, bir sene sonra bunu satması veya tesadduk etmesi hususunda ise iki rivayet vardır. (Keşşafül'kına, Elmuğnî).  [17]                                          

 basa dön

 

Çocukların, Rakiklerin, Gayrı Müslimlerin Îltikat Edeceği Lukatalar :

 

132 - : Mültakitin baliğ, hür ve müslim olması şart değildir. Binaenaleyh böyle olmayanların da iltikat etdikleri mallar hakkında

lukata ahkâmı cereyan eder.

133 - : Gayri baliğ olan bir mültakit namına ilânı velisi veya vasi­si yapar, ticarete mezun olmayan bir rakik namına da maliki yapar.

134 - : Lukatalara aid işhad hususunda çocuklar da baliğ hükmün-dedirler.

Binaenaleyh işhadda bulunmadıkları takdirde uhdelerine zaman te­veccüh eder. Bu meseleler, Hanefîyeye göredir. (Hindiyye, Reddimuhtaf ;

(Şafiî'lere göre bir dereceye kadar mümeyyiz bulunan çocukların, mecnunların, mehcurünaleyh olan kimselerin, zimmilerin, muahidler ile müste'minlerin, mürtedlerin dari islâmda lukata iltikatîan sahihdir, ya­ni bunların bu iltikatîan hakkında da lukata hükümleri carî olur. Çünkü bu iltikatda iktisab mânası, emanet ve velayet mânâsına «mahiyyetine» ga libdir. Maamafih bunlar, bidayeten iltikatdan m en'ediliri er. Hâkim, fâsik olan bir mültakitin elinden lukatayı alarak bir yed-i adle vaz'eder.

Fâsıkın, gayri müslimin ilânları muteber değildir, bu ilânları mura­kabe için kendierine âdil bir kimse terfik edilir.

Çocukların, mecnunların, sefihlerin elde etdikleri lukatalar, velileri marifetiyle hıfz edilir, bunların velileri, kendilerinin nâibleridir.

Binaenaleyh velileri ilânda bulunur, ve bu ilân masrafı bunların ma­lından değil, beytül'mâlden verilir. Çünkü bu gibi kasırlar teberrua ehl değildirler.

Halbuki mültakit âkil ve baliğ olunca ilân-meûneti kendisine aid olur. Bunu beytül'mâiden isteyib alamaz.

Bir veli, haberdar olduğu halde lukatayı çocuğun elinden almaz da - telefine veya itlafına meydan verirse bunu - taksirinden dolayı - zârmn olur. Fakat haberdar bulunmamış olursa zaman, çocuğun maline tevec­cüh eder.

Kesbe.mezun olmayan rakiklerin iltikatlan sahih değildir, meğer ki bunların iltikat etdikleri lukatalan malikleri deruhde etsinler, o takdir­de mültakit, malikleri sayılır. (Tuhfetül'muhtac ve hafiyeleri.)

(Hanbelî mezhebine göre de çocuğun veya sefihin bulduğa lukatayı velisi hıfz eder, bunların yerine kaim olur, bir sene tamam oldukdan son­ra bu lukatayı bulanın mülküne zam eyler.

Kölelerin iltikatîan caizdir, çünkü bu iltîkat, bir malı ziyamdan tah-lıs demekdir, magsub veya nıağmk bir malı tahlis gibi. Köleler ise buna ehildirler.

Kölelerin iltikat etdikleri lukatalara bir sene ilân müddeti tamam olunca malikleri malik olur. Çünkü bu iltikat, kölenin bir kesbi demek­dir, kölenin kesbi ise malikine aiddir.

Zimmîlerin iltikatîan da caizdir. Binaenaleyh bunlar da bir sene ilân­dan sonra iltikat etmiş oldukları lukatalara malik olurlar. (Keşşafül'kına, Elmuğnî.) [18]

 basa dön

 

Lukatalara Aid Bazı İddialar,  Beyyineler :

 

135 - : Bir kimse: «Ben filân yerde bulduğum bir lukatayı sahibi­ne vermek üzere işhadda bulunmuş idim, elimde zayi oldu.» diye iddia, sahibi de: «Hayır, o lukata değildi, onu ben sonra alayım diye kendi elim­le oraya bırakmışdım.» diye iddia eylese bakılır, eğer o şeyin bulunduğu yer bir yol ise, veya kurbinde kimse bulunmayan bir mahal ise söz, o kim­senindir. Binaenaleyh ziya iddiası yeminiyle tasdik olunur.

136 - :  Bir kimse:  «Ben filân şeyi lukata olarak buldum, aldım, sahibine reddetmek üzere saklamakda iken zayi oldu.» diye iddia, sahibi ise: «Sen, benim o malımı gasben aldın.» veya «Hanemden aldın.» diye dâva etse o kimse zâmin olur.

137 - : Bir kimse satın aldığı bir hane içinde bir mikdar para bul­sa bu lukata mesabesinde olur, fakat bayi, bunun kendisine aidiyyetini id­dia ederse kendisine reddi lâzım gelir.

138 - : Bir müslimin elinde bulunan bir lukataya bir kimse sahib çıkıb da buna iki gayri müslim şâhid ikame edecek olsa şahadetleri kabul. edilmez. Fakat bir gayri müslimin elindeki bir lukataya dair iki gayrı müs­lim şahid ikame edilse şahadetleri istihsanen kabul edilir.

Bir müslim ile bir gayri müslim elindeki bir lukata hakkında böyle iki gayri müslim şahid ikame edilse şahadetleri yalnız gayri müslim ha~K-kında istihsanen kabul edilir, anın elindeki lukata ile hükm olunur.

139 - : Bir mültakit, zayi etmiş olduğu lukatayı başka birisinin elinde bulsa andan bil'muhakeme almaya müstahik olmaz, çünkü bu luka­tayı almak hususunda ikisi müsavidir.

Fakat bir kimse, lukatayı mültakitin elinden çeker alırsa mültakit, bunu istirdada müstahik olur. Çünkü bunun bîhasebizzâhir başka müsta-hikki yokdur.

Bu meseleler, Hanefîyeye göredir.

(Hanbelî mezhebine nazaran bir kimse, bir mültakitin zayi etdiği bir lukatayı bulacak olsa bunu mültakite iade etmesi lâzım gelir. Çünkü bu birinci mültakitin temevvül hakkı, ilân ve muhafaza velayeti sabit olmuş-dur.

Fakat ikinci mültakit, birinci mültakiti bilmeyib de hıkatayı^bir se­ne müddetle ilân ederse buna malik olur. Çünkü kendisine sebebi mülk, bigayri udvânin sabit olmuş bulunur. Artık birinci mültakit, bunu amn elinden-nez'edemez. Kendisinin yalnız bir temellük hakkı var idi, mülk ise hakk-ı temellükden mukaddemdir. Bu halde lukata sahibi zuhur eder­se bunu ikinci mültakitden alır, ikinci mültakittlen isteyemez, çünkü anın bir tefriti yokdur. (Elmuğnî, KeşşafülJkına.) [19]

 basa dön

 

Lukata Mesabesinde Olub Olmayan Bazı Şeyler :

 

140 - : Ehlî olduğu anlaşılan her türlü hayvanlar hakkında lukata hükmü cereyan eder.

Meselâ: Bir kimse ayaklarında çan bulunan bir doğan kuşunu, veya boynunda kılâdesi - Gerdanlığı bulunan bir ceylânı bir köy veya şehir civarında yakalayacak olsa sahibine vermek üzere işhad ve ilân etmesi lâ­zım gelir, çünkü çan ve kılâde bu hayvanların ehlî olduğuna delildir.

141- : Biri kimsenin yapmış olduğu güvercinliklere başkalarının eh­lî güvercinleri gelib kendisinin güvercinlerine karışacak olsa bunları tutub alması muvafık olmaz, belki arayıb sahiblerine vermesi lâzım gelir.

Bu güvercinler, burada yavrulayacak olunca bakılır: Eğer anaları ga-rib güvercinler ise bu yavrulara taarruz olunmaz, haklarında lukata hük­mü cereyan eder, fakat anaları güvercinlik sahibine aid olub babaları ga-rib güvercinler ise bunlar güvercinlik sahibine aid bulunur, çünkü kuşlaî analarına tabidirler.

142 - : Bir kimsenin ağına sahibsiz bir kuş düşse, veya kabının için­de yağmur suları birikse veya kucağına bir velime münasebetiyle serpilen paralar, şekerlemeler düşse veya arsasına gübre gibi şeyler atılsa bakılır: Eğer o kimse bunları ihraz etmek üzere ağını ve saireyi vaz' ve ihzar etmiş ise bunlara temellük etmiş olur, başkalarının bunları almaları caiz olmaz, fakat böyle bir maksadla vaz' ve ihzar etmemiş ise bunları başkaları da bi­rer lukata veya ihrazı mubah eşya mesabesinde olarak alabilirler. Bunlar «Bir işden maksad ne ise hükm ana göredir.» kaidesine tefemi eden me­selelerdendir.

143 - : Bir kimse bir malı bir yere atıb, «Bunu kim isterse alsın.» demiş olsa bundan haberdar olanlar o malı alabilirler. Çünkü bu bir hibe demekdir, kabz ile tamam olur, vakıa mevhubünleh bidayeteir meçhul ise de bu cehalet, münazaaya müfzi olmaz.

144 - : Tesbib edilen, yani: Başıboş bırakılan bir hayvanı, meselâ Ölü­me mahkûm, zaif bir beygiri bir kimse aiıb islâh etdikden sonra sahibi zu­hur edib almak istese bakılır: Eğer tesbib zamanında: «Kim alırsa alsın, kendisinin olsun.» dememiş ise alabilir, ve illâ alamaz.

145 - : Garibüddiyar bir kimse, fakir bir şahsın hanesinde vefat edib de vârisi marufu bulunmadığı halde dört beş dirhem gibi cüz'i bir mal terk etse bu malı o şahs, kendi nefsine tesadduk edebilir. Çünkü bu, lukata me­sabesindedir, esbet olan da budur. Fakat diğer bir kavle göre tesadduk ede­mez, çünkü bu, lukata mesabesinde değildir, vâris bulunmayınca beytül* mâle aîd olur.

146 - : Bir kimsenin bir mikdar bir borcu veya nezdinde emanet ola­rak bir mikdar eşya veya elinde haksız yere bir mikdar mal bulunsa da bunların müstahiklerini arayıb bulmakdan kendisine yeis hâsıl olsa bunla­rı tesadduk etmesi lâzım gelir.

Bunları böyle tesadduk edib haksızlığından dolayı da bir nedamet duy-gusiyle tâib olunca kendisinden uhrevî mes'uliyyet sâkit olacağı ümid olu­nur. Fakat bunun dünyevi mutalebe hakkı sâkit olmaz. Binaenaleyh sahih­leri zuhur edince bunları isteyib alabilirler.

147 - : Yolda düşmüş uyumuş, zâhibül'akl bir sarhoşun yola düşmüş elbisesini bilâhare kendisine vermek üzere bir kimse alacak olsa da taad-dişi olmaksızın elinde zayi olsa bunu zâmin olmaz, çünkü bu elbise, bir lu­kata mesabesindedir.

Fakat zayi olmasından korkarak elbisesini başının altından, veya yü­züğünü parmağından veya kesesini koynundan alacak olsa zâmin olur, çün­kü bunlar, lukata değil, sahibinin yanında mahfuzdur.

148 - : Yola atılmış ölü bir koyunun yünlerini almak, veya derisini soyub dibağat etmek caizdir. Fakat bilâhare sahibi gelib deriyi almak ister­se - dibağat sebebiyle kıymetçe husule gelen farkı vermek şartiyle - bu­nu alabilir.

149 - : Bir bostandan sebzeler almdıkdan, meselâ: Bir karpuz tarla­sından karpuzlar devşirildikden sonra bir mikdar karpuz kalmış olsa bakı­lır: Eğer sahibi, dileyenlerin almaları için bırakmış ise bunları nâsm in-tihab etmeleri caiz olur.

150 - : Tarlalarda, bağlarda müteferrik suretde bırakılıb sahihleri tarafından aranılması mûtad bulunmayan başaklar ve saire tafih kabilinden ehemmiyetsiz lukatalar demekdir. Bunların hakkında işhad ve ilân lâzım gelmez, bunları bulanlar, bunlardan derhal istifade edebilirler. Şu kadar var ki, bunları toplanıldıkdan sonra sahibi gelib mültakitinin elinden alabi­lir. Çünkü bunlar iltikat ile mültakitin mülkü olmuş olmaz.

Kezalik: Irmaklarda bulunan elma, ayva gibi meyvalardan, ve sular ile akıb gelen ve kereste kabilinden olmayan odun parçalarından derhal intifa caizdir, velevki mikdarlan ziyade olsun.

151 - : Makberlerde bulunan sahibsiz kuru ağaçlardan ihtitab caiz­dir, fakat yaş ağaçlardan ihtitab mekruhdur.

152 - : Bir kimsenin bir malı, meselâ: Baş Örtüsü, veya ayakkablan değiştirilecek olsa bakılır: Eğer bunun bir yanlışlık neticesi olduğu karai-nihâle nazaran anlaşılırsa bırakılan baş Örtüsü veya ayakkabı lukata hük münde olur. Sahibini araşdırmak lâzım gelir. Alınan baş örtüsü veya ayak­kabı, bırakılandan daha kıymetli olsun olmasın müsavidir. Kasden aünıb alınmadığında iştibah vâki olduğu takdirde de hükm böyledir.

Fakat bir kimsenin, böyle bir malı, meselâ ayakkabları kasden çalınıb yerine andan kıymetçe noksan bir ayakkabı bırakılsa bu bırakılan ayakka­bıdan istifade etmesi caiz olur. (Mebsût, Bedâyî, Fethül'kadir, Bahrirâik.)

(Malikî'lere göre bir kimse, fîfada - Yani büyük bir sahrada buldu­ğu sahibsiz bir koyunu kesib etini yiyebilir, kavli meşhure göre bedelini de zâmin olmaz. Fakat bu koyunu veya kesib etini umrane getirecek olur­sa buna - nakl ücretini vermek suretiyle - sahibi ehak olur.

Ümranda veya ümran civannda bulunan veya sahrada elde edilib de diri olarak ümrana getirilen koyun ve emsali hakkında tam lukata ahkâ­mı cereyan eder.

Kezalik sahrada bulunub da aclıkdan veya yırtıcı hayvanların tasallu­tundan veya oradan mürur edecek kimselerin hıyanetinden dolayı telefin­den korkulan sığır hayvanları hakkında da lukata ahkâmı cereyan eder. Şu kadar var ki böyle bir hayvanın etini ümrana suhuletle sevk etmek mümkün olunca bunu mültakit yiyemez. Korkulanı ayacak bir mahalde bu­lunan sığır hayvanları ise esasen iltikat edilmez, hali üzere bırakılırlar. (Minehül'celîl, Şerh-i Kebîr, Hâşiye-i Düsûkİ).

(Şafiî'lere göre bir müslimin dan harbde bulduğu bir mal hakkında bakılır, eğer o müslim oraya eman ile = Bir müsaade ile girmiş ise veya orada sair müslümanlar da bulunmakda ise o mal lukatadır. Fakat oraya aman ile girmemiş ve orada sair müslümanlar da bulunmamış olursa ga-naimden, sayılır. (Tuhfetürmuhtac).

(Aşağıdaki meseleler de Hanbelî mezhebine aiddir):

(1) - : Bir kimse bir iukatayı darı harbde İslâm ordusu arasında bu­lacak olursa bulduğu tarihden itibaren bir sene ilân eder, bâdehû taksim edilecek ganâim emvalime reddedilir.

Fakat bir kimse aman ile girmiş olduğu bir dari harbde bir lukata bulursa onu orada ilân etmesi muvafık olur. Çünkü onlann malları ken­disine haramdır. Şâyed ilân etmezse o mala dari islâmda malik olduğa veçhile malik olur.

Şâyed darı harbe mütelessis olarak girer de bir lukata elde ederse bu­nu dan islâmda ilân eder, sonra mali ganaim hükmünde olur. Bir ihtimâle göre de bu mal, lâkitine aid olur, ilâna muhtaç olmaz. Çünkü ehli harbin malı bu halde kendisine mubah bulunmuşdur, zahir olan ise bu malın eh­li harbe aid olmasıdır.

(2) - : Bir kimsenin bir mehlekeye terk etdiği bir hayvanı başka bi­ri alarak yedirse, içirse, mehleketen kurtarsa ana malik olur. Ebülleysin kavli tie böyledir.

Fakat bilâhare gelibre almak üzere terk edilmiş ise buna, bulan ma­lik olamaz.

(3) - : Bir kimse, bir mehlekeve bırakılmış, meselâ hayvan üzerin-

de terk edilmiş emtia kabilinden bir malı kurtarmakla ana malik olamaz. Çünkü bu malın telefinden korkulmaz. Hayvan yemez, içmezse ölür, emtia ise böyle değildir, sahibinin avdetine kadar kalabilir.

(4) - : Bir kimse bir sene kadar mevcudiyetini muhafaza edemeye­cek bir şeyi iltikat edince bakılır: Eğer bu bir ilâç suretiyle de baki kalma­yacak şeylerden ise mültakit, muhayyerdir:  Dilerse bunları yer, dilerse satar semenini saklar. Bunları aynen saklayamaz, çünkü sonra telef olur. Karpuz, kavun, hiyar ve yaş sebzeler gibi.

Mültakit, bunları yerse kıymetleri zimmetinde borç olur. Satmak is­terse bizzat satabilir. İmam Ahmed Hazretlerinden bir kavle göre bunlar az bir şey ise bizzat satabilir, çok ise veliyyüremre tevdi eder.

Fakat bu iltikat edilen şeyler, bir ilâç ile, meselâ usulen kurudul-mak suretiyle muhafaza edilebilecek şeylerden ise sahibi hakkında en fa-ideli olan cihet iltizam edilir, şöyle ki: Sahibi hakkında ibkası nafi' ise ibka edilir, satılması nafi' ise satılır, satılması müteazzir, kurudulması da gayri mümkün olduğu takdirde de yenilir, yaş üzüm, incir ve saire gibi. Diğer bir kavle göre de bunları mültakit, yiyemez, ya satar, ya tesadduk eder, sonra sahibi gelince zâmin olur.

(5) - : Bir kimse avladığı ceylânın boynunda küâde veya kulağın­da küpe veya bu gibi başkasının sübût-i yedine delâlet eder bir şey bulun­sa hakkında lukata hükmü cereyan eder.

(6) - :  Bir kimse bir balık avlasa da içerisinden - işlenmemiş - bir inci danesi veya anbere çıksa kendisim* aid olur, Çünkü- bunlar de­nizde bulunur.

Sayyad, avladığı balığı satsa da içerisindeki inciyi müşteri bulacak olsa bu inci sayyada aid olur: Nitekim bir hanede medfun olan mal da hanenin bayiine aid olur, müşterisine aid olmaz.

Fakat balığın içerisinden dirhem, dinar veya işlenmiş, yani üzerinde eseri âdemi bulunan bir inci çıkacak olsa bu îukata olmuş olur. Çünkü bunlar bu veçhile denizde hılkî olarak bulunmaz. Binaenaleyh bunları müş­teri bulunca ilân vazifesi kendisine teveccüh eder,  çünkü bunları bulan odur.

Nehirlerde tutulan balıkların karnından çıkan inci ve saire hakkın­da da lukata hükmü cereyan eder, çünkü âdete nazaran bu gibi şeyler hıl­kî olarak nehirlerde bulunmaz.

Deniz sahilinde bulunan anbere de bulana aiddir. Çünkü bunu deni­zin sahile atmış olması mümkündür. BinaenaJeyh    mubahatül'ahz bulun-'

muş olur.

(7) - : Bir hanenin sahibile sakini o hanede medfun olan bir mal hakkında münazaa ederek, «Onu ben defnetdim.» diye her biri nıalikiy-yet iddiasında bulunsa, medfun olan malin neden ibaret olduğu kendile­rine sorulur, herhangisi vasfını beyan ederce ana aid olur.

(8) - : Bir kimse hammam ve saire gibi bir yerde    elbisesinin ve ayakkablarmın yerinde başka elbise veya ayakkabı bulsa veya elbisesi ça-lınıb da yerinde başkasını bulsa bunları alamaz. Alacak olursa bir sene ilân eder, sonra tesadduk eder. Çünkü bunları sahibile bunları bulan kim­se arasında bir muaveze muameseli cereyan etmemişdir.

Maamafih bu meselede bir ihtimâl olarak üç vech, dermeyan edil-mekdedir. Şöyle ki: Eğer sirkate bir karine bulunur ve alınan elbise ve saire bırakılan elbise ve saireden kıymetli olursa bu bırakılanlar bir veç­he göre tesadduk edilir, diğer bir veçhe göre bunları almak mubah olur, çünkü zâhirihâle nazaran sahibi bunun için bırakmışdır, üçüncü bir veç­he göre de bunlar hâkime ref'edilir, tâ ki satılarak semeninden alınan şe­yin bedeli verilsin. İkinci vech, nâsın ahvaline evfak görülmüşdür.

(9) - : Uyumuş veya bayılmış bir kimse, ayıldığı zaman elbisesi ara­sında veya kesesi içinde - kimin tarafından konulduğunu bilmediği - bir mal bulsa buna malik olur. İlâna lüzum görülmez. Çünkü hal karinesi. o malın kendisine temlik edildiğini iktiza eder. (Elmuğnî, KegşafüTkına, Neylül'meârih.) [20]

basa dön

Yirmi Üçüncü Kitabın Sonu

 

YİRMİ DÖRDÜNCÜ KİTAB

 

HACR İLE İZNE VE İKRAHE DAİR OLUB BİR MUKADDİME İLE İKİ BÖLÜME AYRILMISDIR.

 

MUKADDİME

 

Hacre, İzne, İkrahe Aid Istılahlar :

 

1 - (Hacr) : Lûgatde mutlaka men' manasınadır. Tazyik, haram mâ nasına da gelir. Akle de hacr denilmişdir, çünkü sahibini çirkin ve akıbeti muzir şeylerden men'eder. istilanda «Bir muayyen şahsı tasarruf-ı kavlî-sinden men'etmekdir» ki o şahsa bu hacrden sonra «Mehcur» denir.

Tasarruf-ı kavli'den men, o tasarrufu hükümsüz, gayrı sabit ve gay­ri nafiz addetmek demekdir.

Hacr, fiilde carî değildir. Çünkü bir fiilin vukuundan sonra reddi mümkün olmaz ki ondan hacr tasavvur olunsun. Hicr de bu mânayadır.

2 -  (Hacr-i kaviy) : Bir şahsı asl-i tasarrufdan men' demekdir ki, o tasarruf asla nafiz olmaz. Mecnun-i mutbiki,  gayri mümeyyiz çocuğu beyi, icar, nikâh, talâk, ikrar hibe gibi tasarrufatı kaliyyeden men' gibi. Bunların bu tasarrufları asla sabit olmaz.

3  - (Hacr-i mütevessit) : Bir şahsın tasarrufi kavlisini vasfı, yani: Nefazı itibariyle men'etmektedir. Ma'tuhun, mümeyyiz çocuğun nef ile zarar beyninde dair olan tasarrufi kavilleri gibi ki bunlar, velilerinin izin­leri munzem olma-dıkca nafiz olmaz.

4  - (Hacr-i zaif) : Bir şahsın tasarruf-ı kavlîsinin vasfının vasfım, yani:  Nefazının fil'hâl  tahakkukum men'etmekdir. Mehcur olan medyu­nun başkasına borç ikrarının hal-i hacrinde nefazını men' gibi ki, bu ik­rarı bilâhare hacri fek edilince zimmetine taallûk etmiş olarak mutebe: olur.

5  - (Fekk-i hacr) : Hacri izâle etmek, mehcure mezuniyyet vermek, mehcurun tasarrufatına müsaade etmekdir.

6  - (îzn) : Lûgatde mutlaka itlâk = Salıvermek manasınadır. îba-haye, müsaadeye, ilâma, fekk-i hacre de izin denilir, istilanda bir şahs hakkındaki hacri fekketmek, meni' hakkım ıskat eylemek,    tasarrufatda bulunmasına müsaade vermek demekdir. Kendisine böyle izin verilen şah­sa da «Mezun» denilir ki «Mezunünleh» demekdir.

Bu izn, İmam Züfer ile İmam Şafiî'ye göre tevkildir, inâbedir.

7 - (Sağir) : Sabiy, yani: Henüz bulûğ çağına ermemiş çocuk demek-dir. Mümeyyiz ve gayri mümeyyiz kısımlarına ayrılır: Şöyle ki:  «Sağir-i mümeyyiz» alış verişi anlayan, yani: Satmanın mülkü izâle etdiğini, satın almanın da mülkü calib olduğunu bilen ve onda beş aldanmak gibi gabm fahiş olduğu zahir ve herkesçe malûm olan bir gabni, gabni yesîrden ayı­rabilen çocukdur. «Sağir-i gayri mümeyyiz» ise satışını sâlib, satın alma­nın calib olduğunu bilmeyen, gabni fahişi gabni yesirden temyiz ve tef­rika kadir bulunmayan çocuk demekdir.

8 - : (Ma'tuh) : Şuuru muhtel olan kimsedir ki; fehmı az, lâkırdısı karışık, tedbiri bozuk olur. Böyle bir hâle «Eteh ™ Bunaklık» denir ki, aklın noksanlığından ibaretdir. Şu kadar var ki matuh, onun bunun has-kmda mecnun gibi darb ve şetimde bulunmaz.

9 - (Mecnun! ; Deii demekdir. iki kısma ayrılır. Biri (Mecnun-i müt-bik) dir ki, deliliği en az bir ay içinde ve diğer bir kavle göre bir sene içinde bütün vakitlerini kaplamış bulunur, cinneti bilâ fasıla devam eder. Diğeri «Mecnun-i gayri mütbik» dir ki, bir ay veya bir sene içinde bazen deli olub bazen de ifakat bulan kimsedir, deliliği bilâ fasıla temadi etmez.

10  - (Mutbik) ;  İtbâk kelimesinden mehurdur.  Bir  şeyi   tamamen örtüb kaplayan, bir şeyden asla ayrılmayan şey demekdir. Bu cihetle sa-hibind-en ayrılmayan bir cinnete  «Cünun-i mutbik», vakit vakit ayrılaj cinnete de «Cünun-i gayri mutbik» deniîmişdir. Hümayı mutbika, hüma-yı gayri mutbika tâbirleri de bu kabildendir.

Cünun-i mutbikm müddeti, îmam Ebû Yûsuf den bir rivayete göre se­nenin ekserisine şâmil olan, tedavül eden cünundur. Diğer bir rivayete gö­re bn* gün bir geceden ekser olan einnetdir. Çünkü bu kadar uzayan bir cinnet ile kaza-i salât sâkit olur. Diğer bir rivayete göre de tam bir aydır. îffiami Azam'ın bir. kavli de böyledir. îmam Muhammedi en bir rivayete göre bir aydan sı devam eden bir cinnet, uzun bir cünun sayılmaz. Nite­kim bir kimse borcunu acilen veya ankarib ödeyeceğine yemin etse bir aydan evvel ödeyince yemininde ban, bir aydan sonra ödeyince hânis olur. Ve bir syı kaplayan bir cünun ile o aya rastlayan ramazanı şerif orucu sâ­kit olur. Bundan noksanı ise böyle değildir. Maamafih îmam Muhammed' den diğ?r bir kavle göre bu müddet tam bir senedir. İmamı Âzam'ın bif kavli de böyledir. Çünkü bu kadar uzayan bircinnet ile zekât ve saire gibi bütün ibadetler sâkit olur. Bir de böyle füsûli erbaayı cami bir müddet için-de ifakat bulmayınca bunun asıl akuda bir âfet olduğu bilinmiş, mec­nunun cinneti tekarrür etmiş olur. Binaenaleyh tasarrufatda muhtar olan da îmam Muhammed'in bu kavlidir. (Mebsût, Mecmaül'enhür.)

11  - (Sefih)  :   Malını beyhude, faidesiz yere sarf ve masraflarında israf ve tebzir ile mamelekini itlaf ve izaa eden kimssdir. Bu hale sefeh, sefahet denir. Sefihin cem'i süfehadır. Havasına uyub şer'i şerifin ahkâ­mı mucebince amel etmeyen kimse de süfehadan sayılır.

Ebleh ve sâde dil olmak yüzünden kazanç yolunu bilemeyib alış veriş­lerinde aldanan kimse de sefih demekdir.

Mâlini şer uğrunda ibzal eden bir şahs, hacr edileceği gibi bütün em­valini hayra sarf edib da fakir, sıfrüTyed kalacak kimse de hacr edilebilir.

12  - fîsrafl : Bir şeyi lâyık olan mahalde münasib olan mikdardan ziyade sarf etmekdir. Sahibine «Müsrif-» denir.

13  - (Tebîir) : Bir şeyi lâik olmayan mahalde sarf etmekdir. Sahibi­ne «Mübezzir» denir.

İ4 - (Dâin) : Alacaklı, bir vâde ile alacak sahibi, bir kimsenin zim­metinde alacağı olan şahs demekdir. Buna «Garim» de denir. Cem'i «Gu-rema» dır.

«Medyun» da borçlu, ödünç almış kimsedir ki, buna «Medin» de denir. Borç vermeye «İdâne» borç edinmeğe de «İstidâne». denilir. «Müdayene» de karşılıklı borç edinmek, birbirine borç pars vermek yerinde müsta­meldir.

«Deyn» için üçüncü kitaba müracaat!.

15- (Maras-i mevt) : Hastayı zaif düşürüb kendisinde ölüm korkusu bulunan maraz demekdir ki araya sıhhat girmeden mevte müncer olur.

16  - (Miimatale) : Borcu, borcun vâdesini bugün yarın diye uzatıb tehire bırakmakdır. Böyle hareket eden bir borçluya «Medyûni mümatü> denir. Borcunu edaya muktedir olduğu halde tehir edib duran kimse de­mekdir.

Metal de bir şeyi, meselâ borcu uzatıb durmakdır ki, bir zarurete meb-ni-olmayınca zuîm sayılır.

17  - (tfîâs) : Bir kimsenin malı tükenib muhtaç olması, emvalinin fülûse, yani pula, mangıra tehavvül ederek sıfrül'yed kalması demekdir. Böyle bir şahsa «Müflis» denir. Bir şahsın iflâsına hâkim tarafından hükm verilmesine de «teflis» denir. «Fels» pul, mangır, kıymetsiz paradır. Cem'i «Fuhıs»dır.

18  - (îlüşd) : Dîn ve dünya seîâhıdır, dine ve dünyaya zarar verib vermeyecek şeyleri bilmekdir. Hakka, Kur'ana da «Rüşd» denir. «Reşe-d» de hayır, rahmet, hidayet demekdir. «Reşad» da kuvvetli akıl sahibi ol-makdır. Mâlini muhafaza hususunda tekayyüd ederek sefahatden,  israf-dan kaçman kimseye «Reşîd» denir. Umurunc güzelce idareye muktedir suretde baliğ olan kimse de «Reşîd» namım alır.

19  - :(îkrah) : LÛgatde bir kimseyi istemediği bir sözü söylemeğe veya bir işi yapmağa zorlamakdır. istilanda bir kimseyi tehdid ile, îhafe ile rizası olmaksızın bir sözü söylemeğe veya bir işi işlemeğe haksız ye­re sevk etmekdir. Kendisine böyle cebr edilen kimseye «Mükreh» cebr edilen şeye «Mükrehünaleyh», mükrehin korkmasını mucib, rizasını sâlib olan şeye de «Mükrehünbih» denir. İkrahda bulunan şahsa da «Mükrih», «Mücbir» denir.

20  - (İkrah-i müîcî) : Nefsi itlaf, uzvu katı' veya bunlardan birine müeddi olacak şi-ddetii darb ile yapılan ikrahdır ki, mükrehin rizasını izâ­le, ihtiyarını ifsSd eder. Maamafih asıl ihtiyarı yine sabit bulunur.

21 - (İkrah-i gayri mülcî) : Nefsi itlaf, uzvu kafa müeddi olmayıb yalnız gam ve elemi mucib olacak derecedeki darb ve habs gibi şeyler ile yapılan ikrahdır ki, mükrehin rizasını izâle ederse de ihtiyarını ifsada mü­eddi olmaz.

22 - (Cebr = İcbar) : İkrah demektir. Cebr edene «Mücbir» denir. Tahtı velâyetindeki  kimseler hakkında istesinler, istemesinler tasarrufu nafiz olan veliye «Veliyyi mücbir» denir.

Kahir, galib, mütekebbir kimseye «Cebbar» denilir. «Cübar» ûz he­der olmak, tazmini lâzım gelmeksizin telef olmak manasınadır. < Cebr» lâf­zı ıslah, telâfi mânasına da gelir. Nitekim «Cebr-i mafat» denir.

Cebrin mukabili, ihtiyardır, kerahatin mukabili de rızadır.

23 - (llca) : Sevk etmek, bir jeyi yapmaya icbar etmek. Bir takım hâdiselerin vukuuna saik olan şeylere «îlcaâtı zemâne» denir. [21]

basa dön

 

 (BİRİNCİ  BÖLÜM)

 

HACRE VE İZNE MÜTEALLİK MESELELERİ  MUHTEVİDİR

 

İÇİNDEKİLER : Hacrin sebebleri ve mehcurlann kısımları Çocuk­lara, mecnunlara ve matuhlara aid, izne müteallik meseleler. Hacredilen medyunlara ve müflislere aid meseleler. Medyunların haps edilib edile­memesi. Maraz-i mevtin mahiyyeti ve şeraiti. Maraz-i mevt halindeki ta­sarrufların hükmleri. Hacrin hikmet-i teşrîivye .. [22]

 

Hacrin Esbabı Ve Mehcürların Aksamı :

 

24 - :  Hacrin sebebleri sebavet, cinnet, eteh, nk,  deyn, belâhet, sefeh, zarar-i âmmeden ibaret olmak üzere yedidir.

Mehcurlar da iki kısımdır. Bir kısmı, zaten mehcur olanlardır ki; bun­lar çocuklar, mecnunlar, matuhlar, rakiklerdir. Maraz-i mevt halinde bu­lunan kimse de bu kısma dahildir ki, bunun mehcuriyyeti maraz-i mevt ile raukayyeddir.

Diğer kısmı da hâkimin hükmiyle irfeheur olanlardır ki, bunlara med­yunlar, eblehler, sefihler, cahil tabibler, müflis mükârîler ve mâcin: yani nâsa bâtıl hileler talim etmek suretiyle fetva veren kimselerdir.

Maamafih bu mesele, imameyne göredir, imamı Azam'a göre borç, sefeh, eblehlik, esbabı hacrren değildir. Bunların hür, baliğ olan sahible-ri tasarrufatı hukukıyyeden hacr edilemez. Bu hacr onların hürriyetine, mükellefiyyetine münafi, şerefi insaniyyete muhaltfdir.

25 - : Çocuklar, mümeyyiz olsunlar olmasınlar zaten mehcurdurlar. Mecnunlar da cinnetleri gerek cünuni mutbik ve gerek cünuni gayri mut-bik olsun hali cinnetlerinde zaten mehcurdurlar. Matuhlar ile rakikler de zaten mehcurdurlar. Binaenaleyh bunların hacri hâkimin hükmüne müte­vakkıf değildir. Bunlann âtiyen beyan olunacağı veçhile bir kısım tasar-rufati ya bâtıl veya velilerinin iznine mütevakkıf olarak gayri nafiz bulu­nur. (Hindiyye, Surretül'fetavâ).

26 - : Hâkim tarafından hacr edilmesine lüzum görülen medyunun veya sefihin hacrine hükm esnasında kendisinin hazır bulunması şart de-ğilrir, gıyabında da hacri sahihdir. Şu kadar var ki, hacrini haber alınca­ya kadar vâki olan tasarrufatı kavliyyesi, meselâ bey'i ve şirası, başkasına borç ikrarı muteber olur. (Hindiyye).

27 - : Cahil olan tabib, mâcin olan müiti ve müflis olan mültaip gi­bi âmmeye zararı dokunan kimseler, zarar-i âmmeyi def için tababetden iftadan, muamelâtı nakilivyeden hacr ve men* olunurlar. Fakat bunların bu hacri bir emr-i idarîdir ve mahdud bir sahaya münhasirrir. Yoksa bun­ların tasarrufatı kavliyyehri muteberdir,   bunlar bu tasarrufatdan  men' olunmazlar. (Mecmaüî'enhür).

28 - : Cahil olan tabibden maksad, nâsı bilerek bilmeyerek mühlik ilâçlar ile tedaviye kalkışan, yüz gösteren tehlikenin zararını izâleye ka­dir olmayan mütetabbib kimselerdir.

Müfti-i mâcinden maksad da nâsa müctehidin-i kiramın kail olmadı­ğı bir takım bâtıl hifeleri öğreten, bilmediği hâlde fetva vermeğe cür'et eden nıübalâtsız kimserir.

Mükâriyi müflisden maksad da kendisinin muntazam vesaiti nakliy-yesi ve parası olmadığı halde yolcuların naklini deruhde eden ve nakil  zamanı gelince saklanarak yolcuları aldatan kimsedir.

29 - : Öteden beri veya bilâhare fâsik olan kimse, malini israf ve, tebzir etmedikçe mücerred  fışkından  dolayı hacr edilemez. Bu hususda frsk-ı aslî ile fısk-i târî müsavidir, yani: Bulûğundan evvel ve sonra fâsık olan ile bulûğundan evvel âdil olub bulûğundan sonra fâsık olmaya baş­layan kimse arasında bu bakımdan bir fark yokdur. (Tatarhaniyye).

30 - : Bir kimsenin meşru suretdeki mesaisi, başkalarının kazancı­na mâni alsa da hakkınca esbab-i hacrden olamaz.

Binaenaleyh bir çarşıda san'at veya ticaret icra eden kimse, o san'at veya ticaret erbabının kâr ve kesblerine halel gelmesi iddialarına binaen icra etdîji san'afcdan veya tiearetden hacr ve men1 edilemez. Çünkü bir za-rar-ı hassı def için diğer bir zarar-ı has ihtiyar edilemez. (Mecelle, Ten-kih-i Hâraidî).

31 - : Sefih olan kimseler, imameyne göre hâkim tarafından hacr olunabileceği gibi medyun olanlar da yine imameyne göre    alacaklıların talebiyle hâkim tarafından hacr olunabilir. Müftabih olan da budur. F.ı kat bunlar zaten mehcur olmadıkları cihetle kablelhacr tasarrufları sahih olur.

32 - : Sefih veya medyun hâkim tarafından hacr edilince bu hac-rin sebebi hâkim tarafından nâsa beyan ile ihtiyaten işhad ve münasib va­sıtalarla 'keyfiyyet İlân olunur. Tâ ki nâs bunlar ile ona göre muamelede bulunsun ve hacri inkâr takdirinde îsbât kabil olsun. îmam Muhammedi göre sefehden dolayı hacr, hâkimin hükmüne tevakkuf etmez. (Hindiyye. Zahire).

33 - : Hacrden sonra sefihin mehcurriyyeti, hem vakt-i hacrindeki, hem de sonradan eline geçecek emvaline tesir eder. Bu hacrden sonra tasarrufatı kavliyyesi nafiz olmayacağı gibi bir kimseye borçlu olduğunu ikrar etmesi de sahih olmaz.

Borcundan dolayı hacr edilen kimsenin mehcuriyyeti ise yalnız vakt-i hacrinde mevcui olan mallarına tesir eder, hacrden sonra eline geçecek mallarına tesir etmez. Binaenaleyh hali hacrinde başkasına bir borç ikrar etse bununla fekk-i hacrden sonra muahaze olunur. (Hindiyye).

34 - : Tasarrufatı kâvliyye, üç nevidir. Birincisi: Nef-i mahz olan tasarrufatdır. Hibeyi, sadakayı kabul gibi. Mümeyyiz olan bir çocuğun ve­ya bir matuhun veya bir sefihin bu gibi tasarrufatı muteberdir, başkası­nın iznine mütevakkıf bulunmaz.

İkincisi: Zarar-ı mahz olan tasarruf atdır. Başkasına bir şey hibe ve­ya tesadduk etmek gibi. Sağir ile matuftun bu kabil tasarrufatı velileri­nin izni munzem olsa da bâtıldır.

Üçüncüsü: Nefi' ile zarar beyninde dair olan tasarrufatdır. Beyi ve şira, borç ikrarı gibi. Sağir-i gayri mümeyyizin bu kabil tasarrufatı da bâ­tıldır. Sagir-i mümeyyiz ile matuhun bu kabil -tasarrufatı ise velilerinin iznine mütevakkıf bulunur, bilâ izin muteber olmaz. Fakat mümeyyiz bir çocuğun veya bir matuhun başkası namına bilvekâle beyi ve şirası mute­ber olur. (Reddimuhtar.)

35 - : Sağir, matuh,'mecnun gibi mehcurların beyi ve şira gibi fes­he muhtemil, hezl ile bâtıl olacak tasarrufatı kavliyyeleri muteber olmaz ise de kendi fiillerinden neş'et eden zarar ve ziyanı mehcuriyyetin zevali­ne intizar olunmaksızın hemen kendi mallarından zâmin olurlar. Çünkü on­lar, fiillerinden dolayı bilicmâ mehcur değildirler.

Meselâ: Bir mecnun veya gayri mümeyyiz bir çocuk birinin malım it­laf etse misliyyatdan ise mislini, kıyemiyyatdan ise vakt-i itlâfındaki kıy­meti onun malından tazmin edilir. Mallan yok ise hali yüsrlerine İntizar olunur. Yoksa velilerinin kendi mallarından tazmin etmeleri icab etmez.

Bir de mehcur olan sefihlerin, medyunların nikâha, talâka, vücubi ze­kâta, vücubi hacca, ve ukûbâta aid ikrarları muteber olduğu gibi bunların hacca, fukaraya ve sair hayr cihetlerine aid vasiyyetleri de mallarının sü­lüsünden caiz olur. Bu tasarruflardan bilicmâ hacr edilemezler. Ancak ehl-i hayr ve salâha lâyık olmayan bir veçhile yapacakları vasiyyetleri ten-fiz edilmez. Bunların vakıfları da bâtıldır, (înâye, Dürrümuhtar.)

36  - : Mehcur oîan çocukların veya mecnunların bir malı istihlâk etmesine sahibi tarafından sebebiyyet verilirse bunlara îmamı Azam üe îmam Muhammed'e göre zaman teveccüh etmez.

Meselâ: Bir kimse bir mecnuna veya bir sabiyyi gayri mümeyyize bir malını satib veya icar edib veya rehin verib teslim etse veya ikraz, iydâ veya iare edib teslim etse veya fâsid bir hibe ile veya sermaye-i şir­ket olarak teslim etse de o da bu malı itlâf eylese üzerine zaman lâzım gel­mez. Çünkü o malın sahibi bu teslim ile kendisi taksirde bulunmuşdur. Fakat îmanı Ebû Yûsuf e göre zaman lâzım gelir. (Tahtavî, Reddimuhtar)

(Malikî'lere göre de hacrin sebebleri şu yedi şeyden ibaretdir. Seba-vet, cinnet sefahet, nk, borcdan dolayı iflâs, kendisinde ölüm tehlikesi bulunan maraz, zevcelik. Bunları sırasiyle izah edeceğiz.

(1) : Sebavet.  Çocuklar baliğ oluncaya  kadar mehcurdurlar.  ErkeK çocuk' reşid olarak baliğ olunca serbest kalır, dilediği yere gidebilir. Me­ğer ki fesada veya helake maruz kalacağından korkulsun, o zaman velisi veya vasisi veya sair nâs, kendisini men'edebilirler.

Kız çocuklarının nefsleri hakkındaki mehcuriyyet ise kocaya vanb zi­faf oluncaya ve bâdezzifaf onun hüsn-i tasarrufa malik olduğuna dair en az iki âdil kimsenin şahadetine kadar devam eder. Mallarını hıfza mukte­dir olub şehevat-i nefsâniyyeleri uğrunda sarf etmeyecekleri bu veçhile anlaşılınca mallan hakkındaki hacr rfe bertaraf olur. Şu kadar var ki, bu oğlan ve kız çocukların vasiyleri var ise onların bu mehcuriyyetlerini şu-hud huzurunda fek etmeleri de lâzım gelir. Yani: Vasi, şahidlere hitaben der ki: «Şahid olunuz ki, vesayetim altında bulunan fülânın veya fülâns-hin rüşdüne ve malının hıfz edeceğine kanaat etdiğim için onun hacrim fekketdim, tasarrufunu kendisine birakdım... Kendisine temlik etdim.

(2) : Cinnet. Mecnunlar, mehcurdurlar.    Bunların mehcuriyyeti hali ifakatlerine kadar devam eder. Çocukluğundan beri mecnun olan bir şahs, mehcur olmakla velisi bnbasıdir veya babasının vasisidir. Bulûğundan son­ra tecennün eden bir şp'as da mehcur olacağından velisi hâkimdir, hâkim bulunmazsa cemaati müslimindir.

(3) : Sefahat : Sefih oiınlar mehcurdurlar. Çocuklarından beri sefih olanların velileri reşid olan babalarıdır, sonra babalarının vasileridir ve bu vasilerin vasileridir.  Cedlerinin,  amcalarının,  kardeşlerinin, validele-. rinin velayetleri yokdur. Meğer ki babalan tarafın-dan vasi tâyin edilmiş olsunlar, Vasilerden sonra da veli hâkimdir.

Bir kimsenin rüşdine veya sefehine, vasiyyetinin sıhhat veya fesadı­na^ vasiyyetlerin takdim ve tehirine, gaibin evlâd ve lyâlinin nafakaları için malının satılıb satılmamasına, nesebin luhukuna ve adem-i luhukuna, vefanın sübût ve adem-i sübûtuna, hüdad ve kısasın icra edilib edilmeme­sine ve yetimlerin maîlanna hükm edecek olan, ancak hâkimler ile onla­rın nâibleridir.

(4) : Rık. Rakikler, tam köle veya cariye olsunlar veya müdebber ve­ya bir vakt için azadlı bulunsunlar nefsleri ve az olsun çok olsun malla­rı hususunda maliklerine karşı şer'an mehcurdurlar.

Mübaâz  Vakit vakit rakik olanlar da kendi günlerinde hür gibidir­ler, efendilerinin günlerinde de mehcurdurlar. Meğer ki efendileri bugün­lerde de tasarruflarına izin versinler.

Sarahaten veya zımnen ticaretde bulunmalarına izin verilen rakikler, mehcur sayılmazlar. Hattâ bir nevi ticarete mezun bir rakik, alelıtlak tica­retlere mezun olmuş olur.

Bir kölenin kitabete rabtı, ticaretde bulunmasına hükmen izindir.

Bir köle, kendi maliyle değil, mevlâsınm maliyle ticaretde bulunub kazancı mevlâsına aid olmak üzere mezun bulunsa bu bir vekâlet sayılır. Bu halde köle, bu mezun olduğu hususun maadasında yine mehcurdur.

Ticarete mezun olan rakiki gârimlerinin talebi üzerine ancak hâkim hacr edebilir. O bu hususda hür gibidir, onu maliki veya gârimleri hacr edemez. Zimmetinde sabit olan borçlar, elinde bulunan mallarından alı­nır, ticarete mezuniyyetinden sonra husule gelen gailesinden alınamaz ve rakabesinden satılıb alınamaz. Çünkü gârimlerin alacakları onun zimmö-tine taallûk etmişdir, rakabesine değil.

Fakat ticarete mezun olan rakikin kimseye borcu bulunmazsa, onu tek­rar hacr etmek hakkı malikine aiddir, maliki onun mallarını elinden als rak kendisini hacr edebilir, hâkimin hacrine hacet görülmez.

(5) : îflâs. Borcu malından ziyade olan bir kimsenin iflâsına hükm edi­lerek tasarrufatdan men'i cihetine gidilebilir. Şöyle ki: Bir medyun borcu­nu tediyeden âciz kalınca hâkim tarafından mevcud mallan elinden alı­narak garîmlerine tahsis edilebilir. Buna «Teflis» denir. Medyun bu hükm zamanında hazır bulunmuş olsun olmasın, bu hükm üzerine teberruatden, tasarrufatı fiiliyyeden men' edilmiş olur, müeccel olan borçlan da zaman­lan hulul etmiş gibi mevcud malından ödenir. Maamafih terlisin şartlan şunlardır :

(A) : Garîmler, iflâsa hükm edilmesini istemelidirler. Garîmlerden ba­zılarının istemesi de kâfidir, velev ki diğerleri istemesinler.

Medyun kendi iflâsına hükm edilmesini hâkimden taleb edemez.

(B) : Borcun zamanı hulul etmiş olmalıdır. Daha zamanı hulul etme­miş olan bir borcdan dolayı, iflâsa hükm edilemez.

(C) : Medyunun borcu malından ziyade olmalıdır. Malı borcuna müsa­vi olursa iflâsına hükm edilemez. Meselâ: Bin lira muaccel, bin lira da müeccel borcu olduğu halde malı bin beş yüz lira bulunsa iflâsına hükm edilebilir. Çünkü muaccel borcundan sonra kalan malı müeccel olan bor­cuna kifayet etmez.

îbni Muhriz'e göre muaccel borcu verildikden sonra elinde kalan meb­lâğ ile muamelâtı maliyyede bulunarak müeccel borcunu verebileceği umu-lursa iflâsına hükm edilmez,

iflâsına hükm edilen medyunun malı elinden alındığı ve malından bir şey saklamadığına yemin etdiği takdirde mahcuriyyeti zail olur. Velevfci fekk-i hacrine hükm edilmesin.

(6) : Korkunç, kendisinde Ölüm tehlikesi bulunan maraz veya bu me­sabede bulunan bir vaziyyet. Şöyle ki: Ehli tıbbın çokça ölüme sebebiyyet vereceğine kani olduğu bir hastalık, hacre sebeb olur. Kati edilmek için mahbus olan veya saffı harbde hazır bulunan bir kimse de bu hükmdedir.

Hacr edilecek marizler ve emsali, tedavilerine, meûnetlerine aid sar-fiyyatdan ve muaveze-i maliyyeden men' olunamazlar. Mallarının sülüsün­den zâid olan teberruatdan men' olunurlar. Vakf, nikâh, hulû teberruat kabilind endir. Vasiyyet teberru kabilinden değildir, ondan rücuu sahih-dir, vefatına kadar tevkif edilir. Vefat ederse malının sülüsünden tenfiz edilir.

Teberruatda bulunan böyle bir mariz, ölmez de sıhhat bulursa bu te-berruatı emvalinin tamamından  nafiz olmuş olur.

Marizin muhabatı da o marazından öldüğü takdirde vârisinin gayrisi­ne olunca emvalinin sülüsünden muteber olur, vârisine muhabatı ise bâ­tıldır. Fakat vefat etmezse yabancıya da vârisine de olan muhabatı emva­linin tamamından olarak nafiz olur.

(1): Zevciyyet, bir kadın kocasına karşı kısmen mehcurdur. Şöyle ki: Bir hürre-i reşide, baliğ ve reşid olan zevcine veya sefih olan zevcinin ve­lisine karşı malının sülüsünden ziyadesini teberru hususunda şer'an meh­curdur. Velevkî kocası köle olsun. Çünkü kadının malından madud, ko­casına karşı tecemmülde bulunmasıdır. Kocasının bu tecemmülde hakkı vardır.

Hattâ bir kadın, kefalet tarikiyle olsa da malının sülüsünden ziyade­sini kocasının gayrisine teberru edemez. Kocası bu teberruu imaa edebi­leceği gibi bunun tamamını veya bir kısmını red de edebilir.

Bir kadın sülüsi malından ziyadesinin kocasının izni olmaksızın baş­kasına ikraz edib edemiyeceği hakkında ise iki kavi vardır. Ezhar olan, bu­nun da muteber olmamasıdır.

Maamafih bir kadının sülüsi malından zâid olan teberruatıt kocasının tamamen veya kısmen reddine kadar caiz ve carî bulunur. Hattâ kocası bunu bilmeden kadın vefat etse veya dul kalsa bu teberruatı nafiz olmuş olur.

Bir kadın, malının sülüsünü teberru etdikden sonra kocasının izni ol­madıkça bir daha teberruatda bulunamaz. Meğer ki aradan bir sene gibi ve diğer bir kavle göre altı ay gibi uzunca bir müddet geçsin. O halde ma-lımn mütebaki iki sülüsünden bir sülüs mikdarı teberruda bulunabilir. Müddetin uzamasına binaen bu mütebaki mikdar, müstakil, kendisinden te­berru yapılmamış bir mal gibi sayılır. (Muhtasar-i Ebizziya, Şerh-i Kebîr, Düsûkî.)

(Şafiî'lere göre de hacr, bir sebeb-i hassa mebni bir tasamıf-i hasdan men' demek olub, sabavet, cinnet, sefahet, iflâs, maraz, irtidad gibi husu­sî sebeblerden neş'et eder ve bu hacrdeki menfaat ve maslahat, ya mehcura veya başkalarına aid bulunur. Meselâ: Çocuklar, mecnunlar; mübez-zirler gibi kendi menfaatleri için, müflisler garîmlerin menfaatleri için, marizler vârislerinin menfaatleri için, mürtedler de müslümanların men­faatler, haklan için hacr olunurlar. Şöyle ki:

(1) : Sabavet. Çocuklar mehcurdurlar. Bir çocuk gayri reşid olarak ba­liğ olsa mehcuriyyeti devam eder. Reşid olarak baliğ olunca da hacri ken­diliğinden münfek olur, malı kendisine verilir. Bir kavle göre hâkimin ve­ya babası gibi velisinin hacri fekketmesi şartdır.

Bir çocuk reşid oldukdan sonra malını tebzire başlasa hâkim tarafın­dan hacredilir. Bir kavle göre de başkasının iadesine muhtaç olmaksızın bu tebziri sebebiyle hacri avdet eder.

Rüşdü, salâhı zahir oldukdan sonra fâsık olsa esah olan kavle göre hacredilmez. Çünkü selef, fıskdan-dolahı kimseyi hacr etmemişlerdir. Bir çocuğun rüşdü,  içtimaî  durumlarına göre velisi     tarafından  tecrü­be edilir.

Meselâ: Tacir çocuğu alış veriş ile, bunlardaki tutunıiyle, ekinci ço­cuğu ziraatle, ziraat amelesini ücretle istihdam etmesiyle, san'atkâr ço­cuğu da san'at ve hırfete aid hususlar üe tecrübe edilir. Kız çocukları da yemek pişirmeleriyle, çorab ve saire dokumalariyle, libaslarını ve kumaş­larını güzelce muhafaza edebilmeleriyle tecrübe olunurlar. Esah olan kav­le göre bu tecrübe zamanı bulûğdan evvelcedir, Bir kavle göre de bulûğ­dan sonradır.

(2) : Cinnet. Mecnunlar mehcurdurlar. Çocukluğundan  beri mecnun olanın velisi, hal-i sıgarindeki velisidir. Bâdelbülûğ mecnun olanın velisi de yine çocukluğundaki velisidir. Bir kavle göre de hâkimdir.

Cünûn ile velayetler ve iübar-ı akvâl münselib olur. Mecnunun kim­se üzerinde velayeti olamaz, sözlerine itibar olunmaz.

Mecnunun rüşdi ifakat bulmasiyle mürtefi olur. Rüşd ise dîn v.e mal­ca salâh-ı hâldir.

(3) : Sefahet. Sefih olanlar hacredilirler. Bulûğdan sonra âriz olan se-fehden dolayı hacretmek selâhiyyeti hâkime aiddir. Bir kavle göre de ço­cukluğunda velisi kim ise onun tarafından hacredilir.

Sefehinden dolayı mehcur olanın muztar bulunduğu taamından baş­ka alış verişi, ivaz mukabilinde de olsa itakı, hibesi sahih olmaz.

Binaenaleyh bir malı iştira veya istikraz suretiyle kabz edib de itlaf etse veya elinde telef olsa kendisine ne hâilen ve ne de fekki hacrinden sonra zaman lâzım gelmez. Kendisiyle muamelede bulunan şahs, bunun bu mehcuriyyetini gerek bilmiş olsun ve gerek olmasın. Çünkü kemlisi tec­rübede bulunmadığı halde malını kabza teslit etdiği cihetle kusurda bu­lunmuş olur.

(4) : İflâs. Müflis olanlar da hacredilebilirler.  Müflis lûgatde musîr demekdir, şer'an malı borcuna kâfi olmayan kimsedir. Böyle bir borçlunun halini, iflâsını ilân ve teşhir etmeğe de lûgatde «Teflis» denir. Hâki­min medyunu §urutu dairesinde hacretmesi bir teflis muamelesidir.

Filhâl lâzimül'edâ olan borcu malından ziyade bulunan kimseyi hâ­kim, alacaklıların talebiyle hacreder, taleb bulunmadıkça hacretmez. Mü­eccel bir borç için de hacredilemez.

Vâdesi hulul etmiş olan bir borcundan dolayı hacredilen kimsenin bu hacr ile müeccel olan borçlan hiüûl etmiş olmaz. Ezhar olan budur. Çün­kü o medyunun zimmeti hali üzere bakidir. Ölüm halinde ise böyle değil­dir, bütün borçlar teaccül etmiş olur.

Malı borçlarına müsavi olan kimse hacredilemez. Velev ki kazanç sahibi olmayıb nafakasını bu maldan temin etmekde bulunsun esah olan budur. Çünkü alacaklılar haklarını ondan derhal isteyib alabilirler.

Alacaklılardan birici hacr talebinde bulunsa bakılır: Eğer medyudun malı o alacaklının alacağında kâfi ise hacr edilmez. Çünkü bu takdirde hacre lüzum yokdur, alacaklı hakkını tamamiyle istifa edebilir.

Hâkim, müflisin veya vekilinin talebiyle müflisi hacreder. Bu hacr bir kavle vgore vacibdir, diğer bir kavle göre caizdir. Elverir ki borç sabit olsun. Borcun vücuduna hâkimin ıttılaı da kâfidir. Bu hacrde müflisin bir gayesi bulunabilir, bu vesile ile borcundan kurtulmak ister. Esah olan bu­dur. Artık müflis hacredilince malına garîınlerin hakları teallûk eder.

Hâkimin hacr hâdisesi üzerine işhad-da bulunması mendubdur. Tâki halk, bundan haberdar olarak ona göre müflis ile muameleden hazer üzre bulunsunlar. (Tuhfetül'muhtac).

(Hanbelîlere göre de hacr, iki nevidir. Birisi, mehcururi hakkını, men­faatini siyanet için meşru hacrdir. Çocukların, mecnunların hacri gibi. Di­ğeri de başkasının hakkını siyanet için olan hacrdir. Müflislerin, marizle­rin hacri gibi.

Bu babda şu gibi hükümler carîdir :,

(1) : Çocukların, mecnunların, sefihlerin tasarruf a ti maliyyeleri kablel-izin sahih olmaz. Bunlara beyi veya karz suretiyle bir mal veren kimse, bu malı mevcud ise istirdad edebilir. Fakat bu mal onların elinde telef olsa ve­ya itlaf edilse bedelinin zâmin olmazlar. Çünkü bu mala bunları sahibi ri-zasiyle teslit etmişdir. Fakat bunların fülen yapacakları bir cinayetin ersi, bunların mallarından verilir ve bunların fiilen yapacakları bir cinayetin ersi, bunların mallarından verilir ve bunların kendilerine teslim edilme­yen bir malı itlaf etmeleri de mallarından tazmin edilmesini icab eder.

(2) : Bir çocuk baliğ olur da reşid olduğu anlaşılırsa bîr mecnun da ifakat bulursa mehcuriyyeti hükme muhtaç olmaksızın münfek olur, mal­lan kendilerine verilir. Bu malların kendilerin hâkimin izniyle verilmesi, bunların reşid olduğunun beyyine ile sübûtu ve mallarının kendilerine ve­rildiğine işhad edilmesi  müstehabdır.  Tâki   ileride  bir ihtilâfa  meydan kalmasın.

(3) : Bir çocuk sefih veya mecnun olarak baliğ olsa kablelbülûğ ve­lisi kim ise yine velisi odur. Reşiden baliğ oldukdan sonra sefih veya mec-. nun olan kimsenin velisi ise yalnız hâkimdir, onu yalnız hâkim hacreder ve bunların mallarına yalmz hâkim nezaret eder. Bunlann hacrini fekket-mek de hâkime aiddir.

Yaşlı bir kimse de aklı muhtel olunca hâkim tarafından hacredilebi-lir. Çünkü böyle bir kimse malında tasarrufatdan âciz kalır.

(4) : Bir kimse, fâsik olduğu halde malını tebzirde bulunmasa hacr edilmez. Çünkü o, malını İslaha muktedir olunca reşid sayılır.

(5) : Müflis, hâkim tarafından hacredilince bu hacr müddetince ta-sarrufatı maüyyeden memnu bulunur.  Borcu  müeccel olan kimse hacr edilemez ve bu borcu müddetin hululünden evvel kendisinden istenemez. Fakat böyle bir kimse, uzun boylu bir sefere çıkmak ister de daha sefer­den dönmeden borcunun vakti hülûl edecek olursa veya avdet edinceye kadar borcunun vakti hülûl etmemekle beraber borcuna kâfi rehni veya zengin kefili bulunmazsa garîmi, kendisini bu seferden menedebilir. Çün­kü aksi takdirde mutazarrır olması melhuzdur.

(6) : Bir medyunun vakti hülûî etmiş olan borçlarına kâfi malı mev­cud olunca hacri caiz olmaz. Çünkü bu hacre hacet yokdur. Belki alacak-Ularının talebi takdirinde hâkim, o medyuna borcunu ödemesini emreder, medyunun da borcunu derhal ödemesi vâcib olur.

(7) : Bir medyunun borcuna verilecek hiç bir malı bulunmazsa hacri cihetine gidilemez. Arkasına düşülemez, kendisinden borcu istenemez, bel­ki onun hali yesarine intizar edilmesi lâzım gelir. Nitekim nazm-ı kur'anîsi bunu beyan buyurmaktadır. (Neylü meârib, Keşşafül'kma.)

(Zâhirî'lere göre de hacr hususunda şu gibi meseleler vardır):

(1) : Henüz baliğ olmayan çocuklar ile mecnunlardan başka hiç bir kimse malında tasarrufdan hacredilemez. Bu hususda hür ile rakik, er­kek ile kadın müsavidir. Yalnız bunların muasiyet kabilinden olan tasar­ruftan bâtıldır, merduddur. Sahibini gınadan mahrum düşürecek derece­de yapılan sadaka, atiyye de böyle bir masıyetdir.

(2) : Bir rakik, malında tasarruf edebilir. Efendisi buna mani olmak isterse bu selâhiyyeti kendisinden aldığını evvelce ilân etmesi lâzım ge­lir. Bu ilândan sonra rakik malında tasarrufda bulunamaz.

(3) : İbni Hazme göre sefahet de cinnet demekdir. Sefahatden dola­yı mehcur olanlar da mecnunlar ile çocuklardan ibaretdir.    Yoksa sefih, alış veriş bilmeyen, bunlarda aklanan kimse demek değildir. Çünkü sefi­hin lisan-ı Arabda üç mânası vardır, bir dördüncü mânası yokdur. Bunla­rın biri, bezâdır, lisan ile seb etmek, yaramaz söz söylemekdir. ikincisi küfr demekdir, üçüncüsü de adem-i akldır.

(4) : Hür bir insan hacredilemez. Marazı mevt ile mariz, katle mankûm, saffı harbde mukatil olan bir şahsın da beyi ve şirası, hibesi, itâkı, garîmlerinden bazısına borcunu edası cemi-i emvalinden muteberdir, bun­lar ile sair nâs arasında fark yokdur.

(5) : Kadınlar da kocaları tarafından mallarında tasarrufdan hacr edi­lemezler. Baliğ olan bir kadın zatüzzevc olsun olmasın malından dilediği mikdannı hibe edebilir, bu nafizdir. Malının sülüsü mikdannda olması lâ­zım değildir.

(6) : Bir çocuk baliğ oldu mu artık rüşdi taharri edilemez, malında tasarrufu muteber olur. Ancak malını bâtılda itlaf ve izae etmesi haram­dır. Niteikim Kur'anı Kerîm'de fouyurulmuşdur.  Alış verişde hud'a yapması da merduddür.

(7) : Ebû Süleyman'a ve Davud-ı Zahrî'nin ashabma göre mübzir ola­rak baliğ olan bir çocuk mehcuriyyeti üzre kalır. Çünkü o evvelce yakinen mehcur bulunmuşdur. Bu mehcuriyyet kendisinden başka bir yakin bu­lunmadıkça, yani hilâfına kanaat husule gelmedikçe münfek olmaz. Fa­kat reşid oldukdan sonra tebziri zuhur etse artık hacre dilemez. Şu kadar var İd, ef'aünden hakkı tevafuk edenleri nafiz olur, hakka muhalif olan­ları da red olunur.

İbni Hazme göre baliğ olan çocuk, mübzir olarak baliğ olsa da meh­curiyyeti kalmaz. Çünkü bunun bulûğ sebebiyle mükellef, şerâyi ile mu- hatab olması, başka bir yakinin zuhurundan ibaretdir, artık mehcuriyye-tin devamına lüzum yokdur.

(8) : Rüşd, kesb-i mâl hususundaki marifet değildir.-Belki dindarlik-dir, gayyin hilafıdır. îymanı küfrden temyiz edecek suretde baliğ olan kim­se, reşiddir, artık malını kendisine vermek icab eder.

Bir hadis-i şerif'de: urulmuşdur. Yani: Üç zümreden tek­lif kaldırılmışdır. Mecnundan ifakat buluncaya kadar, uyuyandan uyanın-caya kadar, çocukdan da ihtilâm oluncaya kadar. Demek ki bundan sonra bunlar mükellef olacaklarından her türlü tasarrufları sahih olur. (Elmu-hallâ). [23]

 basa dön

 

Çocuklara, Mecnunlara, Matuhlara Aid İzne Müteallik Meseleler :

 

37 - : Yukarıda «34» üncü meselede de işaret olunduğu üzere gay­ri mümeyyiz bir çocuğun tasarrufata asla ehliyyeti yokdur. Onun tasar-rufatı tkavliyyesi, velisi izin verse de, hakkında nafiz olsa da sahih olmaz.

Fakat mümeyyiz bir çocuğun hibe ve hediye kabulü gibi hakkında nef'i mahz olan tasarruf atı velisinin izin ve icazeti olmasa da muteberdir, nafizdir. Başkasına bir şey hibe etmek, kölesini azâd etmek veya zevcesi­ni boşamak gibi hakkında zararı mahz olan tasarrufati velisinin veya bâ-delbülûğ kendisinin izin ve icazeti lâhik olsa da muteber olmaz. Beyi ve şira, icare, havale, iydâ ve vediayı kabul, rehn, vekâlet, sulh, istisna, şir­ket gibi nefi' ile zarar arasında dair olan akdleri ise velisinin icazetine mevkufen münfakid olur. Velisi de bu akdlere icazet verib vermemekdû muhayyerdir. Şöyle ki: Çocuğun bu akdini gabni fâhişden beri, hakkında faideli görürse mücîz olur, görmezse mücîz olmaz.

Meselâ: Sağiri mümeyyiz, bir malını değerinden ziyade para ile satmış olsa bile bu bey'in nefazı yine velisinin icazetine mevkuf bulunur. Çünkü beyi muamelesi haddizatında nef' ile zarar beyninde deveran eden akd-lerdendir, böyle fazla bir semenle satmak, bir ârizî hâletdir, bey'i vaz'i as­lîsinden çıkaramaz. Zira ibret vaz'i asliyedir. (Minehül'gaffar, Hindiyye.

38 - : Sağiri mümeyyizin nef ile zarar beyninde dair olan tasarru­funa velisi izin vereceği gibi bilâhare kendisi de tasarrufata mezun ve­ya baliğ oldukdan sonra izin verebilir. Ve bu çocuğun malında bir yaban­cının bu kabil tasarrufuna  elişi izin verebileceği gibi kendisi de mezuni­yetinden veya bulûğundan sonra izin verebilir. (Reddül'muhtar, DürerüT hükkâm.)

39  - : Velinin izni zaman ile, mekân ile ve bir nevi alış veriş ile te-kayyüd ve tehassüs etmez.

Meselâ: Bir veli, mümeyyiz çocuğa, «Bugün veya şu ay filân çarşıda şu cins mallardan al sat, filân adam ile alış veriş et.» diye mezuniyyet ver.-se o çocuk diğer günlerde de başka yerlerde her cins malları alıb satabi­lir. Çünkü bu izin, iskât kabilinden olduğundan takyidi kabul etmez, veli bu izniyle çocuğun mehcuriyyetini kaldırmış, onu tasarrufata ehil gör­müş olur.

Şu kadar var ki, veli lüzum görürse bu çocuğu ahz ve itadan tekrar hacredebilir. Çünkü çocuğun sebavet hali henüz devam etmekde olduğun­dan velisinin hakk-ı hacri de devam eder. Fakat çocuk bu hacri haber alıncaya kadar mezuniyeti haiz sayılır, tasarrufatı nafiz olur.

40 - : Ahz ve itaya mezun kılındıkdan sonra tekrar hacredilen ço­cuğa bu hacr keyfiyetini âdil olsun olmasın bir şahsın haber vermesi ima-meyne göre kâfidir. İmamı Âzam'a göre ise muhbir, ya bir şahs olduğu halde âdil bulunmalıdır, .yahud iki  erkek veya iki kadın ile bir erkek olmalıdır.

Maamafih bu hacri bizzat veli veya velinin resûli çocuğa tebliğ eder­se veya velinin bu hususa dair yazdığı mektub çocuğa vâsıl olursa veya âdil olmayan bir kişi haber verdiği halde çocuk bunu tasdik eylerse yine hacr tahakkuk eder.

41 - : Velinin mümeyyiz çocuğa veya matuha izni sarahaten olacağı gibi delâleten de olabilir. Meselâ: Bir mümeyyiz çocuğun hâkimden baş­ka velisi, onu alış veriş ederken gördükde veya onun bu muamelesine haber almak suretiyle muttali oldukda sükût edib menetmese bu sükûtu de-lâleten izin sayılır, artık çocuk sair ahz ve itaya da mezun bulunur. Fakat bu çocuk, o velisinin görüb haber aldığı tasarrufunda da mezun bulunmuş olmaz. O tasarrufu veli dilerse rhücîz olur, dilerse fesh eder. Çünkü bu tasarruf, mezuniyyetden evvele aiddtr, bu tasarruf, o mezuniyyete vesile olmuşdur. Bir şeyin vesilesi ise o şeyden başkadır.

Hâkimin böyle bir tasarrufu görüb sükût etmesi de izin sayılmaz. (Hindiyye, MecmaüPenhür).

42  - : Velinin mümeyyiz çocuğa ribh - Kazanç kasd olunduğuna delâlet eden mükerrer akdlerde bulunmasına emr etmesi, onun ahz ve itada bulunmasına izindir.

Meselâ: Bu çocuğa velisinin «Alış veriş et.» veya «Filân cins malı al sat.» veya «Şu araziyi isticar ederek ek, biç.» veya «Şu hayvanı al nak-liyye işleriyle uğraş.» demesi, onun ticaretde bulunmasına izin demekdir.

Fakat velinin böyle bir çocuğa «Git çarşıdan filân şeyi filândan al.» yahud «Filân şeyi füiâna sat.» veya «Füiâna git ona ücretle çalış.» demesi gibi yalnız bir akdin, bir tasarruf-i şahsîsinin icrasına emr etmesi, ribh kasd edildiğine delâlet etmeyeceğinden bununla çocuk ahz ve itaya me­zun olmuş olmaz. Belki bu emir, o çocuğu örf ve âdet üzre o hususda tev-. kilen istihdam kabilinden sayılır, çocuğun sair tasarrufatı yine gayri me­zun çocukların tasarrufatı gibi olur. (Bezzaziyye, Ankaravî).

43 - : Veli, mümeyyiz çocuğa mahran bir mikdannı teslim ile alış verişde bulunmasına bir tecrübe maksadiyle izin verebilir.  Bunun neti­cesinde çocuğun rüşdünü, yani: Malını muhafazada, hüsn-i islâh ve ida­rede ehliyyetini görüb  anlarsa mütebaki mallarını  da kendisine  teslim eder. (Terrkih-i hâmkü.)

44 - : Velisi tarafından kendisine mezuniyyet verilen bir mümey­yiz çocuk, bu mezuniyyetin şâmil olduğu hususlarda baliğ mesabesinde olur. Beyi ve şira, icare, selem, istikraz, teciî-i deyn, akd-i şirket, tevkil gibi zararı mahz olmayan akdleri nafiz olur. Fakat ibra ve hibe gibi "zara­rı mahz olan akdleri yine muteber olmaz. (Tatarhaniyye.)

45 - : Mezun olan çocuğun- mezun olduğu tasarruflara aid ikrar^ sa-hihdir. Hattâ bir şeyi gasb etmiş olduğuna dair ikrarı da muteberdir. Çün­kü gasbm zamanı da bir zaman-ı muavezedir. Gâsıb bu zaman ile magsu-ba malik olmuş olur.

îkraz hususunda ise iki kavi vardır. Bazı fukahaya göre onun ikrazı, teberru kabilinden olacağından mezuniyyetinin buna şumûlü yokdur. An­cak bir dirhemden az bir şey hibe etmesi caiz olacağı gibi ikraz etmesi de caizdir. Diğer bazı fukahaya göre ise elelitlâk ikrazı da caizdir. {Hin­diyye, Mülteka, Ebüssûd-ı Mısrî.)

46 - : Mezun olan çocuğun birinden bir hak dâvası sahih olduğu gi­bi kendi aleyhinde de ticarete aid bir hak dâvası sahilidir. Bu cihetle müd-dei ve müddeaaleyh olabilir. Bu hususda yemini ve yeminden nükûlü de muteberdir. Satdığı ticaret mallarının zuhur edecek kadîm ayıblarmdan dolayı beynettüccar mûtad veçhile semenlerini tenzil de edebilir. Bu ayıb-lar, gerek kendisinin ikrariyle ve gerek beyyine ile sabit olsun. (TenvirüP ebsâr, Turî).

47 - : Veli, çocuğa verdiği izni bilâhare ibtâl ile onu hacr etmek isterse ona ne veçhile izin vermiş ise o veçhile de hacr etmesi lâzım ge­lir. Bu şartdır.

Meselâ: Bir mümeyyiz çocuğa velisi alış veriş için izni âmm verib de çarşı halkının malûmu oldukdan sonra onu hacr edecek olunca hacri da­hi o veçhile âmm olmalı, buna çarşı ahalisinin ekserisince ittilâ husule gel­melidir. Yoksa kendi hanesinde iki üç kimsenin huzurunda hacr etmesi sahih olmaz. Fakat verilmiş olan izin, bir izn-i hass ise, yani: Bir, iki, üç kimsenin yanında verilmiş, çarşı halkınca şayi bulunmamış ise yine bu veçhile hacri muteber olur. (Hindiyye.)

48 - : Mümeyyiz bir sağirin veya matuhun ticarete müteallik tasar­rufunda menfaat görüldüğü halde veliyyi akrebi bu tasarrufa izin vermek-den imtina etse hâkim, izin verebilir. Artık sair veliler, onu hacr edemez­ler. Çünkü hâkimin bu izni minvechin fetva ve minvechin hükmdür,, onu sair veliler nakz edemezler. Fakat bu izni veren hâkim veya başka bir hâ­kim onları tekrar hacr edebilir. Bir kavle göre de sair velilerin hacri, bu izni veren hâkimin hayatında sahih olmazsa da vefatından sonra sahih olur. (Hindiyye, Mir'ât-i Mecelle}.

49 - : Bir çocuğa mezuniyyet  vermiş olan veliyyül'akrebi, meselâ babası veya vasisi vefat etse veya cünun-ı mutbik ile mecnun olsa vermiş olduğu izin, bâtıl olur. Velevki onun vefatına veya cinnetine bu çocuk ve­ya başkaları muttali olmasın. Binaenaleyh velisinin vefatından veya cin­netinden sonraki tasarrufatı nafiz olmaz. Çünkü velinin vefatından veya cinnetinden dolayı olan hacr, bir hacr-i hükmî olduğundan buna ittilâ şart değildir.

Fakat hâkimin izni vefatiyle veya cünumyle veya azl edilmesiyle bâ­tıl olmaz. Zira onun izni minvechin hükm olduğundan onun hâkimiyyet sıfatiyle yapmış olduğu şer'î muameleler, o gibi sebebler ile bâtıl olmaz. (Dürrümuhtar.)

50 - : Bir hâkimin mezun etdiği bir çocuğu yine o hâkim veya ken­disine halef olan hâkim, hâkim olduğu müddet içinde hacredebiiir. Çünkü hâkimin izni minvechin hükm ise de minvechin iftâdır. Bu cihetle halefi­nin de bu izni idâmeye veya kaldırmaya selâhiyyeti vardır. Fakat o çocuğun sair velileri hâkimin vefatı veya azli üzerine onu hacredemezler: Çünkü hâkimin izni mincevhin hükm olduğundan onu hâkim olmayanlar bozamazlar. (Dürrimuhtar, Dürrimüntekâ).

51 - : Velinin sağiri mümeyyize izin vermesiyle hakk-ı velayeti zail olmaz, onun malında yine reşiden bulûğuna kadar tasarrufda bulunabilir. Fakat bir çocuk rüşdi malûm olarak baliğ olunca mehcuriyyeti nihayet bu­lur, mallarının kendisine verilmesi lâzım gelir, velisi ona mallarını teslim etdiğinden dolayı mes'ul olmaz, kendisi de artık o mallarda velayeti ha­sebiyle tasarrufda bulunamaz. (Hindiyye, Ebüssuûd).

52 - : Hal-i sabavetinde reşîd mi, sefih mi bulunmuş olduğu malûm olmayan bir çocuğa da baliğ olunca mallarını vermek caiz olur. Çünkü her baliğin sefih olduğu tahakkuk etmedikçe malında tasarrufu sahihdir. Bi­naenaleyh velisinin kendisine teslim edeceği mallarını güzelce idare ve muhafaza edemeyib telef etse de bunları velisi zâmin olmaz.

Fakat hal-i sebavetinde sefih ve müsrif olduğu malûm olan bir ço­cuğa baliğ olunca mallarını hemen vermek caiz değildir. Böyle gayri reş-id olarak baliğ olan çocuğun rüşdü hüccet ile veya tecrübe ile tahakkuk et­medikçe malı kendisine verilmez, malına tasarruftan men olunur. Velev ki yirmi beş yaşını İkmâl etsin.

Bu çocuk,îmam Muhammed'e göre olduğu gibi mechur kalır, îmam Ebû Yûsuf e göre yeniden hacr edilmesi lâzım gelir. Fakat her iki kavle göre de mallan kendisine verilemez.

Meselâ: Böyle bir çocuğun vasisi, bunun mallarım kendisine verse de bu mallar zayi olsa bunları o vasinin tazmin etmesi icab eder. (Tahtavt, Şihlî.)

53 - : Sinni bulûğun mebdei, erkek çocuklarda tam on iki, kız ço­cuklarda da tam dokuz yaşdır. Bu yaşlan dolduran çocuklar; ihtilâm, ih-bâl, hayz, gebe kalmak suretiyle baliğ ve Mliğa olabilirler.  Sinni bulû­ğun müntehası da imameyne göre erkek ve kız çocuklarında tam on beş yaşdır. Bunlarda ihtilâm, hayz gibi bulûğ asarı zahir olmasa da bu on beş yaşı ikmâl edince bulûğlarına hükm olunmak lâzım gelir. Müftabih olan da budur. Mecelle'de de bu kabul edilmişdir. îmamı Azama göre ise sin­ni bulûğun müntehası erkek çocuklar için tam on sekiz, kız çocuklar için de tam on yedi yaşdır. Bu yaşlan ikmâl eden çocuklar, kendilerinde hâlâ bulûğ âsân zahir olmasa da hükmen baliğ sayılırlar. (Reddimuhtar.) Çün­kü bu yaşda bulûğ asarından birinin zahir olması galibdir. İtibar ise ga­libedir.

54 - : gir erkek çocuğu kendisi için sinni bulûğun mebdei olan on iki yaşını ikmâl etdiği halde ihtilâm gibi bir sebeble baliğ olmasa, baliğ oluncaya veya on beş yaşını ikmâl edinceye kadar «Mürahik» adını alır.

Bir kız çocuğu da dokuz yaşını ikmâl etdiği halde âdet görmeğe başla­mak gibi bir sebeble bâliğa olmasa böyle bir sebeble bâliğa oluncaya ve­ya on beş yaşını dolduruncaya kadar «Mürahika» diye yâd olunur.

55 - : Sinni bulûğun mebdeine varmamış olan bir çocuk, baliğ ol­duğunu iddia ve beyan etse kabul olunmaz. Çünkü zâhir-i hal, kendisine mükezzibdir.

Fakat bir mürahik veya mürahika, baliğ olduğunu ikrar etse bakılır: Eğer cüssesinin bulûğa tahammülü olmamak hasebiyle zâhir-i hâl kendi­sini tekzib ediyorsa bu ikrarı tasdik olunmaz. Fakat cüssesinin bülûğî tahammülü olub da zâhir-i hâl kendisini tekzib etmiyorsa ve ihtilâm ile mî, ihbâl üe mi, hayz ile mi baliğ olduğuna da beyân ve izah ediyorsa bu bu­lûğ iddiası hâkim tarafından bilâ yemin tasdiîr olunur. Artık baliğ veya bâliğa bulunmuş olacağından akdleri, ikrarları nafiz olur. Hattâ bir müd­det sonra, «Ben bulûğumu ikrar etdiğim zaman henüz baliğ olrnamışdım.» diyerek bu ikrarından sonraki tasarrufatı kavliyyesini fesh etmek istese buna iltifat olunmaz.

Bir mürahik veya mürahika, böyle bir ikrarda bulunmadıkça mücer-red bulûğ yaşının mebdeine varmış olmasından dolayı bulûğuna hükm edilemez. (Ebüssuûd, Ali Efendi fetavâsı.)

56  - : Sebavetinde sefih olan veya sefih mi, reşid mi olduğu bilin meyen veya reşiden baliğ bulunan bir çocuğun bulûğu üzerine malı ken dişine verilib de bâdehû sefih olduğu tahakkuk etse hâkim tarafından hacı

olunur.

57 - : Rüşdü hüccet-i şer'iyye ile veya tecrübe ile, yani: Velisinin kendisine bir mikdar mal verib alış verişe mezun kılmış olmasiyle sabit olmayan gayri baliğ bir çocuğun emvalini velisi veya vasisi kendisine ver­mekle bu emvali o çocuk itlaf etse veya bu emval onun elinde zayi olsa bunu velisi veya vasisi zâmin olur.

58 - : Mecnun-i mutbak, gayri mümeyyiz çocuk hükmündedir. Mec-nun-i gayri mutbak da cinnet halinde bulundukça gayri mümeyyiz çocuk mesabesindedir. Fakat bunun hali ifakatinde, yani: Tam aklı bulunduğu zamandaki tasarrufatı da âkil baliğin tasarrufatı gibidir. Böyle bir mec-rrunun matuh, nakisül'akl bir halde olarak yapdığı tasarrufat da mümey­yiz çocuğun tasarrufatı hükmündedir. (Reddimuhtar.)

59 - : Matuhlar, bütün ahkâmda mümeyyiz çocuklar hükmündedir-ler. Meselâ: Bir çocuğun velileri kimler ise    çocukluğundan beri matuh olanın velileri de onlardır. Ve bir çocuğun hakkında zaran mahz olan ta­sarrufu sahih olmadığı gibi matuhun da böyle bir tasarrufu sahih olmaz. Ancak âkılen baliğ olub da bilâhare eteh getiren veya mecnun olan kimsenin velileri, yine babası, babasının vasisi gibi kimseleridir, yoksa yalnız hâkimdir. Bu meselede ihtilâf vardır. îmam Ebû Yûsuf e göre bunun hak­kındaki velayet, hâkime aiddir, sair velilerine avdet etmez. îmam Muham­medi göre ise bu velayet, onun yine babası, vasisi gibi yakın velilerine avdet eder, istihsanen müreccah olan da budur. fAnkaravî).

60 - : Çocuklann hacri ve ticaretde bulunmalarına izin itası husu­sunda velileri sırasiyle şunlardır: (1) Babası, (2} Babası vefat etmiş ise va* siyyi muhtarı, (3) Vefat eden vasiyyi muhtarın hayatda iken nasb etdiği vasi, <4) Cedd-i sahihi, yani: Çocuğun babasının babası, veya babasının ba­basının babası, (5) Cedd-i sahihinin hali hayatında nasb etmiş olduğu vasi. (6) Bu vasinin nasb eylediği vasiy, (7) Hâkim veya onun vasiyyi mensubi. Bunların mukaddemi var iken muahharı velayeti haiz olamaz.

Çocuğun anası, anasının vasisi, kardeşleri, amcaları ve sair karibleri ona ticaret için izin veremezler, onların izinleri sahih değildir, meğer ki hâkim tarafından vasi nasb ve tâyin edilmiş olsunlar. (Kâfi, Hindiyye).

61 - : Çocukların mallarında tasarruf hakkına malik olan velileri, yukarıdaki meselede gösterilen kimselerdir. Fakat çocuklann zaruret hal­lerine aid hususlarda, yani: Onların yiyeceklerine, içeceklerine,  giyecek­lerine aid şeyleri satın almak ve onlar için satılması elzem bulunan şey­leri satmak hususunda valideleri, kardeşleri, amcaları, mültakidleri de ta­sarrufa selâhiyyetdardırlar. Şu şart ile ki bu çocuklar, onların hicr ve ter­biyesinde bulunur olsunlar.

Kezalik: Çocuklann haklarında nef'i mahz olan tasarruflara, meselâ: Onlara verilen atiyyeleri kabule hicr ve terbiyelerinde bulundukları bu kimseler muktedirdirler. Velev ki babalan, vasileri, dedeleri hazır bulun­sunlar. (Velvaliciyye, Hindiyye.)

Çocuklann nikâh hususundaki velileri için nikâh mebhasine müracaat!

(Malikî'lere göre de çocuklann tasarruflan, bulûğları ve velileri hak­kında şu gibi meseleler vardır:

(1) : Çocuklar mehcurdurlar. Mümeyyiz olan erkek veya kız çocuğu­nun hibe, ıtk gibi tasarruflan herhalde merduddür. Beyi ve şira gibi mu-aveze kabilinden olub bilS izin yapmış  oîduklan tasarruftan da velileri tarafından reddolunabilir. Bu tasarruflan velileri tarafından reddedilme-diği takdirde kendileri tarafından reşid olunca reddedilebilir.

(2) : Herhangi bir çocuk başkasının malını itlaf ve ifsâd ederse omı kendi malından zâmin olur. Malı bulunmazsa o zimmetine terettüb eden bir borç olur. Fakat kendisine emanet bırakılan bîr malı itlaf etse - sa­hibi tarafından taslit, ihtiyata muhalif hareket edilmiş olduğundan - be­delini zâmin olmaz. Meğer ki onu kendi nefsine sarf etmiş olsun.

(3) : Bir baba, mehcur olan çocuğunun malını akar kabilinden olsun olmasın satabilir, ne sebebe mebn? satdığmı söylemeğe mecbur değüdir.

Herhalde bir babanın evlâdı hakkındaki böyle.bir muamelesi bir nazara,' bir maslahata mahmuldür.

Bir vasinin satib satmaması hakkında ise ihtilâf vardır. Bahusus ban zevata göre çocuğun akar kabilinden olan malını vasinin satabilmesi için bunun sebebini beyyine ile isbât etmesi lâzımdır.

(4) : Hâkim tarafından bir yetimin malı satılabilmesi için onun yetim olduğu, vasisi bulunmadığı, satılacak mala yetimin malik bulunduğu, ve o malın satılması diğer mallannın satılmasından evlâ olduğu şahidlerin şa-hadeteriyle sabit olmalıdır. Ve o mal, münâdi vasitasiyle satış içirr izhar edilmelidir. Verilen semen, semeni misline mua-dil veya ondan ziyade bu­lunmalıdır. Daha ziyadeye taleb bulunmamalıdır. Semen de nukud kabi­linden olmalı, uruz ve müeccel bulunmamalıdır. Çünkü uruz kıymetinden düşebilir, müeccel de ileride almamayabilir, bundan korkulur.

(5) : Yetimlere aid akarların satılabilmeleri için şu şartlar vardır :

a - Nafaka gibi, borç gibi bir hacet tahakkuk edib bunları temin için başka malı bulunmamak,

b - Semeni mislinden bir sülüs mikdan veya daha ziyade bir bedel ile talib zuhur edib bu fazla mikdarın helâl bir maldan verilmesi,

c - Akar haraca tâbi olmakla satılıb haraca tâbt olmayan bir mal ile tebdilinin daha faideli görülmesi,

ç - Hisse-î şayiadan ibaret olmakla zarar-ı şirketden tahlis için sa­tılıb müstakil bir mal ile istibdâl edilmesi,

d - Gailesi az veya gayri mevcud olduğundan satılıb gailesi fazla bir mal ile istibdâl edilmesi,

e - Mesken olan akar, zimmîler veya ehli bid'at arasında bulundu­ğundan satılıb müslümanlar veya ehl-i sünnet arasında bir mesken teda­rik edilmesi,

f - Akar, taksimi gayri kabil muşa olub satılmasını şeriki istediği halde onun hissesini almak için yetimin malı bulunmaması,

g - Etrafındaki müesseselerin başka yerlere intikaliyle yetime aid akann tek başına kalmasından korkulması,

h - Akann harab olmasından korkulduğu halde iman için yetimin başka malı bulunmaması,

i - Yetimin akannı imara kâfi malı var ise de bu akann hangi bir garezden dolayı satılmasının imanndan evlâ olması.

(6)  : Mehcur olan bir kız çocuğunun mehcuriyyetinin zevali için bu­lûğu ve malını hıfza iktidarı lâzım olduğu gibi vasisi var ise onun tarafın­dan hacrinin fekkedilmesi de lâzımdır. Bununla beraber kocasının kendi­sine duhûlü ve bâdedduhûl salâhı haline iki âdil kimsenin şahadeti de lâ­zımdır. Bu suretle hacri fekkedilmedikçe mehcuriyyeti devam eder. Velev ki duhûl vâki olmuş olsun, velev ki kocaya varmaksızın kocakadın haline gelsin.

Maamafih böyle bir bâliğayı babası duhûlden evvel veya sonra terşid edebilir: Yani: «Ben seni reşid gördüm, hacrini kaldırdım.» diyebilir. Bu halde mehcuriyyet mürtefi, baliğanm tasarrufatı carî olur. Vasi de bâded-dühûl bu suretle terşidde bulunabilir, velev ki onun rüşdünü başkası bü-mesin.

(7) : Çocukların velisi, babalariyle babalarının vasisidir. Ancak ced, kardeş, amca. valide gibi karibler istihsanen vasi mesabesinde bulunurlar. Bilhassa bâdiyede yaşayanlar arasında bunlar yetimler hakkında Örfen va­si muamelesinde bulunurlar. Bu hususda örf carîdir. Örf ise nâs gibidir. Nitekim bâdiye ve saire ehalisinden bir çok kimseler bulunur ki bunlar cedlerine, kardeşlerine veya amcalarına itimaden yetim kalacak çocukla­rına vasi tâyin etmezler. Bu karibler, çocukların umurunu tekeffül eder ler. Binaenaleyh bunlar da şeraiti dairesinde yetimlerin mallarını satabi. lirler. Maamafih deniliyor ki, bu vasilik selâhiyyeti, şefkat ile hüsn-i ter-1 biye ile maruf olan kimselere lâyıkdır. Böyle olmayınca hâkimin veya ce-maât-i islâmiyyenin tevliyetine lüzum vardır.

(8) : Bulûğ alâmetleri bes/dir. Şöyle ki: On sekiz yaşını ikmâl eden ve bir kavle göre de on sekiz yaşma giren bir çocuk, baliğ olmuş olur.

Kezalik: Uyku halinde veya uyanıkken kendisinden inzâîi meni vâki olan çocuk baliğ olmuş olur.

Kezalik: Kendisinde nebati haşn denilen kalınca tüyler zuhur eden çocuk da baliğ, bâliğa sayılır. Velev ki bıyıkları, sakalları, koltuk altın­daki tüyleri henüz zuhur etmemiş olsun. Çünkü bunlar bulûğdan sonra teehhür edebilir. Sesin kalınlaşması da bu alâmet kabilindendir. Bunlar erkek çocuklar ile kız çocuklar arasında müsterekdir.

Kezalik: Kendi kendisine zuhur eden hayz ile gebe kalmak hali de kızlara mahsus birer bulûğ alâmetidir.

(9) : Bir çocuk,bulûğunu iddia etse bakılır: Eğer hali bulûğa müsaid oîub iddiasında şek edilemezse iddiası tasdik olunur. Fakat iddiasında şek edilirse tasdik olunmaz.

Bilâkis bir çocuk baliğ olmadığım iddia etse talâk gibi tasarrufları vâki olmaz, kendisinden hudüd sâkit olur. Çünkü hudüd şübühât ile mün-deri olur. (Muhtasar-i Ebizziys, Şerh-i Kebir, Kâşiye-i Düsûkî.)

(Safiî'lerce de mehcur çocuklar hakkında şu gibi meseleler vardır):

(1) : Erkek ve kız çocuklar-da bulûğun ilk imkân vakti, sene~i karne-riyye itibariyle takriben dokuz yaşlarını ikmâl etdikleri zamandır. Sinn-İ buluğun müntehası da erkek ve kız çocukların sene-i kameriyye itibariyle on beşer yaşlarını ikmâl etmeleridir, Nutfenin huruciyle bulûğ tahakkuk edeceği gibi kızlarda hayz ile ve gebe kalmakla da tahakkuk eder.

(2) : Çocukların; mecnunların ve sefih olarak baliğ olanların velileri evvelâ babalandır, sonra babalarının babalarıdır, sonra da bunların vasi­leridir, daha sonra da hâkimdir veya hâkimin naibidir. Nitekim bir ha-

şerif'de hükümdar velisi olmayan velidir) üye buyurulmuşdur. Esah olan kavle göre ananın velayeti yokdur.

(3) : Mehcurun velisi, maslahata göre tasarrufda bulunur, hayr ve şerri olmayan tasarruflardan imtina eder, mallarını hıfza çalışır, bu mal­lan mehcurun nafakasını ve zekâtını temin edecek mikdar tenmiyede bu­lunur. Hâkim ise bu malları ikraz eder.

(4) : Mehcurun parasiyle gailesi idaresine kâfi olacak akar alınması, d para ile ticaretde bulunmakdan evlâdır.

Mehcurun akarı satılmaz. Meğer ki harab olmasından korkulsun veya mütebaki emlâkini imar için olsun, veya nafakasını başka suretle temin gayri kabil bulunsun veya başka bir beldede bulunub bedel-i icarı tamira­tına vergisine ve sair masraflarına kâfi gelmesin. Böyle bir hacete mebni satılabilir.

(5) : Veli, mehcurun maîmı bir maslahata mebni peşin para veya ve­resiye olarak satabilir. Veresiye satınca bey'e işhadda bulunması ve rehin alması vâcibdir.

Veli, maslahata muvafık görürse mehcur namına şüfa sebebiyle bir akarı satın alabilir veya şüfa hakkını istimal etmeyebilir.

Veli, mehcurun mezhebi icabatından ise malına aid zekâtını zama-znnda verir ve mehcura kadr-i maruf infakda bulunur, nafakaları mehcu­run üzerine lâzım gelenlere de nafaka verir.

(6) : Bir mehcura malı gaib olmakla babası veya dedesi, ileride malı­na rücu etmek üzere infakda bulunsa rücu edebilir. Başkaları infakda bu-iunsa!ar rücu edemezler.

(7) : Bir mehcurun babası veya dedesi, muhtaç olunca onun malın­dan nafakasına kifayet edecek mikdarı ahz edebilirler, herhalde kazamb nafakalarını temin etmekle mükellef tutulmazlar. Mehcurun vasisi veya emini ise ihtiyaçları olmayınca onun malından bir şey alamazlar. Fakat fa­kir olub mehcura bakmaları yüzünden bir şey kazanamaz bir halde bulu­nursa nafakaları mikdan bir şey alabilirler. Diğer bir kavle göre ecr-i mi-silleriyie nafakalarından hangisi az ise onu alırlar, ileride zengin olunca "bunun bedelini iade etmeleri lâzım gelmez.

(8) : Bir mehcuru babası veya dedesi ücrete tekabül etmeyecek işler­ce istihdam edebilirler, onu böyle bir hizmet için başkasına iare edebilir­ler. Ve onu kendisine dînen ve dünyaca nafî olacak şeyleri Öğrenmek için ücretle de olsa bir zatın daire-i tâlimine teslim edebilirler. Bir maslahat gördükleri takdirde onu nafakası mukabilinde birine ecîr de verebilirler.

(9) : Bir mehcur, bulûğundan veya ifakat buldukdan veya tebzir hali zail oldukdan sonra babası veya ceddi aleyhine dâva açarak bir malının  tarafından maslahatsız yere satılmış olduğunu i-ddiada bulunsa binilar yenıinleriylc tasdik olunurlar. Çünkü bunların şefkatları fazla oldu-ğundajı bu hususda müttehem olamazlar. Fakat mehcur, kendisine hariç-den vasi veya emin tâyin edilmiş bir kimse hakkında böyle bir iddiada bu­lunsa yeminiyle tasdik olunur. Zira bunlar bazan müttehem olabilirler.

Veli olan emîn, sika bir hakimin mehcur hakkındaki lîmaslahatin ta­sarruf da bulunmuş olduğuna dair sözü, bilâ yemin makbuldür. Velev ki fil'hâl mazûl bulunsun. Çünkü hâkim, bu tasarrufu esnasında şer'i şerefin naibi bulunmuşdur. Emîn ve sika olmayan- bir hâkim ise vasi gibidir.'

(10) : Bir baba çocuğun malını senelerce sakladıkdan sonra vefat et­mekle çocuğun nafakasına bu malı mı, yoksa, kendi malını mı sarf etmiş olduğunda hâkimce iştibah hâsıl olsa çocuğun malını sarf etmiş olduğuna ihtiyaten hamlolunur. Tâ ki sair vârisler mutazarrır olmasınlar. Maama-fili babanın beraet-i zimmeti asidir. (Tuhfetül'muhtac.)

(Hanbelî'lere göre de çocukların meheuriyyoti bulûğlarına kadar de­vam eder. İhtilâm, hayz, gebelik bulûğ âsârındandır. Erkek ve kız çocuk­ları on beşer yaşlarını istikmâl etmekle baliğ olmuş olurlar. Bunların hak­kında şu gibi meseleler carîdir:

(1) : Mümeyyiz olan bir çocuğun ticaretde bulunmasına velisi izin ve­rebilir. İzin verdiği hususda ondan hacr münfek olur, bundan başka hu­suslarda tasarrufu yine sahih olmaz.

Meselâ: Bir veli, mümeyyiz olan oğluna veya mümeyyiz veya baliğ olan kölesine bin lira ile ticaretde bulunmasına mezuniyyet verse bunlar bundun fazla bir para ile ticarete atılamazlar. Ve bir nevi ticarete mezun olunca da başka bir nevi ticaretle meşgul olamazlar.

(2) : Çocuğun, mecnunun, sefihin hâkimden ve hâkimin  emininden bnşka olan velisi, muhtaç bulunduğu takdirde bunların malından yiyebilir. Şö'y'e ki: Bu velinin ecr-i misliyle kâdir-i kifaye nafakasından hangisi da­ha az ise o az mikdan bunların malından alib ihtiyacına sarf edebilmesi caizdir. Maamafih veli, ihtiyacı bulunmasa da kendisine hâkimin takdir ede­ceği ücreti mehcurun malından alabilir.

(3) : Çocuğun, mecnunun velisi, baliğ, reşîd, âkil, hür velev zahiren âdil olan babasıdır, sonra babasının âdil olan vasisidir, sonra da hâkimdir. Bunlar mezkûr evsafı haiz babalan veya vasileri bulunmayınca hâkim bun­lara bakmak üzere emîn bir kimseyi nazır tâyin eder, hâkim de bulun­mazsa bunlara cemaât-i islâmiyyeden emîn bir zat nezaretde buîunur. Ced­din validenin ve sair asebatın hakk-i velayetleri yokdur.

(4) : Mehcurlarm mallarından zekâtlarını,  fitrelerini velileri çıkanb verirler. Malı fazla olan ve kurbandan, bayramdan anlar bulunan bir yeti­min malından o yetim için kurban bayramında velisi kurban kesebilir, fa­kat bunun etini tesadduk edemez, bu, yetime aid-dir.

(5) : Yetimlere ikram etmek, onların kalblerini sevindirmek, onlar­dan ihaneti def eylemek müstahabdır. Bir yetimin kalbini cebr ve tatyi-

be çalışmak, onun maslahatlarının en büyüklerin dendir. Bir hadisi nebe­vide: buyurulmuşdur. Yani: Arzu eder misin ki, kalbin yumuşasm, kasvetden beri olsun, matlubuna kavuşasın?. Yetimin ha­line acı, başını okşa, ona yediğin taamdan yedir, bu sayede kalbin yumu­şar, münşerih olur, hacetine erersin. (Keşşafül'kına, Neylül'meârib.) [24]

 basa dön

 

Hacr Edilen Sefihlere Aid Meseleler :

 

62 - :Bir çocuka sefih olarak baliğ olsa mehcuriyyeti kesb-i  rüşd edinceye kadar devam eder. Rüşdü tahakkuk etmedikçe mallan kendisine verilemez. Bu mallarında beyi ve şıra gibi tasarrufları caiz olmaz. Meğer ki hâkim icazet versin. Bu mesele, imameyne göredir. Mecelle'de de bu kabul edilmişdir.

îmamı Âzam'a göre baliğ bir kimse hacr edilemez, ancak bir çocuk sefih olarak baliğ olursa yirmi beş yaşma girmedikçe malları kendisine verilmez. Bu te'dibe müstenid bir emr-i ihtiyatîdir. Bu suretle onun teb-zirine, mallarını başkalarına meccanen bağışlamasına meydan verilmemiş olur. Fakat yirmi beş yaşma girince reşîd olmasa bile malları kendisine verilir. Artık te'dib ümidi kesilmiş olacağından böyle bir mülâhazaya meb-ni mallarım kendisine vermekden imtina doğru olamaz, o baliğ olduğu için beyi ve şîra gibi muameleleri nafizdir.

Vaktiyle Türkiye'de bir emr-i sultanîye mebni yirmi yaşını ikmâl et­meyen bir gencin malim velîsinden veya vasisinden almak için mahkeme­ye müracaatı ve rüşdüne dair beyyine ikamesi hâkimlerce kabul edilmezdi.

63 - : Sefih olarak baliğ olub hâkim tarafından hacredilmeyen bir kimsenin sefahati halir.de kazanmış ol-duŞu malda tasarrufu îmam göre sahîhdir. Çünkü böyle baliğ bir sefih, hâkim tarafından hacre-dümçdikçe bu sefehinden dolayı münhacir bulunmaz. îmam Muhammed'e göre ise bu tasarrufu sahih değildir. Zira bu gibi kimseler hâkimin hac­rine mütevakkıf olmaksızın sefehinden dolayı zaten münhacir bulunurlar. (Hintiiyye.)

64 - : Mehcur olan sefih, beyi ve şira, icar ve isticar, havale, rehn ve irtihan, tevkil, şirket gibi hazl ve ciddî müsavi olmayan muamelelerin­de mümeyyiz çocuk hükmündedir. Şu kadar var ki baliğ olan sefihin veli­si yalnız hâkimdir. Onun üzerinde babasımn, dedesinin ve sairenin hakk-ı velayetleri yokdur. Ancak hâkim münasib görürse bunlardan birini o se­fih üzerine vasi nasb edebilir.

65 - : Mehcur olan sefih; hazî ve ciddî müsavi olan muamelâtında, meselâ: Nikâh, talâk, hüdût, kısas ve ukubeti mucip bir cinayeti ikrar hususunda gayri mehcur hükmündedir. Kurbet ve tâat sayılan şeyler hak­kındaki vasiyyeti malının sülüsünden muteber olur. Hac, zekât ve sair iba-de.tlerin vücudu hususunda da bâliğ-i âkil hükmündedir. (Kifâye).

66 - : Baliğ olan mechur sefihin malından zekât verilmesi icab eder. Hâkim onun malından zekât mikdarmı ayırarak kendisine verir, bir eminin nezaretinde olmak üzere bu zekâtin müstahıkkine verilmesini te­min eder. Tâ ki sefih bu parayı başka yere sarf etmesin.

Sefehinden dolayı mehcur olanın bacana da müsaade edilir. Fakat hâkim bunun muhtaç olduğu parayı emin, sika bir hac refikma teslim eder, onun eliyle sarf etdirir. Tâ ki israf ve tebzirde bulunmasın.

Böyle bir mehcurun vakfı bâtıldır. Bir kavle göre hâkimin izniyle olan vakfı bâtıl değildir. (Reddimuhtar.)

67 - : Mehcur sefihin nafakası ve üzerine infaklan şer'an vâcib olan zevcesi, evlâdı, zevil, erhâmı gibi kimselerin nafakaları kendisinin malından temin edilir. Bunlar zarurî ve îcab-i ilâhiye müstenid olduğun­dan bu hususda sefih ile gayri sefih müsavidir. Şu kadar var ki, böyle na­fakaya müstahik olanların nafakaya muhtaç oldukları beyyine ile sabit ol­mak lâzım gelir. Sefihin bu hususda ikrarı muteber değildir. Maamafih nafaka verileceği takdirde de bunu hâkim sefihe teslim etmez. Belki ken­disi veya emini vasîtasile nafakaları bu müştahiklere teslim eder.

68 - : Sefehinden dolayı mehcur olan bir erkek «Fülân benim oğ-lumdur, ya babamdır, ya zevcenidir, veya mevleî atâkamdır.» diye ikrar­da bulunsa tasdik olunur. Bu dört kimseden başkası hakkındaki ikrarı mu teber değildir.

Mehcur olan sefihe de «Filân benîm babamdır, veya kocamdır, veya mevtel atâkamdır.» dese tasdik olunur. Bu üç Msiden başkası hakkında tasdik olunmaz. «Fülân benim oğlunrdur.» demesi gibi. Çünkü bu, başka­sı üzerine tahmü-i nesebi müstelzimdir. Buna ise seîâhiyyeti yokdur.

69 - : Sefih-i mehcurun başkasına borç veya ayn ikrarı mutlaka sa­hih olmaz. Yani: Bu ikrarından dolayı fekk-i hacrinden sonra da muahaze olunmaz. Ve onun bu İkrarı ne hacri vaktinde mcvcud ve ne de bâdelhacr hadis olan mallan hakkında muteber olamaz, herhalde bâtıldır. (Hindiy-ye, Reddlmuhtar).

70 - : Mehcur bir sefih, bir mikdar para istikraz ederek bunları bü­tün bütün sefahet uğrunda sarf etse bu parayı mukrizine zâmin olmaz. Çünkü böyle bir mehcure mukrizin o parayı ikraz ve teslim etmesi, onun bu itlafına riza gibidir. Fakat bu sefih, istikraz etdiği meblâğı kadr-i ma­ruf olarak nafakasına sarf etmiş bulunursa hâkim o parayı onun malın­dan mukrize te'diye eder. Amma fazla sarf etmiş olursa hâkim nafaka mikdarını mahsuben malından te'diye eder, fazlasını ibtâl ederek bunu muk­rize te'diye etmez. Çünkü bu fazla israfdır. (Hindiyye, Tekmile Reddi-muhtar.)

71 - : Sefih-i mehcurun bir malını satması, nafiz olmaz. Belki hâki­min icazetine mevkuf olur, hâkim bunda bir menfaat görürse icazet verir ve illâ vermez. Bu esas üzerine aşağıdaki meseleler tefernı eder:

72 - : Mehcur bir sefih, satdığı malının semenini kabz etmemiş ol­sa bakılır: Eğer malım değerinden veya sermayesinden noksana satma­mış ise hâkim bu satışa icazet verir, semeni sefihe vermekden müşteriyi men'eder. Bundan sonra müşteri, semeni sefihe verib de onun elinde te-If olsa bu semenden beri olamaz, bu semeni bir daha vermeğe mecbur olur. Meğer ki hâkim beyîi mücîz olduğu halde semenini sefihe vermekden müş­teriyi menetmiş olmasın. O halde müşteri semenden beri olur.

Fakat sefih, malını değerinden veya sermayesinden noksana satmış ise hâkim bu satış muamelesine icazet vermez.

73  - : Mehcur bir sefih, bir malını satıb semenini kabz ile elinde bulundursa bakılır: Eğer bu beyide 'bir menfaat var ise hâkim buna ica­zet verir, menfaat yok ise icazet vermez, semeni müşteriye red eder. Ve semen telef olmuş ise hâkim, bey'e icazet vermez, müşteri de bir şey ala­maz.

74  - : Mehcur bir sefih, bir malını satıb semenini bâdelkabz muh­taç olduğu masrafına sarf ile itlaf etse bakılır: Eğer beyide menfaat var ise hâkim mücîz olur. Menfaat yok ise mücîz olmaz, semenin mislini sefi­hin malından müşteriye teslim eder. Fakat sefih bu semeni muhtaç olma­dığı şeylere sarf ile istihlâk etmiş bulunsa hâkim beye icazet vermez, se­meni îmam Ebû Yûsüf'e göre tazmin lâzım gelir, İmam Muhammed'e gö­re lâzım gelmez.

75 - : Bir sefih, hacredilmiş olsun olmasın başkasının bir malını kendisine tevdi ve teslim edilmemiş olduğu halde itlaf etse bedeli kendi malından tediye edilir. Elverir ki, bu itlaf bübeyyine sabit olsun.

76 - : Mehcur bir sefih, kabul etdiği bir vediayı şahidlerin huzurun­da istihlâk etse bundan dolayı zâmin olmaz. Fakat kendisindeki bir vedi­ayı istihlâk etmiş olduğunu ikrar eylese fü'hâl tasdik olunmayıb hacri fek-kedildikden sonra kendisinden sorulur. Eğer mehcuriyyeti zamanında is­tihlâk etmiş olduğunu söylerse kendisine zaman lâzım gelmez. Amma hac­rin fekkinden sonra hâli salâhında istihlâk etmiş olduğunu söylerse bede­lini zâmin olur. (Hindiyye.)

77 - : Mehcur bir sefih, kesb-i salâh etse de mehcuriyyeti zail olmaz. Belki salâh kesbettiği hâkimin yanında tebeyyün ederse onun tara­fından müneccezen - Derhal veya muallâkan hacri fek ve ref olunur Şöyle ki: Hâkim mehcura hitaben «Senin hacrini kaldırdım.» dese onu mehcuriyyetden derhal çıkarmış olur. «Seni kesb-i salâh etdiğinde itlâk etdim = Serbest bırakdım.» dese hacrini muallâkan fek etmiş olur. Bu mesele, tmam EbÛ Yûsüf'e göredir, tmam Muhammed'e göre sefih kesin salâh edince mehcuriyyetden kurtulur, hâkimin fekk-i hacrine hacet kal­maz. (Hindiyye, DüreruThükkâm.)

(Malikî'lere göre mehcur bir sefih; talâkda, istilhâk-ı nesebde veya nefyi nesebde bulunsa müstevledesini azâd etse, veya kısası mucib bir ci-nayetde bulunsa veya kendisine aid, amde mukarin bir kısas haklanı af ile iskât eylese veya ukubeti mucib bir fiili ikrar eylese muteber olur. ve­lisi bunlan reddedemez. (Şerh-i Kebîr).

(Şafiî'lere göre de sefihin hadde, kısasa, talâka, hül'e, zihâre, nefy] nesebe aid ikrarı şahindir. İbâdet-i vacibe hususunda da reşîd hükmünde dir. Zekâtını velisinin izniyle ayırır, farize-ı haccıni iytâ edecek olunca da velisi lâzım gelen masrafları yapmak için iktiza eden parayı bir sika­ya verir, onun vasıtasiyîe infakmı temin eder, velev ki bir ücret muka­bilinde olsun. Meğer ki yol pek yakın olub paranın kendisine verilmesini velisi muvafık görsün, o halde kendisine de verilebilir.

Fakat sefih, tetavvü tarikiyle verilen sadakalar gibi ibâdât-ı mesnûns hususunda reşîd gibi değildir.

Sefihin nikâhı velisinin izniyle şahindir. Fakat muaveze-i maîiyye ka­bilinden olan tasarrufları velisinin izniyle de sahih değildir. Esah olan kavi budur. Çünkü onun sözleri, emval hakkında meslûbdür, muteber değildir.

Sefihin ayn ve deyn hakkındaki ikrarı da sahih değildir. Bir malı itlaf etdiğine dair ikrarı da ezher olan kavle göre zahiren sahih değildir. Fa­kat hakikaten itlaf etmiş ise zamanı batnen lâzım gelir. Kezalik: Hali se-fehinde itlaf etmiş olduğunu reşîd oldukdan sonra itiraf etse bu halde kat" iyyen zaman lâzım gelir. (Tuhf e tül'muhtaç.) [25]

 basa dön

 

Hacredîlen Medyunlara Ve Müflislere Aid Meseleler :

 

78 - : Bir medyun, borcunu ödemekde mümatale gösterdiği veya müflis bulunduğu takdirde dâyin, o medyunun hacr edilmesini ve mat-nın satılarak semeninden alacağının Ödenmesini hâkimden isteyebilir. Bu­nun üzerine hâkim medyunu hacredebilir. Tâ ki dâyini daha ziyade zara­ra sokmasın.

Fakat medyunun hacr edilebilmesi için evvelâ iflâsına hükm edilmek şartdir. İflâsına hükm edilmeden hacr edilmesi bilittifâk sahih değildir. (Kifâye, Reddimuhtar.)

79 - : Bir şahsın borcundan dolayı hacr edilebilmesi için o borcun bsyyine ile sabit olması lâzımdır. Medyun intifa ederse dâyin, alacağını vekili müsehhar muvacehesinde isbât edebilir. Bunun üzerine hâkim, hac­re karar verebilir.

Hâkim, medyunun hacrine işhadda bulunur. Yani: Şahidlere der ki: Bu şahsı veya fülân oğlu fülânı, fülân kimseye borcundan dolayı hacr et­dim. Bu işhad herhalde şart değildir. Ancak inkâr vukuuna meydan veril­memesi için mendubdur. (Hindiyye.)

80 - : Borcundan dolayı hacrine hükm edilen medyun, malını biz­zat satıb da borcunu ifadan imtina ederse hâkim onun malını bizzat veya emini vasıtasile satarak borcunu öder. Şöyle ki, bu medyun hazır bulunur­sa hâkim bunun hakkında satılması ehven.olan malından başlar, sonra da binnîsbe ehven olanları takdim eder. Meselâ: Nükûdu var ise evvelâ bu­na müracaat edilir, nükûdu bulunmaz veya borca kifayet etmezse urûzu satılır, urûzu da kifayet etmezse akarı satılığa çıkarılır.

Borçlu gaib olursa hâkim onun borcu için urûzunu ve akarını sata­maz. Çünkü bu takdirde gaib üzerine hükm lâzım gelir.

Bu mesele, imameyne göredir, imamı Azam'a göre medyunun malım hazır olsun olmasın hâkim satamaz. Çünkü hür bir kimse borcundan dola­yı hacr edilemez. Belki hâkim medyunu cebr ve hapis ile sıkışdırır, tâ ki malını kendisi satıb borcunu ödesin.         

81 - : Bir alacaklı, yukarıdaki mesele veçhile medyunu hacr etdir-mekle onun malı üzerindeki bir gûna imtiyaz kazanmış olmaz. Sair kimse­ler de o medyunda alacakları olduğunu beyyine ile isbât edince onun sa­tılacak malının semeninden hisselerini alabilirler.

82 - : Medyun, zengin olduğu halde borcunu vermekden müctenib veya müflis, yani: Borçları malına müsavi veya malından ziyade olub dâ-yinler, onun ticaretle malının zayi olmasından veya malim kaçırmasından veya malını muvazaa yoliyle başkasının üzerine geçirmesinden korkarak hâkime müracaatla malında tasarrufdan veya başkasına borç ikrarından hacr olunmasını taleb ederlerse hâkim o medyunu hacr eder. Fakat böyle bir taleb bulunmazsa hâkim bir kimseyi borcundan dolayı hacr edeme?

83 - : Bir medyun hakkındaki hacr, onun hibe, hediye, sadaka, ma­lını semeni mislinden noksanına beyi gibi alacaklılarının haklarını ibtâle müeddi olacak tasarruflarına tesir eder.

Binaenaleyh bir mehcur medyûn-i müflisin hukuk-ı guremâya muzir olan akdleri ve sair tasarrufatı kavliyyesi, teberruatı, borç ikran ilk hacri vaktinde mevcud olan malları hakkında muteber olmaz. Çünkü bunlara garîmlerinin haklan taallûk etmiş olur. Fakat bu hacri müteakib veya bu hacr fekkedildikden sonra kazanacağı mallan hakkında tasarrufatı ve bakaça borç ikrarı muteberdir, nafizdir. Zira medyunun hacri, yalnız ilk anj haricinde rnevcud olan mallarına tesir eder, hacri esnasında veya hacrim­den sonra kazanacağı, temellük edeceği mallarına tesir etmez, bunlara garîmlerinin hakkı taallûk etmiş bulunmaz. (Hindiyye, SurretüPfetavâ, Mecmaül'enhür.)

Böyle bir medyunun ilk hacri halinde başkasına borç ikrarı mevcud garîmlerine tesir etmezse de kendi hakkında nafiz olacağından hacrin ze­valinden sonra muteber olur, zimmetine terettüb etmiş bir borç olaraK kalır, kendisine aid olacak bir malından ödenmesi icab eder.

84 - : Müflisin malları borçlarına kâfi olursa her alacaklısına ala­cağı tamamen verilir. Mallan borçlarına kifayet etmediği takdirde ise her alacaklıya alacağı nisbetinde hisse verilir ki, buna «Kısmet-i gurema» de­nir.

Borçların hepsi de muaccel ise her alacaklıya derhâl hissesi verilir. Bir kısmı muaccel, bir kısmı da müeccel ise mevcud mal, alacakları muac­cel olan dâyinlere taksim olunur, sonra müeccel borçların vakitleri hülûl edince sahihleri hisseleriyle alacakları muaccel bulunmuş olan dâyinlere müracaat eder, onların kabz etmiş oldukları mikdara hisseleri nisbeticde iştirak .ederler.

Bundan deyûnü mümtaze müstesnadır. Şöyle ki: Bir kimse satın aldı­ğı bir malı henüz kabz etmeden müflis olsa semenini verinceye kadar bu malı haps etmeğe satanın hakkı olur. Bu suretde bayi, sair alacaklılara da­hil olmaz, onun alacağı bir mümtaz borç bulunur,

Kezalik: Bir kimse bir malını rehin bırakarak mukabilinde para veya eşya almış olsa da bâdehû iflâs etse bu reline mukabili olan borç Ödenme­dikçe sair alacaklılar işlxâk edemezler. Bu bir mümtaz borç bulunur. (Hindiyye, Abdülhalim Jstavâsı).

85 - : Medyûn-i müflisin mallan hâkim tarafından satüıb semenle­ri gurema arasında taksim ed:lecek olunca kendisine bir veya iki kat mü-nasib elbise terk olunur. Şu kadar var ki, bu medyunun kıymetli elbisesi olub da aşağisiyle iktifa .etmesi kabil bulunursa o elbise de satılır, para­sından kendisine bir kat ucuz elbise alınır, bakisi de yine garîmlere verilir.

Kezalik; Bu medyunun bir konağı oîub madûniyle iktifası kabil,bu­lunursa o konak da satılır, semeninden haline göre bir mesken alınır, ge­ri kalan parası alacaklılara verilir.

86 - : Müflis olan bir medyunun mehcuriyyeti müddetince gerek kendisi ve gerek üzerine nafakalan lâzım gelen evlâd ve iyâli kendisinin malından infak olunurlar. Çünkü medyunun havayic-i asüyyesi, guremâ-nm haklarından mukaddemdir.

Teehhül de havayic-i aslıyyedendir. Binaenaleyh mehcur bir medyûr.bir kadını mehr-i misliyle tezevvüc etse bu kadın da bu mehriyle sair ala­caklılara iştirak eder. (Hindiyye.)

87 - : Mehcur bir müflisin mallan hakim veya emini tarafından sa­tılınca uhde-i beyi - Hukuk-ı akd, medyûne aid olur. Binaenaleyh bu sa­tılan mallardan biri bil'istihkak zabt edilse müşteri vermiş olduğu semen ile medyuna rücu eder, yoksa hâkime veya eminine rücu edemez. (Molla Miskin.)

88 - : Bir medyun mehcur olmadıkça borçlarından herhangi birini diğerine takdimen tediye edebilir. Velev ki diğer bir borcundan dolayı mahbus bulunsun. Çünkü dâyinlerin alacakları onun malına değil, zimme­tine taallûk etmişdir. Fakat hacr edildikden sonra dâyinlerden bazıları­nın alacağını tercihan tediye edemez.

Kezalik: Bir medyunun hükm altına alınan borçlarından dolayı mal­lan hâkim tarafından satılsa hâkim, bu borçlardan birini, diğerine takdim edemez. Belki elde edilen semeni bu borçlara garameten taksim eder. (Surretül'fetavâ).

(Malikî'lere göre de medyunlara,  müflislere dair şu gibi  meseleler vardır):

(1) : Bir dâyin, "borcu malından zâid veya malına müsavi olan med­yununu malında hibe, sadaka, vakf, karz, itâk gibi teberruatdan menede­bilir. Ve başka alacaklılarına daha zamanı hulul etmeden tediyatda bulun­madan menedebilir. Çünkü bu selefden, müecceli tacilden madûd olduğu için teberrua râcidir. Ve elindeki  bütün emvalini borçlularından birine tahsis etmesine de mani olabilir. Velev ki bunun tediye zamanı hulul et­memiş olsun.

(2) : Malı borcundan fazla olmayan bir medyun, oğlu, kardeşi, zevce­si, sadık-ı hassı gibi kimselere borç ikrarı, muhtar olan kavle göre sahih olmaz. Bunlara kalben mütemayil olduğundan ikrarında müttehem bulu­nur. Fakat böyle müttehem olmayacağı kimselere deyn ikran muteberdir, eğer diğer garîmlerinin alacakları da beyyine ile değil, medyunun ikra-riyle sabit ise.

(3) : Dâyin, medyununu seferden menedebilir. Meğer ki sefer müd­deti içinde borcun tediye zamanı hülûl etmeyecek olsun veya borcu öde­meğe zengin kefil göstersin.

(4)  : Borcu emvalinden noksan lmayan bir medyun, eğer hali sihhat-de ise alacaklarının zamanı hülûî etmiş fîlan garîinlerinden bazılarına elin­deki malının bir mikdarmı verebilir. Ve bu medyun, garîmlerinden bazı­sına tahaddüs eden yeni bir muameleden dolayı dermeyan edilen bir şar­ta mebni malından bir şey rehin de verebilir. Elverir ki bu hususda müt-tehem bir vaziyetde bulunmasın. Meselâ: Kendi iyâline terhin etmesin ve-va az bir borç mukabilinde fazla bir mal terhinde bulunmasın.

Mariz olan böyle bir medyunun bu itâ ve terhininde ise ihtilâf vardır.

(5) : Borcu emvalini muhît olan bir şahsın bir defa evlenmesi caizdir. Müteaddid evlenmesi ve tetevvuan hac etmesi ise caiz görülmem ek dedir. Hattâ İmam Malike göre bu medyun, fârize-i hacdan da memnudur. Muh­tar olan da budur.

(6) : Borcu emvalini ihata eden bir medyunu garîmleri hapis etdire-bilirler. Ve kendilerinden saklandığı takdirde kendisiyle emvali arasına haylûlet ederek onu teberruatdan beyi ve şira gibi tasarrufatı maliyyeden ve tezevvücden menedebilirler. Ve mevcud emvalinin hisseleri nisbetinde taksim etdirebilirler.

(7) : Müflis veya müteveffa bir medyunun garîmleri, kendilerinden başka alacaklı bulunmadığına dair beyyine ikame etmekle mükellef olmaz­lar. Ancak mevt suretinde müteveffa borçlu olmakla maruf ise hâkim bir müddet intizar eder, başka alacaklılar da zuhur eder mütaleasiyle tereke­sini hemen taksini etmez.

(8): Hâkim, müflisin malını onun huzurunda şartı  hiyar ile satar. Bu mendubdur. Hâkim, kendisine muhayyerlik! şart koşmazsa garîmler île müflisden her biri bu bey'i on güne kadar red edebilirler. Çünkü o ma­lı daha ziyadeye almaya talib zuhur edebilir.

Müflisin kitablan da, kıymetli libasları da satılabilir. San'atına" aid 1 âletlerin satılması hususunda ise Abdülhamidissayi tereddüdde bulunmu$-dur. Maamafih bu âletler kıymetli oîub müflisin bunlara ihtiyacı bulun­mazsa bunlar da mutlaka satılabilir.

Müflisin malı elinden alınmakla beraber bakiyye-i düyununu ödemek için kesb ve ticarete atılmaya mecbur tutulmaz. Velev ki buna kadir ol­sun. Çünkü borçlan zimmetine taallûk etmişdir. Mesaisine değil.

(9) : Müflisin masrafa mütevakkıf oîan hayvanları ve az bir müddet içinde bozulacak sair mallan fazla beklenilmsksizin satılabilir. Akan,- uru-zu ise fazla bir fiat ile müşteri zuhuruna iniizaren iki ay kadar bir müd­detle ilân edilir. Bunlar satılınca da semenleri •dâyinlere- alacakları nisbe-tinde taksim edilir.

(10) : Medyunun vefatiyle veya iflâsına hâkimin hükm etmesiyle mü­eccel olan borçlan da muaccel olmuş olur. Meğer ki medyun, vefatiyle ve­ya iflâsiyle borcunun hulul etmeyeceğini dâyine karşı şart koşmuş olsun.

(11) : Bir medyunun iflâsına hükm edilince artık teferruatı, tasarru­fatı maliyyesi memnu bulunur. Bunları yaparsa bâtıl olmaz. Belki garîm-lerinin icazetlerine tevakkuf eder. Garîmler bilittifak icazet verirlerse na­fiz olur. Garîmlerin red ve imza hususunda ihtilâfları takdirinde ise hâki­min re'yine mütevakkıf bulunur. Hulu'talâk, kısas, kısasdan veya hadden af gibi tasarrufatı ise muteberdir.

(12) : İflâsına hükm edilen şahs, hükm meclisinde veya o meclisi mü-teakib başkasına da borçlu olduğunu ikrar etse bakılır: Eğer sair garîmlerine olan borcu beyyine ile değil, kendi ikrariyle sabit bulunmuş ise bu yeni ikrarı da muteber olur, ve illâ guremâ hakkında muteber olmaz, ken­disinin zimmetinde ayrıca bir borç olur.

(13) : Medyunun malı vefatından veya iflâsına hükmden sonra satı* lıb bâdelkısma bir garım daha zuhur etse bu da hissesiyle sair garîmlere müracaat eder.

(14) : Medyunun iflâsından evvel satılan bir malına iflâsından sonra bir müstahik çıksa bu da sair garîmler gibi medyunun mevcud emvalin­den hisse alır, emvali taksim edilmiş ise hissesiyle garîmlere müracaat ader. Fakat bu mal, medyunun iflâsına hükmden sonra satıhb bâdelkısma müstahik zuhur etse müstahik, bunun tam semenini garîmlerdeıi alabilir,

(15) : Dâyin,  medyunun hanesinin,    mağazasının,  mahzeninin  teftiş edilmesini taleb ederse hâkim, bir kavle göre buna icabet etmez. Medyu­nun yalnız cebleri, kesesi, koynu teftiş olunabilir. Çünkü bu, binnisbe ha-

fifdir.

(16) : İflâsına hükm edilen medyuna malından mâ binil'hayatı olan er­zakı ve infaklariyle mükellef olduğu kimselerin nafakaları ve mûtad veç­hile kisveleri - maişetini temin edeceği zannedilen bir vakte kadar - terk edilir. Fakat yapmış olduğu mezâlimden dolayı zimmeti düyuna müs-tağrak olan bir şahs için yalnız kendisinin şeddi ramak edeceği, yani: Aç­lığını gidereceği kadar bir şey terk edilir, başka bir şey terk edilmez.

(17) : İflâsına hükm edilen şahsın bir san'atkâr yanında yapılmak üze­re vermiş olduğu bir malı bulunsa bu mal, ücret-i imâliyyesi verilmedikçe vârisler veya garîmler tarafından alınamaz. Bu rehin mesabesindedir, bu­na san'atkâr, başkalarından ehakdır. Fakat bu malı o şahsa evvelce teslim etmiş bulunursa bunu istirdad edemez. Belki bunun ücreti hususunda ga­rîmlere dahil olur, onlar gibi hisse alır. Şâyed bu yapdığı şeye kendi ta­rafından bir şey de ilâve etmiş ise bunun kıymeti hususunda guremaya iş­tirak eder. (Muhtasar-ı Ebizziya, Şerh-i Kebîr, Hâşiye-i Düsûkl).

(Şafiî'lere göre de müflis olan medyunlar hakkımla şu gibi hükmler

vardır) :

(1) : Medyun olan müflis, hâkim tarafından hacr edildikden sonra bir malını satsa, hibe veya vakf etse veya kiraya verse veya rakikmi azâd et­se bakılır: Eğer bunlar borcundan fazla kalırsa nafiz olur, kalmazsa lâğv olur. Ezher olan bu muamelelerin derhal butlanıdır. Çünkü bunlara bu halde garîmlerin hakları taallûk etmişdir.

(2) : Mehcur olan müflis, malını kısmen veya tamamen borcu muka­bilinde garîmlerine satsa hâkimin izni olmayınca bâtıl olur. Fakat zimme­tinde borç olacak tasarrufları, meselâ Borç para alması, hane isticar et­mesi, teehhülde bulunması şahindir. Çünkü bunlar kendi zimmetinde ay-nca borç olur, guremâmn haklarına sirayet etmez.

(3) : Mehcur olan müflis, elindeki bir aynin başkasına aidiyyetini ikrar etse veya hacrinden evvel zimmetine terettüb etmiş bir borcu itirai-da bulunsa ezher olan, bunun garımleri hakkında makbul olmasıdır. ArtiK mukarrünleh, o ayni alabilir, borcda da sair garîmlere müzahim olur, on­lara tekaddüm edemez.  .

(4) : Medyunun hacri, bâdelhacr kazanacağı mallara da sirayet eder. Meselâ: Ticaret, san'at, vasiyyet, veresiye satın almak gibi bir sebeble el­de edeceği mallar da mehcur bulunur.

(5) : Hâkim, bâdelhacr, müflisin mallarını hacet mikdanna göre sat­maya başlar, semenini garîmleri arasında alacakları nisbetinde taksim eder, bu hususda tehir ve istical göstermez. Evvelâ bozulması çabuk olan mal­ları satar, sonra hayvanları, daha sonra menkûlleri, daha sonra da akar­ları satar.

Bunlar, bulundukları beldenin parasiyle ve semeni misilleriyle satılır. Bunlar satıhrkan müflisin, veya vekilinin ve garîmlerin veya naiblerinin hazır bulunmaları mendubdur. Her mal, kendisine mahsus çarşı ve pa­zarda satılır. Çünkü onun taiibleri orada daha ziyade bulunur

(6) : Müflisin malları satıldıkça bedelleri" guremâ     arasında taksim edilir. Meğer ki cüz'i bir şey olsun. O halde diğer malların satılmasına in-tizaren bu bedel derhal taksim edilmez.

Garîmler hisselerini aldıkları zaman kendilerinden başka garîm bu­lunmadığını isbât ile mükellef tutulmazlar. Çünkü, hacr hâdisesi, iştihar eder, başka garîm bulunsa zuhur eder. Maamafih bilâhare başka garîm zuhur etse hisseleriyle evvelki garîmlere rücu eder, onların aldıklarından bir nisbet dahilinde hisse alır. Bir kavle göre de evvelce yapılan kısmet, bozulur.

(7) : Garîmin  matlûbu  olan şey,  nakid  cinsinden,  nev'inden  olmaz, kendisi de bunun mukabilinde nakid almaya razi bulunmazsa alacağı şey. satın alınarak kendisine verilir, bu vâcibdir. Meğer ki o şey, selem biri zimmete taallûk e-dib kendisinden itiyaz kabil olmasın. O zaman o mat-îûb, nakd ile tesviye edilir.

(8) : Hâkim, müflise ve üzerine nafakaları vâcib olan kimselere müf­lisin malından bu mal taksim edilinceye kadar mu'sirlere mahsus bir tarz­da sarf eder. Meğer ki müflisin kazancı olub böyle bir nafaka almakdan müstağni bulunsun.

(9) : Müflisin muhtaç  olsa da meskeni,  hadimi,  râkib olduğu hay­van borcu için satılır. Esah olan da budur. Çünkü hakk-ı âdemîde darlık vardır. Bunu temin elzemdir. Mesken ve saire icare ile de tedarik edilebi­lir.

(10) : Bir kimse, bir şahsa bir malını satıb da semenini henüz alma­dan o şahs ölse Veya onun iflâsına hükm edilse o kimse, hükme muhtaç olmaksızın bey'i feshederek malını istirdad edebilir, buna guremâ iştirak edemezler ve semeni verib feshe mani olamazlar. Çünkü bayi olan o kimse, bunların minneti altında kalmak istemeyebilir ve başka garîmlerin zu­huru da melhuzdur.

(11) : Müflisin hacri, mallarının satilıb garîmlerin arasında kısmet edilmekle veya garîmlerin ittifaklariyle münfek olmaz. Çünkü başka ga­rîm zuhuru da muhtemeldir. Belki onun başka malı tebeyyün etmeyince hâkim tarafından hacri fekkedilir. (Tuhfetürmuhtac.)

{Hanbelî'lere göre de borcundan dolayı hacr edilen bir müflis hak­kında şu gibi ahkâm terettüb eder):

(1) : Müflis bir medyun hacr edilince mallarına guremâmn haklan taallûk eder. Artık mevcud malı hakkında ikrarı kabul edilmez ve bun­larda beyi, sadaka, itâk gibi tasarrufları sahih olmaz. Hattâ veraset, vasiy­yet, hibe gibi bir sebeble eline yeniden bir mal geçse bu da hacr zama­nında mevcud imiş gibi sayılır, kendisine kablelhacr lâzım gelen bir hak, bâdeîhacr beyyine ile sabit olsa sahibi sair garîmlere iştirak eder.

(2)  : Hacr edilen müflisin elinde başkasından satın almış veya isti­car veya istikraz etmiş olduğu bir ayin bulunsa sahibi eğer onun mehcu-riyyetini bilmeksizin kendisine teslim etmiş ise guremâdan ehak olarak onu aynen istirdad edebilir. Velev ki bu ayin, bir aralık başkasına satıl­mak gibi bir sebeble müflisin elinden çıkıb sonra fesh ve iştira gibi bir sebeble yine eline geçmiş olsun.

(3) : Hacr edilen müflisin mallarını hâkim, guremâsının talebine bi­naen satarak aralarında hisselerine göre bilâ tehir taksim eder. Çünkü te­hir, mümataledir, bunda garîmlere zulüm, vardır.

Medyunun malı nükûd kabilinden olub medyunların alacakları da nükûddan ibaret olunca bu nükûk garîmlere tevzi edilir. Satmaya hacet kalmaz.

Hâkim, müflisin nukûd kabilinden olmayan mallarını satar, bu hu­susda müflisden istizana muhtaç olmaz. Şu kadar var ki, satış zamanında müflisin veya vekilinin ve garîmlerin hazır bulunmaları müstehebdir. Müflisin mallan lâyik oldukları yerlerde müzayede ile satılır.

(4) : Hâkim, müflise muhtaç olduğu hanesini, hadimini, elbisesini, saa'at âletlerim terk eder. Meğer ki bunların ayinleri dâyinlere aid olsun.

Hâkim, müflis ile nafakaları üzerine lâzım gelen kimselere müflisin malından kısmet-i guremâdan fariğ oluncaya kadar maruf mikdar sarfi-yatda bulunur. Müflisin kazancı bu nafakaya kâfi gelirse malından nafa­ka için böyle bir şey ifrazına lüzum kalmaz. Kazancı kifayet etmezse mü­tebakisi malından ikmâl edilir.

(5) : Müflisin borcîanmn bir kısmı müeccel olsa sahibleri bu kısmet esnasında guremâya dahil olamazlar. Kendileri için mevcud maldan bir şey tevkif edilmez ve bunlar bilâhare garîmlere de müracaat edemezler. Fakat alacaklanmn zamanı kısmetden evvel hulul ederse guremâya mü-şareketde bulunurlar. Çünkü bunlarda bu takdirde guremâya müsavi bir durumda bulunmuş olurlar.

Bunların alacaklarının zamanı, müflisin malının bir mikdarı kısmet edildikden sonra hulul etse mütebaki malda guremaya ortak olurlar.

(6) : Hacr edilen bir müflisden mutalebe münkati olur. Artık ondan kimse yeniden bir şey taleb edemez. Garimler buldukları mallan arala­rında hisselerine göre alırlar, başka bir şey isteyemezler.

Resûl-i Ekrem Sallallâhü Taâlâ Aleyhi Vesellem Efendimiz, ashab-ı kiramdan Muâz Hazretlerinin borcundan dolayı mallarını gureması arasın­da taksim etmiş ve bu garîmlere hitaben :    

buyurmuşdu. Yani: Bulduğunuzu alınız, sonra size bundan başka yokdur. Binaenaleyh bir müflisden hacri halinde artık başka bir hak istene­mez. Hattâ bu müflise bu hacri halinde bir kimse bir mal satsa veya bir şey ikraz etse hacri münfek olmadıkça bedelini taleb edemez. Çünkü o kimse, böyle bir müflis ile muamelede bulunmakla malım kendisi itlaf et-mişdir.

(7)  : Medyun ölünce zimmetindeki müeccel borç, muaccel olmuş ol­maz, zamanı hulul etmedikçe istenilemez. Şu şart ile ki, vârisler veya baş­kaları bu borç ile terekeden hangisi daha az ise o nisbetde borcu rehn ile veya zengin kefil ile tevsik etsinler. Böyle tevsik kabil olmazsa müeccel borç da  muaccel olur.  terekeden  derhal  alınabilir.  (Keşşafül'kma,  Ney-lül'meârib.) [26]

 basa dön

 

Medyunların  Haps Edilib Edilememesi :

 

89 - : Bir kısım medyunlar, hâkim tarafından gösterilecek lüzuma mebni ihkak-ı hak maksadiyle bîr müddet haps edilebilirler. Bunun ceva­zında şüphe yokdur. Elverir ki lüzumsuz yere olmasın.

90 - : Müflis bir medyun, mu'sir oîub malı zuhur etmediği cihetle alacaklıları tarafından haps edilmesi istenilse, birer akd ile iltizam etmiş olduğu istikraz, kefalet, mehr-i muaccel gibi hususlardan dolayı hâkim ta­rafından haps edilebilir. Haps edildikden sonra hiç bir malı bulunmadığını beyyine ile isbât ederse sebili tahliye edilerek hali yesârine intizar olunur. Beyyine ikame edemediği takdirde hâkim, tetkikat icra eder, malı zuhur etmez, mûsîr olduğu anlaşılmazsa yine serbest bırakır. (Cevhere).

91 - : Borçlarından dolayı haps edilenler, bir rivayete göre bir ve­ya dört veya altı ay müddetle haps edilirler. Sahih olan, bunu takdir ve tâyin, hâkimin re'yine müfevvezdir. Çünkü bu hususda nâsın envali muh­telif dir. (Hidâye).

Fü'hakika hapisden maksad, mahbusun müzdaribül'kalb olub malı var ise borcunu ödemesinden ibaretdir. Bu ise nâsın ihtilâfiyle muhtelif olur. Bir müddet hapsden sonra, «Eğer malı olsa îdi borcunu verir de bu izdırabdan kurtulurdu.» diye hâkime bir zarın-ı galib husule gelirse mah-busu komşularından, halinden haberdar olanlardan soruşdurur, zengin ol­duğu tebeyyün etmezse sebilini tahliye eder.

92  - : Borcundan dolayı mahbus hakkında iki şahid, hâkimin huzu­runda onun  borcunu vermeğe kadir olduğuna    şahadet ederlerse hâkim, onun hapsini idâme eder. Fakat «Bu, kesirül'İyâldir, dar hallidir.» derler se hapsden çıkarılır. (Reddimuhtar).

Şu da bilinmelidir ki, hâkimin bir müddet sonra mahbus medyunun halini soruşdurması. bir ihtiyata mebnidir. Ve illâ «Eğer malı olsa idi bor­cunu verirdi.» diye hâkime bir zann-ı galib husûîe gelecek bir müddet geç-dikden sonra medyunu salı vermek hâkime vâcıb olur. Meğer ki müddei, medyûzrun yesârine beyyine ikame etsin.

93 - : Hâkim, medyunu haps etmeden evvel halini suâl edib mu'sir olduğuna dair ikame edilecek beyyineyi kabul eder mi, meselesinde İmam Muhammed'den muhtelif rivayetler vardır. Bir rivayete göre kablelhaps beyyineyi kabul eder. Muhammed îbnül Fadıl, İsmail İbni Hemmâd ve sa­ire bununla fetva vermişlerdir. İmam Şafiî ile İmam Ahmed'in kavilleri de böyledir. Fakat bir çok zevata göre kablel'haps beyyine kabul edilmez. İmam Malik'in kavli de böyledir. Esah olan da budur. Çünkü isâr beyyi-rresi, nefi' üzerine beyyinedir. Böyle bir beyyine bir müeyyide ile teeyyüd etmedikçe kabul edilmez. Bîr müddet haps hali ise bir müeyyide demekdir. Çünkü zahir olan şudur ki, eğer onun malı olsa idi hapishane sıkıntı­sına tehammül etmezdi. (Reddimuhtar). ,

94 - : Mahbus olan medyun,  kendisinin mu'sir  olduğunu bilmedi­ğine dair müddeiden yemin etmesini isteyebilir. Bu halde müddei tahlif olunur. Yemininden nükûl ederse medyunun sebili tahliye olunur. Yemin ederse medyunun hapsi idâme edilir. Meğer ki medyun, bilâhare fakir düş-düğüne dair beyyine ikame etsin. (Fethül'kadir.)

95 - : Medyun ile dâyin ihtilâf edib medyun, isârine, dâyin de onun yesârine dair beyyine ikame edecek olsa yesâr beyyınesi kabule ehak olur. Çünkü yesâr ârizdir. Beyyinelerde âriz olan ziyadeyi isbât içindir. Ancak medyun, kendisine bu yesârdan sonra isâr âriz olduğunu iddia ederek se­bebi isârini beyan, şahidleri de buna şahadet ederlerse medyunun beyyı­nesi takdim olunur. Çünkü bu beyyine, bir emr-i ârizi müsbit bulunur. fFethül'kadir, Dürrümuhtar.)

96 - :  Medyûrmn fakir olub olmadığı tebeyyün etmese haps  edil­medikçe iflâsı üzerine ikame edeceği beyyine kabul edilmez. Ekseri fu-kaha buna kaildirler. Çünkü bu beyyine nefi' üzerinedir, bu nefi', haps île teeyyüd etmedikçe hakkında beyyine, istimâ edilemez. Bazı fukahaya gore, haps edilmeden evvel de beyyinesi kabul edilebilir. Bu hususda, rey, hâkimindir.

İsâr beyyinesi kabul edilmek için şahidlerin medyun hakkında «O kesirül'iyâldlr, ziykul'hâldir.» demeleri lâzımdır. «Onun malı yokdur.» de meleri kâfi değildir. Böy.le demeleri kabul edilmez. (Reddimuhtar.)

97 - : Müddeinin hakkı velev ki pek cüz'î olsun hâkimin huzurun­da beyyine ile veya medyunun yemininden irükûliyle sabit olunca talebine mebni medyun derhal haps edilir. Çünkü bu hakkı inkâr ile mumatalesı zahir olmuş olur. Meğer ki fakr-i hâli zahir olsun. Fakat hak, medyunun ikrariyle sabit olursa hapsi tacil edilmez, belki borcunu vermesi kendisine einr olunur. Edadan imtina ederse o zaman haps edilir.

îmam Serahsî'nin beyanına göre borç beyyine ile sabit olursa medyun derhal haps edilmez. îkrariyle sabit olunca heman haps edilebilir. Çünkü beyyine suretinde medyun, kendisinin borcunu bilmediğini iddia edebilir, ikrarda ise böyle bir iddiaya mahal yoktur. Borcunu bildiği halde ödeme­diğinden dâyini şekvaya muhtaç etmiş.olur.                                            

Diğer bir kavle göre de borç gerek beyyine ile ve gerek ikrar ile sabit olsun hâkim, hemen haps cihetine gitmez. Belki medyuna borcunu ödeme­sini emr eder, ödemekden imtina ederse o zaman haps edilebilir. (Reddi­muhtar.)

98 - : Hapsi istenilen medyun, uruz kabilinden olan malını saüb bor­cunu ödeyeceğini söylerse hâkim kendisine üç gün mühlet verir, haps et­mez. Satacağı şey akar olursa velev âz bir şey ile satıb borcunu ödeyince-ye kadar haps edilir.

99 - : Mahbus olanlar, kendi hisablanna beyi ve şıradan,   hibeden, sadakadan, ikrardan ve bu gibi sair tasarrufatı şer'iyyeden men edilirler. Maanufih böyle bir tasarrufda bulunsalar nafiz olur. Garîmleri bu tasar-rufatı ibtâl etmek velayetini haiz değildirler. Çünkü mücerred hapis, tasar-rufata ehliyyetin butlanını icab etmez. îmamı Âzam'a göre garîmler, bu ta­sarruflardan men'i taleb etseler de hâkim, onlara icabet etmez. îmameyne göre icabet eder. (Bedâyt.)

100 - : Mahbus olan bir medyun, dâyinin gıyabında borcunu ihzar ederek ödemek isteyince hapsine nihayet verilir.

Kezalik : Mahbus, borcunu ihzar etdiği halde dâyin, hapsin uzamasını dileyerek gaib olsa hâkim, borcu ve onun mikdannı bilince onu veya bor­ca veya medyunun nefsine kefil alarak sebilini tahliye eder.

101 - : Hâkim, mahbus olan medyunun halinin tetkik, münasib gör­düğü kimseden suâl edebilir. Malı olmadığı zahir olunca "bilâ kefil tahliye edebilir. Artık ne o borcundan, ne de başka borcundan dolayı haps edilemez. Meğer ki zengin olduğunu alacaklısı isbât etsin.

Hâkim, böyle fakir olan medyunu kefil almaksızın hapisden çıkarır­sa da bundan yetime, vakfa ve gaibe aid olan alacaklar müstesnadır, bun lardan dolayı kefil almak lâzımdır. (Dürrimuhtar.)

102 - : Medyun mu'sir olduğunu, dâyin de onun yesârini iddia etdi­ği halde ikisi de beyyine ikame edemese söz, bazı fukahaya göre medyu­nundur, hapsi cihetine gidilmez. Çünkü insanlarda fakr-i hâl, asidir, zen­ginlik ise ârizdir, zahiri hal, medyuna  şahiddir. Binaenaleyh yeminiyle tasdik olunur. Bazı fukahaya göre de söz dâyinin olur. Zira bir hadis-i şe­rif de Hak sahibi için el ve dil vardır.» diye buyurulmuşdur. Bazı fukahaya göre de medyunun kıyafetine bakılır, kı­yafeti zengin kıyafeti ise söz dâyinindir, fakir kıyafeti ise söz medyunun­dur. Ancak medyun, fukahadan, eşrafdan, Hazreti Ali'nin ensâli kiramın-dan ise onun kıyafeti hükme medar olamaz. Çünkü onlar fakir de olsa kıyafet hususuna itina ederler. (Bedâyî).

103 - : Bir kimse, bir malın bedelinden veya bir akd ile iltizam ey lediği herhangi bir borcundan dolayı haps edilebilir. Meselâ: Bir kimse, satın aldığı bir malın semeninden, kiralamış olduğu bir malın ücretinden, borç almış olduğu bir paradan, kefaletle iltizam etdiği bir şeyden dolayı haps edilebilir. Kezalik: Teslimine muktedir olduğu herhangi lâzimüttes Um bir ayinden dolayı da haps edilebilir. Magsubun ayni gibi.

Kezalik: Bir kimse, yesâri beyyine ile sabit olduğu halde zevcesine ve­ya müstahik olan usûl ve füruuna infakdan imtina etse talebleriyle haps edilir.

Fakat bir kimse, fürûuna, yani: Evlâdına, evlâdının evlâdına olan borcundan dolayı haps edilemez. Belki hâkim, o kimsenin malından bun­ların alacaklarını öder. Bu hususda menkûl mallan gibi akarını da sata­bilir. Bu imameyne göredir. Müftabîh de budur. îmamı Azama göre hâ­kim, bunların hiç birini satamaz. (Dürrimuhtar.)

104  - : Bir kimse, şu hususlardan dolayı haps edilemez:

(1) : Bir kimse, gasb etdiği bir malı istihlâk etdiği halde bedelinin ödemekden âciz olduğunu iddia etse haps olunamaz. Bunun istihlâkiyle elinde bir şey kalmamış olduğundan hapse mahal yokdur.

(2) : Bir kimse, elindeki emanet bir malı ve emsalinin itlaf etmiş ol sa bedelinden dolayı haps edilemez.

(3) : Bir kimse, başkasiyle müştereken malik olduğu kölede hissesi­ni, şerikinin izni olmaksızın azâd etmekle şeriki bunun tazminini isteyib kendisi de fakir olduğunu iddia eylese haps edilemez.

(4)  : Bir kimse, yapdığı bir cinayetden dolayı tediyesi lâzım  gelen ersi vermekden âciz olduğunu iddia etse haps edilemez.

(5)  : Bir kimse, zevcesine olan müeccel nıehr borcundan dolayı hap.' edilemez. Velev ki talâkdan sonra olsun.

Bu borçlardan dolayı müddei medyunun zengin olduğunu, yani: Bor-cunu tediyeye velev istikraz suretiyle olsun muktedir bulunduğunu iddia ve isbât ederse o zaman bunlardan dolayı da hâkim, muvafık göreceği bir müddetle, velev bir gün olsun medyunu haps edebilir.

105 - :  Bir kimse, babasına, anasına olan borcundan dolayı haps edilebilir. Ve bir baba evlâdına yemin tevcih edebilir. Fakat evlâd, baba­ya yemin tevcih edemez.

106 - : Medyunun haps edileceği yeri tâyin hâkime aiddir. Meğer ki hak sahibi başka münasib bir yerde hapsini taleb etsin. Meselâ: Bir kimse, kız kardeşinden bir hak talebinde bulunmakla hâ­kim tarafından hapsine karar verilince o kadının şerefim muhafaza için hapishanede değil, hususî bir yerde hapsim taleb etse hâkim, buna mu­vafakat eder.

107 - : Mahbus, hastalanıb da kendisine hizmet edecek kimse bu­lamadığı takdirde  kefaletle hapishaneden çıkarılır, ve illâ çıkarılmaz.

Bu mesele, hastalığın galib-i hâle nazaran helake sebeb olacak dere­cede olduğuna göredir ve îmam Muhammed'den bir rivayete müsteniddir. îmam Ebû Yûsuf e göre bu halde de hapishaneden çıkarılmaz. Çünkü he lâk, hapishane ile onun haricinde müsavidir. Fetva îmam Muhammed'in rivayeti üzeredir. (Hülâsa, Jürrimuhtar.)

108 - : Mahbus, nüdavat için veya kesb için hapishaneden çıkarıl­maz. Hapishanede kesime de müsaade  edilmez.  Zira hapisden maksad. mahbusun inzicandır, o, hapishanede kesbe, ticarete muktedir olursa ora­sı kendisine bir ticarethane mesabesinde olur. Sahih olan da budur.

109 - : Bir borcundan dolayı mahbus olan kimse aleyhine başka borçlarından dolayı da dâva açılmış olunca husumet için mahkemeye gön­derilir, sonra yine haps edilir. O borçlan sabit olursa onlardan dolayı da haps idâme edilebilir. (Haniyye, Dürrimuhtar.)

110 - : Haps hakkında erkekler ile k^'nl?r müsavidir. Çünkü hapsi mucib olan seheb, erkeklik, kadınlık itibariyle muhtelif olmaz. Ancak ka-dmlar. erkekler ile muhtelit olmaksızın ayrıca. bir yerde haps edilirler. (Bedâyî, Hindiyye.)

111 - : Bir çocuğun borcunu velisinin, meselâ: Babasının veva vasi­sinin vermesi lâzım olan yerde veli bu "borcu vermez de tehire bırakırsa zulm etmiş olur. Bu cihetle borcu ödemesi için haps edilebilir. Tâ ki borç ödenerek zulm mündefi' olsun. (Bedâyî).

112 - : Haps edilmemiş olan bir medyun, malında tasarrufdan ve ' seferden menedilmez. Bir şey kazanırsa fazlasını dâyinler alır, aralarında

hisselerine göre taksim ederler. Haps edilen bir medyun ise, beyi ve şira, hibe, ikrar-ı deyin gibi tasarrufatı şeriyyeden men edilir. Maamafih bun­ları yapınca nafiz olurlar. Garîmleri bunları ibtâl etmek velayetini haiz değildirler. Çünkü haps, tasarrufata ehliyyetin butlanını icab etmez. İma­mı Âzam'a göre garîmler, bu tasarrufdan men'i taleb etseler de hâkim bu talebe icabet etmez, imameyne göre ise icabet edebilir. (Bedâyî).

113 - : Mahbus, cuma, bayram namazı için ve cemâatle namaz kıl­mak için veya fârize-i haccı ifâ için veya cenaze namazında bulunmak için dışarıya çıkarılmaz. Velev kendisine kefil göstersin. Fakat bir kavle göre usûl ve fürûundan biri vefat ederse cenazesi için kefaletle çıkarılır. Fet­va da bu veçhiledir. (Cevhere, Reddimuhtar.)

114 - : Hapishanede yatak, yasdık gibi şeyler bulundurulmaz, tâ ki mahbus, müzdarib oîub borcunu bir an evvel ödesin. Mahbusun yanında kendisiyle istinasda bulunacağı kimseler de bırakılmaz.  Ancak karibler, komşuları - yanında çok durmamak üzere - kendisini ziyaret edebilir. Çünkü bunlar ile müşavereye ihtiyacı vardır. Borcunu ödemek hususun­da bunlann kendisine yardımları memuldur.

Mahbusun yanında zevcesi de uzun bir müddet bırakılmaz. Velev ki zevcesine olan borcundan dolayı haps edilmiş olsun. (Reddimııhtar.1

115 - : Mahbus, döğülemez.  Ancak tehir ile fevt oîub telâfisi ka­bil  olmayacak şeylerden dolayı    döğülebilir.     Meselâ:     Keffâreti zihâr-da bulunmakdan veya karibine nafaka vermekden    imtina etmekle haps edilen kimse bu imtinaından dolayı döğülebilir. Çünkü zamamn geçmesiy­le hakk-ı zevciyyet fevt ve nafaka-i karib sâkit olur. Nitekim refikaları ara­sında kasme riâyet etmeyen kimse de kendisine öğüt verildiği halde bu ri-âyetden imtinaa devam edince haps edilmezse de darb edilebilir.

Hapishaneden firar eden bir mahbus da döğülebilir. (Reddimuhtar, Bahrirâik.)

116 - : Borcundan dolayı mahbus olanın boynuna lâle takılmaz, me­ğer ki firar etmesinden korkulsun. O takdirde kaydü bend edilir veya hır­sızlara mahsus zindana nakl olunur.

Mabbus elbisesinden tecrit! edilmez ve borcunu ödemesi için ecîr ola­rak çalışdırılamaz. İhanet için alacaklısının huzurunda ayakda durdurul­maz, îmam Ebû Yûsüf'e göre mahbus, borcunu tediye edebilmesi için ceb­ren çalıştırılabilir. (Cevhere, Dürrimuhtar, Reddimuhtar.) Fakir olduğu an­laşılmakla tahliye edilen bir medyuna dâyinleri mülâzim olub borçlarını istihsâle çalışabilirler.  Meğer ki hâkim, bir müddet    intizar edilmesine hükra etmiş olsun. îmam Züfer'e göre ise mülâzemetde bulunamazlar. (Bedâyî).

fMalikî'Iere göre medyunlar, haps edilebilir. Meselâ: Müflis veya her­hangi bir medyun hali meçhul olunca haps edilir. Meğer ki mu'sir oldu­ğunu isbât için bir müddet isteyib kendisi için birini kefil bil'mâl göster­sin. O halde hapsi tehir edilir. Bunu müteâkib gelib usrinin isbât etmezse kefili borcu zârain olur.

Hali meçhul olan bir mahbus medyunun borcu mikdanna ve kendi­sinin şahsına nazaran hapsi uzayınca «Gizli aşikâr malı olmadığına ve bir mal elde ederse garîmlerinin haklarını ödeyeceğine» yemin etairildikde:ı sonra sebiyli tahliye olunur.

Kadınlar da borçlarından ve saireden dolayı haps edilebilir. Bunlar ya emia bir münferid kadın yanında veya salâh-ı hâl iîe maruf kocası ve­ya babası veya oğlu bulunan emin bir kadının yanında haps edilirler.

tki kardeş, veya zevç ile zevce üzerlerindeki bir hakdan dolayı haps edilecek olsalar birlikde haps olunurlar, meğer ki hapishanede yabancı erkekler de bulunsun. O zaman zevce ayrıca haps edilir.

Bir mahbus, ebeveyninin, evlâdının, kardeşinin ve böyle pek yakın akribasmın ağır hastalığından dolayı kefalet-i şahsiyyeye rabt edilerek ha­pishaneden çıkarılabilir. Bu müstahsen göriTmüşdür. Kıyas olan ise çı-kanlmamakdır.

Nâsın mallanın alıb üstüne oturan ve kendi mallarının yandığına, çalındığına ve sair gûna bîr kazaya uğradığına dair malûmat bulunmayan tacirler nâsın haklarını ödeyinceye kadar haps olunurlar. Bunun bir müd­deti yokdur. Meğer ki malları bulunmadığı hâkimce tebeyyün etsin. O za­man hapishaneden çıkarılırlar.

Medyun, kendisinin- fakirüThâl olduğunu dâyinin bildiğini iddia dâ-yin de kendisini tekzib etse «Medyunun fakir olduğunu bilmediğine dair.» yemin, dâyine lâzım gelir. Yemin etmezse medyunun yemin edince hapsi cihetine gidilmez. (Muhtasar-ı Ebizziya, Şerh-i Kebîr, Şerh-i Muhammedil Hırşî, Müdevvenetül'kübrâ.)

(Şafiî'lere göre de i'sârı sabit olan bir medyunun hapsi ve kendisine garîmlerin mülâzemeti caiz olamaz. Belki hal-i yüsrine kadar mühlet ve­rilir. Nitekim âyet-i kerîmede ( î^-^JI ;>:• ) buyurulmuşdur. (TuhfetüT muhtaç).

(Hanbelî'lere göre de zamanı hulul etmiş olan borcuna kâfi malı ol­duğu halde bunu ödemekden imtina eden bir medyunu hâkim haps eder. Çünkü bir hadisi şerifde:       ( «.jibjo^j^ ıba^ijllj )       buyurulmuşdur.

Yani: Borcunu ödemeye kadir kimsenin mümatalesi, bir zulümdür ki onun hakkında şekvayı da, hapis cezasını da helâl kılar.

Şeyh Takiyüddin'in beyanına göre böyle bir medyunu hapishanede haps etmek icab etmez. Bundan maksad, borcunu Ödeyinceye kadar onu tasarrufdan mehdir. Bu cihetle harice çıkmayacak suretde hanesinde de haps edilebilir.

Hâkim, haps etdiği medyunu hapishaneden çıkaramaz. Meğer ki onun mu'sir olduğu kendisince tebeyyün etsin veya alacaklısı onu ibrada bu­lunsun veya onun hapsinin kaldırılmasına razi olsun.

Bir medyun, mahbusiyyetine rağmen borcunu vermekden imtina eder­se hâkim, onun malını satarak borcunu tediye eder. Hattâ bu imtinaına mebni hâkim tarafından darb ve tazir edileceğine kail olan fukaha da var­dır. (Keşşafül'kma).                                                                               -

(Zahirîlere göre üzerinde nâsın alacağı olduğu âdil beyyine ile veya kendisinin sahih ikrariyle sabit olan kimsenin malları satılarak garîmîe-rin haklan tediye edilir. Meğer ki garîmlerin haklan nev'inden malı bu­lunsun, meselâ borcu dirhem veya taam nev'inden olduğu gibi kendisin­de de dirhem veya taam bulunsun, bu takdirde satmaya lüzum kalmaz, ga-rîmler bundan haklarını alır. Bu, mukteza-i adaletdir. Nitekim bir hadis-i şerifde her hak sahibine hakkını ver.» buyurulmuş­dur. Artık böyle borcunu ödemeye kudreti olan bir medyun haps edile­mez, edilirse -zulüm edilmiş olur.

Fakat bir kimsenin beyi veya karz gibi bir cihet den borcu olub mah bulunmadığı takdirde hakikaten malsız olduğu sabit oluncaya kadar ga-rîmleri kendisine mülâzemet eder, arkası sıra dolaşırlar ve kendisi haps edilir. Bu hapis halinde mu'sir olduğuna şahid aramak için hapishaneden çıkmasına mümanaat olunmaz. Mu'sir olduğu sabit olunca gizli mâli bu­lunmadığına yemin etdirilerek sebiyli tahliye edilir, artık garîmleri de kendisini takip edip durmazlar.

Medyunun borcu nafaka, mehr, zaman veya cinayet cihetinden bu-iumirsa malı olmadığı hakkında yeminiyle tasdik olunur. Sö?. onundur. Hasmı onun malı bulunduğunu isbât etmedikçe hakkında bir şey yapıla­maz.'

Maamafih herhangi bir medyun borcunu ödeyebilmesi için ecîr ola­rak çahşdirılabilir. Bu, onun hali yüsrine intizarı âmir olan nazm-i kuranîsine muhalif değildir. Çünkü bir kimsenin yesâri ya çalışmak ile veya çalışmaksızın olur. Cenab-ı Hak ise  buyuruyor» artık böyle bir medyun çalışmak suretiyle fazl-i ilâhîyi ibtiga-ya, istihsâle icbar edilir.

Medyunun gizlenmiş malı oldt»£u tebeyyün ederse o malı meydana çı-karıncaya veya ölünceye kadar te'dib edilir, her defasında on darbeyi geç­memek üzere vakit vakit döğülebı.fir. Çünkü zengin, yani: Borcunu verme­ğe kadir bir kimsenin mümatalesi münker bir hareketdir. Münkerâtı hâki­min eliyle def v# tağyir etmesi ise vâcibdir. Nitekim bir hadis-i şerifde buna muktedir olmazsa diliyle bozsun, buna da gücü yetmezse onu kalbiy­le inkâr etsin, onun bertaraf olmalını arzuda bulunsun, bu üçüncü hâl ise îslâmın en zaif âsârı demekdir. (Elmuhallâ). [27]

 basa dön

 

Maraz-Î Mevtin Mahiyyeti Ve Şeraiti :

 

117 - : Maraz-i mevt de sahibinin kısmen hacrini müstelzimdir. Bu maraz, Mecelle'nin (1595) inci maddesinde şu veçhile tarif edilmişdir:

«Maraz-i mevt, ol hastalıkdır ki, ekseriye anda ölüm korkusu olduğu halde hasta zükûrdan ise hanesi haricinde ve inasdan ise hanesi dahilinde olan mesaîihinin görmekden âciz olub bu hal üzere bir sene mürur etme­den vefat eyleye, gerek sahib firâş olsun ve gerek olmasın.»

«Ve eğer marizin marazı mümted olub da daima bir hal üzere bir se­ne geçer ise marizin marazı müşted ve hali mütegayyir olmadıkça sahih hükmünde olup tasarrufatı, sahihin tasarruf atı gibidir. Amma maraz, mü§-ted ve hâli mütegayyir olub da bir sene geçmeden vefat ederse vakt-i te-gayyürden itibaren vefatına dek olan hali, maraz-i mevt addolunur.»

118  - : Yukarıdaki tarife nazaran bir marazın maraz-i mevt sayıl­ması için şöyle üç şart vardır:

(A)  : Hasta kendisinde ekseri Ölüm korkusu bulunur bir halde bulun­malıdır.

(B)  : Hasta erkek ise haricî işlerini, kadın ise dahilî işlerini tabiî bir suretde görmeğe kadir olmamalıdır.

(C)  : Hasta bu hal üzere bulunarak aradan bir sene geçmeden vefat etmelidir.

Bu şeraite göre aşağıdaki meseleler, teferru eder.

119 - : Yerinden zor kalkabilen veya oturduğu yerde namaz kıl-makda mazur görülebilecek olan zaif bir hasta, maraz-i mevt ile mariz sa­yılır. Binaenaleyh böyle bir hasta şifa bulmadan bir sene içinde vefat ede­cek olursa bu hastalığındaki tasarrufları maraz-ı mevtine müsadif olmu$ olur.

120 - : Bir kimsenin hastalığı eksilib bazen de artarak bu hal üze­re bir sene geçmeden vefatı vuku bulsa maraz-i mevt iie mariz bulunmuş olur. Fakat bir sene geçdikdeh sonra vefatı vuku bulursa sahih hükmün­de olub böyle bir mariz sayılmaz. (Feyziyye fetavâsınm nükûli.)

121 - : Mücerred ihtiyarlığından veya    ayakîarındaki bir arızadan dolayı harice çıkarak işlerinin görmeğe kadir olamayan bir kimse mariz sayılmaz. Böyle bir kimse, hakkında ölüm ihtimâli galib olmadıkça sıhih hükmünde bulunur. (Reddimuhtar).

122 - : Galib-i hâli, ölüm olan veya kendisinde Ölüm korkuş gslib bulunan her kimse, maraz-î mevt ile mariz hükmündedir.

Binaenaleyh bir düşman, ile mübareze için safdan ayrılıb çıkan veya kati için siyaset meydanına götürülen bir şahs, bu halde maraz-i mevt ile mariz sayılır.

Kezalik: Vaz-i hami halinde bulunan bir kadın veya râkib olduğu se­fine dalgaların şiddetli tehacümü arasında kalan bir şahs da maraz-i mevt halinde sayılır.

Kezalik: Birbirine denk veya makhur olan iki taifenin harb için ihtilât hali de maraz-i mevt mesabesindedir. Çünkü bu hallerden her birinde he­lak havfı galibdir. Fakat bu haller, vefat vuku bulmadan zail olunca sih-hat hükmü avdet eder. (tiindiyye, Bahrirâik.)

123 - : Muk'adlik, felç, sel, nıkris, zemânet, teverrüm halleri ve meydanı harbe azimet, hââ veya kısas için katle mahkûmiyyet hususları maraz-i mevt sayılmaz. Çünkü bunlardan halâs ihtimâli galibdir. Fakat muk'edin, mefluç ile meslûlün bu halleri mütemadiyen artmak üzere bu­lunduğu takdirde maraz-i mevtden madûd olur.

«Muk'ed» : Kötürüm. Bedenindeki bir hastalıkdan dolayı hareketden kalmış kimsedir. Karnındaki bir marazdan dolayı yürünıekden âciz kal­mış kimseye de muk'ed denir. Müteşennicül'âzâ olan, yani: Uzuvları- bu­ruşmuş, titremekde bulunmuş kimseye de bu ad verilir.

«Mefluç» : Vücudunun yarısına âriz olan bir hastalıkdan dolayı his-den, hareket-i irâdiyyeden mahrum kalmış olan kimsedir. Endamı süset, zaif olan kimseye de mefluç denir.

«Meslûl» : Rielerinde yara bulunan kimsedir. Bağırsağı sıyrılmış ve­ya göbek borusu ve hayeleri çıkmış kimseye de bu ad verilir.

«Nıkris» : Bir nevi hastalık ve ağrıdır ki, topukların ve ayak par­maklarının mafsallarında, yani: Oynak yerlerinde hadis olül? bazen kan giren denilen bir elîm haletin hudûsüne sebebiyyet verir.

«Zemânet» : Kötürüm olmak halidir.

(Hanbelî fukahası, marazları şu dört sınıfa ayırmışlardır:

(1) : Kendilerinde Ölüm korkusu olmayan marazlar. Göz, diş ağrıla­rı, hafif baş ağrıları, sıtma gibi. Bunların sahihleri sıhih hükmündedirler.

(2) : Cüzam, felç gibi îmtidad eden marazlar. Bunların sahihleri esir-i firâş ise maraz-i mevt ile mariz, değilse sıhih hükmündedirler. Haneflyye-nin, Evzaî ile Sevrî'nin, İmam Malik'in kavilleri de böyledir.

(3) : Alelacele ölüme sebeb olacağı tahakkuk eden marazlar. Alman bir yaradan dolayı aklın muhtel olması gibi. Bunların sahihlerinin tasar­ruf atı asla muteber olmaz. Fakat böyle bir arızaya uğrayan şahsın aklı muhtel olmadığı takdirde tasarrufatı, maraz-ı mevt ile mariz olanın tasar­rufatı gibi olur.

(4) : Sahibinin ölümünü tacil edeceği müteyakken olmamakla beraber mevtine sebeb olacağından korkulan marazlar. Bunların mübtelâsı, maraz-i mevt ile mariz hükmünde bulunur. Birsam,7 hummayı sâlib, ruafi daim, zatülcenb, veca-i rie ve kalb, kulunc, tâûn, ishali münharik, ishali dâim gibi.

«Birsam» : Başa yükselib dimağa tesir eden bir buhardır ki, bununla akü, muhtel olur.

«Hümmayi sâlib» : Titıedici, issi sıtmadır. Sıtmalı kimseye «Meh-mûm»  denir.

«Ruâfı daîm» : Burnundan devamlı bir halde gelen kandır ki, vücu-rkın kanını azaltarak kuvvetinin giderir.

«Zatüîcenb» : Yan ağrısı denilen hastahkdır ki, cenbin içerisindeki bir kurhadan neş'et eder.

«Veca-i rie» : Karaciğerde zuhur eden bir marazdır ki «Zatürrie» de­nir.

«Kulunc» : Taamın bazı em'ada düğümîemb ondan aşağıya inmeme­si halidir.

«Tâûn» : Bütün bedende zuhur eden şiddetli bir hararetden müte-hassü bir hastaiıkdır ki, buna «Veba» da denir, yufka yerlerde çıkan bü­yük bir çıbandan ibaretdir. Sebebinde etibbanm ihtilâfı vardır.

«îshal» v Mizacın bozulmasiyle için tutmaz bir hale gelmesidir ki, men ve imsaki mümkün olmayan yırt ılır casına olan ishale «îshâl-i mün­harik» denir ki, bir saat kadar da devam etse maraz-i mevt sayılır. Çünkü sahibinin mevtine sür'atîe sebeb olur. «İstitlâkı batn» denilib devam eden ishale de «İshali dâim» denir ki, bu da maraz-i mevt hükmündedir. Zor­luğa, zehîre = Zorla içi geçmek halına mukarin olsun olmasın.

Yine Hanbelî fukahası diyorlar ki: Emri müşkil olan, yani: Mahiyye-tinin tâyin ve teşhis herkesçe kabil olmayan marazlardan dolayı ehli vu­kufun, yani: Etıbbanın kavillerine müracaat edilir. Bu hususda en az iki müslim, baliğ,-emîn tabibin sözü kabul edilir. Çünkü buna vârislerin ve ataya sahihlerinin hakları taallûk eder. Meğer ki bu evsafı haiz iki tabib bulunmasın. O halde böyle bir tabibin sözü de kıyasen kâfi görülmekde-dir.

Yine Hanbelî fukahasına göre aşağıda yazılı beş mevzideki korkun;; hal, maraz-i mevt mesabesindedir,

(1) :" Birbirine müsavi veya kâh galib kâh mağlub iki taifenin harbe başlayıp karmakarışık bir hale gelmeleri.

(2) : Kısas ve saire için katle sevk edilme hali. îmanı Şafiî'ye göre bu hususda iki kavi vardır. Birine göre bu, bir hal-i havfdur- Diğerine göre cerh var ise hal-i havfdur, yok ise değildir. Çünkü bu halde 7âhir olan, afüv edilmekdir.

(3) : Şiddetli rüzgârla deniz dalgalanıb geminin müzdarib bir halde bulunması ki, bunun rakibi mariz sayılır.

(4) : Kati edilmesi âdet olan bir esir ve mahbusun hali. Böyle bir şahs da mariz sayılır. İmamı Âzamin, îmam Malik ile îbni Ebî Leylâ'nın kavilleri de böyledir. îmam Şafiî'den de böyle bir kavi mervidiı.

 (5) : Bir beldede intişar eden tâûn hâdisesi. Bu da îmam Ahmed'derı bir rivayete göre bir halet-i havfdur. Maahaza bunun bir hal-i havf olma­ması da muhtemeldir. Çünkü, bu, maraz değildir. (Elmuğnî.)

(Zahirîlerden İbni Hazm'e göre maraz-i mevt, mal hususunda esbab-ı hacrden değildir. Mübtelâ olduğu marazdan ölen veya kurtulan, hamlini vaz' edinceye veya ölünceye kadar yüklü bulunan, kısasdan, hadden veya haksız bir hususdan dolayı kati için tevkif edilen, esirleri kati eden ve>a etmeyen kimsenin eline esir düşen, helake müsrif, veya iki saf arasında mukatil olan, sefer halinde yaşayan kimseler ile sair insanlar arasında mallarında tasarruf bakımından fark yokdur. Binaenaleyh bunların alış verişleri, hibeleri, sadakaları, itaklan müsavidir. Bunlar mallarının yalnız sülüsünde değil, tamamından muteberdir. Ancak, EbÛ Süleyman ile sair Zâ-hirî'lere göre bundan itak muamelesi müstesnadır. Bir marizin itaki ma­lının yalnız sülüsünden nafiz olur, o marazdan gerek ifakat bulsun ve gerek bulmasın. (Elmuhallâ). [28]

 basa dön

 

Maraz-İ Mevt Hâlindeki Tasarrufların  Hükmleri  :

 

124 - : Maraz-i mevt halindeki bir hastanın vakfı, muhabati ve sa­ir teberruatı ve bir takım ikrarı sülüsi mâlinden muteberdir. Bu esas üze­rine mezheb-i Hanefî'de aşağıdaki meseleler teferru eder.

125 - : Bir kimsenin maraz-i mevtinde yapdığı vakf malının üçde birinden muteberdir.

Binaenaleyh terekesi müsaid olur veya vârisleri icazet verir veya vâ­risleri asla bulunmazsa vakf olduğu gibi takarrür eder, aksi takdirde terekesinin sülüsi nisbetinde nafiz olur.

126 - : Bir kimse, bir malını maraz-i mevtinde kendi vârisine satsa diğer vârisleri icazet vermedikçe nafiz olmaz. Fakat vârisi olmayan bir şahsa semeni misliyle satarsa nafiz olacağı gibi muhabat tarikiyle, yani: Semeni mislinden doksan ile satıb teslim etdiği takdirde de sülüsi mâli muhabata müsaid İse yine sahih ve muteber olur. Fakat sülüsi mâli mu-habata müsaid değilse noksan mikdarı müşteri ikmâle mecbur olur, ik­mâl etmezse vârisleri beyi fesh edebilir.

Kezalik : Böyle bir mariz, düyuna müstağrak olduğu halde mâlini se­meni mislinden noksana satsa vefatından sonra dâyinleri, o malın seme­ni mislini müşteriye ikmâl ettirirler.

127 - : Bir kimse, maraz-i mevtinde bütün emvalinin yegâne varısi olan bir şahsa veya asla vârisi olmadığı halde bir yabancıya hibe ve teslim etse sahih olub, beytül'mâl emini müdahale edemez. Fakat müte-addîd vârislerinden birine bir şey hibe etse diğer vârislerin icazetleri oi-madıkca sahih olmaz. Vârisleri bulunduğu halde bir yabancıya hibe V3 teslim etse sülüsi mâlinden muteber olur. Binaenaleyh terekesinin sülüsi mevhubun tamamına müsaid ise tamamen sahih olur. Müsaid olmayıb vâ­risleri de icazet vermedikleri takdirde müsaid olduğu mikdarda hibe sa­hih olub bakisinin mevhubünleh, redde mecbur olur.

Terekesi düyuna müstağrak olan böyle bir mariz, bir malım vârisino veya başka birine hibe ve teslim etdikden sonra vefat edince garîmleri bu hibeyi kabul etmeyib o malı kısmet-i guremâya idhâl edebilirler.

128 - : Bir kimse, maraz-i mevtinde vârislerinden birinin alacağın­dan ibra etse sahih ve nafiz olmaz. Fakat vârisi olmayan bir şahsı alaca­ğından ibra etse sülüsi mâlinden muteber olur. Terekesi düyuna müstağ­rak olduğu halde medyunlarından birisinin ibra etmiş bulunsa sahih ve nâfiz olmaz. Meğer ki sair alacaklılar razi olsunlar. (Mecelle.)

129 - :  Bir kimse, rnaraz-i mevtinde kendisine vâris olmayan bir şahsa gerek ayin ve gerek deyin ikrar etse sahih olur. Velev ki bu ikrarı bütün mallarım muhît olsun. Elverir ki zâhir-i hâl kendisini mükezzib ol­masın. Meselâ: Mukarrünbîh, henüz beyi veya hibe olunmuş veya başka­sından irsen intikâl etmiş gibi bir sebeble ikrar vaktinde bu marizin mül­kü olduğu çok kimselerin malûmu olarak kendi ikrarında kâzib bulundu­ğu zahir olsa o halde bakılır: Eğer bu ücran müzakere-i vasiyyet esnasın­da değil ise hibe demek olarak lâzım gelir. Teslim etmeden vefat ederse bu hibenin hükmü kalmaz. Ve eğer müzakere-i vasiyyet esnasında ise va­siyyet mânasına mahmul olur. Kablelvefat teslim lâzım gelmez. Maamafih gerek bu hibe olsun ve gerek vasiyyet olsun ancak sülüsi mâlinden mu­teber olur. Hibe mebhasine müracaat!. (Mecelle).

Kezalik: Böyle bir marizin veraseti kendisine inhisar eden bir şahsa mal ikrarı da muteberdir. Zevcesinden başka vârisi olmayan bir marizin zevcesine ikrarı gibi.

Kezalik: Böyle bir marizin vârislerinden herhangi birine emanet ikra­rı ve ondan emânetini kabz etmiş olduğuna dair ikrarı da muteberdir.

130 - : Bir marizin semeni misliyle - Değer fiatiyle olan beyi ve şirası şahindir. Gabni yeslr bulunması bu sıhhate mani olmaz.

131 - : Bir mariz, borçlarından bir kısmını dâyinlerinden birine Ödese bakılır: Eğer terekesi sair borçlarına müsaid ise sair alacaklıların itiraza haklan olmaz. Müsaid değilse bîr veçhe göre aair garîmler bu ve­rilen mikdara ortak olurlar. Bu mariz sair dâyinlerin haklarını ibtâl ede­mez, îmamı Âzamin kavli böyledir. Mecelle'de de bu kabul edilmişdir.

Diğer bir veçhe göre ortak olmazlar. Bu îmamı Ahmed'den bir rivayete göredir. İmam Şafiî'den mensus olan -da budur. Çünkü kendisine vâcib olan bir hakkı edâ etmiş olur. Bîr malı ahb da semenini vermesi veya bazı emvalini satıb teslim eylemesi gibi. (Elmuğnî.)

132 - : Bir kimse, marazri mevtinde istikraz eylediği parayı ve sa­tın aldığı şeyin semenini edâ edebilir. Velev ki sülüsi mâli müsaid olma­sın.

133 - : Maraz-i mevtdeki kefalet bil'mâl deyn-i aslî hükmündedir. Binaenaleyh bu halde vârisin borcuna veya alacağına kefalet veya bu borç­lara hali sihhatmda iken kefil olduğunu hu halinde ikrar etse nafiz olmaz. Ecnebiye kefalet ise, terekenin sülüsinde muteber olur. Fakat hali sihha-tinde iken ecnebiye kefil olduğunu maraz-i mevtinde ikrar ederse malı­nın mecmuundan muteber olur. Şu kadar var ki beyyine ile sabit düyûn-i sıhhat var ise bu duyûn takdim olunur.

Kezalik : Bu maraz-i mevt halinde vukubulan isâe - Vasi tâyin et­mek de muteberdir. Vasiyyet ve ıtk da sülüsi mâlden muteber olur.

Binaenaleyh bir kimse, maraz-i mevtinde 1)ir. şahsı bir hususa, meselâ evlâd-i siğarine vasi tâyin edebilir. Malından üçde birinden olmak üzere memlûkini azâd veya bir cihete bir malını vasiyyet edebilir.

Maraz-i mevtde yapılan bir vasiyyet, bilâhare sıhhat halinin avdetiy­le bâtıl olmaz, fakat böyle maraz-i mevtde yapılan bir vasiyyetden rücu şahindir. (Mecelle, Reddimuhtar.) Vesayet mebhasine de müracaat!.

134 - : Maraz-i mevtde yapılan nikâh ve ikrar edilen mehr mute­berdir. Şu kadar var ki, tesmiye veya ikrar edilen mehr, mehr-i misilden zâid olursa bu ziyade mikdar lâzım gelmez. Meğer ki zevceden başka vâ­risi bulunmasın.

135 - : Maraz-i mevt halinde yapılan tatlikler muteberdir. Böyle bir tatlik neticesinde verasetin, nesebin sübutu ise tafsilâta tâbidir.    İddet mebhasine müracaat!.

136 - : Bir kimse, maraz-i mevtinde «Benim bir şeyim yokdur.» de­diği halde vefatını müteakib vârisleri başkasının elinde bulunan bir şey Isskitmda «Bu bizim müverrisimizin terekesindetrdir.» diye dâva edebilir­ler. Fakat «Fülân vârisimde, meselâ: Şu kızımda bir şeyim yokdur.» diye ikrar etse artık sair vârisler ondan vedia namiyle bir şey dâva edemezler. (Abdürrahım Fetavâsı.)

(İmam Malik'e göre marizin nikâhı duhulünden evvel de sonra da fesh edilebilir. Duhûl bulunmamış ise zevceye bir şey verilmesi lâzım gel­mez. Duhûl bulunmuş olursa yalnız mehr-i misil icab eder. Daha nikâh fesh edilmek  mariz vefat etse zevcesi iddet bekler, fakat duhûl bulunmuş olsun olmasın vâris olamaz.

Mariz, nikâhdan sonra şifa bulduğu takdirde ise bir bakımdan yine müfarekat lâzım gelir. Fakat bir kavle göre de nikâh, caiz bulunmuş olur.

Kezalik: Marizenin evlenmesi de caiz değildir. Bununla evlenmiş olan erkek, bunun mirasına nail olamaz, duhûl bulunmuş olsun olmasın. Şu kadar var ki, duhûl takdirinde mehre müstahik olur. (Elmuhallâ.)

Şafiî'lere göre de maraz, iki türlüdür. Birisi, kendisinde ölüm kor­kusu egleb olan marazdır. Böyle bir marizin atiyyeleri vasiyyeı hükmün­dedir. Diğeri, ölüm korkusu eğleb olmayan marazdır. Böyle "marizlerin atiyyeleri, sahih bir kimsenin atiyyeleri mesabesindedir. Velev ki bu ma­razdan vefat etsin. Bu iki türlü marazın arasını tefrik ve tâyin müşkil olunca ehl-i ilme müracaat edilir. Bu hususda iki âdil şahidin şahadeti ki­fayet eder.

Bir kimse, maraz-i mevtinde evlenebilir, vefatında zevcesi vâris olur. 0  Şu kadar var ki, mehr-i mislden ziyade mehr tesmiye edilmiş olursa bu ziyade mikdar, muhabât kabilinden olub verilmesi lâzım gelmez.

Kezalik: Maraz-i mevtde talâk muteberdir. Mutadde-i bâine vâris ola­maz. Fakat Şafuyyeden bazı zatlara göre bu halde tatlik edilen kadın, vâ­ris olur. Velev ki vefat zamanında iddeti nihayet bulmuş olsun. Başka ri­vayete göre de bu mutallâka başkasiyle izdivaç etmiş olsa da vâris olur, bazılarına göre de başkasiyle izdivaç etmedikçe vâris olur.

Bir kimse, maraz-i mevtinde vârisine bir şey hibe ve teslim etse ve­fatında bu hibe merdûd olub terekesine idhâl edilir. Bu hibenin hâsıl ol­muş bir gailesi bulunursa bu da terekeye aid olur. Fakat maraz-i mevt ile mariz olanın başkalarına hibesi, sadakası" veya itâkı ^malının sülüsinden muteberdir. (Kitâbül'üm.)

(Hanbelî'lere göre de maraz-i mevt ile marizin teberruatı, muhâbâtı, kabz edilen hibesi, sadakası, vakfı, alacağından ibrâs?, malı mucib cina­yetleri afvi, müneccezen yapılan itâkı malının sülüsinden muteberdir. Cumhurun kavli de böyledir.

Maraz-i mevtdekİ atiyyeîer, sadakalar, şu beş hususda vasiyyet hük­mündedir :

(1)  : Bunların nafiz olması için ya sülüs-i mal, müsaid veya vârisler mücîz olmalıdır.

(2)  : Bunlar vârislerden herhangi biri hakkında caiz olmaz. Meğer ki sair varisler icazet versinler.

(3)  : Bu sadakaların fazileti, hal-i sihhatda yapılan sadakaların fazile­tinden noksandır.

(4) : Bu sadakalara ve atiyyelere sülüs-i malde sair vasiyyetler mü-zahim olurlar. Bunları da sülüsi maldan tesviye îcah eder.

(5)  : Bunların sülüsi maldan çıkmalarında hal-i mevtdekî mal nazara Maraz-i mevt halinde, yapılan atiyyeîer, sadakalar, şu beş hususda da vasiyyetden  ayrılırlar  :

(1)  : Bunlar, muti hakkında lâzımdır, bunlardan çok olsalar da rücu edemez. Vasiyyetden ise rücu sahihdir.

(2) : Bunların  kabul veya red edilmeleri, mu'tînin hayatında fevri­dir. Vasiyyetin kabuli, reddi ise bâdeîmevt muteberdir.

(3)  : Bunların sıhhatları, malûm olmalarına ve bir şarta talik edilme­miş bulunmalarına mütevakkıfdır. Vasiyyet ise böyle değildir.

(4) : Bunlar, vasiyyet üzerine takdim olunurlar. îmam Şafii'nin, Eim-mei Hanefiyyenin kavilleri de böyledir. Yalnız itak suretiyle olan vasiy­yetin bunlara takdim edileceği de bu zevatdan mervîdir.

(5) : Bu atiyyeîerin kabz edilmesinden evvel mu'tî vefat etse vârisle ri muhayyer olurlar. Dilerlerse kabza müsaade ederler, dilerlerse mücü olmayıb atiyyenin kabz edilmesine mâni olurlar. Vasiyyet ise bâdelmev vârislerin rizalanna tevakkuf etmeksizin kabul ile lâzım olur. (Elmuğnî)

(Zâhirî'lere göre marizin tasarruf atı maliyyesi tamamen nafizdir. Ni­tekim yukarıda beyan olunmuşdur. Fakat mariz ile marizeden hiç birinin nikâhı sahih değildir. Bunlar ile eşleri arasında miras carî olmaz. O ma­razdan gerek vefat etsinler ve gerek etmesinler.  (Elmuhallâ, Elmuğn). [29]

 basa dön

 

Hacrin Hikmeti Tesriîyyesi :

 

137 - : Nazar-ı îslâmda insanlar esasen hür olarak dünyaya gelir­ler, kabiliyyetlerine göre her türlü meşru tasarrufata selâhiyetli bulunur­lar. Ancak bazı ârizî hâllerden dolayı bu selâhiyyetlerini tamamen veya kısmen istimal edemezler. Meselâ: Çocuklar, matuhlar, mecnunlar, çocuk­luk hali gibi muvakkat ve eteh, cinnet hâlleri gibi ârizî sebeblerden dola­yı selâhiyyeti tasarrufiyyeden kısmen olsun mahrum bulunurlar. Bu da hem kendilerinin, hem de efradından bulundukları içtimaî hey'eün selâ­meti, refahı, faidesi icablanndandır. Bilâkis kendi hareketlerinin güzelce, tanzime, faaliyyetlerinin semeresini, gayesinin temin ve teemmüle hakkiy le muktedir olamayan böyle kimselerin bütün tasarrufatda serbest bırakıl­maları ise hem kendilerinin hem de âmmenin bir çok zararlarına bâî? olabilir. Binaenaleyh bunların mehcur bulunmaları maslahat ve hikmet muktezasıdır.

Bulûğ çağına yetişmiş olmakla beraber sefih olanların, veya fazla Lorc yaparak onu bunu mutazarrır edenlerin", veya esasen hakka karşı is­yanın bir neticesi olarak rikke mübtelâ olanların, veya ölüm hastalığına tutulub da tam bir şuur ile hali, istikbâli düşünmeyecek bir halde bulu­nanların bazı tasarruflardan men ve hacr edilmeleri de yine ferdî ve ictı-mâî maslahat ve hikmet icabıdır.

Vâkıâ bunların da sair mükellef insanlar gibi hürriyeti tasarrufiyyeye malikiyyetleri bir esasdır. Fakat kendilerindeki israf ve tebzir, muva­zenesiz muamelât ve saire kendilerinin bu mehcuriyyetini müstelzim ol-muşdur.

Ancak imamı Âzam Hazretleriyle bazı fukahayı kiram, insanlardaki hürriyet-i tasarrufiyyenin, ehliyyet-i hukukıyyenin bir esas olduğunu na­zara alarak hir şahsın sefehinden veya medyun bulunmasından dolayı hacr edilmesini ve bu suretle onun medenî hukukdan kısmen olsun mahrum bırakılmasını şerefi insaniyyet ile mütenasıb olmayacağından muvafık gör­memişlerdir. Fakat sair fukahayı kiram, âmme menfaatlerini daha ziyade nazara almış, bu husüsdaki mehcuriyyeti içtimaî hayatın zaruri yy atından görmüşdür. Hattâ yukarıda da işaret olunduğu üzere îmam Muhammed Hazretlerine göre bir sefih, mücerret sefahatinden dolayı münhacir bulu nur, velev ki hâkim tarafından hacrine karar verilmiş olmasın. îmam Ebû Yûsuf Hazretleri ise içtimaî hayatın zarûriyyetlerini nazara almış-, bir in­sanın mücerred israf ve tebzir sayılacak hareketinden dolayı hemen mün­hacir olacağını mvafık görmemişdir. Çünkü israf ve tebzir suretinde görü­len bir hareketin celb-i kulûb, bezl-i âtifet, idare-i maslahat gibi bir mak­sada müstenid olması da melhuz-dur. Bu cihetle sefihin veya medyunun ^ncak hâkim tarafından bittetkik hacr edilebileceğini kabul etmişdir. Bu yüksek müctehidin bu babdaki ictihan daha muvafık görülerek müftabîh olmuş, Mecelle'de de bu kabul edilmişdir.

Velhâsıl : Teferruatdan kat'annazar esas itibariyle hacrin hukukî, ic-timaâî, iktisadî faideleri ve lüzumu zahir, bu cihetle meşrûiyyeti sâbıt ve bilcümle müctehidlerce müsellemdir. [30]

basa dön

 

 (İKİNCİ  BÖLÜM)

 

İKRAHA   MÜTEALLİK MESELELER MUHTEVİDİR

 

İÇİNDEKİLER : İkrahın tahakkukuna aid şartlar., İkrahın nevileri. İkrahın hükmleri : [31]

 

İkrahın Tahakkukuna Aid Şartlar :

 

138  - : İkrahın sıhhatinde  Muteber sayılmasında mücbirin ten» didini ikaa muktedir olması şartdır.

Binaenaleyh yapdığı tehdidi mevkii fi'ile koyamayacak halde bulu­nan bir şahsın ikrahı, muteber değildir. Çünkü böyle bir ikrah ile mük-rehih rızası mün'adim, ihtiyarı fâsid olmaz ki hakkında cebr ve ikrah tahakkuk etsin.

139 - : Mükrehin mükrehünaîeyhi mücbirin veya mücbir kadar ken­disinden kor&duğu adamının huzurunda işlemesi şartdır.

Binaenaleyh mukreh, icbar edilen şeyi mücbirin veya adamının gıya­bında işler ise hakkında ikrah tahakkuk etmiş olmaz. Çünkü bunu ikra­hın zevalinden sonra işlemiş olur.

140 - : Mükrehünbihîn nefsi veya uzvu telef edecek veya elem ve gamını mucib olub rizayı izâle eyleyecek bir halde olması şartdır.

Binaenaleyh bir şahsın arkasına nihayet bir iki baston vurulacağına dair olan bir tehdit ile muteber bir ikrah vücuda gelmez. Fakat göz gibi nazik bir uzuv üzerine vurulacak böyle bir iki baston ile ikrah, tahakkuk eder.

141 - : Mükrehin mükrehünbihin vukubulacağından korkması, ya­ni:  Mükrehünaîeyhi yapmadığı takdirde mücbirin mükrehünbihi  hemen veya bilâhare ika edeceğini zanni galib ile zannetmesi şartdır.

Binaenaleyh bilfiil yapılmayacağı zan edilen kum bir tehdid ile ik­rah husule gelmez.

142 - :  Mükrehin mükrehünaleyhden kablel'ifcrah imtina eder ol­ması şartdır.

Binaenaleyh şürb-î hsmrden ictinab eden bir kimse, buna cebr edil­se hakkında ikrah tahakkuk eder. Fakat zaten şürli hamrda bulunub duran bir şahs hakkında şürb-i hamrda bulunması için yapılacak bir cebr, ikrah sayılmaz.

143 - : tmamı Azama göre mücbirin sultei hâkimiyyeti haiz olma­sı şartdır. Eşhası sairenin cebriyle ikrah tahakkuk etmez, bunu başkasın­dan istiane ile def etmek kabildir. Fakat imameyne göre bu, şart değildir. Tehdidini vücuda getirebilecek her şahsın cebriyle ikrah tahakkuk eder. Sultei hâkimiyyeti haiz bîr kimsenin yapabileceği bir cebri yapabilecek her şahs tarafından ikrah vukua gelebilir. Fetva da bu veçhiledir. (Hin-diyye.)

144 - : îkrahın tahakkuku için vuku bulduğu yerde hükümetin, hâ­kimin bulunmaması şart değildir. Binaenaleyh İstanbul gibi bir  şehirde de ikrah vukuu mümkün ve dâvası mute'berdir. Hattâ bir kimse, bir ikra­ha mebni bir mahkemeye giderek bir hususu, meselâ: Mücbire şu kadar borcu olduğunu bir hüccete rabt etdirse bile muteber olmaz, bilâhare ik­rahın: vukuunu isbât edince bu hüccetin hükmü kalmaz.    (Fetavâyı  Ali Efendi, - Behee.)

 145 - : Yapılması şer'an lâzım, veya mubah olan bir şeyi yapdır-mak için yapılan cebr, ikrah sayılmaz.

Meselâ: Yemininde hânis olan bir kimse, vuku bulan bir ibara mebnı keffareti yeminde bulunsa bundan dolayı mücbire bir şey lâzım gelmez.

Kezalik: Achkdan ölmek derecesine gelmiş olan bir kimse, bir taamı yemek üzere csbr edilse o taamı yiyince zamanı mücbire lâzım gelmez.

Kezalik: Zevcesine hitaben: «Mehrinln bana bağışlamazsan seni boşa-nm.» veya «Üzerine evlenirim.» deyib kadın da bu sebeble mehrinin ba­ğışlarsa sahih olur, bununla ikrah vücuda gelmiş olmaz. Çünkü talâk ve­ya tekrar tezevvüc meşru ef âlden olduğundan bunlar ikrah ile tavsif edi­lemez.

(Zâhirî'lere göre de ikrah, sultei hükümeti haiz olanlara mahsus de­ğildir. Hırsızlar, ve saire tarafından da vuku bulabilir. Çünkü bunların ara­sı kitabda, sünnetde tefrik edilmemiştir. (Elmuhallâ.) [32]

 basa dön

 

İkrahın Nevileri :

 

146 - : tkrah iki kısımdır. Biri, ikrah-ı müîcîdîr ki, nefsi kati, uzvu katı' gibi ağır bir tehdid-.ile vuku bulan ikrahdır. Diğeri, ikraîj-ı gayrı mül-cîdir ki, bir iki tokat, değnek vurmak veya haps etmek gibi hafif bir teh-did ile vuku bulan ikrahdır. Maamafih bu ikinci kısım ikrah, şahsa göre değişebilir. Böyle bir ikrah, mevki sahibi, faziîetkâr, seriüt'teefîsür bir za­ta karşı, bir iicrah-ı müleî mahiyyetinde görülebilir.

147 - : îkrah-ı mülcî, hem tasarrufatı kavliyyede, hem de tasarru-fati fi'üiyyede muteberdir. İkrah-ı gayri mülcî ise yalnız tasarrufatı kav-iiyyede muteber ise de tasarrufatı fi'iliyyede muteber değildir.

Binaenaleyh tehdidini ikaa muktedir bir kimse, bir şahsa hitaben: «Füîâmn şu malını itlaf et, yoksa seni öldürürüm veya burnunu koparı­rım.» diye ikrahda bulunsa bu bir ikrah-ı mülcî olur, o şahs, o malı itlaf edince zamanı yalnız mücbir olan kimseye lâzım gelir, mükrehe lâzım gelmez.

Fakat «Fülâmn şu malım itlaf et, yoksa seni döğerim, veya hapis ede­rim.» diye ikrahda bulunsa bu, bir ikrah gayri mülci olur. Bu suretde o şahs bu malı itlaf etse ikrah muteber olmayıb zamanı bu mutlif olan şah­sa lâzım gelir,                             

148 - : İkrahlar, mükrehünaleyh itibariyle de üç kısımdır. Şöyle ki: Eğer ikrah ile vuku bulacak tasarrufatı hissiyye, ahkâm-ı uhreviyye iti­bariyle mubah, haram, îâzimülicra kısımlarına aynîır.

Meselâ: Bir kimse, bir- ikrah-ı mülcîye binaen kalben kemal-i itminan ile mümin olduğu halde lisanen keîime-i küfürde bulunsa âsim olmaz. Bu hususda bir ruhsat-ı şer'iyye vardır. Fakat sebat eder de kelime-i küfrü telâffuz etmediğinden dolayı öldürülürse indellâh mecur olur.

Kezalik: Böyle bîr ikraha mebni başkasının bir malîm itlaf etmek mubah dır. Bunu bilikrah yapan âsim olmaz. Hattâ zahir olan da şudur ki, bir müslürnan-, bir din kardeşinin ikrah yüzünden bir zulme uğramaması için kendisinin malının itlafına razı olur, kardeşini ihya için bu ksdar zarara razi olarak katlanır. Hapis ve hafifen darb edilmesi de bu kabilden­dir. Maamafih, mükreh, başkasının malını itlafın esnasındaki memnuiyye-tî düşünüp de bundan kaçınarak kati edilirse sevaba nail olur.

Bilâkis hangi bir ikraha mebni bir kimseyi kati etmek, veya onun bir uzvunu kesmek veya onu helakinden korkulacak derecede döğmek veya kendi ebeveynini az olsun çok olsun darb etmek haramdır. Bir şahs, ikra­ha mebni bunları yapamaz, nefsier müsavidir, anaya babaya ezada bulun­mak ise kat'iyyen memnudur, artık nefsini korumak için bunları irtikâb edemez.

Hattâ mücbir, kendisini döğmek veya öldürmek üzere mükrehe izin verse de mükrehin bunları yapması mubah olmaz, yaparsa âsim olur. Na­sıl kî, bir insan bunları kendi hakkında ria yapamaz haramdır. Bunlar iba-he ile mubah olmazlar.

Fakat bir ikrahı mücbire mebni şarab içmek, meyte veya hınzır eti yemek gibi şeyler lâzimülicra olur, bunları bu halde yapmak farzdır, bun-ları yapmayib bu yüzden kati edilmesi günaha bâisdir.   Meğer ki bunları yapmaya şer'an mezun olduğunu bilmesin. (Eedâyî, Hindiyye:)

149 - : Zina da kati hükmündedir. Binaenaleyh ikrah ile zina mu­bah olmaz. Hattâ İmamı Azamın bir kavline göre mükrehen zinada bulu­nan şahs hakkında haddi zina cezası lâzım gelir. Fakat imameyne göre lâ-z:m gelmez: îmaim Âzam da bilâhare buna kail olmuşdur. Bu halde kadı­nın mehri zâmye lâzım gelir. Kadın da zina için ikrah edilmiş olsun olma­sın, tkraha maruz kalan kimse, zinadan imtina eder de bu yüzden öldürü-lürse mecûr olur. Bilâkis bunu irtikâb ederse günaha girer. îkraha rağmen nefsini temkin etmeyib de hakkında cebren bu fazihe irtikâb edilen kadın, âsim olmaz.

Velhâsıl : Zinadan imtina etmek herhalde elzemdir. Şu derecede ki, bir harbî, bir müslime : «Su cariyeyi zina etmek üzere bana teslim eder­sen esir bulunan bin müslümam sana def eder, esaretden kurtarırım.» de­se de O müslim için o cariyeyi bu harbîye teslim etmek helâl olmaz. Hin­diyye, Hizanetül'müftîn.)

150 - : Bir kimse, bir takım eşhas tarafından «Mâlinin yerini göster, ve illâ seni kati ederiz.» diye tehdid olunduğu halde mâlini göstermeyib de bu yüzden kati edilse âsim olmaz.    Mâlini göstermekle    alacak olsalar, bu mali kendisine karşı zâmin olurlar. {Mebsût, Hindiyye). 'Zahirîlere göre ikrahlar şu iki kısma ayrılırlar:

(1) : Söz üzerine ikrahdır. Bu ikrah île hiç bir şey vâcib, sabit olmaz. Meselâ : Bir kimse, vâki olan ikraha mebni küfr etse. kazifde, ikrarda, ni-kâhda, talâkda, beyi ve şırada, nezrde, yeminde, itakda, hibede bulunsa veya bir gayri müslim iyman etse bunların hiç biri muteber olmaz. Çünkü mükreh, mücbirin emr etdiğî sözü hâkidir. Hâki üzerine ise bir şey lâzım gelmez. Meğer ki kemlisi de bunlara bilihtiyar niyyetde bulunsun. Nite­kim :    buyurulmuşdur.  Evet..  Amellerin hükmleri ancak niyyetlere göredir. Ve herkes için niyyet etdiği şey sâbit-dir.

(2) : Fi'il üzerine ikrahdır. Bu da iki kısımdır. Biri, zaruret halinde mubah sayılacak bir fi'il üzerine ikrahdır. Diğeri de zaruretin ibahe edemi-yeceği bir fi'il üzerine ikrahdır.

Meselâ : Bir kimse için ikrah üzerine şarab içmek, hinzir eti yemek veya bir müslimin veya bir zimmînin bir malını yemek mübahdır. Böyle başkasının malını yediği takdirde hazır malı var ise yediğinin kıymetini vermesi lâzım geiîr. Hazır malı yok ise üzerine bir şey lâzım gelmez.

Kezaîik : Bir kimse, saneme, salibe secde etmek üzere cebre maruz kalsa Allah Taâlâ secde niyyetiyle hemen secdeye    kapanabilir,' sanemin veya salibin cihetine secde etdiğine' aldırmaz. Çünkü buyurulmuşdur.

Fakat bir kimse, bir masûmûddem şahsı Öldürmek, yaralamak, döğ-mek veya malını ifsâd etmek üzere ikrah olunsa bunları yapması müban olmaz. Bunları bilikrah yapan kimse hakkında da kısas, zaman lâzım gelir. Çünkü kendisine yapması haram olan bir şeyi yapmış olur.

Kezaîik : Masiyet yolunda olan, meselâ : Helâl olmayan bir yolculuk-da veya helâl olmayan bir mukatelede bulunan kimsenin, muztar kalsa da şarab içmesi, kan veya meyte eti gibi şeyleri yemesi tevbe edinceye kadar mubah olmaz. Çünkü böyle bir müsaade onun isim ve udvanda bulunma­sına, kafi tarikde, fesadı sebilde bulunmasına yardım demekdir. îmam Şafiî ile Ebü Süleyman'ın kavli de böyledir. îmam Malik'e göre ise böyle bir kimse de bunları ızürar halinde yiyib içebilir.

Lûğatde ikrah -denilen ve his ile bilinen her şey ikrahdır. Kati ile, darb ile, habs ile, ifsadı mâl ile olan tehdidîer, ikrahdır. Velev ki böyle bir tehdid, başka bir müslüman hakkında yapılacak suretle vuku bulsun.

Bîr iki sevt ile, yani neden olursa olsun döğme aletiyle yapılacak döğ-rae tehdidiyle de ikrah tahakkuk eder. (Elmuhallâ.)

151 - : îkrah-ı muteber ile, yani : Şeraitini cami' bir ikrah ile yapı­lan ve kabili fesh olmayan bir tasarrufı iavlî, nafizdir, fesh edilemez. An­cak bunlardan -dolayı bir zaman lâzım gelirse o mücbire tazmin etdirilir. Nikâh, talâk, ric'at, iylâ, zihar, nezr, katili kısasdan afüv bu kabilden Meselâ ; Bir kimse, bir kadını mehr-i mislinden ziyade biı mehr ile bilikrah tezevvüc etse nikâh sahih olur, fesh edilemez. Fakat mehr-i mis­linden ziyadesi muteber olmaz. Bu ziyade mehri, mücbirin tazmin etmesi lâzım gelmez. Fakat îmam Tahtâvî'ye göre bu ziyade dahi lâzım gelir, an­cak bunu mükreh, mücbirden alır. (Hindiyye, Bezzaziyye.)

Kezaîik : Bir kimse, mehr tesmiyesiyle almış olduğu zevcesinin kab-ledduhûî İkraha mebni tatîik etse talâk sahih olur. Ancak kadına verilmesi lâzım gelen nısf mehri, mücbirin- tazmin etmesi icab eder. Münakehât meb-hasine müracaat!.

152 - : îkrah-ı muteber ile yapılan ve kabili fesh bulunan tasarruf­lar, ikrah ile yapılınca nafiz olmaz. Belki mükreh, muhayyer olur. îkrahın zevalinden sonra dilerse bunlara icazet verir, tasdik eder ve dilerse bun­ları fesh eder, ikrarını tekbiz eyler. Bu hususda ikrahın - mülcî ve gayrı mülcî olması müsavidir.

Beyi ve şirâ, icar ve isticar, rehin, hibe, vakf, ferağ, tecil-i deyn, ıs-kat-ı şüf.a, kefalet, bir deyni veya bir ayni ikrar, mal dâvasından bir şey üzerine sulh, talâkdan başka bir hususa vekâlet medyunu ibra bu kabil ta­sarruf at dandır.

Meselâ : Bir kimse, bir malini ikraha mebni satsa   bilâhare bu satış muamelesini fesh ederek o malını istirdad edebilir. (Netice, Feyziyye, Al;

153 - : Bir kimse, vuku bulan ikraha mebni satdığı malı, müşterisi' başkasına satarak eîden ele geçmiş bulunsa da akdi bey'i fesh ile istirdad edebilir. Meğer ki müşteri, o malda feshi kabil olmayan bir tasarrufda bulunmuş olsun. Artık miikreh, akdi fesh edemez, belki malının bedelini-müşteriye tazmin etdirir.

154 - : Mükrehen vuku bulan beyiler ile fâsiden yapılan beyiîer arasında birkaç veçhile fark vardır. Ezcümle mükrehen beyi vukuunda mebi, yukarıdaki mesele veçhile elden ele geçmiş olsa da mükreh, akdi fesh ile mebii istirdad edebilir. Bey'i fâsîd de ise müşteri, mebii taâdelkabz başkasına bey'i sahih ile satarsa artık birinci bâyiin hakk-ı feshi sâkit olu;. Çünkü bir bey'i fasidin fesadı, kabili fesh olması, hakk-ı şer'îden dolayıdır. Buna hakk-ı abed, yani : İkinci müşterinin hakkı taallûk edince bu hak, abdin ihtiyacından dolayı takdim olunur. İkrah suretiyle olan fesâd-i ak d de ise fesâd, hakk-ı abdin, yani : Mükrehin hakkının taallûkuna mebnidir. Buna bilâhare diğer bir abdin de hakk-ı taallûk etse bu haklar mütesavi bulunmuş olur. Binaenaleyh ikinci hak sahibini tercihe medar bulunmadı-, ğından birinci hak sahibinin yani : Mükrehin hakkına, akdi feshe olan se-, iâhiyyetine halel gelmez.

Bir de bey'i mükrehde,'mükreh bayi ise semen ve müşteri ise mebi. elinde emaneyet bulunur, taaddisi olmaksızın zayi olsa kendisine zamanı lâzım gelmez. Binaenaleyh mükreh, bilâhare bey'i fesh ile mebii veya se­meni istirdad etse elinde telef olanı tazmin etmekle mükellef olmaz. Halbu ki fâsid bir beyide mebi ile semenden her biri mazmundur. Bunlar taaddi ve taksir olmaksızın da telef olsalar misillerini veya kıymetlerini tazmin lâzım gelir.

Bir de bey'i mükrehi yalnız mükreh olan taraf   fesh edebilir.  Bey'i fasidi ise iki taraf da fesh edebilir.

Bir de bey'i mükreh, icazetle caiz olur. Bey'i fâsid ise   icazetle caiz, sıhhate münkalib olmaz. (Bedâyî, Hindiyye, Reddimuhtar.)

155 - : Bayi ile müşteriden ikisi de mükreh olunca ikisi de ikrahın zevalinden sonra muhayyer olur. Binaenaleyh müşteri, mebii kabz etdikden sonra bey'e icazet verse onun hakkında bey'i caiz, bâyiin muhayyerliği baki olur, İkisi de ikrahın zevalinden sonra bey'i mücîz olsalar ikisinin de muhayyerliği sâkit olur. (Hindiyye.)

156 - : Bir kimse bir şahsı ikrah-ı mülciye binaen kati etse İmamı

Âzam ile İmam Muhammed'e gere kısas mükrehe değil, mücbire lâzım ge­lir. Şu kadar var ki, mükreh de ta'zir olunur. İmam Ebû Yusuf'a göre mük­rehe de, mücbire de kısas lâzım gelmez, mükrehe diyet vermesi icab eder. İmam Züfer'e göre ise kısas mükrehe lâzım gelir, mücbire değil. İmam Şa­fiî'ye göre de her ikisine de vâcib olur. Çünkü kati, âdeten zuhukı hayata müfzi olan fi'ilin ismidir. Bu fi'il ise her ikisinde bulunmugdur. Şu kadar yar ki, mükrehden mübaşereten, mücbirden de tesebbüden vuku bulmu$-dur. Artık kısas ikisine de lâzım gelir.

îmam Züfer'e göre kati, hakikaten, hissen ve müşahedeten mükreh tarafından vuku buîmuşdır. Mahsusi inkâr ise mükâberedir. Hakikate iti­bar ise asidir, bir delil bulunmadıkça bundan udûl edilemez.

İmam Ebû Yusuf'a göre de mücbir hakîkaten katil değildir, belki katle sebebdir. Katil ise hakikaten mükrehdir. Artık mükrehe kısas vâcib olmayınca mücbir üzerine de vâcib olmaz.

İmamı Azama göre ise manen katil, mücbirdir. Mükrehden vuku bulan ise sureti katidir, bu cihetle mükreh âlet-i kati mesabesindedir.   Maahaza bir hâdis-i şerif'de buyurulmuşdur. Yani : Bu ümmeti merhumeden hata ve nisyan tarikiyle veya ceb-rü ikrah ilcasiyle vuku bulan şeyler me'fuvdur, bir şeyden âfüv,ise onun mucebinden de afüvdür. Artık bu hadis-i şerifin zahrine nazaran müstelc-rehen yapılan bir katlin mucebi olan kısas da me'fuvdur, artık mükrehe kısas lâzım gelmez. (Bedâyî, Fethüî'kadir.)

157 - : Bir maktulün mükellef olan vârisleri katili, maruz kaldıkları bir ikraha mebni kısasdan af etseler, af sahih ve muteber olur. Çünkü hail ile sahih olan tasarruflar, ikrah ile de s-ahih olur. Kısasdan afüy hususun­da ise hazl ile cid müsavidir. îkrah ile yapilıb diyet itasını icab eden cinayetlerde    de diyet itası, mükrehe değiî. mücbire lâzım gelir. {Neticetül'fetavâ.)                     

158 - : Cebre müstenid olan arazi ferağı, sahih değildir.

Meselâ : Bir kimse, zevcesi hakkında cebr ve ikrahda bulunmak sure­tiyle kendisini vekil tâyin etdirerek kadının arazisini başkasına ferağ etse muteber olmaz. Kadın bilâhare bu ikrahı isbât ederse arazisini istirdad edebilir. (Abdürrahim Fetavâsı.)

159 - : Bir müslim rîddet üzerine ikrah edilse zevcesi mübâne oî-rnaz. Kadın «Ben senden mübâne oldum.» deyib o müslim de «Kalbim mutmainnün bil'iman olduğu halde ben o riddeti izhar etdim.» dese söz, istihsânen o müslimin olur. Çünkü firkati, islâmiyyetden insilâhı münkir Bir gayri müslim ise mükrehen müslüman olsa hakkında hayr-i mahz olduğuna ve zahiri haline nazaran - islâmına hükm olunur. Fakat böyle ikraha mebni müslüman oîan bir şans bilâhare islâmdan rücu etse irtidadma mebni kati edilemez. fMuhît, Haniyye, Fethül'kadir.) [33]

Yirmi Dördüncü Kitabın Sobu

 basa dön

 

Bir Mukaddime Île İki Bölümden

Gasb Ve İtlafa Müteallik Bazı Istılahlar

 

1 - (Gasb) : Lûğatde başkasına aid bir şeyi istimal etmek için düş­manlık ve tegallüb yoîiyîe alıvermekdir, o şey gerek mal olsun ve gerek olmasın.

îstıîahda: «Bir kjjnsenin mütekavvim ve muhterem bir malını saraha­ten ve deîâlet&n veya âdete nazaran izni olmaksızın haksız yere elinden veya daire-i tasarrufundan ahz etmekdir.»

Gasbm lûgavî mânası, ıstılahı mânasından eamdır, daha şümullüdür.

Meselâ : Hür bir insanı alıb kaçırmaya lûgatde gasb denilirse de isti­landa gasb denilmez. Gasb yerinde «îğtisab» da kullanılır.

(Malikî'lerce gasb, ıstılahda : «Başkasının malmı kahr ve taaddi sure­tiyle bilâ hirabetin ahz etmekdir.» hırabe kaydiyle yol kesiciler tarif de;ı hariç bırakılmışdır. Çünkü yol kesicilik de lûgaten bir gasb ise de hususî ahkâma tâbi olduğundan ıstılah itibariyle gasb değildir. (Şerh-ı Muham-med Hırşî.)

(Şafiî'lerce gasb; lûgatde bir şeyi zulmen ahz etmekdir. îstılah-ı şer'î-de yani başkasının hakkına zulüm' ve taaddi veçhile el koy-makdan ibaretdir»)

(Hanbelflere göre de gasb : «Harbîden başka bir şahsın örfen istilâ sayılan bir fi'il ile bir kimsenin hakkına haksız yere kahren müstevli olma­sıdır.» Harbînin istilâsı, gasb değildir, o istilâ etdiği bir mala malik olur. Sirkat, nehb, ihtilas da gasb değildir. Çünkü bunlarda kahr ve istilâ yok-dur. Gasbın mücahereten, yani alenen olması da şart olarak gösterilmekte­dir. (Keşşafül'kına.)

2 - (Gâsıb) : Başkasının malını elinden veya daire-i    tasarrufundan tegallüb tarikiyle haksız yere alenen ahz eden kimsedir.

Meselâ : Bir zatın emini elinde bulunan bir malı, kendisinin daire-ı tasarrufunda bulunmuş olur. îşte bu malı başkasının haksız yere tegallüben alması da bir gasbdır ki, o zatın elinin kasr etmiş, yani bu malında tasar-rufdan men eylemiş olur.

3 - (Magsub) : Başkasından haksız yere tegallüben    ve alenen ahz edilen şeydir. Bunun ıstilahen magsub sayılabilmesi için mütekavvim, mua-terem bir mal olması lâzımdır. Gasb lâfzı da «Magsub» mânasına kullanılır.

4 - (Magsubimnıinh) : Elindeki veya daire-i tasarrufundaki bir ma-i başkası tarafından tegallüben ve alenen ahz olunan kimsedir.

5 - (Ahz) ; Bir kimsenin bir şeyi olması, tutması, tahsil edib kendi nefsine zam etmesi demekdir ki bazen: meşru suretde olur, bazan de kahr ve galebe yoluyle olarak gasb veya sirkat sayılır.

6 - (Kaimen kıymet). : Binaların veya ağaçların bulundukları   yer­de durmak üzere kıymetleridir. Bunu tâyin için bunların bulundukları yer, bir kerre bu binalar ile veya ağaçlar ile beraber,   bir kerre de bunlardan halî olarak takvim olunur, yani kendisine kıymet biçilir, aradaki fark ne ise o, bu binaların-veya ağaçların kaimen kıymeti olmuş olur.

Meselâ: Bir arsanın kıymeti üzerindeki müstekar bina ile beraber bu bi­nadan hali olduğu halde ise beş yüz lira olarak îesbit edilse bu binanın karnen kıymeti beş yüz lira olmuş olur.

Binaların böyle kaimen kıymetine (Mebniyyen kıymet) de denir. Ağaç-lamı kaimen kıymetine de (Nabiten kıymet) de denilir.

7 - (îakîûan kıymet) :,Arsa üzerindeki bir binanın  aya ağacın kal'mdan, yani yıkılmasından, koparılmasından, sökülüb atılmasından son­raki kıymetinden ibaretdir.

Meselâ : Bir binanın kıymeti, arsa üzerinde iki bin Ura, yıkıldığı tak­dirde beş1 yüz lira olsa makiûan kıymeti, kaimen kıymetinin yarısına mü­savi olmuş olur.

veya ağacın   maslûan kıymetinden söküb yıkma ücreti çıkarıldıkdan sonra hâki kalan mik-d ardır.                                                            

8 - Meselâ: Bir binanın makiûan kıymeti beş yüz lira, yıkılması ücreti, de yüz lira takdir edilse müstahikkurkali' olan kıymeti dört yüz lira etmiş olur. Bu kıymete (Mamuren bü'kali' kıymet) de denir.

9 - (Tarik-ı âm) : Gayrı mahsur -= Sayısız bir kavmin gidib gelmek-de oldukları yoldur. Nafiz ve gayn nafiz olabilir. Gayrı nafiz tarik, çıkmaz yol demekdir.

10 - (Tarik-î has) : Mahdûd kimselerin mülkünde bulunan yoldur ki nafiz ve gayri nafiz olabilir, (Ked dür muhtar.)

11 - (Hâit) : Duvar, tahta perde ve çit demekdir. Ce'mi haytândır.

12 - (Marre) : Tarik-i âmdan mürur ve ubûr eden, yani geçib giden kimselerdir- Yoldan geçib gidene (Gabiri sebil) denir.

13 - (Noksan-ı arz) : Bir yerin üzerine ekin ekilmeden, veya bina ya­pılmadan evvel değeri olan kira bedeliyle ekin ekiîdikden veya bina yapıt-dıkdan sonra değeri olan kira bedeli arasındaki mikdardir.

Meselâ : Bir tarlanın ziraatden evvel kira bedeli bin, ziraatden sonra ise sekiz yüz kuruş olsa noksan-ı arz, iki yüz kuruş olmuş olur. Müftabih olan budur. Fakat bazı fukahaya göre böyle bir tarlanın ziraatden evvel sd-tıldığı takdirdeki kıymeti ile ziraatden sonra satıldığı takdirdeki kıymeti arasındaki tefavüt ne ise noksan-ı arz ondan ibaret bulunmuş oîur. (Mec-maüî'enhür.)

14 - (Mübaşerete» itlaf) : Bir şeyi başkasının fi'ili araya girmeksizia bizzat itlaf etmekdir ki o şeyi böyle telef edene (Fâil'i mübaşir} denir.

15 - (Tesebbiiden itlaf) : Bir şeyin telef olmasına sebeb   olmakdır. Yani bir şeyde başka bir şeyin âdet cereyanı üzerine telefine müeddi   olan bir işi vücuda getirmekdir. Bunu böyle yapan şahsa1 (Mütesebbib) denir. .

Meselâ : Bir kimse asılmış bir kandilin ipini kesmekle kandil yere dü-şüb kırılsa ipi kesmesine göre fâil-i mübaşir, kandilin kırılmasına sebebiy-yet vermesine göre de mütesebbib bulunmuş olur. [34]

 basa dön

 

Gasba Dairdir

 

İÇİNDEKİLER : Gasbın rükünleri. Gasbzn şartlan. Gasbm hükmleri. Akarlarda gasb carî olub olmadığı. Magsubun aevâldi, münafiî mazmun mu-Gaçtbül'gasıbın hükmü. Gasb edilen şeylerin red ve istirdadı. Gasb edi-şeylerin misüleriyle veya kıymetleriyle tazmini.  Magsısbun tağyir ve

16 - : Gasbın rükünleri, bir malın ayninde yapılan bir fi'il ile mu­hik eli izâle ve mübtil eli isbatdan ibaretdir. Böylece izâle ile beraber isbât, tahakkuk etmedikçe gasb vücuda gelmiş olmaz. Bu, tmairn Âzam ile îmam Ebû Yusuf'a göredir.

Binaenaleyh bir kimse bir mala bihakkın vaz-ı yed eden bir şahsın elinden o malı cebren alıb götürürse bu ahb götürmek fi'iüyle o maldan o sahsm muhik olan elinin izâle etmiş ve o mala kendisinin mübtil olan eli­ni haksız yere vazı' etmiş olacağından bu hareketi bir gasb olmuş olur. Bunda bütün fukahanin ittifakı vardır.

Fakat İmam Muhammed'e göre gasb, yalnız muhik eli izâle ile de vü­cuda gelir. Velev ki mübtil eli isbât bulunmasın.

(Eimme-i Selâseye göre ise gasb, yalnız yed-i mübtileyi isbât ile de tahakkuk eder. Velev ki yed-i muhikkayı izâle bulunmasın.)

Bu ihtilâfın semeresi şu gibi meselelerde tezahür eder :

(1) : Bir kimse başkasının bir malını, meselâ hayvanını tagalîüben alıb götürse bilitifak gâsib olur. Çünkü bunda hem   muthik eli izâle, hem de mübil olan eli isbât vardır.

(2) : Bir kimse bir şahsı bir malının, meselâ   koyunlarının başından tagalîüben uzaklaşdırmakîa veya hapis etmekle koyunlar zayi olsa, İmamı Âzam ile İmam Ebû Yusuf a göre o kimse gâsıb olmuş olmaz. Çünkü "ko­yunlar üzerinde yed-i mübtiîesini isbât etmiş değildir.    Fakat îmam Mu­hammed'e göre gâsıb olur. Zira sahibinin yed-i muhikkasmı izâle etmiç-dir.

(3) : Bir kimse başkasının döşeyib yapmış olduğu bir yatağına izni ol­maksızın gelib yatsa da bâdehû bu yatak kendisinin taaddisi ve taksiri ol­maksızın telef olsa bu kimse, Eimme-i Hanefiyyeye   göre gâsıb sayılmaz.

Çünkü bu yatağı başka yere alıb nakl etmemiş, bunda sahibinin muhik eli berdevam bulunmuşdur.

Fakat Eimme-i Selâseye göre ğâsib sayılır. 2ira bunda yed-i muhİK-kayi izâle yok ise de yed-i mübtileyi isbât vardır.

Meselâ Şafiî fukahası diyor ki : Bir kimse başkasının sarahaten veya delâieten izni olmaksızın firâşına otursa veya hayvanına binse gâsıb cimuş olur. Velev ki bunları yerinden nakl etmesin. Çünkü bununla istilânın ga­yesi tahakkuk etmiş olur (Hindiyye, NetayicüTefkâr, MecmaüTenhtiı\ Ni-hayetürmuhtac.)

(4) : Bir kimsenin gasb et-diği bir hayvana başka bir hayvan veya yav­rusu kendiliğinden uyarak gitse telefi takdirinde bu, tâbi hayvan için za­man lâzım gelmez. Çünkü bunda gâsıbın sun'i yokdur,    bu tâbi hayvana yed-i mübtiîesini vazı' etmiş değildir.

(5) : Bir kimse başkasının mülkü içinde rızası olmaksızın   hayvanına binse de oradan bir tarafa sürmeksizin hemen iniverse, Eimme-i Hanefiy­yeye göre gâsıb sayılmaz. Binaenaleyh o hayvan bâdehû telef olsa tazmini lâzım gelmez. Çünkü bu hayvan bir tarafa nakl edilmemiş, bu cihetle sahi­binin yed-i ipuhikltası izâle olunmamışdır.

(6) : Akarda gasbın cereyan edib etmemesi, gâsıbın    elinde magsub-dan hâsıl olan ziyade-i muttasıla ile ziyade-i münfasılanın ve sair menfaat­lerin mazmun oîub olmaması hakkındaki   ihtilâf da bu yed-i muhikkanın izâlesine lüzum olub olmaması esasına müstenid bulunmaktadır. Nitekim ileride izah edileceKdir.

olur. (Hindiyye, Tahtâvî.)    [35]         

 basa dön

 

Gasbın Şartları

 

17 - : Gasb edilen şeyin mal olması şartdır.

Binaenaleyh hür olan insanlarda gasb cereyan etmez.

Kezalik : Bir buğday danesi, bir katre su veya bir avuç toprak, iddihar edilecek bir mal olmadığından bunlarda gasb-i ıstılahı carî olmaz

Kezâlik : Lâşsyi, yani : Kendi kendine ölüb eti yiyilmez olan hayvanı "almak gasb değildir.

Kezalik : Bir kimse başkasının yumurtalarım veya cevizlerini izni ol­maksızın kırsa da içleri bozulmuş bulunsa üzerine zaman lâzım gelmez. Çünkü bir mali istihlâk etmemiş olduğu tebeyyün etmiş olur.

Kezalik : Bir kimse bir şahsın râic olan bir dirhemini kırıb da bunun bakır veya kalay olduğu anlaşılsa tazmini icab etmez. Zira bunun maliy-yetini gidermiş olmaz, belki mağşuşiyyetini, hiyanetini meydana çıkarmış

18 - : Gasb edilen şeyin mütekavvim, mubah olması şartdır. yani muhrez, intifaı şer'an

Binaenaleyh muhrez olmayan şeylerin, meselâ hüdayi nâbit otların ve mubah dağlardaki ağaçların alınması bir gasb değildir

Meselâ ; Bir kimse başkasının arsasında tesebbübü olmaksızın hüdayi nâbit olan bir otu alacak olsa gâsıb, telefi takdirinde bedelini zâmin olmaz

Kezalik: Müslümanlara göre iıamr ve hınzır, mali mütekavvim deği1-dir. Bununla temevvül haramdır. Bu cihetle bir kimse, bir müsîümanııı hamrını elinden alsa bakılır : Mevcud ise aynen reddi lâzım gelir. Fakat itlaf edilmiş olunca kıymetini tazmin lâzım gelmez. Hattâ hamn dökmek içirt kabı kırılsa bakılır, eğer bu kab kmlmaksızm hamn dökmek kabil bu­lunmamış ise bu kabın da kıymetini tazmin icab etmez. Fakat kınlmaksı-zın dökmek mümkün bulunmuş olunca îmanı Muhammed'e göre bu kabı tazmin lâzım gelir. (Tahtavî.)

fakat gâsıb, bu hamn sirke yapacak olsa bunu sahibi istirdad edebi­lir. Çünkü hamr, mütekavvim ve temevvüle mahal olmadığı halde yine bir mülkdür, sahibinin memlûküdür. Mülk, aynin sıfatıdır. Ayin ise bakidir. Ademi tekavvüm ve ademi temevvül bunu mülkiyyetden    çıkaramaz. Şu kadar var ki gâsıb. bunu sirke yapmak için tuz- ve saire sarf etmiş ise bun­ların kıymeti nisbetinde o sirkeye ortak olur. Meytenin deriş: hakkında da hükm böyîedir. (Mefosût-i Serahsî.) Gayri müslimlere aid hamr ve hinzir hakkında (93) ncü meseleden son­raya müracaat!.

19 -. : Gasb edilen şeyin muhterem bir mal olması, yani meşru bir sebebe müstenid olmaksızın ahz edilmesinin haram ve memnu bulunmak şartdır.

Binaenaleyh bir kimse mümatil bulunan medyununun zimmetinde olan alacağını onun ayla cinsinden olan bir malından bizzat istifa etse gâsıb sa­yılmaz. Çükü bu malı almaya şer'an mezundur.

Kezalik : islâm kuvvetlerinin darı harbde rauharib olan düşmanları­nın malından elde etdikîeri ganimetler gasb değildir. Çünkü bu mal, muh­terem değildir. (îuâye, Kuhüstânî.)

20 - : Gasb edilen malın gizlice değil, mücahereten alınması şartdır. Bir malı haksız yere gizlice almak ise sirkatdir ki hususî hukmlere tâ­bidir. Nitekim sirkat bahsinde tafsilâtı yazılmışdır.

21 - : Gasb edilen malın kabili nakl olması, İmamı Âzam ile îmam Ebû Yusuf'a göre şartdır.

Binaenaleyh bu iki İmama göre akarda gasb carî değildir. Fakat îmam Muhammed'e göre akarda da gasb carîdir. Müşarünileyhe göre gayrimen­kul mallar da istilâ, izâle-i yed makamına kaimdir. Şöyle ki: Bir kimsenin akarına zav-ı yed eriib sahibini o akardan çıkarmak veya o akarda cebren ikamet etmek, muhik eli İzâle, mübtil eli isbât makamına   kaim olur,   bu

veçhile akarda da gasb cereyan eder. Nitekim ileride izah ediîecekdir. GASBIN H0KMLERİ :

22 - : Gasbın uhrevİ hükmü, günahdır, azaba istihkakdır. Çünka nâsm muhterem, mütekavvim olan malları her türlü tecavüzden masun­dur. Bunlardan birine bile bile tecavüz kimse, zulüm etmiş, hakkın emrine muhalefet ederek cem'iyyet arasında fena bir misâl vücuda getir­miş, gerek şahısların ve gerek âmmenin emniyyetini selb, menfaatini ihlâl eylemiş, emlâk hürriyetine riâyet etmemiş oîur.

Bir âyt-i kerimede buyurulmuşdur.

Yani : Mallarınızı aranızda bâtıî yere yemeyiniz,    birbirinizin    mallarına haksız yere musallat olmayınız.

Bir hsdis-i şerif'de de buyurulmuşdur. Yani : Bir müslim kişinin malı kimseye helâl olmaz, meğer ki kendi hüns-i rizasiyle olsun. Diğer bir hadis-i şerifde de :   

buyurulmuşdur. Yani müsîümana sövmek fıskdır, onu "öldürmeği cac görmek küfrdür. malının hürmeti de nefsinin hürmeti gibidir ki istihlâli küfre müeddidir.                             

Ancak başkasının malını bir yanlışlık neticesi olarak hataen alib is­tihlâk etmek, uhrevî mes'uliyyeti müstelzim -değildir. Çünkü hata ma'füv-dür. Şu kadar var ki bedeli, mümkün olduğu halde ödenmezse bundan do layı mes'uliyyet teveccüh eder.

23  - : Gasbın dünyevî hükmü, magsubu mevcud ise sahibine aynen iade etrnekden, telefi takdirinde de bedelini zâmin olmakdan    ibaretdir. Nitekim ileride îzah ediîecekdir.

24 - : Gâsıb, gasb vaktinden itibaren zaman mukabilinde magsuto malik olmuş oîur. Şu kadar var ki bilfi'il zaman bulunmadıkça bu mülk. nakısdır.                              ,

Binaenaleyh gâsıb, magsubu satıb bâdehû gasb günündeki kıymetini maksubünminhe Ööese bu satış muamelesi nafiz olur. Fakat magsub olan memlûkü azâd edib bâdehû kıymetinin tazmin etse itak, nafiz olmaz. Çün­kü zaman bulunmadıkça gâsıbın magsuba maîikiyyeti nakısdır. Nakıs bîr mülk ise bey'in nefazı için kifayet ederse de i takın nefazı için kifayet et­mez.

Fakat bu memlûkü gâsıb tarafından daha tazmin bulunmadan satın alan şahs azâd, bâdehû kıymetini gâsıb tazmin etse - esah olan kavle göre - onun bu itakı nafiz olur. Çünkü bu itak, haddi zatında tam bi" mülk üzerine terettüb etmiş olur. Nitekim bu satış muamelesine magsufciinminhin icazet verdiği takdirde de hükm böyledir. (Dürrimuhtar, Reddimuhtar.)                                                                                .

25 - : Magsub, adı tamamen değişecek suretde tagayyür edince, me-reîâ buğday iken oğüdülerek un haline gelince gâsıb, ona zamanı mukabi­linde derhal mal;k ve daha bedelini ödemeden onunla hemen intifa etme­si helâl olur mu? Bu meselede iki kavil vardır. Bir kavle göre gâsıb, mü-cerred böyle bir tagayyür ile magsuba malik olmaz. Binaenaleyh onunla intifa d2 helâl oîmaz. Belki gâsıb, ya be-del-i zamanı tediye etmeli veya bu zaman ile hâkim tarafından hükm edilmeli veya iki taraf zamana razi ol­malıdır ki, bu mülkiyyet sabit ve intifa caiz olsun.

Diğer kavle göre ise bu halde malikiyyet derhâl sabit olur, Orrunla intifa ise istihsanen helâl olmazsa da kıyasen helâl olur. Çünkü gâsıb için mülk sabit oîmuşdur. Tıyb olmanın'şartı ise bedel ile mülkiyyetin sübû tudur. Bunun içindi: ki gâsıb daha bedelini vermeden bu malı başkasına salabilir, hibe edebilir, bunlar maâlhurme nafiz olur. Bu? îmarm Âzam'm kavlidir. îmam Züfer de buna kaildir. Müşarünileyhe göre magsub böyle tagayyür edince, meselâ magsub buğday un edilince, veya et pişirilince bandan magsûbuminhin hakkı münkâti1 olarak kıymetinde takarrür eder. Artık magsûbuminhin rızasına itibar olunmaz, gâşıb onu yiyebilir, ve dile­diğine yedirebilir.

İstihsan cihetine gelince gâsıb, ya bedel-i zamanı ödemeli, yeya be-del-i ??man ile hükm e'dilmeli veya gâsıb ile magsubünminh muayyen bir  belel üzerine sulh olmalı, yahud magsubünminh, gâsıbı ibrada bulunma­lıdır ki şâsıbın bundan intifaı helâl olsun. Bu da imâmeynin kavlidir, müf-tafcîh o'an da budur. İmâmeyne göre o malın gâsıba tıyb olmasının şartı bedelinin verilmesidir.

îmam Necmüddîn Ömer-i Nesefî'den na.kl olunduğuna göre bu zat, İmamı Azamdan bu hususda nakî edilen malikiyyet kavlim tashih etme-mekdir Hanefîyyenin muhakkikleri in-dinde sahih olan şudur ki: Gâsife, magsûba malik olamaz. Ancak zamanı edâ ile veya hâkimin zaman ile hükm etmesiyle veya zaman üzerine magsubünminh ile terazide bulunmakla ma­lik olur. Ve bu sebeblerden birile magsuba malik olduğu halde de ondan tenavüli helâl olmaz. Çünkü buna - beyi fâsidde kabz ile olduğu gibi - helâl olmayan bir fi'il ile temellük etmişdir. Meğer ki magsubünminh hak­kını helâl etsin, o zaman bundan intifaı helâl olur. (Muhît-i Bürhanî, Hin-tliyye, Ebüssûd-i Mısrî.}

26 - : Bir kimse gasb etdiği meselâ bin kuruş ile bin beş yüz ku­ruş kıymetinde başka cinsden bir şey, meselâ taam alsa da tenavül etse veya bunu başkasına hibe etse aradaki farkı, yani beş yüz kuruşu tasad-duk etmesi lâzım gelmez, belki yalnız bin kuruşu magsubünminhe öde­mesi lâzım eelir.

Maamafih magsub böyle tâyin ile taayyün etmeyen nükûd kabilinden bulunduğu takdirde bununla tasarruf neticesinde elde etdiği şeyden gâ-sıfcın. daha bedelini magsubünminhe vermeden tenavül etmesi tiyb olmaz. Bundan hâsıl olan kazanç ise magsubun bedeli tazmin edildikden sonra da hiçbir halde gâsıba tiyb olmaz. Bu, meşayih-i Hanefiyyenin kavlidir.

Fakat bu mesele İmam KerM'ye göre şöyîe'bîr tafsile tâbidir. Gâsıb, bir şey alırken magsub nakdi gösterib onunla o şeyi almış olursa hükıı evvelce beyan olunduğu gibidir. Amma gâsıb bu nakdi gösterdiği halte başkasını verse veya başka nakde işaret etdiği halde bu magsub nakdi ver­se hiç bir nakde işaret etmeyib mutlak suretde aldığı halde bu magsûb nakdi verse bu üç suretde o satın aldığı mal gâsıba tiyb olur, Bazı zatlara göre zamanede haramın çokluğu ve bundan tevakki müskil bir hale geldi­ği cihetle nâsdan haracı defi' için bu babda fetva, îmam Kerhî'nin kavli­ne göredir. (Muhît-i Bürhanî, Hmdîyye.)

27 - : Bir kimse gasb etdiği nükud ile, meselâ bin kuruş ile tasar­ruf neticesinde ayni cinsden bin beş yüz kuraş elde etse İmamı Âzam ile îmam Muhammed'e göre bunun .bin kuruşunu magsubünminhe vermekte beraber kazanç olan beş yüz kuruşu da tasadduk etmesi lâzım gelir, bu beş yüz kuruş kendisine tiyb olmaz. îmam Ebû YÛsUf e göre ise bin ku­ruşu magsubünminhe ödeyince mütebaki beş yüz kuruşu tasadduk etme­si lâzım gelmez.

28 - : Gâsıb, tâyin ile taayyün eden şeylerden olan magsub da, me­selâ kıyemiyyatdan bir kumaşda tasarrufda bulunub bir kazanç elde etse magsubun kıymetini magsubünminhe vermedikçe bundan tenavüi etmesi helâl olmaz.     Kıymetini verdikden  sonra  da bu kıymetden fazla kalan kazanç gâsıba tiyb olmaz. (Hindiyye.)

29 - : Bir kimse gasb etdiği bir para ile veya meta ile tezevvüc et­diği kadına'takarrüb edebilir, bu takarrüb helâldir. Bu paraya veya me-taa bir müstahik çıksa bununla nikâh, münfesih olmaz. Fakat bu para ile satın alacağı cariyeye takarrüb etmesi, sahih olan kavle göre mubah de­ğildir. Çünkü bunun sebebinde bir nevi hubs vardır. (Hindiyye.) Mehr, ni­kâhın bir rüknü değildir. Halbuki bu debel, bey'in bir rüknüdür, onsuz beyi vücuda gelemez. Bu cihetle nikâh İle beyi ve sirâ arasında bu bakım­dan bir fark vardır.

30 - : Gâsıb  hakkında  hâkim tarafından  münasib bir   veçhile  ta-zir yapılabilir. Bunun derecesi, mikdan hâkimin re'yine muhavveldir.

(Maliki fukahası diyorlar ki: Gâsıb baliğ veya mümeyyiz olunca te'di-bi icab eder, kendisinden magsûb istirdad edildikden sonra halinin Islâh, ahlâkını tehzib için te'dibi cihetine gidilir. Hâkim tarafından içtihadına gö­re haps edilir. Hattâ magsubünminh af etse de yine te'dibi lâzım gelir. Çünkü bunda hakkuîlâh vardır. Bu te'dib, yer yüzürrden fesadı def etmek içindir. - Yani bu, hukuk-ı umûmryye muktezasıdır.

Salih kimseye, yani kendisine gasb isnad edilemeyecek durumda bu­lunan bir zata gasb isnad eden şans da te'dib' olunur.

Kendisine gasb isnad edilen kimse mechûlül'hâl olunca, yanıt Ne hayr ile ne de şer ile maruf bulunmayınca tahlif edilir mi? Bu hususda iki kavi vardır. Bir kavle göre yemin etmesi lâzım gelir. Diğer bîr kavle göre mü-cerred gabs isnad edilmesinden dolayı yemin lâzım gelmez. Ezhar olan da bu ikinci kavidir. Çünkü herhangi dâvaki ancak iki âdil kimsenin şahade-tiyle sabit olur, şahadetden mücerred olunca müddeaaleyhe yemin tev­cih edilemez, bu bir esasdır.

Kendisine gssb isnad edilen şans, başkalarının hukukuna tecavüzle maruf olunca döğülür, habs edilir, hattâ bazı eimmeye göre ölünceye ka­dar da hapsi uzatılabilir. Böyle bir şahsın darb ve tehdid halindeki ikra-hîyle muahaze oiunub olunamayacağı hususunda da ihtilâf vardır. (Muh-tasar-ı Ebizziya şerhi = Muhammed-î Hırşî).

(Hanbelî fukahasına göre gâsıbın magsub maîdaki tasarrufatı hükmiy» yesi haramdır, sahih değildir. Şöyle ki magsub olduğu bilinen bir mal ile hac etmek, magsub yerde veya msgsub libas üe namaz kılmak, magsub bir malı satmak, kiraya vermek, hibe veya vakf eylemek, rnagsub cariye ile evlenmek hararadır, gayrı sahihdir.

Tasarrufati hükmiyye, hakkında sıhhat veya fesad hükmü cereyan eden tasarruf!.ardandır.

Gâsıbın magsubdaki tasarrufati gayrı hükrniyyesi de haramdır. Mag-subu itlaf veya istimal etmek, magsubun ayniyle tîcaretde bulunmak, mag-subu satıb semeniyle alış verişde bulunmak gibi.

Gâsıb, magsubu satmış ve semeniyle bîr şey aîıb ticaretde bulunmuş olursa onunla satın sidiği şey de, ondan elde etdiği kazanç da bütün mag-suburr sahibine aid olur. (îknâ).

fZâhiriyyeye £öre de gasb yoliyle veya haranı bir beyi veya haram bir hibe îîe veya bir akd-i fâsid ile veya mülkiyyet zanniyle alınan şeyler sahihlerine red edilir. Bunlar telef olmuşlar ise misilleri red olunur. Ve­lev ki uruz ve hububat kabilinden olsunlar. Misilleri bulunmazsa sahible-ri muhayyer olur. Dilerse kıymetlerinin tazmin etdirir ve dilerse misille­ri bulununcaya kadar gâsıba mühlet verir. Gâsıb için bunlar ile veya bun­ların sernerat ve hâsılatiyle intifa helâl olmaz. Elrnuhallâ.) [36]

 basa dön

 

Akarlarda   Gasb Carî  Olub  Olmadığı  :

 

31 - : Akarlarda gasb carî oîub olmadığı hususunda müctehidlerîn ihtilâfı vardır. Şöyle ki: Bir akara bir kimse tagallüben vaz-ı yed etse ba­kılır. Bu akar olduğu gibi mevcud ise sahibine red ve iade edilmek icab eder. Bu, bir zaman-ı reddir, bunda ittifak vardır.

Kezalik: Bir kimse tagallüben el koyduğu bir hanenin bir yerinin yık-sa veya o hane oturması sebebiyle harab olsa noksan-ı kıymetini zâmin olur, bu da bir zaman-ı itlâfdır. Bunda da ittifak vardır.

Fakat bir kimse bir akara tagallüben girib bir müddet içinde otursa îmami Âzam'a ve îmam Ebû Yûsuf'un son kavline göre o kimse bu aka­rı gasb etmiş sayılmaz.

Binaenaleyh o kimse içerisinde otururken taaddisi ve taksiri olmak­sızın bu akar, sel altında kalsa veya üzerine bir dağ çökmekle yıkılıb gît-se o kimseye zaman lâzım gelmez.

Fakat îmam Muhammed'e, İmam Züfer'e ve İmam Ebû Yûsuf ün ilk kavline göre akarda da îstihsanen gasb carî olur. Ve böyle bir telef unda zaman-ı bedel, lâzım gelir. Eimme-i Seîâseye göre de böyledir, kim aşağıda izah edilecekdir.

32 - : Tagaîlüben el konulan akarlarda, yukarıdaki mesele veçhile itîâf ve istihlâk bulunmadıkça zaman îâzırn gelmez. Fetva da bu veçhile­dir. Fakat bundan yalnız şu dört mesele müstesnadır. Bunlar da îmam Muhammed ile rüfekasmın kavilleri müftabih. bulunmuşdur:

(1) : Vaki olan akarın ayni de, menafi! de mazmundur.

Binaenaleyh bir kimse gasb etdiği bir vakf akar da bir müddet otur­sa kirasını zâmin olacağı gibi o akar elinde iken taaddisi ve taksiri olmak­sızın telef olsa kıymetini de zâmin olur.

(2) : Yetimlere aid olan akarların  ayinleri de,  menfaatleri de vaki akarlar gibi mazmundur.

(3) : Muaddün lil'istiğlâl olan, yani kiraya verilmek için tâyin edilmiş bulunan bir mülkün ayni de, menafii de vakf akarlar gibi mazmundur.

(4) : Gasb edilen bir akar, gâsıb tarafından başkasına satılıb teslim edilse mazmun olur. Çünkü beyi ve telsim, istihlâk demekdir. (Mebsût-î Serahsî, Hidâye, Kuhüstânî, Eşbah Şerhi îbni Kemâl, Reddülimıhtar.)

33 - : Bir kimse bir şahsın bir mülk binasım gasb ve tagalîüben hadm ve enkazını istihlâk etse bu "binanın mebniyyen    kıymetini zâmin olur. Bunu yeniden bina etmeğe cebr edilemez, -arsanın kıymetini de zâ­min olmaz. Çünkü arsa kâimdir. (Mecmua-i Cedide).

Kezalik: Gâsıbın magsub hanede yakdığı ateşden bu hane muhterik oîsa gâsıba bil'icmâ mebniyyen kıymetini tazmin lâzımgelir. Çünkü bu da bir zaman-ı itlaf demekdir. (Hindiyye.) Bu ateşi gerek bermûtad ve gerek hilâf-i mûtad yakmış olsun müsavidir. Zira gâsıbın bu binada ikameti bir zulümdür, gayrı  meşrudur.  Bu cihetle kendisine  zaman-ı itlaf teveccüh eder.

Fakat bu hane, mahallede zuhur eden bir yangından yansa îmamı Âzam ile İmam Ebû Yûsüfe göre gâsıba zaman lâzım gelmez. îmam Mu-hanımed ile Einıme-i Selâseye göre ise lâzım gelir. Çünkü bunlarca gasb tahakkuk etmişdir,

34 - : Gasb edilen bir haneyi gâsıbdaır başka bir şahs yaksa veya yıksa bunun zamanı İmamı Âzam ile İmam Ebû Yûsüfe göre o şahsa lâ­zım gelir. îmam Muhammed'e göre ise sahibi muhayyerdir. Dilerse bunu gâsıba ve dilerse o şahsa tazmin etdirir. Gâsıba tazmin etdirirse o da o şah­sa rücu eder, fakat o şahsa tazmin etdirirse o, mutüf olduğundan kimseye rücu edemez. (Bezzaziyye, Hindîyye, Cevhere.)

35 - : Gasb edilen bir akar, gâsıb tarafından başkasına satılıb tes­lim edilse mazmun olur. Çünkü beyi ve teslim, istihlâk demekdir.

36  - : Bir kimse gasb etdiği arsa üzerine binalar yapdırsa veya ağaç­lar dikse bunları arsaya muzir değil ise derhal söküb arsayı bunlardan ha-lî olarak sahibine vermesine emr olunur. Velev ki bu binaların veya ağaç-larm kıymetleri arsanın kıymetinden ziyade olsun. Gâsıbın mühlet talebi­ne hakkı yokdur. Gâsıb bunları söküb kaldırmamdan imtina ederse hâkim vasıtasiyle bunlar sökülüb gâsıba teslim edilir. Bu hususdaki masraf da gâsıbdan alınır. Maamafih aranın sahibi bunları bizzat söküb atsa ken­disine zaman lâzım gelmez.   ,u kadar var ki ağaçları, tuğlaları, kiremid-leri kırmaması lâzımdır.

Bir hadis-i şerif de: Zâlim bir damar için hak yokdur.) buyurulmuşdur. :an': Onun bunun arazisinde igtisâb yoliyîe ağaç eken, bina yapan mütecaviz ş hs için bu yapdığı şeylerin.o arazide kalma­sı için sabit bir hak olamaz, (k'mdiyye, B&hcetüTfetavâ.)

37 - : Gasb edilen arazi üzerinde yapılan    binaların veya dikilen ağaçların söküîüb atılması, araziye fahiş noksan âriz olacak suretde mu­zir bulunursa arazi sahibi bunların müstahıkkurkali' olarak kıymetlerini vererek bunları cebren temellük edebilir.

38 - : Bazı fukahaya göre bu hususda kıymeti az olan, kıymeti çok olana tâbi olur. Şöyle ki: Gasb edilen mülk yerin kıymeti, üzerindeki yapılan bi­nadan ziyade ise sahibi bu binanın kıymetini verib buna temellük edebi­lir. Bilâkis binanın kıymeti mülk yerin kıymetinden ziyade ise bina sahi­bi yerin kıymetini vererek onu temellüke müstahik olur. Amma yer va­kıf ise mutlaka binanın veya ağaçların kali' lâzım gelir. Bunda ittifak var­dır. (Mecmaül'enhür.)

Bu bir kısım fukahanın mülk yerler hakkındaki bu kavli, adalete münafi, gasb hâdiselerinin artmasına badi olacağı cihetle Şeyhül İslâm Mer­hum Ebüssuûd Efendi bunun iftânın caiz olmayacağına kail olmuşdur.

39 - : Başkasına aid  arsa  üzerinde yapılan binaların veya dikilen ağaçların kıymetleri arsanın kıymetinden ziyade olub bunlar birer mülk ifade eder sebebi şer'î zu'miyle yapılmış veya dikilmiş ve bilâhare böyle bir sebebin nefsüi'emrde mevcud olmadığı tahakkuk etmiş olursa bu bi­naların veya ağaçların sahibi o arsanın kıymetini vererek onu temellük ede­bilir, velev ki arsanın sahibi razi olmasın.                     

Meselâ: Bir kimse babasından mevrus arsa üzerine bu arsanın kıyme­tinden ziyade değeri olan bir bina bâdirip bâdehû bu arsaya bir müstahik. çıksa o kimse, arsanın kıymetini verib bunu zabt edebilir. - Çünkü bun­da sui'niyyet, sui*kasd bulunmamışdır. -

Bu bina ile arsanın kıymetleri müsavi olduğu takdirde ise tarafeyn bir şey üzerine ittifak ederlerse ne ala, ve illâ arsa ile bina satılarak se­meni aralarında taksim olunur. (Fusûl-i îmâdî, Tahtâvî).

40 - : Bir kimsenin gasb etdiği akarın kıymetine, o kimsenin otur­ması veya ekin ekmesi veya demircilik gibi bir san'at icra etmesi sebe­biyle noksan âriz olsa, meselâ bir muayyen cüz'i telef olsa bu noksanı zâ-min olur. Nitekim menkûlâtdan olan magsublarda da bu hükm carîdir.

Şu kadar var ki bu noksan, o akarın kıymetinin dörtde birinden #ı olmalıdır ki böyle münhasıran zaman lâzım gelsin. Kıymetinin dörtde bi­rine muadil veya ondan daha ziyade olursa magsubünminh muhayyerdir, dilerse bu akan istirdad eder, o noksanı da tazmin etdirir, ve dilerse aka­rı gâsıba terk ederek tam kıymetini gâsıbdan aîır.

41 -  Bir kimse başkasının mülk arsasını gasb edib üzerine ekin ekse sahibi ekinleri kaldırtırarak arsasını istirdad edebilir. Ve bu ekin sebebiyle o arsaya noksan âriz olmuş ise bu noksarn da tazmin etdirebilir. Ekinler henüz yetişmemiş ise gâsıb, bunların ecr-i mislini vererek yelişin-ceye kadar arsada durmalarım isteyemez.

Şâyed ekilen tohumlar henüz bitmemiş ise arsa sahibi ya bunların bit­melerine kadar sabr edib ondan sonra bunları ref etdirir, ve arsaya ge­len noksanı da tazmin etdirir. Yahud tam yetişmelerine kadar sabr eder, ondan sonra arsayı geri alır, arsaya noksan âriz olmuş ise onu da ödetdi-rir. Ve yahud o arsanın böyle ekilmiş, bir kerre de ekilmemiş olarak kıy­metini takvim etdirerek aradaki farkı, ekilen tohumun behası olarak sahi­bine verib ileride yetişecek ekinlere temellük eder. Müftabih olan da bu­dur. (BehcetüTfetavâ.)

îmam Ebû Yûsüfe göre arsa sahibi, gâsıba ekmiş olduğu tonumun mis­lini vererek bu ekilmiş tohuma malik olur. Bazı zevata göre muhtar olan da budur. Dürr-i Münteka.)

42 - : Gssb edilib üzerine ekin ekilmiş olan arsa, vakfa veya yeti­me aid olunca noksan-ı erz ile ecr-i mislden hangisi daha ziyade ve bun­lara daha irafi' ise onunla hükm edilmesi lâzım gelir.

Nitekim vskfa veya yetime aid elan bir h?ne gasben istimal edilince de ecr-i misliyle noksan-ı süknâdan hangisi drha ziyade ise onunla o, taz­min etdirilir. (Mecmua-i Cedide.)

43 - : Bir kimse başkasiyle müştereken    mutasarrif olduğu mülk arsayı şerik-î hazırının izni olmaksızın müstakillen ekib mahsûlünü alsa     \ şeriki arsadan hissesini istirdad etdiğinde bu ziraatle arsaya noksan te-rettüb etmiş ise bu noksandan hissesini de tazmin etdirir. Yoksa1 hâsıla­tın bîr mikdanna ortak olamaz. (Bence).

Ekin henüz yetişmemiş ise şerikin talebi üzerine arsa taksim oluna- ' rak hissesinde kalan mikdan kali' etdirir v(e arsaya terettüb eden nok­sandan hissesini de tazmin etdirir. Amma bu'ziraat ile bir noksan teret­tüb etmemiş ise zaman lâzım gelmez. (Nstice, Tenkih-i Hâmidî.)

Ekin daha hiç bitmemiş ise şerik, o kimseye ekdiği tohumun yarısını verib o ekine ortak olmasım isteyebilir, bu caizdir. (R?ddîmuhtar,) Şirket­ler bahsine de müracaat!.

44 - : Gâsıb, magsub yere kendiliğinden bir ziyadelik vücuda getir­miş olunca bakılır. Bu ziyadelik ebniyye ve eşcar gibi mütekavvim .şeyler ise bunların hükmü yukarıdaki meselelerde bildirilmişdir.  Fakat arsziyi natas etmek, nehir kazmak, gübre vermek gibi gayrı mütekavvim şeyler ise arazi sahibi arazisini bir şey vermeksizin istirdad eder.

Meselâ: Bir kimsenin gasb etdiği tarlayı natas etdikden sonra henüz ekin ekmeden sahibi geri alsa bu gâsıba o natasdan dolayı bir ücret yer­meğe mecbur olmaz. Ve bu tarlaya sahibinin ekin. ekmesine ,o gâsıb, mu­halefet edemez.             .

45 - : Bir kimse başkasının arsası üzerine veya kapısı önüne süp-rüntü yeya başka bir şey koyarak işga] etse veya başkasının arsasına ken­di hanesinin duvarı yıkılsa veya başkasının hanesine veya dükkânına ken­di eşyasını bıraksa bunları kaldırarak arsayı, haneyi veya dükkânı tahliye etmeğe mecbur olur.

Kezalik: Başkasının kuyusuna, necaset atmakla kuyu temizliğini gaib etse bundan dolayı kuyuya âriz olan noksanı zâmîn olur. Suyunu çıkara­rak kuyuyu temizlemesine hükm edilemez. Şu kadar var ki kuyu âmmeye, aid ise suyunu' çıkarmaya mecbur olur. (Reddimuhtar.)

46 - : Sahibi tarafından kiraya verilmek üzere hazırlanmış olan ara­ziyi bir kimse sahibinin iznini istihsâl etmeksizin ekecek olsa gâsıb sayıl­maz. Belki müstecir sayılır. Bu cihetle üzerine ecr-i misi lâzım gelir. (Hin-diyye, Tehkih.)

47- : Müzarea suretiyle, yani sahibine hâsılatından muayyen bir mıkdar verilmek üzere başkaları tarafından ekilmek için tehiyye edilmiş araziyi, sahibinin izni olmaksızın bir. kimse .ekecek olsa bu müzareaya hami olunur. Binaenaleyh o kimsenin bu arazi sahibine ekinlerin husulün de, o muayyen mikdan vermesi lâzım gelir. Şu kadar var ki bu cihet o arazinin bulunduğu nahiye ahalisince malûm ve o kimsenin bunu gasben ekdiği gayrı malûm bulunmalıdır. Çünkü örfen maruf olan şey şart kı­lınmış gibi olacağından bu halde müzarea hükmü cereyan eder. (Tahtâvİ) (Akarların gasbi hakkında Eimme-î Selâsenin şu gibi kavilleri vardırr

(1) : Şafiî'lere göre bir kimse başkasının izni olmaksızın hanesine ei-rıb sahibini ız'ac ederek haneden çıkarsa gâsıb olmuş