2.
Buna misal olarak sakınılması farz olmayan bütün şüpheli şeyleri
gösterebiliriz. Fakat bu tip şüphelilerden sakınmak müstehab görülmüştür. Bu
durum Şüpheliler bahsinde de gelecektir. Şüphelilerin bir kısmından sakınmak
ve kaçınmak farzdır. Bu bakımdan bu tip şüpheliler haram hükmündedir.
Şüphelilerin
ikinci bir kısmı daha vardır ki, onlardan kaçınmak mekruhtur. Bu tip
şüphelilerden kaçınmak vesveseli kimselerin işidir. Meselâ avlanıp mülk
edinildikten sonra kaçan bir hayvanı avlamak korkusuyla avlanmaktan kaçan
kimse gibi... Yani bu kimse Avlayacağım hayvan belki başkası tarafından
avlanılıp mülk edinildikten sonra kaçmış bir hayvandır' korkusuna kapılarak
avcılığı terkeder. İşte bu, vesvesenin ta kendisidir. Şüphelilerin bir kısmı
da sakınılması müstehab olanlarıdır. Fakat bu kısımdan sakınmak farz
değildir.
Hz. Peygamber'in şu hadîs-i şerîfi bu kabil
şüpheliler hakkında varid olmuştur:
Seni şüphelendireni bırakıp şüphelendirmeyene sarıl! Yani apaçık helâl
olduğundan şüphe etmediğin şeylere sarıl; helâlliği bu derece açık olmayanı
bırak!25
Biz Hz. Peygamber'in buradaki nehyini 'nehy-i tenzîhî' üzerine hamlederiz.
Hz. Peygamber'in şu hadîs-i şerîfindeki nehyi de
böyledir:
Avlandığın hayvanlardan derhal öldürdüğünün etini ye! Yaralanıp da sonradan
ölenin etini ise yeme!26
Hadîs-i şerifteki inma, avlanan hayvanın yaralandıktan sonra uzaklaşıp bilâhare ölmesi demektir. Yani avcı tarafından bilâhare ölü olarak bulunan böyle bir hayvanın etini yemek tenzîhen mekruhtur; zira bu hayvanın, yaralandıktan sonra yüksek bir yerden düşüp ölmüş veya aldığı yara ile değil de başka bir sebeple ölmüş olması ihtimali vardır. İleride gelecek bahislerden de anlaşılacağı gibi, biz bu gibi hayvanların haram olmadığı kanaatindeyiz. Fakat böyle bir hayvanın yenmemesi, salihlerin takvasındandır.
Hz. Peygamber'in 'Seni şüphelendireni bırak!' emri, 'tenzihî emir'dir; zira bazı rivayetlerde şöyle varid olmuştur: 'Yaraladığın hayvanı bulduğunda onun gövdesinde okunun yarasından başka bir yara göremezsen, senden uzaklaşıp kaybolsa dahi onun etinden ye!'
Bunun için Hz. Peygamber, Adiy b. Hâtem'e27
eğitilmiş köpek hakkında şöyle demiştir:
Eğer köpeğin avdan yemiş ise, o avlanan hayvanın etinden yeme! Zira korkarım
ki, o (köpek, henüz) avlanan hayvanın etinden yememek hususunda nefsine
hakim olamamıştır.28
Bu hadîs-i şerifteki nehy, nehy-i tenzihidir ve bu yasak, hayvanın nefsine hakim olamaması korkusundan ileri gelir;
zira Hz. Peygamber Ebu Salebe el-Huşenî'ye29
şöyle demiştir:
- Avladığın hayvanın etini ye!
- Köpek ondan yemiş ise de mi yiyeyim?
- Evet, köpek ondan yemişse bile yine ye!30
Bunun hikmeti şudur: Fakir ve çalışmaya muhtaç olan Ebu Sa'lebe'nin hali bu şekildeki takvayı götüremezdi. Hz. Adiy'in du-rumu ise bunu kaldırırdı.
Anlatıldığına göre, İbn Şîrîn ortağına dört bin dirhem bırakır; bu parayı almayışının ve ortağına bırakmasının hikmeti de birşey hakkında şüphelenmiş olmasıdır. Oysa ulema ittifakla şüphenin zarara yol açmamasına taraftardır. Bu bakımdan bu derecenin misallerini şüphenin derecelerini teker teker saymaya başladığımızda zikredeceğiz. Kendisinden sakınılması farz olma-yan her şüpheli şey bu derece için misaldir.
3. Bu derece, ehl-i takvanın derecesidir.
Hz. Peygamber'in şu hadîs-i şerîfi buna delâlet
etmektedir.
Kul, yapılmasında beis ve zarar olmayanı, zararlı bir şeye yol açması
korkusuyla terketmedikçe, muttakîler derecesine ulaşamaz.
Hz. Ömer şöyle der: 'Biz harama düşme korkusuyla helâlin onda dokuzunu terkederiz?' Bu söz, İbn Abbas'tan da rivayet edilmiştir.
Ebu Derdâ şöyle der: 'Haram olmasından korkarak helâlin bir kısmını terketmek ve şüpheli şeylerin zerre kadarından dahi sakınmak kulun takvasının tamam olmasındandır. Bu şekildeki bir takva kul ile ateş arasında perde olur'.
Selef-i sâlihînden birisinin bir kişide yüz dirhem alacağı vardı. Adamcağız borcunu getirip verdiğinde o zat, bu paranın doksan-dokuz dirhemini aldı; fazla olur korkusuyla tamamını almaktan çekindi.
Seleften bazıları çok sakınırdı. Bu bakımdan her aldığını bir tane az alır ve her verdiğini de mutlaka bir tane fazla verirdi ki, bu az aldığı ve fazla verdiği tane kendisiyle ateş arasına perde olsun.
Umumiyetle halk tarafından müsamaha gösterilen şeylerden kaçınmak da bu dereceye dahildir; zira umumiyetle halk tarafından alınmasına ve verilmesine müsamaha gösterilen şeyler, fetvaya göre helâldir. Fakat muttakî bir kimse, başka kapıların açılmasına yol açar ve böylece başıboşluğa alışarak takvayı terkeder korkusuyla bu kapıyı açmaya çekinir.
Bu cümleden olarak Ali b. Ma'bed şöyle
buyurmuştur:
Ben kiralık bir evde oturuyordum. Birgün bir mektup yazdım. Mektubu
bitirdiğimde duvarın toprağından bir miktar alıp mektup üzerindeki mürekkebi
kurutmak istedim. Sonra da kendi kendime 'Bu duvar benim değildir. Nasıl
olur da toprağını alabilirim? dedim. Bu meyanda nefsim şu karşılıkta bulundu;
'Duvardan aldığın toprağın kıymeti nedir ki ondan sakınıyorsun?' Bu vesvese
üzerine oradan ihtiyacım kadar toprak aldım. Daha sonra da uykuya daldım.
Bu sırada bir rüya gördüm; rüyamda yanıbaşımda
duran bir şahıs şöyle diyordu: "Ey Ma'bed'in oğlu! Yarın (kıyamet gününde) 'Duvardan
alınanın kıymeti nedir?' diyen onu bilecektir".
Bu sözün mânâsı; o kimse, bu kadarcık bir toprağın, kendisinin cennetteki
derecesinin ne kadarını eksiltip düşüreceğini görecektir demek olabilir;
zira takvânın bir derecesi vardır. Muttakînin sakınmasının fevt olmasıyla o
da fevt olur. Yoksa o kimse yaptığından dolayı ceza çekecektir mânâsına
gelmez. Hz. Ömer'den rivayet edilen şu hâdise de bu dereceye örnektir:
Hz. Ömer'e Bahreyn'den misk gelmişti. 'Keşke bir
kadın bu miski tartsa da ben de müslümanlar arasında taksim etsem' dedi.
Bunun üzerine orada bulunan zevcesi Atike 'Ben güzelce tartabilirim' dedi.
Hz. Ömer cevap vermeyerek sustu. Sonra Hz. Ömer sözünü, Atike de cevabını
tekrarladı. Sonunda Hz. Ömer şöyle buyurdu: "Hayır, bu miski tartmanı
istemiyorum çünkü bu işi yaparken 'terazide misk tozu var' diyerek alıp
boynuna sürersin de bundan dolayı müslümanlardan fazla kullanmış oluruz".
Ömer b. Abdülâziz'in huzurunda müslümanların
ortak malı olan misk tartılırken onun kokusunu duymamak için burnunu tıkamış
ve sonra da 'Miskin koklanmasından başka bir yararı var mıdır?' buyurmuştur.
Bu sözleri, burnunu tıkamasını yerinde bulmayarak itiraz eden bir kimseye
söylemiştir.
Hz. Peygamber, henüz çocuk olan Hz. Hasan'ın sadaka (zekât) hurmalarından bir tanesini ağzına aldığını gördüğünde ona 'O 'hurmayı at, at!' buyurmuştur.31
Bu derecenin örneklerinden biri de şu rivayettir: Seleften birisi can çekişen birisinin yanıbaşında oturuyordu. Adamcağız geceleyin öldü. Bunun üzerine, seleften olan o zat, 'Artık lambayı söndürünüz; çünkü şu andan itibaren bu yanan yağda varislerin hakkı vardır' dedi.
Süleyman et-Teymî'nin rivayet ettiğine göre
Naime el-Attâre32 şöyle anlatır: Hz. Ömer, hanımına, satması için
beytülmalin kokularından verdi. Hanımı da kokuyu bana sattı. Satış sırasında
ölçüsünü ayarlayabilmek için artırıp, eksiltiyor ve dişleriyle kırıyordu;
bir ara da miskten parmağına bulaşanları başörtüsüne sürdü.
Hanımı eve döndüğünde. Hz. Ömer 'Bu koku nereden geliyor?' diye sordu. Kadın,
hâdiseyi Hz. Ömer'e anlattı; bunun üzerine mü'minlerin emîri 'Sen
müsümanların kokusundan alırsın ha!' dedi ve sonra da zevcesinin başörtüsünü
çekip aldı. Eline bir testi alarak bir taraftan su döküyor bir taraftan da
kokluyordu. Böylece başörtüsünü, koku kalmayıncaya kadar yıkadı.
Koku satan hatun şöyle anlatıyor: Hz. Ömer'in hanımından beytülmalin
kokusunu satın almak için ikinci bir defa daha geldim. Kokuyu tartarken yine
parmağına birşeyler bulaştı; bu sefer parmağını ağzına sokup ıslattı ve
sonra da kokuyu giderinceye kadar toprakla ovaladı.
Hz. Ömer'in bu yaptığı, takvadır. Bunu, başkasına sirayet etmesin diye
yapmıştır. Aksi takdirde başörtüsünün yıkanması, ona bulaşan kokuyu
müslümanlara iade etmez. Fakat Hz. Ömer bu işi, hanımının bir daha böyle
yapmaması ve bunun başkasına da sira-yet etmemesi için yapmıştır. Bu
derecenin misallerinden biri de şudur:
Sultanlar için ûd (kokulu madde) ile camii buhurlandıran kişinin durumu sorulduğunda Ahmed b. Hanbel böyle bir kimsenin camiden çıkarılması gerektiğini söylemiştir. Zira ûd'un, yalnızca kokusundan yararlanılır. Bu ise harama yaklaşır; çünkü kişinin elbisesine bulaşan koku bazen ikram edilir, bazen da ikram edilmez. Aynı zamanda sahibinin buna müsamaha gösterip göstermeyeceği de bilinmemektedir.
İmam Ahmed'e 'Herhangi bir kimsenin elinden (çantasından
veya cebinden), içinde hadîs yazılı kağıt düşse, kağıdı sahibine teslim
etmeden önce ondaki hadîsleri yazabilir mi?'diye sorulduğunda şöyle
buyurmuştur:
Hayır! O kağıtta bulunan hadîsleri yazamaz. Sahibinden izin aldıktan sonra
yazmalıdır'.
Burada, sahibi razı olur mu olmaz mı şeklinde bir şüphe vardır. Bu bakımdan
şek ve şüphe mahallinde bulunan, fakat esasında haram olması gereken birşey
haramdır. Onu terketmek fetvanın birinci derecesine girer. Süsten kaçınmak
da bu derecedendir; çünkü süslenmek her ne kadar mübah ise de, diğer bir
süslenmeye sebep olmasından korkulur.
Ahmed b. Hanbel'e tabaklanmak suretiyle kılları
giderilmiş ayakkabının giyilmesi hakkında sorulduğunda şöyle buyurmuştur:
'Ben böyle bir ayakkabıyı giymem. Eğer çamurdan korunmak için giyiliyorsa,
ümit ediyorum ki bir mahzuru yoktur. Süs için giyenlere gelince, onlara
müsamaha gösterileceğini sanmam'.
Bu derecenin misallerinden biri de şudur: Hz. Ömer, halife seçildiği zaman,
bâtıl bir davada şefaatçi olabilir, sevgisinden dolayı onun dileğini kabul
edebilir korkusuyla, çok sevdiği bir hanımını boşamıştır. İşte bütün bu
misaller, zararsız bir şeyi zararlı bir şeye yol açma ihtimali olduğundan
dolayı terketmek kabilindendir.
Mübahların çoğu insanoğlunu mahzurluları yapmaya davet eder. Fazla yemek ve bekârların koku sürünmesi de böyledir. Çünkü koku şehveti tahrik etmekte, şehvet de insanı (cinsî ilişkiler hakkında) düşünmeye davet etmektedir. Düşünce kadınlara bakmaya; bakmak ise, başka şeye yol açmaktadır.
Zenginlerin süslerine ve evlerine bakmak da
esasında mübah olduğu halde böyledir. Zenginlerin süsleri her ne kadar mübah
ise de harisliği kamçılamakta ve insanları o süslere benzer diğer bir süse
davet etmekte ve edinilmesi helâl olmayan şeylere teşvik etmektedir. İhtiyaç
anında ve ancak ihtiyaç nisbetinde edinilmediği takdirde bütün mübahlar
böyledir, insanoğlu, mübahların tehlikelerinden ancak ihtiyacının miktarını
önceden bilmek ve ikinci derecede de sakınmakla kurtulabilir. Zira
mübahların neticesi, çoğu zaman tehlikeden hali değildir. Ahmed b. Hanbel
duvarların alçı ile badanalanmasını kerih görmüştür. 'Zeminin sıvanması,
toprağın kalkmasına mânî olduğundan mübahtır; duvarların alçılanması ise
faydasız bir süstür' demiştir. Hatta İmam Ahmed mescidlerin sıvanmasını ve
süslenmesini de caiz görmemiştir. Bu görüşüne dayanak olarak da Hz.
Peygamber'den rivayet edilen şu vakâyı göstermiştir: Hz. Peygamber'e
mescidin sürmelenmesi (boyanması ve badanalanması) hakkında sorulduğu zaman
şöyle buyurmuştur:
Süslemeyiniz; fakat Musa'nın (a.s) arîşi (çardağı) gibi bir arîş (kurunuz)!
Buradaki sürme, gözlere vurulan sürmeye benzer ve kendisiyle binaların
boyanıp badanalandığı bir çeşit boyadır. Görülüyor ki Hz. Peygamber, böyle
bir boya kullanmaya ruhsat vermemiştir.
Selef-i sâlihîn ince elbisenin giyilmesini kerih
görmüş ve 'Elbisesi ince olanın dini de incedir' demişlerdir.
Bütün bunlar, mübahlardaki şehvetlerin insanları mübah olmayan vadilere
sürüklemesinden korkulduğu içindir. Çünkü nefis mübah ile mahzurlu olanı
aynı şehvetle istemektedir. Nefsi sürükleyen şehvet, müsamaha görmeyi âdet
edindiği zaman, başıboşluğa alışır! Bu bakımdan takva korkusu, bütün
bunlardan sakınmayı gerektirmektedir. O halde, bu gibi aykırılıkların
benzerinden ayrılan her helâl, üçüncü derecede bulunan güzel ve tayyib helâl
demektir. Böyle bir helâl, insanı günaha sürüklemesinden korkulmayan bir
helâldir.
4. Bu derece, sıddîkların takvasıdır. Sıddîklara
göre helâl, sebeplerinde herhangi bir günah bulunmayan ve herhangi bir
günaha yardımcı olmayan şeylerdir. Sıddîklar nezdindeki helâlden, ne
halihazırda ve ne de gelecekte herhangi bir ihtiyacın giderilmesi
kastolunmaz; aksine sadece ve sadece Allah'ın rızası, O'nun ibadetine
kuvvetle dalmak ve hayatın Allah rızası için idâme ettirilmesi kastolunur.
Sıddîklar şu ayete uyarak, Allah için olmayan herşeyi haram ilan ederler:
Allah de! Sonra onları bırak, bâtıl dedikodularında oynaya dursunlar. (En'am/91)
Bu dördüncü derece, nefsin bazlarından tecerrüd etmiş, hedef-leri sadece Allah olan muvahhidlerin (ehl-i tevhîd'in) rütbesidir.
Şek ve şüphe yoktur ki, harama veya günaha yol açan şeylerden sakınan kimse elde edilmesinde günah bulunan şeylerden elbette sakınır. Bu kabilden olarak şöyle rivayet ediliyor:
Yahya b. Ebî Kesir birgün ilaç içmişti. Hanımı
kendisine 'Keşke ilacın tesir edebileceği zamana kadar evin içinde
gezinseydin (iyi olurdu)' dedi. Bunun üzerine Yahya 'Böyle bir gezintinin
(Hz. Peygamber'in sünnetinde yeri nedir) bilmiyorum. Oysa ben otuz seneden
beri nefsimi hesaba çekmekteyim' karşılığını verdi.
Yahya böyle bir gezintiye, din ile ilgili herhangi bir niyeti bulunmadığı
için cesaret edememiştir.
Sırrî es-Sakatî şöyle anlatır: Birgün bir dağda bulduğum bir bitkiden yedim ve aynı dağdan çıkan bir kaynaktan su içtim. Sonra içimden şunlar geçti: 'Eğer ben herhangi bir günde tam mânâsıyla helâl birşey yemişsem o gün, mutlaka bugündür'. Bunun üzerine gaipten bir ses 'Seni buraya kadar getiren enerji nereden temin edildi?' dedi. Bunu duyunca pişman olarak döndüm.
Zünnûn-i Mısrî tutuklu idi ve acıkmıştı. Saliha bir kadın, ken-disine gardiyanla yemek gönderdi. Fakat o, bu yemekten yemedi. Bilâhare yemeği gönderen hanıma karşı şöyle özür beyan etti: 'O yemeği, zâlim bir kimsenin tabağı üzerinde geldiği için yemedim'. Zünnûn bununla 'Onu bana getiren kuvvet güzel bir kuvvet değildi' demek istiyor. Bu derece, takvanın aşılmaz olan derecesidir. Bu cümleden olarak Bişr el-Hafî, emîrlerin açmış olduğu kanallardan su içmezdi. Suyun kullanılması haddi zatında mübah ise de onu Bişr'e, zâlimler eliyle açılan kanallar getirmektedir. Bu bakımdan bu suyu kullanan kimse ücretini tam olarak alamayan amelelerin gücüyle açılan kanallardan faydalanmış olur. Kaldı ki, almış oldukları ücreti de haramdan almışlardır. Bunun içindir ki, selefin bir kısmı helâl bağdan edinilen helâl üzümleri bile yemekten imtina ederek sahibine şöyle demişlerdir: 'Eğer zâlimler eliyle kazılmış nehirlerden akan su ile sulamış isen, bu üzümleri ifsad etmişsin demektir'. Bu su ile sulanan üzümlerden yememek in-sanı onun zulmünden suyun kendisini içmemekten daha çok uzaklaştırır. Çünkü bu hareket, üzümün o sudan yardım istemesinden de sakınmak demektir.
Seleften bazıları hac yolculuğu sırasında, zâlim sultanlar tarafından yapılan sarnıçlardan su içmezlerdi! Buralardaki su mübah olduğu halde, haram mal ile yapılan sarnıçlarda korunduğundan içmezlerdi. Çünkü böyle bir suyu içmek, adeta o haram maldan yapılmış sarnıçtan yararlanmak demektir. Zünnûn-i Mısrî'nin gardiyanın elinden yemeği alıp yememesi, takva bakımından bütün bunlardan daha büyük bir hâdisedir. Zira gar-diyanın eline, haram denilemez; fakat gasbedilen bir tabak, o elin üzerinde getirilirse, o zaman mesele değişir. Lakin yemeğin böyle bir tabakta gelmesi, sözkonusu değildir. Aksine yemek Zünnûn-i Mısrî'ye enerjisini haramdan sağlayan biri eliyle gelmiştir. Yine bu sırra binaendir ki, Hz. Ebubekir Sıddîk içtiği (kölesinin fal açarak kazandığı) sütü geri çıkarmıştır. Bunu da o sütün kendisinde herhangi bir enerji meydana getirmesinden korktuğu için yapmıştır. Oysa o sütü, bilmeden içmiş bulunuyordu ve dinen onu geri çıkarmak da kendisine farz değildi. Fakat karnını pislikten temizlemek sıddîkların takvasındandır.
Camide elbise dikmek suretiyle helâlinden kazanan bir terzi-nin malından kaçınmak da bu cümledendir. İmam Ahmed, terzi-nin camide çalışmasını kerih görmüştür. İmam Ahmed'e 'Yün eğiren bir kimsenin yağmurdan korktuğu zaman, mezarlıkta bulunan herhangi bir kubbeye sığınması caiz midir?' diye sorulduğunda, 'Mezarlar ahiret işi olduğu için orada oturulması mekruhtur' demiştir.
Seleften bazıları, hizmetçisi tarafından, mallarının hel-âlliğinden şüphe ettiği kimselerin çırasından yakılan çırasını söndürmüştür. Bazıları da içinde haram mı helâl mi olduğu şüpheli odun yanan tandırda ekmek pişirilmesini menetmiştir. Ahiret sâliklerince bu dereceler takvanın en ince dereceleridir.
Bu hususta ki tedkik ve tahkik şudur: Takvanın evveli vardır; bu da fetva ile haram olan şeylerden imtinâ etmektir. Bu tür takva, adil kimselerin takvasıdır. Bu da (daha önce söylenildiği gibi) şehvetle edinilen veya herhangi bir mekruhu edinmeye vesile olan veya bir mekruha yol açan ve Allah için olmayan herşeyden imtina etmektir. Başlangıç ve sonuç dereceleri arasında ihtiyattan ötürü herhangi bir mekruha yol açan ve Allah için olmayan şeyler gibi birçok dereceler vardır. Bu bakımdan kul, dünyada nefsine karşı ne kadar titiz davranırsa, ahirette yükü o nisbette hafifler ve köprüden o nisbette hızlı geçer ve yine terazinin günah kefesinin sevaplar kefesine ağır basmasından o nisbette uzak olur. Zâlimlerin cehennemdeki derecelerinin habasete dalmak bakımındaki haram derecelerine göre ayarlandığı gibi... Emrin hakikatini bildiğin zaman, artık seçme sana aittir, istersen daha fazla ihtiyatlı davran, istersen de ruhsatlara kaç! Fazla ihtiyatlı davranman da senin içindir, ruhsatları kullanman da...
25) Nesâî, Tirmizî ve Hâkim, (Hasan b. Ali'den)
26) Taberânî, Evsat, (İbn Abbas'tan) ve Beyhakî, (mevkuf olarak)
27) Adiy, meşhur Hâtem-i Tâî'nin oğludur. Dedesinin ismi Abdullah b. Sa'd
b.Haşrec'dir, Kendisi de ashab-ı kirâmdan meşhur bir zattır. Hz.
Peygamber'in vefatından sonra irtidad edenler arasında imanını muhafaza
etmiş, Irak'ın fethine ve Hz. Ali'nin savaşlarına katılmıştır. H. 68
senesinde 130 yaşında iken vefat etmiştir.
28) Sünen sahipleri, (Hemmam b. Hars'dan, o da Adiy b. Hâtem'den)
29) Bu zatın ismi hakkında ihtilâf vardır. Bazılarına göre Cürsüm veya
Cürsüme veya Cürhüm'dür. Şam'da H. 52 senesinde, secde halindeyken vefat
etmiştir.
30) Ebu Dâvud
31) Buhârî, (Ebu Hüreyre'den)
32) Zebîdî'de Naime el-Attâre yerine Nuaym b. Abdullah el-Attar ibaresi
vardır. Ebu Talib el-Mekkî'nin Kut'ul-Kulûb adlı eserinde Naime el-Attâre
ibaresi geçmekte ise de Zebîdî tarafından hakkında herhangi bir bilgi
verilmemiştir. (Bkz. İthaf 'us-Saade, VI/27)