1- Bu üç durumun en şerlisi onların huzuruna girmektir.
2- Onların senin huzuruna gelmeleridir. Bu ikinci derece, birinci dereceden biraz daha hafiftir.
3- Onlardan uzak durup ne senin onları, ne de onların seni görmeleridir. Bu ise sağlam ve en tehlikesiz yoldur.
Birinci duruma gelince ki bunların huzuruna girmektir. Bu durum şer'an şiddetle zemmedilmiş bir durumdur. Bunun hakkında haberler ve eserlerde şiddetli yasaklar ve amansız hü-cumlar vârid olmuştur. Biz ilâhî nizamın bunu nasıl zemmettiğini görmeniz için, o eserleri ve haberleri nakledeceğiz. Sonra bu oturup kalkmanın ne kadarı helâl ve hangi kısmı mübah ve hangi kısmının ilmin zâhirindeki fetvaya göre mekruh olduğunu belirtmeye çalışacağız.
Hadîsler
Allah'ın Rasûlü zâlim emirleri vasıflandırırken şöyle buyurmuştur:
Kim onlardan uzak olursa kurtulmuştur. Kim onların kötülüklerini
benimsemediği için meclislerini terk ederse bütünfitnelerden sâlim kalır
veya selâmet kalmaya yaklaşır. Kim onlarla beraber dünyalarına dalarsa, o
kimse onlardandır!84
Hadîsin hikmeti şudur: Çünkü onların kötülüklerini benimsemeyerek meclislerini terkeden bir kimse, işledikleri günahlardan uzaklaşır. Fakat onlar için elîm bir azap gelirse, onlarla beraber zâhirde azaptan kurtulamayacaktır. Çünkü onlarla çekişme ve muârazayı terketmiştir.
Benden sonra yalan söyleyen ve zulmeden emîrler olacaktır. Bu bakımdan onların yalanlarını tasdik eden ve onların zulümlerinin yardımcısı olan herhangi bir kimse benden olmadığı gibi, ben de o kimseden değilim. (Aramızda herhangi bir rabıta yoktur) ve böyle bir kimse (kıyâmet gününde) havz-ı kevsere varamayacaktır.85
Ebu Hüreyre Allah Rasûlü'nün şöyle dediğini
rivayet eder:
Kurra'ların Allah tarafından en çok buğzedileni o kimselerdir ki, emirleri
ziyaret ederler.86
Emirlerin en hayırlısı, âlimlere gelen emirlerdir. Âlimlerin en şerlisi emirlerin ayağına giden âlimlerdir.87
Âlimler, sultanlarla oturupkalkmadıkça, peygamberlerin Allah'ın kulları üzerindeki eminleri ve vekilleridirler. Ne zaman sultanlarla oturupkalksalar, muhakkak ki peygamberlere ihânet etmişlerdir. Bu bakımdan onlardan sakınınız ve yaptıklarını inkâr etmek suretiyle onlardan uzaklaşınız.88
Ashab'ın ve Âlimlerin Sözleri
Huzeyfe bin Yeman (r.a) şöyle demiştir: 'Fitne yerlerinden sakınınız'. Bunun
üzerine kendisine şöyle soruldu: 'O yerler nere lerdir?' Şöyle cevap verdi:
'Emirlerin kapılarıdır. Çünkü herhangi biriniz emirin huzuruna gittiğinde
onun yalanını tasdik eder, onda olmayan vasıfları ona atfeder!'
Ebu Zer el-Gifârî (r.a) Seleme b. Kays'a hitaben şöyle demiştir: 'Ey Seleme! Sakın sultanların kapılarına gitme! Çünkü sen onların dünyalığından herhangi birşey aldığın zaman, onlar onun karşılığında ondan daha fazlasını senin dininden alırlar!'
Süfyan es-Sevrî şöyle demiştir: 'Cehennemde bir vâdi (dere) vardır. O vâdide ancak meliklerin (kralların ve emirlerin) ziyare-tine giden kurra'lar dururlar!'
Evzâî şöyle demiştir: 'Allah nezdinde herhangi bir âmilin (yöneticinin) ziyaretine giden bir âlimden daha çok buğzedilen bir kimse yoktur'.
Sennun-i Abid şöyle demiştir: 'Âlimin meclisine
gelindiğinde orada olmadığı müşahede edilir ve nereye gittiği sorulup 'Emîrin
yanındadır' denildiği takdirde bilinsin ki bu âlim çok kötüdür!"
Ben meşayihten dinledim. Deniliyor ki: 'Âlimin dünyaya bağlanıp sevdiğini
gördüğünüz zaman onu dininiz hususunda itham ediniz'. Ben bizzat bunu
tecrübe ettim. Zira ben sultanın huzuruna ne zaman girdiysem çıktıktan sonra
nefsimi hesaba çektim. Onlara şiddetle hücum etmeme ve hevâlarına muhalefet
göstermeme rağmen, yine de nefsimde bir aşağılık hissettim!
Ubâde bin Sâmit (r.a) şöyle demiştir: 'Âbid bir kurra'nın emirleri sevmesi nifaktır. Zenginleri sevmesi ise riyadır'.
Ebu Zer el-Gıfârî şöyle demiştir: 'Herhangi bir
kavmin sayısını çoğaltan (onlara karışan) zâlimlerdendir'.
İbn Mes'ud şöyle demiştir: 'Kişi, beraberinde dini olduğu halde sultanın
huzuruna girer. Çıkarken dinsiz çıkar'. Bunun üzerine İbn Mes'ud'a 'Neden?'
diye soruldu. Cevap olarak şöyle dedi: 'Çünkü kişi Allah'ı kızdırmak
suretiyle sultanı râzı eder'.
Ömer b. Abdülâziz bir kişiyi herhangi bir vazifeye tâyin etti. Bunun üzerine kendisine 'Tâyin ettiğin bu adam Haccac-ı Zâlim zamanında tâyin edilmiş bir yöneticidir' denildi. Ömer derhal onu azletti. Adam, Ömer'e (r.a) 'Ben az birşey karşılığında Haccac-ı Zâlim'e çalıştım' diye özür beyan ettiyse de, Ömer şiddet ve hiddetle ona 'Bir gün veya bir günün yarısı o zâlim ile sohbet etmen şer ve meymenetsizlik bakımından sana yeter de artar!' diye haykırdı.
Fudayl b. Iyaz (r.a) şöyle demiştir: 'Bir kişi
saltanat sahibine yaklaştığı nisbette Allah'tan uzaklaşır'.
Said b. Müseyyeb, zeytinyağı ticareti yapar ve derdi ki: 'Bu tica-rette şu
zâlim sultanlardan müstağni olmam vardır!'
Vuheyb b. Verd şöyle demiştir: 'Şu kimseler ki, meliklerin hu-zuruna girerler. Onlar bu ümmet için kumarbazlardan daha za-rarlıdırlar!'
Muhammed b. Seleme (r.a.) şöyle demiştir: 'Pislik üzerine ko-nan karasinek, şu adamların kapısında bekleşen kurra'lardan daha güzel ve daha hayırlıdır'.
İbn Şihab ez-Zührî sultana (Abdülmelik b.
Mervan'a) arkadaşlık yapıp onunla oturup kalkmaya başladığı zaman bu zâtın
dinde kardeşi olan bir kimse kendisine şu mektubu yazdı:
Yâ Ebu Bekir! Cenâb-ı Hak fitneden bize de, sana da âfiyet verip korusun.
Sen öyle bir duruma geldin ki seni tanıyan herkese senin için Allah'tan duâ
etmesi ve sana rahmet okuması gerekir. Sen Allah'ın nimetleri altında beli
bükülen koskoca bir önder oldun. Çünkü Allah sana kitabının mânasını
anlamayı, Habib-i Edîbi Muhammed Mustafa'nın sünnet-i seniyyesinin ilmini
ihsan buyurmuştur. Acaba durum böyle değil midir? Oysa Allah Teâlâ
âlimlerden söz almıştır.
Vaktiyle Allah kendilerine kitab verilenlerden (âlimlerden)
şöyle teminat almıştı: Celâlim hakkı için kitabı muhakkak insanlara
açıklayıp anlatacaksınız. Onu gizlemeyeceksiniz. (Âlu İmran/187)
Senin irtikâb ettiğin suçun ve şu anda omuzladığın yükün en hafifi şudur:
Sen zâlimin vahşetini gideriyorsun. Herhangi bir bâtılı işleyen, herhangi
bir hakkı yerine getirmeyen bir kimseye yaklaşmak suretiyle veya seni
kendisine yaklaştırdığı zaman sen ona zulmün yolunu kolaylaştırmış oluyorsun.
Onlar seni zulümlerinin üzerinde döndüğü eksen edinmişlerdir. Belâlarına,
savaşıp geçmek için seni köprü yapmışlardır. Dalâletlerine yükselip yetişmek
için seni merdiven edinmişlerdir. Senin yüzünden diğer âlimler hakkında da
şüphe etmektedirler. Seninle câhillerin kalplerini çalmaktadırlar. Bir düşün
sen, senin için tâmir ettikleri, senden tahrip ettiklerine nazaran pek az ve
cüz'î bir şeydir! Senin dininden alıp ifsâd etikleri ne de çoktur? Acaba
senin şu ayette zemmedilenlerden olmadığına dair elinde ne gibi bir vesika
vardır?
Sonra bu peygamberlerle salih kimselerin arkalarından (kötü) bir nesil geldi
ki, namazı terkettiler. Şehvetlerine uydular. Bunlar da cenehhemdeki gayyâ
vâdisini boylayacaklardır! (Meryem/59)
Unutma ki, sen hiçbir şey hakkında cahil olmayan
bir zât ile muamele ediyorsun. O, hiçbir zaman gaflete düşmeden seni koruyor.
Bu bakımdan dinini tedâvi et. Çünkü dinine zâfiyet düşmüştür! Azığını
hazırla. Zira uzun süren bir sefer baş gösteriliştir!
Ne yerde ne gökte, hiçbir şey, Allah'a gizli kalmaz. (İbrâhim/38)
Bu rivayetler, sultanlarla oturup-kalkmaktan
meydana gelen fitne ve fesadlara işaret etmektedirler. Fakat biz bunu fıkhî
yönden izaha çalışalım. Mahzurlu kısmını, mekruh ve mübah kısmından ayıralı.
İşte bu maksatla deriz ki: Sultanın huzuruna giren bir kimse ya fiiliyle
veya sükûtuyla veya sözüyle veyahut da inancıyla
Allah'a isyan etmeye mâruz ve mecbur kalır. Bu bakımdan hiçbir zaman kişi,
bu durumların birinden yakasını kurtaramaz!
Fiiliyle Allah'a isyan etmeye gelince... Sultanların huzuruna girmek, çoğu zaman gasbedilmiş bina ve evlerde olur. Oysa gasbedilen yerlere adım atıp, sahiplerinin izni olmaksızın girmek dinen haramdır. İtirazcının 'Bu durum, bir hurmayı veya ekmek kırıntılarını almak gibi, halk tarafından müsamaha ile karşılanan bir durumdur' şeklindeki fetvası seni aldatmasın. Zira bu fetva ancak gasbedilmemiş mal hakkında muteberdir. Gasbedilmiş mal hakkında ise geçerli değildir. Çünkü denilmiştir ki; 'Biraz oturmak, mülkü azaltmaz, o müsamaha yeridir. Gayr-i menkulden geçiş de böyle...'
Bu fetva her fert hakkında geçerli olduğu gibi, bütün toplum hakkında da geçerlidir. Gasb, ancak hepsini gasbetmekle tamam olmuştur. Ancak münferid olduğu zaman böyle bir geçiş veya oturuşta müsamaha edilir. Zira eğer mülkün sahibi, o âlimin girişini ve oturuşunu bilse, çoğu zaman bunu hoş karşılar. Fakat bu diğerleriyle ortaklaşa bütün zaman mülkü meşgul etmeye yol açtığı takdirde, haram olmanın hükmü hepsi için geçerli olur. Bu bakımdan 'Kişinin mülkünden her ge-çen kimse ancak bir adım atar, o adımla mülkte herhangi bir aşınma, azalma ve tahribat meydana gelmez' fetvasına güvenerek mülkünü yol edinmek caiz değildir. Çünkü hepsinin hareketi, mülkü hakîki sâhibinin elinden çıkarmış olur. Bu, tıpkı tâlim ve öğretmek için çocuğa hafifçe vurmanın mübah olmasına benzer. Fakat bu vuruş, ancak münferid olmak şartıyla mübahtır. Eğer bir cemaat, çocuğun ölümünü icab ettirecek derecede hafifçe vurmada birleşirlerse, hepsinden kısas almak farz olur. Oysa atılan darbelerin herbiri eğer tek başına atılmış olsaydı kısası gerektirmezdi. Farzedelim ki, zâlim sultan gasbedilmiş bir yerde değildir. Ancak sahipsiz bir arazidedir. O zaman da kurmuş olduğu çadırın veya gölgeliğin malından olup olmadığı hususu dikkate alınmalıdır.
Eğer öz malından olan bir çadır veya gölgeliğin altında ise, bu haramdır. (Çünkü sultanların malının çoğu haramdır). Böylece burada onun huzuruna girmek de caiz değildir. Çünkü onun huzuruna girmek, haramdan istifade etmek ve haram ile gölgelenmek demektir. Eğer bütün bunların helâl olduğunu farzedersek, o vakit kişinin huzura girmesiyle âsî olması sözkonusu değildir. Zira sadece huzura girmek, selâm vermek gibi isyanına sebep olmaz. Eğer huzuruna girdiğinde secde ederse rüku a varırsa sen onların huzuruna giren bir kimsenin eğer eliyle engel olamıyorsa mârufu emretmesi ve münkeri nehyetmesi gerekir.
İtirazı onların huzuruna giren kişi nefsinden korktuğu için suisti.... mâzur sayılır
cevap:Senin bu sözlerin haktır. Fakat o adamın
da herhangi bir zaruret olma halde nefsini mübah olmayan bir şeyi yapmak
için zorlamaya hakkı yoktur. Zira o kişi, onların huzuruna girip, o
münkerleri görmeseydi, o münkerlerden sorumlu olmazdı ve özür ile yakasını o
mesuliyetten kurtarmaya da muhtaç olmazdı. Fırsat gelmişken derim ki;
herhangi bir yerde gayr-i meşrû bir şeyin olduğunu bildiği,oraya vardığında
onu kaldıracak kuvvet ve kudrette olmadığını anladığı halde oraya gitmesi
câiz değildir. Çünkü oraya varırısa,o gayr-i meşrû şey gözü önünde cereyan
eder. kendisi de susmak durumunda kalır. (Bu ise felâkettir). Aksine
Söze gelince, zâlimin huzuruna giren ona duâ eder. Onu över, açık bir sözle,
başını sallamak veyahut sırıtmak suretiyle onun söylediği bâtıl sözü tasdik
eder ve ona sevgisini, yardımını ve huzu-runa gelmesine müştak olduğunu
izhar eder. Onun uzun yaşamasını saltanatta kalmasını arzuladığını belirtir.
Çünkü saltânat sahibinin huzuruna giren bir kimse, çoğu zaman sadece selam
vermekle kalmaz, aksine konuşur. Konuştuğu takdirde de bu sayıp
söylediklerimizden başka bırşey konuşamaz. Zâlim sultana duâ etmeye gelince,
bu gibi duâda bulunmak helâl değildir. Ancak 'Allah seni islah etsin' veya
'Allah seni hayırlı işlere muvaffak etsin,taatinde ömürünü uzatsın' veya
buna benzer kelimelerle duâ edebilir.Allah seni korusun. Uzun ömürler versin
ve nimetlerini senden esirgemesin gibi duâlara gelince, bu duâları 'efendim'
kelimesini veya sbu kelimenin mânasını taşıyan herhangi bir hitabı
kullanmakla .beraber caiz değildir.
Nitekim Hz. Peygamber (s.a) Herhangi bir kimse, herhangi bir zâlimin yaşaması için duâ ederse, bu kimse yeryüzünde Allah'a karşı gelmeyi sevmiş olur!89
Eğer huzura giren adam duâyı bitirip zâlimi övmeye başlarsa, zâlimde olmayanları söylemiş olacaktır. Böylece yalancı, münâfık ve bir zâlime ikram eden bir kimse olur. Bu üç durum da günahtır.
Fâsık bir kimsenin medh ü senası yapıldığı zaman Cenâb-ı Hak gazaba gelir 90
Herhangi bir fâsığa ikramda bulunan bir kimse, İslâm'ın yıkılmasına yardım etmiş olur!91
Eğer zâlimin huzuruna giren adam, zâlimi övmeyi
geçip söylediklerinde onu tasdik etmeye başlarsa, yaptıklarını övmek
sûretiyle doğru gösterirse, bu takdirde iki yönden âsi olur.
1- Zâlimi tasdik etmekten,
2- Ona yardımcı olmaktan... Zira zâlimin yaptığını doğru gösterip övmek,
günaha yardım ve günahkârı teşvik ve tahrik etmektir.
Nitekim kişiyi yalanlamak, onun fiilini
zemmetmek, yaptıklarını kötü göstermek de onu kötülükten menetmek ve
isteklerini dumûra uğratmak olduğu gibi... Günaha yarım kelime ile dahi
yardım
etmek günahtır.
Süfyân es-Sevrî 'Uçsuz bucaksız bir çölde ölümle pençeleşen bir zâlime bir yudum su içirmek caiz inidir değil midir?' sorusuna karşılık olarak şu cevabı vermiştir: 'Hayır! Câiz değildir. Onu ölümle başbaşa bırakmak gerekir. Çünkü ona su içirmek kendisine yardım etmek demektir!'
Süfyan es-Sevrî dışındaki âlimler 'Nefes alıp verecek kadar içiğ rilir, sonra tekrar bırakılır ve (böylece ölünceye kadar devam edilir)' demişlerdir. Eğer zâlimin huzuruna giren bir kimse, bütün bu söylediklerimizi geçip ona karşı sevgi ve onun huzuruna gelmek için iştiyakını gösterip, onun uzun yaşamasını arzuladığını izhar ederse, buna rağmen yalan söylemiş olursa dahi yalandan ve münafıklıktan ötürü günahkâr olur. Eğer doğru ise zâlimi seven bir kimse, zulmünden ötürü Allah'a isyan etmiş olur. Böyle bir kimsenin hakkı Allah için zâlime buğzetmektir. Ona karşı nefret duymaktır. Çünkü Allah için buğzetmek farzdır. Günahın dostu ve günaha rıza gösteren bir kimse ise, günahkârın tâ kendisidir. Herhangi bir zâlimi seven kimse, eğer zulmünden ötürü onu seviyorsa sevgisinden dolayı âsidir. Eğer başka bir sebepten ötürü onu seviyorsa bu sefer ona buğzetmediğinden dolayı âsî olur. Çünkü her durumda zâlime buğzetmesi gerekir. Eğer herhangi bir şahısta hayır ile şer bir araya gelirse; onu hayırdan dolayı sevmek, o şerden dolayı da buğzetmek farzdır. Bu konu kardeşlik ve Allah yolunda sevilenlerin buğzetmekle sevgiyi neye dayanarak bir araya topladıkları bahsinde gelecektir. Eğer zâlim sultanın huzuruna giren kimse, bütün bu felâketlerden sâlim ise ki sâlim olması pek uzaktır hiç olmazsa sultanın müreffeh yaşantısına, Allah'ın ona vermiş olduğu nimetlere karşı gösterdiği lâübaliliğe baktığında, kalbine herhangi bir fesad girebilir. O zaman Allah Rasûlü'nün yasakladığını yapmış olur.
Çünkü Hz. Peygamber muhâcirîne şöyle hitap
etmiştir:
Ey muhacirler! Sakın ehl-i dünyanın huzuruna girmeyin. Çünkü dünya sizi
rızkınızı azımsamaya ve hakir görmeye teşvik eder.92
Bahsi geçen mahzurlarla beraber zâlim sultanın huzuruna giren bir kimseye başkası da bakıp girebilir. Zâlimlerin huzuruna girmek suretiyle onların meclisini çoğaltır. Hele şan ve şöhret sahibi ise, girişiyle onlar hakkında başkasının hüsn-ü zannına sebep olabilir. Bütün bunlar ya 'mekruh' veya 'mahzurlu' hareketlerdir.
Said b. Müseyyeb, Abdülmelik b. Mervan'ın
oğulları Velid ile Süleyman'ın ikisine birden biat etmeye davet edildiğinde,
şöyle demiştir: 'Gece ve gündüz birbirini takip ettikçe (hayatta olduğum
sürece) iki kişiye birden biat edemem. Çünkü Hz. Peygamber (s.a) iki bîatı
birden yapmayı yasak kılmıştır'. Bunun üzerine Abdülmelik kendisine 'O halde
şu kapıdan gir, arka kapıdan çık git' dedi. Said b. Müseyyeb 'Allah'a yemin
ederim ki, bunu da yapmam. Halktan hiç kimse bana bu hususta aldanıp
uymayacaktır. (Buna fırsat vermeyeceğim)'. Onun bu ısrarına karşılık
Abdülmelik kendisine yüz sopa attırdı ve kendisine siyah bir cübbe
giydirildi ,93 Zâlim sultanların huzuruna ancak iki özürden ötürü girilir.
1- Onlar tarafından ikram edici değil, kişiyi ilzam edici bir emir
verdiğinde ve kişi gitmezse kendisine eziyet vereceklerine veya halkın onlar
hakkındaki itâati bozulacağına ve böylece siyaset
işinin allak bullak olacağına kani ise, o zaman gitmek kendisine farz olur.
Onlara itâat etmek için gitmemeli, sultan bozulmasın, halkın maslahatı
karmakarışık olmasın diye gitmelidir.
2- Başka bir müslümandan zulmü kaldırıp gidermek, emr-i bi'l-mâruf yapmak
veya şikâyet yoluyla nefsinden zulmü kaldırmak için girmektir.Böyle bir
girişe ruhsat verilmiştir. Ancak yalan söylememek ve zâlimleri övmemek,
kabul olacağını ümid ettiği va'z u nasihati bırakmamak şartıyla girer. İşte
zâlim sultanların huzuruna girişin hükmü budur.
İkinci derece ise, zâlim sultanın, senin ziyaretine gelmesidir. Onun selâmına cevap vermek gerekir. Önünde kalkmak ve kendisine ikramda bulunmak, ikramın karşılığı olduğu için haram değildir. Çünkü o zâlim, ilim ve dinin ikramında bulunduğu için övülmeye müstahak olur. Nitekim zulümden ötürü uzaklaştırılmaya müstahak olduğu gibi. Bu bakımdan ona karşı gösterilen ikram onun ikramının karşılığı, selâmına verilen cevap da selâmının karşılığı olur. Fakat ziyaret edilen âlim tenha bir yerdeyse sultana dinin izzetim, zulmün hakaretini göstermek için, önünde kalkmaması daha evlâdır. Böyle yapmakla sultana, hâl diliyle 'Sana dinden ötürü Allah'tan yüz çevirenden yüz çevirmek için buğzediyorum Allah da senden kudret yüzünü çevirmiştir' demiş olur.
Eğer zâlim sultan, bir cemaat içerisinde âlimin huzuruna girerse saltanat erbâbının halk arasında haşmetlerini gözetmek önemli olduğundan böyle bir durumda bu niyetle kalkmakta herhangi bir sakınca yoktur. Buna rağmen kalkmamasından ötürü halk arasında herhangi bir fesâdın doğmayacağını ve kendisi de böyle yaptığından ötürü herhangi bir eziyete mâruz kalmayacağını biliyorsa, ayağa kalkmak suretiyle ikram etmeyi terk etmesi daha uygundur. Bütün bunlardan sonra zâlim sultanla bir araya gelen âlimin, sultana nasihatte bulunması vacibdir. Eğer saltanat sa-hibi, haram olduğunu bilmediği şeyleri yapıyorsa, âlim de onun yaptıklarının haram olduğunu bildiği takdirde bırakacağını biliyorsa, ona 'Senin şu yaptığın haramdır' deyip ikazda bulunmalıdır. Çünkü bu tür ikâz âlim için farzdır.
Sultanın haram olduğunu bildiği halde yaptıklarını zulüm ve israf gibi sultana hatırlatmak hiç de fayda getirmez. Bu durumda âlime düşen vazife sultanın işlediği günahlardan ötürü eğer korkunun tesir edeceğini biliyorsa korkutmasıdır. Zâlim sultanı maslahat yoluna eğer ilâhî nizama uygun bir yolu biliyor ve o yolla günah olmaksızın sultanın hedefi tahakkuk edeceğini ve böylece sultanın da hedefine vardığında zulümden el çekeceğini biliyorsa irşad etmek âlimin boynunda borç ve farzdır. Bile bile cüretkârlık yapıp işlediği günahlarda ise, onu korkutmak âlimin vazifesidir. Kendisini zulümden menedip alıkoymak ve gâfil bulunduğu yollara irşad etmek de âlimin vazifesidir.
Bu bakımdan âlimin, konuşmasının herhangi bir müsbet tesirini umduğu zaman bu üç yola başvurması gereklidir. İster özürle, ister özürsüz olsun kazâra sultanın huzuruna giren her âlime bu yola başvurmak lâzımdır.
Muhammed b. Sâlih şöyle anlatır:
Hammâd b. Seleme'nin huzurunda idim. Baktım ki, evinde bir hasırdan başka
birşey yok. Kendisi o hasır üzerine oturmaktadır. Bir de okuduğu Kur'an ve
içinde hocalarından rivayet ettiği hadîs kâğıtları bulunan bir dağarcık
vardı. Abdest aldığı bir kabı da bulunuyordu. Onun yanında bulunduğum bir
sırada birisi kapısını çaldı. Kapıyı çalanın Muhammed b. Süleyman olduğunu
gördük. Ona girmek için izin verdi. Muhammed b. Süleyman g|elip,huzurunda
oturduktan sonra ona şöyle hitap etti.
- Bana ne oluyor ki seni gördüğüm zaman kokru ile doluyorum, heybet ve
dehşet içerisinde kalıyorum.
Bu soru karşısında Hammad hükümdara şu cevabı verdi:
Bunun sebebi Allah Rasûlunün (s.a) şu hadisi şerifidir Muhakkak âlim,
ilmiyle Allah'ın cemâlini istediği zaman herşey ondan korkar. Eğer ilmiyle
hazineleri toplamak istiyorsa o zaman kendisi herşeyden korkar.
Bu konuşmadan sonra hükümdar, Hammad'a kırk bin dirhem para teklif etti:
- Bunları al, bunlarla geçin.
- Bu parayı kimden zulmen almışsan götür onları,geri ver
- Allah'a yemin ederim. Sana babamdan miras olarak kalan malımdan veriyorum.
- Benim paraya ihtiyacım yoktur.
- Sen alır, fakirlere dağıtırsın!
- Umulur ki, ben onu dağıtırken adaletle hükmettiğim halde ondan nasibdar
olmayan bir kimsenin Hammad onun taksiminde âdil davranınadı'deyip günahkâr
olmasından korkuyorum. Bu bakımdan onu,bendenuzaklaştır.
Üçüncü derece... Zâlim sultanlardan uzaklaşmak,ne onları görmek ne de onlara görünmektir. Böylesi farzdır.Zira selâmet ancak böyle yapmaktadır. Bu bakımdan kişinin zâlimlere zulümlerinden ötürü buğzedileceğine inanması gerekir.Onların yaşantısını sevmenden, onları övmemeli onların durumlarını sormamalı, onlarla ilişkisi olanlara bile yaklaşmamalıdır.Onlara yaklaşmadığından dolayı elinden kaçırdiğı fırsatlar için hayıflanmamalıdır. Bütün bunlar onların durumuları kalbine fütur getirdiği zaman sözkonusudur. Eğer hiç onlar en güzeli de budur.Eğer onların nimetler içerisinde yüzdüklerini hatırlarsa,
Hatem el-Esamm'ın dediğini hatırlamalıdır: 'Benimle sultanları arasında bir gün vardır: Dünün lezzetini bir daha duymayacaklardır. Ben de onlar da yarın büyük bir korku ile karşı karşıyayız.Bu bakımdan aramızdaki fark bugündür. Bakalım bugün de neyin olması umulur?'
Bir de Ebu Derdâ'nın söylediğini hatırlamalıdır: 'Servet sahipleri yerler,biz de yiyoruz. Onlar içer biz de içeriz. Onlar giyer biz de giyeriz.Onların fazla malı vardır. Ona bakarlar. Bizde onlara bakarız.Üstelik fazla maldan onlar sorumludurlar. Bizim ise sorumluluğumuz yoktur!'
Bir kimse zâlimin zulmünü, günahkârın günahını biliyorsa, onların dereceleri bilenin kalbine düşmelidir. Bu, müslümanın vecibesidir. Günah ise kişinin sevmediği şey olmalıdır. Çünkü kişi ya o zâlim ve günahkârın zulüm ve günahından gâfil olacak veya ona razı olacak veya ondan tiksinti duyacaktır. Onu bildiği halde ondan gâfil olmak sözkonusu değildir. Ona razı olmak da müsbet bir mânâ taşımaz. Bu bakımdan ondan tiksinti duyması gerekir. O halde bu zâlimlerin herhangi birisinin Allah hakkında olan tecavüzünü, senin öz hakkına olan tecavüz gibi kabul etmelisin ve böyle de olmalıdır.
Soru:duymak insanın isteğine bağlı değildir. Bu nasıl olurda burada tiksinmek farz olur?
Cevap:Hiç de sanıldığı gibi değildir. Zira aşık
olan bir kimse, tabiatın bir zarureti ve icabı olarak sevgilisinin hoşuna
gitmeyen ve tabiatına ters düşeni hor görür ve hoşuna gitmez. Çünkü Allah'ın
mâsiyet ve günah diye bildirdiğinden tiksinti duymayan bir kimse Allah'ı
sevmiyor demektir. Allah'ı sevmeyen kimse, ancak tanımadığından sevmez. Oysa
tanımak farzdır. Bu bakımdan Allah için sevmek de farzdır. Kişi Allah için
sevdiği zaman hor gördüğünü hor görecek, sevdiğini de sevecektir ve böyle
yapmak
mecburiyetindedir.Bunun tedkik ve tahkiki 'muhabbet ve rıza'bahsinde
gelecektir.
İtiraz:Selaf âlimler sultanların huzuruna girerlerdi.
Cevap: Evet dediğin doğrudur. Fakat selef
âlimlerinden girmeyi öğren de öyle gir. Nitekim hikâye edildi ki,
Abdülmelik'in oğlu Hişam, hacı olarak Mekke'ye geldi. Mekke'ye geldiği zaman
şu emri verdi:
- Ashab-ı kirâmdan bana bir kişi getirin!
- Ashab tamamen ölüp gittiler...
- O halde tâbiînden getirin.
Gidip Yemenli Tâvus b. Keysan'ı getirdiler. Tavus, Hişam'ın huzuruna girdiği
zaman, tam onun oturduğu minderin yanında ayakkabılarını çıkardı ve
kendisine 'Emîr'ul-Mü'minîn' diye hitap ederek selâm vermedi. Aksine 'Yâ
Hişam! Selâm sana!' dedi. Kendisine tâzim ifade eden künyeyi de kullanmadı.
Tam karşısına oturdu ve 'Nasılsın ey Hişam?' dedi. Bu manzara karşısında
Hişam, o kadar kızdı ki Tavus'u öldürtmek istedi. Fakat çevresi kendisine
Allah ve Rasûlü'nün hareminde bulunduğunu hatırlattılar. 'Burada insan
öldürmek mümkün değildir' dediler. Bunun üzerine Hişam şöyle dedi:
- Ya Tavus! Seni böyle yapmaya zorlayan nedir?
- Ne yaptım?
Bu istifham karşısında kalan Hişam daha da hiddetlenerek şöyle bağırdı:
- Daha ne yapacaksın? Ayakkabılarını tam oturduğum minderin yanında çıkardın.
Elimi öpmedin. Bana 'Emîr'ul-Mü'minin' diye selâm vermedin. Bana 'Yâ Ebu
Süleyman' diye künyemle bile hitap etmedin.İznim olmaksızın gelip karşıma
oturdun.'Ya Hişam, nasılsın?' dedin.
Bunun üzerine Tavus söz aldı: 'Minderin yanında ayakkabılarımı çıkarmaya gelince... Ben hergün beş defa izzet ve celâl sahibi olan Allah'ın huzurunda ayakkabılarımı çıkarıyorum. O beni ikab ve itab etmiyor, bana kızmıyor. Senin 'elimi öpmedin' sözüne gelince.., Ben 'Mü'minlerin emiri' Ali b. Ebi Tâlib'den (r.a) şöyle dediğini işittim: 'Herhangi bir müslümana başkasının elini öpmek helâl değildir. Ancak şehvetinden ötürü hanımının elini ve şefkatinden ötürü çocuğunun elini öpebilir'. Senin 'Bana Emîr'ul-Mü'minîn diye hitap ederek selâm vermedin' sözüne gelince... Bilmiş ol ki, bütün müslümanlar senin emîr olmana razı değildirler. Bunun için ben yalan söylemekten hoşlanmam. Senin bana 'Ebu Süleyman künyesiyle hitap etmedin' deyişine gelince...
Bil ki, Allah Teâlâ peygamberlerinin ve velî
kullarının özel isimle-rini zikrederek 'Yâ Dâvûd, Yâ Yahya, Yâ İsa!'
demiştir. Düşmanın da künyesini zikretmek suretiyle 'Ebû Leheb'in iki eli
kurusun' demiştir. Senin 'Benim karşımda iznim olmaksızın oturdun' sözüne
gelince (bil ki) ben Emîr'ul-Mü'minîn Ali'den (r.a) şöyle duydum: 'Eğer sen
cehennem ehlinden bir kimseye bakmak istiyorsan, kendisi oturmuş olduğu
halde, etrafında ayakta duranların bulunduğu bir kimseye bak!
Bunun üzerine Hişam rikkate gelerek şöyle dedi:
- Ya Tavus! Bana nasihatta bulun!
- Emir'ul-Mü'minîn Ali'nin (r.a) şöyle söylediğini duydum: Muhakkak
cehennemde dağlar gibi yılanlar, katır gibi akrepler vardır. Bunlar halkına
adâletli davranmayan emirleri ısırırlar'.
Bunu dinleyen Hişam, kalkıp koşarak Tavus'dan95 ayrıldı.
Süfyan es-Sevrî der ki: Ben Mina'da Ebu Cafer'in96 huzuruna götürüldüm. Bana dedi ki: 'İhtiyacını bize bildir'. Bunun üzerine kendisine şöyle dedim: 'Allah'tan kork! Sen yeryüzünü zulüm ve saldırganlıkla doldurdun'.
Süfyan der ki: Bu sözüm üzerine halife başını
eğdi. Uzun süre düşündükten sonra başını kaldırarak yine 'ihtiyacını bize
bildir' dedi. Bunun üzerine dedim ki: 'Sen Muhacir ve Ensar'ın kılıçları
sayesinde bu mertebeye varmış bulunuyorsun. Oysa bugün bu zevatın çocukları
açlıktan ölmektedir. Allah'tan kork! Onların haklarını kendilerine ulaştır'.
Bunun üzerine halife bir hayli düşündükten sonra başını kaldırdı ve bana 'İhtiyacını
söyle' dedi. Ben devamla dedim ki: 'Hz. Ömer (r.a) hacca giderken
hazinedarına 'Biz bu seferimizde ne kadar infak ettik?' diye sordu. 'On
küsûr dirhem' cevabını alınca, 'Oysa ben bugün şurada develerin yükleyip
götürmekten âciz olduğu kadar bol mallar görmekteyim' dedi.
Sonra Süfyan Mansur'un huzurundan çıkıp gitti. İşte selef âlimleri
zorlandıkları zaman sultanların huzuruna girerlerdi.
Allah'ın intikamını zâlimlerden almak için
canlarını dişlerine takarlardı.
İbn Ebî Şemile Abdülmelik b. Mervan'ın huzuruna girdi. Halife kendisine
'Konuş!' dedi. O da halifeye şunları söyledi: 'İnsanlar kıyamette, kıyametin
dehşet ve acısından kurtulamazlar. Oradaki helâk ve felâketi görmekten emîn
olamazlar. Ancak nefsini küstürmek sûretiyle Allah'ı razı eden kimse
müstesnadır'. Bunun üzerine Abdülmelik hüngür hüngür ağlamaya başlayarak
dedi ki: 'Hayatta kaldıkça senin şu sözünü daima hatırımda bulunduracağım'.
Hz. Osman (r.a) Abdullah b. Amr'ı Basra valisi olarak tayin ettiği zaman Hz. Peygamber'in sahabîleri onu tebrik etmeye geldiler. Fakat Ebu Zer el-Gıfârî gecikti. Oysa Abdullah b. Amr, Ebu Zer'in samimi dostuydu. Bunun üzerine Abdullah, Ebu Zer'e sitem etti. Ebu Zer, cevap olarak şöyle dedi:
Hz. Peygamber'den şöyle dinlemiştim:
Kişi (zâlim sultanın emrinde) herhangi bir vazife aldığı (ve zulme yardımcı
olduğu) zaman Allah Teâlâ ondan uzaklaşır.97
Mâlik b. Dinar, Basra emîrinin huzuruna girerek
şöyle demiştir: 'Ey Emîr! Semâvî kitaplardan birinde okudum; Allah Teâlâ
şöyle diyordu: Acaba sultandan daha ahmak ve bana isyan edenden daha câhil
bir kimse var mıdır? Acaba benden izzet bekleyen ve bana itâat edenden daha
aziz bir kimse bulunur mu? Ey kötü çoban! (Zâlim sultana hitabdır), ben sana
sapasağlam, besili koyunlar teslim ettim. Sen ise eti yedin, yünü giydin,
onları zayıflıktan ötürü ses çıkaran kemikler yığını hâlinde bıraktın'.
Bunun üzerine Basra valisi, Mâlik b. Dinar'a dedi ki:
-Seni bize saldırtan ve şerrimizden koruyanın ne olduğunu biliyor musun?
- Hayır!
- Bize ihtiyacının olmayışı ve elimizdeki servete önem vermeyisin.
Ömer b. Abdülâziz (r.a), Arafat'ta, Halife Süleyman b, Abdülmelik'le beraber bulunuyordu. O esnada Süleyman, gök gürültüsünü işitip korktu. Göğsünü, korkusundan ötürü, eğerin önüne yapıştırdı. Fırsattan istifade ederek Ömer, kendisine şöyle dedi: 'Bu Allah'ın rahmetinin sesidir. Acaba sen onun azabının sesini dinlediğin zaman nasıl olacaksın?' Sonra Süleyman, Ömer'e şöyle hitap etti: 'Allah Teâlâ seni de bunlarla mübtelâ etsin'
Abdülmelik'in oğlu Süleyman, Mekke'ye gitmek
üzere Medine'ye geldi, Ebu Hâzım'ı (Seleme b. Dinar) huzuruna dâvet etti.
Ebu Hâzım onun huzuruna geldi. Ebu Hâzım huzura girdiği zaman Süleyman
kendisine şu suâli sordu:
- Yâ Ebu Hâzım! Neden biz ölümden hoşlanmıyoruz?
- Çünkü siz âhiretinizi tahrip, dünyanızı mamur etmişsiniz. Bu bakımdan siz
mamur bir yerden harâbe bir yere gitmeyi elbette hoş görmezsiniz!
- Yâ Ebu Hâzım! Allah'ın huzuruna gitmek nasıldır?
-Yâ emîr'ul-mü'minin! Eğer giden sâlih bir kimse ise senelerce kaybolmuş,
sonra ailesine kavuşmuş bir kimse gibidir. Kötü bir kimseye gelince, o da
efendisinden kaçmış, sonra tutuklu ola-rak efendisinin huzuruna getirilmiş
bir köle gibidir.
Bunun üzerine Süleyman hüngür hüngür ağlayıp dedi ki:
- Keşke Allah nezdinde durumumun ne olduğunu bilseydim!
- O halde nefsini Allah'ın Kitabı'nın mihengine vur! Çünkü
Allah Teâlâ şöyle buyurmaktadır:
Muhakkak ki, ebrar (sâlih kimseler) elbette nimetler içinde yüzerler.
Muhakkak ki, fâcirler (âsî ve
yalancılar Cahîm'in (ateşin) içindedirler. (İnfitar/13-14)
- O halde Allah'ın rahmeti nerededir?
- Allah'ın rahmeti 'muhsinlere' (sâlihlere) yakındır.
- Yâ Ebû Hâzım! Allah'ın kullarından hangisi daha azizdir?
- Birr ve takvâ ehli daha azizdir.
- Amellerden hangisi daha üstündür?
- Haramlardan korunmakla beraber Allah'ın farzlarını edâ etmek...
- Sözün hangisi işitilmeye daha lâyık ve değerlidir?
- Korktuğun ve ümit ettiğin bir kimsenin nezdinde hakkı söylemek...
- Mü'minlerin hangisi daha akıllıdır?
- Allah'a ibadet edip halkı da ibadete çağıran kimse...
- Mü'minlerin hangisi daha zararlıdır?
- Kardeşi zâlim olduğu halde o zâlimin havasına uyup da sürüklenen... Böyle
bir kimse âhiretini başkasının dünyasına feda etmiştir.
- Bizim içinde bulunduğumuz duruma ne dersin?
- Beni affeder misin (ki bu durumu söylemeyeyim?)
- Hayır muhakkak söyleyeceksin. Bu senin bana söyleyeceğin bir nasihat
olacaktır.
- Yâ Emîr'ul-Mü'minin! Senin ecdadın halkı kılıç ile kahredi saltanatı
müslümanlarla istişare etmeksizin, onların rızasını almaksızın zorla aldılar.
Hatta müslümanlardan bir çoğunu bu
yüzden öldürdüler. Müslümanlarla aralarında büyük savaşlar oldu. Oysa
onların hepsi bugün ahiret âlemine göç etmişlerdir. Keşke onların
dediklerini ve onlara denilenleri bir bilseydim! Bunun üzerine Süleyman'ın
nedimlerinden birisi Ebu Hâzım'a sözle, saldırarak dedi ki:
- Sen çok kötü birşey söyledin!
- Allah Teâlâ âlimlerden hakikati insanlara söyleyip gizlememek üzere söz
almıştır...
- Peki biz bu fesadı nasıl ıslah edelim?
- Helâlinden alıp onu hakkıyla ehline vermelisin.
- Kimin gücü yeter bunu yapmaya?
- Cenneti isteyip cehennemden korkanın.
- Bana dua et!
- Yârab! Eğer Süleyman senin dostun ise, onun için dünya ve âhiret
hayırlarını kolaylaştır. Eğer düşmanınsa onun perçeminden tut, sevdiğin ve
razı olduğun hedefe doğru yönelt!
- Bana tavsiyede bulun!
- Sana kısa yoldan tavsiye ediyorum: Rabbini tâzim et. O'nu seni yasak
yerlerde görmekten tenzih et; (veya emrettiği yerde seni kaybetmekten tenzih
et) .98
Ömer b. Abdülâziz, Ebu Hâzım'a şöyle dedi:
- Bana nasihatta bulun!
- Yatağına uzan! Sonra ölümü baş ucunda bulundur! Sonra o anda hangi sıfatın
sende olmasını istiyorsan onu düşün! İşte o sıfatı şu anda al! O saatte
sende olmasını kerih gördüğün sıfatı şimdi terket! Umulur ki, o saat
yakındır.
Bir bedevî Süleyman b. Abdülmelik'in huzuruna
girdi. Halife o bedeviye 'konuş!' dedi. Bedevî 'Yâ Emir'ul-Mü'minîn! Ben
seninle bir konuşma yapacağım. Hoşuna gitmese dahi tahammül etmeni isterim.
Çünkü eğer kabul edersen o konuşmanın arkasından hoşuna giden neticeler
gelecektir'. Süleyman 'Ey Arabî! Biz hile-sinden emîn olmadığımız ve
nasihatini ummadığımız kimseye dahi geniş müsamaha gösteriyoruz'. Bunun
üzerine bedevî konuşmaya başladı:
- Ya Emir'ul-Mü'minin! Etrafını,tercihlerini kötüye ve çıkarlarına kullanan
kimseler sarmıştır. Bunlar dinlerini dünyalarına feda etmişlerdir.Senin
rızânı Allah'ı kızdırmakla elde etmeye çalışmaktadırlar. Allah konusunda,
Allah'tan değil, senden korkmuşlardır; (veya Allah konusunda sana ihânet
etmişlerdir).
Fakat seninle ilgili Allah'tan korkmuş değildirler; (veya senin hakkında
Allah'a ihânet etmemişlerdir). Onlar âhiret ile savaş, dünya ile barış
hâlindeler. Bu nedenle Allah Teâlâ'nın seni emin kıldığı vazifelerde sen
onlara itimat etme. Çünkü onlar emniyeti kötüye kullanmak için ellerinden
gelen çabayı sarfetmektedirler. Ümmet-i Muhammed'e her türlü zillet ve zulmü
yapmaktadırlar. Oysa onların yaptıklarından sen sorumlusun. Onlar ise senin
yaptığından mesul değildirler. Bu bakımdan sen onların dünyası için
âhiretini zâyi etme! Çünkü zarar bakımından insanların en düşüğü, âhiretini
başkasının dünyasına feda edendir.
- Sen lisanını kınından çekmiş bulunuyorsun. Oysa lisanın kılıcından daha
fazla kesmektedir.
- Evet yâ Emîr'ul-Mü'minîn! Konuştuklarım senin aleyhine değil, lehinedir.
Hikâye ediliyor ki, Ebu Bekre" Muaviye'nin
huzuruna gelerek şöyle dedi:
- Yâ Muaviye! Bil ki, senin ömründen geçen her günde ve senin üzerine gelen
her gecede gittikçe dünyadan uzaklaşıp âhirete yaklaşırsın. Seni öyle bir
tâkip ediyor ki, onun pençesinden kurtulman mümkün değildir. O, senin için
bir nişan dikmiştir. O nişanı geçmen imkânsızdır. O nişana varman ne hızlı
olur? Seni kovalayanın nerede ise yakana yapışması yakındır. Biz ve içinde
bulunduğumuz nimetler muhakkak gidiciyiz. Yanına varılacak hedefimiz ise,
bâkidir. Eğer yaptıklarımız hayır ise varacağımız yer de hayırdır. Eğer
yaptıklarımız şer ise, şerrin karşılığı da şerdir.
Evet, işte ilim ehli bu tarzda sultanların huzuruna girerlerdi. İlim
ehlinden, elbette âhiret âlimlerini kastediyorum.
Dünya âlimlerine gelince.. Onlar sultanların
huzuruna gözle-rine girmek, kalplerine yaklaşmak için girerler. Böylece
sultanları ruhsatlara muttali ederler. İnce hilelerle sultanların fâsık
garez-lerine uygun düşen genişlik yollarını sultanlara gösterirler. Eğer
bizim daha önce bir kısım âlimlerden naklettiğimiz konuşmalar gibi nasihat
maksadıyla konuşsalar dahi, onların gayeleri sultan-ları ıslah etmek
değildir. Aksine bu gibi konuşmalarla sultanların gözüne girip onların
yanında mevki ve itibar sahibi olmaktır. Dünya âlimlerinin bu tür
konuşmalarında iki çeşit aldatma vardır. O iki çeşit aldatma ile de ancak
ahmak kimseler aldanır:
1- Onların birincisi, 'sultanların huzuruna girmekteki gayem va'z ve
nasihatla onları ıslâh etmektir' diyerek kendisine bir pâye vermektir. Çoğu
zaman adam kendisi de bu hilesine kanıp aldanmaktadır. Oysa onlar hiç de
yöneticilerin ıslâhı için huzurlarına girmezler. Aksine onları sultanların
huzuruna sevkeden, gizli bir şöhretin şehveti ve yöneticiler nezdinde
bilinmelerini temin etme hırsıdır. Yöneticilerin ıslahını istemenin doğru
olduğunun alâmeti şudur: Eğer onun yerine onun gibi diğer bir âlim kimse
yöneticinin huzuruna girerse, o giren âlimin va'zı yönetici nezdinde makbûle
geçip yönetici de ıslah eseri görülürse, sevinmesi ve bu önemli vazifeyi
başkası yerine getirerek onun zorluğundan beni kurtardı diye Allah'a
şükretmesi gerekir. Adetâ ölmek üzere olan bir hastayı tedavi ettiğinde
sevinmesi gerekli olduğu gibi... Eğer
kalbinde konuşmasının, başkasının konuşmasına tercih edildiği fikri doğarsa,
bilsin ki aldanmış bir mağrurdur!
2- İkincisi, yöneticileri ziyaret etmekten gayem, herhangi bir müslümandan
zulmü def etmektir iddiasıdır. Bu iddiasında da aldanır veya aldatılabilir.
Bu iddianın doğruluğunun bilinmesi için
de birinci iddiada kullandığımız ölçü kullanılmalıdır.
Mâdem ki, zâlim sultanların huzuruna girme yolu böylece belli oldu, o halde biz sultanların ihtilâfından meydana gelen ârızî durumları, onların mallarını almaktan ötürü doğan müşkilleri birkaç mesele şeklinde gösterelim.
I. Mesele
Sultan, sana fakirlere dağıtmak üzere mal gönderdiği zaman, eğer o malın
sahibi belli bir kimse ise, o malı kabul etmen helâl değildir. Eğer sahibi
belli değilse, o malın ileride de söylediğimiz gibi fakirlere dağıtılması
gerekiyorsa, onu alıp fakirlere dağıtabilirsin. Onu aldığın için günahkâr
olmazsın. Ancak bir kısım âlimler, böyle olsa dahi, mâdem ki sultandan
gelmiştir alması uygun değildir demişlerdir. Bu âlimlere göre, evlâyı ve en
uy günü düşünmek gerekir.
Bu bakımdan biz deriz ki, evlâ ve en uygunu eğer
üç tehlikeden eminsen o malı almandır.
Birinci tehlike: Sultan, senin o malı kabul ettiğinden ötürü malı helâl
zannederek 'mal helâl olmasaydı sen onu kabul etmezdin. O malı zimmetine
sokmazdın' zannına kapılır. Eğer böyle bir zan sözkonusu ise, sen malı alma!
Çünkü mahzurludur. O malı alıp dağıtmaktan elde edeceğin hayır, haram
kazanmaya çalışmış olduğun cesarete denk gelmez.
İkinci tehlike: Başka âlimlerin ve cahillerin sana bakarak sultan malının helâl olduğuna inanmalarıdır. Böylece onlar da sana uyarak sultanın malını kabul edecekler ve senin onu kabul etmeni onun caiz olduğuna hamledeceklerdir. Oysa kendileri o malı fakirlere dağıtmamaktalar. İşte bu ikinci tehlike birincisinden çok daha şiddetlidir. Çünkü bir cemaat, İmam Şâfiî'nin sultanların malını almasından dolayı sultanların malının alınmasının caiz olduğunu savunmuşlardır. Fakat İmam Şâfiî'nin o malı, fakirlere dağıtmak niyetiyle aldığını ve dağıttığını hiç de düşünmemişlerdir! Bu bakımdan önder olan ve örnek durumda bulunan bir kimse böyle bir şeyden şiddetle kaçınıp çekinmelidir. Çünkü önder mevkiinde bulunan bir kimsenin yapması, birçok kimsenin dalâlete düşmesine sebep olur.
Vehb b. Münebbih şöyle anlatır: Âlimin biri halkın gözü önünde bir hükümdarın huzuruna, kendisine zorla domuz eti yedirilmek üzere getirildi. Adam yemedi. Adama bu esnada koyun eti getirildi ve kılıçla tehdid edilerek bu etten yemesi emredildi. Fakat yine de yemedi. Kendisine 'Haydi domuz eti yemedin! Bu ise koyun etidir, neden yemiyorsun?" denildiği zaman, şu cevabı verdi: 'Halk benim domuz etini yemeye zorlanmak için getirildiğime inanıyor. Ben eti yeyip sapasağlam çıktığım zaman, onlar hangi eti yediğimi bilmediklerinden böylece dalâlete düşerler'.
Vehb b. Münebbih ve Tavus, Haccac-ı Zâlim'in kardeşi Muhammed b. Yûsuf un huzuruna girdiler. Bu adam o zaman Velid b. Abdûlmelik tarafından Yemen'e genel vali tâyin edilmişti. Huzura girdiklerinde soğuk bir kuşluk zamanıydı ve açık bir mecliste bulunuyorlardı. Vali hizmetçisine dedi ki: 'Git, o taylasanı getir! Ebu Abdurrahman'ın sırtına at!' Tavus da o sırada bir kürsü üzerinde oturmuştu. Hizmetçisi taylasanı getirdi ve Tavus'un sırtına attı. Tavus taylasanı sırtından düşürünceye kadar omuzlarını silkmeye devam etti, Bu manzara karşısında Muhammed b. Yûsuf hiddetlendi. Onun huzurundan çıktıktan sonra Vehb b. Münebbih, Tavus'a hitaben 'Onu kızdırmayabilirdin. Taylasanı alıp fakirlere sadaka verseydin daha iyi olurdu' dedi. Tâvus "Evet daha iyi olurdu, eğer o zâlim benden sonra 'Tâvus onu aldı. Benim kullandığım gibi de onu kullanmaktadır' demeseydi alırdım!" diye cevap verdi.
Üçüncü tehlike, sana verdiklerinden ötürü, arkadaşlar arasında sana kıymet verdiği için kalbinin onu sevmeye doğru kaymasıdır! Eğer böyle bir durum sözkonusu ise, ondan geleni kabul etme. Çünkü bu takdirde ondan gelen, öldürücü zehir olur. Zâlimleri sana sevdiren şey ise gizli bir hastalıktır. Çünkü sevdiğin bir kimsenin saltanatına elbette taraftar olur ona müsa-maha göstermek mecburiyetinde kalırsın. Nitekim Hz. Aişe (r.a) şöyle demiştir: 'Nefisler kendilerine iyilik yapanlara sevgi göstermek temayülündedir ve bu temâyül nefislerde tabii bir haslettir'.
Nitekim Allah'ın Rasûlü de şöyle buyurmuştur:
Ey Allahım! Herhangi bir yalancının benim üzerimde bir iyiliğini kılma.
Kılma ki, kalbim onu sevmemiş olsun!100
Böylece efendimiz, kalbin iyilik yapanın sevgisinden menedil mesinin güç
olduğunu beyan etmiştir.
Rivayet ediliyor ki, emirlerden biri Mâlik b. Dinar'a on bin dirhem
gönderdi. Mâlik b. Dinar da on bin dirhemin tamamını çıkarıp fakirlere
dağıttı. Dağıttıktan sonra Mâlik'e meşhur âbid Muhammed b. Vâsi101 geldi ve
ona emîri kastederek dedi ki:
- Şu mahlûkun sana verdiklerini ne yaptın?
- Arkadaşlarımdan sor!
- Hepsini dağıttı.
- Allah aşkına, senin kalbin şu anda mı daha fazla onu seviyor, yoksa o malı
göndermezden önce mi?
- Hayır! Şu anda fazla seviyor.
- İşte ben ancak bu noktadan korkuyorum.
Muhammed doğru söylemiştir. Çünkü Mâlik onu sevdiği zaman, onun emirliğinin
devamını da sevecektir. Onun görevden azledilmesini, felâkete uğramasını ve
ölümünü istemeyecektir. Onun saltanatının genişlemesini ve malının
çoğalmasını isteyecektir. Bütün bunlar zulüm sebeplerini istemek demektir.
Böyle bir istek çok çirkindir.
Selman ve İbn Mesud (r.a) şöyle dediler: 'Görmese dahi her-hangi bir işe râzı olan bir kimse onu gören gibi olur. Nitekim Allah Teâlâ 'Zulmedenlere meyletmeyiniz' (Hud/133) buyurmuştur'
Bazı müfessirlere göre, onların amellerine rıza göstermeyiniz. Eğer senin, onlardan mal aldığın halde onlar hakkında sevgin artmayacak derecede kuvvetli ve güçlü bir durumun varsa, o zaman onlardan mal almanda hiçbir sakınca yoktur.
Basra âbidlerinin birinden hikâye olunmuştur: Bu zat emirler-den mal alıp fakirlere dağıtıyordu. Kendisine 'Onlardan mal aldığından dolayı onları sevmekten korkmuyor musun?' denildi. Cevap olarak şöyle dedi: 'Eğer herhangi bir kimse elimden tutup beni cennete sokarsa, sonra kendisi rabbine isyan ederse, kalbim onu da sevmez. Çünkü elimden tutmaya kendisini teshir eden Allah için ben ona buğzediyorum. Ona boyle buğzetmem, o adamı elimi tutmaya musahhar kıldığının bir nevi şükrü ve karşılığıdır'. İşte bununla belli oldu ki. şu zamanımızda onlardan mal almak her ne kadar o malın kaynağı belli ve helâl olsa dahi mahzurlu ve kötüdür. Çünkü belirttiğimiz bu üç tehlikenin biri mutlaka vardır.
II. Mesele
Soru: Sultanın malını almak ve fakirlere dağıtmak caiz olduğu zaman, acaba
onun malını çalmak veya emanetini gizlemek, inkâr etmek ve halka dağıtmak
caiz midir, değil midir?
Cevap: Caiz değildir. Çünkü çok zaman sultanın elinde bulunan malın belli bir sahibi vardır. Sultan onu sahibine geri vermek niyetindedir.Onun malını bu şekilde götürmek, onun kendiliğinden mal göndermesi gibi değildir. Çünkü akıllı bir insan, sultanın sahibi belli olan bir malı sadaka verdiğini zannetmez. Bu bakımdan sultanın o malı vermesi, onun sahibini bilmediğine işaret eder. Eğer kişi sultanın bu gibi durumlar hakkında şüphede olduğunu biliyorsa, tam mânâsıyla onun böyle olmadığına vakıf olmadan ondan mal kabul etmesi caiz değildir. Sonra nasıl sultanın malını çalabilir? Belki sultan onu satın almıştır. Çünkü sultanın elinde bulunması onun mülkü olduğuna delâlet eder. Böyle bir fetvaya yol yoktur ve tevessül edilemez. Biz deriz ki, eğer kaybolmuş bir malı yerde bulursa, sonra o malın, meselâ sultanın emrindeki paralı askerlere ait olduğu ortaya çıkarsa ve o askerin o malı satın aldığı veya herhangi bir kimseden haksız olarak aldığı ihtimali sözkonusu ise, bu durum karşısında o malı geri vermek farzdır. Bu bakımdan sultanların mallarını ne kendilerinden ça-labilir, ne de emanet olarak yanına bırakılandan alabilir. Onların emanetlerini inkâr etmek caiz değildir. Mallarını çalana hırsızlık cezasını tatbik etmek farzdır. Eğer hırsız, o malın onların mülkü olmadığını iddia ederse, bu takdirde iddia ile hırsızlık cezasının tatbiki düşmüş olur.
III. Mesele
Sultanlarla muamele etmek haramdır. Çünkü mallarının çoğu haramdır. Bu
bakımdan eşya bedeli olarak onlardan alınan da haramdır. Eğer sultan helâl
olduğu bilinen bir kaynaktan o satın aldığı eşyaların karşılığını öderse, o
zaman da eşyayı teslim ettiği kimselerin durumunun araştırılması gerekir.
Eğer eşyayı teslim alanların o eşya ile Allah'a isyan edeceklerini
biliyorsa, meselâ onlara ipekli satmak gibi... Onların ipeklinin erkeklere
haram olduğunu bildikleri halde giyeceklerini biliyorsa, bu durumda onlarla
alışveriş yine haramdır. Tıpkı üzümü şarap yapana satmak gibi.. Bu hususun
haram olduğunda ulemanın ihtilâfı yoktur. Ancak bu bey'in sahih olup
olmadığında ihtilâf vardır. Eğer ipekliyi alanın, kendisinin de giymesi
mümkün ve kadınlarına giydirmesi de mümkün ise, bu takdirde onunla alışveriş
mekruh bir şüpheye dönüşür. Maddesiyle Allah'a isyan edilen bir mal hakkında
hüküm böyledir. Mânâsıyla isyan edene gelince... Onlara at satmak gibi...
Özellikle müslümanlarla savaştıkları zamanda veya müslümanların malını yağma
ettikleri vakitte onlara at satmak... Ziraat ile onlara yardımcı olmak da
tehlikelidir. Onlara dirhem ve dinarları, dirhem ile dinar yerine kullanılıp
da bizzat maddesinde isyan olmayan, fakat isyana vesile olabilecek olan
maddeleri satmak ise, mekruhtur. Çünkü böyle bir satışta zulüm-lerinde
kendilerine yardımcı olmak mânâsı vardır. Çünkü onlar zulümlerini icra etmek
hususunda mal, binek hayvanları ve diğer sebeplerle güçlenirler. Bu kerahet
hükmü, onlara hediye vermek hususunda da geçerlidir. Onlara ücretsiz
çalışmak, hatta onlara öğretmek, onların çocuklarına yazı ve hesap öğretmek
de böyledir. Kur'an'ı öğretmeye gelince, mekruh değildir. Ancak karşılığında
onlardan ücret alma meselesi değişir. Bu ücretin helâl bir kaynak-tan
ödendiği bilinmediği takdirde haramdır.
Eğer sultanlarla pazarlarda mal satın almak hususunda üc-retsiz ve karşılıksız vekil tayin edilirse, onlara yardım olduğu için böyle bir vekaleti üstlenmek mekruhtur. Eğer onlara, masiyet yolunda kullanacaklarını kesin bildiği birşeyi satın alırsa, tüysüz çocuklar, sevgi veya giymek için ipekli, zulüm ve katle gitmek için at almak gibi... Böyle bir alışveriş haramdır. Bu bakımdan satın alınan malın, günah için satın alındığı biliniyorsa haram olur. Böyle bir niyetin varlığı açık değil, fakat hâlin hükmüyle olması muhtemel ise, bu ihtimalin mevcudiyetine delâlet ediyorsa, bu takdirde kerahet vardır.
IV- Mesele
Haram mal ile inşa ettikleri çarşılarda ticaret yapmak haramdır. Oralarda
durmak caiz değildir. Eğer herhangi bir tüccar bu duruma rağmen orada durup
dürüstçe kazanırsa, kazancı haram değildir. Fakat orada durması dolayısıyla
günahkâr olur. Halk bu gibi pazar yerlerinde alışveriş yapanlardan mal satın
alabilir. Fakat başka pazar yerleri biliyorsa en uygunu, oralara gidip
alışveriş yapmaktır. Böylece helâl parayla yapılan çarşılarda oturanların
çoğalması ve oradaki dükkânların kiralanması temin edilir. Sultanlara haraç
ödemeyen bir çarşıdan yapılan alışveriş, onlara haraç ödeyen bir çarşıda
yapılan alışverişten daha uygundur. Ulemadan bazıları, pek fazla ifrata
kaçarak sultanlara haraç ödeyen arazileri süren çiftçilerle alışveriş
yapmaktan dahi sakınmışlardır. Çünkü bu çiftçiler, çok zaman aldıklarını
haraç olarak sultanlara verirler. Böylece bu mal ile onlara yardım edilmiş
olur. Bu hüküm, din hususunda ifrat derecede hareketten başka birşey ifade
etmez. Müslümanları sıkıştırmak ve yolları onlar için daraltmaktır. Zira
haraç (vergi) hemen hemen bütün ara-zilerden alınır. Halkı bundan menetmenin
hiçbir mânâsı yoktur. Eğer ulemânın vermiş olduğu bu fetva caiz ise, o vakit
arazi sahi-bine arazisini kullanmak haram olması gerekir ki, onun haracını
ödemesin. Bu fetvâ ise uzayıp giden ve maişet kapısını kapatmaya sürükleyen
bir fetvâ olmuş olur!
V. Mesele
Sultanlarla yapılan muamele gibi, kadıları, memurları ve hizmetçileriyle de
yapılan muamele haramdır. Hatta bunlarla muamele etmek, sultanla muamele
etmekten daha şiddetlidir.
Kadılara gelince... Onlar kesinlikle haram olan maaşlar almakta, dolayısıyla
zâlimlerin sayısını çoğaltmakta ve halkı kıyafetleriyle kandırmaktadırlar!
Ulema kisvesine büründükleri halde zâlim sultanlarla oturup kalkmaktadırlar.
Bu bakımdan kadılar halkın bu zâlimlere itâat etmesine vesile olurlar.
Hizmetçilerine ve askerlerine gelince... Onların mallarının çoğu, açık bir
gasptan gelmektedir. Onlara maslahat, miras, haraç gibi bir kaynaktan gelen
mal düşmemektedir. Ancak helâl mal-larıyla karışıp şüphe kat kat kabardıktan
sonra düşer!
Tavus şöyle demiştir: 'Hâdiseyi bizzat görmüş
olsam dahi onların huzuruna gidip şahitlik yapmam. Çünkü aleyhinde şahitlik
yapacağım bir kimseye zulmetmeyeceklerinden emin değilim!'
Halk tabakası ancak sultanların fâsık olduklarından ötürü ahlâksızlaşmıştır.
Sultanların fâsık olması da âlimlerin fâsık olmasına bağlıdır. Eğer kötü
kadılar ve ahlâksız âlimler olmasaydı, sultanların ifsadı çok azalırdı.
Çünkü ciddi kadı ve âlimlerden korkarlardı.
Bunun için Allah'ın Rasûlü (s.a) şöyle
buyurmuştur:
Bu ümmetin kurraları (âlimleri) emirlerine dalkavukluk yapmadığı müdetçe bu
ümmet Allah'ın kudreti ve himayesi altında bulunacaktır.102
Allah'ın Rasûlü burada 'kurrâ'yı ancak şu hikmetten ötürü zikretmektedir: Çünkü kurra âlimlerin tâ kendisidir. Âlimlerin ilmi, Kur'ân ve Sünnet'ten anlaşılan mânâlardan ibarettir. Bunun dışında kalan ilimler ise seleften sonra ihdâs edilmiş ilimlerdir.
Süfyan es-Sevrî şöyle demiştir: 'Sakın ne sultan, ne de sultan ile muamele edenle muamele etme! Onlarla oturup kalkmaktan çekin'.
Yine Süfyan es-Sevrî şöyle demiştir: 'Kalem, divit, kâğıt ve kâğıdın mühürlenmesinde kullanılan çamur sahipleri günahta ortaktırlar!' Süfyan Sevrî doğru söylemiştir. Çünkü Hz. Peygamber içki hususunda on kimseye lânet okumuştur. Hatta yapana ve yaptırana bile lânet etmiştir.
İbn Mes'ud da şöyle demiştir: 'Ribayı yiyen, yediren ve riba muamelesinde şahitlik yapan şahit ve kâtip Hz. Muhammed'in diliyle mel'undurlar'.103
İbn Sîrin şöyle demiştir: 'Sakın mektubun muhtevasını bilmedikçe sultanın herhangi bir mektubunu yüklenip getirme!'
Süfyan es-Sevrî halifeye önünde bulunan diviti uzatmaktan çekinerek şöyle demiştir: 'Onunla ne yazacağını bilmedikçe sana veremem!'
Bu bakımdan zâlim sultanların etrafında bulunan hizmetçiler, ona tâbi olanlar hepsi onlar gibi zâlimdirler. Allah rızası için hep-sine buğzetmek farzdır.
Rivayete göre, sultanın askerlerinden biri Osman
b. Zaide'ye 'yol nerededir?' diye sorunca, susup sağır olduğunu belirtti.
Belki bir zulüm yapmaya gidiyor, ona yol gösterirsem ortağı olurum
korkusundan yol göstermekten çekindi! Selef, fâsık tüccarlar, vurucular,
haccamlar, hamamcılar, boyacılar, dökümcüler ve sanat-kârlarda yalancılık ve
fâsıklık açıkça görüldüğü halde yine de böyle mübalâğalı davranmamışlardır.
Hatta zimmî kâfirlere de böyle yapmadılar. Ancak onların böyle yapmaları,
özellikle yetimlerin ve fakirlerin mallarını yiyen, müslümanlara daima
eziyet eden zâlim sultanlar hakkındadır. O sultanlar ki, şeriat-ı garrâ-i
Muhammediyye'nin belirtilerini kazımaya ve işaretlerini yıkmaya
çalışırlardı. Onların böyle yapması şu hikmete dayanır: Günah iki kısma
ayrılır;
a) Kişinin kendi nefsinde kalan günah.
b) Başkasına sirayet eden günah.
Fâsıklık kişinin kendi nefsinde kalan günahtır. Kâfirlik de böyledir.
Kâfirlik ve fâsıklık Allah'ın hakkına tecavüzdür ve onun hesabı ancak
Allah'a aittir.
Yöneticilerin zulmettiklerinden ötürü yaptıkları
günâha gelince, o başkasına sirayet eden bir günahtır. İşte bundan ötürü
onların durumu oldukça ağırlaşır. Zulümlerinin genelliği,
saldırganlıklarının genişliği oranında Allah'ın nezdinde gazab ve nefret
bakımından gelişirler. Bu bakımdan onlardan o nisbette kaçınmak ve
muamelelerinden sakınmak farzdır! Allah'ın Rasûlü şöyle buyurmuştur:
Kıyâmet gününde zaptiyeye denir ki: Kamçını bırak cehenneme gir.104
Ellerinde sığır kuyruğu gibi toplar bulunan kişilerin türemesi, kıyametin alâmetlerindendir.105
İşte bu hüküm, zâlimlerin yardımcılarının
hükmüdür. Onlardan bu saydığımız vasıflar sayesinde bilinenler zâten
bilinmiştir. Bilinmeyenlere gelince, onların alâmetleri, geniş abalar
giymek, uzun bıyıklar bırakmak ve zâlimlere mahsus diğer meşhur hâlleri
takınmaktır. Bu bakımdan bu kisvede görülen bir kimseden sakınmak gerekir.
Sadece kisvesine bakılarak sakınmak, hiç de su-i zann olmaz. Çünkü eğer iyi
bir insansa zâlimlerin kisvesine bürünmek suretiyle kendi kendine suç
işlemesin! Kisvede eşitlik kalpte eşitliğe delâlet eder. Deli olan ancak
delilik gösterir. Fâsık olan ancak kendisini fâsıklara benzetir, Evet,
fâsıklar bazen kendilerini, gizlemek için salah ve takva ehline
benzetirler... Fakat sâlih bir kimse ise hiçbir zaman kendisini fâsık
kimselere benzetmeye yetkili değildir. Çünkü kendini onlara benzetmek,
onların sayısını çoğaltmak demektir.
Nefislerine zulmettikleri halde meleklerin canlarını aldığı kimselere
melekler şöyle derler: 'Ne işte idiniz?' (Nisa/97)
Bu ayet müşriklere katılmak suretiyle onların
cemaatini çoğaltan bir kısım müslümanlar hakkında nâzil olmuştur: Rivayete
göre, Allah Teâlâ Yuşâ b. Nun'a106 şöyle vahyetmiştir:
- Ben senin kavminin iyilerinden kırk bin, kötülerinden de altmış bin kişiyi
helâk edeceğim.
- İyilerin suçu nedir ki onları helâk ediyorsun?
- Onlar, benim gazabımdan ötürü gazablanmıyorlar da ondan. Onlar zâlimlerle
yer ve içerler.
Bununla açığa çıktı ki, zâlimlere buğzetmek ve Allah rızası için onlara
karşı nefret göstermek, her müslümanın boynuna farzdır.
İbn Mes'ud'un rivayetine göre, Hz. Peygamber
(s.a) şöyle buyurmuştur:
Benî İsrâil âlimleri, maişetlerinde zâlimlere karıştıkları için Allah Teâlâ
onlara lânet etmiştir.107
VI. Mesele
Zâlimler tarafından inşâ edilen köprüler, tekkeler, câmiler ve çeşmeler gibi
yerlerde ihtiyatlı davranmak ve dikkat etmek gerekir Köprüye gelince,
ihtiyaç için onun üzerinden geçmek caizdir. Fakat mümkün olduğu kadar
zâlimin inşâ ettiği köprüden geç-mekten kaçınmak gerekir. Eğer o köprüden
başka bir geçit varsa, bu sefer ondan sakınmak daha da lüzumlu bir hâl alır.
Başka bir geçit bulunduğu halde zâlimin inşa ettiği köprüden geçmeyi şu
hikmete binaen caiz gördük: Köprüden geçmek isteyen bir kimse, o köprüye
sarfedilen malların esas sahibini bilmediği zaman, o mallar hayırlara
sarfedilmek üzere hazırlanan mallar hükmüne geçmiş olurlar. Bu köprü de
hayırlardandır. Fakat köprüde kullanılan tuğla ve taşın belli bir evden veya
bir kabristandan veya belli bir camiden naklolunduğunu bildiği zaman, asla o
köprüden geçmek helâl olmaz. Ancak bir zaruret varsa, o zaruretten ötürü
başka müslümanların malını kullanmak kendisine helâl olursa, bu durum
müstesnadır. Bu durumda köprüden geçtikten sonra köprüye sarfedilen malların
sahibine gidip hakkını helâl ettirmelidir.
Camiye gelince... Eğer gasbedilmiş bir arazi üzerinde kurulup başka bir camiden veya belli bir mülkten gasbedilmiş ağaçlarla örtülürse, böyle bir camiye girmek asla caiz değildir. Cuma na-mazını kılmak için bile bu camiye girilemez. Eğer imam caminin içerisinde namaza başlarsa, o da imamın arkasında caminin dışında durarak başlasın. Çünkü gasbedilmiş arazide namaza duran bir imama her ne kadar böyle bir namazın sahibi, gasbedilmiş arazide kıldığından ötürü günahkâr olursa da uymayı caiz gördük. Eğer cami, sahibi bilinmeyen bir maldan inşa edilmişse, takvâ başka bir camiye eğer varsa gitmektir. Başka bir cami yoksa, böyle bir camide cuma ve cemaat namazlarını terketmemelidir. Çünkü camiye sarfedilen malın belli bir sahibi yoksa o zaman müslümanların yararına sarfedilmiş bir mal olur. Ne zaman büyük camide zâlim bir sultanın bir binası bulunursa (ona mahsus bir mahfel bulunursa), caminin genişliğine rağmen bu camide namaz kılan takvâ babında mâzur sayılmaz.
Ahmed b. Hanbel'e Tâ Ebu Abdullah! Cemaate
iştirâk etme-meyi sana caiz kılan delilin nedir?' diye sorulduğunda şöyle
cevap vermiştir: 'Hasan Basrî ile İbrahim et-Teymî, Haccac-ı Zâlim
kendilerimi ifsad edebilir korkusundan cemaate iştirak etmeyi terkettiler.
Ben de onlar gibi fitneye girmekten korkuyorum'.
Cami duvarlarına vurulan boyalara gelince, bunlar namazda fayda vermedikleri
için bir süstürler. Hepsi o kadar... En uygunu, bunlara bakmamaktır. Camiye
serilen hasırlara gelince, eğer o hasırların belli bir sahibi varsa onların
üzerinde oturmak ha-ramdır. Eğer yoksa bütün müslümanlarm umumî yararına
tahsis edildikten sonra camiye serilmeleri caiz olur. Fakat takvâ onların
üzerinde oturmamaktır. Çünkü şüphe yeridir.
Çeşmeye gelince, onun hükmü biraz önce zikrettiğimiz gibidir. Ondan abdest
almak ve içmek ve ona girmek takvâdan değildir. Ancak, namazın geçmesinden
korktuğu zaman ondan abdest ala-bilir. Mekke yolunda yapılan su sarnıçları
da böyledir.
Tekke ve medreselere gelince, bunların inşa edildiği arazi gasbedilmiş bir arazi ise veya tuğla belli bir yerden nakledilmişse, onu sahibine vermek mümkünse, böyle yerlere girmek caiz değildir. Eğer sahibi belli değilse, bu takdirde hayır için bekletilmiş bir mal olur. (Ondan yararlanılabilir, fakat) takvâ ondan sakınmaktır. Yalnız oralara girmek, girenin fasıklığını gerektirmez! Eğer bu binalar sultanların hizmetçileri tarafından yapılmış, umumun faydasına arzedilmişse, bu sefer iş daha da şiddetlenir. Zira sultanın hizmetçileri sahipsiz malları umumî menfaatlere sarfetmezler. Bir de onların ellerinde bulunan malın çoğu haramdır. Çünkü onlar, umumun menfaatine tahsis edilen malı alamazlar. Böyle bir malı ancak sultan, sahipleri ve idare adamları alabilir. Sarfetmek ancak onlar için caiz olabilir.
VII. Mesele
Gasbedilen arazi, çarşı ve cadde olduğu zaman, asla orada yürümek caiz
olmaz. Eğer o arazinin belli bir sahibi yoksa bu takdirde o çarşıdan geçmek
caiz olur. Fakat mümkünse, başka yerden geçmek takvâya daha uygundur. Eğer
çarşı mübah ise ve onun üstünde bir kemer varsa, o kemerin altından geçmek
caizdir. Fakat onun altında oturmak, ancak herhangi bir tavanın altında
oturuyor gibi değilse herhangi bir meşguliyetinden ötürü çarşıda durması
gibi caizdir. Güneşin hararetinden korunmak, yağmur veya başka bir şeyden
korunmak için herhangi bir tavanın altında (sahibinin izni olmaksızın)
durmak haramdır. Çünkü tavanlar (kemerler) ancak boyle bir iş için
yapılırlar. Bu bakımdan ancak sahibi izin verirse, bu durumda istifade
edilir. Üstü veya etrafı gasp malıyla çevrilmiş mescide veya mübah bir
araziye giren bir kimsenin hükmü de böyledir. Buralara giren bir kimse
sadece yürümek ve adım atmakla gasbedilen maldan yapılmış duvar ve tavandan
istifade edemez. Ancak sıcaktan ve soğuktan veya her hangi bir gözden
kaybolmak veya başka bir ihtiyaçtan dolayı duvar ve tavandan istifade etmek
için, oraya girmesi ve durması haram olur. Çünkü haramdan faydalanmaktadır!
Zira gasbedilmiş bir malın üzerinde oturmak, onunla temas etmekten ötürü
haram değildir. Ondan faydalandığı için haramdır. Arazi, üzerinde durmak
için, tavan ise, gölgesinden istifade etmek için istenilir. Bu bakımdan
ikisinin arasında hiçbir fark yoktur.
84) Taberânî, (İbn-i Abbas'tan zayıf bir
senedle)
85) Nesâî,Tirmizî Hâkim, (Ka'b b. Ucre'den)
86) Kitab'ul-İlim'de geçmişti.
87) Deylemî, (Hz. Ömer'den değişik bir tâbirle )
88) Ukayli, Duâfa
89) Daha önce geçmişti.
90) Daha önce geçmişti.
91) Daha önce geçmişti.
92) Hâkim
93) Ebu Nuaym, Hilye, (Yahya b. Said'den sahih bir senedle)
94) İbn Hibban, Kitab'us-S evab (Bir benzerini)
95) Tavus, H. 106 senesinde vefat etmiştir.
96) el-Mansurbillah Abbasî halifelerinin ikincisidir, H. 135 senesinde
halife nasbedilmiş, yirmiiki sene hüküm sürmüş, H. 158 yılında vefat
etmiştir.
97) Irâkî'ye göre hadîsin aslı görülmemiştir.
98) Süleyman kalkıp giderken yüz altın bıraktı ve 'Ya Ebû Hâzım! Bunu
kendine infak et. Bunun gibi daha çok infak edilecek paralar var benim
yanımda dedi.Ebû Hâzım hiddetle paraları alıp attı ve 'Ben bunları sana dahi
uygun görmüyorum. Kendi nefsime nasıl uygun görebilirim?'diye cevap verdi.
(Bkz. ithaf us-Saade)
99) Bu zâtın ismi Nufey b. Hars'tır. Değerli bir sahabîdir. Ziyad'ın annebir
kardeşidir. Sâlih ve muttaki bir kimseydi. Ziyad'ın valiliği zamanında H. 50
senesinde Basra'da vefat etmiştir. Annebir kardeşi olan Ziyad'dan
hoşlanmazdı.
100) İbn Merduveyh, (Kesîr tu Atiyye'den); Deylemî, Müsned'ul-Firdevs,
101) Ezd kabilesine mensuptur. Künyesi Ebubekir veya Ebu Abdullah'tır.
102) Ebû Amr ed-Danî, Kitab'ul-Fiten
103) Müslim ve diğer Sünen sahipleri
104) Ebu Ya'lâ, (Enes'ten zayıf bir senedle)
105) Ahmed ve Hâkim, (Ebu Umame'den). Hâkim'e göre senedi sahihtir.
106) Hz. Musa ile sâlih kulu (Hızır'ı) aramaya giden gençtir. Hz. Musa'dan
sonra peygamber olmuştur.
107) Ebû Dâvud, Tirmizî ve İbn Mâce