Eban b. Osman'dan85 şöyle rivayet ediliyor: Bir kişi Hz. Ubeydullah b. Abbas'ı zarara sokmak istedi ve Kureyş'in eşrafına gelerek şöyle dedi: 'Ubeydullah sizi bugün öğle yemeğine davet ediyor' Bunun üzerine Kureyş eşrafı Ubeydullah'a, evini dolduracak kadar akın ettiler. Ubeydullah 'Ne oldu! Bu akının sebebi nedir?' diye sorunca olay kendisine anlatıldı. Bunun üzerine Ubeydullah bir taraftan meyve satın alınmasını emretti. Öbür taraftan da tirit yapılmasını ve ekmek pişirilmesini emretti. Meyveler misafirlere takdim edildi. Misafirler daha meyveleri bitirmeden sofralar kuruldu. Onlar doyasıya yediler. Ubeydullah vekillerine 'Bu sofralar hergün bizde var mı?' dedi. Onlar 'Evet!' deyince, Ubeydullah 'O halde bunlar hergün bizde öğle yemeği yesinler' dedi.
Mus'ab b. Zübeyr şöyle anlatıyor: Muaviye hacca geldi. Hacdan dönerken Medine'den geçti. Bunun üzerine Hz. Hüseyin, Hz. Hasan'a 'Muaviye'yi karşılama ve ona selâm verme!' diye tenbih etti. Muaviye Medine'den çıkınca Hz. Hasan dedi ki: 'Bizim bir borcumuz vardır. Mutlaka onun ödenmesi için Muaviye'ye gitmemiz gerekir' dedi ve bir hayvana binerek Muaviye'ye yetişti. Ona selâm verdi. Borcunu haber verdi. Bu esnada Muaviye'nin yanından, yükü 80.000 dinar olan bir deveyi geçirdiler. Deve yorulmuş, diğer develerden geri kalmıştı. Bir grup insan deveyi sürüyordu. Muaviye 'Bu, ne devesidir?' diye sordu. Kendisine hâdise anlatıldı. Bunun üzerine 'Deveyi yüküyle beraber Ebu Muhammed'e (Hz. Hasan'a) verin!' dedi.
Vâkıd b. Muhammed el-Vâkıdî86 babasından şöyle
rivayet ediyor: Babam, Halife Me'mun'a, bir dilekçe takdim etmiş, borcunun
çokluğundan ve borçlu kalmak hususunda sabrının azaldığından bahsetmiş.
Me'mun, arzuhalinin arkasına şunları yazmış: "Sen öyle bir kişisin ki sende
iki haslet birden vardır: 'Senin elindeki serveti tüketen cömertliktir.
Derdini bize anlatmaktan seni meneden hayâ'dır. Ben sana 100.000 dirhem
yerilmesini emrettim. Eğer ihtiyacına cevap verecek miktarı tahsis etmişsem,
elinin yaymasını fazlalaştır. Eğer verdiğim ihtiyacını karşılamazsa, suçun
sana aittir. Çünkü sen babam Harun Reşid'in kadısı iken, bana Muhammed b.
İshak'tan, o da Zührî'den, o da Enes'den, Hz. Peygamber'in Zübeyr b. Avvam'a
şöyle dediğini rivayet etmiştin: 'Ey Zübeyr!87 Bil ki kulların rızık
anahtarları arşın karşısındadır. Allah Teâlâ her kulun nafakası nisbetinde
ona rızık gönderir. Bu bakımdan çok infak edene çok, az infak edene az
gönderir'.88 Sen benden daha iyi bilirsin!"
Vakıdî der ki: 'Allah'a yemin olsun. Me'mun'un, benimle bu hadîs-i şerifi
müzakere etmesi bana verilen 100.000 dirhemlik caizeden daha sevimli geldi
bana!'
Bir kişi Hasan b. Ali'den bir ihtiyacının giderilmesini diledi. Hz. Hasan şu cevabı verdi: 'Ey kişi! Dilediğinin hakkı yanımda pek büyüktür. Sana gerekeni biliyor olmam, benim için daha ağır oldu. Elim sana lâyık olanı vermekten aciz... Allah için ne kadar verilirse azdır. Benim şu anda mülk ve tasarrufumda bulunan mal, senin şükrünü ifa etmek için senindir. Eğer sen bu mümkün olanı kabul eder, şu eziyetin yükünü benden kaldırır, gereken hakkından dolayı gösterdiğin ihtimamdan beni kurtarırsan, sana bütün malımı veririm'. Bunun üzerine kişi dedi ki: 'Ey Rasûlullah'ın torunu! Kabul eder ve atiyene karşı teşekkür ederim. Kabul etmemek bana ağır gelir!'
Bunun üzerine Hz. Hasan vekilini çağırdı. Zarurî
nafakalar hakkında vekille hesaba girişti. Bütün zarurî nafakalarını ortaya
koyduktan sonra vekile şu emri verdi: 'Üçyüz bin dirhemden artanı getir!'
Bunun üzerine vekil 50.000 dirhem getirdi. Hz. Hasan vekile 'Beşyüz dinarı
ne yaptın?' Vekil Yanımdadır!' dedi. Hz. Hasan 'Onu da getir!' diye emir
verdi. Hz. Hasan, hamalların ücretini ödemek için abâsını da verdi. Bunun
üzerine köleleri ve hizmetçileri Hz. Hasan'a 'Allah'a yemin olsun! Bizim
yanımızda bir dirhem dahi kalmadı' dediler. Hz, Hasan 'Ümit ederim ki Allah
katında bu benim için büyük bir ecir olur!' dedi.
Basra'nın kurraları Basra valisi İbn Abbas'ın huzurunda toplanıp şöyle
dediler: 'Bizim bir komşumuz var. Gündüzleri oruçlu, geceleri âbiddir. Her
birimiz onun gibi olmak istiyoruz. Bu kişi kızını kardeşinin oğluyla
evlendirdi. Fakat yeğeni fakirdir. Kızının çeyizini yapacak gücü yoktur.
Onun için yardım et!'
Bu söz üzerine İbn Abbas kalktı. Ellerinden tutarak onları evine götürdü.
Bir sandık açtı. Sandıktan altı yığın (kese) para çıkardı. Onlara 'Bunları
götürün!' dedi. Onlar da parayı alıp götürdüler. Daha sonra İbn Abbas 'Biz o
kişiye iyilik yapmadık. Onu oruç ve ibâdetinden alıkoyacak şeyler verdik. O
malı geri getirin. Biz kızın çeyizini temin etmekle ona yardımcı olalım.
Dünyanın, Allah'ın kullarından birini, Allah'a ibâdetinden meşgul edecek
kadar değeri yoktur! Allah'ın velî kullarına hizmet etmekten bizi alıkoyan
kibir ve gurur da bizde yoktur' dedi. İbn Abbas da, kurralar da dediklerini
yaptılar.
Hikâye olunuyor ki; Mısır'da halk kıtlığa
yakalandı. Onların emiri Abdülhamid b. Sa'd idi. Abdülhamid dedi ki: 'Allah'a
yemin ederim! Ben kendisine düşman olduğumu şeytana bildireceğim!' Bu
bakımdan gıda maddelerinin fiyatları normale dönünceye kadar Abdülhamid,
Mısırlı fakirleri kesesinden besledi. Sonra emîrlikten ayrıldı. Borçlarının
karşılığında hanımlarının ziynetlerini rehin bıraktı. O ziynetlerin
kıymetleri beş milyon dirhemdi. Ziynetleri tüccarların elinden borçlarını
ödemek suretiyle alması zorlaştığı zaman ziynetleri satmalarını, haklarından
fazla kalan parayı daha önce ikramına mazhar olmayan fakirlere dağıtmalarını
yazdı.
Şii olan Ebu Tahir b. Kuseyr'e bir kişi 'Ali b. Ebî Tâlib'in hakkı için,
senin filan filan yerdeki hakkını bana hibe et!' dedi. Bunun üzerine Ebu
Tahir kişiye 'Onu sana verdim. Ali'nin hakkıyla yemin ederim, ondan sonra
gelen yeri de sana veriyorum' dedi. Oysa kendiliğinden verdiği yer, kişinin
istemiş olduğu yerin birkaç misliydi.
Ebu Mes'ud kerîm birisiydi. Şairlerden bazıları
onu medhetti. Kendisini öven şaire dedi ki: 'Allah'a yemin ederim, benim
yanımda sana verecek bir şeyim yok! Fakat beni yakamdan tut! Kadı'nın
huzuruna götür. Bende 10.000 dirhem alacağının olduğunu iddia et! Ben de 'Evet!
Borçluyum' diyeyim. Sonra bu borcun karışlığmda hapsedilmemi iste! Çünkü
böyle yaptığın takdirde, aile efradım 10.000 dirhem için beni hapiste
bırakmazlar'.
Şair, onun dediği gibi yaptı. Akşama kadar şaire 10.000 dirhem verildi ve
Ebu Mes'ud hapisten çıkarıldı.
Muan b. Zaid89 Basra'da yukarı ve aşağı Irak'ın
valisi idi. Bir şair kapısına geldi, bir müddet bekledi. Muan'ın huzuruna
girmek istedi. Fakat bir türlü buna muvaffak olamadı. Birgün Muan'ın bazı
hizmetçilerine dedi ki: 'Emîr bahçeye indiği zaman onu bana göster!' Emîr
bahçeye indiği zaman hizmetçi kendisine haber verdi. Bunun üzerine şair bir
tahta parçasına bir şiir yazdı. Tahtayı bahçeye akan suya attı. Muan, suyun
başında duruyordu. Tahtayı görünce aldı, okudu. Baktı ki içinde şunlar
yazılıdır: 'Ey Muan'ın cömertliği! Benim ihtiyacımı Muan'a gizlice söyle!
Çünkü senden başka Muan'ın yanında benim için şefaat edecek bir kimse yoktur!'
Muan 'Bu şiirin sahibi kimdir?' dedi. Bunun üzerine kişi Muan'ın huzuruna
çağrıldı. Muan adama 'Şiiri nasıl söyledin?' dedi. Adam şiiri okudu. Bunun
üzerine Muan, on kese verilmesini emretti, kişi bunları aldı. Vali o odun
parçasını minderinin altına bıraktı. İkinci gün onu oradan çıkardı, okudu ve
o kişiyi tekrar çağırdı. Ona 100.000 dirhem verdi, kişi bu 100.000 dirhemi
aldığı zaman valinin bunu kendisinden geri alabileceğinden korkarak çıkıp
gitti! Üçüncü gün şiiri tekrar okudu ve onu çağırdı, fakat şair arandı,
bulunamadı. Bunun üzerine Muan dedi ki: 'Hazinemde bir dirhem ve dinar
kalmayıncaya kadar ona vermek benim boyn-mun borcu olmuştur!'
Ebu Hasan el-Medainî90 şöyle demiştir: Hz.
Hasan, Hz. Hüseyin ve Abdullah b. Câfer beraberce hacca gittiler.
Ağırlıkları kendilerinden daha önce gittiği için acıktılar ve susadılar.
Çadırında oturan bir kocakarının yanından geçtiler. Kadına 'su var mı?' diye
sorunca 'Evet, var!' cevabını aldılar. Bunun üzerine develerini çöktürdüler.
Çadırın bir tarafında kadının zayıf bir koyunu vardı. Kadın onlara 'Şu
koyunu sağın, sütünü için!' dedi. Onlar bunu yaptılar. Sonra kadına dediler
ki: 'Yemek var mı?' Kadın 'Hayır! Bu koyundan başka yiyecek bir madde yok!
Fakat bu koyunu biriniz kessin ki size yiyecek hazırlayayım!' dedi. Onlardan
biri koyunu kesti, yüzdü. Kadın onlara yemek hazırladı. Hava serinleyinceye
kadar orada durdular. Giderken kadına dediler ki: 'Biz Kureyşteniz. Bu
tarafa (Ka'be'ye) gitmek istiyoruz. Sağ sâlim Medine'ye döndüğümüz zaman,
yanımıza gel, sana iyilik yapacağız!' Sonra gittiler. Hanımın kocası gelince,
ona olanları anlattı. Bunun üzerine kocası öfkelendi ve kadına dedi ki:
'Allah senin belanı versin! Tanımadığın bir gruba benim koyunumu nasıl keser
ve sonra da 'Kureyş'ten birkaç kişiydi' dersin?'
Bir müddet sonra, zaruret o karı-kocayı Medine'ye gelmeye zorladı. Karı koca
Medine'ye geldiler. Hayvan dışkılarını toplayıp, satıyorlar ve onun
parasıyla yaşıyorlardı. Birgün kadın Medine'nin bir sokağından geçti. O anda
Hz. Hasan kapısında duruyordu. Kadını tanıdı. Fakat kadın kendisini tanımadı.
Hizmetçisini göndererek kadını çağırdı. Kadına dedi ki: 'Ey Allah'ın sevgili
kulu! Beni tanıdın mı?' Kadın 'Hayır! Seni tanımıyorum!' deyince, Hz. Hasan
'Ben filan filan günde senin misafirin olmadım mı?' dedi. Kadın 'Annem babam
sana feda olsun! Sen o musun?' dedi.
Hz. Hasan 'Evet! Ben oyum!' dedi. Sonra Hz. Hasan zekât koyunlarından kadın
için bin koyun satın alınmasını emretti. Bunlarla beraber kadına bin dinar
verdi ve kadını hizmetçisiyle beraber kardeşi Hz. Hüseyin'e gönderdi. Hz.
Hüseyin kadına 'Ağabeyim sana ne kadar verdi?' diye sordu. Kadın 'Bin koyun,
bin dinar!' dedi. Bunun üzerine Hz. Hüseyin de kadına o kadar verilmesini
emretti. Sonra kadını hizmetçisiyle beraber Abdullah b. Câfer'e gönderdi.
Abdullah 'Hasan ile Hüseyin sana ne kadar ikramda bulundu?' dedi. Kadın 'İki
bin koyun, iki bin dinar!' dedi. Bunun üzerine Abdullah (r.a) kadına iki bin
koyun, iki bin dinar verilmesini emretti ve dedi ki: 'Eğer benden başlamış
olsaydın onların ikisini de yorardım!' Kadın kocasına dört bin koyun ve dört
bin dinarla döndü!
Abdullah b. Amr b. Kureyz camiden çıkıp evine giderden Sakif kabilesinden bir çocuk ayağa kalktı. Onun yanına gitti. Abdullah çocuğa 'Senin bir ihtiyacın mı var?' dedi. Çocuk 'Senin salâh (iyilik) ve felâhını (kurtuluşunu) istiyorum. Senin tek başına yürüdüğünü görünce seninle beraber yürüyüp, seni korumayı düşündüm. Sana bir kötülük dokunmasından Allah'a sığınırım!' dedi. Bunun üzerine Abdullah çocuğun elinden tuttu. Onu evine götürdü. Sonra bin dinar istedi. Çocuğa verdi ve dedi ki: 'Ailen seni güzel terbiye etmiş. Bu parayı infak et!'
Hikâye ediliyor ki, Araplardan bir kavim, cömert birinin kabrini ziyaret etmeye geldiler. Kabrinin yanında konaklayıp geceledi-ler. Kendileri uzun bir mesafeden geliyorlardı. Onlardan biri, rüyasında kabir sahibini gördü. Kabir sahibi kendisine şu teklifte bulundu: 'Sen deveni benim devemle değiştirir misin?' Cömert olan kabir sahibi arkasında bir deve bırakmıştı. Onunla mâruf ve meşhur idi. Rüya gören kişinin de semiz bir devesi vardı. Kişi, kabir sahibine 'Evet! Değiştiririm' dedi ve rüyada deveyi onun devesiyle takas yaptı. Aralarında akid olunca kabir sahibi deveye doğru gitti ve deveyi kesti. Deve sahibi rüyasından uyanınca devesinin göğsünden kan aktığını gördü. Kalkıp deveyi kesti, etini taksim etti. Pişirdiler ve sonra göç edip, gittiler. İkinci gün yoldayken onları bir kervan karşıladı. Kervanın içinden biri bunlara 'Sizden filan oğlu filan kimdir?' dedi. Deve sahibinin ismini söyledi. Bunun üzerine deve sahibi 'O sorduğun kimse benim!' dedi. Soran adam deve sahibine 'Sen filan oğlu filana (kabir sahibini kastediyor) birşey sattın mı?' dedi. Deve sahibi 'Evet! Ben devemi rüya âleminde onun devesiyle takas yaptım!' dedi. Soran 'O halde bu onun devesidir, buyurun!' diye deveyi takdim ettikten sonra şöyle devam etti: 'O ka-bir sahibi benim babamdır. Onu rüya âleminde gördüm. Bana dedi ki: "Eğer oğlum isen benim devemi filan oğlu filana götür diyerek senin ismini de zikretti" dedi.
Kureyşten bir kişi seferden geldi. Yol kenarında oturan bir bedevinin yanından geçti. O bedevi hastalıktan halsiz düşmüştü. Bedevi misafire şöyle seslendi: 'Ey kişi! Zamanın felâketlerine karşı bize yardım et!' Bunun üzerine misafir, hizmetçisine dedi ki: 'Seninle beraber kalan nafakayı bu adamcağıza ver!'
Bu söz üzerine, hizmetçi, bedevinin kucağına
dört bin dirhemi döküverdi. Bedevi gitmek istedi. Fakat zayıflıktan
kalkamadı, ağladı. Misafir kendisine 'Seni ağlatan nedir? Acaba bizim
verdiğimizi az mı gördün?' dedi. Bedevi 'Hayır!' dedi ve devamla 'Fakat ben
toprağın senin kereminden (iskeletini kastediyor) yiyeceğini hatırladım da o
beni ağlattı!' dedi,
Abdullah b. Amr, Hâlid b. Ukbe b. Ebî Müeyyed'den çarşıdaki evini 90.000
dirheme satın aldı. Geceleyin Hâlid'in aile efradının ağlamasını işitti.
Hanımına 'Bunlar niçin ağlıyorlar?' diye sordu. Hanımı dedi ki: 'Sana
satılan evleri için ağlıyorlar?' Bunun üzerine Abdullah hizmetçisine 'Git
onlara söyle! Hem verdiğim mal, hem de ev onlarındır!' dedi.
Harun Reşid, İmam Mâlik'e beşyüz dinar gönderdi. Bu haber Leys b. Sa'd'ın91 kulağına gitti. Leys bunun üzerine İmam Mâlik'e bin dinar gönderdi. Harun Reşid bu olaya kızarak, Leys'e 'Nasıl olur? Ben ona beşyüz dinar veriyorum, sen ise bin dinar! Oysa sen benim halkımdan bir fertsin' dedi. Bunun üzerine Leys şöyle cevap verdi: 'Ey mü'minlerin emiri! Benim mahsulümden hergün bin dinarlık kâr geliyor. Bu bakımdan ben İmam Mâlik gibi bir insana günlük gelirimden azını vermiş olmaktan utandım!'
Hikâye olunuyor ki Leys'in günlük geliri bin dinar olmakla beraber kendisine zekât vâcib olmamıştır. (Yani malını elinde tutmamıştır). Bir kadın, Leys b. Sa'd'dan biraz bal istedi. Leys, kadına bir tulum dolusu bal verilmesini emretti. Kendisine denildi ki: 'Kadın bundan azıyla kanaat ediyor!' Cevap olarak şöyle dedi: 'O ihtiyacı kadarını istedi. Biz de bize verilen nimet oranında verelim!' Leys b. Sa'd, üçyüz altmış fakire sadaka vermeden birgün bile konuşmazdı.
A'meş92 der ki: "Yanımda bulunan bir koyun hasta
oldu. Hayseme b. Abdurrahman93 sabah akşam koyunu kontrol edip bana 'Koyun
bugün yemini aldı mı?' diyordu. Çocuklar, koyunun sütünü kaybettiklerinden
beri zor durumda kalmışlardı. Benim altımda, üzerinde oturduğum bir keçe
vardı. Hayseme her gelip gittiğinde, bana 'Keçenin altındakini al!' diyordu.
Öyle ki koyunun
hastalığı müddetince üç yüz dinardan fazla bana para verdi. Hatta koyunun
hiç iyileşmemesini temenni ettim".
Abdülmelik b. Mervan, Esma b. Harice'ye94 dedi ki: 'Senin hakkında bazı hasletler işittim! Onları bana söyler misin?' Esma 'Bu hasletleri başkasından dinlemen, benden dinlemenden daha güzeldir' dedi. Abdülmelik 'O hasletleri bana söylemeni sana emrediyorum!' dedi. Bunun üzerine Esma, söze başlayarak şöyle dedi: 'Ey mü'minlerin emiri! Ben hiçbir arkadaşımın huzurunda ayaklarımı uzatmış değilim! Bir yemeği yapıp ona bir kavmi davet ettiğimde bu hususta benim onlara yapacağım minnetten daha fazlasını onlar bana yapmış olurlar. Hiç kimse yoktur ki yüzünü çevirip benden birşey istemiş olsun da ona vermiş olduğumu çok görmüş olayım!'
Said b. Hâlid,95, Süleyman b. Abdülmelik'in huzuruna girdi. Said cömert bir kimseydi. Yanında birşey bulunmadığı zaman kendisinden mal isteyen bir kimseye bir borç senedi verirdi. Maaşı çıkınca o borcu öderdi. Süleyman ona baktığı zaman şu şiir ile temsil getirdi:
- Ben sabahla beraber bir çağırıcıyı dinledim. Şöyle sesleni-yordu: 'Ey çok yardımcı olan kişiye yardım eden neredesin?'
-Senin ihtiyacın nedir?
-Benim borcum var.
-Ne kadar?
-Otuz bin dinar!
-Senin borcun ve onun kadarı da senin olsun!
Denildi ki, Kays b. Sa'd b. Ubade hastalandı. Arkadaşları ziya-retini tehir
ettiler. Bunun üzerine kendisine denildi ki: 'Onlar sana borçlu oldukları
için utanıp gelmiyorlar!' Bunun üzerine Kays şöyle dedi: 'Arkadaşları
ziyaretten meneden bir malı Allah rezil eder (etsin!)' Sonra bir tellâle
emir verdi, tellâl şöyle çağırdı: 'Kaysın kimde alacağı varsa,
bağışlanmıştır!'
Râvi der ki: 'O gün Kays'ı ziyaret edenlerin
çokluğundan ötürü Kays'ın merdiveni kırıldı'.
Ebu İshak'tan şöyle rivayet ediliyor: Sabah namazını Kûfe'de, Eşas06
mescidinde kıldım. Bir borçlumu arıyordum. Namaz kıldıktan sonra önüme bir
elbise ile bir çift ayakkabı konuldu. Getirene dedim ki: 'Ben bu mescidin
ehlinden değilim. Bunları neden bana veriyorsun?' Bana dediler ki: 'Eşas b.
Kays el-Kindî, akşamleyin Mekke'den geldi. Camide namaz kılan herkese bir
elbise ile bir çift ayakkabı verilmesini emretti'.
Şeyh Ebu Sa'd Harkuşî Nisaburî97 Muhammed b.
Muhammed'den şöyle rivayet ediyor: Mekke-i Mükerreme'de mücavir olarak
bulunan Şâfiî şöyle anlattı: 'Mısır'da fakirler için birşeyler toparlamakla
bilinen bir kişi vardı. Fakirlerden birinin çocuğu doğdu. Çocuğun babası
fakirlerin haline bakan adama geldi ve kendisine bir çocuğunun doğup dünyaya
geldiğini haber verdi. Çocuğa bakmak için yanında birşey olmadığını söyledi.
Adam onunla beraber gitti. Bir cemaatin huzuruna girdi. Fakat hiçbir şey
alamadı. Bir kabrin yanına gelerek orada oturdu ve şöyle seslendi: 'Allah
senden razı olsun. Sen iyilik yapar ve verirdin. Ben bugün bir cemaatin
yanma girip çıktım. Yeni doğan bir çocuğa birşeyler vermeyi teklif ettim.
Hiçbir şey alamadım!' Çocuğun babası der ki: Sonra kabrin yanından kalktı.
Bir dinar çıkardı. Onu ikiye böldü. Yarısını bana verdi ve dedi ki: 'Eline
birşey geçinceye kadar bu senin boynuna borç olacaktır!' Bunun üzerine
parayı aldım gittim. Mümkün olan şeyleri satın aldım. O gece o zat, kabir
sahibini rüyasında görmüş. Kabir sahibi ona 'Senin bütün dediğini dinledim.
Fakat cevap vermek için bize izin yok. Lâkin evime git. Çocuğuma söyle! Ocak
yerini kazsınlar. Orada bir dağarcık vardır. İçinde beşyüz dinar vardır. Onu
al! Çocuğun babasına götür, teslim et!' Sabah olduğu zaman kişi ölünün evine
gitti, onlara hikâyeyi anlattı. Kendisine otur dedikten sonra denilen yeri
kazdılar, paraları çıkardılar ve paraları getirip adamın önüne koydular.
Adam dedi ki: 'Benim rüyamın hükmü yoktur. Bu mal sizindir!'
Bunun üzerine onlar dediler ki: 'O ölü iken cömertlik yapar da biz diri iken
nasıl cömertlik yapmayız' ve paraları alması için ısrar ettiler. Bunun
üzerine adam paraları alıp çocuğun babasına getirdi. Macerayı kendisine
anlattı. Çocuğun babası onların içinden bir dinar aldı. Onu ikiye böldü.
Kendisine borç vermiş olduğu yarım dinarı iade etti ve diğer yarıyı yanında
bıraktı. Parayı getirene 'Bu bana kâfidir, geri kalan parayı götür fakirlere
sadaka ver!' dedi. Ebu Said der ki: 'Ben bu kişilerin hangisinin daha cömert
olduğunu bilmiyorum'.
Rivayet ediliyor ki İmam Şâfiî, Mısır'da ölüm hastalığına tutulduğu zaman şöyle demiştir: 'Filan adama söyleyin beni yıkasın!' Vefat edince adamın kulağına İmam Şâfiî'nin ölüm haberi geldi. Bunun üzerine adam gelip orada hazır bulundu ve şöyle dedi: 'Hazretin geride bıraktığı tezkereyi (hesap defterini) bana getiriniz!' Tezkereyi getirdiler. Baktı ki, Şâfiî'nin boynunda yetmiş bin dirhem borç var. O borcu kendi üzerine aldı ve ödedi. Sonra da dedi ki: 'İşte benim onu yıkamamın mânâsı budur!'
Ebu Said şöyle anlatıyor: Mısır'a geldiğim zaman
İmam Şâfiî'ye bu iyiliği yapanın evini sordum. Evi bana gösterdiler. Onun
ahfadından bir grup gördüm. Onları ziyaret etim. Onlarda hayırlı simalar
gördüm. Faziletin eserlerini müşahede ettim ve dedim ki: 'O zatın hayır
hususundaki eseri bunlara yetişmiş, bereketi bunlarda tebellür etmiştir'.
Bunu da Allah Teâlâ'nın şu ayetiyle istidlâl ederek söyledi:
O kişinin babaları sâlih bir kimseydi.(Kehf/82)
İmam Şâfiî şöyle demiştir: "Ben daima Hammad b. Ebî Süleyman'ı severim. Çünkü ondan benim kulağıma şöyle birşey geldi: O birgün merkebine binmiş olduğu halde iken merkep onu salladı. Bunun üzerine düğmesi koptu. Bir terzinin yanından geçerken, düğmesini diktirmek için inmek istedi. Terzi onu görünce 'Allah'a yemin ederim, sen inmeyeceksin!' dedi. Terzi bizzat yanına gitti, onun düğmesini dikip düzeltti. Hammad terziye, içinde on dinar bulunan bir kese uzatıp teslim etti ve terziden verdiğinin azlığından dolayı özür diledi". İmam Şâfiî kendi nefsi için de şu şiiri okudu:
Ey kalbimin hasreti! Bir mal için ki o mal ile mürüvvet ehlinden fakir olanlara cömertlik yapacaktım!
Muhakkak ki bana gelip yanımda olmayanı benden isteyen için özür dilemem, musibetlerden biridir.
Rebî b. Süleyman'dan şöyle rivayet ediliyor: Bir kişi İmam Şâfiî'nin üzengisini tuttu, İmam Şâfiî talebesi Rebî'ye dedi ki: 'Bu kişiye dört dinar ver ve benden dolayı kendisinden özür dile!'
Rebî, Humeydî'den şöyle rivayet ediyor: 'Şâfiî, Yemen'in San'a şehrinden Mekke'ye 10.000 dinarla geldi. Mekke'nin dışında bir yerde çadırını kurdu. O 10.000 dinarı bir elbise üzerine serdi. Sonra kendisinin yanına gelene o dinarlardan bir avuç alıp veriyordu. Öğle namazını kılıncaya kadar böyle devam etti. Öğleyin elbiseyi üzerinde birşey olmadığı halde silkti'.
Ebu Sevr'den şöyle rivayet edilir: Şâfiî, beraberinde mal olduğu halde, Mekke'ye gitmek istedi, cömertliğinden dolayı elinde az şey tutabilirdi. Bunun üzerine kendisine 'Bu mal ile sana ve senden sonraki çocuklarına yetecek bir akar almalısın!' dedim. İmam Şâfiî çıkıp gitti. Sonra dönüp bize geldiğinde o malı ne yaptığını sorunca şöyle dedi: 'Mekke'de bir akar bulamadım ki onu satın almak imkânım olsun! Çünkü ben Mekke'nin esasını biliyorum. Mekke'nin çoğu vakfedilmiştir. Ancak ben Mina'da bir konak yeri inşa ettim. Orası arkadaşlarımız hacca gittikleri zaman onlara konak olsun!' İmam Şâfiî nefsi için şu şiiri inşa etmiştir: 'Nefsimi görüyorum ki bir kısım şeylere isteklidir. Oysa o şeyleri elde etmeye malım yetişmez. Bu bakımdan benim nefsim cimrilikten dolayı bana itaat etmez. Benim malım da beni yaptıklarıma ulaştırmaz'.
Muhammed b. Ubbad el-Muhallebî şöyle anlatıyor: Babam, Me'mun'un huzuruna girdi. Me'mun babama yüz bin dirhem caize verdi. Babam onun yanından kalkıp o parayı sadaka olarak dağıttı. Bu haber Me'mun'un kulağına gittiği zaman babamı huzuruna çağırdı ve bu hususta babamı kınadı. Babam ona şöyle dedi: 'Mevcut olanı vermemek, Allah hakkında su-i zan etmek demektir'. Bunun üzerine Me'mun kendisine yüz bin dirhem daha verdi.
Adamın biri Said b. As'ın yanına vardı. Said'den para istedi. Said ona 100.000 dirhem verilmesini emretti. Adam ağladı. Said adama 'Seni ağlatan nedir?' dedi. Adam 'Toprağın senin gibi bir insanı yiyeceği için ağlıyorum' dedi. Said adama 100.000 dirhem daha verilmesini emretti.
Ebu Temam98, İbrahim b. Şekele'nin huzuruna, İbrahim'i öven birkaç kişiyle girdi. İbrahim hastaydı. İbrahim, şair Ebu Temam'm medhiyesini kabul etti. Teşrifatçısına, şairin şanına yakışır şekilde ikramda bulunulmasını emretti ve dedi ki: 'Umarım ki ben hastalığımdan kalkıp onu mükâfatlandırırım'. Bunun üzerine şair orada iki ay durdu. Uzun durmak şairi sıktı. Şair, İbrahim'e mektup yazarak şöyle dedi:
Muhakkak ki bizim medhiyemizi kabul etmek ve umulan caizeyi vermemek, alışverişte malın bedelini aynı anda ödememenin haram olduğu gibi haramdır!
Bu iki beyit, İbrahim'in eline ulaştığı zaman vezirine 'Şair ne zamandan beri burada bulunuyor?' diye sordu, vezir 'İki aydan beri!' dedi. İbrahim 'O halde şaire otuz bin dirhem ver ve bana da divit ile kalem getir!' dedi. İbrahim şaire şunu yazdı:
Sen bizi aceleciliğe sevkettin. İşte sana acele olan atiyyemiz az geldi. Eğer bize mühlet verseydin az vermezdik.
Bu bakımdan sen azı al ve sanki şiir söylememiş gibi ol! Biz de deriz ki; sanki şaire hiçbir şey vermedik!
Rivayet ediliyor ki Hz. Osman'ın Hz. Talha'dan 50.000 dirhem alacağı vardı. Hz. Osman birgün camiye çıkınca Talha kendisine 'Senin malın hazırlanmıştır, götürebilirsin!' dedi. Hz. Osman, Hz. Talha'ya 'Ya Ebu Muhammed! O mal senin olsun. Mürüvvetine karşı sana bir yardım olsun!' dedi.
Su'da binti Avf99 şöyle anlatıyor: Hz. Talha'nın evine gittim, ağır bir hastalığa tutulmuştu ve üzülüyordu. Kendisine 'Neden böyle sıkılıyorsun?' deyince, şöyle dedi: 'Benim yanımda birçok mal birikmiş ve bu beni üzüyor!' Dedim ki: 'Neden seni üzüyor? Kavmini çağır ve dağıt!' Bunun üzerine hizmetçisine 'Kavmimi çağır ve bu malı onlara taksim et!' dedi. Hizmetçi 'Ne kadar dağıtayım?' dedi. Talha 'Dörtyüz bin dirhem' dedi.
Bir bedevi Hz. Talha'ya geldi ve merhametini çekecek şekilde kendisine yalvardı. Bunun üzerine Hz. Talha şöyle dedi: 'Senden önce hiç kimse bana bu şekilde yalvarmış değildir. Benim bir arazim vardır. Osman (r.a) bana 300.000 dirhem verdiği halde yine vermemiştim. İstersen o arazi senin olsun. Dilersen onu Osman'a satıp parasını sana vereyim!'
Adam 'Parasını istiyorum!' dedi. Bunun üzerine Talha, arazisini Hz. Osman'a sattı ve parayı adama verdi.
Deniliyor ki, Hz. Ali birgün ağladı. Kendisine 'Seni ağlatan nedir?' diye soruldu. Cevap olarak şöyle dedi: 'Yedi günden beri bana misafir gelmedi. Korkuyorum ki, Allah Teâlâ beni rezil etmiş olsun!'
Adamın biri bir dostunun yanına gelip kapısını
çaldı. Dostu 'Seni gelmeye zorlayan nedir?' diye sorunca kişi şöyle dedi: 'Benim
boynumda dörtyüz dirhem borç vardır!' Bunun üzerine ev sahibi dörtyüz
dirhemi tartıp adama teslim etti. Eve dönünce ağladı. Hanımı 'Madem ki para
vermek sana zor geliyor, neden verdin?' diye sorunca şu cevabı verdi: 'Ben
bu dostumun halini sormadığımdan, onu gelip benden para istemeye mecbur
ettiğimden ötürü ağlıyorum!'
Allah bu sıfatlara sahip olan kimseden râzı olsun ve böyle kim-selerin
günahlarını bağışlasın!
______________________
85)Eban b. Osman b. Affan Medinelidir, güvenilir
bir zattır. H. 105 senesinde vefat etmiştir.
86)Adı Ebu Abdullah Muhammed b. Ömer Eslemi'dir Hârun Reşid tarafından
Bağdad kadılığına tayin olunmuştur. H. 130'da doğmuş, 207'de vefat etmiştir.
87)Cennetle müjdelenenlerden biridir.
88)Dârekutnî
89)Şeyban kabilesindendir ve cömertliğiyle meşhurdur.
90)Adı Ali b. Muhammed b. Abdullah b. Ebi Seyf el-Medâinî'dir Meşhur
eserlerin sahibidir. Mekke'de H. 224'de vefat etmiştir. Öldüğünde 93 yaşında
idi.
91)İmam Mâlik ayarında olan bu zatın adı Ebu Hâris Fehmî el-Mısrî'dir.
92)Kûfeli Mehram'm oğlu Süleyman'dır.
93)Bu zatın hem babası, hem de dedesi sahâbedendir. Ca'fî kabilesinden olan
bu zat Kûfelidir.
94)Esma b. Hârice b. Hasın b. Huzeyfe b. Bedr el-Fazzârî'dir. Uyeyne
b.Hısn'ın yeğenidir. Babası da, amcası da ashâbdandır.
95)Adı Said b. Hâlid b. Amr b. Osman b. Affan'dır.
96Adı Eşas b. Kays b. Madî Kerib el-Kindî'dir. Ashabdandır Künyesi Ebu
Muhammed'dir. Zengin ve cömertti. H. 40'da vefat etmiştir.
97)Adı Ebu Said Abdülmelik b. Muhammed b. İbrahim'dir. H. 406'da
Nisabur'da vefat etmiştir.
98)Adı EbûuTemam Habib b. Evs b. Evs b. Hâris b. Kays'dır. Tâi kabilesin-
den olan bu zat meşhur bir şairdir. H. 281'de vefat etmiştir.
99)Cennetle müjdelenen Hz. Talha'nın ailesidir.