İlim
İlim'den gaye; dünyevî ve uhrevî işleri, aklî hakikatleri kapsayan ilimdir.
Zira bunlar mahsusatların (hislerle bilinenlerin) ötesinde bulunan
emirlerdir. İnsanoğluna burada hayvanlar iştirâk etmemektedirler. Aksine
zarurî ve umumî ilimler, aklî özellikle-rindendir. Zira insanoğlu bir şahsın
aynı halde iki yerde olmasının düşünülemeyeceğine hükmeder ve insan bu hükmü
her şahıs için yürütür. Oysa insanoğlu bazı şahısları hissiyle idrâk
etmiştir. Bu bakımdan onun bütün şahıslar üzerinde böyle hükmetmesi hissiyle
idrâk ettiğinden fazladır. Zarurî ilim hakkında bunu anladığın zaman, bu
durum diğer nazarîler hakkında daha açık bir şekilde anlaşılır.
İrade
İnsanoğlu aklen işin sonucunu ve o işteki salâh yolunu idrâk ettiği zaman,
maslahat niyetine bir iştiyâk onun zâtından belirir. Maslahat sebeplerini
elde etmeye doğru bir şevki olur, onları irâde eder. Bu irâde ise, şehvet
irâdesinin dışındadır. Hayvanların irâdesinin de dışındadır. Hatta bu irâde
şehvetin tam zıddına olur.Zira şehvet, bedenden kan aldırmak ve hacamat
yapmaktan nefret eder. Akıl ise bunu ister, arar ve bu yolda mal sarfeder.
Şehvet, hastalık ânında lezzetli yemeklere meyleder. Akıllı bir kimse ise
nefsinde bu lezzetli yemeklerden meneden bir kuvvet hisseder. O menedici
kuvvet şehvet değildir. Eğer Allah Teâlâ, işlerin sonucunu bilen aklı
yaratmış olup, aklın hükmü istikametinde âzaları tahrik ve teşvik edici
kuvveti yaratmasaydı, o vakit kesinlikle aklın hükmü zâyi olurdu. Durum bu
iken, insanoğlunun kalbi, ilim ve irâde ile hususiyet kazanmış oldu.
Hayvanların kalbi ise, bu özellikten mahrumdur. Hatta yaratılışın
başlangıcında çocuk da bu özellikten mahrumdur. Ancak bu özellik, erginleşme
çağından sonra çocukta oluşur.
Şehvet, öfke, zâhir ve bâtınî hassalar 'a gelince, bunlar çocuklarda mevcutturlar. Sonra bu ilimlerin çocukta oluşmasının iki derecesi vardır: Birinci derece, çocuğun kalbi, ilk basamakta bulunan ve zarurî olan diğer ilimleri kapsamaktadır. Muhallerin muhalliğini, zâhirî mümkünlerin mümkünlüğünü bilmek gibi... Bu bakımdan bu husustaki nazarî ilimler asıl değildir. Ancak bu nazarî ilimler, usûl ve imkânı, yakın ve mümkün kılmışlardır. Çocuğun ilimlere izafeten hâli, yazmaktan ancak divit, kâlem ve tertipli değil de tek olan harfleri bilen kâtibin hâline benzer. Çünkü böyle bir kâtip, yazmaya yaklaşmıştır. Fakat daha bilfiil yazmaya varmamıştır. İkinci derece, fikir ve denemelerle elde edilen ilimlerin çocuğa hâsıl olmasıdır. Bu bakımdan o ilimler, çocuk yanında depolanmış gibidir. Çocuk ne zaman isterse, onlara müracaat edebilir. Çocuğun hâli, yazmak hususunda usta olan bir kimsenin hâlidir. Zira böyle bir kimseye, bilfiil yazmasa dahi, yazmaya kudreti olduğundan dolayı kâtip denilmektedir. İşte bu, insanlık derecesinin en son haddidir. Fakat bu derecede sayılamayacak kadar mertebeler vardır. İnsanlar malûmatın çokluk, azlık, şerefli, hasis ve tahsil yolu ile elde edilmesi sebebiyle bu hususta değişik mertebelere sahiptirler. Zira mükâşefe yolu ile, ilâhî bir ilhamla fertlerin bazısına bunlar verilmiştir. Bazı kalplere de öğrenmek ve çalışmakla verilir. Fakat bazı kalpler bunu çabuk, bazı kalpler ise çalışmasına rağmen geç elde eder. Şu makamda âlimlerin, hükemanın, enbiya ve evliyânın mertebeleri değişiktir. Bu bakımdan bu husustaki terakki dereceleri had ve hesaba gelmez, Zirâ Allah Teâlâ'nın malûmatının sonu yoktur. Rütbelerin en yücesi peygamber rütbesidir. O peygamber ki ona bütün hakikatler veya hakikatlerin çoğu keşfolunur. Hem de çalışıp yorulmaksızın... Hatta çok kısa bir zamanda ilâhî bir keşifle keşfolunur. Bu saadetin sayesinde mekân ve mesafe ile değil, hakîkat ve sıfatla Allah Teâlâ'ya yakın olur
Bu derecelerin terakki merdivenleri Allah'a doğru gidenlerin menzil ve konaklarıdır. Onların haddi hesabı yoktur. Ancak her sâlih kul, sülûkü esnasında vardığı konağı bilir. O konağı ve arkasında kalan konakları târif edebilir. Önündeki konaklara gelince, onların hakikatlerini ilmen kapsayamaz. Fakat îman bi'l-gayb yönünden onları tasdik eder. Nitekim bizler, nübüvvete ve peygambere iman eder, onun varlığını tasdik ederiz. Fakat peygamberliğin hakikatini ancak peygamber bilir ve nitekim cenîn, çocukluk hâlini, çocuk da mümeyyizlik hâlini bilmediği, mümeyyize açılan zarurî ilimleri idrâk etmediği gibi, mümeyyiz de akıllının hâlini ve çalışma neticesinde elde ettiği nazarî ilimleri bilemez. İşte böyle akıllı bir kimse de Allah Teâlâ'nın velî ve peygamber kullarına lütfundan ve rahmetinden vermiş olduklarını bilmemektedir. Allah Teâlâ'nın kullarına açmış olduğu rahmeti kapatan hiçbir kuvvet yoktur. Bu rahmet Allah'ın kerem ve cömertliğinin gereği olarak bol bir şekilde verilir. Hiç kimseden esirgenmemektedir. Fakat bu rahmet Allah'ın rahmetinin kokularına açık bulunan kalplerde açık olur. Nitekim Hz. Peygamber (s.a) şöyle buyurmuştur:
Muhakkak sizin rabbinizin zamanınızın günlerinde dalgalı dalgalı gelen rahmet kokuları vardır. Dikkat ediniz! Bu koku dalgalarına kalbinizi açıp, hazır bulunun.6)
Bu rahmet dalgalarına kalbi açıp hazır bulundurmak, kalbi temizlemek, kötü ahlâktan hâsıl olan bulanıklık ve pisliği kalpten söküp atmak demektir. Nitekim bunun açıklaması ilerde gelecektir. Hz. Peygamber (s.a) şu hadîs-i şerifiyle Allah'ın bu tür cömertliğine işaret etmiştir:
Allah Teâlâ her gece en yakın göğe (keyfiyeti bizce mâlûm olmayan bir şekilde) iner ve buyurur ki: 'Acaba çağıran var mı ki ben kendisine icâbet edeyim, dileğini kabul buyurayım!6
Rasûlullah'ın rabbinden hikâye ederek söylediği
şu hadîs-i şerifle de bu cömertliğe işaret vardır:
Muhakkak ki iyilerin benimle buluşmaya iştiyâkı arttıkça arttı. Oysa ben
onlarla kavuşmaya daha fazla iştiyak duyuyorum.7
Bu cömertliğe, Allah Teâlâ'nın hadîs-i kudsîde 'Bana bir karış yaklaşana bir zirâ' yaklaşırım'8 cümlesiyle de işaret edilmektedir. Bütün bunlar şuna işarettir ki, ilimlerin nûrları cimrilikten veya nimet sahibi Allah Teâlâ cimrilik ve esirgemeden yücedir, tarafından herhangi bir mâni ile kalplerden perdelenmiş değildir. Fakat ilimlerin nûrları kalpler cihetinden gelen meşguliyet, bulanıklık ve pisliklerden dolayı perdelenmiş olduğu için kalplere giremez. Çünkü kalpler, kaplar gibidir. Kap su ile dolu oldukça hava içine girmez. Bu bakımdan Allah'tan başka şeylerle meşgul olan kalplere Allah'ın celâlinin mârifeti girmez ve buna Hz. Peygamber'in şu hadîs-i şerifiyle işaret edilmiştir:
Eğer şeytanlar Ademoğulları'nın kalpleri etrafında dolaşmasaydı, muhakkak ki Ademoğulları göklerin melekûtunu seyredeceklerdi.9
Bunlardan anlaşılıyor ki, insanoğlunun özelliği ve hususiyeti, ilim ve hikmettir. İlim çeşitlerinin en şereflisi Allah, Allah'ın sıfatları ve fiillerinin ilmidir. Bu bakımdan bu ilimle insanoğlunun kemâli tamamlanır. İnsanoğlunun saadet, celâl ve kemâl huzurunun komşuluğuna yararlılığı, ancak kemâlindedir. Bu bakımdan beden nefsin merkebidir. Nefis ilmin yeridir. İlim insanın maksududur ve insanoğlunun yaratılışından kastedilen özelliktir. Nitekim at da yük taşıma bakımından merkeple ortaktır, fakat düşman üzerine gitmek ve düşmanın hücumundan süvârisini kurtarmak ve güzel görünüşü gibi hususiyetleriyle merkepten ayrılır. Bu bakımdan at, bu özellik için yaratılmıştır. Eğer bu özellik attan sıyrılırsa, o vakit merkep mertebesine düşer. İnsanoğlu da böylece birtakım işlerde at ve merkeple ortaktır. Onlardan, özelliği olan birtakım işlerle ayrılır. İnsanoğlunun o özelliği, âlemlerin rabbine yakın olan meleklerin sıfatlarındandır. İnsanoğlu mertebe açısından hayvanlar ile melekler arasında bulunur. Çünkü insanoğlu yemesi ve üremesi bakımından bitki gibidir. Hissetmesi ve kendi iradesiyle hareket etmesi bakımından hayvan gibidir. Sûreti ve kıymeti bakımından duvar üzerine nakşedilmiş resim gibidir. Onun özelliği ancak şeylerin hakikatlerini bilmektir. Bu bakımdan kim bütün âzalarını ve kuvvetlerini -onlardan ilim ve amel elde etmek için- yardım istemek yönünde kullanırsa, bu kimse meleklere benzemiş olur. Madem ki meleklere benzer, onlara iltihak etmeye hak kazanır. Ona melek demek, rabbanî demek uygun düşer. Nitekim Allah Teâlâ Hz. Yusuf hâdisesine isimleri karışan kadınların şöyle söylediklerini haber vermektedir:
Bu beşer değildir! Ancak bu, şerefli ve kerîm bir melektir! (Yusuf/31)
O halde, kim himmetini, bedenî lezzetlerin
arkasında koşmaya sarfederse, hayvanların yediği gibi yerse, böyle bir kimse,
hayvan derekesine düşer. Böyle bir kimse, ya öküz gibi akılsız veya domuz
gibi obur veya köpek gibi ısırıcı veya kedi gibi tırmalayıcı veya deve gibi
kindar veya kaplan gibi kibirli veya tilki gibi hilebaz olur veya inatçı bir
şeytan gibi bütün bu kötü sıfatları nefsinde toplar. Hiçbir âza ve hiçbir
hâssa yoktur ki Allah'a giden yolda onun yardımından istifade etmek mümkün
olmasın. Nitekim bunun bir
kısmının izahı Şükür Kitabı'nda gelecektir. Bu bakımdan kim bu yolda
herhangi bir âzasını kullanırsa, o zaferi elde etmiştir, kim de bunu
kullanmaktan sarfı nazar ederse, böyle bir kimse zarar etmiş ve mahrum
olmuştur. Bu husustaki saadetin özeti şudur: Kişi Allah ile kavuşmayı
kendisine maksat ve hedef edinmelidir. Âhiret evini ebedî yurt, dünyayı
konak, bedeni merkep, âzaları hizmetçi yapmalıdır. Bu bakımdan insanoğlunun
idrâk edici özelliği padişah gibi memleketinin ortası olan kalpte istikrar
etmelidir. Dimağın mukaddimesine bırakılan kuvve-i hayaliye, postacı gibi
gidip gelmelidir. Zira hissedilen şeylerin haberleri, dimağların mukaddimesi
yanında toplanır. Meskeni dimağın sonunda olan kuvve-i hâfıza, hazine gibi
işlenmelidir. Dil de onun tercümanı gibi olmalıdır. Hareket hâlinde olan
âzalar onun mektubu gibi olmalıdır. Bu bakımdan onların herbirine bir
memleketin haberlerini toplamak vazifesini vermelidir.
Göz, renkler âleminin haberlerini; kulak, sesler âleminin haberlerini; burun, kokular âleminin haberlerini toplamakla görevlendirilmelidir. Diğer âzalar da böyledir. Çünkü o âzalar haber sahipleridir. Bu âlemlerden haberleri toplarlar. Postacı gibi olan kuvve-i hayaliye'ye o haberleri iletirler. Posta sahibi de onu kuvve-i hâfıza dan ibaret olan hazineciye teslim eder. Hazineci de (değerlendirmek için) o haberleri padişaha arzeder. Padişah, memleketinin idaresinde, saadetinde ve üzerinde bulunduğu seferin tamamlanmasında, düşmanını yok edip yol kesicileri bertaraf etmekte kendisine yarayanları o haberlerden çıkarır. Padişah bunu yaptığı takdirde muvaffak ve mutlu olur, Allah'ın nimetinin şükrünü yapmış sayılır. Ne zaman ki bunları başıboş bırakırsa veya düşmanın lehinde kullanırsa (düşmanları ise şehvet, gazab ve diğer geçici zevklerdir) veya bunları konağında değil yolunun tâmirinde kullanırsa -zira dünya onun geçtiği yoludur- onun vatanı ve istikrar bulacağı yer âhirettir. Böyle kullandığı takdirde mahrum, şakî ve Allah'ın nimetini inkâr etmiş olur. Allah'ın ordularını zâyi eden ve düşmanlarına yardımda bulunan Allah'ın hizbini yardımsız bırakmış olur. Böylece gazaba, dünya ve âhiretinde uzaklaştırılmaya müstahak olur. Biz böyle olmaktan Allah'a sığınırız. Bizim beyan ettiğimiz bu misâle Ka'b'ul-Ahbar işaret ederek şöyle demiştir: Aişe validemizin huzuruna girdim ve ona dedim ki:
İnsanoğlunun gözleri hidayet edici, kulakları derleyici, dili tercüman, elleri kanatlar, ayakları sağa-sola koşturulan postacı, kalbi ise padişahtır. Bu bakımdan padişah iyi oldu mu askerler de iyi olur
Bu sözleri işiten Aişe validemiz 'Ben de Rasûlullah'tan böyle duydum' demiştir.10 Hz. Ali kalplere misâl olarak şöyle demiştir:
Muhakkak Allah Teâlâ'nın yeryüzünde kapları vardır. O kaplar da kalplerdir. Bu bakımdan kalplerin Allah'a en se-vimli geleni en incesi, en sâf ve en dürüstüdür.
Sonra Hz. Ali, bunu tefsir ederek şöyle demiştir; 'Bu, din hususunda en kuvvetli, yakîn hususunda en sâf ve müslümanlar için en fazla merhametlisi demektir'. Hz. Ali'nin bu sözü, Allah Teâlâ'nın şu ayetindeki 'Kâfirlere karşı şiddetli, aralarında ise merhametlidirler' (Fetih/29) cümlesine ve yine 'O'nun nûrunun misâli, içinde çıra bulunan bir kandil gibidir' (Nûr/35) ayetine işarettir.
Ubey b. Ka'b şöyle demiştir: Bu ayetin mânâsı 'Mü'min bir kimsenin nûrunun ve kalbinin misâli, içinde çıra bulunan kandil misâline benzer demektir. Allah Teâlâ'nın 'Yahut derin bir denizdeki karanlıklar gibidir' (Nûr/40) sözü ise, münâfığın kalbi için misaldir'.
Zeyd b. Eslem 'Mahfuz ve korunmuş bir levh'dedir'
(Buruc/21) ayetini 'mü'minlerin kalbidir' şeklinde tefsir etmiştir.
Sehl et-Tüsterî 'Kalbin ve göğsün misâli, arşın ve kürsünün misâli gibidir'
demiştir. İşte bunlar kalbin misalleridir.
6)İmam Mâlik, Müslim, Ebu Dâvud, Tirmizî ve İbn
Mâce, (Ebu Hüreyre'den)
7)Irâkî'ye göre aslına rastlanmamıştır. Ancak Deylemî bu hadîsi nakleder.
8)Buhârî, Müslim
9)İmam Ahmed
10) Ebu Nuaym, Taberânî