2.Kalp, rabbânî ve ruhânî bir lâtife ve inceliktir. Onun cismanî kalp ile ilişkisi vardır. O lâtife, insanoğlunun hakikatidir. İdrâk eden, bilen ve kavrayan odur. Muhatap olan, cezalandırılan, kınanan ve sorumlu tutulan o! Onun cismanî kalp ile bir ilgisi vardır. İnsanların çoğunun akılları bu ruhî kalp ile cismanî kalbin arasındaki ilişkiyi idrâk etmek hususunda hayrete düşmüştür. Çünkü rabbânî kalbin cismanî kalple olan irtibatı tıpkı renklerin cisimlerle, sıfatlar ve niteliklerin mevsuflarla olan irtibat ve ilişkisi gibidir veya âleti kullananın âletle ilişkisi gibidir veyahut da oturanın oturduğu yerle ilişkisine benzer.Bunun açıklamasından iki mânâdan dolayı kaçınmaktayız.
O mânâlardan birincisi, bu konuyu açıklamak mükâşefe ilimleriyle alâkalıdır. Oysa bu kitapta bizim gaye ve hedefimiz sadece muamele ilmidir. İkincisi, o konuyu açıklamak, ruhun sırrını ifşâ etmeyi gerektirir. Ruh'un sırrını ifşâ etmek ise Hz. Peygamberin bile hakkında konuşmadığı konulardandır. Bu bakımdan Hz. Peygamber'den başkasının bu konuda konuşmaya yetkisi yoktur. Biz bu kitapta kalp kelimesini kullandığımız zaman, onunla bu rabbânî ve ruhânî latifeyi kastediyoruz. Gayemiz onun vasıf ve hallerini zikretmektir. Onun zâtındaki hakîkat ve künhünü değil! Muamele İlmi onun sıfatlarının mârifetine ve hallerine muhtaçtır. Onun hakikatinin ve mahiyetinin zikrine muhtaç değildir.
1.Lâtif bir cisimdir, kaynağı, cismanî kalbin oluklarıdır. Bu bakımdan
bedene yayılan damarlar vasıtasıyla bedenin diğer âza larına ve parçalarına
dağılır. Onun bedene dağılışı ve ondan koklamanın, dinlemenin, görmenin,
hissetme ve hayat nûrlarının beden âzaları üzerine dağılıp yayılması, tıpkı
evin bir köşesinde yakılan lâmbadan çıkan ışığın dağılıp yayılmasına benzer.
Çünkü o lâmbanın ışığı, evin hangi parçasına ve hangi köşesine ulaşırsa
mutlaka orası onunla aydınlanır. Hayatın misâli ise duvarlarda meydana gelen
ışık gibidir. Bunun misâli ise lâmbadır. Ruhungeçişi ve bâtındaki
dalgalanması ise, çıra ışığının evin etrafına
hareket edicinin hareket ettirmesiyle dalgalanması misâlidir. Doktorlar, ruh
kelimesini kullandıkları zaman, bu mânâyı kastederler. Bu lâtif bir buhardır.
Onu kalbin hareketi oluşturur. Bu mânâdaki ruhun îzahını yapmak, bizim
vazifemiz değildir. Çünkü bu, doktorların hedefiyle ilgilidir. O doktorlar
ki bedeni tedavi etmektedirler. Kalbi, Allah Teâlâ'nın komşuluğuna varıncaya
kadar tedavi eden din doktorlarının hedefine gelince, onların hedefi
kesinlikle bu ruh ile ilgili değildir.
2.Ruh insandaki idrâk edici ve bilici lâtifedir. O lâtife ki biz onu daha önce kalbin mânâlarından birisinde îzah ettik. Allâh Teâlâ'nın şu ayetinde kasdettiği ruh da bu ruh'tur: De ki: Ruh, rabbimin emrindendir' Ruh, rabbânî ve acâib bir şeydir. Onun hakikatini idrâk etmekten akılların ve anlayışların çoğu âciz kalmaktadır.
Çünkü ehl-i tasavvuf nefisten, insanoğlunun çirkin
sıfatlarını
toplayan asıl ve esası kastederek 'Nefisle mücâhede etmek ve nefsi
kırmak muhakkak lâzımdır' demektedir. Nitekim bu mânâya Hz.
Peygamberin şu hadîs-i şerîfi işaret etmiştir:
Senin en şiddetli düşmanın, iki yanının (kaburgalarının) arasında bulunan nefsindir!
2.İnsanın hakikati olan ve daha önce
zikrettiğimiz lâtifedir.
Bu lâtife insanın zâtıdır. Fakat bu lâtife aynı zamanda hallerinin
değişmesi hasebiyle çeşitli sıfatlarla sıfatlanır. Bu bakımdan em
rin altında durduğu ve şehvetlerin muhalefetinden ötürü tirtir titrediği
zaman kendisine nefs-i mutmainne adı verilir. Allah Teâlâ
bu nefsin benzeri hakkında şöyle buyurmaktadır: 'Ey itaatkâr nefis! Dön
rabbine! Sen O'ndan razı, O da senden razı olarak..'
Birinci mânâya gelen nefis için Allah'a dönüş
tasavvur
edilemez. Çünkü o mânâdaki nefis, Allah'tan uzaklaştırıcıdır ve o
nefis, şeytanın partisindendir. Nefsin sükûneti tamam olmadığı,
fakat şehvâni nefse karşı direndiği ve itiraz ettiği zaman, ona nefs-i
levvâme adı verilir. Çünkü bu nefis; sahibi, mevlâsının ibâdetinde
kusur yaptığı zaman sahibini kınar. Nitekim Allah Teâlâ 'Kasem
ederim pişmankâr nefse ki...'(Kıyame/2) buyurmuştur.
Eğer nefis itiraz etmeyi terkederse, şehvetlerin
isteğine ve şeytanın çağırısına itaat edip baş eğerse ona nefs-i emmâre-i
bi's-sui (kötülüğü emreden nefis) adı verilir. Allah Teâlâ, kulu ve
peygamberi olan Hz.
Yusuftan veya Azîz'in hanımından haber vererek şöyle buyurmuştur: 'Ben
nefsimi temize de çıkarmıyorum. Çünkü nefis gerçekten kötülüğü şiddetle
emreder. Ancak rabbimin esirgediği müstesnadır'. (Yusuf/53).
Bazen nefs-i emmâre'den gaye; nefsin birinci mânâsıdır demek de câiz olur. Bu bakımdan, nefis, birinci mânâ açısından gayet çirkin ve kötüdür, İkinci mânâsıyla mahmûd ve güzeldir. Çünkü ikinci mânâ ile insanın nefsi; yani insanın zâtı Allah'ı ve diğer bilinenleri idrâk eden hakikatidir.
Allah
Teâlâ'nın ilk yarattığı şey akıldır.
Çünkü ilim araz'dır. İlk yaratılmış olması tasavvur olunamaz. Elbette onun
kâim olacağı yer ondan önce veya onunla beraber yaratılmalıdır. Çünkü ilme
hitâb etmek mümkün değildir. Haberde varid olmuştur ki, Allah Teâlâ ilk
yarattığı akla şöyle dedi: 'Gel! O da geldi. Sonra ona 'Git!' dedi ve o da
gitti. Madem ki durum budur, öyleyse bu isimlerin mânâları mevcuttur. O
mânâlar ise şunlardır: Cismânî kalp, cismanî ruh, şehvanî nefis ve ilimler...
İşte bunlar dört mânâdır. Bahsi geçen dört lâfız, bu mânâlarda kullanılırlar.
Bir de bu kelimelerin beşinci ve ortak bir mânâsıvardır ki o da şudur:
İnsanoğlunun bilici ve idrâk edici lâtifesidir.
Bu bakımdan mânâlar beş, lâfızlar dörttür ve her lâfız iki mânâda kullanılır.
Âlimlerin çoğuna, bu lâfızların ihtilâfı ve değişik mânâlarda kullanılması
karanlık görünmüştür. Bunun için de onların hâtırat hakkında konuşup, 'Bu
akl'ın hâtırıdır. Bu ruh'un hâtırıdır. Şu kalb'in, şu da nefs'in hatırıdır!'
dediklerini görürsün!
Düşünmeyen kimseler, bu isimlerin mânâları arasındaki farkları idrâk
etmemektedirler. İşte bu karanlık kalan cepheden perdeyi kaldırmak için, biz
bu isimlerin açıklamasını yaptık. Kur'an ve Sünnet'te kalp lâfzı vârid
olduğu zaman, ondan gaye; insanoğlunun anlayan ve şeylerin hakikâtini bilen
tarafı kasdedilir. Bazen göğüste bulunan kalpten kinâye olur. Çünkü o lâtife
ile kalbin cismi arasında özel bir alâka ve irtibat vardır. Zira kalp, her
ne kadar bedenin diğer parçalarıyla alâkalı ve bütün beden mânâsında
kullanılıyorsa da, yine de göğüsteki cismanî kalp vasıtasıyla alâkalıdır. Bu
bakımdan onun ilk ilgisi kalpledir. Sanki cismanî kalp, onun yeri, memleketi,
âlemi ve merkebidir ve bunun içindir ki Sehl et-Tüsterî kalbi arşa, göğsü
kürsiye benzeterek şöyle demiştir:
'Kalp arştır, göğüs kürsüdür'. Sakın zannedilmesin ki Sehl et-Tüsteri kalbi Allah'ın arşı, göğsü de Allah'ın kürsüsü ola-rak görüyor! Zira böyle olması muhaldir. Aksine Sehl et-Tüsterî şunu kastediyor: Kalp, Allah'ın memleketi ve tasarruf yeridir. Allah'ın tedbîr ve tasarruf için birinci mecraıdır. Bu bakımdan kalp ile göğsün, tedbîre nisbeti, tıpkı arş ve kürsünün Allah'a nisbeti gibidirler ve bu teşbih de ancak bazı yönlerden doğru olabilir ki o yönleri açıklamak da bizim gayemize uygun değildir. Bu bakımdan biz onu açıklamaktan vazgeçiyoruz.