İKİNCİ BÖLÜM"Ucub"

 
Bu bölümde ucb'un zemini, âfetleri, hakikati, nazlanma, ucub ile nazlanmanın târifi ve özet olarak ucb'un tedavisi beyan edilmiş, ucub âfetinin kısımları ve tedavisinin tafsilâtı izah edilmiştir.

 

1.Ucb'un Zemini ve Afetleri

 
Ucub, gerek Allah'ın Kitabı'nda ve gerekse Hz. Peygamber'in sünnet-i seniyyesinde kötülenmiştir.

Ayetler

Andolsun Allah size birçok yerlerde, Huneyn gününde de yardım etmişti. Hani (o gün) çokluğunuz sizi böbürlendirmişti. Fakat size hiçbir yarar da sağlamamıştı. Bütün genişliğine rağmen yeryüzü başınıza dar gelmişti, nihayet bozguna uğrayarak arkanızı dönmüş (kaçmaya başlamış)tınız.(Tevbe/25)

Allah Teâlâ bu ayet-i celîleyi onların ucb'a kapılmasını kötülemek sadedinde indirmiştir.
Onlar da kalelerinin, kendilerini Allah'tan koruyacağını sanmışlardı. Allah onlara ummadıkları yerden geldi.(Haşr/2)

İşte görüldüğü gibi Allah Teâlâ, kâfirlerin kaleleri ve kuvvetleriyle ucb'a kapılmalarını kötülemektedir.

Onlar dünya hayatında bütün çabaları boşa gitmiş olan ve kendileri de iyi iş yaptıklarını sanan kimselerdir.(Kehf/104)

Bu da çalışmakla ucb'a kapılmaya dönüşür. İnsanoğlu bazen isabetli bulduğu bir hareketinden dolayı ucb'a kapıldığı gibi, yanlış olan bir hareketiyle de ucb'a kapılır.
Hadîsler

Üç haslet vardır. Onlar helâk edicidirler: 1. İtâat olunan cimrilik, 2. Arkasından gidilen hevâ-i nefis, 3. Kişinin nefsini beğenmesi neticesinde ucb'a düşmesi

Hz. Peygamber (s.a) Ebu Salebe (el-Hüşenî'ye), ümmetin sonunu zikrederken şöyle buyurmuştur:

Sen itâat olunan bir cimriliği, arkasında gidilen bir hevâ-i nefsi ve her rey sahibinin reyini benimsemesini gördüğün zaman, nefsini kurtarmaya çalış!78

İbn Mes'ud şöyle demiştir: 'Helâk olmak iki haslettedir: a) Allah'ın rahmetinden ümitsiz olmak, b) Ucb'a kapılmak.

İbn Mes'ud bu iki hasleti şu hikmetten dolayı bir arada zikretmiştir: Zira saadet ancak çalışmak, aramak, ciddiyet ve gayretle elde edilir. Ümitsiz bir kimse ise ne çalışır ne arar. Ucb'a kapılan bir kimse ise, saadete erdiğine inanır. Muradını elde ettiğine kanaat getirir ve dolayısıyla çalışmaz. Çünkü var olan birşey aranmaz. Muhâl olan birşey de aranmaz. Ucb'a kapılan bir kimsenin inancına göre saadet vardır ve kendisi de o saadete ulaşmıştır.

Ümitsiz bir kimse ise saadeti elde etmenin imkânsız olduğuna inanır. İşte bundan dolayı İbn Mes'ud. bunların ikisini bir arada zikretmiştir.

Artık kendinizi övüp yüceltmeyin!(Necm/32)

İbn Cureyc79 der ki: 'Bu ayet-i celîlenin mânâsı, 'bir hayrı işlediğin zaman 'Ben onu işledim' demendir'.

Zeyd b. Eslem de ayete şu şekilde mânâ vermiştir: 'Nefsinizi hayır yapar ve hayır sever sanmayınız', İşte ucb' un mânâsı budur.

Talha80 Uhud gününde, kendi vücuduyla Hz. Peygamber'i düşmanın oklarından ve saldırısından korudu. Bedenini Hz. Peygamber'in önünde siper yaptı. Hatta kolu isabet aldı. Sanki bu büyük fiili, taaccübe kapılmasını gerektirdi; zira o canını Hz. Peygamber'e fedâ etti. Hz. Ömer, onda, bu durumu sezmiş ve şöyle demiştir: 'Hz. Peygamber'le beraber Talha'nın eli isabet aldığından bu yana Talha'da bir ucub vardır'. Fakat ondan ucbunu izhar ettiğine ve herhangi bir müslümanı hakir gördüğüne dair birşey nakledilmemiştir.

Şûra heyeti hakkında İbn Abbas, Hz. Ömer'e dedi ki: 'Sen Talha hakkında ne düşünüyorsun?' Hz. Ömer şöyle dedi: 'Onda ucub vardır'.

Madem Talha gibi büyük insanlar ucubdan kurtulamıyorlar, acaba sakınmadıkları halde zayıflar nasıl kurtulabilir?

Mutarrıf b. Abdillah şöyle demiştir: 'Eğer ben geceyi uyuyarak geçirir, sabahleyin gecemi bu şekilde geçirdiğimden dolayı pişmanlık duyarak sabahlarsam böyle olmam, geceyi ibâdetle geçirip sabahleyin ucb'a kapılarak sabahlamamdan bana daha sevimli gelir'.

Hz. Peygamber (s.a) şöyle buyurmuştur:

Eğer siz günah işlememiş olsaydınız, sizin için günahtan daha büyük olan bir şeyden korkardım. (O da) ucub'dur.

İşte görüldüğü gibi Hz. Peygamber, ucb'u günahlardan daha büyük göstermiştir.
Bişr b. Mansur görüldüğü zaman Allah ve ahiret günü hatıra gelirdi. Bişr'i bu mertebeye ulaştıran şey, ibâdete devamlılığı idi. Birgün arkasında bekleyen biri olduğu halde, namazını uzattı. Bişr, arkada bekleyen insanın bunu iyiliğine yorumlayacağını sezince namazı bitirdi ve adama şöyle dedi: 'Benden gördüğün ibâdet seni hayrete sevketmesin. Çünkü İblis uzun bir müddet meleklerle beraber Allah'a ibâdet etti. Sonra bugünkü durumuna düştü'.

Hz. Aişe'ye denildi ki: 'Kişi ne zaman kötülük yapmış olur?' Cevap olarak dedi ki: İyilik yaptığını sandığı zaman'.

Sakın sadakalarınızı minnet edip başa kakmak ve eziyyet vermek suretiyle iptal etmeyiniz.
(Bakara/264)

Minnet etmek, sadakayı çok saymanın neticesidir. Ameli büyük saymak ise ucbun ta kendisidir. Bu bakımdan bununla anlaşıldı ki ucub gerçekten kötüdür.

___________
78)Ebu Dâvud, Tirmizî, İbn Hâce
79)Adı Abdülmelik b. Abdülâziz el-Kureyşî'dir
80) Talha b. Ubeydullah et-Teymî el-Kureyşî'dir. Cennetle müjdelenen on kişiden biridir.

 

2.Ucb'un Afetleri

 
Ucb 'un âfetleri pek çoktur. Çünkü ucub, kibre çağırır; zira daha önce dediğimiz gibi ucub, kibrin sebeplerinden biridir. O halde ucubdan kibir doğar, kibirden de hiç kimseye gizli olmayan birçok âfetler doğar. Bu durum, kullara göre böyledir. Allah'a göre ise ucub, günahları unutmaya ve ihmal etmeye dâvet eder. Bu bakımdan kişi, günahlarının bir kısmını hatırlamaz, araştırmaz. Çünkü onları araştırmaya kendisini mecbur görmez ve dolayısıyla unutur. Günahlarından hatırladığı kısımları ise, küçük görür. Büyük telâkki edip telâfisine çalışmaz. Aksine bağışlandığını zanneder! İbâdet ve amellere gelince, kişi onları büyük görür. Onlarla mağrur olur. Onları yaptığından dolayı Allah'a minnet eder! Allah'ın tevfîk ve bu ibâdetleri yapması hususundaki nimetini inkâr eder. Sonra ibâdetleriyle ucb'a kapıldığı zaman âfetleri görmez olur. Oysa ibâdetlerin âfetlerini araştırmayan bir kimsenin, çalışmasının çoğu boşa gider. Çünkü zâhirî ameller halis ve riyadan tertemiz olmadıkça az fayda verir. Günahı, ucbu değil de korkusu galebe çalan bir kimse araştırır. Ucb'a kapılan kimse ise, nefsine ve görüşüne aldanıp Allah'ın azabından emin olur. Allah nezdinde bir mertebeye sahip olduğunu zanneder. Allah katında bir minneti ve Allah'ın nimetlerinden biri olan amellerinden ötürü Allah'ın ihsanından olan ibâdetlerinden dolayı bir hakkının olduğunu zanneder!

Ucub onu, nefsini övecek ve tezkiye edecek raddeye vardırır. Eğer görüşüne, amel ve ahlâkına güvenirse, bu güven onu istifade etmekten, istişarede bulunmaktan, bilenlerden sormaktan meneder. Bu bakımdan o, kendi nefsi ve görüşüyle hareket eder. Kendisinden daha âlim olan bir kimseden sormaktan çekinir. Bazen de kendisine doğru görünen yanlış fikrini benimser ve böyle bir fikrin kalbine doğan güzel mânâlardan olduğunu düşünerek sevinir. Fakat başkasının kalbine doğan mânâlara sevinmez. Böylece yanlış fikrinde ısrar eder. Nasihatçının nasihatini, vâizin va'zını dinlemez olur. Hatta başkasına câhil gözüyle bakar ve hatasında ısrar eder. Eğer görüşü dünyevî bir iş hakkında ise, orada sebat gösterir. Eğer dinî bir iş hakkında ise, hele inançların esaslarıyle ilgili olan meselelerde ise bu davranışı nedeniyle helâk olur. Eğer nefsini itham ederse, re'yine güvenmezse, Kur'an'ın nûruyla nûrlanır, din âlimlerinden yardım talep eder, ilim öğrenmeye devam eder, basiret ehlinden sormayı azaltmazsa, bu durum onu hakikate ulaştırır. İşte bu ve benzeri şeyler ucb'un âfetlerindendir ve bundan dolayı da ucub, helâk edicilerden olmuştur. Ucb'un en büyük âfetlerinden biri de zaferi elde ettiğini, artık ibâdet ve amelden müstağni olduğunu sanmasından dolayı çalışmakta gevşeklik göstermesidir. Bu, katıksız ve açık bir helâktir. Yüce Allah'tan ibâdetine bizi muvaffak etmesini talep ederiz!

 

3.Ucb'un ve Idlâlin Hakikati ve Tarifleri

 
Ucub, ancak kemâl olan bir vasıf sebebiyle oluşur. Nefsinin bir ilimde, amelde, malda veya başka bir sahada, kemâlini bilen bir kişinin iki durumu vardır:

Birincisi: O kemâlin zevâlinden, eksilmesinden veya temelinden yok olup gitmesinden korkmasıdır. Böyle bir kimseye ucb'a kapıldı denilmez.

İkincisi: O kemâlin zevâlinden korkmaz. Fakat nefsine izafe edildiğinden değil de Allah Teâlâ tarafından kendisine bir nimet olarak verildiği için onunla sevinir. Bu kimse de ucb'a kapılmış değildir. Bu kimsenin üçüncü bir durumu vardır. O, ucb'un ta kendisidir. O kemâl sıfatının gitmesinden korkmaz ve onunla sevinir. Ona gönül bağlar, onunla sevinmesi de sadece kemâl, nimet,hayır ve yücelik olduğundan dolayıdır. Allah'ın bir nimeti olduğundan dolayı değildir! Bu durumda kemâl sıfatıyla sevinmesi ancak kendisinin sıfatı olduğundan dolayıdır. Kendisine nisbet edildiğinden ve kendisinin böyle bir sıfatı bulunduğundan ötürüdür. Allah'a ait ve Allah'tan geldiğinden dolayı değildir. Bu bakımdan ne zaman kişinin kalbine bu kemâl sıfatının Allah'tan gelen bir nimet olduğu ve Allah'ın dilediği anda o nimeti alabileceği düşüncesi hâkim ise bu takdirde ucub nefsinden zâil olur. Bu bakımdan ucub, nimetin büyütülmesi, ona güvenilmesi ve onu nimet verene izafe etmeyi unutmaktır.

Eğer ucb'a 'Allah katında hak sahibi olduğu, O'nun nezdinde bir makamının olduğu' düşüncesi eklenir ve bundan ötürü dünyadaki ibâdetinden bir keramet bekler, herhangi bir felâkete düçar olmayı uzak bir ihtimal sayarsa, fâsıkların başına fısklarından dolayı gelenin başına gelmeyeceğini uzak saymalarından daha fazla uzak bir ihtimal olarak sayarsa, bu durumuna 'Amelle idlâl (nazlanma)' adı verilir. Sanki bu kimse Allah'ı minneti altında görür. Böylece bazen başkasına birşey verir, verdiği o şeyi büyütür. Ona minnet eder ve dolayısıyle ucb'a kapılmış olur. Eğer yardım etmiş olduğu kimsenin kendisine çalışmasını istiyorsa veya ona bir sürü tekliflerde bulunmuşsa veya haklarını ödemekten geri kalmasını uzak bir ihtimal sayarsa bu takdirde, ona minnet etmiş olur!
Verdiğini çok bularak başa kakma. (Müddessir/6)

Katâde bu ayetin tefsirinde 'amelinle minnet etme!' demiştir.

Namazını çok görüp nazlanan kimsenin namazı, başının üstüne yükselmez. Yemin olsun, günahlarını itiraf ettiğin halde gülmen, amelini çok görüp nazlandığın halde ağlamandan daha hayırlıdır.81

İdlal (nazlanma) ucb'un arkasından gelen bir durumdur. İdlâl'e kapılan bir kimse yoktur ki ucb'a kapılmamış olsun. Ucb'a kapılan idlâle kapılmayabilir; zira ucub büyütmek ve nimeti unutmaktan dolayı meydana gelir. Ucb'a kapılan bir insan, amelinden dolayı bir mükâfat beklemez. İdlâl, amelinden dolayı mükâfatı beklemekle beraber meydana gelir. Eğer kişi, duasının kabul edilmesini umar, duasının reddedilmesini kalbinde hoş görmezse ve duasının reddedilmesinden hayrete kapılırsa, bu sefer ameliyle idlâle kapılmış sayılır. Çünkü fâsık bir kimsenin duasının reddedilmesinden hayret etmez. Bu gururundan dolayı kendi duasının reddedilmesine şaşırır. İşte bu ucub ve idlâl'in ta kendisidir. Bunlar kibrin başlangıç ve sebeplerindendirler. Allah en doğrusunu bilir!
___________
81) Irâkî aslına rastlamadığını kaydediyorsa da Zebidî Benî İsrâil âbidlerinden birinin sözü olduğunu söylemektedir.

 

4.Özet Olarak Ucb'un Çaresi

 
Her hastalığın ilacı, o hastalığın sebebine zıddıyla karşı çıkmaktır. Ucub hastalığı katıksız cehalettir. Bu bakımdan onun ilacı, sadece o cehalete zıd düşen mârifettir. İbâdet etmek, sadaka vermek, gazaya gitmek, halkı idare edip ıslaha çalışmak gibi kulun ihtiyarı dahiline giren bir fiilden meydana gelen ucub, kulun ihtiyarı dahiline girmeyen ve kulun nefsinden görmediği güzellik, kuvvet, neseb gibi şeylerden gelen ucubdan daha fazladır. Bu bakımdan deriz ki; takva, ibâdet ve kişiyi ucuba sevkeden amel ile kişi ancak bunların kendisinden olduğu düşüncesiyle ucb'a kapılır. Çünkü bu amelin merkez ve mecrası kişidir veya kişiden olup, onun sebebiyle meydana geldiği, kudret ve kuvvetiyle olması bakımından onunla ucb'a kapılır. Eğer o amelin kendisinden olduğu, kendisi onun merkez ve mecrası bulunduğu, o amel kendisinden câri olduğu gibi başkası tarafından da kendisine tatbik edildiği halde ucb'a kapılırsa, bu katıksız bir cehalettir. Çünkü fiilin merkezi olanın, fiili icad ve oluşturmakta herhangi bir müdahelesi yoktur. Kendisi sadece o fiilin icrası için tatbikat yeridir. Bu bakımdan kendisine ait olmayan bir şeyle nasıl ucb'a kapılır? Eğer o fiilin kendisinden olduğunu ve kendisine döndüğünü, ihtiyarıyla oluştuğunu ve kudretiyle tamamlandığını hesaba katarak ucb'a kapılırsa, bu takdirde gücünü, iradesini, azalarını ve amelinin tamamlanmasına vesile olan diğer sebepleri düşünmelidir. Acaba bunlar nereden kendisine gelmiştir? Eğer bütün bunlar Allah tarafından kendisine bir nimet olarak verilmiş ise ve bu nimeti gerektiren bir hakkı da yoksa, bu nimetlere kendisini vardıracak bir vesilesi mevcut değil ise -ki muhakkak böyledir- bu takdirde Allah'ın cömertliğine, kerem ve faziletine hayret etmelidir; zira Allah, müstehak olmadığı nimeti kendisine vermiştir. Kendisinin bir hakkı bulunmadığı halde kendisini başkasına, bu hususta tercih etmiştir. Bu bakımdan sultan, ne zaman hizmetkârlarına görünür, onlara bakar, onların birine hediyeler verirse ve bu verdiği hediyelerde verilenin herhangi bir sıfatından, güzelliğinden ve hizmetinden değil ise, sultanın lütûf olarak, hakkı olmadığı halde kendisini başka hizmetkârlarına tercih edişinden dolayı ucb'a kapılması mümkündür. Fakat bu kimsenin ucb'u 'Bu nerden geliyor ve sebebi nedir?' düşüncesinden kaynaklanır. Böyle bir kimse, nefsine aldanarak ucb'a kapılmamalıdır. Evet; kulun, ucb'a kapılıp şöyle demesi mümkündür: 'Sultan âdil bir hâkimdir. Zulmetmez! Yaptıklarını -sebep olmadıkça- ne vaktinden önce, ne de vakti geçtikten sonra yapmaz! Eğer sultan bendeki bâtın sıfatlardan birini sezmeseydi hediyesiyle beni diğer arkadaşlarıma tercih etmez ve o hediyeyi sadece bana tahsis etmezdi'.

Bu bakımdan ona denilir ki; o sıfat da (hediye ile seni tercih etmeye vesile olan sıfat da) sultanın hediyesi ve atiyesidir. Öyle bir hediye ki senin hiçbir dahlin olmaksızın sultan onu sana kendiliğinden tahsis etmiştir veya o hediye başkasının hediyesidir. Başkasının hediyesi de eğer sultanın hediyesinden ise, onunla da ucb'a kapılmamalısın! Bu, tıpkı sultanın sana bir at verdiğinde ucb'a kapılmayıp, ondan sonra bir hizmetçi verdiği için ucb'a kapılman ve 'Ben at sahibiyim de hizmetkârı bana verdi. Başkasının ise atı yoktur ki ona hizmetkâr versin' demen gibidir. Bu takdirde denilir ki; 'Sana atı veren de odur. Bu bakımdan at ile hizmetkârı birden vermekle, birini diğerinden sonra vermek arasında hiçbir fark yoktur. Madem ki hepsi ondandır, senin nefsin değil de onun cömertliği ve fazileti seni ucb'a sürüklemelidir!'

Eğer o sıfat sultandan başkasından olsaydı, o sıfatla ucb'a kapılması uzak bir ihtimal değildi! Böyle birşey dünya sultanları hakkında düşünülebilir. Fakat sultanların sultanı, kahhâr, cebbâr, bütün kâinatı yoktan var eden, sıfatı da sıfat sahibini de, bir program ve proje olmaksızın yaratan hakkında bu düşünülemez; zira sen ibâdetinle ucb'a kapılır, 'Ben O'nu sevdiğim için beni ibâdete muvaffak etti' dersen, sana (cevap olarak) şöyle denir: 'Senin kalbinde sevgiyi yaratan kimdir?' Muhakkak sen 'O'dur!' diyeceksin. Bu takdirde sana denilir ki; 'Sevgi ile ibâdetin değeri O'nun katından gelen nimetlerdir. O nimetleri senin bir hakkın olmadığı halde sana vermiştir'. Bu bakımdan ucb'a kapılmak O'nun cömertliğiyle olur; zira o senin varlığını, sıfatlarının varlığını, amellerinin varlığını ve sebeplerini sana ihsan etmiştir. Durum bu iken âbidin ibâdetiyle, âlimin ilmiyle, güzelin güzelliğiyle, zenginin zenginliğiyle ucb'a kapılmasının hiçbir mânâsı yoktur. Çünkü bütün bunlar Allah'ın faziletindendir. Ancak kişi, Allah'ın faziletinin ve cömertliğinin feyezan ettiği merkezdir. Merkez de onun fazilet ve cömertliğindendir.

İtiraz: Amellerimi bilmemem mümkün değildir. Çünkü onları yapan benim! Onlardan ötürü sevap bekleyen benim! Eğer onlar benim amelim olmasaydı ben sevap bekler miydim? Eğer ameller, yoktan var etmek yoluyla Allah'ın mahlûkları olsa artık benim için sevap nerede kalır? Eğer ameller benden ise, benim kuvvet ve kudretimle olmuşsa, ben onlardan ötürü nasıl ucb'a kapılmayayım?

Cevap: Buna iki şekilde cevap verilir: Birincisi apaçık bir haktır. Diğerinde ise bir tür müsamaha vardır. Apaçık hakka gelince, sen, senin kudretin, iraden, hareketin ve bütün bunlar Allah'ın yarattıklarından ve yoktan var ettiklerindendir. Sen yaptığın zaman, yapmadın, ancak (O'nun yardımıyla yapmış oldun). Namaz kıldığın zaman sen kılmadın, (ancak O'nun yardımıyla kıldın).

Attığın zaman sen atmadın. Allah attı. (Enfâl/17) İşte kalp sahiplerine keşfolunan hakîkat budur.

Bu, gözün görmesinden daha açık bir şekilde müşâhede edilir. Seni, âzalarını, o âzalardaki kuvvet, kudret ve sıhhati Allah yarattı. Senin için akıl ve ilmi O yarattı. Senin için iradeyi O yarattı. Eğer sen bunlardan herhangi bir şeyi nefsinden yok etmek istersen buna gücün yetmez. Sonra âzalarında hareketleri yarattı. Yaratmak hususunda O'nunla beraber senin cihetinden gelen bir ortaklık olmaksızın bunları yaratmaya başladı. Bunları tertib üzere yarattı. Azada kuvveti ve kalpte iradeyi yaratmadan önce hareketi yaratmadı. Maksat ve murada taallûk eden ilmi yaratmadan önce iradeyi yaratmadı. Bu nedenle O'nun yaratmadaki tedricî prensibidir ki sana 'amelini var etmişsin' hayalini verir. Halbuki sen burada yanılmaktasın. Bunun izahı ve Allah'ın yarattığı amelden dolayı sevabın keyfiyetinin takriri Şükür Kitab'ında gelecektir. Çünkü orası bunun izahına daha uygundur.
Biz şimdilik senin müşkilatmı içinde bir tür müsamaha bulunan cevapla halletmeye çalışalım: Sanırsın ki amelin senin kudretinle var olmuştur(!) Senin kudretin neredendir?

Halbuki amel ancak senin varlığınla tasavvur edilebilir. Amelin, iraden, kudretin ve amel için diğer sebeplerin varlığı düşünüldükten sonra, amel düşünülebilir. Bütün bunlar senden değil, Allah'tandır. Eğer amel kudretle ise, kudret onun anahtarıdır. Bu anahtar da Allah'ın elindedir. Allah sana anahtarı vermedikçe, amel yapmak gücün dahilinde değildir. İbadetler hazinelerdir. Onlara saadetlerle varılır. Onların anahtarları kudret, irade ve ilimdir. Bütün bunlar şeksiz ve şüphesiz Allah'ın kudret elindedir.

Acaba bütün dünya hazinelerini bir kale içinde görsen, o kalenin anahtarı da öyle bir hazinedarın elindedir ki eğer o kalenin kapısında bin sene oturup duvarlarının etrafında bin sene gezsen onun bir dinarına bakma imkânını dahi sana vermez. Eğer sana anahtarı verirse, kolaylıkla elini uzatıp alırsın. O hazinedar sana anahtarları verdiği, o kaleye seni girdirip açma imkânlarını sana verdiği zaman, sen de elini uzatıp onu alırsan senin ucb'a kapılman hazinedarın anahtarları sana vermesiyle mi veya elini uzatıp anahtarları almanla mı olacaktır? Sen bunun hazinedardan bir nimet olduğundan şüphe etmezsin. Zira elin hareketiyle malı almak, az bir külfettir. Düğüm, ancak anahtarların teslimiyle çözülür. Aynen böyle kudret halkedildiği, kesin irade musallat kılındığı, yapmaya teşvik edici şeyler harekete geçtiği, engeller senden uzaklaştırıldığı zaman amel sana kolay gelir. Amelin teşvikçilerini harekete geçirmek, engelleri ortadan kaldırmak, sebepleri meydana getirmek, bütün bunlar Allah'tandır. Bunların hiç biri senden değildir. Bundan dolayı bütün işleri elinde tutan Allah'ın kuvvet ve kudretinden hayret etmeyip kendi nefsinin cılız kuvvetiyle hayrete kapılman anormalliktir. Sen Allah Teâlâ'nın seni fâsık kullarına, bir lütfu ve keremi olarak tercih ettiğine, o fâsıklara, fesada davet edici fikirleri musallat kılıp o fikirleri senden uzaklaştırdığına, fâsıklara şehvet ve lezzetlerin sebeplerini elde etme imkânını verip, bunları yararına olsun diye senden uzaklaştırdığına, onlardan hayra çağıran sebepleri uzaklaştırıp hayrı işlemeyi sana, şerri işlemeyi de onlara kolaylaştıran ve hayrın teşvikçilerini sana musallat kılan Allah olduğu halde ve bütün bunları da senin bir hakkın olmadığı halde sana ikram eden, fâsığıın da geçmiş bir suçu bulunmadığı halde onu öyle kılan, seni ona tercih eden, faziletine mazhar kılan, asiyi uzaklaştıran, adaletiyle şekavete sürükleyenin O olduğunu bilip bütün bunlardan sonra yine de nefsine paye verip ucb'a kapılırsan, doğrusu bu şâyân-ı hayrettir!
Hâl böyle iken, senin kudretin -kudretin dahilinde olana- ancak Allah'ın muhalefeti mümkün olmayan bir teşvikçiyi sana musallat kılmasıyla olur. O fiile -her ne kadar tahkikte faili sen olsan da-seni mecbur eden O'dur. Bundan ötürü şükür ve nimet senin değil, O'nundur. Tevhid ve Tevekkül bölümünde sebeplerin ve müsebbiblerin zincirlemesinin beyanından Allah'tan başka hakikî failin olmadığını, ondan başka yaratıcının bulunmadığını öğreneceksin! Esasen o kimseye hayret etmeli ki Allah'ın kendisine akıl ihsan ettiği halde kendisini ilimsiz bir kimseden daha fakir bıraktığına hayret eder ve şöyle der: 'Ben akıllı ve faziletli olduğum halde Allah benden nasıl günlük nafakamı meneder de şu kişiye -gafil ve cahil olduğu halde- dünya nimetlerini yağdırır?!' Hatta nerede ise bunu zulüm görecek kadar ileri gider. Mağrur adam bilmez ki eğer Allah ona akıl ve malı birden vermiş olsaydı, zahiren bu zulme daha çok benzerdi. Zira fakir olan cahil şöyle derdi: 'Yarab! Neden sen ona akıl ile zenginliği birden verdin, beni ikisinden de mahrum bıraktın? Neden ikisini birden bana vermedin veya neden birini bana ihsan etmedin?' Hz. Ali de buna işaret etmiştir. Nitekim kendisine 'Neden akıllılar fakirdirler?' diye sorulduğu zaman, şöyle demiştir: 'Kişinin aklı rızkından düşürülür!'

Şaşılacak şey şudur ki akıllı fakir, çoğu zaman zengin cahili kendisinden daha iyi görür! Halbuki eğer kendisine 'Onun cehaletini ve zenginliğini, aklınla fakirliğinin yerine kabul et' denilirse bunu kabul etmeyişi; Allah'ın ona vermiş olduğu nimetin daha büyük olduğuna delâlet eder. O halde neden cahile verilen zenginliğe hayret eder? Fakir ve güzel kadın, çirkin kadının üzerinde zînetler gördüğü zaman hayret ederek şöyle der: 'Bu güzelliğim süsten nasıl mahrum olur? O çirkinlik nasıl bu zînetlere sahip olur?' Halbuki mağrur kadın bilmez ki onun tabiî güzelliği,rızkından sayılır. Eğer kendisine 'Ya tabiî güzelliği veya zengin-likle çirkinliği kabul et' dense, elbette tabiî güzelliği seçer. O halde Allah'ın ona vermiş olduğu nimet daha büyüktür.

Akıllı ve fakir hakimin kalbinden 'Yarab! Neden beni dünyadan mahrum ettin? Dünyayı cahillere verdin?' demesi, tıpkı sultan tarafından kendisine at verilen bir kimsenin 'Ey sultanım! Ben at sahibi olduğum halde neden bana hizmetkâr vermedin?' demesi gibidir. Bu bakımdan sultan ona şöyle diyebilir: 'Eğer ben sana atı vermemiş olsaydım sen hizmetkârı başkasına vermeme hayret etmezdin! O halde sanki ben sana atı vermemişim gibi bir düşün bakalım! Acaba sana vermiş olduğum nimetim, senin için bir hüccet mi oluyor ki onunla başka bir nimet istiyorsun?'

İşte bunlar' cahillerin yakalarını kurtaramadığı birtakım vehimlerdir. Bütün bu vehimlerin kaynağı cehalettir. Cehalet de ancak, kulun amelinin ve vasıflarının tümünün Allah katında birer nimet olduklarını ve kul müstehak olmadan Allah Teâlâ'nın bu nimeti kendiliğinden kuluna ihsan ettiğini bilmekle ortadan kalkar. Tevazu ve teşekkür etmeyi insana gerekli kılar. Zevalinden korkmayı da nasip eder! Bunu bilen bir kimse için ilmiyle veya ameliyle ucb'a sapmak tasavvur olunamaz. Zira bunun Allah'tan olduğunu bilir. Nitekim Hz. Dâvud (a.s) şöyle demiştir: 'Yarab! Hiçbir gece yok ki Dâvud'un aile efradından biri ibadet etmesin. Hiçbir gün yok ki Dâvud'un aile efradından biri mutlaka oruçlu olmasın!'

Başka bir rivayette 'Gecenin veya gündüzün herhangi bir saati yok ki o saat de Dâvud'un ailesinden biri sana ibadet etmesin. Ya namaz kılar, ya oruç tutar veya senin zikrini yapar' diye varid olmuştur. Bunun üzerine, Allah Teâlâ, Dâvud kuluna şöyle vahy gönderdi: 'Acaba bu kuvvet onlara nereden verilmiş? Muhakkak ki o kuvvet ancak bendendir. Eğer sana yardımım olmasaydı buna güç yetiremezdin. Gelecekte seni nefsine havale edeceğim'.

İbn Abbas (r,a) der ki: 'Dâvud'a (a.s) isabet eden zelle (günah) ancak ameliyle ucb'a kapılmasından ileri geldi. Zira Dâvud (a.s) ameli, Dâvud'un aile efradına izafe ederek onunla nazlandı. Vaktâ ki nefsine havale edildi, pişmanlık ve üzüntüyü gerektiren zelleyi işledi'.82
Dâvud (a.s) dedi ki:
-Yarab! İsrâiloğulları, neden İbrahim, İshak ve Yâkub'un yüzü suyu hürmetine senden istiyorlar!

-Ben onları belâlandırdım. Onlar sabrettiler!

-Beni de belâlandırırsan sabrederim!Böylece vakti gelmeden önce ameliyle nazlandı. Bunun üzerine Allah Teâlâ şöyle buyurdu:

-Ben onlara belâ olarak verdiğim birşeyi haber vermedim.

Hangi ayda ve hangi günde olacağını söylemedim. Halbuki sana şu içinde bulunduğun senede, içinde bulunduğun ayda ve yarın bir kadınla seni imtihan edeceğimi haber veriyorum. Bu bakımdan nefsini koru!83

İşte bundan dolayı Hz. Dâvud (a.s) girmiş olduğu girdaba girdi. Hz. Peygamber'in ashabı da Huneyn gününde kuvvetlerine ve çokluklarına güvenip, Allah'ın kendilerine olan yardımını unuttukları ve 'Biz bugün azlıktan ötürü mağlup olmayız' dedikleri zaman, nefislerine havale edildiler. Nitekim Allah Teâlâ şöyle buyurdu:

Andolsun Allah size birçok yerlerde, Huneyn gününde de yardım etmişti. Hani (o gün) çokluğunuz sizi böbürlendirmişti. Fakat size hiçbir yarar da sağlamamıştı. Bütün genişliğine rağmen yeryüzü başınıza dar gelmişti. Sonra da bozularak arkanızı dönmüştünüz! (kaçmıştınız).(Tevbe/25)

İbn Uyeyne, Hz. Eyyûb'un (a.s) şöyle dediğini rivayet eder: 'Ya ilahî! Beni bu belâ ile müptela ettin! Halbuki bana herhangi bir emir geldiğinde mutlaka senin isteğini kendi isteğime tercih ettim'. Bunun üzerine bir buluttan, onbin ayrı sesle 'Ey Eyyûb! O fazilet sana nereden gelmiştir?' diye seslenildi.

Râvi der ki: 'Eyyûb (a.s) bunun üzerine, yerden kum ve toprak avuçlayıp başına serpti ve şöyle dedi: 'Senden yarab! Senden yarab!' Böylece unutkanlığından onu Allah'a izafe etmeye döndü ve bunun için Allah Teâlâ şöyle buyurdu:

Eğer üzerinizde Allah'ın fazlı ve rahmeti olmasaydı, hiçbirinizi aslâ temizlemezdi.(Nûr/21)

Hz. Peygamber (s.a) insanların en hayırlısı oldukları halde as-hâbına şöyle hitap etti:

-Hiç kimse yoktur ki ameli onu kurtarsın!

-Sen de mi ya Rasûlullah?

-Benim de amelim beni kurtaramaz! Ancak rabbimin rahmetiyle beni örtmesi hariç!84

Hz. Peygamber'in ashâbı kendisinden sonra toprak, saman ve kuş olmalarını temenni ederlerdi. Hem de amellerinin ve kalplerinin saflığına rağmen:.. Durum bu iken, acaba basiret sahibi nasıl ameliyle ucb'a kapılıp onunla cilveler yapıp nefsi için korkmayacaktır?

Vaziyet bu iken ucub lekesini kalpten söküp atan ilaç ancak budur. Bu düşünce kalbe hâkim olduğu zaman, bu nimetin elinden alınacağı korkusu kalbi, amellerle ucb'a kapılmaktan meneder. Kalp kâfir ve fâsıklara bakar, onların daha önce işlemiş oldukları bir günah olmaksızın, iman ve taat nimetinden mahrum kılındıklarını görür. Bu durumdan korkar ve şöyle der: 'Allah, suçsuz mahrum etmekten perva etmez. Nice mü'min vardır ki dininden dönmüş, nice mutî vardır ki fâsık olmuş ve sonucu kötülükle kapanmıştır'. İşte böyle bir düşünce ile beraber hiçbir halde ucub kalamaz. Allah herkesten daha iyi bilir.

_________________

82) Hakim ve Beyhakî, Şuab'ul-İman
83) İbn Cerir, (İbn-i Abbas'tan)
84) Müslim, Buhârî

 

Ucub'u Gerektiren Şeylerin Kısımları ve İlacının Tafsilatı

 
Daha önce zikrettiğimiz böbürlenmenin sebepleriyle ucub meydana gelir. Bazen de böbürlenmeye vesile olmayan birşey ile insan ucb'a kapılır. Cehaletiyle kendisine süslü püslü görünen yanlış fikirden ucb'a kapılması gibi... Ucb'a yol açan şeyler sekiz tanedir.

Birincisi: Güzelliği, giyinişi, sıhhati, kuvveti, fiziğinin ve sesinin güzelliği hususunda bedeniyle ucb'a kapılmaktır. Kısacası her şeyi ile ucb'a kapılmaktır. Bu bakımdan nefsinin güzelliğine bakar ve bu güzelliğin Allah'tan gelen bir nimet olduğunu ve her durumda zevale mahkum olduğunu unutur. Bu şekilde ucb'a kapılmanın tedavi yolu; güzelliğiyle kibre kapılmak hakkında belirttiğimiz ilacın aynısıdır. O da şudur: 'İçindeki pislikleri, başlangıcını, sonunu düşünmeli, güzel yüzler ve yumuşak bedenlerin toprak altında nasıl paramparça olduklarını, kabirlerde nasıl koktuklarını düşünmelidir. Tabiatların kendilerinden nasıl ürker bir vaziyete geldiğini çok iyi düşünüp ibret almalıdır.
İkincisi: Kuvvet ve kudretiyle ucb'a kapılmasıdır. Nitekim Ad85 kavminden hikâye olunduğu gibi, Allah'ın haber verdiğine göre onlar dediler ki:
Bizden daha kuvvetli kim var? (Fussllet/15)

Nitekim Uc86 kuvvetine güvenerek, kuvvetinden dolayı ucb'a kapılarak büyük bir kayayı Hz. Musa'nın ordusu üzerine atmak için kaldırdı. Allah Teâlâ, kaya parçasını, Hüdhüd kuşunun gagası ile Uc'un boynuna geçirmek üzere deldirdi. Bazen mü'min bir kimse de kuvvetine güvenir. Nitekim Hz. Süleyman'dan şöyle rivayet ediliyor:

Muhakkak bu gece yüz hanımımın odalarına gideceğim; (onlarla birlikte olacağım)
Hz. Süleyman 'Eğer Allah dilerse' demeyi unuttu ve dolayısıyla istediği evlattan mahrum oldu.87 Hz. Dâvud'un 'Eğer beni belâlandırırsan sabredeceğim' sözü de böyledir. O, kuvvetinden ucb'a kapılarak ve kuvvetine güvenerek bunu söyledi. Kadınla imtihan edildiği zaman sabredemedi.88

Kuvvetle ucb'a kapılmak, savaşlarda hücum etmeyi, nefsi tehlikeye atmayı, kötülükle kasteden herkesi öldürmeyi ve vurmakta acele etmeyi beraberinde getirir. Bu tür ucb'un tedavisi, daha önce zikrettiğimiz şekildedir. Bilmelidir ki eğer bir günlük sıtmayı Allah Teâlâ kendisine musallat kılarsa kuvveti zayıflar. O kuvvet ile ucb'a kapıldığı takdirde, Allah'ın kendisine musallat kılacağı ufak bir âfetle o kuvvetin kendisinden selbedebileceğini de bilmelidir!

Üçüncüsü: Akıl ve zekasından, din ve dünya işlerinin inceliklerini sezdiğinden ucb'a kapılmaktır! Böyle bir ucb'un semeresi; kendi görüşünü beğenmek, meşvereti terketmek, kendisine ve görüşüne muhalif olan kimseleri cehaletle itham etmektir! Böyle bir kimse ehl-i ilme az kulak verdiğinden, aklı ve reyiyle kendisini büyük saydığından dolayı, onlardan yüz çevirmeye, onları hakir ve zelil görmeye cesaret eder. Bu tür ucb'un tedavisi Allah'ın kendisine rızık olarak verdiği akıldan dolayı Allah'a teşekkür etmesi, bu aklı dimağına isabet edecek az bir hastalıkla nasıl deliliğe çevirebileceğini, kendisini nasıl gülünç bir duruma sokabileceğini düşünmektir. Bu bakımdan böyle bir kimse, eğer aklıyla ucb'a kapılırsa Allah'ın, aklı kendisinden alacağından emin olmamalıdır. Eğer onun şükrünü ifa etmezse, korkmalıdır. O halde kişi akıl ve ilmini az saysın ve bilsin ki kendisine ilimden pek az verilmiştir. Her ne kadar ilmi geniş ise de bildikleri bilmediklerinden daha azdır ve böyle bir kimse aklını daima itham etmeli, ahmaklara bakmalıdır. Halk onlara güldüğü halde, onlar akıllarını nasıl beğeniyorlar? Dolayısıyla bilmediği halde onlardan olmaktan sakınmalıdır. Zira aklı kısa olan bir kimse hiçbir zaman aklının kusurunu bilmez. Bu bakımdan aklının derecesini nefsinden değil, düşmanlarından öğrenmelidir. Zira kendisine yağ çeken bir kimse onu över, dolayısıyla onun ucb'u gittikçe kabarır. Halbuki o nefsi için sadece iyi şeyler düşünür. Nefsinin cehaletini bir türlü sezemez ve dolayısıyla bu övgü ile ucb'u daha da artar.

Dördüncüsü: Şerefli bir neseb ve soyla ucb'a kapılmaktır. Haşimî89 soyundan gelenlerin ucb'u gibi... Hatta bazıları nesebinin şerefiyle, ecdadının kurtuluşuyla kurtulacağını ve affolunacağını sanır(!) Bazıları da bütün insanların kendisinin kölesi ve kulu olduğunu düşünür. Bu tür ucb'un tedavisi şunları bilmesidir: Ne zaman fiil ve ahlâkında ecdadına muhalefet ederse, buna rağmen onların zümresine iltihak edeceğini sanırsa, cehalet girdabına girmiş olur. Eğer ecdadına uyarsa, ucb'a kapılmak onların ahlâkından değildir. Korku, nefsini hakir görmek, halkı büyütmek, nefsini zemmetmek onların ahlâkından idi. Onlar ibadet, ilim ve güzel hasletlerle şeref bulmuşlardır, neseble değil! Bu bakımdan ecdadı hangi yoldan şeref bulmuşsa, o da o yoldan şeref arasın. Zira onlarla, Allah'a ve son güne iman etmeyen kimseler de nesebde eşittirler. (Ebu Leheb'le Hz. Peygamber gibi) ve kabilelerde ortaktırlar. Halbuki bu kâfirler Allah katında köpeklerden daha şerîr, domuzlardan daha şenî'dirler.

Ey insanlar! Sizi bir erkekle bir dişiden yarattık! (Hucurât/13)

Yani neseb bakımından aranızda herhangi bir fark yoktur. Çünkü hepiniz aynı asıldan geliyorsunuz. Sonra Allah Teâlâ, nesebin faydasını zikrederek şöyle buyurdu:

Sizi milletlere ve kabilelere ayırdık ki birbirinizi tanıyasınız. (Hucurât/13)

Sonra Allah Teâlâ, şerefin neseble değil, takvâ ile olduğunu beyan ederek şöyle buyurdu:
Allah katında en üstün olanınız, takvâsı en ziyade olanınızdır.(Hucurât/13)

Hz. Peygamber'i 'insanların en şereflisi ve en akıllısı kimdir?' diye sorulduğu zaman 'Benim nesebimden gelen bir kimsedir!' demeyip, şöyle dedi:

İnsanların en şereflisi, en fazla ölümü anan ve en fazla ölüm için hazırlıklı bulunanıdır.90

Yukarıda bahsi geçen ayet-i celîle, Bilâl'in Mekke'nin fethedildiği günde Kâbe'nin damına çıkıp ezan okuduğu, Hâris b. Hişam, Süheyl b. Amir ve Hâlid b. Useyd'in 'Bu simsiyah köle mi ezan okuyor!' dedikleri zaman nazil olmuştur.

Allah katında en üstün olanınız, takvâsı en ziyade olanınızdır.(Hucurât/13)

Hz. Peygamber (s.a) şöyle buyurmuştur:

Şüphe yoktur ki Allah Teâlâ, sizden cahiliyet devrinin kibrini gidermiştir. Hepiniz Âdem'in oğullarısınız. Âdem de topraktandır.91

Ey Kureyş cemaati! İnsanlar kıyamet gününde amellerle, sizler de sırtlarınıza almış olduğunuz dünya ile gelmeyesiniz! (O zaman) 'Ya Muhammed! Ya Muhammed!' diye sesleneceksiniz. Ben de sizden yüz çevireceğim.92

Görüldüğü gibi Hz. Peygamber, eğer onlar dünyaya meylederlerse, onlara Kureyş soyundan gelmelerinin kendilerine hiçbir yarar vermeyeceğini beyan buyurmuştur.

'En yakın akrabalarını korkut!' (Şuarâ/24) ayeti nâzil olduğu zaman, Hz. Peygamber akrabalarını çağırdı ve onlara şöyle dedi:

Ey Muhammed'in kızı Fâtıma! Ey Muhammed'in halası ve Abdülmuttalib'in kızı Safiye! Nefisleriniz için amel işleyin. Çünkü ben sizi Allah'ın azabından hiçbir şekilde koruyamam.93

Bu emirleri bilen ve aynı zamanda şerefinin takvâsı nisbetinde olduğunu anlayan ve yine geçmişlerinin âdetinin mütevazi davranmak olduğunu bilen bir kimse takvâ ve tevazu hususunda onlara uyar. Aksi takdirde lisan-ı hâliyle kendi soyunu tenkid etmiş olur. Onların soyundan gelse bile tevazu, takvâ, Allah korkusu hususunda onlara ayak uydurmazsa, hâl lisanıyla soyunu tenkid etmiş olur.

Soru: Hz. Peygamber, kızı Fâtıma ve halası Safiye'ye yukardaki sözlerini söyledikten sonra şöyle buyurdu:

Muhakkak ben ikiniz için Allah'ın azabını uzaklaştırmak hususunda hiçbir fayda sağlayamam. Ancak sizin (benimle) bir yakınlığınız vardır. Ben dünyada o hakkınızı vereceğim.94
Acaba Benî Süleym (Araplardan bir kabiledir), benim şefaatimi umar da Benî Abdülmuttalib ummazlar mı?95

Bu hadîsler, Hz, Peygamber'in yakın akrabalarına özel bir şekilde şefaat edeceğine delâlet eder.

Cevap: Her müslüman Hz. Peygamber'in şefaatini bekler. O halde onun soyundan gelenin beklemesi daha uygundur. Fakat soyundan gelenin şefaatini beklemesi ancak Allah'ın gazabından sakınmak şartıyla yerinde bir ümit olur. Çünkü Allah Teâlâ, eğer bir insana gazab ederse, hiç kimseye o insan için şefaat etme iznini vermez. Zira günahlar, Allah Teâlâ'nın öfkesini gerektirir ve dolayısıyla sahibine şefaat iznini vermemeyi icabettiren, şefaatten dolayı bağışlanan kısımlara ayrılır. Tıpkı dünya sultanlarının katındaki suçlar gibi... Zira sultan nezdinde büyük mertebeye sahip olan bir kimse için, sultanın öfkesini gerektiren bir harekette bulunan kimseler için şefaat etme yetkisi yoktur. Bu bakımdan bir-takım günahlar vardır ki şefaat insanı onlardan kurtaramaz.

Allah onların önlerinde ve arkalarında ne varsa bilir. Allah'ın razı olduğundan başkasına şefaat edemezler ve on-lar O'nun korkusundan titrerler.(Enbiya/28)

Onun izni olmadıkça katında kim şefaat edebilir?(Bakara/255)

Artık onlara şefaatçilerin şefaati fayda vermez.(Müddessir/48)

O'nun huzurunda, O'nun izin verdiği kimselerden başkasının şefaati fayda vermez.(Sebe/23)

Günahlar, şefaat kabul edilen ve edilmeyen kısımlara ayrıldıkları zaman, elbette korkmak ve titremek gerekir. Eğer her günah hakkında şefaat kabul olunsaydı, Hz. Peygamber Kureyşlilere ibadet ve taatı emretmezdi ve yine Hz. Peygamber, kızı Fâtıma'yı masiyetten sakındırmazdı. Ona -hâşâ- şehvetlerin arkasında gitmeyi, dünyadaki lezzetleri alabildiğince almaya izin verirdi. Sonra ahirette ona şefaat ederdi! Bu bakımdan günahlara dalmak, takvâyı terketmek, bunu da şefaat ümidine istinaden yapmak, hastanın babasına, kardeşine, başka bir yakınma veya doktora güvenerek şehvetlere dalmasına benzer. Böyle yapmak cahilce bir harekettir. Zira doktorun çabası ve ustalığı bütün hastalıklarda değil, ancak bir kısım hastalıklarda fayda verir, Bu bakımdan sadece tıbba güvenerek korunmayı terketmek caiz değildir. Belki doktor bazı yönlerden tesir yapabilir. Bu da gizli hastalıklar ve mizacın normal durumunun bozulması çağında olabilir. Bu bakımdan peygamberlerin ve sâlihlerin akrabalarına ve yabancılara şefaatlerinin fayda vereceğini düşünmek uygundur. Çünkü bu da aynen doktor ve hastanın misaline benzer. Bu şefaat, korkuyu, sakınmayı ortadan kaldırmaz. Nasıl kaldırabilir? Halbuki Hz. Peygamber'den sonra halkın en hayırlısı onun ashabı idi. Onlar da ahiret korkusundan takvâlarının kemâline, amellerinin güzelliğine, kalplerinin saflığına (ve Hz. Peygamber'in özel olarak onlara cenneti va'detmesine, diğer müslümanlara da umumî olarak şefaati va'detmesine) rağmen sorumsuz hayvanlar olmayı temenni ederlerdi. Bütün bu va'dlere bakarak gevşemezlerdi Korku ve huşû onların kalplerinden ayrılmazdı. Acaba onlar gibi Hz. Peygamber ile sohbeti ve arkadaşlığı olmayan bir kimse nasıl nefsini beğenir ve şefaate güvenebilir?

Beşincisi: Zâlim sultanların ve yardımcılarının soyundan olması ile ucb'a kapılır. Din ve ilimden gelen soyla, şerefle değil! Bu ise cehaletin en koyusudur. Bunun tedavisi o zâlim sultanın ve yardımcılarının nasıl mahcub olduklarını, Allah'ın kullarına karşı ne gibi zulümler yaptıklarını, Allah'ın dininde nasıl fesad çıkardıklarını düşünmesidir ve yine onların Allah katındaki sevimsizliklerine, onların ateşteki durumlarına, pis kokularına ve ateşte kendilerinden akan pisliklere bakarsa, muhakkak onlardan tiksinecek, onlara nisbet edilmekten kaçacak, kendisini onlara nisbet edene şiddetle karşı çıkacaktır. Bütün bunları da onları çirkin ve hakir gördüğünden dolayı yapar. Eğer geçmişlerin kıyametteki zilletleri, hasımlarının yakalarına yapışmış oldukları, azap meleklerinin alınlarından tutup da kullara yapmış oldukları zulümden dolayı onları yüzüstü cehenneme sürükledikleri kendisine keşfolunsa, muhakkak onlara mensup olmaktan Allah'a sığınır, köpek ve domuza nisbet edilmesi onlara nisbet edilmesinden kendisine daha hoş gelir. Bu bakımdan zalim kimselerin soyundan olanların -eğer Allah onları ecdadlarının zalimliğinden korursa-dindarlığmdan ötürü Allah'a şükretmeli, eğer ecdadları müslüman ise, onlara da af dilemelidir. Onlara nisbet edilmesiyle ucb'a kapılmak katıksız bir cehalettir.

Altıncısı: Etbâ, yardımcı, akraba, aşiret, hizmetkâr, köle ve evlatlarının çokluğuyla ucb'a kapılmaktır. Nitekim kâfirler şöyle demişlerdir:

Dediler ki: 'Biz mallar ve çocuklar bakımından (sizden) daha fazlayız'.(Sebe/35)

Nitekim mü'minler Huneyn gününde dediler ki: 'Biz azlıktan bugün mağlup olmayız'. Bu tür ucb'un tedavisi, kibir hakkında söy-lediklerimizle mümkündür. Şöyle ki: Kişi zayıflığını ve ucbuna sebep olan kimselerin zayıflığını ve onların aciz kullar olduğunu, nefislerine ne fayda ve ne de zarar verme yetkilerinin olmadığını ve nice az toplulukların, çok "toplulukları Allah'ın izniyle mağlup ettiklerini düşünmelidir.

Bütün bu düşüncelerden sonra kişi onların çokluğu ile nasıl ucb'a kapılır? Halbuki öldüğü zaman tek başına, zelil ve rezil bir şekilde kabrine konulacak, onların tümü ondan ayrılacaklar. Ne ailesi, ne çocuğu, ne yakını, ne dostu ve ne de soyundan olan herhangi bir kimse onunla beraber kabrinde durmaz. Onu çürümeye, yılan, akrep ve kurtlara terkederler. Bunlara karşı ona hiçbir faydaları da olmaz! O, onlara en muhtaç olduğu bir devrede onlardan bir fayda görmez ve yine kıyamet gününde de ondan kaçarlar.

O gün kişi kaçacak kardeşinden, annesinden, babasından, zevcesinden ve oğullarından...
(Abese/34-36)

Bu bakımdan senin en zor durumlarında senden ayrılan ve senden kaçan bir kimseden hangi hayır ve menfaati umarsın? Kabirde ve kıyamette sana faydası dokunmayan bir kimse ile nasıl ucb'a kapılırsın? Halbuki köprü üzerinde senin amelinden ve Allah'ın faziletinden başka sana fayda verecek hiçbir şey yoktur. Bu bakımdan sana fayda vermeyen bir kimseye güvenip de senin faydanı ve zararını, ölümünü ve hayatını elinde tutan Allah'ın nimetlerini nasıl unutursun?

Yedincisi: Mal ile ucb'a kapılmaktır. Nitekim Allah Teâlâ, iki bahçe sahibinden haber vererek şöyle buyurdu:

Ben malca senden daha zenginim. Toplulukça da senden daha kuvvetliyim.(Kehf/34)

Hz. Peygamber, zengin bir kişinin bir fakirin yanında oturup ona yüzünü ekşittiğini ve fakir dokunmasın diye elbiselerini çektiğini görünce şöyle buyurdu:

Acaba sen onun fakirliğinin sana sirayet edeceğinden mi korktun?90

Adam zenginlikle ucb'a kapıldığından dolayı bunu yaptı. Bu ucb'un tedavisi, malın âfetlerini, haklarının çokluğunu, tehlikelerinin büyüklüğünü düşünmekle olur. Bu ucb'a kapılan kişi, fakirlerin faziletine, kıyamette zenginlerden önce cennete gideceğine, malın gelip-geçici olup asılsız olduğuna, yahudilerin zenginlikte kendisinden üstün olanlarına ve Hz. Peygamber'in şu hadis-i şerifine bakıp düşünsün:

Bir kişi nefsini beğendiği halde süslü elbisesine bürünerek sallana sallana yürürken Allah Teâlâ o anda yere emir verdi. Yer onu yuttu. O, kıyamet gününe kadar yere batacaktır.97

Bu hadisi serifiyle Hz. Peygamber, kişinin mal ve nefsinden ötürü ucb'a kapılmasının cezasına işaret etmektedir.

Ebu Zer el-Gıfârî şöyle anlatıyor: 'Hz. Peygamber ile beraberdim. Hz. Peygamber mescide girip bana: 'Ey Ebu Zer! Başını kaldır!' dedi. Başımı kaldırdım. Sırtında güzel bir elbise bulunan birini karşımda gördüm. Sonra yine 'Başını kaldır!' dedi. Başımı kaldırdım. Karşımda sırtında eski bir elbise bulunan birini gördüm. Sonra Hz. Peygamber bana şöyle buyurdu:

İşte şu elbisesi eski olan kişi Allah katında, öbürünün yeryüzünü dolduracak kadar benzerinden daha üstündür.98

Zühd ve ayrıca Dünya ve Mal'ın Zemmi adlı bölümlerde söylediklerimizin tümü, Allah katında zenginliğin hakirliğini, fakirliğin de şerefini belirtmektedir. Durum bu iken, acaba imanlı bir kimsenin, servetinden dolayı ucb'a kapılması nasıl tasavvur edilebilir? Aksine mü'min bir kimse malda olan hakları yerine getirmek hususunda, kusurlu oluşundan korkar. Malı helâlinden edinmiş midir? Bu hususta düşünüp korkar. Bunu yapmayan bir kimsenin sonucu rezil ve rüsvay olmaktır. Bu bakımdan kişi malından dolayı nasıl olur da ucb'a kapılabilir?

Sekizincisi: Yanlış görüşle ucb'a kapılmaktır.
Hiç kötü ameli kendisine güzel görünen kimse, hakkı hak ve bâtılı bâtıl gören kimse gibi olur mu?(Fâtır/8)

Onlar o kimselerdir ki dünya hayatındaki çalışmaları boşa gitmiştir. Halbuki güzel bir iş yaptıklarını sanıyorlardı.(Kehf/104)

Hz. Peygamber, bu durumun, Ümmet-i Muhammed'in son gelenlerine galebe çalacağını haber vermiştir. Zaten geçmiş ümmetler de bu belâdan dolayı helâk oldular. Zira onlar fırkalara ayrıldılar. Her fırka görüşünü beğendi ve her hizip kendi fikirleriyle sevindiler. Bid'at ve dalâlet ehli; kendi yanlış fikirlerini benimsediklerinden dolayı o fikirlerinde ısrar ederler. Bid'at ve ucb'a kapılmak demek, hevâ-i nefis ve şehvetin kendisini sürüklediği hedefi hak zannederek benimsemek demektir.

Bu ucb'un tedavisi, diğer çeşitlerin tedavisinden daha zordur. Çünkü yanlış fikrin sahibi, yanlışlığının cahilidir. Yani yanıldığını bilmemektedir. Eğer bilseydi derhal terkederdi. Bilinmeyen bir hastalık tedavi edilemez. Cehalet bilinmeyen bir hastalıktır. Bu bakımdan onun tedavisi gerçekten zor ve müşkildir. Zira ârif bir kimse cahil bir kimseye, cahilliğini göstermeye ve ortadan kaldırmaya muktedirdir. Ancak cahil kimse görüşünü ve
cehaletini benimsediği takdirde ârife kulak vermez. Onu itham eder, Bu bakımdan Allah Teâlâ, bu cahile kendisini yok edici bir belâyı musallat kılmıştır; Cahil o belâyı nimet sanır. Durum bu iken onun tedavisi nasıl mümkün olabilir? Onun kendi inancına göre, saadetinin sebebi olan bir şeyden kendisini uzaklaştırmak nasıl ümit edilebilir? Sonuç olarak onun tedavisi görüşünü ve fikrini daima itham etmesidir. Ancak Kur'an'ın veya hadîslerin veya sıhhatli delillerin bütün şartlarını içeren bir aklî delilin onun fikrinin doğruluğuna şahitlik etmesi hariç!

İnsanoğlu şer'î ve aklî delilleri, o delillerin şartlarını, o delillerdeki gizli yanlışlıkları ancak râcih bir tabiat, delici bir akıl, ciddi bir çalışma ile tanır, Kitab ve Sünnet'i öğrenmek, ilim meclislerinde ömür boyunca bulunmak, ilimleri ders olarak almak suretiyle bilir. Buna rağmen yine bazı işlerde yanlış gitmesinden emin değildir. Bütün ömrünü ilim yolunda sarfetme imkânından mahrum olan bir kimse için doğru yol; mezheplere (itikadî mezhep ve görüşlere) dalmamak, onlara kulak vermemek ve onları dinlememektir.

Fakat şuna inanmalıdır: Allah birdir. O'nun ortağı yoktur. O'nun misli birşey yok! İşitici ve görücü O'dur. O'nun peygamberi de haber verdiği hakikatlerde sâdıktır. Bu inançla selefin yoluna tâbi olmalıdır. Kitab ve Sünnet'in söylediklerini deşmeden, tafsilatını sormadan, olduğu gibi inanmalı ve şöyle demelidir: İman ettik ve doğruladık!' Takvâ, günahlardan sakınmak, ibadetleri edâ etmek, müslümanlara şefkat göstermek ve diğer ibadetlerle meşgul olmaktır. Eğer mezheblere ve bid'atlara ve akâiddeki taassuba dalarsa bilmediği bir yönde helâk olur! Böyle hareket etmek, hayatında ilimden başka bir şeyle iştigal etmek isteyen herkesin vazifesidir.

Kendisini ilme adayana gelince, bunun ilk vazifesi, delili ve delilin şartlarını tanımaktır. Bu ise hakkında uzun uzadıya çalışılması gereken konulardandır. Hedeflerin çoğunda yakîn ve marifete varmak çok zordur. Buna ancak Allah'ın nûruyla takviye edilen insanlar güç yetirebilirler. Böyle bir insan ise, gerçekten pek enderdir. Bu bakımdan biz Allah'tan, dalâlete sapmaktan korun-mamızı talep ederiz. Cahillerin hayalleriyle mağrur olmaktan Allah'a sığınırız.

Kitabu Zemm'il-Kibr ve'l-Ucûb (Kibir ve Ucûb'un Zemmi) adlı bölüm burada tamamlanmış oldu. Hamd, bir ve tek olan Allah'a mahsustur. Allah bize kâfidir ve O ne güzel vekildir. Günahtan dönüş, ibadete yöneliş ancak azîm ve yüce olan Allah'ın kuvvet ve kudretiyledir. Allah Teâlâ'dan efendimiz Hz. Muhammed'in, âlinin ve ashabının üzerine rahmet deryalarını boşaltmasını, onlara salât ve selâm etmesini dileriz!

______________

85)Ad kabilesi Araplardan bir kabiledir. Hz. Hud'un kavmi idiler. Leys der
ki: 'Onlar, Ad b. Adiyâ b. Sam b. Nuh'un zürriyetidirler. Diğer Ad'a gelince
onlar Benî Tebibî kabilesidir'.
86)Adı Uc b. Unuk'tur. Hz. Âdem'in devrinde doğup Hz. Musa'nın za-
manına kadar yaşadığı söylenmiştir. Lûgat âlimlerinden Kazaz, Câmi'u1-
Lûğa adlı eserinde onun Firavunlardan bir kişi olduğunu söylemiştir. İmam
Suyûtî ise 'Ne Uc vardı, ne de Unuk, belki uydurmadır' der.
87)İmam Ahmed, Buhârî, Müslim ve Nesâî, (Ebü Hüreyre'den)
88)İbn Cerir, (İbn Abbas'tan)
89)Onlar Hâşimoğulları'dır. Alevî (Hz. Ali'nin zürriyeti), Tâlibî ve Câferî (Hz. Câfer-i Tayyar soyundan) olanların hepsi bu soya dahildir.
90)İbn Mâce
91)Ebu Dâvud, Tirmizî
92)Taberânî
93)Müslim, Buhârî, (Ebu Hüreyre'den)
94)Müslim, (Ebu Hüreyre'den)
95)Taberâni, Evsat
96)İmam Ahmed, Zühd
97)Müslim, Buhârî
98)İbn-i Hibban, Sahih