Yakin Makamlarının İkincisi Olan Sabır  Makamının  Şerhi  Ve Sabır  Ehlininsıfatları  Hakkındadır: 1

Sabrın Üstünlüğüne Dair Başka Bir Beyan: 3

Şükür  Makamının  Şerhi  Ve Şükür  Ehlinin  Sıfatları: 5

Rica  Makamının Şerhi  Ve Rica Ehlinin  Sıfatları: 9

Korku  Makamınına e r h ı  Ve Korku Ehlinin  Sıfatları Hakkındadır: 13

Korkunun Anlamı Hakkında Başka Bir Açıklama: 18

Korkuların Açıklaması  Hakkındadır: 18

Zühd  Makamının  Şerhi  Ve  Zühd  Ehlin İ N Sıfatları  Hakkındadır: 20

Zühdün  Mahiyeti  Hakkındadır: 21

Zühd   Nedir?. 22

Zühdün Hakikati, Hükümlerinin İzahı  Ve  Zahidin  Sıfatları: 22

Dünyanın  Mahiyeti, Ona  Değer Vermemenin (=Zühd)  Şekli  Ve  Zahidlerin  Makamlari: 29

 

 

 

 

Yakin Makamlarının İkincisi Olan Sabır  Makamının  Şerhi  Ve Sabır  Ehlininsıfatları  Hakkındadır:

 

Allah Teala, sabredenleri müttakilerin imamları kılmış ve dinle il­gili en güzel vaadi onlar üzerinde tahakkuk ettirerek şöyle buyur­muştur: "Onlardan da sabrettikleri zaman emrimizle doğru yola sevkedecek imamlar varetmiştik". (Secde/24); "Böylece Rabbinin, Israiloğullarma olan o güzel vaadi sabniarı sebebiyle tahakkuk et­ti". (A'raf/137)

Allah Resulü (sav) ise sabır hakkında şöyle buyurmuştur: "Mu­hakkak ki sevmediğiniz birşeye karşı sabırda, birçok hayır gizli­dir". [1] İsa Peygamber'in de (as) şöye buyurduğu rivayet edilmiştir: 'Sevdiğiniz şeylere ulaşmanızın tek yolu, sevmediğiniz şeylere kar­şı sabretmenizdir\

Sahabe'den (ra) bir zat da şöyle demiştir: Allah Teala'nm takdir ettiği çile ve lütuf, takva ve sabırdadır. Rivayete göre İbni Mesud (ra) şöyle derdi: Sabır, imanın yarısıdır. Ali de (kv) sabrı, imanın esaslarından biri olarak ifade etmiş, onu cihad, adalet ve yakin ile birlikte zikretmiştir. O, iman hakkındaki bir soruya şu cevabı ver­mişti: İman, dört esas üzerine bina edilmiştir: Yakin, sabır, cihad ve adalet. Yine o, şöyle demiştir: Sabrın iman için önemi, kafanın be­den için önemi gibidir. Başı olmayan birinin bedeni olmayacağı gi­bi, sabrı olmayanın da imanı olmaz.

Allah Resulü (sav) sabrın ulviyet ve üstünlüğünü hayli yukarı çıkartarak onu Yakin mertebesine koymuş ve bir hadisinde bu iki­sini birlikte zikretmiştir.

Allah Teala da bu meyanda şöyle buyurmuştur: "Onlardan da sabrettikleri zaman emrimizle doğru yola sevkedecek imamlar çı­karmıştık. Onlar, ayetlerimize de yakini imanla sarılmışlardı". (Secde/24) Allah Resulü'nden (sav) rivayet edilen bir hadiste de, ya­kini iman ve sabra mazhar kılman bir kulun, geçmişte kaçırdıkla­rından dolayı hesaba çekilmeyecekleri haber verilmektedir. O, baş­ka bir hadisinde de şöyle buyurmuştur: "Sabır, amel ve ecrin kema­lidir".

Yine O, Şehr b. Havşeb el-Eş'ari tarafından Ebi Ümame el-Ba-hili'den (ra) rivayet edilen bir hadisinde şöyle buyurmaktadır: "Al­lah tarafından size verilenlerin en azı, yakin ve sabırda azimet sa­hibi olmaktır. Bu ikisinden kendisine pay verilen kimse, kaçırdığı gece namazı ve gündüz oruçlarını Önemsemez. Bulunduğunuz hal üzerinde sabırlı olmanız, benim için sizden her birinin, diğerlerinin tamamının ameliyle yanıma gelmesinden daha sevimlidir. Ama ben, benden sonra dünyanın kapılarının sizlere açılmasından ve birbirinizi tanımaz hale, sema ehlinin de sizi tanımaz hale düşme­nizden korkarım. Böyle bir durumda her kim sabreder ve mükafa-atını Allah Teala'dan beklerse, sevabının tamamım kazanmış olur". Allah Resulü (sav) bunları söyledikten sonra "Sizin yanınızdaki tü­kenir. Allah'ın yanındaki ise tükenmez. O, sabredenlere mükafaat-larını yaptıkları amellerin daha güzeli ile elbette vereceğiz" (Nahl/96) ayet-i kerimesini okudu.

İbnu'l-Münkedir'in Cabir'den (ra) rivayet ettiği hadiste ise Allah Resulü'ne (sav) imanın ne olduğu sorulunca şu cevabı verdiği nak­ledilir; "Sabır ve hoşgörüdür".13 Söz sahiplerinin en sadığı olan Al­lah Teala da şöyle buyurmuştur: "İşte onlara, sabretmelerinden ötürü ecirleri iki misliyle verilir". (Kasas/54); "Sabredenlere ise ecirleri hesapsızca Ödenir". (Zümer/10) Görüldüğü üzere Allah Tea­la, sabredenlere normalden iki kat fazla ecir vermekte ve bununla iktifa etmeyip sabredenlerin mükafaatlarım daha da arttırarak sı­nırsız ve sonsuz hale getirmektedir. Bu da sabrın, makamların en faziletlisi oluşuna delalet etmektedir.

Allah Teala, sabredenler için üç fazileti biraraya getirmiş, son­ra da bunları ibadet ehlinin cümlesi üzerine dağıtmıştır ki bunlar; ahiretteki müjdeden sonra salat, rahmet ve hidayettir. Ömer (ra) şöyle derdi: Ne güzel iki karşılık ve ne güzel bir ilave! O, iki karşı­lık ile salat ve rahmeti, ilave ile hidayeti kasdederdi. 'İlave', hayva­nın üstündeki yüke uzanabilmek için ayağın altına konan ilave ta­koz manasmdadır. Bu manasıyla da üçüncü bir karşılık olması mümkündür.

Allah Teala, sabredenlerle beraber olduğunu haber vermiştir. O'nun beraber olduğu kimse, hiçbir güç tarafından mağlup edile­mez. O'nunla beraber olanın derecesi de yükselir. Allah Teala bu­yurdu ki: "Sabredin, muhakkak ki Allah sabredenlerle beraberdir". (Enfal/46); "Sizler üstünsünüz ve Allah da sizinle beraberdir". (Mu-hammed/35)

Allah Teala, kullarını kendi ordularıyla desteklemek ve onları zafere ulaştırmak için sabretmelerini şart koşmuş ve şöyle buyur­muştur: "Evet siz sabır ve sebat ederek itaatsızlıktan sakınırsanız, şunlar da şu dakikada üzerinize geliverirlerse Rabbiniz size beşbin tane belirli işaretleri olan melaike ile yardım edecektir". (Al-i İm-ran/125)

Ebu Muhammed Sehl şöyle derdi: Sabır, sıdkın tasdikidir. Allah Teala'ya itaat derecelerinin en faziletlisi, ma'siyet karşısında sabır­lı olmaktır. Bunun ardından taat üzerinde sabırlı olmak gelir. Sehl, Allah Teala'mn "Allah'dan yardım isteyin ve sabredin" (A'raf/128) buyruğuyla ilgili olarak da şöyle demiştir: Yani Allah Teala'dan O'nun emrini yerine getirme noktasında yardım dilerken, O'nun edebi noktasında da sabırlı olun.

Sehl, başka bir vesilede de şöyle demiştir: Allah Teala, çile ve zorluk karşısında sabreden dışında hiç kimseyi övmemiştir. O, şöy­le derdi: Müminler arasında salihler azınlıktır. Salihler arasında da sadıklar azınlıktır. Sadıklar arasında da sabredenler azınlıktır. Sehl, bu sözüyle sabrı sıdkın hususiyetlerinden biri kılmış ve sab­redenleri de sadıkların havassı olarak takdim etmiştir.

Sözlerin en doğrusunu vahyeden Allah Teala da, makamların tertibinde sabredenleri sadıkların üstüne yükseltmiş ve müteakip sıfatlar müslümanlar için tek bir sıfat ifade etmek için kulanılmış-sa, o takdirde de sabrı sıdkın içinde bir makam saymıştır. Bu sıfat­lar arasındaki Vav' atıf harfi medh ve övgü içindir. Eğer sadece iki makam varsa, bu takdirde 'vav' tertib ve sıralama içindir. Allah Te­ala, sabredenleri sadıkların ve kunût edenlerin üstüne yükseltmiş­tir. Bunu şu ayet-i kerimede görmekteyiz: "Muhakkak ki müslü-man erkekler ve müslüman kadınlar, mümin erkekler ve mümin kadmar...". (Ahzab/35)

Ata', İbni Abbas'dan (ra) şu hadisi rivayet etmiştir: 'Allah Resu­lü (sav) Ensar'm yanma gidince kendilerine, 'Sizler mümin misi­niz?' diye sordu. Onlar da sükut ettiler. Bunun üzerine Ömer (ra) 'Evet, ya Resulellah' dedi. Allah Resulü de (sav), İmanınızın alame­ti nedir?' diye sordu. O da, 'Bollukta şükreder, musibetlerde sabre­der ve Allah'dan gelen kazaya razı oluruz' dedi. Allah Resulü (sav) bu cevap üzerine şöyle buyurdu: Kabe'nin Rabbi adına! Müminler". Sabır, iki amele ayrılır. Bunlardan biri, dinin salah ve ıslahı için elzemdir. İkincisi de, dinin bozulmamasının temelidir. Sabır, bun­lardan başka türlere de sahiptir. Kul, dinin islahıyla ilgili bir hu­susta sabırlı olarak bununla imanını kemale erdirir. Kimisi de di­nin ifsadına sebep olan bir şeye yaklaşmamak noktasında sabırlı davranarak bununla yakinini güzelleştirebilir.

Bu manada Ali'den (kv) şu söz rivayet edilmiştir: 'O, Basra'ya girip de denetimi eline aldığı zaman Basra camiine girmiş ve ora­da kıssa anatan kassasları 'Kıssacılık bidattir* diyerek dışarı atma­ya başlamıştı. Nihayetinde, cemaata konuşan bir genç gördü. Du­rup dinlediği zaman söyedikleri hoşuna gitti. Yanma giderek şöyle dedi: Delikanlı, sana iki şey soracağım, eğer onları bilirsen halka öğütte bulunman için seni serbest bırakırım. Aksi takdirde arka­daşlarını çıkardığım gibi seni de çıkarırım. Genç, 'Sor ey müminle­rin emiri' dedi. Bunun üzerine Ali (kv), 'Dinin salah ve fesadı ne­dir?' diye sordu. Genç vaiz de, 'Dinin salah ve selameti vera', fesa­dı ise tamahtır5 dedi. Bu cevap üzerine Ali (kv) 'Doğru söyledin. Ar­tık konuşabilirsin. Çünkü halka senin gibilerin konuşması doğru olur' dedi. Rivayete göre bu genç, bizim bu ilimdeki imamımız, En-sar'ın azatlısı Hasan b. Yesar el-Basri (ra) idi.

Meymun b. Mehran şöyle derdi: 'İman, tasdik, marifet ve sabır tek bir şeydir1. Ebu'd-Derda (ra) ise şöyle derdi: İmanın zirvesi, hükme sabır, kadere rıza göstermektir. Vera', zühdün başıdır. Zühd, ahiret kapılarının ilkidir. Tamah ise, arzu ve rağbetin başıdır. O, dünya kapılarının da en büyüklerinden biridir. Tamahın işa­reti, dünya sevgisidir. Dünya sevgisi ise, bütün günahların başıdır.

Denir ki, kainatta işlenen ilk günah, tamah olmuştur. Buna gö­re Adem (as) ebedi hayata tamah ederek, menedildiği ağacın mey-vasmdan yemiştir. İblis de, Adem'i (as) cennetten çıkarmak istedi­ği için isyan etmiş ve ona vesvesede bulunmaya başlamıştır. Neti­ce itibarıyla her ikisi de aynı günahta birleşmiştir. Tamah bakımın­dan aynı fiil içinde olmalarına rağmen, tamah ettikleri şeyler nok­tasında birbirlerinden farklılaşmışlardır.

işlenen bu masiyetlere verilen ceza bakımından da sonları farklı olmuş ve Adem (as) daha önceki güzel davranışlarına binaen affedi­lirken, şeytan geçmişte yazılan bedbahtlık ve tamahına binaen he­lak olmuştur. O, zannı tasdik ettiği için asla geri adım atmamış ve Allah Teala da kendisini düşman olarak nitelemiştir: "Andolsun ki İblis, onlar aleyhindeki zannı doğru çıkardı". (Sebe'/20) Zan, yakinin zıddı olup hak namına hiçbir şey ifade etmez. Allah Teala müşrikle­ri vasfederken de şöyle buyurmuştur: "Yalnız bir zandan ibarettir sa­nıyoruz. Fakat biz yakini bilgi sahipleri değiliz". (Casiye/32)

Yaratılanlara karşı tamah duygusuna gem vurarak sabırlı olan kimse, bu sabrı sayesinde vera' makamına yükseltilir. Dini nokta­sında vera' sahibi olmak hususunda sabırlı olan kimse ise, bu sab­rı sayesinde zühd makamına ulaşır. Bunun mukabilinde asılsız bir zannı tasdik etmeye tamah eden kimse de, bu tamahı yüzünden dünya sevgisine duçar olur. Dünya sevgisine duçar edilen ise, bu sevgi yüzünden dinin hakikatmdan yüz çevirmeye başlar.

Ulemadan bir zat şöyle demiştir: 'Bizler, eziyete uğramayan ve eziyete tahammül göstererek ona karşı sabretmeyen kimsenin imanını iman saymazdık'. Allah Teala da, müminleri sınamak ve imanlarını denemek için kullarına eza edebilir. Ama O, bunun bir azap olmayıp sadece dilediği kulan için bir imtihan ve insanlar için de bir sınama olduğunu haber vermektedir. Böylelikle bu eziyet ve cefa, ona maruz kalan kul için bir rahmet ve hayır vesilesi olabil­mektedir.

Allah Teala bununla ilgili olarak şöyle buyurmuştur: "İnsanlar içinde öyle kimseler vardır ki, 'Allah'a iman ettik' der de, Allah uğ­runda bir eziyet edildi mi insanların fitnesini Allah'ın azabı gibi tutar". (Ankebut/10) Yani insanlardan gördüğü eziyet ve işkenceyi Al­lah Teala'nm azabı gibi görür. Halbuki bu, Allah Teala'dan bir azap olmayıp aksine O'ndan gelen batmi bir rahmettir. O, bu manada şöyle buyurmuştur: "Ama insan, her ne zaman Rabbi onu imtihan edip rızkını daraltırsa, o vakit de 'Rabbim bana ihanet etti' der. As­la". (Fecr/16-17) Rabbi onu fakirlik sebebiyle aş ağılamamış tır. Aynı şekilde diğerlerini de nimet ve ikramda bulunarak yüceltmemiştir. Allah Teala bizzat Resulü'ne de (sav) bu manada hitap ederek şöyle buyurmuştur: "Onlann söylediklerine karşı sabırlı ol ve kulu­muz Davud'u an". (Sad/17) Görüldüğü gibi Allah Teala, iftiralardan bunalan Peygamberi'ni (sav) sabır ile teselli etmiş ve kendisine sa­bır lütfetmiştir.

KOnuyla ilgili rivayet edilen bir hadiste de şöyle denilmektedir: "Arz ehlinin en fazla şükredeni getirilir. Allah Teala da ona, şükre-denlerin mükafaatmı verir. Sonra arz ehlinin en sabırlısı getirilir ve kendisine şöyle denilir: Seni de şükredenler gibi mükafaatlan-dırmamıza razı olur musun? O da, 'Evet, ey Rabbim' der. Bunun üzerine Allah Teala şöyle buyurur: Ona nimet verdiğimde şükretti­ği gibi sen de imtihan ettiğimde sabrettin. Onun için ecrini bir mis­li arttıracağım. Böylelikle sabreden kişi, şükredenden misliyle faz­la ecir alır".

İbnu EM Nüceyh, halifelerden birini sabra teşvik etmek için yazdığı mektubunda şöyle demiştir: 'Allah Teala'nm hakkım bilme­ye en layık olan kimse, kendinde bıraktıkları noktasında Allah'ın hakkı vicdanına en ağır gelen kimsedir. Bil ki senden önce geçmiş olan mazi, senin için baki kalandır. Senden sonra baki kalan ise, ecre layık olacağın şeylerdir. Bil ki, başlarına gelen musibet ve be­lalara karşı sabredenlerin ecri, afiyette olduklan anda kendilerine bahşedilen nimetlerden çok daha fazladır..

Bu konuda rivayet edilen haberlerden birinde de şöyle denil­mektedir: 'Sabredenler dışında her kulun ecri, hesap ve ölçü iledir. Sabredenlere ise hesapsız ve tartısız şekilde ecir ve mükafaat veri­lir. Başka bir haberde ise şöyle denilmektedir: 'Cennetin kapılan iki kanatlıdır ve önlerine çok kalabalık topluluklar doluşur. Sabır kapısı ise, tek kanatlıdır ve ondan yalnızca dünyada musibetlere maruz kalmış sabır ehli, birer birer girerler.

Allah Teala ihlas ehlinin ecirleri hakkında şöyle buyurur: "İşte onlara bilinen bir rızık vardır". (Saffat/41) Sabredenlerin ecirleri hakkında ise şöyle buyurmuştur: "Sabredenlere ecirleri hesapsızca verilir". (Zümer/10) Bu ayetin tefsirinde şöyle denilmiştir: Sabre­denlerin ecirleri, tartıyla değil avuçla verilir.

Sabredenlerin ecirlerinin bu şekilde hesapsız ve misliyle olma­sının sebebi şudur: Sabır, nefse en ağır gelen ve nefs tarafından en fazla nefret edilen bir fazilettir. Sabır, insan tabiatı için de, en acı veren şeydir. Onun için en güç olan da, alçakgönüllülük ve hoşgörü noktasında Öfkeyi bastırıp hüzünlenmektir. Tevazu ve insanın ken­dini tutması da, sabırdan sayılır. Sabır, edepli ve güzel ahlaklı ol­maktır. Sabır sayesinde halka eziyet vermezken, onlardan gelebile­cek eziyetlere karşı tahammül gösterilir.

Bunlar, çok kuvvetli bir iradeyi icap ettiren faziletlerdir. İnsan­ların çoğunluğu, bu tür durumlarda kendilerine hakim olamadıkla­rı için yürekleri daralır. Allah Teala da işte bu yüzden müttakilere ve sadıklara, zorluklarda ve hoş olmayan durumlarda sabırlı olma­yı şart koşmuştur. Onların sadakat ve takvalarını sabır ile tahak­kuk ettirmiş, sıfatlarını ve salih amellerini yine onunla kemale er­dirmiştir. O, bu manada şöyle buyurmuştur: "Sıkıntılı ve ferah za­manlarında ve muharebe anında sabrederler; işte sadık olanlar on­lardır, işte müttakiler de onlardır". (Bakara/177)

Sabır; nefsin heva ve arzularının peşinde koşmasının engellen­mesi ve Rabbini razı edecek şekilde nefs ile mücadelede sebat gös­terilmesidir. Kulun nefsiyle yaptığı mücahede, uğradığı bela ve im­tihanın büyüklüğüne göre olmalıdır. Çünkü mücahede, yaşanılan imtihanın büyüklüğüne göre olur. Kul, bunun dışında nefsini şerre karşı hapsetmeli ve onu devamlı surette taat üzere tutmaya çalış­malıdır. Tabii, Rabbinin huzurunda kötü davranışlar sergilemek is­teyen beşeri tabiatının açgözlülüğüne karşı da sabin olmalıdır. Mu­amelesinde güzel ahlakı koruma noktasında da sabırlı olmalıdır.

Sabır, hususiyetleri bakımından da birçok türe aynlır. Bu me-yanda, nevaların tasallutuna karşı sabır gösterildiği gibi Hak Tea-la'nın hizmetinde sebat etmek de sabrın türlerin dendir. Bu babda nefs mücahedesinin icaplarından biri de, hevanm hatırları, şeyta­nın tahrikleri ve dünyanın süslerine karşı kalbi ve niyeti an duru tutmaktır. İnsanı bekleyen ve sabredilmesi gereken sayısız afet ve bela karşısında uzuvları bunlardan uzak tutmak ve nefsi onlann yolunda yürümekten alıkoymak da sabnn tezahürlerinden sayılır. Nefsi, hak üzerinde tutarak, dil, kalp ve beden ibadetiyle hak üzerinde yoğunlaşmak da sabrın türlerinden biridir. Allah Teala, salih amel işleyen müminleri bu şekilde vasfetmiş ve amellerinin salahı için sabn şart koşmuştur. O, Asr suresinde sabır ve hak eh­li olmayanlar dışında bütün insanların hüsranda olduklarını haber vermiştir. Yine bu surede sabrı, karşılıklı olarak tavsiye edilmesi gereken bir fazilet olarak yüceltmiştir.

Nefsin, yaratanı olan Allah Teala'ya ibadete hasredilmesi, ka­naat üzere tahammüle zorlanması ve nzık veren Allah'ın yaptıkla­rı karşısında imanını yitirmemeye sevkedilmesi de sabnn tezahür-lerindendir. Halka eza veren şeylerden el çekilmesi de sabnn tür­lerinden biri olup böyle yapanlar adalet makamında yeralarak Al­lah Teala'nm şu buyruğunda bahsedilen kimseler arasına girerler: "Muhakkak ki Allah, adaleti emreder". (Nahl/90)

Halktan gelen eza ve cefaya sabredenlere gelince, bunlar da ih­san ehlinin makamında yeralır ve Allah Teala'nm "Ve ihsanı (em­reder)" (Nahl/90) buyruğu kapsamına girerler. İnfak ve tasaddukta sabrederek, hak sahiplerine haklanm vererek yakın olana yakın­dan vermek de sabrın türlerindendir. Sabrın bu türünü ifa edenler de infak edenler makamında yeralır ve Allah Teala'nm "Ve yakın­lara vermeyi (emreder)" (Nahl/90) buyruğunun kapsamına girerler. İlim ve iman bakımından Tuhşiyat' olarak nitelenen fiillerden uzak durmak da sabır şekillerinden biridir. Tuhşiyat', ulema tara­fından çirkin görünen hal ve hareketlerdir. Azgınlığa kapılmamak da sabnn tezahürlerinden biridir. Azgınlık (=bağy); aşmlık, müba­lağa ve kibre kapılarak sınırları çiğneme fiilidir. Dünyevi hususlar­da müsrif olmak da, bağy kapsamına girer. Nahl suresi 90. ayeti, bütün bunları ihtiva eden kapsamlı bir ayet-i kerimedir. Kur'an'ın kutbu olan bu ayet, sabnn hemen bütün şekillerini içermektedir. Ayette tavsiye edilen sabrın ilk üç türü yapma istikametinde olup; adalet, ihsan ve yakınlara infakta bulunma fiillerindeki sabrı ifade eder. Diğer üç türü ise, uzak durma yönünde olup fuhşiyat, münke-rat ve bağyden uzak durma noktasında gösterilmesi gereken sabrı ifade eder. İbni Mesud (ra) şöyle derdi: Kur'an-ı Kerim'in emir ve yasakları en iyi birleştiren ayeti bu ayet-i kerimedir.

Allah Teala şöyle buyurmuştur: "Amel edenlerin ecirleri ne ka­dar da güzeldir ki onlar, sabredip yalnız Rablerine tevekkül eder­ler". (Ankebut/58-59) Sabredenlerin mükafaatları ne kadar da gü­zeldir ki, Allah Teala tarafından vasfedilmeye değer bulunmuştur. Onların rızıkları ne kadar da değerlidir ki Allah tarafından zikre­dilmiştir. Onlar ne yüksek bir dereceye sahiptirler ki Allah Teala onları anlatmış ve sabırları sebebiyle övmüştür.

Sabır, amelin öncesinde, esnasında ve sonrasında ihtiyaç duyu­lan bir fazilettir. Amelin başında ihtiyaç duyulan sabır; amele dö­nük olarak ortaya çıkan niyetin düzeltilmesi, amele kesin olarak azmetme ve kararlı olarak yönelme için elzemdir. Amellerin sıhhat bulabilmesi için bu, birinci şarttır. Allah Resulü de (sav) bunu teyid ederek şöyle buyurmuştur: "Ameller ancak niyetlere göredir. Her kimse için niyet ettiği vardır"[2]Allah Teala da şöyle buyurmuştur: "Onlar sadece dini Allah'a halis kılarak O'na ibadet etmekle emro-lundular". (Beyyine/5") Niyetin hakikati, ihlastır. Allah Teala, sabrı amelin önüne geçirerek şöyle buyurmuştur: "Ancak sabreden ve sa-lih ameller işleyenler müstesna. İşte onlar için mağfiret ve büyük bir mükafaat vardır". (Hud/11) Sabır; amel tamama erinceye kadar yavaş hareket ederek beklemektir. Allah Teala, bu şekilde amel edenler hakkında da şöyle buyurmuştur: "O amel edenlerin ecri ne kadar da güzeldir ki onlar sabrederler". (Ankebut/58-59) Amelden sonraki sabır ise, onu gizleme, onunla gösterişte bulunmama ve onu dillendirerek övünç ve itibar kazanma illetinden kurtulma noktasında gösterilen sabırdır. Böylelikle amelin riyadan uzak ve sevabı bakımından mükemmel olması temin edilmiş olur. Allah Te­ala, bu meyanda da şöyle buyurmuştur: "Allah'a itaat edin, Resul'e itaat edin ve amellerinizi boşa çıkarmayın". (Muhamme6V33); "Minnet bekleyip eza ederek verdiğiniz sadakaları boşa çıkarma­yın". (Bakara/264)

Seleften bir zat şöyle demiştir: Ma'ruf bir amel, ancak şu üç şey­le tamama erer: Acele etme, gözde büyütmeme ve gizleme. Kişinin, nefsini ödüllendirmemesi de sabrın çeşitlerinden biridir. Allah Tea-la'yâ tevekkül ederek ezave cefalara katlanmak da sabrın tezahür-lerindendir. Bu babda da Allah Teala'nm şu buyruğunu zikredebi­liriz: "Bize yaptığınız eziyetlere elbette sabredeceğiz. Onun için te­vekkül edecek olanlar, hep Allah'a tevekkül etmelidirler". (İbra­him/12) Bu, havassa mahsus olan sabır türlerindendir.

Marifet ehlinden bir zat şöyle derdi: Kulun tevekkülde bir ma­kam sahibi olabilmesi için eziyet görmesi ve bu eziyetlere karşı sabretmiş olması elzemdir. Allah Teala da bu manada şöyle buyur­muştur: "Onların ezalarım bir kenara at ve Allah'a tevekkül et". (Ahzab/48); "O'nu vekil edin ve söylediklerine karşı sabırlı ol". (Müzzemmil/9-10) Bu, rızanın ilk makamıdır.

Rızanın ikinci makamı ise, hükümlere karşı sabırlı olmaktır. Bu da misal olmaya en layık olan imtihana tâbi tutulanların sabrı­dır. Misal olmaya en layık olanlar, Allah Resulü'nün de (sav) hadi­sinde buyurduğu gibi peygamberlerdir: "Biz peygamberler zümre­si, insanlar arasında imtihanı en ağır olanlarız". Misal olmaya en layık olanı, Allah Teala'nm mücmel olan şu buyruğunda görmekte­yiz: "Rabbin için de sabret". (Müddessir/7) Allah Teala, bu buyruğu­nu daha sonra tefsir ederek şöyle buyurmuştur: "Rabbinin hükmü­ne sabret. Çünkü sen Bizim nezaretimiz altındasın". (Tur/48)

Nefsi takvaya hasretmek de sabrın türlerinden biridir. Takva, bütün hayırları ihtiva eden kapsamlı bir isimdir. Sabır ise, bütün iyiliklere dahil olan bir mefhumdur. Kul, bu ikisine birden sahip ol­duğu zaman ihsan ehlinden olur. "İyilik edenleri (ayıplamaya) bir yol yoktur". (Tevbe/91)

Bu hususu teyid eden ayetlerden biri de şudur: "Kim takva sa­hibi olur ve sabrederse (bilsin ki) Allah, ihsan sahiplerinin ecrini asla zayi etmez". (Yusuf/90) Başka bir ayet-i kerimede ise şöyle bu­yurmaktadır: "Andolsun ki mallarınız ve canlarınız hususunda mutlaka imtihana çekileceksiniz. Sizden önce kendilerine Kitab ve­rilenlerden ve müşriklerden birçok incitici sözler işiteceksiniz. Eğer sabreder ve takva yoluna giderek korunur iseniz, işte bu az-medilmesi gereken mühim işlerdendir". (Al-i İmran/186) Yani mü-kafaattan Önce ezaya karşı sabrederseniz, bela ve imtihanlar kar­şısında takvadan" ayrılmazsamz, bu sizin çok daha hayırlı olur. Allah Teala, bu hususla ilgili şöyle buyurur: "Ceza verdiğiniz zaman size verilene denk olanla ceza verin. Eğer sabrederseniz, bu sabre­denler için daha hayırlıdır". (Nahl/126)

"Zulme uğradıktan sonra hakkını alan kimse için (cezaya) yol yoktur". (Şura/41); "Her kim de sabreder ve bağışlarsa, işte bu, hiç şüphesiz azmedilmeğe değer işlerdendir". (Şura/43)

Üstteki ayetlerin ilkinde yeralan hüküm, mükafaat ve hakkı al­maktır. Hakkı almak adaletin neticesidir. Adalet ise hasen yani gü­zeldir. İkincisinde ise affetme ve sabretme vardır. Bu da faziletin neticesi olup Ahsen yani en güzelidir. Allah Teala'nın şu buyruğun-daki mecazi mana da budur: "O kimseler ki sözü dinler ve onun en güzeline uyarlar. İşte onlar Allah Teala'nın hidayet ettiği kimseler­dir. Onlar akıl sahipleridir". (Zümer/18) Sözü dinlemek, adalettir. Adalet ise Hasen'dir ve hakkı almaktır. Affetmek ise, Ahsen'dir. Al­lah Teala, böyle davranan kullarını hidayet ve akıl sıfatlarıyla öv­mektedir ki bu, Muhbitûn'un (^Allah'tan korkup alçakgönüllü olanlar) makamıdır. Denildi ki: Muhbitûn; zulmetmeyen, zulme uğ­radıkları zaman da hak talep etmeyen kimselerdir.

Yukarıdaki sıfatlarla övülmek bu makamın ehline layıktır. Bu makamdakiler, huşu ehli olup ahirette Allah'tan gelecek karşılığın güzelliğiyle mutma'indirler. Çünkü onlar, dünya hayatının çok kı­sa sürede fena bulacağını ve Allah Teala ile karşılaşmanın ise çok yakın olduğunu bilirler. Allah Teala da bu manada şöyle buyurmuş­tur: "Ve o (kıyamet) saati elbette gelecektir. Sen şimdi hoşgörü ile muamele et". (Hicr/85)

Takva ve sabır, biri diğerine bağlı olan mefhumlardır. Bunlar­dan herhangi biri yekdiğeri olmaksızın kemale eremez. Makamı takva olan kulun, halinin de sabır olması gerekir. Takva, makam­ların en yükseği olduğu için sabır da hallerin en yücesi olmuştur. Allah Teala'dan en fazla korkan muttaki kul, O'nun katında en de­ğerli kul olur. O'nun katında en değerli olan da, elbette en faziletli ve üstün olandır.

Allah Teala, sabrı emrettikten sonra kendi zatına izafe etmek suretiyle şereflendirmiş ve şöyle buyurmuştur: "Sabret, senin sab­rın ancak Allah sayesindedir". (Nahl/127); "Rabbin için sabret". (Müddessir/7) Herşey O'nun sayesinde olduğu ve her salih amel O'nun rızası için eda edildiği için Allah Teala, imtihan etmediği hiç­bir kulunu övgüyle vasfetmediği gibi senada da bulunmaz. İmtiha­na tabi tuttuğu kulu, bu imtihandan sağlam olarak çıkarsa kendi­sini över ve takva sıfatıyla anar. Aksi halde onun yalancılığını ve if­tiracılığını beyan eder.

Süfyan-ı Sevri'ye (ra), 'Amellerin en faziletlisi hangisidir?' diye sorulduğunda şu cevabı vermiştir: İmtihan anında sabırlı olmak. Ulemadan bir zat da şöyle demiştir: Sabırdan daha faziletli ne ola­bilir ki? Allah Teala, Ritabı'nın doksan küsur yerinde onu zikret­miştir. O'nun Kur'an'da sabır kadar hiçbirşeyi bu kadar çok zikret­mediğini biliyoruz. Allah Teala tarafından bir imtihana tabi tutul­duğunda ona sabretmeyen hiç kimse, O'nun medhü senasına nail olmayı ummasın. Allah Teala tarafından medhü sena ile anılmayan hiç kimse de imanın hakikatma ve yakine ermeyi beklemesin.

Zahir uzuvlanyla salih ameller işlese dahi, Allah Teala tarafın­dan mdhü sena ile zikredilip hayır ile anılmayan kimsenin, hüsn-i hatime ile vefat etmesinden endişe edilir. Çünkü Allah Teala bir kulu sevdiği ve onun amelinden razı olduğu zaman, kendisini öve­rek vasfeder. O'nun tarafından istenmeyen bir durumla veya bir sı­kıntıyla, ya da arzu ve şehvetle sınanan bir kul, bunlar karşısında sabır ve metanet gösterdiği vakit Allah Teala'nın izzet ve ikramına mazhar olarak hamdü sena ile vasfedilir. Böyle bir kulun ismi, vas-fedilen kulların isimleri arasına girerken, kendisi de övgüye nail olanlardan biri kılınır. İşte bu noktadan sonra, ayağının sürçmesi­ne karşı emniyette olarak, hüsn-i hatimeye nail olur.

Sabrın çeşitlerinden biri de bolluk ve refahda sabırlı olarak bunlar yüzünden Allah Teala'nın emir ve yasaklarıyla çelişkiye düşmemektir. Zenginlikte sabır, servet ve malı heva uğrunda har­camamaktır. Kendisine nasip edilen bir nimete sabretmek ise, o ni­meti bir ma'siyet işlemek için kullanmamaktır. Müminin bu tür hallerde sabırlı olmaya davet edilme ihtiyacı, zorluk ve sıkıntılar karşısında sabra davet edilme ihtiyacıyla aynıdır. Denir ki: Fakir­lik ve imtihanlar karşısında her mümin sabredebilir. Ancak refah ve bollukta ancak sıddıklar sabredebilir.

Sehl şöyle derdi: İyi hale sabretmek, bela ve musibete karşı sab­retmekten daha zordur. Sahabe de (ra), dünyanın zenginlik kapıları kendilerine açılıp rahatlığa ve bolluğa kavuştukları zaman şöyle demişlerdir: Yokluklarla imtihan edildiğimizde sabrettik. Varlık ve refahla imtihan edildiğimizde ise sabredemedik.

Selef-i Salih, varlık ve zenginlikle imtihan edilmeyi, yokluk ve sıkıntıyla imtihan edilmekten daha ağır ve zor görürlerdi. Allah Te-ala da bu babda şöyle buyurmuştur: "O müttakiler ki bollukta ve darlıkta infak ederler". (Al-i İmran/137) Allah Teala onları, imanla­rının güzelliği, zühdlerinin hakikiliği ve nefslerinin cömertliğinden dolayı farklı iki hallerinde de tek bir sıfat ile medhetmiştir.

Bu manada başka bir ayette ise şöyle buyurmuştur: "Ey iman edenler, mallarınız ve evlatlarınız sizi Allah'ı zikretmekten alıkoy­masın". (Münafîkun/9) Çünkü mallar ve çocuklar, kişiyi mutlu ede­rek Zikrullah'dan alıkoyabilecek şeylerdir. Bir diğer ayet-i kerime­de ise şöyle buyurmaktadır: "Eşleriniz ve çocuklarınızdan sizin için düşmanınız olanlar vardır, onlardan sakının". (Teğabün/14) Çünkü kişi, eşleri ve çocuklarıyla mutlu olup şımararak hevaya uygun dü­şecek işler yapıp onların varlığından dolayı Rabbinin emirlerine muhalefet edebilir. Neticede eşleri ve çocukları ahirette düşmanla­rı olarak karşısına çıkabilirler.

Bu babda Allah Resulü'nden (sav) şu hadise nakledilmiştir: "O, torunu Hasan'm elbisesi yüzünden tökezlediğini görünce minber­den inmiş ve onu kucaklayarak şöyle demiştir: Allah Teala hakika­ten doğruyu söyledi: Mallarınız ve çocuklarınız sizler için bir imti­han vesilesidir. Yavrumu bu halde görünce kendimi tutamadım ve kucağıma aldım. Muhakkak ki bunda görenler için ibret vardır".[3]

Başka bir hadiste ise Allah Resulü'nün (sav) şöyle buyurduğu rivayet edilmiştir: "Çocuklar, hüzün, cimrilik ve korkaklıktır"[4]Gerçekten de onlar, genellikle hüzün, cimrilik ve korkaklığın kay­naklarını teşkil ederler. Çocuklara ve mala düşkünlük, insanı bu hallere itebilir. Varlığa, zenginliğe ve çocuklarla imtihanlarına kar­şı sabırlı olan ve bunlardan herbirini hakettiği yere koyabilen kim­se, şükreden ve sabredenler arasındaki yerini alır. Yoksulluk ve musibetlerle sınanan kimselerin böyle birine üstünlükleri, şükür ve rızanın hakikatma varmış olmalarından başka bir şey değildir.Allah Teala, üstte zikrettiğimiz ayet-i kerimesinde varlık ve dar­lık hallerini birleştirerek, müttakiler için ortak bir sıfat olarak koy­muş ve onları her iki halde de ihsanda bulunmakla överek şöyle bu­yurmuştur: "Bir cennete ki, eni gökler ve yer genişliğinde olup müt­takiler için hazırlanmıştır. Onlar ki bollukta ve darlıkta infak eder­ler ve kızdıklarında öfkelerini yutarlar ve insanların kusurlarını af­federler. Allah da o ihsan sahiplerini sever". (Al-i İmran/133-134)

Acı ve musibetleri gizleyerek, bunları serzenişle dile getirmeyi bırakmak da sabrın tezahürlerinden biridir. Sabr-ı Cemil yani Gü­zel Sabır olarak bilinen sabır da işte budur. Denildi ki: Sabr-ı Ce­mil, şikayet ve insanlara yakınmanın olmadığı sabırdır. îbni Ab-bas'dan (ra) şunu rivayet ettik: Sabır, Kur'an'da şu üç şekilde yera-lir: Allah Teala'nm rızası için farz kılman ibadeleri eda etmede gös­terilen sabır; Allah Teala'nm menettiği haramlara yaklaşmama noktasında gösterilen sabır; Musibetlerde ilk darbede gösterilen sabır. Allah Teala'nm farzlarım eda etmede sabır gösterene üçyüz derece vardır. Allah Teala'nm haram kıldıklarından uzak durma noktasında sabır gösterene altıyüz derece vardır. Musibetlerde, ilk darbe karşısında sabredene ise dokuzyüz derece vardır.

Görüldüğü üzere, bu ifadenin tefsiri gereklidir. İbni Abbas (ra) musibete karşı sabrı, farzlar ve haramlarda sabırlı olmaktan üstün olduğu için üstün tutmuş değildir. Bunun hakiki sebebi şudur: Farzlar ve haramlarda sabır göstermek, müslümanlarm genel hal-lerindendir. Halbuki musibetler karşısında sabır göstermek, yakin makamlarından biridir. Yakini iman makamı, elbette İslam maka­mından daha üstün bir makamdır.

Bu meyanda Allah Resulü'nden (sav) rivayet edilen şu dua da zikredilebilir: "Sen'den, sayesinde dünyevi musibetleri hafif kılaca­ğın bir Yakin nasip etmeni niyaz ederim".[5] Musibetler karşısında en güzel şekilde sabreden kişi, yakin bakımından en güçlü olan ki­şidir. Musibet ve belalar karşısında en fazla yakman kişi ise, yakin bakımından en zayıf olan kişidir.

Bu babda Seleme b. Verdan, Enes b. Malik'ten (ra) şu hadisi ri­vayet etmiştir: "Allah Resulü (sav) buyurdu ki: Hakka ererek şüp­heyi terkeden kimse için cennetin en üstünde bir ev bina edilir. Batılı kaldırarak şüpheyi terkeden kimse için de cennetin ortasında bir ev bina edilir. Yalanı terkeden için de cennetin bir köşesinde ev bina edilir".[6]

İlk bakışta yalanı terketmekle, batılı kaldırarak şüpheyi terket-menin çok daha öncelikli bir fariza ve vecibe olduğunu görüp bun­ların daha üstün olmaları gerektiğini söyleyebilirsiniz. Ancak batıl karşısında şüphe ve yalanı terketmek, müslümanlarm umumu için geçerli olan bir durumdur. Hakikata ermiş ve sadık olan bir kulun şüphesine gelince, böyle biri içine düştüğü şüphe halini insanlara açıklamadığı, sükutu ve selameti tercih ettiği için diğerlerinden da­ha üstün olur. Çünkü böyle bir şüpheli duruma, ancak yakin sahip­leri tahammül edebilirler. Onlar da müminlerin havassıdırlar. Ma­kamları ise, yakin ve zühddür.

Konuşma ve diğerlerine anlatma arzusunu bırakarak sükut ve sessizliği tercih etmek elbette daha faziletlidir. Bu tür davranış, ya-kini imanın icaplarmdandır. Böyle bir mümin de sahip olduğu ma­kam ile, müslümanlarm umumundan daha üstün bir yere yerleşti­rilmiştir. Onlar, farz ve vecibe olmaya daha layık olsalar da yalanı ve şüpheyi terkederler. İbni Abbas'ın (ra) yukarıdaki sözünün açık­laması budur.

Hayır işlerini gizleyerek, bunları anlatmaktan duyulan haz ve zevke karşı nefse gem vurmak da sabrın türlerinden biridir. Hayır­lı amellerin ve sadakaların gizlenmesi de bu çerçevede değerlendi­rilir. İlan etmede bir beis olmamasına rağmen bunları gizlemek, edebe daha uygundur. Her halkürda iyi işleri ve verilen sadakala­rı gizlemek, daha faziletli, daha nezih ve Allah Teala için de daha sevimlidir. Hatta onlar iyilik hazinelerindendir. Kasdettiğimiz, acı­ları, musibetleri ve sadakaları gizlemektir. Bunlar, Allah Teala'nın katındaki en değerli hazinelerdir.

Fakirlik halini saklayıp gizlemek de, sabrın tezahürlerindendir. Yoklukla dolu gecelerde yaşanılan imtihanlara karşı sabırlı olmak ise, rıza ve zühd ehlinin halidir. Sabrın en güzeli; Allah Teala ile başbaşa kalmakta, O'nu dinlemekte ve bütün kalbiyle O'na yönele­rek vecdi O'nunla güçlendirme hususunda gösterilen sabırdır. Bu, Mukrrebun'a mahsus olan bir fazilettir.

Allah Teala'dan haya duyma, O'nu sevme, O'na teslim olma ve işleri O'na havale etme noktasında gösterilen sabır da sabırların en güzelidir. Bu, kaderlerin akışı altında sükuneti bulmak, onları ba­ğış ve lütuf olarak görmek, Allah Teala'ya niyazda bulunma ve ka­derlerle ilgili olarak O'nun hikmetini görme noktasında işlerin na­sıl güzel tasarlandığına şahit olmak ve onlarla imtihan edilme ga­yesine sahip olmaktır. Bütün bunlar da Allah Teala'nın şu buyruk­larının muhtevasmdandır: "Rabbin için sabret" (Müddessir/7); "Rabbinin hükmüne sabret. Muhakkak ki sen, Bizim nezaretimiz-desin" (Tur/48).

Ömer b. Abdülaziz (ra) ve ondan başka birçok imam şunu söyle­mişlerdir: Sabaha çıktığımda, kaderin tecelli ettiği yerler dışında hiçbir sevincim olmaz. Bu sözün başka bir rivayetinde ise, 'Kazayı beklemem dışında..' ifadesi yeralmaktadır. Denir ki: Yakini imanın alametlerinden biri de, başa gelen kazaya güzelce sabredip rıza göstererek teslim olmaktır. Bu da ariflerin makamıdır. Ebu Mu-hammed Sehl (ra), Ali'nin (kv) 'Allah Teala her kulu için aynı uyku­dan haz alır sözünün tefsirinde şöyle demiştir: Yani hükümlerin ca­ri oluşları esnasında sükunetini muhafaza ederek itiraz ve hoşnut­suzluk ifade etmeyen kulunu sever.

Musibete karşı sabırda, sabrın ilk darbede olmasının şart ko­şulmasına gelince, bu hususta Allah Resulü (sav) şöyle buyurmuş­tur: "Sabır, sadece ilk d arbede dedir".[7] Denir ki: Herşeyde asıl olan, önce küçük gelip giderek büyümesidir. Ancak musibet ve belalar bunun dışındadır. Onlar ilk anda büyük gelip sonra küçülmeye baş­larlar. Bu yüzdendir ki, sabırdan doğacak sevabın büyük olabilme­si için, acının ilk anında gösterilmesi istenmiştir.

İnsan, musibeti ilk duyduğu ve kalbi bu şiddetli darbeyle sarsıl­dığı zaman sabır ve metanet göstermelidir. Böyle bir durumla kar­şılaştığı ilk anda Allah Teala'yı düşünerek O'ndan haya eden kul, sabrı güzelce ifa edebilir. O'nun 'Sen Bizim nezaretimizdesin'buyru­ğu da, Allah Teala'ya tevekkül edenlerin makamını göstermektedir. Keramet gösterme, sahip olduğu kudret ve işaretleri haber ver­me noktasında kendini tutmak da sabrın tezahürlerindendir. Bu,aynı zamanda muamele bakımından da güzel bir terbiyenin ifade­sidir. Bu da, Allah Teala'yı sevenlerin yolu ve zühdün hakikatidir. Sabrın en faziletli olan şekillerinden biri de övülme, lider olma gi­bi arzular karşısında nefsine hakim olabilmektir. Bu meyanda Al­lah Resulü'nden (sav) maktu' olarak şu hadis rivayet edilmiştir: "Sabır üç şeyde olur: Nefsi temize çıkarmaya karşı sabır; Musibet­ten yakınmaya karşı sabır; Hayrı ve şerliyle Allah'dan gelen kaza­ya rıza göstermede sabır".

Ahireti dünyaya tercih edip Allah Teala'ya kaçarak, ubudiyet sı­fatını tahakkuk ettirip Rubûbiyet sıfatlarının mefhumlarına olsun benzemeye çalışmayı terketmek, Uluhiyet'e teslim olup Ehadiyet'e teslimiyet gösterme noktasında nefsi alçakgönüllülük, tevazu ve suskunluğa mahkum etmek de sabrın tezahürlerin dendir.

Sabırsızlığın sizi bu tür bir densizliğe sevketm e sinden sakının. Aksi halde sağlam basan ayağınız kayıverir. Böyle bir duruma düş­mekten Allah Teala'ya sığınırız. Kendileri için geçim temin etme, harcamada bulunma ve yaptıkları eziyetlere karşı tahammül gös­terme noktasında eş ve çocuklara karşı da sabırlı olmak gerekir. Kulun Allah Teala karşısında eş ve çocuklarıyla ilgili olarak takip etmesi gereken kuralları vardır. Bunların en altında kendileriyle ilgilenme, en üstünde ise onlarhakkmda Allah Teala'dan razı ola­rak O'na tevekkül etme vardır. Ortada ise, onlara harcamada bulu­narak, nefsi onlara meyletmekten uzak tutma vardır.

Bilin ki günahların çoğunluğu şu iki şeyden kaynaklanır: Sev­diği şeylere karşı nefsine hakim olmada ve sevmediği şeylere kat­lanma noktasında sabırsızlık.

Allah Teala, bir ayet-i kerimede sevilen bir şeyin kul için şer, se­vilmeyen bir şeyin de tam aksine hayır getirebileceğini bildirerek şöyle buyurmuştur: "Siz birşeyden hoşlanmazsınız halbuki o, hak­kınızda bir hayırdır ve olur ki birşeyi seversiniz, halbuki hakkınız­da serdir". (Bakara/216)

Sabrın hükmüne gelince; sabrın başı aynı İhlasın başı gibi farz­dır. Sabır, aynı zamanda silahı olmayan kimse için iyi bir silahtır. Çünkü iş, başka birinin elinde olduğu zaman, sabretmekten başka yapacak birşey yoktur. Muhtaç olduğunuz birşey size az geldiği za­man, sabırla beklemekten beşka yapacak birşeyiniz yoktur. Aksi takdirde o az da tamamen kesilecektir.

Sabırsızlığın temelinde yatan, uğruna sabrettiğin kişinin vere­ceği güzel karşılığa dair varolan inancın zayıflığıdır. Çünkü buna dair inancı kuvvetli olan kişi için geç gelecek olan vaad bile derhal gerçekleşecek gibidir. Vaad sahibi sadık olduğu zaman, onun vaa­dine inanan kişi de sabrı en güzel şekilde gösterir. Çünkü o, netice­de nail olacağı mükafaattan emindir.

Kul, ancak şu iki esasa dayanarak sabreder: 1.Sabrın karşılığı olan şeyi görmek; ki bu, iki esasın düşük olanıdır. Genel olarak mü­minler ve kitapları sağ taraflarından verilecek Ashab-ı Yemin için geçerli olan sabır sebebi budur. 2. Karşılığı verecek olana bakıp O'nu düşünmek; bu da yakin ehlinin hali ve Mukarrebun'un maka­mıdır. Sabır karşılığında vaadedilen bedeli gören kul, sabırlı olma­ya özen gösterir. Bunu, vaaden Zat-ı İlahi'yi düşünen kul ise, O'nun kudret ve azametini görerek sabra yönelir.

Ariflerden bir zat, sabrı üç esasa taksim etmiş ve bu üçü için de üç makam tesbit etmiştir:

1.Şikayet ve serzenişi terketmek; bu, tevbekârlarm derecesidir.

2.Takdir edilene rıza göstermek; bu, zahidlerin derecesidir.

3. Mevla'nın kendisine yapacağı herşeyi sevmek; bu da, sadık­ların derecesidir.

Selef-i Salih'in (ra) ileri gelenleri de sabrı genellikle üçe ayır­mışlardır. Bu babda Hasan el-Basri (ra) ve diğerlerinden şu bilgi nakledilmiştir: Sabır, üç türlüdür:

1. Masiyetten uzak durmada sabır; sabrın en faziletlisidir.

2.Allah Teala'ya itaat ve ibadette sabır;

3.Musibetler karşısında sabır. Bunlar da, yukarıda anlattığımız sabır türleri kapsamına girmektedir. Anlattıklarımızın özü şudur ki sabır; bir farz ve bir fazilettir. Onun bu hususiyeti, muhtelif hüküm­lerin bilinmesiyle bilinmektedir. Farz veya emir mahiyeti taşıyan bir amelle ilgili olarak sabretmek de farzdır ve emredilmiştir.

Teşvik ve mendubiyete mazhar olan bir amelde sabır göstermek ise fazilet ve nafile hükmündedir. Tasabbur, yani sabretmeye çalış­mak, bizatihi sabır olmayıp nefs mücahedesi ve nefsi sabra sevk ve teşvik etme gayretidir. Bunu bir tür sabır için çabalamak olarak görebiliriz. Buna misal olarak da Tezehhüd mefhumunu zikredebi­liriz. Tezehhüd; zühd hasıl oluncaya kadar zühd vesilelerini değer­lendirmeye çalışmaktır. Sabır ise, bir sıfatın tahakkuk etmiş halini ifade etmek için kullanılan bir isimdir. Bu yüzden, mevzusu ol­duğu makam da onunla bilinir.

Nefsin isteksizliği, acının tadılması ve çekilen elem, kulu sabır dairesinden çıkarmaz. Bilakis bunların mevcudiyetine rağmen sa­bırlı olmak mümkündür. Çünkü beşeri tabiat bunu icap ettirmek­tedir. İnsan, tabiatı itibarıyla sabır anında üstte zikrettiğimiz his­lerle çatışır. Sabrın şu fayda-"1, vardır ki, Mevla'nın hükmü karşısın­da kulun serzenişini bastırmasını ve öfkesini yutabilmesini sağlar. Çünkü Allah Teala'nm hükmü karşısında yakınma ve öfkeyi ter-ketmek, rıza ve tevekkülün Özünü teşkil eder. Bu da yakini imamn en üstün mertebelerinden biridir. Dolayısıyla böyle bir haldeki kul, sabır dairesinden çıkmaz.

Kulu sabır dairesinden çıkaran şey; sabrın zıddı olan şeydir. Bu da, Hükm-i İlahi karşısında yakınma, ilimde haddi aşma, öfkeyi iz­har etme, serzenişi arttırma, can sıkıntısı ve zemmetmedir. Tasab­bur yolunda nefs riyazeti yapmak, Tasabbur ehlinin makamı olup zaaf içindeki müridlerin de halidir.

Nefs-i Emmâre, sizi fuzuli şehvetlere meylettirdiği veya önceki alışkanlıklarınıza dönmeye zorladığı zaman, onun bu yöndeki her türlü ihtiyacından menetmeniz gerekir. İhtiyacın men'i ve fuzuli şehvetlerden önce düşünülmesi elzem olan daimi bir sıkıntı halinin varlığı onu oyalayacaktır. Helale karşı dahi sabır göstermek sure­tiyle onu terbiye edip isteklerini reddettiğiniz zaman emriniz altı­na girecek ve fuzuli sehvetlerekarşı sabırlı olmayı öğrenecektir.

Neticede, mubahlardan önce düşünülmesi gereken acil bir bede­lin varlığından Ötürü fuzuli şehvetini terketmiş ve acil olan gıda ih­tiyacını karşılamak için daha sonra tamah edebileceği heva ve şeh­vetlere karşı sabrı tercih etmiş olacaktır. Tamahkâr nefislerin ter­biyesinde izlenecek yolların en başında bu yol gelir.

Tasabbur ehli içinde güçlü olanlar, nefslerinin kendilerine sabır ve namaz ile icabet etmediği, açlık ve susuzluk ile teslim olmadığı kimselerdir. Üçüncü tabakada bulunanlar arasındaki zayıf iradeli kimseler ise, birinciler gibi oruç ve namaz ehlinden, ya da açlık ve susuzluk ehlinden olmayanlardır. Bunlar, ihtiyaçları karşısında nefslerini sabra zorlama noktasında tahammül gösteremedikleri gibi, nefslerinin şehvet tutkuları karşısında da sabırlı olamazlar.

Bunların terbiyesi, nefslerini helal manasında olan bütün haram­lardan uzak tutmaları, helaka sevkedici şehvetleri terkederek orta yollu şehvetle iktifa etmeye çalışmalarıdır.

Böylelikle nefsleri sükunet bulacak, haramlardan uzak durur­ken şehvet ve arzuları da dinecektir. Halbuki bunların ötesinde ku­lu helaka sürükleyecek durumlar mevcuttur. Zayıf nefsler de işte bu riyazet ile huzur ve itmi'nan bulurlar.

Alimler, sabır ve şükürden hangisinin daha faziletli olduğunu tesbit etme hususunda ihtilafa düşmüşlerdir. Bu iki makam ara­sında tercih yapmak mümkün değildir. Çünkü her iki makamda da birbirlerinden üstte ve altta yeralanlar vardır. Marifet ehli içinde tahkik sahibi olanlar şöyle derler: İki kul, aynı makamda dahi bir­birlerine müsavi olmazlar. Bilakis bunlardan birinin ilim, amel, vecd ve müşahede hususunda diğerinden üstün olması gerekir. An­cak doğruluk, maksad ve dayanakları bakımından müşterektirler. Kullar arasındaki farklılaşmanın en bariz olanı, yöneldiği yöne ait müşahedeleri noktasında görülür. Söz söyleyenlerin en sadığı olan Allah Teala şöyle buyurmuştur: "Herkesin kendine mahsus yö­neldiği bir yön vardır ve ona yönelir". (Bakara/148); "De ki: Herkes kendi yaratılış kabiliyetine göre hareket eder. O halde yolca en doğ­ru olanın kim olduğunu ancak Rabbiniz bilir". (İsra/84) Bu ayetin tefsirinde şöyle denilmiştir: Allah'a götüren yol bakımından hangi­sinin daha yakın ve daha mutedil olduğunu yalnız O bilir.

Kitab ve Sünnet'in zahiri de, sabrın çeşitli derecelere sahip ol­duğuna delalet etmektedir ki bunu Allah Teala'nm şu buyruğunda görmekteyiz: "İşte bunlar, mükafaatları iki kere verilecek olanlar­dır. Çünkü bunlar sabretmişlerdir". (Kasas/54) Şükredenlere ise ecir ve mükafaatları bir kere verilir.

Sabır makamına en çok benzeyen makam, Korku makamıdır. Şükür makamına en çok benzeyen makam ise, Rica (=ümit) maka­mıdır. Allah Teala buyurdu ki: "Rabbinin makamından korkan kimseye iki cennet vardır". (Rahman/46) Marifet ehli Korku maka­mının Rica makamından üstünlüğü hususunda ittifak etmişlerdir. Bu ittifakın kaynağında ise, ilmi amele üstün tutmaları yatmakta­dır. Sabır da, Korku makamının hallerinden biridir. Fazilet bakı­mından sabır haline sahip olan kişi, Korku makamına daha yakın olur. Şükür ise, Rica makamından bir haldir. Şükredenin hali de, Rica makamına daha yakın olur.

Bu noktada Sünnet-i Nebevi'den de daha önce rivayet ettiğimiz şu hadisi zikredebiliriz: "Size en az verilen şey, Yakin ve sabır az­midir. Bu ikisinden nasibine mazhar olan kimse, geçmişte kaçır­dıklarını önemsemez". Görüldüğü üzere Allah Resulü (sav), sabin yakin ile aynı kefeye koymuştur. Herkes de bilir ki, yakin (-yakini iman) kadar kıymetli ve yüce bir şey yoktur. Amellerin edası ve ya-kinin onunla yücelmesi hususunda Eyyub Peygamber'in (as) şu münacaatını zikredebiliriz: "Allah Teala ona vahyederek şöyle bu­yurdu: Ya Eyyub, Zatım üzerine yemin ettim ki sabredenler için hiçbir kınama defteri açtırmayacağım. Onlar sıratın inceliğini de düşünmeyecekler. Tartının eksikliği de onları korkutmayacak ve oradaki yurtları da Darü's-Selam olacak".[8]

 

 basa dön

 

Sabrın Üstünlüğüne Dair Başka Bir Beyan:

 

Sabır, bir imtihan ve sınama halidir. Şükür ise nimet halidir. İmti­han ve musibet hali, elbette daha üstündür. Çünkü o, nefse daha ağır gelir. Allah Teala'nm şu buyruğu da bunu teyid etmektedir: "Sabredenlere mükafaatları hesapsızca verilir". (Zümer/10) Şükre-denlere ise, ecirleri hesap edilerek verilir. Bu ayette görüldüğü gi­bi, sabır sıfatı için tahsis edilen bir meziyet diğerleri için geçerli kı­lınmam aktadır.

Sabrın üstünlüğüne dair başka bir açıklama da şöyledir: Ali (kv), imanın şubelerini anlattığı uzun bir konuşmasında, sabrı ya-kinin dört makamı üstüne çıkarmış ve bunların, sabrın temel taş­ları olduğunu bildirerek şöyle demiştir: 'Sabır, dört temele dayanır: Şevk, Korku, Zühd ve Bekleme. Cehennem ateşinden korkan kişi, Allah Teala'nm haram kıldıklarından uzak durur. Cennete şevk duyan kişi de, şehvetlerine gem vurur. Dünyada zühd sahibi olan kişi ise, başına gelen musibetleri gözünde büyütmez. Ölümü bekle­yen de, hayırlarda yarışır1. Görüldüğü gibi Ali (kv) bu makamları, sabrın temelleri olarak takdim etmiştir. Çünkü bunlar, sabrın kay­naklan ve sabırda ihtiyaç duyulan hususlardır.

Allah Teala sabn takvanın bir hali kılmış ve müttakilere olan ikramını da derecelerce arttırarak şöyle buyurmuştur: "Kim Al-lah'dan korkar ve sabrederse..". (Yusuf/90) Başka bir ayet-i kerime-de ise, "Muhakkak ki Allah katında en değerliniz, takvaca en ileri olanmızdır". (Hucurat/13) Allah katında en değerli (=ekram) ve takvaca en ileri (=etkâ) kelimelerinin kullanılması, 'değerlileriniz (=kirâm) ve takva sahipleriniz (=müttakûn)' kelimelerinin kullanıl­masından daha üstündür. Çünkü en değerli (=ekram) ve takvaca en ileri (=etkâ) kelimelerinin kullanılması bir farklılığa delalet et­mektedir. Takvaca en ileri olan, Allah katında en değerli olandır. Takvanın icaplarına tahammül etme noktasında en çok sabreden de, takvaca en ileri olandır.

Bil ki sabır, cennete giriş sebebi ve cehennemden kurtuluş vesi­lesidir. Çünkü bu babda rivayet edilen bir hadiste Allah Resulü'nün (sav) şöyle buyurduğu bildirilmektedir: "Cennet sıkıntı ve zorlukla­ra karşı verilir. Cehennem ise şehvet ve arzular karşı verilir". Mü­min, cennete girebilmek için sıkıntı ve zorluklar karşısında sabra ihtiyaç duyarken, cehennemden kurtulabilmek için de şehvet ve ar-zulanna karşı sabra ihtiyaç duyar.

Sabır ve şükrün üstünlük derecelerine gelince bunu üç noktada belirlemek mümkündür:

1.Bu noktaların başında, makamların hallerden üstün olması gelir. Sabır ve şükür, iki hal olduklan gibi, makam da olabilirler. Makamı sabır olan kişinin hali de bunun için şükür olur. Bu du­rumda sabreden daha üstündür. Çünkü o, makam sahibidir. Maka­mı şükür olup da hali bunun üzerinde sabır etme olan kişiye gelin­ce, böyle biri için hali, makamından ayrı bir fazlalık içerir. Bu du­rumda da sabır hali, şükür makamı için bir fazlalık olmaktadır.

2.Üstünlük derecelerinin ikinci noktası şudur: Allah Teala'ya yakın kılınanlar (=Mukarrebun), amel defterleri sağdan verilecek olanlardan (=Ashab-ı Yemin) daha üstündürler. Mukarrebun ara­sında sabreden kişiler, Ashab-ı Yemin arasındaki şükredenlerden daha üstündürler. Mukarrebun içinde şükredenler de, Ashab-ı Ye­min arasındaki sabredenlerden daha üstündürler.

Denilebilir ki: Sabreden ve şükreden kişilerin her ikisi de Mu­karrebun zümresi içindeyse o zaman hangisi daha üstün olacaktır? Böyle bir durum olması mümkün değildir. Çünkü daha önce de be­lirttiğimiz üzere Allah Teala'nm koymuş olduğu ince kıstaslardan dolayı, bu ikisi aynı makamda biraraya gelemezler. Allah Teala bu makamları vazederken sanatının bütün inceliğini göstermiş ve sı­fatlarının benzeşmesine, sebeplerinin müşterek olmasına rağmen onları birbirinden ayırmıştır. Bu tür bir durumda üstün olan, Allah Teala'yı en iyi bilendir. Çünkü o, Allah Teala için daha sevimli, O'na daha yakın ve yakin bakımından daha seviyelidir. Yakin de, Allah Teala'nm indirdiği şeylerin en yücesidir.

3.Üstünlük derecelerinde üçüncü nokta ise şudur: Şükrü ge­rektirecek şeylere karşı sabırlı olmak, daha faziletlidir. Sabrı ge­rektiren hususlarda ise şükretmek daha hayırlıdır. Bu da, hallere bağlı olarak farklılaşır.                                              

Bunun açıklamasını şöyle yapabiliriz: Nimet halinde bulunan bir kulun, nefsani hazlara, nimetlerden yararlanmaya ve refah sür­meye karşı sabırlı olması daha faziletlidir. Nimetlere ve zenginliğe karşı sabır göstererek geri durmak, Marifet makamlarından biridir. Bu daha üstün ve faziletlidir, çünkü bunda, daha hayırlı olduğu hu­susunda icma bulunan zühd faziletinin tecellisi mevzubahistir.

Kulun hali, bela ve fakirlik ise, fakirlik, bela ve musibetler kar­şısında Allah Teala'ya şükretmsi daha faziletlidir. Böyle bir durum­da şükretmek de, marifet makamlarından biridir. Böyle bir kul, it­tifakla daha üstündür. Çünkü yaptığı işte, üstünlüğü tartışılma­yan rıza fazileti mevzubahistir.

Sabreden kişinin üstünlüğü ve sabrın üstün bir dereceye yerleş­tirilmesine delil teşkil eden bir diğer husus da şu cümledir: Sabre­den arif, şükreden arifden daha üstündür. Çünkü sabır fakirlik ha­li iken, şükür zenginlik halidir. Mefhum bakımından şükrü sabra tercih edip ondan üstün tutan kimse, zenginliği fakirliğe tercih eden kimse demektir.

Bu, Selef ulemasından hiçbirinin yapmadıkları birşey olup an­cak dünya ehli olan ulemaya yakışan bir tutumdur. Onlar kendi nefslerini buna sevkettikleri gibi, halkı da kendi nefslerinin telkin­lerine sevketmişlerdir. Zenginliğin yoksulluktan üstün tutulması, arzuların zühde, büyüklenmenin alçakgönüllülüğe, kibirin tevazu-ya üstün tutulması demektir. Bu da arzuları peşinde koşanların za-hidlere, zenginlerin fakirlere üstünlüğü neticesini doğurur. Bunun da neticesi, dünya düşkünlerinin ahiret düşkünlerinden üstün tu­tulmasıdır.

Biz, cümleten ve mefhum olarak sabrı şükürden üstün görmek­teyiz. Çünkü sabır bir hal olup, imtihan da onun makammdandır. imtihan ehli ise, misal olmaya en layık olanlardır. Onlar da pey­gamberleri en çok örnek alanlardır. Ayrıca sabır, nefslerin heva ve arzularına olabildiğince uzak, darlık ve sıkıntıya ise olabildiğince yakın olan bir haldir. Sabır, nefsin istemediği şeyler noktasında çok ağır ve beşer tabiatının en çok nefret ettiği bir haldir.

Sabır, nefse hoş gelen şeylere de zıd düşen bir davranış şeklidir. Nefs onunla sükunet bulup da vecde ulaştığında onu tarif etmek mümkün olmadığı gibi yaşadığı huzur da hayran olunacak bir sevi­yeye çıkar. Neticede bu sükunet ve iç huzur ile övülerek razı olmuş ve razı olunmuş nefs (=nefs-i razİye; nefs-i marziyye) haline gelir.

Allah Teala da sabrı emretmiş ve sabırda yarışma hususunda kullarını ısrarla teşvik etmiş ve bunu murabata ile teyid etmiştir: "Ey iman edenler, sabredin ve sabır yarışında ileri geçin, cihad için hazır ve rabıtalı (murabıt) bulunun". (Al-i İmran/200) Ayetin bir tef­sirinde 'Sabır ve sabırda yarışma hususlarında rabıtalı ve hazırlık­lı olun' ifadesi murad edilmiştir, denilmektedir. Her halükârda aynı yerde birlikte zikredilen bu üç emir de sabırla aynı anlamdadır.

Bu da, Allah Teala'nm sabrı ne derece yücelttiğini ve onu ne ka­dar sevdiğini göstermesi bakımından mühim bir delildir. Kendisin­de bu fazileti taşıyan bir mümin, Allah Teala'nm emir ve işaretleri­ne çok daha büyük bir hürmet hissi içinde olacaktır. O'nun işaret­lerini yücelten kişi, elbette O'ndan en çok sakınan, en takvalı kişi olacaktır. Takvaca en ileri olanlar ise, Allah Teala'nm katında en değerliler arasında yeralacaktır. Bunu da, şu ayet-i kerimede gör­mekteyiz: "Bu böyledir. Kim, Allah'ın muhterem kıldığı işaretlere hürmet edip onları yüceltirse şüphesiz ki bu, kalplerin takvasm-dandır". (Hac/32) O, başka bir ayet-i kerimede de, takva bakımın­dan ileri olanların durumunu haber vererek şöyle buyurmaktadır: "Muhakkak ki Allah katında en değerliniz, takva bakımından en ileri olamnızdır". (Hucurat/13)

Sabır, aynı zamanda Ulü'1-azm yani azimet erbabı peygmberle-rin makamıdır. Allah Resulü de (sav), onlara misal olmakla emro-lunmuş ve Allah Teala, kuluna karşı onlarla övünerek şöyle buyur­muştur: "O halde azimet sahibi peygamberlerin sabrettikleri gibi sen de sabret". (Ahkaf/35) Dini bakımdan azimetler, ruhsatlardan daha evladır. Bu babda Süfyan-ı Sevri'nin (ra), Habib b. Ebi Sa-bit'ten şunu naklettiğini rivayet ettik: Müslim el-Battin'e, sabır ve şükürden hangisinin daha üstün olduğu sorulmuştu. Şunu söyledi: Sabır. Şükür ve esenlik ise bize daha sevimli gelir.

Allah Teala'nın "Onlar ki sözü dinlerler sonra da en güzeline uyarlar" (Zümer/18) buyruğunun tefsiriyle ilgili olarak da, 'yani en ağır ve azimeti mucip olanlarına uyarlar5 denmiştir. Çünkü dünya hayatında helal kılınmış olan birşeyi mubah görüp yapmak Hasen yani güzeldir. Bunlar hususunda zühdü tercih etmek ise Ahsen ya­ni daha güzeldir. Allah Teala, sabrı azim gerektiren işlerden saya­rak şöyle buyurmuştur: "Her kim de sabreder ve affederse, işte bu, hiç şüphesiz azmedilmeğe değer işlerdendir". (Şura/43)

Allah Teala, şükür konusunda kullarını müşterek kılarken sa­bır konusunda kendisini tek kılmıştır. Muhakkak ki, Allah Teala tarafından Zatı'na mahsus olarak zikredilen bir sıfat, kullarla müşterek olan bir sıfattan daha üstündür. O, bu mey anda şöyle bu­yurmuştur: "Bana ve anne babana şükret (diye de tavsiye ettik)". (Lokman/14) Resulü de (sav) de şöyle buyurmuştur: "İnsanlara şükretmeyen, Allah'a da şükretmez".[9] Sabır konusunda ise, kulla­rından hiçbirini Zatı'yla müşterek kılmamış ve onu yalnız kendine mahsus kılarak şöyle buyurmuştur: "Rabbin için sabret". (Müddes-sir/7); "Rabbinin hükmüne sabret". (Tur/48)

Bil ki şükür, sabır mefhumunun muhtevasına dahildir. Sabır, şükürü de cami olan bir mefhumdur. Çünkü bir nimetiyle ilgili ola­rak Rabbine karşı çıkmama hususunda sabır gösteren kişi, aynı za­manda o nimetin şükrünü de ifa etmiş olmaktadır. Aynı şekilde, Rabbine ibadet ve taati noktasında nefsine hakim olarak sabır gös­teren kişi de Rabbinin nimeti karşısında şükür vecibesini ifa etmiş olmaktadır.

Cüneyd-i Bağdadi'ye (ra), şükreden bir zengin ile sabreden bir fakirden hangisinin daha üstün olduğu sorulmuştu. O da şöyle de­di: Ne zengin varlıktan ötürü, ne de fakir yokluktan ötürü övülebi-lir. Her ikisinde de Övgüye layık olan, bulundukları halin şartları­nı hakkıyla yerine getirmeleridir. Zenginin hali, ondaki zenginliğin

nimettlerini tatması ve bunlardan zevk almasıdır ki bu, beşer tabi­atına daha uygundur. Fakirin durumu ise, nefsine acı veren bir sı­kıntı ve darlık içinde olmasıdır. Bunlardan her ikisi de Allah Teala karşısında yapmaları gerekeni yapıyorlarsa, bu durumda sıfatı üzülmek ve acı çekmek olan kişi hal bakımından daha iyidir. Cü-neyd'in (ra) bu babda söyledikleri mealen böyledir.

Ebu'l-Abbas b. Ata ise bu meselede kendisine muhalefet etmiş­tir. Denir ki: Bunun üzerine Cüneyd ona beddua etmiş ve Ebu'l-Ab-bas'm başına gelmedik bela kalmamıştır. Çocukları Öldürülmüş, malı yağmalanmış ve ondört sene boyunca aklını kaybetmiştir. O yollarda divane gibi gezerken, 'Cüneyd'in bedduası beni yaktı' diye söylenirdi. Neticede zenginliğin fakirlikten üstün olduğuna dair söylediklerinden rücu etmiş ve fakirliği üstün ve şerefli bir hal ola­rak görmeye başlamıştır.

Rivayet edilen bir hadiste de şu ifade geçmektedir: "İçinizde nefsini en iyi tanıyanınız, ona karşı imtihan edildiği şeyi ve kendi­sine karşı nefsinin imtihanını en iyi bilen kişidir". Allah Teala'nın bizi tabi tuttuğu en ağır imtihan, nefsimize olan sevgimiz, onu ta­bi tuttuğu imtihan da bize olan düşmanlığıdır".

Rububiyet sıfatlarına özendiği için Allah'ın düşmanı olduğunu bilerek kendi düşmanıyla mücahede yolunda sabreden kişiden da­ha üstün kimse olur mu? Senin muhabbetiyle onun ise sana düş­manlığıyla imtihan edildiğiniz bir imtihandan daha zor bir imtihan olabilir mi? Siz ki bu durumda Allah Teala'mn muhabbeti uğruna onun sevgisini terkeder ve O'nu razı edebilmek için kendisiyle de­vamlı cihad ederek nefsinizin size olan düşmanlığına göğüs gerip sabredersiniz. Muhakkak ki bu, adaletin zirvesi ve faziletlerin do­ruğudur. Bunu yapabilmenin tek yolu da, Allah Teala'mn inayet ve taltifine, sürekli nazarına mazhar olabilmektir. Çünkü muvaffaki­yet, güç ve sabır ancak O'nun sayesindedir.

Geçmiş alimlerden birine sorulan meşhur meseleye gelince, bu­rada iki kuldan bahsedilmektedir. Kullardan biri bir musibetle im­tihan edildiği vakit buna karşı sabretmiş, diğeri ise kendisine na­sip edilen bir nimet için Rabbine olan şükrünü eda etmiştir.

O alim, her ikisinin de müsavi olduklarını söyledikten sonra se­bebini şöyle beyan etmiştir: Çünkü Allah Teala, biri sabreden diğeri de şükreden iki kulunu da aynı sena ve övgü ile anmıştır. O, Ey-yub Peygamberi (as) vasfederken "Ne güzel kul! Çünkü, hep Allah'a yönelir" (Sad/44) buyurmuş, Süleyman Peygamberi (as) vasfeder­ken de aynı şekilde "Ne güzel kul! Çünkü, hep Allah'a yönelir" (Sad/30) buyurmuştur.

Bize göre bu zatın sözü, anlayışın inceliklerine dair bir gaflet ve Allah Teala'nm kelamının hakikatim düşünme noktasında bir zaaf arz etmektedir. Kanaatimize göre Allah Teala'nm Eyyub'a (as) olan övgüsü, fazilet bakımından Süleyman'a (as) olan övgüsünden daha üstündür. Bu üstünlük de, onüç hususta kendini göstermektedir. Allah Teala, bu onüç husustan sonra Eyyub (as) ile Süleyman'ı (as) iki sıfatta müşterek kılmıştır. O, Eyyub Peygambere (as) onüç fark­lı medh ve senayı mahsus kılarak, kendisine Süleyman'dan (as) üs­tün tutmuştur.

Bunların başında Allah Teala'nm Resulü Mustafa'ya (sav) kar­şı, Eyyub (as) ile övünmesi gelir. O, şu buyruğu ile Eyyub'u şeref­lendirmiş ve kendisini üstün kılmıştır: "Kulumuz Eyyub'u zikret". (Sad/41) Buradaki zikretme emiri, ona uyma ve kendisini örnek al­ma manasmdadır: "Ve azim sahibi peygamberler gibi sabret". (Ah-kaf/35) Ayetin tefsirinde denildi ki: Bunlar, büyük sıkıntı ve belala­ra maruz kalmış peygamberlerdir.

Eyyub Peygamber de (as) bunlardan biridir. Bunlar, makaslar­la kesilmiş, testerelerle lime lime edilmiş insanlardı. Bazılarına gö­re, bunların sayısı yetmişti. Başkaları ise, peygamberlerin ataları ve en faziletlileri sayılan İbrahim (as), İshak (as) ve Yakub (as) pey­gamber olduklarını söylemişlerdir. Bu görüşü teyid eden ayet-i ke­rimeler de şunlardır: "Kitab'da İbrahim'i zikret". (Meryem/41); "El ve göz sahibi kullarımız İbrahim, İshak ve Yakub'u an". (Sad/45) Burada murad edilen, onların kuvvet ve metanete sahip olup basi­ret ve yakin ehli olduklarıdır.

Allah Teala bilahare Eyyub (as) peygamberi de onların mertebe­sine yükseltmiş ve onu Allah Resulü (sav) için, bir teselli kılmıştır. Daha sonra da O'ndan Eyyub'u anmasını ve misal almasını isteyerek 'Kulumuz' ifadesini kullanmıştır. Allah Teala, 'Kulumuz' ifadesini kullanmak suretiyle Eyyub Peygamberi kendi Zatına izafe etmiştir.

O'nun bu izafesi, kendisi için bir tahsis ve yakınlaştırma manası taşır. Çünkü kendi Zatı ile onun arasına mülkiyet ifade eden 'Lam' harfini koymamıştır. Bu harfi, kullanmamak suretiyle, onu da benzeri olan imtihan ehli kullarına dahil etmiş olmaktadır ki onlar da üstteki ayet-i kerimesinde görülmektedir: "El ve göz sahibi kul­larımız İbrahim, İshak ve Yakub'u an". (Sad/45) Onlar, Allah Tea­la'nm imtihan ehli olan kullarıdır ve O, diğer peygamberlere karşı bu kullarıyla övünerek onların zürriyetlerini de seçilmişler kılmış­tır. Eyyub Peygamberi de, övgünün güzelliği noktasında onlara katmıştır.

Onu anarak ibret alınmasını istemesi de ona yönelen sena-ı ila­hidendir. Allah Teala daha sonra şöyle buyurmuştur: "Bir vakit o, Rabbine şöyle nida etmişti:". (Sad/41) Görüldüğü üzere Allah Tea­la, Eyyub Peygamberi'n yalnız kendisine nida ederek hitabını tah­sis ettiğini haber vermektedir. Eyyub (as) Rabbine hitabında şöyle demektedir: "Bana gerçekten bir dert isabet etti. Sen merhamet edenlerin en merhametlisisin". (Enbiya/83) Görüldüğü üzere Allah Teala onu, yakaran ve münacat eden sıfatında anlatmakta ve Za-tı'nm onun için rahmet sıfatıyla malum olduğunu haber vererek yaşadığı büyük ızdıraba rağmen Zatı'na yönelerek huzur bulup kendisine nida ettiğini ve O'na serzenişte bulunarak O'ndan yar­dım dilediğini haber vermektedir.

Allah Teala Eyyub'un (as) makamını, Musa (as) ve Yunus'un (as) makamlarına benzetmektedir. Çünkü onlar da benzer hallerde şöyle demişlerdir: "Allahım, Seni tenzih ederim. Sana tevbe ettim". (A'raf/143); "Sen'den başka ilah yoktur Allahım, Seni tenzih ede­rim. Muhakkak ki ben zulmedenlerden oldum". (Enbiya/86) Bura­daki hitaplar, müşahededen ve yüzleşmeden doğan hitaplardır.

Allah Teala, Eyyub Peygamberin (as) niyazına icabet ettiğini ve ondaki ve ailesindeki derdi giderdiğini haber vermektedir. O, onun sözünü kudretini tecelli etme vasıtası, hikmetinin cari olma yeri ve icabetini açan kapı olarak bildirmiştir.

Bütün bunlardan sonra şöyle buyurmuştur: "Ve ona bütün aile­sini ve beraberinde bir mislini daha tarafımızdan bir rahmet olarak bahşettik". (Sad/43) Burada da Eyyub Peygamber'in (as) Süleyman Peygamber'e (as) üstün tutulması sözkonusudur. Çünkü kişinin ai­lesine bahsedilmesi ile ailenin kişiye bahsedilmesi arasında fark vardır. İkincisi övgü bakımından daha yüksek bir mertebededir. Al­lah Teala Süleyman Peygamberle (as) ilgili olarak "Ve Davud'a Sü­leyman'ı bahşettik" (Sad/30) buyurmaktadır. Bu noktadan bakıldı­ğında Eyyub Peygamber'in (as) Süleyman Peygamber'e (as) üstün­lüğü, Musa Peygamber'in (as) Harun'a (as) olan üstünlüğü gibidir.

Allah Teala Musa Peygamber'in (as) kardeşine olan üstünlüğü­nü bildirirken de şöyle buyurmuştur: "Ve ona, rahmetimizin eseri olarak kardeşi Harun'u peygamber olarak bahşettik". (Meryem/53) Allah Teala Davud Peygamberi (as) medhederken de, benzer şekil­de "Ve Davud'a Süleyman'ı bahşettik" (Sad/30) buyurmuştur. O, Musa Peygamber'e (as) kardeşi Harun'u (as) bahşettiği gibi, Davud Peygamber'e de (as) oğlunu bahsetmiştir.

Kendisiyle övünülme ve hatırlanıp ibret alınma noktasında Ey­yub Peygamber'in (as) makamı, Davud Peygamber'in (as) makamı­na benzer. Çünkü Allah Teala, Resulü'ne (sav) Davud Peygamberi (as) anlatırken şöyle buyurmuştur: "Onların söylediklerine sabret ve kulumuz Davud'u hatırla". (Sad/17)

O, Eyyub Peygamberi (as) anlatırken de aynı tavsif ile şöyle bu­yurmuştur: "Kulumuz Eyyub'u hatırla. Bir vakit o, Rabbine şöyle nida etmişti:". (Sad/41) Göi'üldüğü gibi Allah Teala, Eyyub Peygam­beri (as) manevi bakımdan Davud ve Musa Peygamberlere (as) benzetirken, makam bakımından da onların makamına yükselt­miştir. Bu iki Peygamber de, bizim kalplerimizde Süleyman Pey-gamber'den (as) daha üstün bir mevkiiye sahiptirler.

Bütün bunların ışığında Eyyub Peygamber'in (as) makamının, Süleyman Peygamber'in (as) makamından daha üstün olması muh­temel olmaktadır. Şüphesiz Allah Teala'nm sabık ilmi daha doğru­dur. Ancak bizim gönüllerimiz buna daha yakın durmaktadır. Her halükârda en iyisini bilen Allah Teala'dır.

Allah Teala, yukarıdaki ayetinin devamında 'Biz'den bir rahmet olarak' buyurmaktadır. Böylece onu Zat'mdan sayarak ve kulu ola­rak vasfederek şereflendirmiş ve hürmete değer kılmış olmaktadır. Ardından da 'Ve akıl sahipleri için de bir hatırlatma' diye buyura­rak, kendisini akıl sahiplerine imam, sabır ve imtihan ehline bir numune, velileri için de sıkıntılara karşı bir ibret ve teselli kılmış olmaktadır.

Allah Teala daha sonra yine kendi Zatı'nı zikrederek şöyle bu­yurmuştur: "Muhakkak ki Biz onu sabırlı bulduk. (Sad/44) Burada da kendisini ikinci kez, Zatı ile birlikte zikretmekte, ismini ismine katarak onu kendisine yakınlaştırmaktadır. Çünkü 'Vecednâ=bul-duk' fiilinin sonundaki 'Nâ=Biz" zamiri de Allah Teala'nm ism-i ce­hlidir. Aynı fiilin sonuna bitişik olan 'Hu=Onu' zamiri de, kulu Ey-yub'un (as) ismidir.

Daha sonra 'Sabırlı' olarak vasfederken de onun metanetini ifa­de buyurarak onun ahlakını kendi ahlakına katmıştır. Ardından da "O ne güzel kul.. Çünkü daima Allah'a yönelir" (Sad/44) buyurmuş­tur. Bu iki sıfatın zikredildiği ayet, Süleyman Peygamber'in (as) se­na ve Övgü bakımından Eyyub Peygamber (as) ile müşterek kılın­dıkları ilk ve sor ayettir. Eyyub Peygamber (as) bunun öncesinde gördüğümüz sıfatlarla ona göre daha fazla övgü ve senaya mazhar kılınmış olmaktadır. Öncesinde yeralan sıfatlar ise, hiçbir şeyin ye­rini dolduramayacağı türden sıfatlardır.

"Kulumuz Eyyub'u da hatırla.." (Sad/41) ayetinden "O ne güzel kul.. Çünkü daima Allah'a yönelir" (Sad/44) ayetine kadar geçen ayetler, anlayış ve beyan ehli nezdinde Rur'an-ı Kerim'in en yüce ayetlerinden birini teşkil ederler. Halbuki Süleyman Peygamber (as) ile ilgili olarak, babası Davud Peygamber'e (as) bahşedilme sin­den sözedilmiştir. Buna göre de o, Davud Peygamber'in (as) hase­natından biri sayılmış olmaktadır. Allah Teala'nm "O ne güzel kul.. Çünkü daima Allah'a yönelir" (Sad/44) buyruğu, Eyyub Peygam­ber'in (as) ilk, orta ve son sıfatını ihtiva ettiği gibi, bütün peygam­berleri de (as) kapsar.

Allah Resulü (sav), bir hadisinde şöyle buyurmaktadır: "Pey­gamberler arasında cennete en son girecek olan; krallığının büyük­lüğünden dolayı Süleyman olacaktır. Sahabe arasında en son gire­cek olan ise, zenginliğinden dolayı Abdurrahman b. Avf olacaktır".

Başka bir hadis-i şerifte ise şöyle buyrulmaktadır: "Süleyman b. Davud, cennete diğer peygamberlerden kırk güz sonra girecektir". Bu hususla ilgili olarak rivayet edilen hadislerde, cennete ilk gire­nin imtihan ve musibet ehli olacağı, imamlarının ise Eyyub Pey­gamber (as) olacağı bildirilmiştir. Çünkü o, imtihan ehlinin imamı­dır. 'Sabır kapısı dışında, cennetin bütün kapıları iki kanatlıdır.

Onun tek kanadı vardır. Ondan ilk giren de imtihan ehli olacaktır1. Bu babda rivayet edilen bütün hadislerde Eyyub Peygamber'in (as) Süleyman Peygambere (as) olan üstünlüğü teyid edilmektedir. Zi­ra o, imtihan ve dert ehlinin imamı, akıl sahipleri için bir ibret ve-öğüt, sıkıntı, musibet ve sabır ehlinin de önderidir.

Yukarıda anlattıklarımız, peygamberlerden bir kısmını diğerle­rinden üstün tutma maksadını gütmemektedir. Çünkü bizler, Allah Resulü'nden (sav) rivayet edilen bir hadis-i şerif ile bundan mene-dilmişizdir: "Peygamberleri birbirlerinden üstün tutmayın".[10] Ama Allah Teala, peygamberlerden bazılarını, bazılarından üstün kıldı­ğını haber vererek şöyle buyurmuştur: "O peygamberlerden bazıla­rını bazısından üstün kıldık". (Bakara/253)

Biz, Kur'an-ı Kerim'deki övgü ve senaların üstünlüğünü izhar ederek Eyyub (as) ve Süleyman (as) kıssalarında tekrar edilen sı­fatların batınını ortaya çıkarmak istedik. Bunu da Kelam-ı İlahi üzerindeki tefekkür ve tedebbürümüzün elverdiği Ölçüde yapmaya çalıştık. Elbetteki işin hakikati Allah Teala'nm sabık ilminde mev­cuttur ve O, her şeyin en iyisini bilen, hikmetçe en ileri olandır. Fa­kat biz, Allah Resulü'nün (sav) şu hadisine özenerek böyle bir istin-bata giriştik: "Kur'an'ı okuyun ve onun garip görünen yerlerini araştırın".

Ayrıca bunda, imtihan ve sabır ehlinin yüceltilmesi, kalplerinin takviye edilmesi, Allah Teala'nm onlar üzerindeki güzel nimetlerin anlatılması, gizli nimetlerinin izhar edilmesi, Kelam-ı İlahi'nin in­celiklerine dikkat çekilmesi, nefs ve dünya konusunda zühdün özendirilmesi, ahiret ve sabra teşvik, misal olmaya en layık olan ve peygamberleri misal alan imtihan ehlinin üstün tutulması sözko-nusudur. Yine bunda, imtihana tabi tutulan kulun, imtihana gös­terdiği sabır, Rabbinin hükmüne gösterdiği rıza ve O'nu razı ede­cek şeye teslimiyeti sebebiyle kendisine nimet verilen ve bu nimet­ler için Rabbine şükreden kuldan üstün tutulması sözkonusudur.

Bilindiği üzere nimetler, beşer tabiatına daha uygun iken, imti­han ve sıkıntılar ona tam ters ve nefs için de hoş olmayan şeyler­dir. Dolayısıyla böyle bir durumdaki kul, nefsine baskı yapmak ve ona meşakkat çektirmek zorunda kalır. Nefsin sevmediği şeyler, kul için daha hayırlı ve daha faziletlidir. Bu da ancak Allah Tea-la'dan gelecek bir sekine sayesinde mümkün olur. Sabretmek için, Allah Teala'nm güç vermesi ve inayetini esirgememesi şarttır: "Sabret, senin sabrın ancak Allah sayesindedir". (Nahl/127) Sabır makamının şerhi de böylece bitmiş oldu. [11]

 

 basa dön

 

Şükür  Makamının  Şerhi  Ve Şükür  Ehlinin  Sıfatları:

 

Şükür, Yakin makamlarının üçüncüsüdür. Allah Teala buyurdu ki: "Eğer şükreder ve inanırsanız, Allah size niye azap etsin?". (Ni­sa/147) Görüldüğü üzere Allah Teala, şükrü iman ile birlikte zikret­miş ve bu ikisinin birlikte varolmasını cehennem azabından kur­tarma vesilesi olarak bildirmiştir. Yine O, şöyle buyurmaktadır: "Şükredenleri mükafaatlandıracağız". (Al-i İmran/145)

Allah Resulü (sav) buyurdu ki: "Yemek yiyip şükreden, oruç tu­tup sabreden gibidir". [12] İbni Mesud da (ra) şöyle demiştir: Şükür, imanın yarısıdır. Allah Teala, müslümanlara şükrü emretmiş ve onu, zikirle beraber anmıştır: "Beni zikredin ki Ben de sizi zikrede­yim. Ve Bana şükredin ve nankörlük etmeyin". (Bakara/152) Zikir ise, şanı yüceltilmiş bir fazilettir. Allah Teala bunu beyan ederken de şöyle buyurmaktadır: "Muhakkak ki Allah'ı zikretmek, en bü­yüktür". (Ankebut/45)

Bu durumda, zikir ile birlikte anıldığı için şükür de en büyük faziletlerden biri olmaktadır. Allah Teala'nm şükür ile razı edilme­si, ikramının bolluğundan dolayı kullarının ifa ettikleri bir karşılık mesabesindedir. Çünkü Allah Teala'nm "Beni zikredin ki Ben de si­zi zikredeyim. Ve Bana şükredin ve nankörlük etmeyin". (Baka­ra/152) buyruğu, emrin tahakkuku ve şükrün ta'ziminden ötürü 'karşılık' mefhumundan çıkışı ifade etmektedir. Ayette 'Fa' harfi şart ve cezayı ifade ederken, önceki ibaredeki 'Kef harfi de misal-lendirmeyi ifade etmek içindir.

Buna göre 'Beni zikredin ki' diye başlayan kısım, "Size, sizden bir peygamber gönderdiğim gibi..." (Bakara/151) ayetiyle birleşti­rilmiş ve mana, mealen 'Size içinizden bir peygamber gönderdiğim gibi, Beni anın ki Ben de sizi anayım ve Bana şükredin' şeklinde düşünülmüştür. Araplar, gelecek için kullanılan 'Sevfe' kelimesi ye­rine 'Sin' harfi ile iktifa ettikleri gibi, 'Ke-misli=gibi' kelimesi yeri­ne de 'Kef harfiyle iktifa ederlerdi. Bu; şükür için çok büyük bir ta­zim olup ancak Allah Teala'yı bilen alimler tarafından idrak edile­bilir bir husustur.

Eyyub Peygamberin (as) kıssasıyla ilgili olarak şu hadis rivayet edilir: "Allah Teala ona vahyederek şöyle buyurmuştu: Ben, velile­rimden bir ödül olarak şükre razı oldum..". Allah Teala'mn "Onları saptırmak üzere Senin doğru yoluna oturacağım" (A'raf/16) buyru­ğunun tefsirinde de, 'şükür yolu'nun murad edildiği söylenmiştir. Buna göre, eğer şükür, Allah Teala'ya götüren bir yol olmasaydı, şeytan bu yolun üstüne oturarak onu kesmeye çalışmazdı.

Eğer Allah Teala'ya hakkıyla şükreden kul O'nun habibi olma­saydı, lanetli İblis Allah Teala'ya karşı çıkarken şöyle demezdi: "Ve onların çoğunu şükredenlerden bulmayacaksın". (A'raf/17) Allah Teala da bu meyanda şöyle buyurmuştur; "Ve kullarımdan şükre­den bir azınlık". (Sebe/13); "İblis'in onlar hakkındaki zannı doğru çıktı ve müminlerden bir topluluk dışında ona uydular". (Sebe/20) Allah Teala sevabın ziyadesini de, şükür ile kesinleştirmiş ve bun­da hiçbir şeyi müstesna kılmamış tır.

Allah Teala, yalnız şu beş hususu müstesna tutmuştur: Zengin kılma, duaya icabet, rızık verme, mağfiret etme ve tevbeleri kabul etme. Allah Teala buyurdu ki: "Allah sizi dilediğinde lütfü ile zen­ginleştirecektir". (Tevbe/28); "Yalnız O'na dua edersiniz de, dilerse O, feryada geldiğiniz belayı üzerinizden kaldırır". (En'am/42); "O, dilediğine rızık verir". (Bakara/212); "O, dilediğine mağfiret eder". (Feth/14); "Sonra Allah, bunun akabinde dilediğinin tevbesini ka­bul eder". (Tevbe/27) Şükürden doğan sevabım ise, istisnasız olarak zikretmiş ve şöyle buyurmuştur: "Eğer şükrederseniz, size daha zi­yadesini veririm". (İbrahim/7)

Şükreden kişi (=şâkir) Allah Teala'mn ziyade lütfuna mazhar olurken çok şükreden (=şekûr) kişi ise, bu lütfün son noktasına ulaştırılır. Şekûr, az da olsa Allah Teala'dan gelen herşeye fazlasıy­la şükreden kimsedir. Onun şükrü, sürekli tekerrür etmektedir. Birşey için yapılan övgü ve sena da nimet sayılır. Bu da Rubûbiyet ahlakının esaslarından biridir. Çünkü Allah Teala, çok şükreden kimseye, kendi ismini layık görmüştür. Ziyade lütuf, nimet sahibi­ne kalmış olup bunu dilediği kuluna verir. Allah Teala tarafından verilen bu ziyade lütfün en faziletlisi, güzel bir yakin ve sıfatların müşahedesini temin etmesidir.

Allah Teala tarafından bahşedilen ziyade lütfün başı, verilen ni­metleri, nimet sahibinden gelen nimetler olarak görmek ve bunlar­la ilgili olarak bütün güç ve engellemenin Allah Teala'mn elinde ol­duğunu bilmektir. O'nun ziyade lütfunun ortası ise; halin devamı, kulun ibadet ve hizmeti sürdürme sidir. Allah Teala tarafından şük­reden kula lütfedilen ziyade, ahlak olabileceği gibi çeşitli ilimler de olabilir. Veya ahirette verilecek fazla bir mükafaat ya da dünyadan ayrılırken nasip edilecek metanet de olabilir.

Allah Teala şükrü, cennet ehlinin sözlerinin açılışı ve temenni­lerinin de hitamı kılarak şöyle buyurmuştur: "Bize vaadinde doğru söyleyen Allah'a hamdolsun". (Zümer/74); "Sözlerinin sonu da 'Hamd alemlerin Rabbine olsun' demeleridir". (Yunus/10) Eğer şü­kür, ameller arasında Allah Teala'ya en sevimli gelen olmasaydı, onu cennette de eda etmelerini istemezdi.

Eyyub Peygamberin (as) münacaatmda şöyle bir ifade nakledi­lmiştir: 'Allah Teala ona sabredenler sıfatında -ki onların varacakla­rı yer Darü's-Selam'dır- şöyle vahyetti: Oraya girdiklerinde, kendile­rine şükrü ilham ederim ki o, sözlerin en hayırlısıdır. Şükrettikleri anda da onlara olan lütfumu arttırırım. Beni düşünmeleri halinde de kendilerine ziyadesiyle veririm. Bu da lütfün nihai sınırıdır1.

Şükrün başı, nimetlerin Allah Teala'dan geldiğini bilmektir ki O'ndan başka ilah yoktur, bu nimetleri verme noktasında tek olup ortağı olmadığı gibi, bunları vermek için kendisine yardım eden de yoktur. Bütün şeylerin varlığından önce varolan Tek Allah, hiç bir şeyde yardımcı ve ortağa ihtiyaç duymadığı için bütün bunların Za-tı'ndan nefyetmiştir. Varlığı da yokluğu da veren O'dur ve bu ikisi Allah Teala'mn emriyle kullar için cari olurlar.

O, bunu teyid ederek şöyle buyurmuştur: "Onların, her ikisinde de bir ortaklığı yoktur, Allah'ın, onlardan bir yardımcısı da yoktur". (Sebe'/22) Ayette geçen 'şirk' kelimesi, ortak ve karışma manasın­da, 'Zahir' kelimesi ise yardımcı manasmdadır. Allah Teala, daha sonra şöyle buyurmuştur: "Sizde nimet namına ne varsa hep Al­lah'tandır. Sonra sıkıntı dokununca Allah'a feryat edersiniz". (Nahl/53) Yine o şöyle buyurmuştur: "Eğer Allah sana bir kötülük dokundurursa, onu O'ndan başka giderecek olan yoktur. Eğer sana bir iyilik nasip ederse bil ki O, herşeye Kadir5dir". (En'am/17)

Allah Teala, bir cümle nimeti saydıktan sonra bunları kendi Za-tı'na izafe ederek şöyle buyurmuştur: "Göklerde ve yerde ne varsa, hepsini kendisinden (bir lütuf olarak) emrinize verdi". (Casiye/13) Yine O, şöyle buyurmuştur: "Gizli ve açık olarak nimetlerini size bol bol vermiştir". (Lokman/20)

Sebepler sıhhatleri, vasıtalar da sübûtları ile varolurlar. Bu ni­metler ise, Allah Teala'nm hüküm ve hikmetleridir. O'nun vergisi­nin şartları ve verilenin eserleri, bunların hükmüne ve yaratılma­sına tesir edemez. Bunlar hükme demedikleri gibi yaratma sıfatına da sahip değillerdir. Kendileri mahkum olan şeyler nasıl hüküm verebilirler? Kendileri yaratılmış olan şeyler nasıl birşey yaratabi­lirler? Neticede Allah Teala'dan başka hüküm veren yoktur. Ve O, hiç kimseyi hükmüne ortak etmez.

Ayetin, Şamlılar nezdindeki bu kıraati daha makbuldür. Çünkü bu kıraata göre emir sigası gündeme gelmektedir. Onlar, şirkle il­gili fiili 'Ta' harfi ile okumuş, sondaki 'Kef harfini de sükun ile kı­raat etmişlerdir. Buna göre mana; 'Allah Teala'ya, hükmünde ortak koşma!' şeklinde olmaktadır. Sebepler Hakkın hükümleri ve O'nun hikmetlerinin vasıtalarıdır.

Nimet verenin, nimette müşahede edilmesi ve vergi sahibinin bahşettiği şeyde zuhur etmesi, nimet ve vergiyi O'ndan bilmeniz için elzemdir. Bu da kalbî şükürdür. Çünkü şükredenler nezdinde şükür; kalp ile bilmektir. Şükür, dil ile ifa edilecek bir fiil değildir. Rivayete göre Allah Resulü de (sav) şükrün ahirete dair bir mal olarak kazanılıp biriktirilme sini, dünyada mal kâzâhip biriktir­mekten daha hayırlı bir karşılık olduğunu haber vermiştir.

Sevban (ra) ve Ömer b. Hattab'dan (ra) şu hadis rivayet edilmiş­tir: "Mallar hazineye indirildiği zaman Ömer (ra), 'Hangi malları edinelim?' diye sordu. Allah Resulü de (sav) şöyle buyurdu: Sizden biri, zikreden bir dil ve şükreden bir kalp edinsin"[13]

Musa (as) ve Davud Peygamberle (as) ilgili olarak şöyle bir ri­vayette bulunulmuştur: Onlar, şöyle derlerdi: 'Ey Rabbim, Sana nasıl şükredebilirim? Ben Sana, ancak nimetlerden bir diğeri ile şükredebilirim'. Bu sözün başka bir rivayetinde ise şu ifade yeral-maktadır: 'Sa-na şükrüm de, yine şükcrü gerektiren diğer bir nimet­le olur1. Allah Teala da onların bu sözü üzerine şöyle vahyetmiştir: 'Bunu bilmeniz bile, Bana şükretmeniz demektir'. Başka bir riva­yette ise şu ifade yer almaktadır: 'Nimetlerin Ben'den olduğunu bil­diğin zaman, Ben de senden bunu bir şükür olarak kabul ederim'.

Dille yapılan şükür, Allah Teala'yı en güzel şekilde övmek, hamd ve medhini arttırmak, nimet ve ikramlarını daima anlat­mak, iyilik ve ihsanlarını sürekli nakletmekle olur. Malik olanı, memluk olana şikayet etmemek, izzet sahibi Ma'bud'u zelil bir ku­la serzenişle anlatmamak da şükrün edasmdandır. Bir hadiste de şu olay nakledilmiştir: 'Allah Resulü (sav) bir kişiye 'Nasıl sabah­ladın?' diye sormuştu. O da, İyi' demişti. Bunun üzerine Allah Re­sulü (sav) soruyu tekrarlamıştı. Adam yine 'İyi' deyince, soruyu üçüncü kez tekrarladı ve 'Nasılsın?' diye sordu. Adam, yine 'İyiyim, Allah'a hamd ve şükrederim' dedi. Bunun üzerine Allah Resulü (sav), 'Senden söylemem istediğim buydu' buyurdu". Yani Allah Re­sulü (sav) adama, hamd ve şükürü söyletebilmek için bu kadar ıs­rarla sormuştu.

Selef-i Salih de (ra), karşılaştıkları zaman birbirlerine hal ve ha­tırlarını sormak suretiyle, hamd ve şükrü paylaşmak isterlerdi. Al­lah Teala'nm hamd ile zikrine sebep olmak suretiyle bunun sevabı­na da iştirak ettiklerine inanırlardı. Rabbinden yakındığını ve hali­ni sorduğunuz zaman Allah Teala'nm kazasından hoşnutsuzluğunu ifade edeceğini bildiğiniz kimseye de halini sormamanız doğru olur. Çünkü bu tür bir soru, onun cehalet ve serzenişinin vebaline katıl­mak olacaktır. Kul için; Zatının misli olmayan ve herşeyi yed-i kud­retin debulunduran Rabbini, hiçbirşeye gücü yetmeyen basit ve zelil bir kula şikayet etmek ne kadar da büyük bir kabahattir!

Allah Teala'dan gelen en küçük bir nimete dahi şükretmek, şü­kürden sayılır. Çünkü Habib Teala'dan gelen şey, az da olsa bunu müdrik olan kulun gözünde çok büyüktür. Aynı zamanda Allah Te­ala eşsiz bir hikmete sahip olduğu için, nimeti daraltmasının veya kesmesinin de bir hikmeti olsa gerekir. Kul, O'nun hikmet ve kud­retini iyi bildiği zaman; verme kudretine rağmen nimeti engelleme­sindeki hikmet yönünü de bilir ve bu engellemenin de aynı zaman­da bir vergi olduğunu görür. Neticede de, nimetin engellenmesi ve­rilmesiyle bir olduğu gibi, verilen az şey de çok olur.

Kul; engelleme karşısında duyulan sabır ve zillet hislerinin, as­lında izzet ve şeref olduğunu bilmelidir. Bu, ulema nezdinde kullar­la ululanma ve onlarla şereflenme gayretinden çok daha faziletli ve değerli bir haldir. Kullara tamah edip onların önünde zeliî olmak, Allah Teala'nm kulu olan bir varlığa şeref borçlanmak, zelil biri önünde zillete düşmek gibidir. Halbuki Aziz olan Allah Teala karşı­sında zillet hissetmenin güzelliği, sevgilinin karşısında zelil olma­nın güzelliğine benzer.

Zelil birinin karşısında zillete düşmenin çirkinliği ise, düşman karşısında zillete düşmenin çirkinliğine benler. Allah Teala da bu manada şöyle buyurmuştur: "Allah dışında taptıklarınız size rızık vermeye muktedir olamazlar. Rızkı Allah'dan isteyin ve O'na iba­det edin". (Ankebut/17) Yine O, bu manada başka bir ayette şöyle buyurmaktadır: "Allah dışında taptıklarınız da sizler gibi kullar­dır.". (A'raf/194) İbadet, hizmet etmek ve zilletle itaat etmek mana-smdadır.

Sıkıntılı bir kul, ihtiyaç ve yokluğunu, onu giderebilecek olan Rabbinden başkasına açmamalıdır. Çünkü O, herşeyi bildiği ve herşeyden haberdar olduğu için kulunun derdini halledecektir. O, onu devamlı duymakta ve bulunduğu hali yakından görmektedir. Neticede ona uygun olanı da en iyi O bilmektedir. Allah Teala, bu manada şöyle buyurmuştur: "Eğer Allah rızkı kullarına yaysaydı, yeryüzünde azgınlık yaparlardı". (Şura/27)

Yakin sahibi olan kul; rızkın verilmesi ve bollaşmasında şükret­tiği gibi, daraltılması ve engellenmesi halinde de şükretmen, kal­biyle de bu yakini şehadete sahip olmalıdır. Şunu da bilmelidir ki, onun sıfatı; kulluk, hükmü ise kulluk hükümleridir. Mahkum oldu­ğu hükümler ise Rubûbiyet hükümleridir. Allah Teala üzerinde hiç­bir hak iddia edemez.

Allah Teala ise, onunla ilgili her türlü hakkın sahibidir. Çünkü kul, Allah'ın yapması ve yaratması neticesinde ortaya çıkan bir varlıktır. Alemlerin Rabbi, onun Yaratıcısı ve Malikidir. Kul, bu şe­hadete sahip olduğu zaman herşeyin Allah Teala'ya ait olduğunu görerek O'ndan gelen en küçük şeye dahi rıza gösterir. Allah Teala üzerinde bir hakkı bulunduğunu asla iddia etmediği gibi, O'nun ta­rafından verilen hiçbir şeye de kanaatsizlik göstermez. Bunların da ötesinde, Rabbinden hiçbir şey talep etmez.

Allah Teala'yı devamlı zikretmek, hamd-ü senada bulunmak, nimetlerini sürekli anlatarak hayırla anmak, dil ile yapılan şükür­den sayılır. Çünkü şükür kelimesinin sözlük anlamı, açıklamak ve izhar etmektir. Mesela 'Kesüra ve şekere' denildiği zaman, sıkıntı­ları giderilen kimsenin bu halini izhar etmesi kasdedilir. Dolayısıy­la Allah Teala'nm nimetlerini sürekli anmak ve anlatmak da bun­ları açıklamak anlamında dille yapılan şükrü ifade etmektedir.

Bu meyanda Allah Resulü'nden (sav) rivayet edilen şu hadisi zikredebiliriz: "Zikirler arasında hiçbiri hamd kadar katlanarak se-vaplandırılmaz". Allah Resulü (sav) başka bir hadisinde de şöyle buyurmaktadır: "Kim 'Sübhanallah' derse, on hasenesi olur. Kim 'La ilahe illallah' derse, yirmi hasenesi olur. Kim de 'elhamdü lillah' derse, otuz hasene yazılır". Burada hamdın Tevhid'den daha üstün tutulduğu gibi bir mana çıkarılmamalıdır. Aslolan, şükür ehlinin Allah Teala nezdindeki makamının yüksekliğidir. Allah Teala da Kitabı'na 'Hamd' kelimesi ile başlamıştır.

Bu konuda rivayet edilen bir hadis-i şerifte Allah Resulü (sav) şöyle buyurmaktadır: "Hamd, Rahman'ın ridasıdır". Başka bir ha­diste ise şöyle buyurduğu rivayet edilmektedir: "Zikrin en hayırlısı 'La ilahe illallah, duanın en hayırlısı ise 'elhamdü lillahi Rabbil-âlemîn'dir".[14]

Şükrün, kulun kalbinde güçlenerek ona hakim olması ise, kalp­le şükrü ifade eder. Allah Teala'nm kulun şükrünü kabul etmesi ise, ona gizlediği şeyleri açığa çıkarması, ilim ve kader namına ona perdelediği hususları izhar etmesidir. Bu da, kul için bir ziyade olup bunun sayesinde Allah Teala'yı daha iyi bilerek müşahedenin yükseklerine çıkar. Bütün bunlar, şükür meihumundaki açığa çı­karma ve izhar etme manasına raci olan faziletlerdir.

Lütufda bulunan ve nimetler bahşeden Allah Teala'ya uzuvlar­la şükretme hususuna gelince, bu da şöyle olur: Uzuvlarla şükre­den kul, Rabbinin verdiği nimetle yine O'na karşı gelip günah işle­yemez. Aksine O'nun verdiği nimetlerin yardımıyla O'na en güzel şekilde itaat etmeye çalışır. O'nun nimetlerinden aldığı güçle O'na karşı günah işlememelidir. Böyle yapması durumunda, Allah Tea-la'nm nimetlerine nankörlük etmiş ve küfranda bulunmuş olur.

Allah Teala da bu meyanda şöyle buyurmuştur: "Allah'ın nime­tini küfran ile değiştirenleri görmedin mi?". (Ibrahim/28) Burada gizlenen bir mana vardır ki, delilinin açıklığından dolayı bunu an­layabiliriz: Allah Teala o kullarına nimetler vererek kendisine ita­at etmelerini emretmiştir. Ama onlar, kendisinekarşı çıkarak bu ni­metlerden aldıkları güçle O'na isyan etmişlerdir. Bu ise, onların kendilerine emredileni değiştirmeleri demektir.

Benzer bir gizli manayı, şu ayet-i kerimede de görmekteyiz: "Rızkınızı, O'nu yalanlamak mı kılıyorsunuz1?". (Vakı'a/82) Burada da murad edilen mana, rızkınızın şükrünü O'nun peygamberlerini yalanlayarak mı eda ediyorsunuz? şeklindedir. Görüldüğü gibi bu ayette de hazif vardır. Allah Resulü (sav) bu ayeti, açıklayarak ve tefsir ederek okumuştur: Rivayete göre O, ayetin tefsirini 'Şükrü­nüzü yalanlayarak mı eda ediyorsunuz?' şeklinde okumuştur.

Bu manada Allah Teala'nın bir başka buyruğu da şu ayet-i ke­rimedir: "Kim, kendisine geldikten sonra Allah'ın nimetini değişti­rirse (bilsin ki) Allah, cezalandırması çok sert olandır". (Baka­ra/211) Yani Allah Teala, nimetine küfranda bulunan, onun saye­sinde günah işlemek suretiyle şükrünü zayi eden kimse, Allah Te­ala tarafından çok ağır biçimde cezalandırılacaktır.

Allah Teala'nın bir diğer buyruğu da şu ayet-i kerimesidir: "Eğer küfre düşerseniz, Benim azabım çok çetindir". (İbrahim/7) Ayetin tefsirinde denildi ki: Eğer nimetlerime nakörlük ederek on­ları inkar ederseniz.. -Allah Teala'nın azabı; dünyada o nimetin be­la, aşağılanma ve zilletle değiştirilmesi şeklinde olabilir.- Azap, "Çünkü (cehennemin) azabı bir helaktir" (Furkan/65) ayetinde de ifade edildiği üzere ahirete tecil edilmiş de olabilir. Bu ayete göre Allah Teala kullarından nimetlerine karşı şükür talep etmiş ama onlar, bu karşılığı verememişlerdir. Bu durumda da nimetlerinin bedelini onlara borç olarak vermiş kabul edip kendilerini cehenne­me hapsederek cezalandıracaktır.

Allah Teala buyurdu ki: "Gizli ve açık olarak nimetleri üzerini­ze bol bol akıtmıştır". (Lokman/20) Yine O, şöyle buyurmuştur: "Günahın açığını da gizlisini de bırakın". (En'am/120) Burada, sö­zü dinleyen akıl sahiplerine şöyle bir uyan yapılmaktadır: Öğüt alın ve nimetin zahirinin şükrüne binaen günahın zahirini terke-din. Sonra da, gizli nimetlerin şükrünü eda etmek babında güna­hın gizlisinijie terkedin.

Zahiri nimetler, insanın bedeninde görülen sıhhat^ve~"âflyetle, mal mülk bakımından yeterliliktir. Zahiri günahlar ise, nefsin heva ve arzuları istikametinde uzuvlar tarafından yapılan fiillerdir. Ba­tıni nimetler, kalplerin sıhhati ve niyetlerin selametidir. Batıni gü­nahlar ise günahda ısrar, sû-i zan ve sû-i niyet gibi kalbi fiillerdir.

Mutarraf b. Abdullah şöyle demiştir: Afiyette olup şükretmem, imtihan edilip de sabretmemden daha sevimlidir. Çünkü afiyet ma­kamı, selamete daha yakındır. O, işte bu sebeple şükür halini sabır haline tercih etmiştir. Çünkü sabır, imtihan ehlinin halidir.

Benzeri bir söz Hasan el-Basri'den de (ra) rivayet edilmiştir: Şükürle geçen afiyette ve sabırla geçen imtihanda hiçbir kötülük yoktur. Nimet verilen nice kimse vardır ki şükredici değildir. İmti­han edilen niceleri de vardır ki, sabırlı değildir. Allah Resulü'nden de (sav) bu manada şu hadis-i şerif rivayet edilmiştir: "Afiyet ver­men benim için daha sevimlidir". O, Ali'ye de (kv), hastalığı esna­sında sabır niyaz ettiği zaman şöyle demiştir: "Allah Teala'dan im­tihan niyaz ettin. O'ndan afiyet niyaz et".[15]

Salih ameller de şükrün ifadesi olarak görülür. Allah Teala ve Resulü (sav), nimet verilen kimsenin eda ettiği şükrü amel mefhu­muyla tefsir etmişlerdir. Nitekim Allah Teala şöyle buyurmaktadır: "Ey Davud ailesi, şükür için amel edip çalışın". (Sebe713) Allah Re­sulü'nden de (sav) bu meyanda şu hadis nakledilmiştir: "O, ibadet ve amellerdeki gayretinden dolayı ayakları şiştiği için siteme uğra­dığı zaman şöyle buyurmuştu: 'Çok şükreden bir kul olmayayım mı?![16]Yine O, şunu haber vermiştir ki; nefsle mücahede ve Allah Teala'ya güzel amellerle yaklaşma, kulun şükrü ve nimet verenin mükafaatıdır.

Ulemadan bir zat şöyle demiştir: Kalp ile şükür; nimetlerin, başka birinden değil sadece nimet sahibi Allah Teala'dan geldiğini bilmektir. Ameli şükür ise, Allah Teala'mn nasip ettiği her amelden sonra buna şükür olarak ikinci bir amelde bulunmanız dır. Buna gö­re şükür; amellerin devamlılığıyla irtibatlı olmaktadır.

Ariflere göre şükrün başı; Allah Teala'mn nasip ettiği nimetler­den biriyle O'na isyanda bulunup nimeti nevaya teslim etmemek­tir. Şükür ehlinin eda ettikleri şükre gelince; bu, sahip olunan bü­tün nimetlerle Allah Teala'ya itaat ederek, hepsini O'nun yoluna seferber etmektir. Bu, bütün kulların şükrüdür.

Şükrün özü ve hakikati, takvadır. Takva, Allah Teala'mn kulla­rına emrettiği bütün ibadetleri ihtiva eden bir mefhumdur. Bunu da şu ayet-i kerimede görmekteyiz: "Ey insanlar! Sizi ve sizden ev­velkileri yaratmış olan Rabbinize ibadet ediniz, umulur ki takva sahibi olursunuz". (Bakara/21) Allah Teala, bundan sonra takva ile şükrün hakikatini ifade ederek, takvanın bizatihi şükür olduğunu bildirmiş ve şöyle buyurmuştur: "Allah'dan korkunuz, umulur ki şükredersiniz". (Al-i İmran/123)

Şükürde, iki müşahedeye dayanan iki makam vardır. Bu ikisin­den üstte olanı, 'Çok şükreden=Şekûr' makamıdır. Bu makamda yeralan kul, sıkıntı, bela, zorluk ve imtihan hallerinde dahi şükre­der. Bu mertebeye gelebilmesi için de, bütün olumsuzlukları şükre-dilmesi gereken nimetler olarak görebilme seviyesine yükselmesi şarttır. Bu da, yakini imanındaki sadakat ve zühdündeki ihlas ile mümkün olur. Bu, Rıza makamlarından biri olup aynı zamanda Muhabbet hallerinden birini ifade eder. Allah Teala, peygamberi Nuh'u (as) bu sıfat ile zikrederek şöyle buyurmuştur: "Muhakkak ki o, çok şükreden (şekûr) bir kul idi". (İsra/3) Ayetin tefsirinde de şöyle denilmiştir: Nuh Peygamber (as), hayır-şer, yarar-zarar de­meksizin her halinde Rabbine şükreden bir kuldu.

Bu babda Allah Resulü'nün (sav) şu hadisi rivayet edilmiştir: "Kıyamet günü bir tellal çıkarak şöyle seslenir: 'Çok hamdedenler ayağa kalksın!' Bunun üzerine bir zümre ayağa kalkar. Onlara bir sancak verilir ve cennete girerler. 'Çok hamdedenler (=Hammâd olanlar) kimlerdir?' diye sorulur. Bunun üzerine, 'Bulundukları her halde Rablerine şükredenlerdir5 denilir". Bu hadisin başka bir laf­zında ise şu ifade yeralır: 'Varlıkta ve yoklukta..'.

Ulemadan bir zat ise, Allah Teala'mn "Nimetleri zahiri ve bati­ni olarak üzerinize bol bol yağdırdı" ayetinin tefsiriyle ilgili olarak şöyle demiştir: Zahiri nimetler, zenginlik, sıhhat ve afiyettir. Batı­ni nimetler ise, fakirlik ve diğer musibetlerdir. Çünkü bunlar, ahi-ret nimetleridir. Allah Resulü de (sav) bunu teyid ederek şöyle bu­yurmuştur: "Hayat, ancak Ahiret hayatıdır" [17]

Şükrün ikinci makamı ise; kulun, kendinden daha aşağıda olan­lara bakması, din ve dünya bakımdan üstün kılındığı kimseleri gör­mesidir. Böylelikle kalbinin ve dininin selametiyle, diğerlerinin im­tihan edildikleri belalardan affedilişinden ötürü Allah Teala'mn kendi üzerindeki nimetini ta'zim eder. Aynı şekilde diğerinin muh­taç edildiği dünya malından da kendine yetecek kadar sahip kılın­masından ötürü Rabbinin nimetini yüceltir. Bütün bunlar için Rab­bine şükreder, sonra da dini hali bakımından iman ilmi ve sağlam yakini ile kendinden üstün kılınmış olan kullara bakarak kendi nef­sine kızıp onu aşağılar ve kendinden daha yukarıda gördüğü kişinin halleriyle rekabet ederek ona yetişmeyi arzular. Bu durumda olan bir kul, şükür ehlinden sayılarak, övülenler zümresine dahil olur.

Bu manada Allah Resulü'nden de (sav) şu hadis-i şerif rivayet edilmiştir: "Dünyevi bakımdan kendinden aşağıdakine, dini ba­kımdan da kendinden yukarıdakine bakan kişi Allah Teala tarafın­dan sabreden ve şükreden olarak yazılır"[18] Bu hadisi Rıza maka­mında şerhettiğimiz için burada tekrar izah etmeyi doğru görmü­yoruz. Kulu, şükür ehli araşma sokan her sıfatta, kulun makamı şükür olur. Eğer nimete küfranda bulunursa, bunun zıddını yap­ması gerekir. Çünkü küfran, şükrün zıddıdır.

Nimetlerin en büyükleri, şu üçüdür ki bunları bilmeyen kişi, şükrüzayi etmiş sayılır. Bunları bilmek ise, arifler için şükür ifade eder. Bu üç büyük nimetin ilki; Allah Teala'mn izzet ve kudretiyle kulların gözlerinden gizlenmiş olmasıdır. Eğer O, kullarına zahir olsaydı işleyecekleri her günah küfür olurdu. Kendilerine yasaklanan ma'siyetler bir sivrisinek kanadı kadar dahi olsun eksütilmezdi.

Allah Teala, bütün sıfatlarıyla zahir olduğu zaman kulların gü-nahdan imtina etmeleri de çok güç olurdu. Bu, gaybun sırlarının ar­kasında olan bir husustur. Şu var ki, müşahedenin hürmetini çiğ­nemelerinden ötürü insanların çoğu O'nunla karşılaşmayı inkar ederlerdi. Ayrıca halihazırda gaybi olarak iman ettikleri için nail oldukları ulvi mertebelere ve övgülere de, asla nail olamazlardı. Çünkü bu derecelere ulaşmalarının sebebi olan gaybi iman, Allah Teala'mn müşahede edilmesi halinde ortadan kalkacaktır.

İkinci büyük nimet, kaderin ve mucizevi ayetlerinin halkın umumundan gizlenmiş olmasıdır. Bunlar, gaybi sırlar, kulların sa­lah sebebi, din ve dünya işlerinin istikamet bulma vesilesidir. Eğer kullara zahir kıhnsalardı, onların küçük günahları, mucizeleri ya-kinen görmelerinden ötürü büyük günahlara dönüşür, iyi amelleri için misline katlanan sevapları da asla katlanmazdı. Çünkü hali­hazırda gaybi olarak iman ederek amel ettikleri için katlanan bu sevaplar, mucizelerin açıkça müşahede edilmesinden sonra katla­namaz.

Üçüncü büyük nimet ise, kulların ecellerinin kendilerinden giz­lenmiş olmasıdır. Eğer ecellerini bilmiş olsalardı hayır ve şer bakı­mından amellerini zerre mikdarı arttıramaz ve eksiltmezlerdi. Çünkü Allah Teala'mn onlardan talep ettiği ameller çok daha ağır olurken, haklarındaki delillerin kesinleşmesi de çok daha zorlayıcı olurdu. Allah Teala, bilmedikleri bir ecellerinin olmasını onlar için bir mazeret kılmış ve beklemedikleri bir yerden gelecek eceller ta­yin ederek onları düşünmüştür.

Allah Teala'mn, bütün kulların kusur ve kabahatlarını örtmesi de, onlara olan nimetinin inceliklerindendir. Böyle yapmak suretiy­le onların kabahatlarını birbirlerinden, ulema ve salihlerin gözle­rinden gizler. Eğer böyle yapmamış olsaydı hiçbiri kabahatlan or­tada olan kişiye bakmazdı. Yine O, salihleri ve velileri de onlardan gizlemiştir. Eğer bu kimselerin işaret ve alametlerini herkese izhar etmiş olsaydı, herkes bunları tanır ve cahiller dahi, onların Allah Teala'mn velayetine mazhar olduklarını yakinen bilirlerdi. Böyle olduğu zaman da, onlara ihsanda bulunanların sevapları boşa gittiği gibi, amellerinin kabulünden de mahrum olurlardı. Onlara kö­tülük edenlerin yaptıkları da boşa giderdi.

Allah Teala'mn bunları perdelemesi ve gizlemesi;, amel sahiple­rinin hayır ve şer namına yaptıkları amelleri, rica ve ümit üzere, ahiretle ilgili olarak hüsn-ü zan ile yapmalarını temin etmesi bakı­mından mühimdir.

Allah Teala'mn velilerine ve salih kullarına eziyet edenlerin ce­zaları da, onların Allah katındaki mühim mevkileri ve kıymetleri izhar edilmediği için tehir edilecektir. Bunun gizlenmesinde, salih­lerin nefsleri bakımından da çok büyük nimetler mevcuttur. Böyle­likle dinlerinin selametini temin edecek, fitneye de mümkün oldu­ğunca az maruz kalacaklardır.

Tabii onların kıymetlerini bilmeyen cahillerin yaptıkları renci­de edici hareketler ve Allah Teala'mn hükümlerini onlar sebebiyle hafife almaları da, bir nevi perde arkasından yapıldığı için bu ze­vata çok zarar vermeyecektir. Bu da kullarına çok bahşedici olan Allah Teala'mn nimetlerinden bir lütuftur.

Bu mevzuda rivayet edilen kudsi bir hadiste Allah Teala'mn şöyle buyurduğu rivayet edilir: "Kim Benim velilerimden birine ezi­yet ederse, Bana savaş için meydan okumuş demektir. Ben de veli­min intikamını alır ve ona yardımı Zatımdan başkasına bırak­mam".[19] Gizliliğinden dolayı şükrü gerektirdiğini ifade ettiğimiz bu nimetler hakkında İmam Cafer-i Sadık da (ra) şöyle demiştir: Allah Teala üç şeyi, üç şeye saklamıştır:

Rızasını taatine; dolayısıyla taatiyle ilgili hiçbir işi hor görme­yin. Çünkü o, Allah Teala'mn rızasını mucib olabilir.

Gazabını da günahlarına; dolayısıyla günahlanyla ilgili hiçbir işi hor görmeyin. Çünkü o, Allah Teala'mn gazabını mucib olabilir.

Velayetini mümin kullarına saklamıştır; Dolayısıyla onlardan hiçbirini hor görmeyin. Çünkü o, Allah Teala'mn velilerinden biri olabilir1. Böyle biri, nübüvvetini bilmediği bir peygambere eziyet eden kimseye benzer. Allah Teala, o kimseyi peygamber olarak gön­dermeden önce, ona eziyet eden kimseye onun peygamberliğini bil­dirmemiş olabilir. Böyle birinin günahı, elbette eziyet ettiği kişinin peygamber olduğunu bile bile eziyet eden kimsenin günahı gibi olmaz. Çünkü nübüvvet çok yüce bir makam olup hürmetin azamisi­ne layık olan bir mertebedir.

Şükür ehli için iki yol vardır. Bunlardan biri, diğerinden daha üstündür. Bu yolların ilki, rica ehlinin şükrüdür. Bunlar, şahid ol­dukları zahiri nimetlere bakarak bunların tamama erdirilmesi noktasında Allah Teala'dan ümitvâr ve ricacı olup hüsn-ü muame­lede bulunanlardır. Bunların hali, hayırlı işlerde ve salih ameller­de acele edip birbirleriyle yarışmaktır. Bu hallerinin sebebi ise; Al­lah Teala'nm diğer insanlar dışında kendilerine mahsus kıldığı ni­metleri müdrik olmalarıdır.

Şükür ehlinin ikinci ve daha üstün olan yolu ise, Korku ehlinin şükrüdür. Bu hale sahip olanlar, kötü bir son ile vefat etmekten ve Allah Teala'nm sabık hükmüyle, ahirette çile ve azaba düçâr ol­maktan korku duyan kimselerdir. Onların bu korkusu, Allah Tea­la'nm kendilerine bahşettiği iman vergisiyle seviniyor olmalarının da delilidir. Onların bu sevinçleri, İslam'ın kalplerindeki büyük ve eşsiz yerine delalet eder.

Onların bu halleri sebebiyle, Allah Teala'nm üzerlerindeki ni­meti de gözlerinde çok büyümüştür. Korku ehlinin işte bu hakikat-lan bilmesi, onların şükrünü ifade eder. Korku ve endişe, Rızık ve­rene karşı şükürlerinde, kendileri için bir şükretme şekli haline gelmiştir. Allah Teala, bunu da bir nimet kılmıştır. O'nun "Al-lah'dan korkan ve Allah'ın nimet verdiklerinden iki kişi dedi ki.." (Maide/23) buyruğunda olduğu gibi, her nimet de şükür gerektirir. Bir müfessir ayette bahsedilen iki kişi için, 'Allah Teala'nm korku ile nimetlendirdiği iki kişi' olarak tefsir etmiştir. Ayetin tefsiriyle il­gili iki görüşten birisi budur.

Kul, Rabbine şükretmese de Allah Teala, izzet ve celal sahibi olarak bu sıfatlar ve sıfatlarını teşkil eden ahlak üzeredir. O'nun ahlakı, sonsuz bir ikrama ve cömertliğe sahiptir. O'nun lütuf ve hil-mi de sonsuzdur. Dolayısıyla bu güzel ahlak ve eşsiz sıfatlara sahip olan Hak Teala, kulları tarafından Zatı ile şükre layık olup sırf ni­met ve fiillerinden ötürü şükre müstehak değildir.

İşte bu da muhabbet ehlinin zikridir. Çünkü O, bu ahlak ve sıfat­lardan başkalarına sahip olmuş olsaydı, Zatı'nı bunlar sayesinde bi­len ariflerin bizzat O'nu görmeleri gerekirdi. Eğer böyle olsaydı, kullar ne yaparlardı, ellerinden ne gelirdi? Netice itibarıyla hamd da O'nadır, şükür de yalnız O'nun içindir. Çünkü şükre de, hamde de tek ehil ve layık olan O'dur. Hamd ve şükür, yalnız O'nun Zatı, Zatı'mn yüceliği ve izzetinin celali için olmalıdır. Çünkü O, her zaman olduğu gibi ilelebed de, bu güzel sıfatlar, kemal-i ahlak ve en yüce misaller üzere olmaya devam edecektir. Bunu bilmek de, ariflerin şükrüdür.

O'nun müşahedesi ise, Mukarrebun'un şükrüdür. Onların şük­rü, Allah Teala'nm yalnız yüce Zatı içindir. Onların duaları, hamd ve tesbihden ibarettir. Amelleri ise Azim ve Celil olan Allah Teala'yı tazim ve yüceltmekle sınırlıdır. Bütün niyazları ise, O'nun sıfatla­rının kendilerinde tecelli etmesi, Zatı'yla ilgili müşahedelerden bir pay alabilmektir. Bunlar da, anlatılamayacak haller ve akli ilimler­le açıklanamayacak hususlardır. Çünkü bunların tamamı ,Allah Teala'nm, Kelam'm sırrına şahit olan kimsenin müşahedesiyle ilgi­li olarak indirdiği "O'nun gibi bir şey yoktur" (Şura/İl) buyruğuna dahil olan meselelerdir.

Musa Peygamber de (as), bu müşahede sayesinde Rububiyet ile sevinmiş, Allah Teala'nm yakınlaştırması ile aşinalık kazanmış ve O'nun imanda metanet sahibi kılmasıyla bahtiyar olarak Rabbine şöyle demiştir: Benim için varolup Sen'in için olmayan birşey var. Allah Teala da, 'Nedir o?' diye buyurmuştur. O da, {Benim bir ben­zerim var. Ama Sen'in benzerin yoktur5 demişti. Bunun üzerine Al­lah Teala, 'Doğru söyledin' buyurmuştur.

Musa'nın (as) söylemek istediğini şerhetmemiz gerekirse şunu söyleyebiliriz: 'Benim için, talep sahiplerinin varacakları son durak ve arzu edenlerin daha fazlasını istemeyeceği kadar eşsiz sıfatları haiz olan Sen varsın. Halbuki, Sen'in için Sen'in gibisi yok, çünkü Sen'in bir benzerin yoktur. Sen'den başka ilah da yoktur.

Allah Teala'nm gizli nimetleri olan üstte anlattığımız türdeki hususlar için de şükretmek gerekir. Bunların şükrü ise; fuzuli dün­yevi işlerle meşgul olmayarak onlardan uzaklaşmak suretiyle olur. Böyle yapmak, meşguliyet ve alakayı azaltıcı, hesabı kolaşlaştıncı-dır. Senden başkası bununla imtihan edildiğinde, dünya ile meşgul olup kaygısını ona yönlendirerek Allah Teala'ya şükürden uzaklaş­masında ve O'nun seni dünyadan uzaklaştırmasında da, iki defa şükür gereken iki nimet mevzubahistir.

Din noktasında münafıkların sıfatlarıyla veya nefsiyle ilgili ola­rak kibir ehlinin sıfatlarıyla, ya da fasıkların fiilleriyle imtihan edi­len birilerini gördüğünüz zaman, bunu da sizi öyle kılmadığı için Allah Teala'nm nimetlerinden sayabilirsiniz. Bunun için dahi şük­retmek gerekir. Çünkü Allah Teala'nm size karşı lütfü ve rahmeti olmasaydı, siz de onlar gibi olabilirdiniz. Sizden başkasına yönelti­len her şerri ve sizden gayrısmdan uzaklaştırılan her hayrı nimet saydığınız gibi, size yöneltilen her hayrı ve sizden savılan her şer­ri de nimet addetmeniz gerekir. Çünkü bütün nefsier,-kötülüğü em­retme, irade ve kader noktasında tek bir nefs gibidir.

Allah Teala şerri savmak suretiyle size merhamet etmiş olur. Zira bu, Allah Teala'nm size olan lütfudur. Bunu böyle bilmeniz de, sizin Allah Teala'ya olan şükrünüzün bir fadesidir.

İnsanların çekecekleri cezaların çoğu, nimetlere edilmesi gere­ken şükrün azlığından kaynaklanır. Şükür azlığının özünde de, ni­metleri hakkıyla bilmemek yatar. Nimetleri bilmemenin sebebi ise, Allah Teala'yı layıkıyla bilmemek, nimet verene karşı uzun süre gaflet içinde kalmak, nimetleri ve lütfü üzerinde tefekkür ve ibret almayı terketmektir. Allah Teala ise, bunun mukabilinde şöyle em­retmektedir: "Allah'ın lütuflarmı bolca anın, umulur ki felaha erer­siniz". (A'raf/69) yani, 'nimetlerini anın ki' denilmiştir.

Müfessirler, bu çerçevede olmak üzere şu ayet-i kerimeleri de zikretmişlerdir: "Allah'ın üzerinizdeki nimetini ve size öğüt ver­mek için indirdiği Kitab ve hikmeti hatırlayın". (Bakara/231); "Sa­yıyı ikmal eyleyesiniz de, size hidayet buyurduğu için Allah'ı yüce tamyasmız. Umulur ki şükredersiniz". (Bakara/185) Bu ayetlerde şükredümesi ve zikredilmesi istenen nimetler, hidayete erdirilme ve Allah Teala'ya ibadete muvaffak kılınma nimetleridir.

Kul, nimetin cahili olduğu zaman onun kıymetini de bilmez. Kıymetini bilmediği zaman da onun için şükretmez. Şükretmediği zaman ise, sevabının ziyadesi kesilir. Sevabının ziyadesi kesilen ki­şi de, iddia ettiği batılın noksanlığı içinde kalır.

Nimetleri bilmemesinden ötürü, onlar için şükretmeyen kimse­lerin, küfre düşmelerinden de emin olunamaz. Eğer bu nimetlere küfrederek nankörlükte bulunursa, o zaman da Rabbinden bir lü­tuf gelmediği takdirde vaadedilen ağır azaba maruz kalır.

Kulların hayatlarının altyapısını oluşturan nimetlerin asılları şu dört nimettir:

1.Hayvanlar ve bütün canlıların mevcudiyetlerini muhafaza et­meleri için rahimlerden çıkartılan nutfe;

2.Arzdan çıkan bütün mahsullerin arkasındaki tohum ekme;

3. Bizler için içecek olan ve ağaçların yetişmesini temin eden su;

4. Basiret ehlinin ibret aldıkları, yiyecekleri hazırlamada ve ay­dınlanmada kullanılan ateş.

Bu nimetlerin tamamının sahibi olan Allah Teala, bunları Va­kıa suresinin son kısmında zikrederek hepsini de Zatı'na izafe et­miştir. Bunlar hakkında hiçbir varlığı kendisine ortak koşmamış-tır. Allah Teala, amel eden kullarına bu nimetlerin tamamının ka­pılarını açmıştır.

Nimetlerin en değerlisi ve en yücesi, Allah Teala'ya iman etme nimetidir. Bundan sonra Allah Resulü'nün (sav) gönderilme nime­ti, ardından da Kur'an nimeti gelir. Bunların peşinden, insanlar içinden çıkarılmış en hayırlı ümmet olmamız gelir.

Bunların öncesinde aklımızla kavradığımız ilk nimetler; yoklar arasından varedilmemiz; cansızlar arasında canlı kılınmamız, bü­tün canlılar arasında insan türünden yaratılmamız, insanlar ara­sında kadın olarak değil de (cinsiyet bakımından daha zahmetsiz olan) erkek olarak yaratılmamız dır. Sonra Allah Teala'nm bizleri, en güzel şekilde yaratmış olması gelir. Bunun ardından kalplerimi­zin sünnetten sapma temayülünden ve kötülüğü emreden nefsin is­teklerine meyletmekten uzak kılınmış olması gelir.

Bunları takiben, vücudun muhtelif hastalıklardan selim kılın­mış olması nimeti gelir. Sonra Allah Teala'nm ihtiyaçlarımıza en güzel şekilde yetmesi de mühim bir nimettir. Bundan başka gıda olarak yarattığı çift çift hayvanlar da bizim için bir nimettir. Niha­yet gökler ve yer arasındaki herşeyi emrimize vermiş olması da biz­ler için çok büyük bir nimettir.

Yukarıda saydığımız nimetler, Allah Teala'nm bizlere lütfettiği nimetlerin en bariz olanlarıdır. Bunlar sayı ve güzellik bakımından arttıkça, nimetlerin büyüklüğünden dolayı şükrün de artması icap eder. Kaldı ki Allah Teala'nm nimetlerini tamamen saymaya kal-kışsanız bunu başarmanıza imkan yoktur.

Ebu Muhammed Seni (ra) şöyle derdi: Allah Teala, nimetlerini bilip hilminin büyüklüğünü ve kabahatlan örtmesini takdir etme sıfatını sıddıklara mahsus kılmıştır. Söz sahiplerinin en sadığı ve sıfatları en güzel tesbit eden Allah Teala şöyle buyurmuştur: "Eğer Allah'ın nimetlerini saymaya kalksanız, onları sayamazsınız. Mu­hakkak ki Allah mağfiret edici ve merhametlidir". (Nahl/18)

Allah Teala'nm nimeti, Kendisinin layık olduğu Mağfiret ve Rahmet sıfatlarıyla tamama ermiştir. O, benzeri bir ayetinde de şöyle buyurmuştur: "Eğer Allah'ın nimetlerini saymaya kalksanız, onları sayamazsınız. Muhakkak ki insan çok zulmedici ve çok nan­kördür". (İbrahim/34) Allah Teala, insanoğlunun bu iki temel vasfı­na rağmen, nimet verme, lütfetme ve ikramda bulunma noktasın­da eşsiz bir büyüklüğe sahiptir. İnsanın nankörlük ve zulmü karşı­sında Allah Teala çok bağışlayıcı ve merhamet edicidir.

Allah Teala takva ve mağfiret ehlidir. Kul da, Rabbinin kendisi­ni vasfettiği sıfatlara sahip olmaya ehildir. Kul, Rabbinin kendisi­ne bol bol verdiği nimetlere karşı O'na ibadet etmelidir. O'nun için amel eden kullar da, yine O'nun nimetiyle bu amellerini ifa edip Zatı'na itaat etmiş olurlar. Allah Teala da onları, yine nimetiyle mükafaatlandırır. Cahiller ise, O'nun nimetlerini kullanarak ken­disine karşı gelirler. Buna rağmen O, nimeti ve hilmi sayesinde on­ların kabahatlarım örterek kendilerini utandırmaz.

Allah Teala'nm güzel işleri açık edip kabahatlan örtmesi de, O'nun nimetlerindendir. Ancak biz, güzellikleri izhar etme ve kaba­hatlan örtme nimetlerinden hangisinin daha büyük bir nimet oldu­ğunu bilemiyoruz. Rivayet edilen bir dua metninde, bu iki vasfıyla da övülerek şöyle denilmiştir: 'Ey güzel işi izhar edip kabahati örten'.

Sıhhat ve boş vakit de Allah Teala'nm kullarına bahşettiği ni­metlerdendir. Bunlar, dünya hayatının ilk nimetleri, ahirete matuf amellerin de dayanaklarıdır. Kullann ekserisi, bunlarda aldanmış-tır. Allah Resulü (sav) şöyle buyurur: "İki nimet vardır ki insanla­rın ekserisi onlar hakkında aldanmıştır: Sıhhat ve boş vakit". [20] Fu-dayl b. Iyaz şöyle derdi: 'Nimetler için devamlı şükredin. Çünkü ni­metlerden pek azı, ayrıldığı kavme geri döner*. Seleften bir zat da şöyle demiştir: 'Nimetler vahşidir. Onları şükürle bağlayın'. Bir hadiste de Allah Resulü'nün (sav) şöyle buyurduğu riayet edilmiştir: "Allah Teala'nm bir nimeti, kulun gözünde ne kadar bü­yürse insanların ona olan ihtiyaçîan da o kadar artar. Eğer o bu ni­meti hafife alırsa, onu kaybolmaya mahkum etmiş olur".

Allah Teala da şöyle buyurmuştur: "Bir kavim kendi nefslerin-dekini değiştirmedikçe, Allah da onları değiştirmez". (Ra'd/11) Aye­tin tefsirinde şöyle denilmiştir: Onlar Allah Teala'nm, üzerlerinde­ki nimetlerini, şükrü terketmek suretiyle değiştirmedikçe, Allah da nimetlerini değiştirmez. Ama onlar, bu nimetler için şükretmeyi bı­raktıklarında Allah da onlar üzerindeki nimetlerini değiştirerek kendilerini cezalandırır. Ayetin bir diğer tefsiri de, bunun tam mu­kabili bir anlam içermektedir. Buna göre de, O'na karşı günah işle­yen bir toplum, tevbe ederek günahlarından vazgeçmedikçe Allah Teala da onlar üzerindeki azabını kaldırmayacaktır.

Allah Teala, böyle buyurarak hükmünün ilk sebebini bildirmiş olmaktadır. Sonra hikmetiyle ilgili ikinci sebebi zikretmiştir. O, se­bepleri hikmet ve iradesi mucibince yaratandır.

Denir ki: Kulun vücudunun üzerindeki her kılın altında bir ni­met vardır. Onun her damarında da iki nimet vardır ki bunlardan biri sükunet, diğeri de hareket içindir. Her kemiğinde dört nimet vardır. Her mafsalında ise yedi nimet vardır. İnsan vücudunda üç-yüz altmış mafsal, bir o kadar da kemik vardır. Her göz açıp kapa­mada iki nimet vardır. Her nefeste iki nimet vardır. Kulun ömrün­den geçen her dakikada kendisine sayılamayacak kadar nimet ve­rilir. Dakika, Şa'ire'nin oniki parçasından biridir. Şa'ire ise, saatin on iki parçasından biridir. Bir günün gece ve gündüzündeki nefes­lerin sayısı, yirmidört bin adettir.

Musa Peygamberden (as) rivayet edilen bir haberde de onun şöyle dua ettiği bildirilmiştir: Ta Rabbi, Sen'in şükrünü nasıl ifa edebilirim? Kökünü yumuşatsam ve ucunu tıraş etsem de vücu-dumdaki her kıl için Sen'in bana iki nimetin vardır5. Seleften riva­yet edilen bir haberde ise şöyle denilmektedir: 'Yiyecek ve içeceği dışında Allah Teala'nm kendi üzerindeki nimetlerini bilmeyen kim­senin ilmi az, azabı yakın demektir5. Bu durum, hali vakti yerinde, orta halli veya sıkıntıda olan herkes için geçerlidir.

Denir ki: Vücudun içindeki nimetler, dışındaki nimetlerin yedi katıdır. Kalpte ise, bütün vücuttaki nimetlerin katlarca fazlası vardır. Elbette ki Allah Teala'ya iman, ilim ve yakin nimetleri, vücut-lardaki diğer nimetlerin tamamından katlarca fazladır. Vücutlar-daki ve kalplerdeki nimetler, birbirini takip eden ve katlarıyla ifa­de edilen nimetlerdir. Bunların tamamını ise, ancak onları bahşe­den Allah Teala teker teker sayabilir ve bütün tafsilatıyla bilebilir: 'Taratan hiç bilmez mi? Muhakkak ki O, işlerin inceliklerine vakıf ve herşeyden haberdardır". (Mülk/14) Ancak yeme, içme, giyinme ve nikahlanma gibi nimetleri bunun dışında tutmak gerekir.

Bunların insan vücuduna girmesi, çıkması, devamlı tekerrür etmesi ve artması sebebiyle girmeleri mihnetle, çıkmaları da ezi­yetle olur. Şu var ki bunların giriş ve çıkışlarını güzellikle ve mut­lu edecek şekilde yaparak faydalarını vücutta baki kılmak ve bun­ların suret ve sıfatlarım değiştirmek de zühd, alçakgönüllülük, ib­ret ve öğüt alma ile olur ki bunlar da yine Allah Teala'mn nimet-lerindendir.

Denir ki: Bir ekmek yuvarlanıp pişirilinceye kadar gökler ile yer arasında üçyüz altmış değişik sanat icra edilir. Bunları icra edenler arasında çeşitli cisimler, arazlar, yörüngeler, rüzgarlar, ge­ce, gündüz, Ademoğlu ile onun sanatları, hayvanlar ve madenler gi­bi birçok varlık bulunur. Bunların başında Mikail (as) gelir. O, dün­yaya verilecek suyu tartar ve onu buluta indirir. Sonra da o bulut­ları hareket ettirir. Bunun ardından su yüklü bulutlar rüzgarlar tarafından taşınır. Sonra gök gürültüsü ve şimşek ile beraber rüz­garları sevkeden iki de melek vardır. En sonunda ise fırıncı yer alır. Hamur yuvarlanıp çörek olduğu zaman ona yedibin sanaatkar ta­lip olur. Bunlardan herbirinin de yukarıda zikrettiğimiz sanatlar­dan bir payı vardır.

Bir çöreğin hazırlanmasında bunca nimet mevzubahis iken, onun ötesinde varolan şeylerde kimbilir daha ne kadar çok nimet gizlidir. Her nimet için şükretmek, kula düşer. Eğer o, her nimetin devamı için hakiki manada şükretmekle mükellef kılınsa ve Rab-binden bir rahmet gelip de kendisini bütün nimetlerle kuşatmamış olsaydı kesinlikle helak olup giderdi.

Allah Resulü'nden (sav) rivayet edildi ki: "O, bir adamın, 'Alla-hım, Sen'den nimetin tamamını niyaz ederim' diyerek dua ettiğim işitti. Bunun üzerine o kişiye, 'Sen, nimetin tamamının ne olduğunu biliyor musun?' diye sordu. Adam da, 'Hayır1 dedi. Allah Resulü de (sav), 'Cennete girmektir1 buyurdu"[21]

Hikmet ehlinden bir zata sorulmuştu: 'Na'im nedir?' O da şu ce­vabı vermişti: Kimseye muhtaç olmamaktır. Çünkü ben, fakirin bir hayatı olmadığını görüyorum. 'Daha nedir?' diye sorulduğunda, 'Sağlık ve afiyettir. Çünkü ben, hasta kişinin de hayatı olmadığını görüyorum' dedi. Bunun üzerine, 'Daha nedir?' diye sordular. Ha­kim şöyle dedi: Gençliktir, çünkü ben, yaşlı kimsenin de hayatı ol­madığı kanaatindeyim. 'Daha nedir?' diye soru tekrarlanınca, 'Bun­dan ötesini bulamıyorum' dedi.

Bu hikmet sahibinin zikrettiği hususların bir kısmı, bir anlam­da Allah Teala'nm şu buyruğunda da görülmektedir: "Siz bütün lez­zetlerinizi dünya hayatında (tadarak) geldiniz ve onlarla sefa sür­dünüz". (Ahkaf/20) Ayetin tefsirinde mezkûr lezzetlerle, gençlik; boş vakit; emniyet ve sıhhatin murad edildiği söylenmiştir.

Yine bu manada Allah Teala şöyle buyurmuştur: "Ta ki Allah, sevdiğiniz şeyi size gösterdikten sonra isyan ettiniz". (Al-i İm-ran/152) Bununla ilgili olarak da, sıhhat, afiyet ve zenginliğin kas-dedildiği söylenmiştir. Bu manada Allah Teala'nm şu buyruğu da zikredilebilir: "Nimetlerini size açık ve gizli olarak bol bol verdi". (Lokman/20) Bu ayette ise, açık nimetler ile, sıhhat ve afiyetin, giz­li nimetlerle de ahiret nimetlerinin sebepleri olan imtihanların mu­rad edildiği söylenmiştir.

Bunların ziyadesi de Allah Teala'nm şu buyruğunda görüldüğü gibidir: "Biz sizi biraz açlık, biraz korku, biraz da mallardan, canlar­dan ve mahsullerden yana eksiltme ile imtihan edeceğiz. Sabreden­leri müjdele". (Bakara/155) Bir hadiste de Allah Resulü'nün (sav) şöyle buyurduğu rivayet edilmiştir: "Kim beden bakımından sıhhat­li olarak sabaha çıkar, yolculuğunda emin olur ve o gününün rızkına malik olursa, dünya sanki bütün kenarlarıyla onunmuş gibi olur".[22]

Ben de bu manada kanaat ehlinden bir zata şu şiiri söylemiştim:

Geldiğinde sana gıda, Sıhhat ve emniyet,

Olursun hüzne kardeş

Ayrılmaz senden hüzün.

Başka biri de şöyle bir şiir söylemiştir:

Öyle ol ki; bir parça ekmek,

Bir maşrapa su ve emniyet,

Tatlı gelsin sana öyle bir hayattan ki

Her yeri bulut ve zindandır.

Şöyle bir hadise anlatılmıştır: Zamanın birinde, abidin teki alt­mış yıl boyunca Allah Teala'ya ibadet etmişti. Allah Teala da o ku­luna, rahmeti sayesinde cennete gireceğini müjdeleyen bir melek göndermişti. Abidin kalbinden, 'Bilakis kendi amelimle' şeklinde bir düşünce geçti. Allah Teala onun bu düşüncesine muttali olunca, sakin duran damarlarından birine hareket etmesini emretti.

Bunun akabinde abidin hay atı.altüst oldu, kafası karıştı ve iba­detten uzaklaşmaya başladı. Nefsiyle meşgul olmaktan amellere vakit bulamaz oldu. Bir müddet sonra Allah Teala aynı damara sa­kinleşmesini vahyetti. Damar da sakinleşti. Abid de bunun üzerine tekrar ibadet ve taate döndü. Allah Teala da kendisine şöyle vah­yetti: Senin bütün ibadetinin değeri, damarların arasında sakin duran tek bir damar kadardır. Kul da suçunu itirafla tevbe etti.

Bu manada, Allah Resulü'nden de (sav) şöyle bir hadis rivayet edilmiştir: "Adamın biri Allah Teala'ya yetmiş sene ibadette bulun­du. Allah Teala, rahmetiyle onun cennete girmesini emrettiği za­man o şöyle dedi: Aksine kendi amelimle. Bunun üzerine Allah Te­ala meleklerine, 'Kulumu ameliyle cennete koyun' diye emretti. Cennete girdi ve orada yetmiş sene kaldı. Daha sonra Allah Teala onun çıkartılmasını emretti ve kendisine şöyle buyurdu: Amelinin tanı karşılığını aldın! Bunun üzerine kul, O'nun huzuruna kapan­dı ve nedametini ifade etti. Sonra Rabbi ile arasında olabilecek en güçlü bağı düşündü ve bunun, rica ve hüsn-i zan olacağını anladı. Ardından Rabbine şöyle dedi: Ya Rabbi, beni cennetinde amelimle değil rahmetinle bırak! Bunun üzerine Allah Teala da meleklerine şöyle emretti: Kulumu cennetimde rahmetimle bırakın!"

Konuyla ilgili şöyle bir hadise anlatılmıştır: Medine sakinlerin­den biri, fakirliğinden yakmıyor ve bundan dolayı duyduğu tasayı herkese bildiriyordu. Hadiseyi anlatan ona şöyle der: Kör olsan da onbin dinarın olsa sevinir misin? Adam 'Hayır5 der. 'Peki sağır olsan da, onbin dinarın olsa sevinir misin?' deyince, 'Hayır' der. 'Peki el­lerin ve ayakların kesik olsa da, onbin dinarın olsa sevinir misin?' deyince, yine 'Hayır5 der. Teki mecnun olsan da, onbin dinarın olsa sevinir misin?' deyince, 'Hayır' der.

Bunun üzerine soruları soran zat şöyle der: Sana ellibin dinar­lık sermaye vermiş olan Rabbini sağa sola şikayet etmekten utan­mıyor musun? Gerçek de tıpkı onun söylediği gibidir. Çünkü insan­da bu eşyanın karşılığı olan uzuvlar varolup bunların o maldan faz­lalığı vardır. Zira eğer kesilecek olursa, bu uzuvlardan herbiri için belirlenmiş diyetler vardır.

Bir şeyh de aynı anlamda başka bir hadise nakletmiştir: Allah'a yakın kılınmış kârilerden bir zat yoksulluğa düşmüş ve bu durum kendisini son derece hüzne boğmuş, bunalıma düşürmüştü. Bir gün şöyle bir rüya gördü: Biri kendine şöyle sesleniyordu: İster mi­sin bin dinarın olsun da sana Enam suresini unutturalım? Hayır, dedi. Ya Hud suresi? Yine hayır dedi. Ya Yusuf suresi? dedi. Hayır, dedi. Bunun üzerine ses şöyle dedi: Yüz bin dinarlık servetin oldu­ğu halde nasıl olur da yoksulluktan yakınırsın? Kâri sabaha erdi­ğinde bütün tasası son bulmuştu.

Bir hadis-i şerifte de Allah Resulü'nün (sav) şöyle buyurduğu ri­vayet edilmiştir: "Kur'an ile zenginlesin. -Yani, Kur'an ile müstağ­ni olun.- Allah'ın ayetleriyle müstağni olmayanı Allah da zengin ve müstağni kılmaz. Kur'an zenginliğin ta kendisi olup onun varlığın­da muhtariyetten sözedilemez. Ondan daha büyük bir zenginlik yoktur. Allah Teala'nm kendisine ayetlerini nasip etmesine rağmen başka birinin kendinden daha zengin olduğunu sanan kimse, O'nun ayetlerini açıkça küçümsemiştir. -Başka bir lafızda 'Allah'ın indirdiğini hafife almıştır-".

Bir diğer hadis-i şerifte ise Allah Resulü (sav) şöyle buyurmuş­tur: "Kur'an ile müstağni olmayan bizden değildir"[23]Veciz bir ha­dis-i şerifte ise şöyle buyrulmaktadır:

"Zenginlik olarak yakin (kafi iman) yeter" Kur1 an, hiç kuşkusuz yakinin ta kendisidir.

Selef-i salihden bir zat şunu nakletmiştir: Allah Teala buyurdu ki: Üç şeyden müstağni kıldığım kişiye nimetimi tamam etmişim­dir: Yardımına koşacak bir sultandan, kendisini tedavi edecek bir hekimden ve kardeşinin elindeki maldan.

Eyyub'ün fas) Rabbine yakarışında da şu ibareyi görmekteyiz: "Allah Teala kendisine şöyle vahyetmişti: Adem oğullarından hiçbir kul yoktur ki yanında iki melek bulunmasın. O nimetlerim için şükrettiğinde iki melek de şöyle derler: Allahım, ona olan nimetle­rini arttır. Muhakkak ki Sen hamd ve şükür ehlisin. Şükreden kul­larına yakın ol. Onların şükürlerini arttır ve onlara verdiğin nimet­leri de arttır. Ey Eyyub, şükredenlere Benim ve meleklerimin ka­tındaki yüce mertebe yeter. Ben onların şükürlerini kabul eyler­ken, meleklerim de onlar için dua ederler. Topraklar onları sever­ken, eserler onlar için gözyaşı dökerler. Ey Eyyub, Benim için şük­reden bir kul ol! Nimetlerimi hatırlayan ve Ben hatırlatmadan Be­ni anan ol! Amellerinden dolayı sana şükretmemden önce sen Ba­na şükreden!erden ol! Muhakkak ki Ben veli kullarımı salih amel­lere muvaffak kılar, muvaffak kıldığım amellerden dolayı onlara şükran duyarım. Onlara da şükrü gerekli kılarım.

Mükafaat olarak da onların şükürlerine razı olurum. Ben, çoğa rağmen azla razı olurum. Az olanı kabul buyururken onu çokla ödüllendiririm. Benim katımda kulların en kötüsü, ancak ihtiyaç anında Bana şükredendir. O, ancak ceza gününde Benim huzurum­da yakarır".

Bu sözü zikrettikten sonra şunu bilmek gerekir ki Allah Teala şükredenleri, sarihler, yakın kılınanlar ve âlilerin sıfatlarıyla an-mıştır. Bu sıfatlar ise, yakin ehlinin makamlarına ait en yüce sıfat­lardandır. Allah Teala şöyle buyurmaktadır: "Kullarımdan şükre­den azdır". (Sebe/13); "Ancak iman edip salih amel işleyenler hariç. Onlar ne kadar da azdır". (Sad/24)

Yine O, mukarreb kullarını vasfederken şöyle buyurmaktadır: "Çoğu öncekilerden, birazı da sonrakilerden". (Vakıa/13-14); "Onla­rı bilen azdır". (Kehf/22) Ebu Bekir-i Sıddık'm (ra) Allah Resu-lü'nden (sav) rivayet ettiği hadis-i şerifte şöyle buyrulmaktadır:

"Allah'tan afiyet isteyin. Kula afiyetten daha üstün olarak verilen tek şey yakindir".[24] Görüldüğü gibi Allah Resulü (sav) afiyeti her türlü ilahi verginin üstüne yükseltmiş, yakini de onun üstüne yük­seltmiştir. Çünkü dünya nimetlerinden istifade ancak afiyet/sıhhat ile olurken, ahiret nimetlerinden istifadenin tek yolu da yakindir.

Yerleşik hayat göçebelikten nasıl üstünse, yakin de afiyetten daha üstündür. Afiyet, bedenin her türlü hastalık ve rahatsızlıktan uzak olmasıdır. Yakin ise, inançların heva ve eğriliklerden uzak ol­masıdır. Her iki nimet de, kulun şükrünün büyük kısmını kapsa­maktadır. Tıpkı kalp ve bedenin kainatta en büyük nimetleri kap­saması gibi.

Allah Teala bir ayet-i kerimede şöyle buyurmaktadır: "Öyle bir gün ki, Allah'a selim bir kalp ile gelen dışında ne mallar, ne de ço­cuklar fayda sağlar". (Şuara/88) Bu ayetin tefsirinde şöyle denil­miştir: Yani şirk günahından selamette olarak gelen. Salim, sağlık­lı ve afiyette olan demektir. Kalplerde yakinin afiyetinin bulunma­sı, şüphe ve nifakın bulunmamasıdır. Çünkü bunlar, en bariz kalp hastalıklarıdır.

Nitekim Allah Teala'nın "Kalplerinde hastalık vardır" (Baka­ra/10) ayetinin tefsirinde, yani şüphe ve nifak denilmiştir. Tabii kalbin büyük günahlardan uzak olması da gereklidir. Allah Teala şöyle buyurmaktadır: "Kalbinde hastalık bulunan tamah eder" (Ahzab/32) Bu ayetin tefsirinde, yani 'riya' denilmiştir.

Denir ki: Hiçbir bela yoktur ki, Allah Teala'nın o belada beş ni­meti bulunmasın:

1. İlki bu musibetin din konusunda olmamasıdır. Denir ki: Din­le ilgili olmayan her musibet, dine götüren bir yol mesabesindedir.

2. ikincisi, yaşanan musibetin daha ağırının başa gelmemiş ol­masıdır.

3. Üçüncüsü, bu musibetin kaderde yazılı olmasından dolayı ka­çınılmaz oluşu ve başa gelmek suretiyle savılmış olmasıdır.

4. Dördüncüsü, musibetin ahirete ertelenmeyerek dünyada ya­şanmış olmasıdır. Aksi takdirde ahiret azabına ilave edilerek onu ağırlaştıracaktır.

5. Beşincisi, musibetten doğan sevap, musibetin kendisinden daha hayırlıdır. Musibet dünyevi bir konuda ise, ahirete götüren bir vesiledir. Allah Teala'nm "Muhakkak ki insan çok zulmedici ve çok inkarcıdır"fİbrahim/34) buyruğuyla ilgili şöyle bir açıklama ya­pılmıştır: İnsanoğlu, öfkesinden dolayı çok zulmedici, günahlar ve nimetler için de çok inkarcıdır.

Bir rivayette de şu hadise nakledilmiştir: Abbas (ra) vefat etti­ğinde, oğlu Abdullah taziyeleri kabul için oturmuştu. Halk bölük bölük içeri giriyor ve taziyetlerini bildiriyordu. Bunlar arasında bir bedevi çıkarak şöyle bir şiir söyledi:

Sen sabret ki biz de sayende sabredelim, Çünkü tebaanın sabrı, baştakinin sabrından sonradır. Ondan sonra kazanacağın ecir, Abbas'dan daha hayırlı, Allah da, Abbas için senden daha hayırlıdır.

Bunun üzerine İbni Abbas (ra) şöyle dedi: Şu bedevi dışında hiç kimse hakkıyla taziye ve tesellide bulunmadı. Köylünün sözlerini yerinde bulmuştu. Allah Teala şöyle buyurmaktadır: "Muhakkak ki insan Rabbine karşı çok nankördür". (Adiyat/6) Bu ayetin tefsiri yapılırken şöyle denmiştir: İnsan, başına gelen belalardan dolayı sürekli yakınırken, kendisine verilen nimetleri daima unutur. Eğer başına gelen her musibette kendisine buna denk veya daha büyük on nimet verildiğini bilseydi, yakınması azalır ve bunun yerini şü­kür alırdı.

Musibetler üç kısma ayrılır ve hepsinin de kendine göre ilahi ni­metleri vardır. Bu nimetler, ya bir derecedir ki bu yakin sahipleri ve ihsan ehli içindir. Veya bir kefaret olur ki bu da, ashab-ı yemin ve ebrar zümresinin havassı içindir. Ya da bir ceza olur ki bu da müslümanlarm geneli içindir. Cezanın dünyada acilen verilmesi ise, rahmet ve nimettir. Bu nimetleri bilmek, şükredenlerin işidir.

Ulema nezdinde nimetlerin en yücesi, iman nimeti ve onun de­vamıdır. Çünkü bir şeyin devamı, ikinci bir nimettir. Zira o, ikinci bir irade sonunda ortaya çıkan ikinci bir karardır. Allah Teala'nm bir şeyin izharı hususundaki iradesi, onun devamını gerektirmez. O'nun iradesiyle ortaya çıkan bir şey, zamanla kaybolup gider ve hiç olmamış gibi olur. Ancak O, ikinci bir hükümde bulunarak ikin­ci bir nimet bahşeder ve o şeyin sebat ve devamını teinin eder. Ni­tekim O dilemeseydi gökler ve yer devam etmez, yine O dilemesey-di dağlar yerlerinde sabit kalmazdı.

Aynı şekilde imanın kalplerde yazılmasından sonra sebat ve de­vamını dilememiş olsaydı, yazgıyla ortaya çıkan iman, zamanla sili­nerek kaybolur ve kalpler yine küfre dönerdi. Ama O, sayılmayacak kadar nimetler lütfederek imanm kalplerde sebat ve devamını sağ­lamıştır. Bu meyanda şöyle buyurmaktadır: "Allah dilediğini siler, dilediğini de sabit kılar". (Ra'd/39) Yani O, sebat ve devamlılığını is­temediği şeyleri silip atarken dilediklerini de sabit ve daim kılar.

Kul, iman nimetinin şükrünü asla eda edemez. O, kendisine ya­pılan lütufları ve kendi rolü ve hakedişi olmaksızın yapılan iyilik­leri asla bilemez. Ona yapılan bütün lütuf ve iyilikler, Allah'ın lü­tuf ve rahmeti sayesindedir. "Hayır, insan Allah'ın emrettiğini yap­madı" (Abese/23) ayetinin tefsirlerinden biri bu şekildedir. Yani kul, Allah Teala'nm kendisine dünya ve ahiretteki nimetlerin ana­sı olan İslam nimeti adına emrettiklerinin şükrünü asla eda etme­miştir. Halbuki islam, cehennem ateşinden kurtulmanın vesilesi, cennete girmenin de anahtarıdır. Orada kulun Allah Teala önünde İslam dışında hiçbir öncüsü ve şefaatçisi da olmayacaktır.

Bu nimetin Allah Teala'nm yardım ve inayetiyle hareket ve ne­feslerde sebat ve devam etmesi de ayrı bir nimettir. Çünkü Allah Teala bir ayet-i kerimede bunu beyan ederek şöyle buyurmaktadır: "Kalplerine iman yazmış ve onları kendinden bir ruh ile destekle­miştir". (Mücadele/22) Yani Allah, kalplerindeki imanı sürekli des­tekleriyle sabit kılarak onları takviye etmiştir.

O, aynı manada şöyle buyurmuştur: "Allah, iman edenleri dünya ve ahirette sabit söz ile metin kılar". (İbrahim/27) Allah Resulü de (sav) bir duasında şöyle buyurmaktadır: "Ey kalpleri döndüren -Yani imandan şüphe ve şirke çeviren- Kalbimi Sana itaatta metin kıl".[25]

Bu zarif ve çok büyük nimeti hakkıyla tanımak, kulun kalbin­deki kötü son korkusunu çıkarıp atar. Çünkü böyle bir kul, kalple­ri döndüren Allah'ın bunu ne kadar süratle yaptığını yakinen mü­şahede etmektedir. Bu nimetin şükrünün se'vabı da budur.

Bu husus, Allah Resulü'nün (sav) şu buyruğunun kapsamına girmektedir: "Size verdiği nimetten ve sizi onunla beslemesinden dolayı Allah'ı sevin". Allah Teala'mn bize verdiği gıdaların en fazi­letlisi, hiç kuşkusuz imandır.

Bu nimeti ve Allah'ın verdiği diğer nimetleri hakkıyla bilmek, nimetin devamını sağlarken, Kendinden bir ruhla bizi destekleme­si ve değişen hallerde bizi iman üzere metin kılması da nimetlerin en büyüğüdür. Çünkü o, amellerin temelidir.

Allah rızasına nail olmanın vesilesi de bu amellerdir. Eğer O, uzuvlarımızı günahlara çevirdiği gibi kalplerimizi de tevhidden çe­virerek şüphe ve şirke dolamış olsaydı ne yapardık? Böyle yapsay­dı karşı durmak için neye dayanır, neye güvenir ve neye ümit bes­lerdik?

Görüldüğü gibi bu, nimetlerin en büyüklerinden biridir. Bu ni­meti layıkıyla bilmek, iman nimetinin şükrü babmdandır. Onu bil­memek ise, iman nimeti karşısında gafil kalmaktır. Bu ise, cezayı gerektirir. İmanın aklen kazanıldığı veya başka bir kuvvetle elde edildiği yönündeki iddialar ise iman nimetinin inkarından ibarettir.

İmanın bu tür iddia sahiplerinden çekilip alınmasından endişe ederim. Çünkü bunlar, Allah'ın nimetinin şükrünü inkar ve nan­körlükle değiştirmişlerdir. Allah Teala hayırları imanın kazançla­rından kılmıştır. Bize kazandırılan hayırlarda bizim hiçbir etkimiz yoktur. Aksine Allah Teala bizi imana iletmek suretiyle lütufta bu­lunarak, imanı iyilik ve ihsanı kazanmada bize vesile kılmıştır. O, şöyle buyurmaktadır: "Ya da imanında hayır kazanmamış olan kimseye". (En'am/158) Ayetin tefsiri yapılırken, kasdedilen hayrın tevbe olduğu söylenmiştir. Başka bir tefsirde ise, salih amellerin tamamı, imanın kazançlarıdır denmiştir.

İmandan sonraki bir nimet de, güzel işler yapmaya muvaffak kılınmamız, işlerimizin kolaylaştırılması, küfürden, kafirlerin iş ve ahlakından uzak tutulmamız dır. Allah Teala'mn lütfuyla bize imanın güzelleştirilip sevdirilmesi, ftsk ve günahkarlığın çirkin gösterilmesi de büyük bir nimettir. Görüldüğü üzere Allah'ın bize olan nimetleri sayılmayacak kadar fazladır. Bu nimetlere karşı şü­kür de, yine O'nun bize bahşettiği bilgi ve yardım sayesinde eda edilmektedir.

Nimetlerin ardarda gelmesinden dolayı duyulan haya da şükür babmdandır. Şükrü hakkıyla eda edemediğini bilmek şükür olduğu gibi, şükrün azlığından dolayı özür dilemek de bir şükürdür. Allah Teala'mn hoşgörüsünün büyüklüğünü, bizi örten perdesinin kalın­lığını itiraf etmek de bir şükürdür. Halk içinda kendisine nasip olan güzel övgü ve itibarın kulun hakedişi olmaksızın Allah'ın lü­tuf ve inayetiyle olduğunu itiraf da bir şükürdür. Hatta bu onun ni­metlerine katılır ve şükür babından sayılır.

Nimetlere güzel bir tevazu ile yaklaşmak ve zillet hissine kapıl­mak da bir şükürdür. Halkın, nimet verilenlere hayır duada ve öv­güde bulunmalarına gelince, bu da doğrudur. Çünkü onlar, bağışın vesileleri ve asıl verenin vasıtalarıdır. Bu şekilde Mevla'nın ahla­kıyla ahlaki anmamız da bir şükürdür.

Nimet verenin huzurunda az itirazda bulunmak, edepli davran­mak, nimetleri güzellikle kabul etmek, küçüğünü çoğaltmak ve ba­sitini önemsemek de şükürdür. Nitekim geçmişte bir topluluk, Al­lah'ın hikmetini görmezlikten gelerek eşyayı küçümsedikleri ve on­lardaki yararları hafife aldıkları için helak olmuşlardır. Allah Tea­la'mn bir nimetim küçümsemek, nimetleri inkardan ibarettir.

Bazıları sabrın şükürden daha faziletli olduğunu söylemiştir. Tahsil sahiplerine göre bu ikisinden birini diğerinin üstüne koy­mak mümkün değildir. Çünkü şükür, müminlerin cümlesinin ma­kamıdır. Müminlerden bir cemaati diğerinden üstün tutmak, mü-şahedelerdeki yakini imanlarında farklılaşmadan dolayı sıhhatli olmaz. Çünkü sabredenlerden bir kısmı, şükredenlerin bir kısmın­dan daha üstün olabilir. Bu üstünlük de, marifetinin fazlalığı veya sabrının güzelliği noktasında görülebilir. Şükredenlerin havassı, yakinlerinin güzelliği ve müşahedesinin yüceliğinden dolayı sabre­denlerin avamından daha faziletlidir.

Bunların haller ve makamlar bakımından üstünlüğü noktasına gelince şunu söyleyebiliriz: Allah daha iyi bilir, ancak nimetlere karşı sabırlı olmak daha üstündür. Çünkü bunda zühd ve korku sözkonusudur. Bu ikisi ise, makamların en üstündedirler. Sıkıntı­lara karşı şükür daha üstündür. Çünkü bunda da imtihan edilme ve takdire razı olma sözkonusudur. Darlık ve sıkıntılara karşı sa­bır, nimet ve rahatlığa şükretmekten daha faziletlidir. Çünkü ilki,nefse daha ağır gelir. Zenginlik ve günaha muktedir olma halinde sabır ise, nimetlere karşı sabırdan daha faziletlidir.

Nimetlere rağmen günahlara karşı sabırlı olmak, bu nimetlere karşı nefs cihadı yapanlar için bunlarla taatte bulunmaktan daha faziletlidir. Sabredeceği bir duruma şükreden kişi için, bela bir ni­met olmuş olur. Bu daha faziletlidir. Çünkü bu, mukarrebun züm­resinin müşahede sidir. Şükredeceği nimetlere karşı sabırlı olana gelince, bu ondan da faziletlidir. Zira bu, mücahede halidir.

Allah Resulü (sav) buyurdu ki: "Biz peygamberler topluluğu, in­sanların en ağır imtihan edileniyiz. Sonra da en fazla benzeyenler." Hadiste geçen "Emsel=En çok benzeyen" ifadesi, benzerlik bakı­mından peygamberlere en yakın olanlar anlamındadır. Görüldüğü üzere Allah Resulü (sav) bela ve imtihan ehlini, kendisine en yakın olanlar şeklinde nitelemiş ve onları, en çok benzeyenler kılmıştır. Allah Resulü'ne (sav) en çok benzeyen kimse ise, elbette fazilet ba­kımından en üstün kimsedir. Allah Resulü (sav) imtihanının ağır­lığına şükredenlerdendi. Sabredenler zümresindeki şükreden ise, imtihanlarına karşı şükürle dolu olduğu için daha üstündür. Çün­kü o, peygamberlere en yakın ve en çok benzeyen kimsedir.

Mukarrebun zümresinin makamlarının hepsi de sabır ve şükrü gerektirir. Çünkü bunlardan her biri, ancak diğerinin varolmasıy-lâ tamam olur. Sabır, kemale erebilmek için üzerine şükrü gerekti­ren bir nimettir. Sabır da, sevabının ziyadesini temin etmek için üzerine şükrü gerektiren bir nimettir. Allah Teala da bu ikisini bir­leştirerek zikretmiş ve müminleri her ikisiyle birlikte vasfederek şöyle buyurmuştur: "Muhakkak ki bunda her çok sabreden ve çok şükreden için ayetler mevcuttur". (İbrahim/5) Allah Teala, şükre-denleri, "Fe'ûl" veznini kullanarak mübalağa ile vasfederken, sab­redenleri de "Fa'al" veznini kullanarak mübalağa ile nitelemiştir.

İşte bu nedenledir ki, bir hadis-i şerifte de buyruiduğu gibi iman ikiye ayrılmıştır: "Sabır imanın yarısıdır. Şükür de imanın yarısıdır." Yakin ise, imanın bütünüdür. Çünkü o, imanın aslı, sa­bır ve şükür ise imanın meyvalarıdır. Her ikisi de ancak yakin ile meydana gelirler. Şöyle ki: Şükreden kul, kendisine verilen nime­tin Nimet Veren Allah tarafından olduğunu yakinen bildiği için Al­lah Teala'ya vaadim gerçekleştirmesi sebebiyle şükreder. Sabreden kul da, başına gelen musibetin kulları sınayan Allah Teala tarafın­dan olduğunu yakinen bildiği ve bu musibete karşı sabredene sena ettiğiğine inandığı için sabreder. Güç ve engelleme ancak yüceler yücesi, ulular ulusu Allah iledir.

Sabır ve şükür hallerinin her ikisi de yakin sahibinin hallerin-dendir. Çünkü o, her zaman imtihan ve esenlik halinden birindedir. Zira onun için her halde bir ayet, bir işaret gizlidir. İmtihan anın­daki hali sabır, esenlikteki hali ise şükürdür. Allah Teala sabreden­leri ve şükredenleri sever. Şükür makamının açıklaması da böyle­ce tamama ermiş oldu. Alemlerin Rabbine hamdolsun. [26]

 

 basa dön

 

Rica  Makamının Şerhi  Ve Rica Ehlinin  Sıfatları:

 

Allah Teala buyurdu ki: "Allah kullarına karşı latiftir, dilediğine rı-zık verir" (Şura/19); "Ey nefisleri hakkında aşırıya kaçan kullarım, Allah'ın rahmetinden ümidinizi kesmeyin. Muhakkak ki Allah, bü­tün günahları affeder". (Zümer/53) Bize ulaşan bir rivayette Allah Resulü'nün (sav) bu ayetle ilgili olarak "Günahların çokluğunu önemsemez, çünkü O çok bağışlayıcı ve çok merhametlidir" buyur­duğu bildirilmektedir.

Meşhur hadislerden birinde de Allah Resulü'nün (sav) şöyle bu­yurduğu nakledilir: "Allah Teala kullarından bir topluluğu kabza-sıyia tuttu ve 'Bunlar cennettedir. (Günahlarının çokluğunu) Önem­semem' buyurdu". Allah en iyi bilendir. Bize göre mana, Allah Tea-la'nın şu kudsi hadisteki buyruğu istikametindedir: "Rahmetim herşeyi kapsadı. Rahmetim o kullarıma dar gelmeyecektir. Onların da cennete girmesini büyüksemem". Dolayısıyla onlar da cennete girerler. Allah Teala onların bütün kötü fiillerini önemsemez.

O, takva ehlini vasfederken şöyle buyurmuştur: "Ve onlar bir kötülük yaptıkları, ya da nefislerine zulmettikleri zaman Allah'ı hatırlayarak hemen günahlarının bağışlanmasını dilerler. Günah­ları da Allah'tan başka kim bağışlayabilir?". (Al-i İmran/135)

Yine O, tevekkül edenleri vasfederken şöyle buyurmuştur: "Yal­nız bazı küçük kusurlar işleyebilirler. Şüphesiz Rabbinin affı geniş­tir". (Necm/32) Allah Teala arşının çevresinde dolanan melekleri haber verirken de şöyle buyurmuştur: "Ve melekler Rablerini hamd ile teşbih eder, yeryüzündekiler için bağışlama dilerler". (Şura/5)

O, cehennem ateşini düşmanları için hazırladığını, dostlarını ise onunla korkuttuğunu haber verirken de şöyle buyurmuştur: "Onların üstlerinden ateşten gölgeler, altlarında da (ateşten) gölge­ler var. İşte Allah kullarını bundan korkutuyor". (Zümer/16) Yine O, Kur'an'ın başka yerlerinde şöyle buyurmaktadır: "Kafirler için hazırlanmış olan ateşten korkun". (Al-i İmran/131); "Ben sizi, alev saçan bir ateşe karşı uyardım. Ona ancak bedbaht kimse girer. O yalanladı ve yüz çevirdi". (Leyl/14-16)

Allah Teala, zulmeden kullarına karşı bağışlayıcılığı hakkında ise şöyle buyurmaktadır: "Muhakkak ki Rabbin, zulümlerine rağ­men insanlar için bağış sahibidir". (Ra'd/6)

Rivayete göre Allah Resulü (sav) ümmetine ısrarla mağfiret di­lediği için kendisine "Sana şu ayeti indirdiğim halde hala razı ol­maz mısın: Muhakkak ki Rabbin, zulümlerine rağmen insanlar için bağış sahibidir" diye bir nida gelmiştir.

"Rabbin sana verecek ta ki razı olacaksın" (Duha/5) ayet-i keri­mesinin tefsirinde de şöyle denilmiştir: Hazret-i Muhammed (sav) ümmetinden bir ferdin dahi cehenneme girmesine razı olmayacak­tır. Ebu Cafer Muhammed b. Ali (ra) şöyle derdi: "Siz Iraklılar, Kur'an-ı Kerim'de rica ile ilgili en açık ayetin "Ey nefisleri hakkın­da aşırıya giden kullarım, Allah'ın rahmetinden ümidinizi kesme­yin. Muhakkak ki Allah, bütün günahları affeder". (Zümer/53) aye­ti olduğunu söylüyorsunuz. Biz Ehl-i Beyt ise, Allah'ın Kitabı'nda rica ile ilgili en kuvvetli ayetin "Rabbin sana verecek ta ki razı ola­caksın" (Duha/5) ayeti olduğuna inanırız. Çünkü Allah Teala O'na, ümmeti konusunda kendisini razı etmeyi vaadetmiştir".

Ebu Bürde (ra) babası vasıtasıyla Ebu Musa el-Eş'ari'den (ra) şunu naklet mistir: "Ümmetim, merhamet olunmuş bir ümmettir. Ahirette ona azap edilmeyecektir. Allah onların azabını, dünyada­ki zelzele ve fitnelerde kılmıştır. Kıyamet günü geldiğinde ümme­timden her birine Kitab Ehli'nden bir adam verilecek ve 'İşte bu, cehenneme karşı senin fıdyendir5 denilecektir".[27]

Aynı hadisin başka bir rivayetinde ise şu lafız yeralmaktadır: "Bu ümmetten her adam, bir yahudi veya hıristiyan getirerek 'Bu, cehenneme karşı fidyemdir der ve o getirdiği ateşe atılır" lafzı yeralmaktadır. Bir hadiste ise şöyle buyrulmaktadır: "Ateş nöbeti, ce­hennemdendir ve müminlerin cehennem adına kısmetleri odur".

"Allah'ın, Peygamber"! ve onunla beraber iman edenleri utandır­mayacağı günde.." (Tahrim/8) ayet-i kerimesinin tefsiriyle ilgili ola­rak bize şöyle bir rivayet geldi: "Allah Teala vahyetti ki: Ey Mu­hammed, ümmetinin hesabını sana havale etmemi ister misin? O da şu cevabı verdi: Hayır ey Rabbim! Onlar için Sen benden daha hayırlısın. Bunun üzerine Allah Teala: Öyleyse onlar hakkında se­ni utandırmayacağız, buyurdu".

Süfyan-ı Sevri şöyle derdi: Hesabımın kendi anne babama ha­vale edilmesini dahi istemem. Çünkü bilirim ki Allah Teala, bana karşı o ikisinden daha merhametlidir. Seleme b. Verdan vasıtasıy­la Enes b. Malik'ten (ra) şu hadis rivayet edilmiştir: "Allah Resulü (sav) ümmetinin günahlarının affedilmesi hususunda Rabbine ni­yazda bulunarak şöyle buyurdu: Ey Rabbim, kötülüklerine başka birinin muttali olmaması için onların hesabını bana havale et. Bu­nun üzerine Allah Teala ona şöyle vahyetti: Onlar senin ümmetin, Benim ise kullarım. Ben onlara karşı senden bile daha merhamet­liyim. Onların hesabını kendim görürüm. Ta ki kötülüklerine ne sen, ne de başkası vakıf olabilsin".

Başka bir hadiste ise Allah Resulü'nün (sav) şöyle buyurduğu rivayet edilmiştir: "Hayatım da ölümüm de sizler için hayırdır. Ha­yatta iken size sünnetleri açıklar, gerekli kuralları koyarım. Ölü­mümün hayır oluşuna gelince, o zaman da sizde gördüğüm güzel­likler için Allah'a hamdederim. Kötülüğünüzü gördüğümde ise, siz­ler için Allah Teala'dan mağfiret niyaz ederim". Bir diğer hadiste de şu ifade yeralmaktadır: "Kul günahlarından dolayı tevbe ettiği za­man, Allah Teala meleklerine ve yeryüzünün parçalarına onun gü­nahlarını unutturarak onları iyiliklere çevirir. Ta ki kıyamet günü geldiğinde aleyhinde şahitlik edecek hiçbir şey olmaz".

Denir ki: "Mümin bir günah işlediğinde, Allah Teala aleyhinde şahitlik edememeleri için onu meleklerin bakışlarından gizler". Al­lah Resulü (sav) bir gün "Ey affı kerim olan" diye seslendi. Bunun üzerine Cebrail (as) kendisine şöyle dedi: "Affı kerim olan"m tefsi­rini bilir misin? Onun anlamı şudur: O, günahları rahmetiyle ba­ğışlayarak keremiyle onları iyiliğe döndürür".

Allah Resulü (sav) bir adamın "Allahım, Sen'den nimetin tama­mını niyaz ederim" dediğini duydu ve ona şöyle dedi: "Nimetin ta­mamının ne olduğunu bilir misin?" Adam, "Hayır" deyince şöyle bu­yurdu: "Cennete girmektir".[28]Allah Teala, bizler için din olarak İs­lam'dan razı olmasıyla üzerimizdeki nimetini tamamlamış olduğu­nu haber vermektedir ki bu da cennete girmenin delilidir.

Allah Teala bu manada şöyle buyurmuştur: "Bugün dininizi ke­male erdirdim, üzerinizdeki nimetimi tamamladım ve sizler için din olarak İslam'dan razı oldum". (Maide/3) Bu hususta Allah Re­sulü (sav) ile aynı konumu paylaşıyor ve biz de lütfuyla günahları­mızı bağışlaması için Allah'a niyazda bulunuyoruz.

Bir rivayette de şöyle denilmiştir: "Karşılaştığınızda 'Allah Tea­la gelmiş geçmiş bütün günahlarını bağışlasın ve üzerindeki nime­tini tamamlasın' diyenler ne kadar da azdır!" Ali'den (kv) şu söz nakledilmiştir: "Kim bir günah işler de Allah Teala onu dünya ha­yatında örterse, ahirette o Örtüyü kaldırmayacak kadar kerem sa­hibidir. Kim de bir günah işleyip dünya hayatında günahının ceza­sını çekerse, ahirette kulunun cezasını ikilemeyecek kadar adildir". Bu sözün başka bir lafzında ise şöyle denilmektedir: "Kul dünyada Allah Teala tarafından örtülen hiçbir günah işlemez ki, Allah onu ahirette bağışlamasın".

Selef-i Salih'ten bir zat da şöyle demiştir: "Günah işleyen her kul, Allah Teala'nm huzurunda (=kenf) günah işler. -İnsan için kenf, kucağı ve sinesidir-. Allah hangi kuluna ellerini uzatırsa, onun açı­ğını örtmüş olur. Kimden de çekerse rezil etmiş olur". Denir ki: İş­lediği günahtan dolayı dünyada rezil edilen kimse için bu hal kefa­ret olur ve ondan dolayı ahirette rezil edilmez. Bir hadiste ise şöyle buyrulmaktadır: "Bir kul günah işleyip de Allah'dan mağfiret dile­diği zaman Allah Teala meleklerine şöyle buyurur: 'Kuluma bakın! Bir günah işlediğinde onu bağışlayacak ve silecek bir Rabbinin ol­duğunu biliyor. Sizi şahit tutarım ki günahını bağışladım."

Muhammet! b. Mus'ab'dan şunu naklet mistirler: "Esved b. Sa­lim bana kendi el yazısıyla şunu yazıp göndermişti: Kul nefsine karşı aşırı zorlayıcı olduğunda ellerini kaldırarak dua eder ve şöy­le der: 'Ey Rabbim!' Melekler onun sesini perdelerler. O ikinci kez'Ey Rabbim!' dediğinde yine perdelerler. Üçüncü kez 'Ey Rabbim? dediğinde yine perdelerler. Dördüncü kez yine dediğinde Allah Te­ala şöyle buyurur: 'Kulumun sesini duymamam için daha ne kadar perdeleyeceksiniz? Kulum, işlediği günahları Ben'den başka bağış­layacak bir Rabbi olmadığını iyi biliyor. Sizi şahit tutarım ki gü­nahlarını bağışladım".

Bir diğer kudsi hadiste ise Allah Teala'nm şöyle buyurduğu ri­vayet edilmektedir: "Kul, günahları gökyüzüne varıncaya kadar günah işlediğinde bile istiğfar edip Ben'den ricada bulunduğu süre­ce günahlarım bağışlarım". Başka bir hadiste ise Allah Teala'nm şöyle buyurduğu rivayet edilmektedir: "Kulum Bana dünya dolusu günahla bile gelse, Bana hiçbirşeyi ortak koşmadıkça onu dünya dolusu günahı bağışlanmış olarak karşılarım".

Bir başka rivayette ise şöyle buyrulmaktadır: "Kul günah işledi­ği zaman melek altı saat kalem oynatmaz. Eğer günahından dolayı tevbe ve istiğfarda bulunursa o günahı yazmaz. Aksi halde bir gü­nah yazar". Bu hadisin başka bir rivayetinde şu ifade yeralmakta-dır: "Melek onun aleyhine olarak bir günah yazıp kul da bir iyilik iş­lediğinde sağ taraftaki yazıcı melek emri altında olan sol yandaki yazıcıya şöyle der: Kulun bu günahını sil, ben de iyiliğinin katların­dan birini şileyim ve onun için dokuz iyilik yazayım. O melek de bu­nun üzerine kulun işlediği günahı siler". Denir ki: Diğerinin emri altına koymasına rağmen sağ taraftaki meleğin kalbini, sol yanda­ki melekten katlarca fazla merhametle doldurmuştur. Kul bir iyilik yaptığında sağ taraftaki melek sevince boğulur. Denir ki: Bütün me­lekler kulun yaptığı iyilikten sevinç duyarlar. Sağ taraftaki melek de sevincinden dolayı kulun hanesine birçok sevap yazar.

Enes b. Malik'ten (ra) rivayet edilen uzun hadis-i şerifte de şu ifade yeralmaktadır: "Allah Resulü (sav) buyurdu ki: Kul bir günah işlediğinde bu günahı defterine yazılır. Bedevi sorar: Tevbe ettiği zaman ne olur? Allah Resulü de 'Defterinden silinir1 buyurur. Bede­vi, 'Aynı günahı tekrar işlediğinde ne olur?' diye sorar. Allah Resu­lü de, Tine günah yazılır1 buyurur. Bedevi, 'Tevbe ettiğinde?' diye sorar. Allah Resulü de 'Defterinden silinir' buyurur. Bedevi, 'Ne za­mana kadar ey Allah Resulü?' diye sorduğunda Allah Resulü (sav) şöyle buyurur: 'Tevbe edip Allah'tan mağfiret dileyinceye kadar.

Kul mağfiret dilemekten bıkmadıkça Allah Teala mağfiret etmek­ten bıkmaz".

Kul bir iyiliğe niyetlendiğinde sağ taraftaki melek, kul onu yap­madan önce bir iyilik olarak deftere yazar. Yaptığında ise on iyilik olarak yazar. Allah Teala da bu iyiliği yedi yüz kat arttırır. Bir gü­naha niyetlendiğinde ise yazılmaz. O günahı işlediğinde sadece bir günah yazılır. Bunun ardından da Allah Teala'nın güzel affı gelir.

"Bir adam Allah Resulü'ne (sav) geldi ve şöyle dedi: 'Ey Allah Resulü, ben (Ramazan) ayı orucu dışında oruç tutmanı. Bu ayın orucuna başka bir oruç eklemem. Beş vakit namaz dışında namaz kılmam ve bu vakitlere başka bir namaz eklemem. Malımda da Al­lah Teala için sadaka verme ve hacca gitme imkanı bulunmamak­tadır. Nafile amel de yapmam. Öldüğüm zaman nerede olurum?'Al­lah Resulü 'Cennette'buyurdu. Bunun üzerine adam, 'Ey Allah Re­sulü, seninle beraber mi?' diye sordu. O da şöyle buyurdu: 'Evet, kalbini kin ve hasetten, dilini gıybet ve yalandan, gözünü de Al­lah'ın haram kıldığına bakmaktan ve onunla bir müslümanı horla­maktan koruduğun takdirde benimle beraber, şu avuçlarımda cen­nete girersin' buyurdu".

Enes b. Malik'in rivayet ettiği mezkûr uzun hadiste şu ifade ye-ralmaktadır: "Bedevi, 'Ey Allah Resulü, insanları hesaba çekmeyi kim üstlenecek?' O da, 'Bizzat Allah Teala üstlenecek' buyurdu. Bu ce­vap üzerine bedevi tebessüm etti. Allah Resulü, 'Niye güldün ey be­devi?' diye sordu. Bedevi şöyle dedi:' Kerem sahibi, kudretli olduğun­da affeder. İhlalleri iyice ölçer. Hesaba çektiğinde de hoşgörülü olur1.

Bunun üzerine Allah Resulü (sav) şöyle buyurdu: 'Doğrudur. Bi­liniz ki, Allah Teala'dan daha fazla kerem sahibi olan yoktur. O, ke­rem sahiplerinin eri büyüğüdür5. Allah Resulü (sav) bilahare 'Bede­vi iyi anlamış' buyurdu. Allah Resulü (sav) aynı hadisin başka bir yerinde ise şöyle buyurmaktadır: "Allah Teala Kabe'ye çok büyük bir değer vermiş ve onu yüceltmiştir. Buna rağmen onda taş üstün­de taş bırakmayıp sonra da yakan bir kişi dahi, Allah'ın velilerin­den birini hafife alanın işlediği kadar ağır bir günah işlemiş olmaz'. Bedevi 'Allah'ın velileri kimlerdir?' diye sordu. O da, 'Bütün mü­minlerdir. Allah Teala'nın şu buyruğunu duymadın mı? 'Allah iman edenlerin velisidir ve onları karanlıklardan nura çıkarır".

Müfred olarak rivayet edilen bir hadiste Allah Resulü'nün (sav) şöyle buyurduğu rivayet edilmektedir: "Mümin Kabe'den daha fa­ziletlidir. Mümin temiz ve güzeldir. Mümin Allah Teala nezdinde meleklerden daha değerlidir". Abdullah b. Anır, Ka'bü'l-ahbar ve Ebu Hüreyre'den (ra) rivayet edilen meşhur bir hadis de şöyledir: "Allah Resulü (sav) Kabe'ye baktı ve şöyle buyurdu: Ne kadar da değerli, ne kadar da yücesin! Müminin hürmeti ise Allah katında senden daha fazladır. Allah Teala, velilerine hizmet gayesiyle evi­nin temizlenmesini onlara verdiği değer sebebiyle peygamberlerine emretmiştir. O Ev de, onlarla şeref kazanmıştır".[29]

Kudsi bir hadiste ise Allah Teala'nm şöyle buyurduğu rivayet edilmektedir: "Benim bir velimi aşağılayan kimse, Bana savaş aç­mış demektir. Ben de velimin öcünü hem dünya hem de ahirette alırım". Yakub (as) ile ilgili olarak şu haber nakledilmiştir: "Allah Teala ona vahiyde bulunarak şöyle buyurmuştur: 'Seninle Yusufu bu kadar zaman niçin ayırdığımı bilir misin?'Yakub (as) 'Hayır1 de­di. Allah Teala şöyle buyurdu: 'Kardeşlerine, 'Siz ondan habersiz­ken kurtların onu yemesinden korkarım' demenden dolayı. Nasıl olur da onun için kurttan korkarsın da Ben'den ricacı olmazsın? Nasıl olur da onların Yusufu unutmalarından korkarak Benim onu korumamı beklemezsin? Sana Ben'den daha çok inayet gösteren bi­ri mi var? Kendimi senin için merhametlilerin en merhametlisi kıl­dım ki Ben'den ricacı olasın. Eğer böyle olmasaydı, kendimi senin için cimrilerin en cimrisi kılardım".

Rica, korkunun tam tersine bir şeye duyulan aşırı isteğe verilen isimdir. Korku ise, bir şeyden duyulan aşırı çekinmeye verilen isimdir. İşte bu nedenledir ki Allah Teala isteği (=tama!) ricanın ye­rine, çekinmeyi de (=hazr) korkunun yerine kullanmıştır. Bunu şu ayet-i kerimelerde görmekteyiz: "Rablerine korku ve tama' ile dua ederler". (Secde/16); "Ahiretten çekinir ve Rabbinin merhametini rica eder". (Zümer/9) Bu sıfat da müminlerin taşıdıkları sıfatlar­dan, iman ahlakının esaslarmdandır. İman ancak bu sıfat ile sıh­hat bulur. Tıpkı korku sıfatı olmaksızın sıhhat kazanmadığı gibi.

Rica ve ümit, bir kuşun iki kanadından biri durumundadır. Bi­linir ki kuş? ancak iki kanadının yardımıyla uçabilir. Aynı şekilde inandığı Rab'den ricacı olmayan ve O'ndan korkmayan kişi de iman etmiş olmaz. Rica, aynı zamanda Allah Teala'ya karşı hüsnü zan besleme ve O'ndan güzellik ümit etmenin makamlarından biri­dir. İşte bu nedenledir ki Allah Resulü (sav) müminlere şu öğütte bulunmuştur: "Sizden biri yalnız Allah'a karşı hüsnü zan besleye­rek ölsün".[30] Çünkü bir kudsi hadiste Allah Teala'nm şöyle buyur­duğu rivayet edilmiştir: "Ben, kulumun zannettiği yerdeyim. Be­nim hakkında dilediğini zannetsin"[31]

Abdullah b. Mesud (ra) Allah'ın adıyla yemin ederek şöyle der­di: "Kul, Allah hakkında hiçbir hüsnü zanda bulunmaz ki, Allah Te­ala ona bunu vermesin. Çünkü haynın tamamı O'nun elindedir". Yani Allah Teala bir kuluna kendisine karşı hüsnü zan nimetini verdiği zaman, zannettiği şeyi de ona verir. Çünkü onun kendisiy­le ilgili zannını güzel kılan, onun dileğini vermeyi de murad etmiş demektir.

Yusuf b. Esbat'tan nakledildi ki: Süfyan-ı Sevri'nin (ra) Allah Teala'nm "İhsanda bulunun, çünkü Allah ihsan edenleri sever" (Ba­kara/195) ayetinin tefsirini yaparken şöyle dediğini duydum: Al­lah'a karşı hüsnü zan besleyin". Allah Resulü (sav) ölüm döşeğin­deki bir adamı ziyaret etti ve ona 'Nasılsın?' diye sordu. Adam da, 'Günahlarımdan dolayı korkuyor, Rabbimin rahmetini umuyorum' dedi. Bunun üzerine Allah Resulü (sav) şöyle buyurdu: 'Böyle bir anda bu ikisi hiçbir kulun kalbinde biraraya gelmez ki Allah Teala umduğunu verip korktuklarından güvende kılmasın".

İşte bu nedenledir ki Ali (kv), aklını kaçırarak tam bir teslimi­yete düşen adama şöyle demiştir: Ey kişi, senin Allah'ın rahmetin­den ümitsizliğin, işlediğin günahlardan daha ağırdır.

Çünkü günahlardan dolayı bunalan kişinin huzur bulduğu Al­lah'ın-rahmetinden ümit kesmek ve günahlarla sınanan bir kulun ümitvâr olduğu Allah'ın merhametinden yeise kapılmak, işlenen o günahlardan daha büyük ve bütün günahlarından daha ağır bir günahtır. Böyle davranan biri, kendi nevasına dayanarak Allah Te­ala'nm rica ve ümide dayanak olan sıfatlarından ayrılarak O'nun zatına kendi kınanmış sıfatıyla hüküm vermiştir. Bu ise, -eğer işlediği günahlar büyük günah türündense- büyük günahlardan daha büyük bir günahtır.

"Kendinizi ellerinizle tehlikeye atmayınız" (Bakara/195) ayet-i kerimesinin tefsirinde şöyle denilmiştir: Burada sözedilen kimse­ler büyük günah işledikten sonra kendilerini tehlikeye atarak tev-be etmeyen ve 'Biz zaten helak olduk, hiçbir amel bize fayda etmez' diyenlerdir. Müslümanlar, bundan menedilmiştirler. Şu var ki rica makamı kıymetli bir makam ve çok değerli bir hal olup ancak ilim ve haya ehli arasındaki kerem sahiplerine nasip olur.

Bu hal, onlara korku makamından sonra gelen bir hal olup sı­kıntılar karşısında onunla ricacı ve ümitvâr olurlar. Israrla günah işlemeye düşmekten de onunla korunurlar. Korkuyu bilmeyen kim­se, rica ve ümidi bilemez. Korku makamında bulunmayan kimse de, arılık ve sıhhat üzere rica ehlinin makamlarına yükseltilmez. Her kulun rica ve ümidi, korkusunun cihetinden doğar. Ümit edi­len ahlaka dair mükaşefesi ise, kendisine keşfedilen korkutucu sı­fatlardan dolayıdır.

Eğer kul, günah, sebepler ve ayıplar gibi yaratılmış korkutucu­ların makamına konulmuşsa, vaadin gerçekleşmesi, günahlarının bağışlanması ve cennetin teşvikiyle korku makamlarından rica makamlarına yükseltilir. Tabii ki bunlarda birçok güzel sıfat mev­cuttur. İşte kitapları sağdan verilecek olanları bekleyen son budur. Eğer Zatın manalarının müşahedesi noktasında -misal olarak bil­gisizlik, kötü son, gizli tuzak, gizli istidrâc, kudretin ezmesi, kibir ve ceberut hükmü gibi sıfatlardan doğan korkuların makamına ko­nulmuşsa, bu makamlardan da muhabbet ve rıza makamına yük­seltilirler. Bu noktada ise ahlakın özünü, kerem, ihsan, lütuf, şef­kat ve minnet gibi sıfatları ricacı olur.

Rica ehlinin, rica makamlarmdaki şahitliğiyle ilgili olarak bil­diğimiz bütün hakikatleri zikretmemiz doğru olmaz. Bu herşeyden önce müslümanlarm avamı için münasip değildir. Ayrıca fesada karşı dayanma gücü verilmemiş olanları da ifsad edebilir. Dolayı­sıyla bu bilgiler, ancak müminlerin havassı için uygundur. Mümin­lerin havassı bunlara dayanıp sadece bunlara uymadığı için rica­nın hükmünü sadece muhabbetten çıkarır.

Muhabbet ise ancak kalbin korkuyla ıslah olmasından sonra or­taya çıkar. İnsanların çoğu için uygun olan yalnızca korkudur. Tıpki kötü köleler gibi ki onlar, ancak kırbaç ve değnekle yola gelir, ak­si halde kılıçlarla yüzleşirler.

Kulun ricasının sıhhat işareti, ricasında korkunun da gizli ol­masıdır. Çünkü kul, kaybetmekten korktuğu bir şeyi rica ettiği za­man, rica edilen şey onun kalbinde daha büyük bir yere sahip olur ve ona karşı özlemi büyür. Dolayısıyla da rica halinde bile, ricacı olduğu şeyin gerçekleşmemesi yönündeki korkusundan uzaklaşa-maz. Rica, korku sahiplerinin rahatlatılın asıdır. İşte bu nedenledir ki Araplar ricayı korku olarak adlandırmışlardır. Çünkü bu ikisi, birbirlerinden ayrılmayan bir bütün gibidirler.

Arap dilbilimcilerden bir mezhebe göre birşey başka bir şeyin ayrılmaz parçası, sıfatı veya sebebi olduğu zaman, onu onunla ifa­de etmek mümkündür. Örneğin 'Sana ne oluyor da ricacı olmuyor­sun?' derler ki bu, 'Sana ne oluyor da korkmuyorsun?' anlamında­dır. Allah Teala'nm "Size ne oluyor ki, Allah'tan bir vakarı ummu­yorsunuz?" (Nuh/13) buyruğu da bu anlamda değerlendirilmiştir. Müfessirler bu ayetin anlamının 'Size ne oluyor da Allah'ın azame­tinden korkmuyorsunuz?' şeklinde olduğu üzerinde ittifak etmiş­lerdir. "Kim Rabbi ile karşılaşmayı umuyorsa" (Kehf/110) ayetinin iki tefsir şeklinden biri de böyle olup 'O'nunla karşılaşmaktan kor-karsa' şeklinde anlaşılmaktadır.

Korkunun ricaya göre durumu, günün geceye göre durumuna benzer. Çünkü bu ikisi de sonuç itibarıyla birbirinden ayrılmayan kavramlardır. Dolayısıyla bir günlük sürenin her ikisiyle ifade edil­mesi de caizdir. Mesela üç günü ifade etmek için üç gece denilebil-diği gibi aksi de söylenebilir. Buna örnek olarak Allah Teala'nm şu buyruğunu zikredebiliriz: "Senin mucizen, insanlara üç tam gece konuşmamandır" (Meryem/10)

Allah Teala üç günü, ancak sembol olarak buyurmuştur. Gün, geceden ayrı olmadığı gibi gece de günden ayrı değildir. Allah Tea­la birini bildirerek diğerini de murad etmiş olmaktadır. Çünkü bi­ri diğerine benzetilmekte ve onun kapsamına girmektedir. Ama Al­lah Teala'nm hikmet ve kudreti gereği ve her biri için farklı hü­kümler konmuş olduğu için ayrı ayrı ortaya çıkmaktadırlar. Allah Teala'nm her ikisindeki nimetleri de farklı farklıdır. Gün belirdi­ğinde gece Allah'ın kudretiyle onun içinde kaybolur. Gece ortaya çıktığında ise gün yine O'nun hikmetiyle onun içinde kaybolur. Bu da Allah Teala'nm geceyi gündüze, gündüzü geceye katması ve bi­rini diğerinin üzerine dürmesinin hakikatidir.

Melekûtî manalarıyla korku ve ricanın hakikati de böyledir. Korku zahir olduğu zaman, kul korku sahibi olur ve hakkında kor­kutucu bir sıfatın tecellisini müşahede ettiği için korku hükümleri hakim olur. Bu durumdaki kul, üzerindeki etkisinden dolayı korku sahibi olarak adlandırılır.

Rica ise, korkusunun içine gizlenir. Rica zahir olduğunda ise, ru-bubiyetin ricaya davet eden bir sıfatla tecellisini müşahede ettiği için rica hükümleri hakim olur ve kul, rica ile vasfedilir. Çünkü o an­da kendisine hakim olan hal, rica hali olup korku hali bunun altına girmiş olmaktadır. Zira her ikisi de imanın ayrılmaz sıfatlarıdır.

Bu ikisini bir kuşun iki kanadına benzetmek doğru olur. Korku ile rica arasındaki mümin, iki kanadı arasındaki bir kuş, ya da te­razinin iki kefesi arasındaki dil gibidir. Bu meyanda Mutarrafm şu sözünü zikretmek yerinde olur: "Müminin korkusu ile ricası tartıl-saydı denk gelirlerdi". Ricanın hakikatini bilme ve rica edilen şey hakkındaki isteğin doğruluğu noktasında aslolan budur.

Müminler açısından korku ile ricanın denk oluşunda iki makam sözkonusudur. Bunların üstte olanı, mukarrebun zümresinin ma­kamı olup korkutucu sıfatlarla rica ve ümit edilen ahlakın müşahe­de edilmesi makamıdır, ikincisi ise, kitapları sağ taraflarından ve­rilecek ashab-ı yeminin makamı olup eşsiz hükümlerden ve farklı kısımlardan öğrendikleri makamdır.

Onlar Allah Teala'nm kullarını lütfuyla nimetlendirdiğini ve bunun cebren olmayıp tercihen olduğunu bilirler. Bunu bildikleri için de, nimetin başladığı gibi tamamlanmasını rica ve ümit eder­ler. Firavun'un huzurundaki sihirbazların, iman ettikleri anda Al­lah Teala'nm mağfiretini arzu etmeleri de bu bağlamda ele alınma­lıdır. Onlar Kur'an'da yazılı olduğu gibi şöyle demişlerdi: "Doğrusu biz, iman edenlerin ilki olduğumuzdan dolayı Rabbimizin bizim ha­talarımızı bağışlayacağını ummaktayız". (Şuara/51) Yani, Allah Te­ala bizi bu mekanda ilk iman edenler kıldığı için, bizi kendisine iman eden kılması sebebiyle günahlarımızı bağışlamasını rica edi­yoruz. Onlar Allah Teala'dan bu affı ümit etmişlerdir.

Allah Teala kendisine nimet verip geri aldıktan sonra bu nime­tin kendisine dönmesinden ümidim kesen kulu kötüleyerek şöyle buyurmuştur: "Andolsun biz insana tarafımızdan bir rahmet tattı­rıp sonra bunu kendisinden çekip alsak, kuşkusuz o, (artık) umu­dunu kesmiş bir nankördür". (Hud/9) Allah Teala daha sonra bu duruma sabrederek kendisine bağlı kalan kullarını bundan müs­tesna tutarak şöyle buyurmuştur: "Sabredenler ve salih amellerde bulunanlar başka". (Hud/11)

Lokman'm (as) oğluna şöyle dediği rivayet edilir: "Allah'tan öy­le bir korkuyla kork ki, O'nun tuzağından emin olma. O'ndan öyle bir ricayla ricacı ol ki, korkun daha fazla olsun. Oğlu şöyle demiş­ti: Bunu nasıl başarabilirim? Benim sadece bir kalbim var.

Lokman (as) şu cevabı verdi: Bilmez misin ki mümin iki kalpli gibidir. Biriyle korkarken diğeriyle ümit eder?" Bundan çıkarılan anlam, korku ve ricanın müminin iki sıfatı olduğu ve hiçbir mümi­nin kalbinin bunlardan hali kalamayacağıdır. Bu şekildeki mümin de iki kalpli olacaktır.

Ayrıca şunu da bilmek gerekir ki insanlar dört tabaka üzere ya­ratılmışlardır. Bu tabakalardan her birinde bir zümre yaşar. Bun­lardan biri mümin olarak yaşar ve mümin olarak ölür. Bunların ri­ca ve ümitleri hem kendileri, hem de diğer müminler içindir. Çün­kü Allah Teala onlara lütufta bulunduğu zaman, üzerlerindeki ni­metini tamamlamasını ve nimetini çekip almamasını rica ederler.

İnsanlardan bir zümre de mümin olarak yaşayıp kafir olarak Ölürler. Bunlar hem kendileri hem de başkaları için korku duyar­lar. Çünkü Allah Teala'nın kendileri hakkındaki sabık ilmi gereği olan gaybi hükmünü bilirler.

İnsanların diğer iki zümresi ise, kafir olarak yaşayıp mümin olarak ölenler ve kafir olarak yaşayıp kafir olarak ölenlerdir. Bu iki hüküm, müşrikler için ikinci ricalarını gerektirir. Çünkü onu gör­düklerinde, zahiri görünüme bakarak ümitsizliğe kapılmazlar. Bu ümidin korkusu, kişinin bu hal üzere ölmesi olarak görülen ikinci bir korkudur. Bunun, Allah katında hakikat olması mümkündür.

Müminin bu dört hükmü de bilmesi, ona korku ve rica hallerini birlikte kazandırır. Böylelikle durumu da dengelenmiş olur. Çünkü onun imanı, bu bilgiyle dengelenmiştir. O, insanlar hakkında zahire göre hüküm verirken, insanların vicdanlarını gaybları bilici olan Allah'a havale eder. Hiçbir kul hakkında, zahirine bakarak kesin kötü hükmü vermeyerek, Allah Teala nezdinde onun için gizli olan hayrı rica ve ümit eder. Ne kendisi, ne de başkası için zahire baka­rak iyiliğe hükmetmez. Bilakis Allah katında bir kötülüğün gizlen­miş olmasından korku duyar.

Mükemmel olan hal, kulun kendisi için korku duyarken başka­ları için ümitvâr ve ricacı olmasıdır. Çünkü bu, müminlerin hüsnü zan sahibi olarak ibadet etmelerinden önceki vecdidir. Onlar bu şe­kilde bütün insanlara karşı hüsnü zan besler, kaplerinin selim ol­duğuna hükmederek onlar için bahaneler bulurlar. Gaybi hususla­rı ise, işlerin kendisine döndüğü Allah Teala'ya havale ederler.

Kendileri hakkında ise sürekli kötü zan beslerler. Çünkü kendi sıfatlarını bilir ve bu yüzden kendilerine eleştiri yağdırırlar. Kendi­lerine karşı şefkatli olmak için kötü sıfatlarına ve bahanelere dayan­mazlar. Korku, onlar için kendilerini aklamak olamaz. Bu iki husu­sun aksini taşıyanlar, tuzağa düşerek kendileri hakkında hüsnü zan beslerken başkaları hakkında kötü zanda bulunur ve başkaları için korku duyarken, kendileri için ricacı ve ümitvâr olurlar. Kendileri için bahane bulucu ve gerekçe bulucu olurken, başkaları için kınayı-cı ve eleştirici olurlar. Bu ise münafıkların ahlakmdandır.

Rica ehli için makamlarından bir hal sözkonusudur. Bu hal için de ricalarından bir alamet vardır. Rica edilenin müşahedesi nokta­sında ricanın alameti, amellere devam ve Allah'a güzelce yaklaşa­rak nafile ibadetlere yaklaşmayı hızlandırın ası dır. Çünkü o, Rabbi-ne karşı hüsnü zan sahibidir ve ondan güzellik ümit eder. Allah Te­ala da, kendisinden bir lütuf olarak emrettiği salih amelleri kabul buyurur. O, bunu kendisine vacip olduğu ve ya hakettiğimiz için değil kerem sahibi olduğu için yapar. Yine O, kulunun yaptığı kötü işleri kefaret eder. Bunu da kendinden bir ihsan, lütuf ve bize olan şefkatinden dolayı yapar. Çünkü O, çok yüce ahlak ve gizli lütuflar sahibidir. Bütün bunları, kendisine gerektiği için değil, O'na duyu­lan hüsnü zandan dolayı yapar.

Bu meyanda Süfyan-ı Sevri (ra) şöyle demiştir: Kim bir günah işler ve bu günahı işleme gücünü Allah'ın verdiğini bilerek O'nun bağışım rica ederse, Allah Teala onun günahını bağışlar. Yine o şöyle demiştir: "Allah Teala bir kavmi ayıplayarak şöyle buyurmuştu: "İşte bu, sizin Rabbiniz hakkındaki zannmızdır. Onu size geri çevi­riyorum". Allah Teala benzeri bir vesilede şöyle buyurmuştur: "Ve kötü bir zan ile zanda bulundunuz da, yıkıma uğramış bir kavim oldunuz". (Fetih/12) Allah Teala'mn bu hitabından çıkarılacak de­lil, güzel zanda bulunanların kurtulanlardan olacağıdır. Bir başka rivayette şöyle denilmektedir: "Kim bir günah işler ve bu onu üzer­se, bağışlanma dilemese dahi günahı bağışlanır".

Yakin makamlarının diğerleri gibi rica makamında da farz ve fazilet olan kısımlar vardır. Kula farz kılınan, Rabbi, Yaratanı, Ma­budu ve Rızık Vereni olan Allah Teala'dan ricacı ve ümitvâr olma­sıdır. Kul bunu, kendi sıfatlarına bakarak değil, Allah Teala'mn lü­tuf ve keremini düşünerek yapmalıdır.

Sehl (ra) şöyle derdi: Kim Allah Teala'dan bir şey rica eder ve kendi nefsiyle yaptığı amellere bakarsa karşılık göremez. Ta ki yal­nız Allah Teala'ya, O'nun lütuf ve keremine bakmcaya kadar. İşte o zaman karşılığı yakinen görür. Hayret o kimseye ki Allah Tea­la'dan bir şey diler, arzular ve ricacı olurken kendi nefsine ve amel­lerine bakar. Böyle biri, ricasında samimi değildir. Çünkü o, kendi yaptıklarına bakmakla Allah'a ortak koşmaktadır. Samimi olmadı­ğı zaman da, tam inanmış olmayacaktır. Allah Teala ise, ancak ka­bul edileceğine yakinen inanan kullarının dua ve amellerini kabul buyurur. Kul, tevhide şahit olup vahdaniyete nazar ettiğinde, ihlas ve yakin sahibi olmuş olur. Bir hadiste de bu husus teyid edilmiş­tir: "Dua ettiğinizde kabule yakinen inanınız. Çünkü Allah Teala ancak yakin sahibinin ve kalpten açık olarak dua edenin duasını kabul eder". Zira Allah Teala tarafından kendisine dua etmekle gö­revlendirilen kişi için Allah Teala bir ibadet kapısı açmış demektir.

Bir hadis-i şerifte şöyle buyrulmaktadır: "Dua, ibadetin yarısı­dır. Allah Teala duanın ancak halis olanını kabul eder". Allah Tea­la'mn dua karşılığında verdiği şeylerin en azı, bir hasene olup Al­lah Teala onu da on kattan yediyüz kata kadar arttırmaktadır. Ver­diği şeylerin en üstünü ise, ahiret hayatında onun için bütün dün­yadan daha hayırlı bir gelecek hazırlamasıdır ki orada verilecekle­rin biri dahi onun aklından geçemez. Bu da Allah Teala'dan o kul için güzel bir bakış ve tercihtir: Verdiği karşılıkların ortancası ise, kulun bilmesi halinde geri dönmesinin kendisi için daha önemli ve kendisi için istediği şeyden daha hayırlı olacak bir beladan uzak tu­tulmasıdır.

Allah Resulü (sav) bir hadis-i şeriflerinde şöyle buyurmuşlardır: "Dua eden hiç kimse yoktur ki, günaha götüren ve aile bağını kopa­ran bir konu olmadıkça kabulüne yakinen inandığı bir dua etmesin de Allah Teala kendisine şu üçünden birini takdir etmesin: Ya iste­diği hususla ilgili duasını kabul eder. Ya onu bir kötülükten uzak tu­tar. Veya ahirette kendisi için daha hayırlı bir şey hazırlar".[32]

Musa (as) ile ilgili nakledilen haberler arasında onun şu sözü geçmektedir: "Ey Rabbim, yarattıklarından hangisine karşı daha gazaplısmdır? Allah Teala buyurdu ki: Takdirime rıza göstermeyen ve bir işte Bana istihare edip işini görecek kararı ilham etmeme rağmen bundan hoşlanmayandır".

Başka bir haberde ise şu ifade yeralmaktadır: "Ey Rabbim, Sa­na ne en sevimli ve ne de en kızdırıcı gelen nedir? Allah Teala bu­yurdu ki: Benim takdirime rıza göstermek Bana en sevimli gelen­dir. Beni en çok kızdıran ise, kendini övmendir".

Bir hadis-i şerifte Allah Resulü'nün (sav) kendinden öğüt iste­yen bir adama şöyle buyurduğu rivayet edilir: "Allah Teala'yı senin için takdir ettiği bir şeyle ilgili olarak suçlama"[33]Bir başka hadis-i şerifte ise şu olay nakledilmiştir: "Allah Resulü (sav) gökyüzüne baktı ve gülümsedi. Kendisine bunun sebebi sorulduğu zaman şöy­le buyurdu: Allah Teala'mn mümin için takdir ettiği herşeyde onun için hayır bulunmasına şaştım. Yararlı bir şey takdir ettiğinde mü­min buna rıza gösterir ve bu kendisi için hayır olur. Mümin için za­rarlı bir şey takdir ettiğinde de yine rıza gösterir ve bu kendisi için hayır olur". Allah Teala'ya karşı hüsnüzan içinde olmanın bir şekli de, O'na karşı daima zillet içinde olmaktır. Bu, Allah Teala'ya yöne­lik arzunun gücünü gösterir. Bir hadis-i şerifte şöyle buyrulmakta­dır: "Allah Teala'ya karşı hüsnüzan sahibi olmak, O'na kulluğun güzelliğindendir".[34]

Allah Teala'nm "Adem, Rabbinden kelimeleri aldı ve Allah da onun tevbesini kabul etti" (Bakara/37) buyruğunun tefsiriyle ilgili olarak da şu nakledilir: "Adem (as) dedi ki: Ey Rabbim, şu işledi­ğim günah kendimden kaynaklanan bir şey miydi, yoksa beni ya­ratmazdan önce Senin ilminde varolup da gerçekleştirdiğin bir şey miydi? Allah Teala buyurdu ki: Benim ilmimde varolup senin için yazdığım bir şeydi. Bunun üzerine Adem (as), 'Öyleyse bana onu takdir ettiğin gibi ondan dolayı da beni bağışla' dedi. Tefsirde Adem'e (as) verilen kelimelerin işte bunlar olduğu söylenmiştir.

Allah Resulü'nün (sav) şöyle buyurduğu rivayet edilir: "Allah Teala Kıyamet günü kuluna şöyle buyuracaktır: Çirkin olan nıün-keri gördüğünde onu çirkin görmekten seni meneden nedir? Allah Resulü (sav) şöyle buyurdu: Eğer Allah Teala kuluna delilini telkin etmişse kul şöyle der: Ey Rabbim, ben Sen'den ricacı oldum ve in­sanlardan korktum. Bu cevap üzerine Allah Teala, 'Öyleyse seni ba­ğışladım' buyurur". Meşhur bir rivayette şu olaya yer verilmiştir: "Bir adam insanlara borç verir, onlara karşı hoşgörülü davranarak zorda olanları bağışlardı. Bu adam hiç bir hayır işlemeden Allah Teala'mn huzuruna çıktı. Allah Teala ona 'Senin dünyada yaptığı­nı Biz daha iyi yaparız'buyurdu ve gerek ricacı oluşu, gerekse Ken­di hakkındaki hüsnüzanm sebebiyle günahlarım bağışladı"[35]

Rica ehli, ricanın faziletleri noktasında farklı derecelere sahip­tirler. Onlar arasında mukarrebun zümresinde bulunanlar, bildik­leri ve marifetleri ona erdiği için, sıfatların manalarının tecellisi, mücalese ve yakınlıkta nasibibin en büyüğünü rica ve ümit ederler. Ashab-ı yeminden olan rica ehli de, O'nun vaadine iman ettikleri için Allah Teala'mn sevabından en büyük payı ve bağışından en bü­yük dilimi rica ve ümit ederler.

Yüreklerin güzel amellerle genişlemesi, bunları kaçırma korku­suyla yapılmasında acele edilmesi ve kabulünün ümid edilmesi de rica babından sayılır. Aynı şekilde kötülükleri terketmek, nefsle mücahedede bulunmak da rica kabilindendir. Çünkü bunlarda va-adedilenin gerçekleşmesi ve merhamet sahibi Hak Teala'ya yakın­laşma ümidi mevcuttur. Söz sahiplerinin en sadığı olan Allah Tea­la bu meyanda şöyle buyurmaktadır: "Muhakkak ki iman eden ve Allah yolunda hicret ve cihad edenler var ya, işte onlar Allah'ın rahmetini rica ederler". (Bakara/218)

Allah Resulü (sav) bu ayet-i kerimenin tefsirini yaparken cihad ve hicretle ilgili olarak şöyle buyurmuştur: "Muhacir, kötülüğü ter-keden, mücahid de Allah uğruna nefsiyle cihad eden, Mabud'un hizmeti olan namazı ikame eden, gizli-açık, az veya çok malı Allah yolunda sarfeden ve dünya ticaretinin kendisini meşgul etmesine izin vermeyen kimsedir".[36]

Allah Teala, tahkik sahibi rica ehlini vasfederken şöyle buyur­muştur: "Muhakkak ki Allah'ın kitabını okuyan, namazı kılan ve kendilerine verdiğimiz rızıktan gizli açık infak edenler, asla zarar etmeyecek bir ticaret umarlar". (Fatır/29)

Gecenin ilerleyen saatlerinde kunut etmek de rica babmdandır. Kunut, teheccüd namazında kıyamı uzatmak ve kalbe dolan endi­şe ve korkulardan dolayı yataklardan uzaklaşıldığmda bolca dua etmektir. Allah Teala işte bu sebeple rica ehlini vasfederken şöyle buyurmuştur: "Yoksa o, gece saatinde kalkıp da secde ederek ve kı­yama durarak gönülden itaat eden, ahiretten sakınan ve Rabbinin rahmetini rica eden gibi midir? De ki: Hiç bilenlerle bilmeyenler bir olur mu?" (Zümer/9)

Görüldüğü üzere, rica ve sakınma ehliyle gecenin geç saatlerin­de teheccüde kalkanlar ilim sahipleri olarak adlandırılmaktadır. Bu ayetin siyakından çıkarılan bir delil de; Allah Teala'dan kork­mayan ve O'na ricacı olmayan kimsenin ilim sahibi olamayışıdır. Çünkü ayet, anılan iki zümre arasında eşitliği reddetmektedir. Bu; delaletin kafi oluşundan dolayı sıfatlardan birinin zikriyle yetinile-rek haberin hazfedildiği ifade türünün de bir örneğidir.

Rica ve ümit, mukarrebun zümresi nezdinde yakin makamları­nın ilkidir. O, sıddıkların sıfatları arasında da en açık olandır. Şu sıfatlar kendinde toplanmadıkça hiçbir kulun kalbinde kemale erip sahibi tarafından kesin olarak bilinemez: Allah Teala'ya iman; O'nun için hicret etmek; O'nun için cihad etmek, Kur1 an okumak; Namaz kılmak; Allah rızası için infak etmek; Gece saatlerinde sec­deye varmak, kıyam etmek ve sakınmak. Rica ehlinin sıfatlarının tamamı olan bu hususlar, aynı zaman da yakin sahiplerinin halle­rinin de ilkini oluşturur.

Bilahare bu noktada uzuvlar ve kalp vasıtasıyla yapılan zahiri ve batini ameller artmaya başlar. Çünkü nurlar, ilimler ve mevcut sıfatlara ilişkin gaybi keşifler artmıştır. Sözü hülasa etmek gere­kirse, korku ve rica, iki ayrı makama götüren iki ayrı yoldur. Kor­ku, ilim makamına götüren alimlerin yolu, rica ise amel ehlinin makamına götüren âmillerin yoludur.

Allah Teala, korkuyla beraber hissettikleri rica ve ümidin kuv­vetinden dolayı rica ehlini salih amellerle birlikte zikretmiştir. Bu, onların ümitlerindeki sadakati olgunlaştırmakta ve bundan duy­dukları büyük sevinci kemale erdirmektedir. Allah Teala bu me-yanda şöyle buyurmaktadır: "Vermekte olduklarım kalpleri ürpere-rek verenler". (Mü'minun/60) Allah Teala, onların vefakarlıklarını ve salih amellerini haber verirken de şöyle buyurmaktadır: "Biz doğrusu daha önce ailemiz için de endişe edip korkanlardık. Şimdi Allah bize lütufta bulundu". (Tur/26-27) Yine O şöyle buyurmakta­dır: "Adaklarını yerine getirir ve bir günden korkarlar" (İnsan/7)

Korku, rica ile çok yakından irtibatlıdır. Ricanın hakikatma eren kişi, rica ve ümit ettiği şeyin engellenmesi korkusuyla müca­dele etmeye başlar. Arap dilbilimciler, "İman etmekte olanlara de ki: Allah'ın onları kazanmakta olduklarıyla cezalandırması için, Al­lah'ın günlerini ümit etmeyenleri (şimdilik) bağışlasınlar" (Casi-ye/14) ayet-i kerimesinin anlamı hakkında şöyle derler: Yani Allah Teala'nm cezalarından korkmayanlar.

Allah Teala rica ehlinden olmayanlar için böylesine bağış tale­binde bulunursa, rica ve ümit ehli olanlar için nasıl bir bağış ve lü­tufta bulunacağını tahmin etmek hiç de zor değildir.

Bir zat, Allah Teala'nm "Oysa siz, onların ümit etmediklerini Allah'tan ümit ediyorsunuz" (Nisa/104) buyruğunun anlamı hak­kında şöyle demiştir: Yani onların korkmadıkları hususlarda Al­lah'tan korkarsınız. Korku ve rica alimlere göre tek bir şeyi ifade ediyor olmasalardı, hiçbir alim bu kelimelerden birini diğeriyle tef­sir etmezdi.

Halvetlerde Allah Teala'ya ünsiyette bulunmak da ricanın şekil-lerindendir. Allah Teala'ya ünsiyet; alimlere ısınma, evliyaya ya­kınlaşma, hayır ehlinin meclislerini paylaşarak yalnızlıktan kur­tulmak ve öyle kimselerin yanında yürek ferahlığı bulmaktır.

İyilik ve takva üzerinde yardımlaşmanın nefse yönelen ağırlığı­nın kalkması da ricanın şekillerinden biridir. Çünkü bunda amel­lerin tadının alınması, amellerde acele etme, amel sahiplerinin on­lara teşviki, kaçırılmalarından dolayı üzüntü duyma ve idrak etme halinde sevinme gibi hususlar sözkonusudur.

Bu babda Allah Resulü'nden (sav) şöyle bir hadis-i şerif rivayet edilmiştir: "İyiliği kendini sevindiren, kötülüğü de kendini üzen kimse mümindir".[37] Bir diğer hadisinde ise Allah Resulü (sav) şöy­le buyurmaktadır: "Ümmetimin hayırlıları, iyilik yaptıklarında se­vinen, kötülük yaptıklarında ise mağfiret dileyenlerdir".[38]Çünkü mümin; işinde yakini iman, dininde basiret sahibidir.

Korku ve rica, Allah Teala'ya yakini olarak iman eden kimsenin sıfatlarıdır. Böyle biri iyi bir amelde bulunduğu zaman, Allah Tea-la'nın vaadinin doğruluğundan ve vaat sahibinin kereminden dola­yı sevabı kazandığına yakinen inanır. Bir kötülük yaptığında ise onun çirkinliğini yakinen bilerek bundan dolayı Allah Teala'nm ga­zabına uğramaktan korkar. Çünkü o, Allah Teala'nm azap vaadin­den korkmakta ve Vaatte bulunanın ululuğunu iyi bilmektedir.

Müminin Allah'ın taatine girmesi, O'nun muhabbet ve rızası da­iresine girmesidir. Çünkü ilim buna delalet etmektedir. Allah Tea­la'nm dünya hayatındaki rızası böyle olunca, hangi kul O'nun rıza­sından dolayı mutlu olmaz. Kulun masiyet ve günaha girmesi ise, Allah Teala'nm gazab ve hoşlanmayışı dairesine girmesidir. Çünkü ilim buna delalet etmektedir. Bu da mümini üzer. Zira Allah Tea-la'nın kendisine isyan edene bugün gazap etmesi, yarın azap etme­si demektir.

Söz sahiplerinin en doğrusu Hak Teala bu babda şöyle buyur­maktadır: "Allah'ın gazaplanması, elbette sizin kendi nefislerinize gazaplanmanızdan daha büyüktür" (Mümin/10). Ayetin tefsirinde şöyle denilmektedir: Cehennemde yananlar, ateşte bozulan beden­lerine baktıkları zaman kendi kendilerine gazaplanacaklar, o anda kendilerine şöyle nida edilecektir: Allah Teala'nm dünya hayatında emrine uymayanlara olan gazabı, bugün azap içindeki sizlerin ken­dinize yönelik gazabınızdan çok daha büyüktür.

Allah Teala'nm rızası da ahirette sevdiği kullarının cennetlerde nimetlere boğulması şeklinde tezahür edecektir. O'nun dünya ha­yatındaki rızası ise, kullarının O'nun rıza ve itaati dairesinde amel etmeleridir. Bu da, yakin ilmini keşfetmesi istenen kulun bir özel­liğidir. Bu babda, Zeyd el-Hayl'la ilgili şu hadisi zikretmemiz gere­kir: "O, Allah Resulü'ne (sav) 'Sana şunu sormak için geldim: Allah Teala'nm murad ettiği kulla murad etmediği kul hakkındaki ala­meti nedir?' Allah Resulü (sav) ona 'Nasıl oldun?' diye sordu. O da şu cevabı verdi: 'Hayrı ve hayır ehlini seven biri oldum. Hayır adı­na bir şeye gücüm yettiğinde ona koşarım ve sevabına yakinen ina­nırım. Hayır adına bir şeyi kaçırdığımda ise onun için üzülür ve öz­lemini hissederim'. Bunun üzerine Allah Resulü (sav) şöyle buyur­du: 'İşte bu, Allah Teala'nm murad ettiği kuldaki alametidir. Eğer O, senin için ahireti murad etmişse, seni ona hazırlar ve senin han­gi vadide öleceğini umursamaz".

Allah Teala'ya güzellikle yönelmeye devam edip O'na yakar­maktan tad almak, O Karib'in sözlerine güzelce kulak verip O Ha-bib'e karşı zillet ve teslimiyet içinde olmak, güzel bir af ve bol lütuf hususunda O'na karşı hüsnüzan sahibi olmak da rica kapsamına girer. Ariflerden bir zat şöyle demiştir: Tevhidin bir nuru, şirkin ise bir narı/ateşi vardır. Tevhidin nuru, müminin günahlarını yakma noktasında, müşriğin iyiliklerim yakması noktasındaki şirk ateşin­den daha tesirlidir.

Süleyman et-Teymi ölüm döşeğine düşünce oğluna şöyle der: 'Ey oğlum, bana ruhsatlardan sözet, rica ve ümidi sürekli hatırlat ki Rabbim'e hüsnüzan dolu olarak kavuşayım'. Süfyan-ı Sevri de (ra) kendisine ölüm yaklaştığı zaman alimleri çevresine toplamış ve onun için ricacı olmalarım istemiştir. Ahmed b. Hanbel'den de (ra) şu hadise nakledilmiştir: Vefatı yaklaştığı zaman oğluna şöyle demiştir: Bana, içinde rica ve hüsnüzan ifadeleri bulunan hadisle­ri hatırlat.

Rica ve Allah Teala'ya karşı hüsnüzan beslemek, makamların en yücelerinden olmasaydı, sözkonusu alimler, hayatlarının son demlerinde, ölümün eşiğinde ve Mevla'ya kavuşma anında bunları talep etmezlerdi. Onlar bu makamların yüceliğini bildikleri için, hüsnü hatimelerinin bunlarla olmasını istemişlerdir. Onlar hayatlan boyunca Allah Teala'dan hüsnü hatime yani en güzel sonu ni­yaz etmiş kimselerdir.

Rica ve ümidin bu derece yüksek bir öneme sahip olmasından dolayı şöyle denilmiştir: Hayat sürdükçe korku daha faziletlidir. Ölüm yaklaştığında ise rica ve ümit daha faziletlidir. Yahya b. Mu~ az (ra) rica makamları hakkında şöyle derdi: Tevhidle dolu bir sa­at, elli yılın günahını bertaraf ederse, elli yıllık tevhid günahları acaba ne yapar? Ebu Muhammed Sehl (ra) şöyle derdi: Korku, an­cak rica ehline sahih olur. Yine o, bir defasında şöyle demişti: Kor­kanlar dışında bütün alimler mahrumdur. Rica edenler dışında bü­tün korku sahipleri mahrumdur. O, ricayı muhabbet makamları arasında sayardı. Rica, ulema nezdinde muhabbet makamlarının ilkidir. Kul, muhabbet makamında, rica ve hüsnüzanmndaki yük­selmeye paralel olarak yükselebilir.

Allah Resulü (sav) rica hakkında öyle hadisler buyurmuştur ki, bunları müslümanlarm avamına zikretmek doğru olmaz. Ama şu hadisleri zikredebiliriz: Allah Resulü (sav) buyurdu ki: "Allah Tea­la rahmetinin büyüklüğünden dolayı cehennem için öyle bir kamçı yaratmıştır ki, bununla kullarını cennete sevkeder". "Ben kulları, onlar aleyhinde kazançlı çıkmak için değil, onların Benim aleyhim­de kazanzçlı çıkmaları için yarattım".

Ata b. Yesartn Ebu Said el-Hudri'den (ra) rivayet ettiği hadis-i şerif ise şöyledir:"Aliah Teala hiçbir şey yaratmamıştır ki ona galip gelecek bir şey yaratmamış ve rahmetini de gazabını aşacak kılmış olmasın". Meşhur bir hadis-i şerif de şöyledir: "Allah Teala, varlık­ları yaratmadan önce kendi üzerine 'Rahmetim gazabımı bastıra­caktır1 esasını farz kılmıştır"[39]

Muaz b. Cebel (ra) ve Enes b. Malik'ten (ra) rivayet edilen meş­hur hadislerden bazıları da şöyledir: "Kim 'Allah'dan başka ilah yoktur1 derse cennete girer. Kimin son sözü 'Allah'dan başka ilah yoktur1 olursa ona ateş dokunmaz. Kim Allah Teala'ya O!na ortak koşmamış olarak kavuşursa ateş ona haram kılınır. Kalbinde zerre ağırlığınca iman bulunan da cehenneme girmez".[40]

Başka bir hadiste ise Allah Resulü (sav) şöyle buyurmaktadır: "Eğer kafir Allah Teala'nm rahmetinin genişliğini bilseydi, hiçkim-se O'nun rahmetinden ümidini kesmezdi".

Allah Teala, mucizelerin gösterilmesinden sonra işlenen günah­ların en büyüklerini dahi güzellikle bağışlayacağına dair şöyle bu­yurmaktadır: "Açık deliller geldikten sonra buzağıyı (ilah) edindi­ler. Biz de bunu affettik". (Nisa/153)

Allah Teala, onlar hakkındaki hükümlerinin kesinliğini ve ira­desinin haklarında cari olduğunu öğreten bir tarzda ifade ettiği in­ce hitabında şöyle buyurmuştur: "Size apaçık belgeler geldikten sonra yine ayağınız kayarsa, bilin ki Allah gerçekten üstündür, hü­küm ve hikmet sahibidir". (Bakara/209) Allah Teala o kadar Aziz ve Üstündür ki O'na ancak kendisiyle ulaşılır.

Hakim yani hüküm sahibidir ve kullarına kendi iradesiyle hük­metmektedir. Allah Teala bundan sonra bütün günahları bağışla­yacak ve hiçbirşeyi önemsemeyecektir. Nitekim alemlere üstün kıl­dığı kimseler hakkında da böyle hükmetmiştir. Bu babda inkar edenlerin sözleri, onlara zarar vermemiştir. Onlar Musa'ya (as) şöyle demişlerdi: "Onların ilahı olduğu gibi bize de bir ilah yap". (A'raf/138) O da kendilerine cevaben şöyle demiştir: "Sizi alemlere üstün kılmışken sizler için Allah'tan başka bir ilah mı arayayım?". (A'raf/140) Harun (as) da kendisine, Teygamberinizin ölümünden sadece otuz yıl geçtikten birbirinizi kılıçla vurmaya başladınız' di­yen Calut'a işte bu manada 'Sizler de henüz ayaklarınız daki deniz suyu kurumadan Musa'ya (as) 'Onların ilahı olduğu gibi sen de bi­ze bir ilah yap' demiştiniz' diyerek karşılıkta bulunmuştur.

Allah Resulü'nün (sav) şöyle buyurduğu rivayet edilir: "İnsanla­ra Ilah'mızı anlatırken korkutacak ve soğutacak şekilde konuşma­yın". Başka bir hadis-i şerifinde ise şöyle buyurmaktadır: "Müjde­leyin, nefret ettirmeyin, kolaylaştırın zorlaştırmayın"[41]Allah Re­sulü (sav) müslümanlara vaaz ederken de şöyle buyururdu: "Eğer benim bildiklerimi bilseniz, az güler ve çok ağlardınız".[42]

Cebrail (as), Allah Resulü'ne (sav) indi ve şöyle dedi: "Allah Teala buyurdu ki: Kullarımı niçin ye'se düşürürsün? Bunun üzerine Allah Resulü (sav) insanların arasına çıktı ve onlara rica ve ümidi telkin ederek teşvik etmeye başladı.

Allah Resulü (sav) "Muhakkak ki kıyamet gününün sarsıntısı büyük bir şeydir" (Hac/l) ayet-i kerimesini okuduğu zaman çevre­sindekilere 'Bu günün hangi gün olduğunu bilir misiniz? Bu, Adem'e (as) Kalk ve soyundan ateşe nasip olanları gönder, denile­ceği gündür. Adem (as) 'Kaç tanesini?' diye sorduğunda kendisine şöyle denilecektir: 'Her 1999 kişi ateşe, bir kişi cennete' buyurmuş­tu. O gün müslümanlar hep ağlaştılar. İşi gücü bıraktılar. Bunun üzerine Allah Resulü (sav) halkın arasına çıktı ve 'Size ne oluyor? Sizin diğer ümmetler içindeki sayınız, kara bir öküzün üzerindeki tek bir beyaz bir kıl kadardır".

Meşhur bir hadis-i şerifte ise Allah Resulü (sav) şöyle buyur­maktadır: "Eğer siz günah işlemezseniz, Allah Teala günah işleyen başka bir halk yaratacaktır ki onları bağışlayabilsin". Bu hadisin bir diğer lafzı ise şöyledir: "Sizi götürecek ve ve günah işleyen bir kavim getirerek onları bağışlayacaktır. Muhakkak ki Allah çok ba­ğışlayan ve çok merhametli olandır".[43]

Allah Teala, mağfiret ve merhamet sıfatlarına sahip olduğu için, bu sıfatları izhar edebileceği vaziyeti yaratacaktır. O'nun bu sıfatlar­la nitelenmesi ancak bu şekilde mümkün olabilecektir. Marifet il­minde de bununla ilgili olarak şöyle denilmiştir: Allah Teala'nm her isminde bir sıfatı, her sıfatında da bir fiili sözkonusudur. Marifetin sırrı da bunda gizlidir. Havassın marifeti de burdan çıkar.

İbraKım b. Edhem'den (ra) şöyle bir hadise nakledilmiştir: "Bir gece Kabe'yi tavaf ediyordum. Çok yağmurlu ve çok karanlık bir geceydi. Kapının girişinde durdum ve şöyle dedim: 'Ey Rabbim, be­ni Sana asla karşı gelmeyecek şekilde günahtan uzak tut'. Ka­be'nin içinden bir ses şöyle dedi: Ey İbrahim, sen Ben'den masumi­yet istiyorsun. Bütün mümin kullarım da Ben'den bunu istiyorlar... Eğer onları masum kılarsam, Ben kime lütufta bulunacak,.kimi ba­ğışlayacağım?!".       . -     -

Hasan el-Basri (ra) şöyle derdi: "Eğer mümin hiç günah işleme-seydi, bir kuş gibi uçardı. Ama Allah Teala onu günahlarla tartaklamıştır". Bir hadiste de Allah Resulü'nun (sav) şöyle buyurduğu ri­vayet edilmiştir: "Eğer günah işlemezseniz, başınıza günahlardan daha kötü bir şeyin gelmesinden korkarım. Bunun üzerine 'O ne­dir?' sorulmuş ve Allah Resulü (sav) 'Övünmedir5 buyurmuştur". Ye­min olsun ki, övünme azgın nefsin sıfatlarından biridir.

Övünme, bütün amelleri boşa çıkaran bir sıfattır. O, kalbi fiiller arasındaki en büyük günahlardandır. Günahlar ise şehvani nefsin davranışlarmdandır. Şehvetine düşkün bir kulun, nefsi şehvetler­den onuna müptela kılınması, kendisi için nefs sıfatlarından birine müptela kılınmasından daha hayırlıdır ki bu sıfatlara Örnek ola­rak; kibir, övünme, azgınlık, haset, methedilme arzusu ve hatırlan­mayı istemeyi zikredebiliriz. Çünkü bunlarda Rububiyet sıfatları­nın bazı anlamlarıyla iblis ahlakının izleri mevcuttur. İblis de bu sıfatlarından dolayı helak olmuştur. Nefsani şehvetler ise, yaratı­lıştan gelen sıfatlardır. Adem de (as) bu sıfatlardan dolayı Rabbinin emrine karşı gelmiş ve daha sonra Rabbi tarafından seçilerek tev-besi kabul edilmiş ve hidayete ermiştir.

Bişr b. Hars şöyle derdi: "Nefsin övülmeye meyletmesi, onun için günahlardan daha zararlıdır". Yusuf b. Hüseyin kadınsı davra­nan bir erkek gördü ve kendisini aşağılayarak ondan yüz çevirdi. O kişi, ona dönerek şöyle dedi: Sen de mi? Oysa seninki sana yeter. Yusuf adamın sözünden korktu ve 'Ne biliyorsun?' diye sordu. Adam da şöyle dedi: Çünkü sana göre sen benden çok hayırlısın. Yusuf adamın sözünün maksadım anladı ve tevbe ederek istiğfar­da bulundu.

Arifler zümresinden ricacı bir zat Bakara süresindeki borçla il­gili bir ayet-i kerimeyi okur ve onunla sevinerek mutlu olurdu. O ayeti okudukça rica ve ümidi daha da artardı. Kendisine bu ayet-i kerimede ümidi ve bununla sevinmeyi gerektirecek bir ifade bulun­madığı söylendi. O da, 'Hayır, bu ayette çok büyük bir rica ve ümit mevcuttur' dedi. Diğerleri 'Nasıl oluyor?' diye merakla sordular. O şu cevabı verdi: 'Dünyanın tamamı çok azdır. İnsanın oradaki rızkı ise azdan azdır. O'nun rızkından olan bu borç da azdır. Allah Teala buna rağmen borç konusunda ihtiyatlı davranmıştır. Bana bakışın­da ise yumuşak olmuş ve benim borcumu, şahitler ve yazıyla teyid ederek onun hakkında Kitab'mdaki en uzun ayet-i kerimeyi inzal etmiştir. Bu borcu kaçırmak pek önemli değil. Halbuki kendime karşı hiçbir telafide bulunamayacağım ahirette bana layık görece­ği son nasıl olabilir?"

Rica ehlinden bir zat, Allah Teala'mn "Oysa onların hiç hesaba katmadıkları şeyler, Allah'tan kendileri için açığa çıkmıştır" (Zü-mer/47) buyruğunu okuduğu zaman bununla, Allah Teala'dan dün­yada asla hesap etmediği ihsan, cömertlik ve iyilik nişanelerini ümit ediyordu.

Cüneyd-i Bağdadi şöyle derdi: Allah Teala'mn kereminden bir pınar kaynadığında kötülük edenler bile iyilik sahiplerine katıla­caklardır". Bu anlamda rivayet edilen bir hadis-i şerif de şöyledir: "Allah Teala Kıyamet günü hiçkimsenin aklına gelmeyecek bir ba­ğışta bulunacaktır. Öyle ki iblis bile bu mağfiretten nasiplenebil­mek için rica ve ümidini uzun süre koruyacaktır.

Bir hadis-i şerifte ise Allah Resulü'nun (sav) şöyle buyurduğu rivayet edilmektedir: "Muhakkak ki Allah Teala'mn 99 rahmeti vardır. O, bu dünyada sözkonusu rahmetlerinden yalnız birini iz­har etmiştir ve bütün yarattıkları O'nun bu rahmetiyle merhamet görmektedirler. Anne kendi çocuğuna, hayvan da yavrusuna bu­nunla şefkat göstermektedir. Kıyamet günü geldiğinde bu bir rah­met de, 99 rahmete katılacak ve Allah Teala rahmetinin tamamını yarattıklarına yayacaktır. Bu rahmetlerden her biri gök ve yer kat­larını kaplayacak kadar geniştir. O gün helak olan dışında hiç kim­se Allah Teala sebebiyle helak olmayacaktır".

Ulemadan bir zat şöyle demiştir: Allah Teala kıyamet günü bir kulu için bağışladığı günahı, onu işleyen bütün kulları için bağışla­yacaktır. Allah Resulü (sav) buyurdu ki: "Amel edin ve müjdeleyin. Ve bilin ki, hiç kimseyi kendi ameli kurtarmayacaktır".[44]O, başka bir hadisinde de şöyle buyurmaktadır: "Sizden hiçbirini işlediği amel cennete sokmayacağı gibi, cehennemden de kurtaramayacak­tır. Bunun üzerine Sahabe, 'Seni de mi ey Allah Resulü?' diye sor­dular. Allah Resulü şöyle buyurdu: Evet, Allah Teala rahmeti ve lütfuyla sarmadıkça beni de".[45]

Allah Resulü (sav) başka bir hadisinde ise şöyle buyurmuştur: "Şefaatimi, ümmetimden büyük günah sahiplerine sakladım".[46]Bu hadisin diğer bir lafzı da şöyledir: "Şefaatimin saf ve takva sahipleri için mi olduğunu sanırsınız? Aksine o, kirlenmiş ihlaslılar içindir".[47]

Allah Resulü (sav), Yemen'e vali olarak gönderdiği Muaz ve Ebu Musa'ya (ra) öğütte bulunarak şöyle demişti: "Kolaylaştırın, zorlaş-tırmaym, müjdeleyin nefret ettirmeyin".[48]

Müminlerin Allah Teala'nm keremini, gizli ve açık lütuflarını bilmeleri, onları O'na karşı ümitvar olmaktan uzaklaştırmadığı gi­bi ricadan geri kalmalarına da yol açmaz. O'na karşı besledikleri hüsnüzan da böyle davranmalarına neden olmaz. Aynı zamanda korkuları da aşırı derecede artarak rahmetinden ümitsizliğe kapıl­malarına sebep olmaz. Çünkü müminler, Allah Teala'nm ceberut ve ululuğunu ve herşey bir yana Korkulan olduğu gibi Sevilen olduğu­nu da bilirler.

O'na duydukları sevgi kendilerini O'na ısındırır ve ümit dolu kı­larken, O'ndan duydukları korku da kendilerini sıkar ve endişelen­dirir. Allah Teala'nm ululuğu karşısındaki korkuları bir zevktir. O'nun ululuğu karşısında duydukları sevgiden istifadeleri de böy­ledir. Müminler, korku ve muhabbet makamında mutedildirler. Her ikisini de bilmeleri sayesinde yerlerini sağlamlaştırırlar. Kor­ku telkin eden ve sevilen Allah Teala'nm müşahedesinde istikamet üzeredirler. Bu makam da, yakin ehli ariflerin vasıflarının bulun­duğu makamdır. Bunlar, kemal-ı iman sahiplerini ve yakin ehlinin havassımn seçkinlerini teşkil ederler. Çünkü onlar, Allah Teala'nm tüm sıfatlarında Kamil olduğunu ve sıfatları noktasında O'na hiç­bir eksikliğin uzanmadığını iyi bilirler.

Rahmet, ancak ilmin genişliğindendir. İlim ise güç ve kudretin genişliğidir. Müminler, Allah Teala'nm kelamından duydukları arasında 'O'nun ilim ve kudret sahibi olduğuna ' (Fatır/44) şahit ol­muşlardır. Yine O şöyle buyurmaktadır: "ilim ve rahmet bakımın­dan herşeyi kuşattın". (Mümin/7) Bazıları da Allah Teala'nm "Rah­metim herşeyi kuşattı" (A'raf/156) buyruğundan, cehennemin boşalacağı anlamını çıkarmışlardır. Onlara göre şey kelimesi bütün var­lıklar için kullanılması nedeniyle cehennemi ve onun dışmdakileri de kapsamaktadır.

Allah Teala bir ayet-i kerimede şöyle buyurmaktadır: "Onu (rahmet) takva sahiplerine yazacağım". (A'raf/156) Burada rahme­tin hususiyeti ifade edilmektedir. Çünkü Allah Teala onu, 'Yazaca­ğım' buyruğuyla ifade etmiştir. Rahmetin ise sonu yoktur. Zira o, <Rahim=Merhamet Sahibi' olan Allah Teala'nm sıfatıdır. O'nun içinse hiçbir smır sözkonusu değildir. Hiçbir şey O'nun hikmet ve kudreti dışına çıkamadığı gibi hiçbir şey de merhametinden uzak kalamaz.

Cehennem, eşi görülmemiş ateş ve diğerleri, O'nun azabının özünü ve azabının bütünü teşkil etmezler. Kim böyle zannederse, Allah Teala'yı bilmiyor demektir. Çünkü Allah Teala nimet ve mül­künden ancak kullarının anlayabileceği kadarını izhar ettiği gibi azap ve cezasından da ancak o kadarını açığa çıkarmıştır. İnsanlar gerek nimet, gerekse azap adına O'nun açıkladıkları dışındakilere tahammül edemedikleri için bunları izhar etmesi uygun düşme­miştir. Ayrıca onların kendilerine açıklanandan fazlasını öğrenme­ye çalışmaları da yerinde olmaz. Çünkü Allah Teala'nm nimet ve azabının sonu, O'nun Zatı ile kaim olan mülküyle, kudret ve salta­natının son noktası demektir ki yaratılmışların hiçbiri, bu derece­de bir bilgiye dayanamaz.

Yine bu, O'nun sıfatlarının yüceliği ve sonsuz isimlerinin güzel­liğidir. Gayblardaki bu bilgilerin açıklanma imkanı yoktur. Kudre­tinin nihayeti, ululuğunun sınırı ve saltanatının bitişi olmayan Al­lah Teala, her türlü eksiklikten münezzehtir. Müminler de O'nun "O, hum/yumuş aklık ve mağfiret sahibidir" (İsra/44) buyruğu ile "O, hilm sahibi ve herşeyi bilendir" (Ahzab/51) buyruğunu işittikle­rinde buna şahit olmuşlar ve şunu öğrenmişlerdir: Mağfiret, hilm ve yumuşaklığın genişliğine göredir. Hilm ise, ilmin genişliğine gö­redir. Onlar Hak Teala'nm hilminin büyüklüğünü gördüklerinde O'nun büyük mağfiretini ümit ve rica etmiş, günahları sıkça Örtme­sini gördüklerinde de güzel affını ummuşlardır.

Bu meyanda şöyle denilmiştir: Arş'ı taşımakla görevli Hamele-i Arş melekleri, şu ifadeleri tekrarlarlar: "Allahım ilminden sonra hilmin üzere Seni teşbih ederim. Allahım kudretinden sonra affın üzere Seni teşbih ederim". Arifler zümresindeki rica ehli için, Al­lah'ın kelamını işittiklerinde türlü anlayışlar sözkonusudur. Bu da O'nun sıfatlarının manaları hakkındaki ilimlerinin yüksekliğinden kaynaklanan derin düşüncelerine dayanır.

Her makam sahibi, Kelam-ı îlahi'ye kendi makamından şahit­lik ederken, kendi şahitliğine göre onu dinler. Bunlar arasında en yükseği, sıddıklarm şahitliğidir. Sonra sırasıyla, şehitlerin, salihle-rin ve müminlerin havassmm şahitliği gelir. Bunların hepsi de Al­lah Teala sayesinde O'nun delilini bulur, O'ndan yine O'na nazar ederler. Hepsi de Allah Teala nezdinde farklı derecelere sahiptirler. Allah Teala da yaptıklarını yakından görmektedir. Sehl (ra) şöyle derdi: İhsan sahibi, Allah Teala'nm rahmetinin genişliğinde yaşar. Kötülük sahibi ise, O'nun hilminin genişliğinde yaşar.

O'nun bütün sıfatları kemal üzeredir. Her kim bunlardan bir kısmını diğerleri üstüne tercihe yeltenirse, kendi üstündeki şahit­lik sahiplerinin ilimlerine göre kendi ilmindeki kusurdan dolayı gö­rüşünde hata etmiş olur. Onun için murad edilen makamın, kuvvet sahibi sıddıklarm yoluna henüz ulaşmamış olması da buna neden olmuş olabilir. Bu ise sonuç itibarıyla Hak Teala'ya yakınlık ve uzaklık bakımından onun makamını belirler. Kendisine şahitlik edilen Allah Teala ise, her türlü eksiklik ve tahditten uzaktır.

Korku karşısında ricanın durumu, dini bakımdan azimetler karşısındaki ruhsatların durumuna benzer. Allah Resulü (sav) bu­yurdu ki: "Muhakkak ki Allah Teala, azimetleriyle amel edilmesini istediği gibi ruhsatlarıyla amel edilmesini de ister".[49] Bundan da­ha açık ve daha vurgulayıcı bir lafızda ise şöyle buyurduğu rivayet edilmektedir: "Allah Teala, masiyetlerin işlenmesini çirkin gördü­ğü gibi ruhsatlarını kabul etmeyi de sever".

Allah Resulü'nün (sav) şöyle buyurduğu rivayet edilmiştir: "Muhakkak ki bu Din, çok sağlamdır. Sen ona yumuşaklıkla dal ve nefsini Allah'a kulluktan soğutma. Din'de hayırlısı en kolayıdır". Başka bir hadiste ise Allah Resulü'nün (sav) şöyle buyurduğu riva­yet edilmiştir: "Aşırı derinleşenler helak oldular. Aşırıya kaçanlar helak oldular".[50]

Yine O, başka bir hadisinde şöyle buyurmaktadır: "Ben, kolay ve hoşgörülü Haniflik ile gönderildim".[51] Allah Resulü (sav) diğer bir hadisinde de şöyle buyurmaktadır: "Kitab Ehli'nin bizim dini­mizde hoşgörü olduğunu bilmelerini isterim". Allah Teala mümin­lerin "Rabbimiz, bize bizden öncekilere yüklediğin gibi ağır yük yükleme" (Bakara/286) ayet-i kerimesindeki isteklerine karşılık vererek "Onların ağır yüklerini, üzerlerindeki zincirleri indiriyor" (A'raf/157) buyruğuyla arzularını gerçekleştirmiştir.

Bütün bu bilgiler, akıl sahiplerinde rica ve ümidin kuvvet se­beplerini teşkil etmektedir. Nasıl böyle olmasın ki, Allah Teala şu kudsi hadiste de nakledildiği üzere rica ve ümidin hükmünü galip kılmış ve şöyle buyurmuştur: "Ben, cezadan çok rahmet ve affa da­ha yakınını". Bir hadis-i şerifte de Allah Resulü'nün (sav) şöyle bu­yurduğu rivayet edilmektedir: "İnsanlara Rab'lerini anlatırken on­ları korkutacak ve nefislerine ağır gelecek şekilde konuşmayın".

Ali'ye (kv) ait bir söz de şöyledir: "Alim, ancak o kimsedir ki in­sanları Allah'ın rahmetinden yeise düşürmez, Allah'ın tuzağına karşı da güvenlik hissi vermez". Allah Teala Davud'a (as) şöyle vah-yetmiştir: "Ne oldu da tek basmasın? Davud (as), 'Senin için insan­larla arama düşmanlık girdi' cevabını verir.

Bunun üzerine Allah Teala şöyle buyurdu: 'Bilmez misin ki Be­nim sevgim kullarıma karşı şefkatli olman ve onlara lütufkar ol-mandadır. Seni ancak o zaman velilerim ve dostlarım arasına ya­zarım. Kullarıma sert ve dik nazarla bakma. Kendi ecrini boşa çı­kardığında bile Benim hakkımda şu üç şeyi muhafaza et: Sevdiği­me ihlasla samimi ol. Dünyacılara açıkça muhalefet et. Dinine uy". Davud ve diğer peygamberlerden (as) Allah Teala'nm şöyle bu­yurduğu rivayet edilmiştir: "Beni sev, Ben Beni seveni severim. Kullarıma da Beni sevdir. Bunun üzerine peygamber şöyle demek­tedir: 'Ey Rabbim, işte ben Seni ve Seni sevenleri seviyorum. Ama Seni kullarına nasıl sevdirebilirim?' Bunun üzerine Allah Teala şöyle buyurdu: 'Beni güzellikle an, nimetlerimi ve iyiliklerimi zik­ret. Onlara bunları o kadar çok hatırlat ki, Benimle ilgili ancak gü­zellikleri bilsinler". Yezid er-Rekaşi kanalıyla Enes'ten (ra) Allah Resulü'nün (sav) şöyle buyurduğu nakledildi: "Sizlere, peygamber ve şehit olmadıkları halde Allah katında tanındıkları nurdan min­berler üzerindeki yerlerinden dolayı her iki zümre tarafından da gıpta edilen toplulukları haber vereyim mi?' Sahabe (ra) 'Onlar kimdir?' diye sordular. Allah Resulü de (sav) şöyle buyurdu: Onlar Allah'ın kullarına Allah'ı, Allah'a da kullarını sevdiren ve yeryü­zünde öğütçüler olarak yürüyenlerdir7. Dedik ki: 'Allah Teala'yı kullarına sevdiriyorlar, bu tamam. Ama kullarını Allah Teala'ya nasıl sevdiriyorlar?' Buyurdu ki: 'Onlara Allah Teala'nın sevdiği şeyleri emreder, O'nun haram kıldıklarından sakındırırlar. İnsan­lar da onlara uydukları zaman Allah Teala tarafından sevilirler".

Eban b. Ayaş uykuda ölümünden sonrasını gördü. O, alimler arasında ruhsatlar ve rica kapıları hakkında en çok hadis nakleden zat idi. Dedi ki: "Rabbim beni huzurunda durdurdu ve şöyle buyur­du: 'Seni Benim hakkımda bu kadar ruhsat nakletmeye sevkeden neydi?' Dedim ki: 'Ey Rabbim, Seni yarattıklarına sevdirmek iste­dim'. Bunun üzerine Allah Teala, 'Ben de sana mağfiret ettim' bu­yurdu".

Malik b. Dinar'dan şu hadise nakledilir: "Bir gün Eban ile kar­şılaştı ve ona şöyle dedi: 'Ey Eban, insanlara daha ne kadar ruhsat­ları nakledeceksin?' Eban şu cevabı verdi:'Ey Ebu Yahya, umarım ki Kıyamet günü Allah Teala'dan öyle bir af göreceksin ki, sevinç­ten şu urbanı parçalayacaksın?"

Tabiun'un seçkinlerinden ve ölümünden sonra insanlarla ko­nuşmuş olan, Rabe'i b. Harraş'm kardeşiyle ilgili şu hadise nakle­dilir: "Kardeşim öldüğü zaman elbisesi üzerine örtüldü. Biz de onu naaşmın üzerine bıraktık. Elbiseyi yüzünden kaldırdı ve doğrula­rak oturdu. Sonra da şöyle dedi: Ben Rabbimle karşılaştım. Beni sevgi ve merhametle karşıladı. Rabbim gazapkâr değildi. Hesap işini zannettiğinizden daha kolay gördüm. Sakın aldanmayın. Haz-ret-i Muhammed (sav) ve ashabı da kendilerine dönmemi bekliyor. Sonra kendini, leğene düşen taş gibi bırakıverdi. Biz de kendisini alarak mezarlığa götürdük ve defnettik.

Bekr b. Süleyman dedi ki: "Vefat ettiği gece Malik merhumu zi­yaret ettik. Kendisine 'Nasılsın?' diye sorduk. Şöyle dedi: 'Size ne diyeceğimi bilemiyorum. Ancak şunu bilin ki, yarın ahirette Allah Teala'nın affından hesap etmediğiniz kadar fazlasını bulacaksınız.

Biz ayrıldıktan hemen sonra vefat eden merhumun gözlerini ka­pattık ve kendisim defnettik.

Yahya b. Ekseni rüyada görülmüştü. Kendisine, 'Allah Teala sana ne yaptı?' diye sorulunca şöyle dedi:'Beni huzurunda durdurdu ve şöyle hitap etti: Ey kötülük şeyhi, sen şöyle şöyle yaptın!'Allah bili­yor ya beni bir korku ve titreme sarmıştı. Şöyle dedim: 'Ey Rabbim, ben Senin hakkında böyle bir hadis nakletmedim' Bunun üzerine Al­lah Teala, 'Peki ne naklettin?' diye sordu. Ben de, 'Abdürrezzak bize Ma'mer'den, o Zühri'den, o Enes b. Malik'ten o Senin Peygamberin­den, o da Sen'den, yüceler yücesi olan Sen'den nakletti ki: 'Ben kulu­mun zannettiği yerdeyim. Benim hakkımda dilediği gibi zannetsin'. Ben de buna güvenerek Sen'in bana azab etmeyeceğini zannederdim.

Bunun üzerine Allah Teala şöyle buyurdu: 'Peygamber doğru söyledi, Enes doğru söyledi, Zühri doğru söyledi, Ma'mer doğru söy­ledi, Abdürrezzak doğru söyledi ve sen de doğru söyledin'. Sonra önüme perde gerildi, soyundum ve cennet elbiselerim giyerek, cen­net oğlanlarının arasında yürüyüp gittim. Kendi kendime (Bu ne büyük bir sevinç' dedim".

Bir haberde de şu hadise nakledilmiştir: "İsrailoğullarından bir adam, insanlara dini zorlaştırıyor ve onları Allah'ın rahmeti husu­sunda yeise düşürüyordu. Allah Teala Kıyamet günü ona şöyle bu­yurur: 'Sen kullarımı ye'se düşürdüğün gibi, Bugün de ben seni rahmetimden ye'se düşürüyorum".

Başka bir rivayette ise şu olay nakledilmektedir: "İsrailoğulla­rından iki adam Allah yolunda birleştiler. Bunlardan biri, ibadetle uğraşan bir abid, diğeri ise nefsinde aşırıya kaçan biriydi. Abid olan, diğerini sürekli sakındırır ve caydırıcı konuşurdu. O da abide şöyle derdi: Beni Rabbimle başbaşa bırak. Sen benim üzerime bek­çi olarak mı gönderildin?

Abid bir gün onu büyük günah işlerken gördü. Kendisine hid­detlenerek, 'Allah Teala sana mağfiret etmez' dedi. Kıyamet günü Allah Teala o suçluya şöyle buyuracaktır: 'Kim Benim rahmetimi kullarımden menedebilir? Sen git, seni bağışladım'. Sonra abide dönerek şöyle buyurur: Sana gelince, cehennemi sana farz kıldım'. Nefsim yed-i kudretinde olana andolsun ki bu abid, Öyle bir kelime söyledi ki, hem dünyasını, hem de ahiretini helak etti".

Bu meyanda şöyle bir rivayet nakledilir: İsrailoğulları arasında kırk yıldır yol kesicilik yapan bir hırsız vardı. İsa (as) onun bölge­sinden geçti. Ardından da İsrail oğullarının abidlerinden ve havari­lerden olan bir kişi geliyordu.

Hırsız kendi kendine şöyle dedi: Allah Teala'nm peygamberi ve yanında da havarisi gelmişler. Eğer yanlarına gidersem, üçüncüleri ben olurum. Sonra havariye yaklaşma niyetiyle aşağı inmeye başla­dı. Havariyi yücelterek kendini düşük görüyor ve kendi kendine, 'Benim gibi biri, böyle abid birinin yanından gidemez' diyordu.

Havari, onun arkadan geldiğini farketti ve kendi kendine, 'Şu­na bak benim yanımda yürüyor5 diyerek toparlandı ve ilerleyerek İsa (as) ile yanyana yürümeye başladı. Hırsız, ikisinin de arkasın­da kaldı. Bu esnada Allah Teala İsa'ya vahyederek şöyle buyurdu: 'O ikisine de ki, amel etmeye devam etsinler. Ben her ikisinin de geçmiş amellerini boşa çıkardım. Havariye gelince, onun bütün iyi­liklerini kendini beğenmişliğinden dolayı boşa çıkardım. Diğerinin bütün kötülüklerini ise, kendini hakir gördüğü için boşa çıkardım'. İsa (as) da durumu her ikisine bildirdi ve yolculuğunda hırsızı ya­nına alarak onu havarilerinden biri yaptı.

Mesruk b. Ecda'dan şu haber rivayet edilmiştir:

Peygamberlerden biri, secdede iken zorbanın biri boynuna bas­mış ve yerdeki çakılların alnına batmasına sebep olmuştu. Pey­gamber, hiddetle kalkarak 'Defol git, Allah Teala sana asla mağfi­ret etmeyecek' dedi.

Bunun üzerine Allah Teala kendisine şöyle vahyetti: 'Kullarım hakkında Bana dayatma mı yapıyorsun? Ben onu kesinlikle bağış­ladım'.

İbni Abbas (ra) Allah Resulü'yle (sav) ilgili şu hadiseyi naklet-mistir:

"Allah Resulü (sav) bazan namazdan sonra müşriklere beddua ederdi. Bunun üzerine şu ayet-i kerime nazil oldu: "Küfre sapanla­rın ileri gelenlerini kessin, ya da umutları suya düşmüşler olarak onları tepesi aşağı getirsin de geri dönüp gitsinler. Allah'ın onların tevbelerini kabul etmesi veya zalimler olduklarından dolayı ceza­landırması işinden sana birşey (görev ve sorumluluk) düşmez" (Al-i İmran/127-128)

Allah Resulü (sav) bu ayetten sonra onlara beddua etmeyi bıra­karak şöyle demeye başladı: Allah onların hepsini İslam'a iletsin".[52] Rica, ümit ve hüsnüzanna ilişkin rivayetler sayılamayacak ka­dar çoktur. Burada bunların tamamını zikretmek niyetinde değiliz. Azım zikretmek suretiyle çoğunu delillendirmek istedik. Basiret sa­hiplerinin akıllarını biraz olsun uyandırmaya çalıştık. Allah Teala buyurdu ki: "Ey insan, kerem sahibi Rabbine karşı seni gurura ve al­danışa sevkeden nedir?" (İnfitar/6) Görüldüğü gibi kul, aldanış ve gururuna rağmen Rabbinin keremi noktasında uyarılmıştır. Kendi­sinin ne güzel şekilde tesviye edildiğini bilmeyen kula, buna rağmen hatırlatma yapılması da, Allah Teala'nm nimet ve ihsanını gösterir. Dahhak'tan şu söz rivayet edilmiştir: "Hesaba arzedilme anında, kul Rabbine yaklaşır ve Allah Teala şöyle buyurur: 'Ey kulum, yap­tığın işleri sayabilir misin?" Kul da, 'Allahım, Sen olmaksızın ben onları nasıl sayabilirim? Herşeyi kaydedip koruyan Sensin' der. Al­lah Teala, dünya hayatında işlediği bütün günahları ona saatleriy­le bildirir ve şöyle buyurur: 'Sen ey kulum, sana bildirdiklerimi ve hatırlattıklarımı ikrar et'. Kul da 'Evet Rabbim!' der. Bunun üzeri­ne Allah Teala şöyle buyurur: 'Dünya hayatında bütün günahlarını Ben Örttüm. Günahların sebebiyle senden bir koku çıkarmadım ve alnına leke sürmedim. Bana olan imanından ve peygamberleri tas­dik etmenden dolayı bugün de onları senin için bağışlıyorum".

Muhammed b. Hanefİyye (ra), babası Ali'den (kv) şunu rivayet etmiştir: -"Öyleyse güzellike hoşgör". (Hicr/85) ayet-i kerimesini kasdederek- bu ayet Allah Resulü'ne (sav) nazil olduğunda şöyle buyurdu: Ey Cebrail, güzellikle hoşgörme nedir? O da şu cevabı verdi: Ey Muhamnıed, sana haksızlık edeni affetmen ve onu azar­layıp kmamamandır. Bunun üzerine Allah Resulü (sav) 'Ey Cebra­il, öyleyse Allah Teala'nm affettiği kulunu azarlayıp kınamaması daha evladır1. Bunun üzerine Cebrail (as) ağladı, Allah Resulü de (sav) onunla beraber ağladı. Allah Teala da Mikail'i (as) yanlarına gönderdi ve selamını bildirerek şu buyruğunu iletmesini istedi: 'Af­fettiğim birini nasıl kınarım? Bu Benim keremime asla yakışmaz". Kerem sahibi Allah Teala'mn teşvik ettiği şeye karşı aşırı arzu­lu olmak da rica ve ümit babmdandır. O'nun hoşgördüğü herşeyde yarışmak da böyledir. Günahlara boğulan ve masiyetlere daldıkça dalan insanların himmeti olarak gündeme gelen bağışlanma ve ik­ram yönündeki rica ve ümitlere gelince, alimlere göre onların bu hali rica ve ümit değildir. Çünkü rica, yakini imanın makamların­dan biridir. Yakini iman sahipleri ise yukarıdaki hale benzeyen hal­lerde bulunmazlar. Zira bunlar, Allah Teala hakkında aldanışa düş­müş, O'ndan gafil kalmış ve O'nun hükümlerini öğrenmemiş kim­selerdir.

Allah Teala bu zihniyette olan, dünya sevgisinde ısrar ederek bundan hoşnut olan ve tüm bunlara rağmen bağışlanmayı ümit eden bir topluluğu azapla tehdit etmiş ve kendilerini 'Hulf olarak adlandırmıştır. 'Hulf 'ise bayağı ve adi insanlar için kullanılan bir sıfattır. Yine onları çok ağır cezalarla tehdit ederek şöyle buyur­muştur: "Onların ardından yerlerine Kitab'a varis olan bir takım 'bayağı kimseler5 geçti. Bunlar, şu değersiz dünyanın geçici menfa­atini alıyor ve Takında bağışlanacağız' diyorlar". (A'raf/169)

Ricanın hakikatiyle ilgili haber ve hadisler, aldanış ve gurura kapılanların bu hallerini güçlendirirken günaha yavaş yavaş da­lanları da günahların üzerindeki örtü ve tattığı nimetten dolayı zi­yan bakımından derinleştirmektedir. Öte yandan aynı bilgiler, ih-lasla tevbe edenler için de daha çok sevab, muhlis Allah dostları için gönül huzuru, kerem ve haya sahipleri için mutluluk, arınma ve vefa duygusu taşıyanlar için rahatlık teşkil etmektedir. Onlar bu bilgilerden istifade etmekte, hayaları artarken, kederleri dağıl­makta ve akılları huzur bulmaktadır.

Onların ümit ve hüsnüzanları, korkunun çehresini gizlemeye­cek şekilde ibadetlerde bulunmalarını sağlar. Çünkü korku ve en­dişeler, amellerin birçoğundan alıkoyar. Böylelikle rica ve ümit, ona ehil olanların hayat tarzı haline gelir ve onunla tanınmaya başlarlar. Nitekim Ömer (ra.) Suhayb (ra) için şöyle demiştir: "Eğer Allah'tan korkmazsa, O'na karşı gelmez". Yani korku sebebiyle de­ğil rica ve ümidi sayesinde günahları terkeder. Rica, onun hayat tarzı olmuştur. İşte onlar gerçek rica ve ümit sahipleridir. Onların alametleri de anlattığımız hususlardır. Biz de işte böyleleri için ri­ca ve ümidi gerektiren, safa ehlinin kalplerinde hüsnüzan doğuran vasıtaları zikrettik. Halka karşı ahlak ve davranışları güzelleştirmek, onlar karşı­sında tahammülle sabretmek, güzellikle hoşgörmek ve Allah Tea-la'ya yaklaşmak gayesiyle onlara yumuşak davranmak da ricadan­dır. Bu gaye ile Allah Teala'mn sevabını ümit etme, vaadini gerçek­leştirmesini arzu etme ve Resulü'nün (sav) sünnetine tabi olma ba­bından olarak O'nun ahlakıyla ahlaklanmak da rica ve ümittendir.

Adi arzuları ve azdırıcı şehvetleri terketmek ve bu noktalarda Allah Teala'mn hazırladığı eşsiz nimetlere dayanarak kanaatkar olmak da rica ve ümit babandandır. Humeyd kanalıyla Enes b. Ma-lik'ten fra) şu hadis rivayet edilmiştir: "Rahman'm arşının karşı­sında bir oda vardır. Cebrail oraya gönderilir. Oraya vardığı zaman Allah Teala'mn huzurunda secdeye kapanır ve şöyle der: Ey Rab-bim, bu odayı kimin için yarattın? Hangi peygamber, hangi sıddık veya hangi şehit için halkettin? Allah Teala da şöyle buyurur: Be­nim arzumu, kendi arzularına tercih edenler için yarattım".

İbadetlerin edası ve güzel tevafuklar da rica babmdandır. Kul, bunlara niyet eder ve kendisine karşı hüsnüzan içinde olması bakı­mından Rabbi'nden ona değerli hibeler ve teşvikler nasip etmesini niyaz eder. Bu meyanda Allah Resulü'nden (sav) şu hadis-i şerif ri­vayet edilmiştir: "Allah Teala'ya dua ettiğinizde, rağbetinizi büyük tutun ve O'ndan Firdevs-i A'lâ'yı isteyin. Çünkü hiçbir şey O'na bü­yük ve ağır gelmez". Başka bir hadis-i şerifte ise şöyle buyurmak­tadır: "Duayı çoğaltın ve en yüksek dereceleri niyaz edin. Çünkü siz, En cömert ve En büyük kerem sahibinden istemektesiniz".

Konuyla ilgili rivayetlerden birinde ise şu hadise nakledilir: "Abidler zümresinden iki adam vardı. İbadet bakımından eşit dere­cedeydiler. Cennete girdikleri zaman, biri arkadaşından daha üst derecelere yükseltildi. Bunun üzerine diğeri şöyle dedi: Ey Rabbim, bu adam dünyada Sana benden daha fazla ibadet etmiş değildi. Ama Sen onu benim üstümdeki derecelere yükselttin. Bunun üze­rine Allah Teala şöyle buyurdu: O, dünya hayatında Ben'den en üst dereceleri niyaz ederdi. Sen ise, sadece cehennemden kurtulmayı niyaz ederdin. Ben her kula istediğini veririm".

Allah Resulü'nün (sav) şöyle buyurduğu nakledilmiştir: "Bir adam, cehennemden çıkartılarak Allah Teala'mn huzuruna getiri­lir ve O adama sorar: Yerini nasıl buldun? Adam da şöyle der: Ey Rabbim, olabilecek en kötü yer. Bunun üzerine Allah Teala, 'Onu yerine geri götürün' buyurur. Adam, arkasına bakarak yürümeye başladı. Bunun üzerine Allah Teala, 'Niçin ardına bakıyorsun?' bu­yurur. Adam da, 'Ey Rabbim, beni çıkarttıktan sonra aynı yere dön­dürmeyeceğini ümit etmiştim' der. Bu cevap üzerine Allah Teala, 'Onu cennete götürün' buyurur".

Görüldüğü üzere rica ve ümit, cennete götüren bir yoldur. Aynı şekilde dünya hayatındaki korku da sahibini cennete götüren bir yoldur. Üstte naklettiğimiz hadisin devamında, bir diğerinin hali de aktarılmaktadır: "Diğeri hızla cehenneme doğru uzaklaştı. Bu­nun üzerine Allah Teala niçin böyle yaptığını sorunca adam şu kar­şılığı verdi: 'Ey Rabbim, ben ahirette azabından korktuğum masi-yetin vebalini dünyada tattım'. Bunun üzerine Allah Teala, 'Onu da cennete götürün' buyurdu".

Allah Teala bir topluluğu vasfederken de şöyle buyurmuştur: "Onların taptıkları da, 'Hangisi yakındır1 diyerek Rablerine yaklaş­mak için vesile arıyorlar, O'nun rahmetini umuyor ve azabından korkuyorlar". (İsra/57) Allah Teala, velilerinin kendisine yaklaşma çabalarına ve vesile aramalarına göz yummuştur. Yine O, kendisin­den korkmalarına da göz yummuştur.

Üstteki ayet-i kerimenin kıraat şekillerinden biri, bu buyruğun müşriklerin taptıkları putlar hakkında olmayıp müminlere dönük olduğunu göstermektedir. Talha b. Musarrıfm kıraatine göre Ted'une=ararlar1 fiili, 'Ted'une=ararsınız' şeklinde okunmaktadır. Böylelikle müminlerin Allah Teala'ya yaklaşma çabalan da men-dub görülmüş olmaktadır. Nitekim Allah Teala diğer bir ayetinde "Ey iman edenler, Allah'tan korkun ve O'na bir vesile arayın" (Ma-ide/35) buyurmaktadır.

Rica ve ümidin genel hükümleriyle rica ehlinin sıfatları, genel olarak bunlardan ibarettir. Bu hüküm ve sıfatların tümünü birara-da taşıyan müminler, rica ehlinin yüksek derecelerini haketmiş olurlar. Böyle kimseler, Allah katında mukarrebun zümresinde yer alırlar. Kendisinde bu sıfatların bulunduğu kişi de, rica makamla­rından birine sahip olur.

Biliniz ki, yakin makamlarından biri diğerini silmez. Ancak her makamın belli bir derecesi vardır. Kimin müşahede hali kendine baskın çıkarsa, kendisine baskın çıkan hal ile nitelenir ve bunun dışındaki makamları muhafaza etmeye de devam eder. Bu makam­lardan birinin şartına göre amel eden ve bu makamda Allah Tea-la'nm ilgili hükmüne göre hareket eden biri, başka bir makama in­tikal edebilir. Onun önceki makam veya makamları ilmen mevcut iken, yeni konduğu makam fiilen mevcut olur. O da mevcut olanı gizler, çünkü bu onun sırrıdır. İlmen var olanı ise ifade eder, çünkü o makamı aşmıştır ve bu durumu herkes için aşikar olmuştur.

Rica makamı, Allah Teala'nm askerlerinden biri olup bazı abid-lerden çıkarken bazılarından da çıkmaz. Çünkü bazı kalpler tabia­tları gereği yumuşaktır. Bunlar Allah Teala'nm kerem ve ihsanının müşahedesine cevap verir ve ancak ihsan ve in'am muamelesiyle mutmain olurlar. Korkutma ve caydırma gibi etkenlerde bu huzu­ru bulamazlar. Hatta tehdit ve korkutmalar, kalplerini Allah'dan uzaklaştırarak yalnızlığa bile itebilir. Çünkü onların kalbine giden yol, rica ve ümitten geçmektedir. Kalpleri, ancak rica ve ümit ha­linde devreye girmektedir.

Bir hal olarak rica ve ümit, insanın sıhhat ve zenginliğine ben­zer. Bazı insanların kalpleri, ancak bu ikisinin mevcudiyeti duru­munda bir şeye arzu duyar ve o yönde gayretkeş olur. Zenginlik ve sıhhat halinde iken cevval olur ve güzel amellerde bulunurlar.

Nitekim kudsi bir hadiste Allah Teala'nm şöyle buyurduğu riva­yet edilmektedir: "Kullarımdan Öyle kimseler vardır ki, onları an­cak zenginlik İslah eder. Eğer onları yoksullaştınrsam bozulurlar. Kullarımdan Öyle kimseler de vardır ki, bunları ancak sıhhat ıslah eder. Eğer bunlara rahatsızlık verirsem bu onları ifsad eder. Ben de kullarım hakkında herşeyden haberdar olduğum için ilmimle onla­rın durumlarını düzenlerim. Yine kullarımdan öyle kimseler vardır ki, bunları ancak rica ve ümit İslah eder. Bunların kalpleri ancak rica ile istikamet bulur. Amel ve davranışları da ancak hüsnüzan ile güzelleşir". Çünkü bu kimselerin Allah Teala'ya yaklaşma yolu ricadır. Makamları da rica makamıdır. Allah Teala'yı da onunla bi­lirler. Kalbini de ancak rica halinde Allah ile beraber bulur.

Her ne kadar rica Allah Teala'ya götüren bir yol olsa da, korku O'na daha çabuk ulaştıran bir yoldur. Daha çabuk ulaştıran tabii ki daha üstün olandır. Bunu şöyle açıklayabiliriz: Zenginlik ve sağlık, Allah Teala'ya götüren iki yoldur. Ancak yoksulluk ve bela, ba­na göre O'na daha çabuk götüren iki yoldur. Ve bu ikisi Ötekilerden daha üstündür. Allah Teala muhakkak ki işine Hakim olandır.

Ma'raer, Hasan el-Basri'den (ra) şunu nakletmiştir: İnsanlar, ancak Rableri hakkında besledikleri zanlara göre amel ederler. Mümin, Allah Teala'ya karşı hüsnüzan besler ve bu sebeple güzel amellerde bulunur. Kafir ve münafık ise, Allah Teala hakkında kö­tü zan sahibidir. Ama insanların çoğu bunu bilmez. [53]

 

 basa dön

 

Korku  Makamınına e r h ı  Ve Korku Ehlinin  Sıfatları Hakkındadır:

 

Bu makam, yakin makamlarının beşincisidir. Allah Teala buyurdu ki: "Onları ancak ilim sahipleri akledebilir". (Ankebut/43) Allah Te­ala, bu buyruğu ile aklı ilmin üstüne çıkarmış ve korkuyu da ilim­de bir makam kılarak şöyle buyurmuştur: "Kulları arasında Al-lah'dan ancak ilim sahipleri (hakkıyla) korkar". (Fatır/28) Allah Te­ala ayette geçen 'Haşyet=korku, endişe' halini, ilimde bir makam kılmış ve onun ancak ilimle hakikat bulacağını bildirmiştir.

Haşyet, korku makamının hallerinden biridir. Korku 'Havf ise, takva hakikati için konulmuş bir isimdir. Takva da, ibadet ve kul­luğun bütününü içeren bir kavramdır. Takva, Allah Teala'nm önce­kiler ve sonrakiler için hazırladığı bir rahmettir. Bu iki anlamı Al­lah Teala'nm şu buyrukları düzenlemektedir: "Ey insanlar, sizi ve sizden öncekileri yaratan Rabbinize kulluk edin. Umulur ki takva­ya erersiniz". (Bakara/21); "Biz, sizden önce kendilerine Kitab veri­lenlere ve size tavsiye ettik ki, Allah'tan korkun (takva sahibi olun)". (Nisa/131)

Özellikle bu sonuncu ayet-i kerime, Kur'an'ın kutbu ve üzerin­de döndüğü yörüngesi mesabesindedir. Takva öyle bir sebeptir ki Allah Teala onun kıymetini göstermek için Zatına izafe etmiştir. O, öyle ulvi bir manadır ki, onu Kendine bağlamıştır. Takvanın şanı­nı yücelterek kullarına da onun sayesinde ikramda bulunmayı va-adetmiştir. Allah Teala bu meyanda şöyle buyurmuştur:

"Onların etleri ve kanları kesinlikle Allah'a ulaşmaz. Ancak O'nu sizden takva ulaşır". (Hacc/37) Yine O, şöyle buyurmuştur: "Muhakkak ki Allah katında en değerliniz, O'na karşı en çok takva sahibi olamnmzdır". (Hucurat/13)

Bir hadis-i şerifte ise Allah Resulü'nün (sav) şu buyruğu rivayet edilmiştir: "Allah Teala öncekileri ve sonrakileri malum günde top­ladığı zaman en uzaktakinin de, en yakmdakinin de işitebileceği bir sesle şöyle nida edecektir: 'Ey insanlar, sizi yarattığımdan şu güne kadar hep Ben sizi dinledim. Bugün de siz Beni dinleyin. Bu­gün size sadece yaptığınız ameller geri verilecektir. Ben sizler için bir ölçü koydum. Siz de bir ölçü koydunuz ve Benim ölçümü kaldı­rarak kendi ölçünüzü yükselttiniz. Ben dedim ki, Allah katında en değerliniz, takva bakımından en ileri olanmızdır. Siz ise, bunu ka­bul etmeyerek, 'Falan oğlu falan, falandan daha zengindir' dediniz. Ben de bugün sizin ölçünüzü kaldırıyor ve kendi ölçümü yükselti­yorum: Takva sahipleri neredeler? Bunun üzerine takva sahibi müttakiler için bir sancak dikilir ve takva ehli bu sancağın altına giderler. Allah Teala da hiç hesaba çekmeksizin onları cennetteki makamlarına gönderir".

Korku 'Havf, ilim makamından bir haldir. Allah Teala, korku ehli için, müminlere dağıtarak verdiklerini birleştirmiştir. O'nun dağıtarak verdiği nimetler, hidayet, rahmet, ilim ve rızadır. Bunlar da, cennet ehlinin cümlesinin makamlarıdır.

Allah Teala şöyle buyurmaktadır: "Rablerinden korkan o kimse­ler için hidayet ve rahmet vardır". (A'raf/154) Yine O, başka bir aye­tinde de "Kulları arasında Allah'dan ancak ilim sahipleri (hakkıy­la) korkar". (Fatır/28) buyurmaktadır. O, korku ehlinden rızasıyla ilgili de şöyle buyurmaktadır: "Allah onlardan razı oldu. Onlar da Allah'dan razı oldular. İşte bu, Rabbinden korkan içindir". (Beyyi-ne/8) Musa (as) ile ilgili haberler arasında da şu ifade yer almakta­dır: "Korku ehline gelince, onlara Reflk-i Ala vardır ve hiçkimse orayı onlarla paylaşamaz".

Görüldüğü gibi Allah Teala, Refik-i Ala'yı kimseyle paylaşmak-sızın yalnız onlara hasretmiştir. Dünyada da onları tasdik şahitli­ğinin hakikatma ulaştırmıştır. Bu da nübüvvet makamlarından bi­ridir. Korku ehli, bu meziyetleriyle peygamberlerin yanında yeral-maktadırlar. Ayrıca onlar peygamberlerin varisleridir. Çünkü ger­çek alimler onlardır.[54]

Allah Teala korku ehli hakkında şöyle buyurmaktadır: "İşte on­lar, Allah'ın nimetlendirdiği peygamberler ve sıddıklarla beraber­dirler". (Nisa/69) Yine O korku ehlinin derecelerini vasfederken de şöyle buyurmaktadır: "İşte onlar refiki güzel olanlardır". (Nisa/69) Yani refakatçılar bakımından. Allah Teala burada onların toplulu­ğunu fert sigasıyla ifade etmiştir. Zira onlar Allah Teala'mn nezdin-de tek bir vücut gibidirler.

Ayette geçen 'Refik' ifadesi, illiyyunun bulunduğu cennet ma­kamlarından biri için de kullanılmış olabilir. Bunu da Allah Resu-lü'nün (sav) vefatı esnasında söylediğinden anlamaktayız. "Vefatı yaklaştığında, dünyada kalmakla Allah'a kavuşmak arasında ser­best bırakılmıştı. Rabbine şöyle dua etti: 'Sen'den Refîk-i A'la'yı ni­yaz ediyorum"[55]

Musa (as) ile ilgili anlatılanlar arasında şu ifadeye yer veril­mektedir: "İşte onlar için Refik-i A'la vardır". Bu da, korku ehlinin peygamberlerle beraber olacaklarını göstermektedir. Çünkü Allah Resulü'nün (sav) bu ifadeyle ilgili açıklaması bu yöndedir. Korku ehlinin makamlarının şeref ve itibarı her makamın üstündedir. Çünkü Allah Resulü de (sav) Rabbinden bu makamı niyaz etmiştir.

Korku, asıl itibarıyla imanın hakikatini ihtiva eden bir kavram­dır. Korku, varlık ve yakin bilgisidir. O, bütün kötülüklerden sakın­manın sebebidir. Her emrin anahtarı da odur. Nefislerin şehvetle­rini yoketme ve nefsi afetlerin izlerini silme noktasında hiçbir şey korku makamı kadar etkili değildir.

Ebu Muhammed Sehl (ra) şöyle derdi: İmanın kemali, ilimdir. İlmin kemali ise korkudur. Yine o, bir defasında şöyle demişti: İlim, imanın kazancıdır. Korku ise marifetin kazancıdır. Ebu'1-Feyz el-Mısri şöyle demiştir: Aşık, ancak korku kalbini iyice olgunlaştırdık­tan sonra aşk kadehinden içebilir. Başka bir sözü ise şöyledir: Al­lah'tan ayrı kalma korkusu, cehennem korkusunun yanında, dal­galı denize düşen bir damla gibidir.

Allah Teala'ya inanan her mümin, O'ndan korkar. Ama bu kor­kusu, O'na yakınlığına göredir. İslam korkusu ise, Allah Teala'nın izzet ve ceberutuna inanmak, kudret ve gücü yalnız O'na teslim etmek, azabı hakkında haber verdikleriyle cezasına dair tehditlerini tasdik etmek şeklinde olur.

Fudayl b. İyaz şöyle demiştir: Sana 'Allah'tan korkuyor musun?' denildiğinde sus. Çünkü 'Hayır5 dediğinde küfre düşmüş olursun. 'Evet' dediğinde ise, bu sıfatın Allah Teala'dan korkanların sıfatı ol­maz. Bir vaiz, hikmet ehlinden birine yakınarak şöyle dedi: Şu in­sanlara bak, ben kendilerine vaaz ediyor hatırlatıyorum ama hiç kulak asmıyorlar.

Bunun üzerine hikmet sahibi zat şöyle dedi: Kalbinde Allah korkusu olmayana vaaz ne fayda eder? Allah Teala bunu tasdik ederek şöyle buyurmuştur: "(Allah'tan) içi titreyerek korkacak olan, öğüt alır. Bedbaht olan da ondan kaçınır". (A'la/10-11) Yani bedbaht olanlar, öğüt ve vaazdan kaçınırlar. Bedbaht, korku duy­madığı için behbahtlığa yönelmiş, Allah Teala da onu öğüt almak­tan mahrum etmiştir.

Müminlerin avamının korkusu, kalbin zahiri vasıtasıyla akli bilginin batınında olur. Müminlerin havassmm yani yakin ehlinin korkusu ise, kalbin batını vasıtasıyla vecdî bilginin batınında olur.

Yakin sahibinin korkusuna gelince, o Allah Teala'nın korkutucu sıfatlarına imanın müşahedesi noktasında irfan sahibi olan arifler zümresinin sıddıklanna mahsustur. Bir hadiste şöyle buyrulmak-tadır: "Kul, mezara girdiği zaman Allah Teala dışında korkacak hiçbir şey kalmaz. Bu yüzden kul için en güzeli Kıyamet gününe dek yalnız O'ndan korkmak ve O'nun için titremektir".

Yukarıda anlatılan ve müminler arasında vasfedilenlerin sıfatı olan yakin sahibinin korkusunun ilk seviyesi, sürekli nefs muhase­besi ve her an Allah Teala'nın murakabe ve gözetilme sidir. Yakini olmayan ilimlerde şüpheli olan şeylere yönelme hususunda vera' sahibi olmak ve fıkhi bilgisi olmayan amellerden çekinmek de bu korkunun kapsamına girer. Musa (as) ile ilgili bir haberde şu ifade geçmektedir: "Vera' sahiplerine gelince, onlar dışında herkesle he­sap konusunda münakaşa eder, yaptıklarım tek tek incelerim. Ve­ra' sahiplerine gelince, onlardan haya ederim ve onlara kendilerini hesap için önümde tutmayacak kadar değer veririm".

Bu durumda Vera' da korkunun hallerinden biri olmaktadır. Sonra uzuvları şüpheli hususlardan uzak tutmak gelir. Allah korkusu ve kalp huşû'u ile helalin fuzuli olan kısımlarından uzak dur­mak da böyledir. Ali (kv) şöyle demiştir: Kim cenneti özlerse, şeh­vetleri unutur. Kim de cehennemden korkarsa haramlardan geri durur.

Allah Teala'nm Kitabı'nda yer vermediği, Resulü'nün (sav) sün­netinde zikretmediği veya selef imamlarından hiçbirinin söylemedi­ği bir şeyin Allah'ın dinine karışmaması için kelamı saklayıp dili hapsetmek de korku kapsamına girer. Çünkü bunlar, Kitab ve sün­nette aslı ve esası bulunmadığı gibi ismi bilinen ilimler arasında da açıkça geçmeyen hususlardır. Yakin sahibi mümin bütün bunlardan sakınır. Zira Allah Teala şöyle buyurmaktadır: "Hakkında ilmin ol­mayan şeyin ardına düşme". (İsra/36) Bu buyruğa göre, hakkında ilim bulunmayan şeyleri ısrarla sormaktan da korkmak gerekir.

Kul. ne kalbine giren heva kıvılcımıyla, ne de dünya lezzetleri­nin büyüklerini tatmak için bu yola tevessül etmemelidir. Nefsine Allah Teala için öğütte bulunması çok daha hayırlıdır. Çünkü nef­si, öğüte en layık olan varlıktır. Sonra da diğer insanlara Allah rı­zası için Öğütte bulunur. Kişi öğüte dini ve uhrevi konularla başlar. Ardından dünyevi hususlarda öğüt vermeye başlar. Çünkü uhrevi meseleler çok daha Önemlidir. Öte yandan dini konularda insanla­rı aldatmak en ağır suçtur. Ahiret için azık derlemek de elbette ter­cih edilen bir husustur.

Bu meyanda Allah Resulü (sav) buyurdu ki: "Kim ümmetimi al­datırsa, Allah Teala'nm laneti onun üzerine olsun'. 'Ey Allah Resu­lü, ümmetinin aldatılması nasıl olur?' dediler. Buyurdu ki: 'Kişinin dinde olmayan bir bidat çıkarması ve bu bidatta kendisine uyulma­sıdır. İşte böyle yapan ümmetimi aldatmış demektir".

Korkunun meyvalarından biri de, Allah Teala'yı hakkıyla bil­mek ve O'ndan haya etmektir. Bu, sevap ehlinin en büyük mutlu­luklarından biridir. Bunun hükümleri iki manada açığa çıkar: İlki, bütün kulların kafasını ve onun kapsadığı kulak, göz ve dili koru­masıdır. İkincisi ise, batnı ve onun kapsadığı kalp, fere, el ve ayak­ları korumasıdır. Bu, avamın korkusunun sınırı ve hayanın başıdır. Havassın korkusuna gelince o da, kendi yiyemeyeceğini toplama­ması, kendi oturmayacağı evi yapmaması, göçeceği dünyada malı çoğaltmaması, gideceği yerden gafil ve hazırlıksız olmamasıdır. İşte bu da zühd ve haya ehlinin korkusudur. Kitabları sağ taraftan verileceklerin takvası da budur.

Bu anlamda iki hadis-i şerif rivayet edilmiştir. Bunların biri ge­nel, diğeri ise özel hükme sahiptir. Her kim kalbini baştan çalıştır­maz, korkuyu iradesinin bütünü kılmazsa sonunda başarılı ve ma­rifetinin yüksekliğine rağmen müttakilerin öncülerinden olmaz. Korkunun en yüksek derecesi, kişinin kalbinin kötü son korkusu­na bağlı olması, ne ilmine, ne de ameline bakarak kendini güvende his s etmeme sidir. Ne kadar yüksek seviyede olursa olsun ilmin hiç­bir kısmıyla kurtuluştan kesin emin olmamalıdır. Çok değerli de ol­sa amellerden hiçbirine güvenerek rahat his s edilmemelidir. Çünkü kul, kendisini bekleyen son hakkında kesin bir bilgiye sahip değil­dir. Denildi ki: Ameller, ancak sonlarıyla tartılır.

Allah Resulü'nden (sav) rivayet edildi ki: "Kul, elli yıl cennet eh­linin amellerini ifa eder, ta ki kendisine cennet ehlinden olduğu söylenir". Bir başka rivayette de şu ifade yer almaktadır: "Onunla cennet arasında yalnızca bir karışlık mesafe kalır da defterine bir günah yazılır ve sonu cehennem ehlinin ameliyle noktalanır". Bu kadar kısa bir sürede bedenle yapılacak bir fiil bulunmadığı için, sözkonusu amelin kalbi amellerden olması muhtemeldir.

Bu, akim müşahede siyle yapılmış bir amel olabilir ki tevhidde şirkten ibarettir. Böyle bir düşünce, daha önce o kulda mevcut de­ğilken, kul yakini ilminde şüpheye kapılmış olabilir. Bütün dünya hayatı boyunca göremediği bu hususu, ahirette herşey açıklanıp perde kaldırıldığı zaman görür. Bu durumda şüphe sıfatı ona bas­kın gelecek ve orada hali tamamen ortaya çıkacaktır. Tıpkı kalbi­nin lezzet aldığı kötü amellerle dilinin telaffuz ettikleri veya için­den geçirdiği kötü fiiller gibi.

Böylelikle ruhunu teslim ettiği son anı da bu şekilde olacaktır. Onun geçmişteki defterinde yazılı olan da budur. Allah Teala da bu anlamda şöyle buyurmuştur: "İşte onlar, defterdeki nasipleri kendilerine ulaşacak olan kimselerdir". (A'raf/37) Ruhun beden­den ayrılma vakti olan son anda (=Hâtime), kişinin hali böyle ola­bilir. Allah Teala başka bir buyruğunda da şöyle buyurmaktadır: "Kuşkusuz Biz, onların nasiplerini eksiltmeksizin onlara ödeyece­ğiz". (Hud/109)

Bir hadiste de şöyle buyrulmuştur: "Kişiyle cennet arasında, de­venin iki sağımı arasındaki an kadar bir mesafe kalır da, son ame­linin cehennem ehlinin amellerinden olması takdir edilir". Görül­düğü gibi bu, kişinin canının gırtlağa dayandığı andır. Bu anda be­den son nefesini verirken, nefesin tamamı kalpte toplanır ve ora­dan gırtlağa doğru gider. İşte bu an; hadislerde karış ve iki sağım arasındaki süre olarak ifade edilen zaman dilimidir.

Başka bir metinde de, iki nefes arasındaki mesafe denilmiştir. Bu, kalplerin tevhid istikametinden dalalet ve şirk istikameti yö­nündeki değişimi erinlerinden olup dünya aklının ve akli bilgilerin ortadan kalktığının görülmesiyle gündeme gelir. İşte o anda kişiye Allah Teala tarafından hiç hesap etmediği şeyler görünür.

Kötü son (=Sû-i Hatime) genellikle insanların şu üç zümresi için sözkonusu olur:

1.Din hususunda bidat ve sapma içinde olanlar. Çünkü bunla­rın imanları, akli bilgilerle irtibatlıdır. Allah Teala'mn kudretiyle onların önüne çıkan ilk işaretle birlikte onu görmeleri akıllarını alıp götürür. Böylece imanlarının dayalı olduğu akılların devredışı kalmasıyla imanları da kaybolup gider. Fitilin yanıp lambanın iş­lemez hale gelmesi gibi onların imanları da bu hakikati görmeye dayanamayarak kayboluverir.

2.İkinci zümre, dünya hayatında Allah Teala'mn ayetlerine ve velilerine lütfettiği kerametlere karşı kibir ve inkar içinde olanlar­dır. Bunlar, kendilerine ilahi işaretler karşısında dayanma gücü verecek bir imana asla sahip olmamışlardır. Her zaman şüphe için­de oldukları için imanları da kendilerini desteklemeyecektir.

3.Üçüncü zümre, üç değişik sınıfa ayrılırlar ve kötü sonları ba­kımından derece derecedirler. Bunların tamamı da, kötü son bakı­mından ilk iki zümreden daha alt seviyedirler. Kötü son da, yakin ve şirk gibi değişik makam ve derecelere ayrılır. Bunlardan kimi vardır ki, gösteriş ve böbürlenme peşinde olup dünya hayatı boyun­ca kendi nefsine ve amellerine gıptayla bakmaktan geri durmaz.

Kimi de alenen fasık olup günahlarda ısrarcıdır. Bunların kötü amelleri, ömürlerinin sonuna kadar kesintisiz olarak devam eder. Gözlerindeki perde kaldırılıncaya kadar bu kötü fîillerdeki ısrarla­rı sürüp gider. Allah Teala'mn ayetlerim gördüklerinde ise bütün kalpleriyle tevbe ederek Allah Teala'ya dönerler. Bedeni amelleri kesildiği için onların bu pişmanlıkları fayda etmez, tevbeleri kabul edilmez, sıkıntıları giderilmez ve pişmanlıklarına bakılarak mer­hamet olunmaz.

Bunlar, şu ayet-i kerimede anlatılan kimselerdir: "Tevbe, kötü­lükleri yapıp edip de içlerinden birine ölüm çatınca 'Ben şimdi ger­çekten tevbe ettim' diyenlerinki de değildir.." (Nisa/18) Yine bunlar Allah Teala'mn şu buyruğunda da kasdettiği kimselerdir: "Onlar şiddetimizi gördüklerinde Tek Allah'a iman ettik' dediler". (Mü­min/84) Bu ayet-i kerime nass olarak kafirler ve benzerleri içindir.

Üstte bahsettiğimiz kimselerin bir zümresi de, büyük günah sa­hipleri ve bunlarda ısrar eden yoldan çıkmış fasıklardır. Her iki zümre de aynı kötü sonu paylaşmaktadırlar. Ama derece bakımın­dan farklıdırlar. Onların günahlarından tattıkları lezzetler kendile­rine zahir olup korku ve zikirden uzak olan kalplerine tekrar hatır­latılır. Böylece son nokta, yine kendi kalplerinin şahitliğiyle konulur.

Yukarıda zikrettiğimiz hususlar, akıl ve vicdan sahiplerinin i kalplerini titreterek onlara korku saçar. Ebu Muhammed Sehl (ra) şöyle derdi: Mürid, günahlarla sınanmaktan korkar. Arif ise küfür­le sınanmaktan endişe eder. Ebu Yezid de (ra) bu anlamda şöyle de­miştir: Mescide giderken belimde hıristiyanlara mahsus bir kemer \ vardı. Mescide girinceye kadar, beni bir kiliseye veya ateşgedeye sevketmesinden korkuyordum. O zaman kemer çözülürdü. Bu her gün beş kez olurdu. Bu tavırlar, o alimlerin gayblerin alimi Allah Teala'mn kudretiyle ne kadar da çabuk değişebildiğim iyi bilmele­rinden dolayıydı.

Bu meyanda İsa'dan (as) şu söz rivayet edilmiştir: "O dedi ki: Ey Havariler topluluğu, sizler günahlardan korkuyorsunuz. Biz pey­gamberler topluluğu ise küfürden korkarız". Peygamberlerle ilgili başka bir rivayet ise şöyledir: "Peygamberlerden biri yıllar boyun­ca Allah Teala'ya açlık, çekirgeler ve çıplaklıktan şikayette bulun­muştu. Allah Teala ona vahiyde bulunarak şöyle buyurdu: 'Senin kalbini küfre düşmekten koruduğum halde hoşnut olmuyorsun da Ben'den dünyalık mı istiyorsun?' Bundan sonra toprağı aldı ve onun kafasına döktü. Bunun üzerine peygamber şöyle dedi: 'Ey Rabbim, ben buna razıyım. Yeter ki beni küfürden koru".Görüldüğü gibi Allah Teala ona üzerindeki peygamberlik nime­tini hatırlatmayarak onu küfürle karşı karşıya bırakmış ve pey­gamberlikten sonra küfre düşmesini mümkün kılmıştır. Peygam­ber de bu gerçeği teslim etmiş ve haline rıza göstererek küfürden korunmasını istemiştir.

Zahidlerin imamı Abdülvahid b. Zeyd yukarıdaki iki ariften da­ha önce şöyle demiştir: Cehenneme girmeyeceğini sanan hiçbir kor­ku sahibi samimi değildir. Cehenneme gireceğini düşünen kimse de ondan ebediyen çıkamamaktan korkandır.

Hepsinden önce alimlerin imamı Hasan el-Basri (ra) şöyle de­miştir: Bir adam da cehennemden bin yıl sonra çıkar. Keşke o adam ben olsaydım. Çünkü o, ebedi cehenneme mahkum olmaktan kork­maktaydı. Kendisi şöyle derdi: Cehennemden bir süre sonra çık-abilsem, gerisini hiç umursamam.

Şeytan, ariflere tevhidde ilhad, imanda teşbih ve Allah Tea-la'nın sıfatlarında vesvese telkin ederek girer. Müridlere ise nefsi afetler ve şehvetler yoluyla musallat olur. İşte bu nedenle ariflerin korkusu çok daha büyüktür. Düşman, sade kullara da niyetleri va-1 sıtasıyla girer. Tıpkı onlara şehvetleri süslediği gibi. Ruhları ise, sabıkalarına yani ilk kayıtlarına bağlıdır. Onlar için Levh-i Mah- \ fuz'da yazılı olan sabıka nedir? Orada onların müşahedesi sözkonu-sudur. Sonra endişeleri sözkonusu olur. Acaba Rableri katında ken­dileri için ihlas ve samimiyet mi yazılmıştı!'? Böylelikle sadıkları bekleyen mutlu sonlarına nail olacak ve Allah Teala'nın hakların­da "Ama Biz'den kendilerine güzellik geçmiş bulunanlar, işte onlar ondan uzaklaştırılmış olanlardır" (Enbiya/101) buyurduğu kullar­dan olacaklaradır.     

Onlar, haklarında azap kelimesinin kesinleştiği kimseler ol­maktan ve Allah Resulü'nün (sav) "Allah Teala buyurur ki: İşte on­lar cehennemdedirler ve Ben umursamam. Onlara ne bir şefaatçi­nin şefaati fayda eder, ne de güçlü biri onları ateşten çıkarabilir" buyurduğu kimselerden olmaktan korkarlar.

Allah Teala başka bir ayet-i kerimede şöyle buyurmaktadır: "Azab sözü kendisi üzerinde hak olmuş kimse mi (onlarla bir tutu­lur)? Ateşte olanı artık sen mi kurtaracaksın?" (Zümer/19) Başka bir ayet-i kerimede ise şöyle buyurmaktadır: "Fakat Ben'den, 'Andolsun, cehennemi cinlerden ve insanlardan tamamıyla dolduraca­ğım' sözü hak olmuştur". (Secde/13) Bu ayet ve diğerleri, basiret sa­hiplerinin korkuya çağrılması anlamındadır.

Hasan el-Basri (ra) "Yalnız Ben'den korkun" (Bakara/41) ayeti­nin tefsirinde umumiyet olduğunu ifade etmektedir. Buna göre ayetin anlamı şu şekilde olmaktadır: Menettiğim şeyler hususunda Allah'tan korkun. Allah Teala diğer bir ayetinde şöyle buyurmakta­dır: "Yalnız Ben'den korkun" (Bakara/40) yani sabıkanız hakkında endişe edin. Bu ise hususiyet ifade etmektedir.

Ariflerden bir zat, müminlerin korkularını iki türe ayırarak şöyle demiştir: Birr ehlinin (=Ebrâr) kalpleri sona 'Hatime' bağlıdır ve onlar şöyle derler: Bizim için nasıl bir son yazıldığını keşke bil­seydik.

Mukarrebunun kalpleri ise geçmişe 'sabıka' bağlıdır ve onlar da şöyle derler: Keşke bizim için geçmişte ne yazıldığını (=sabıka) bil-ebilseydik. Bu iki makam, farklı iki müşahededen kaynaklanmak­tadır.

Bunlardan biri, diğerinden daha üstün ve daha etkili olup iki ayrı halden kaynaklanmaktadırlar. Bu hallerden biri diğerinden daha tam ve daha olgundur. Bunu şu ifadeden de çıkartmaktayız: "Mukarrebunun günahları, birr ehlinin sevapları hükmündedir". Yani birr ehli nezdinde fazilet görülerek rağbet edilen şeyler, mu-karrebun tarafından iltifat edilmeyen hususlar ve perdeler olarak görülebilir.

Hakkında azap kelimesi kesinleşen ve Rabbi tarafından kendi­sine kötü son yazılan kimseye hiçbir şey fayda etmez. Böyle biri karşılık olmaksızın boşa çalışan işçi gibidir. Allah Teala ona, uzak­lık (=bu'd) bakışıyla bakmaktadır. Yaptığı ameller de, onun uzaklı­ğını arttırmaktan başka işe yaramam akta dır.

Kötü son, ömrün ortasında da olabilir. Kişi bunun için ömrünün son anını beklememiş olur. Burada kişinin işlediği bir günah, kötü sonun sebebi olarak ortaya çıkar ve onun sonu hükmüne girer. Al­lah Teala için zaman sözkonusu olmadığından ortasında veya so­nunda olması farketmez. Böyle bir durumda 'Hatime' dediğimiz son, kişi için 'Fatiha' başlangıç olacaktır. Her iki vakit de aslında birdir. Eceller bitip ameller sona erdiğinde bu kişiler Allah Teala'dan sonsuza dek uzaklaşmış ve 'Darü'1-bu'd' dediğimiz uzaklık diyarı cehennemdeki yerlerini almış olurlar.

Bir hadis-i şerifte Allah Resulü (sav) şöyle buyurmaktadır: "Al­lah'a yemin ederim ki O, bidat sahibinin amelini asla kabul etmez. Çünkü o, Allah Teala'nın sünnetlerini reddetmiş, Allah Teala da onun amelini reddetmiştir. Böyle birinin amelleri arttıkça, Allah Teala'dan uzaklığı da artar". Hikmet ehlinden bir zat da bir beytin­de şöyle demiştir:

Boğazı düğümleneni su içirerek tedavi ederler de iyileşir, Peki ya boğazı suyla tıkanana ne yapılır? Ya sahibi tarafından kovulmuş bir köle ne yapar"? Tabiblerin devaları, verir mi ona bir yarar?!

Bu esasın müşahedesi hakkında şunu zikredebiliriz: Hasan el-Basri (ra) Allah Teala'nın yaptığını umursamayacağını iyi bildiği için çok korkmakta ve hüzünlenmekteydi. O, ceberûti sıfatları se­bebiyle O'nun umursamazlık dairesine düşmekten korkardı. Ken­disini, arkadaşları için bir ceza ve tabakası için bir ibret kılmasın­dan endişe ederdi. Hasan el-Basri'nin (ra) kırk yıl boyunca hiç gül­mediği söylenmiştir.

Bunu söyleyen şahıs şunları da anlatmıştır: Onu otururken gör­düğümde, sanki boynu uçurulacak bir köle gibiydi. Konuşurken, sanki ahireti görür gibiydi ve onun müşahedesinden haber verirdi. Sükut anlarında, gözleri ateşte yamyormuş gibi olurdu. Sanki üzüntüsünün doruğunda azarlanmış gibi dururdu. O şöyle derdi: Allah Teala'nın bende hoşgörmediği birtakım amellerime muttali olarak bana hiddetlenmesi ve 'Git! seni bağışlamadım' buyurma-masmdan asla emin olamam. Çünkü ben yerli yerinde amel etmi-yorumdur. Hasan el-Basri (ra) böyle olunca, bu korku ve hassasiyet bizler için çok daha elzem olmaktadır.

Şunu belirtmek gerekir ki korku, günahların çokluğundan dola­yı olmaz. Öyle olsaydı, bizim Hasan el-Basri'den daha büyük bir korkuya sahip olmamız gerekirdi. Korku, ancak kalp duruluğu ve Allah Teala'yı aşırı ta'zimin sonucudur. Ala' b. Ziyad el-Adevi cen­netle müjdelenmişti. Kendisi, abid zatlardan biriydi. Bu müjde üze­rine yedi gün kapısını kapalı tuttu ve bu süre zarfında hiç yemek yemeyerek sürekli ağladı. Devamlı 'Ben uzun bir rüyadayım' diyor­du. Nihayet, Hasan el-Basri (ra) yanma gitti ve aşırı korkusu ve ağlamasından dolayı onu kınamaya başladı. Kendisine şöyle dedi: Ey kardeşim, Allah'ın izniyle cennete gideceksin. Böyle yaparak kendini öldürmek mi istiyorsun? Korku hususunda Hasan el-Basri (ra) tarafından kınanan biri hakkında ne düşünürsünüz?

Korku meselesinde Tabiun'un öncesinde yaşayan Sahabe de farklı davranmamışlardır. Sahabe'nin ileri gelenleri de, insan ola­rak yaratılmamış olmayı temenni ederlerdi. Halbuki onlardan bir­çoğu, sayısız hadiste bildirildiği üzere yakinen cennetle müjdelen­mişler di, Mesela Ebu Bekir (ra) bir kuşa bakarak, "Keşke senin gibi bir kuş olsaydım, bir insan olarak yaratılırı as aydım" demiştir. Ömer (ra) de, "Ailemin konukları için boğazlanan bir koç olmayı ne kadar da çok isterdim" demiştir. Ebu Zerr (ra) ise şöyle derdi: "Kesilen bir ağaç olmayı ne kadar da çok isterdim". Talha ve Zübeyr (ra) de şöy­le demişlerdir: "Hiç yaratılmamış olmayı ne kadar da isterdik". Os­man (ra) ise şöyle derdi: "Öldüğüm zaman bir daha diriltilmemeyi çok isterdimT

Âişe annemiz (ra) de şöyle derdi: "Unutulmuş ve unutturulmuş ol-ı mayı çok isterdim". İbni Mesud (ra) ise şöyle derdi: "Keşke bir kum tanesi olsaydım". Ondan yapılan başka bir nakilde ise şöyle dediği bildirilmiştir: "Keşke bir yük devesi olaydım. Keşke sayıları hayli çok olan bir tabakada bir hiç olsaydım. Halbuki bizler sürekli büyük gü­nahlar işlemekte ve nefislerimize yüksek derecelerden, sidret-i mün-tehadan sözetmekte ve babamız Adem'in (as) sadece tek bir günahtan dolayı cennetten çıkarıldığını unutmaktayız. Cenneti görmüş bile de-ğiliz. Bütün yaptığımız soğuk demir dövmekten ibarettir".

Konuyla ilgili rivayet edilen bir hadis-i şerif şöyledir: "Suffe eh­linden bir adam şehit düşmüştü. Annesi, 'Tebrikler sana, artık cen­net serçelerinden bir serçesin. Allah Resulü'ne (sav) hicret ettin ve Allah Teala'nın yolunda şehit oldun' dedi. Bunun üzerine Allah Re­sulü (sav) şöyle buyurdu: 'Cennete gittiğim nereden biliyorsun? Belki kendini ilgilendirmeyen konularda konuşur ve (cimriliğin­den) kendisine zarar vermeyeni menederdi".[56]

Diğer bir hadiste de buna benzer bir olay anlatılmaktadır: "Al­lah Resulü (sav) ashabından hasta olan birini ziyarete gitmişti. An­nesinin,.'Cennet sana kutlu olsun' dediğini duydu ve 'Kim bu Allah Teala'ya hüküm dayatan?' diye sordu. Sahabi de, 'O annemdir ey Allah Resulü' dedi. Bunun üzerine Allah Resulü (sav) şöyle buyur­du: 'Ne biliyorsun? Belki o kendisini ilgilendirmeyen şeyleri konu­şur ve kendisini müstağni kılmayacak şeylerde cimrilik ederdi".

Benzer anlamda rivayet edilen diğer bir hadis de şudur: "Allah Resulü (sav) yeni doğmuş bir çocuk için dua etti. -Bir diğer rivayet­te şu ifade eklenmiştir-: Allah Resulü'nün (sav) çocuk için şöyle de­diği duyulmuştur: Allahım, onu kabir azabından ve cehennem aza­bından koru.[57] Üçüncü bir rivayette de şu ifade yeralmaktadır-: Al­lah Resulü (sav) o esnada bir kadının 'Kutlu olsun, cennet serçele­rinden bir serçesin sen' dediğini duydu. O, bu söze kızdı ve 'Onun böyle olacağını nerden biliyorsun? Yemin ederim ki ben Allah Resu­lü olduğum halde bana ne yapacağını bile bilmiyorum".

Allah Resulü (sav) bir hadisinde de şöyle buyurmuştur: "Allah Teala cenneti yarattı. Sonra cennet ehlini yarattı. Cehennemi ya­rattı ve cehennem ehlini yarattı. Ne cennetliklere ilave yapılır, ne de cehennemliklerden eksiltilir".[58]

O, bu sözü Osman b. Maz'un'un (ra) cenazesinde söylemişti. Os­man, ilk muhacirlerdendi ve şehit düşmüştü. Ümmü Seleme (ra) bu hadisi naklettikten sonra şöyle derdi: Osman'dan sonra hiçkim-seyi aklayamam. Bu noktada daha da hayret uyandıracak bir riva­yet şöyledir: Muhammed b. Hanefiyye (ra) şöyle demiştir: Allah'a yemin ederim ki, Allah Resulü'nden (sav) başka hiç kimseyi akla­yamam. Dünyaya gelmeme sebep olan öz babamı dahi aklayamam. Bunun üzerine Şiiler konuşmaya başladılar. Ali'nin (kv) faziletleri­ni ve menkıbelerini anlatmaya başladılar.

Bütün bu hakikatler, korku ehlinin yüreklerini parçalamıştır. Muhtemelen Allah Resulü'nün (sav) aşağıdaki hadisinde zikredilen Allah Teala'dan uzaklaşma endişesi, O'nun aşıklarını kocatmıştır. Buyurdu ki: "Beni Hud ve kardeşleri olan Vakıa, Tekvir ve Nebe su­releri kocattı"[59]Çünkü Hud suresinde "Haberiniz olsun, Hud kavmi Ad'a (Allah'ın rahmetinden) uzaklık (verildi)" (Hud/60), "Habe­riniz olsun, Semud (halkına Allah'ın rahmetinden) uzaklık (veril­di)" (Hud/68) ayetleri mevcuttur.

Vakıa suresinde ise, "Onun vukuuna yalan diyecek yoktur" (Va­kıa/2) ayeti mevcuttur. Yani hakkında küfür yazısı geçmiş olan için bunu yalanlayacak kimse yoktur. Aynı şekilde aleyhinde azap keli­mesi hak olmuş kimse için de bu kesinleşmiş olur ve bunu kimse yalanlayamaz. Bu kimse, yükseltilen veya alçaltılan kimselerden olabilir. Çünkü dünya hayatında yükseltilen bazı kimseler, gerçek­ler ve mahrukatın akıbetleri ortaya çıkarılınca alçaltılacaklardır.

Tekvir suresinde ise, insanların sonlarıyla ilgili buyruklar var­dır. Bunlar da yakinen iman edenler için kıyametin sıfatlarını or­taya koymaktadır. Onu yakinen görenler için de Allah Teala'mn ga­zabı tecelli etmektedir: "Cehennem ateşi çılgınca kızıştmldığı za­man, cennet de yakmlaştırıldığı zaman, (artık her) nefis neyi hazır­ladığını öğrenmiştir" (Tekvir/12-14) Bu, nihai sözün söylendiği an­dır. Yani cehennemin kızdırılıp cennetlerin yaklaştırıldığı andır.

İşte o an, her nefse ne getirdiği aşikâr olur. Getirdiği şeyler ce­henneme uygun olan kötülüklerse cehenneme, cennete uygun ha-yırlarsa cennete girer. İşte bu anda da her nefis hangi yurda konuk olacağını bilir. O gün nice yürekler yaklaştırılacak cennetlerden uzaklaşmaktan dolayı parça parça olacaktır. Nice nefis de, gireceği cehennemin ateşlerini yakinen gördükten sonra ah vah edecektir. Nice gözler, görülen o dehşetengiz sahnelerden dolayı boyun eğerek titreyecektir. Nice akıllar da, yakinen hissettiği sarsıntılardan do­layı dengelerini yitirecektir.

Ebu Muhammed Sehl'den şu söz rivayet edilmiştir: Kendimi sanki cennete girmiş gibi gördüm, Orada üç yüz peygamberle kar­şılaştım. Onlara dünya hayatında en çok korktukları şeyi sordum. Kötü son olduğunu söylediler". Kötü son, Allah Teala'mn asla ta­nınıl ananıayacak ve idrak edilemeyecek tuzaklarındandır. O tuza­ğa asla vakıf olunamaz. O'nun tuzağının sonu da yoktur. Çünkü Al­lah Teala'mn irade ve hükümlerinde sınır yoktur.

Bu meyanda şu meşhur hadisi zikredebiliriz: "Allah Resulü (sav) ve Cebrail (as) Allah korkusuyla ağlamışlardı. Bunun üzerine Allah Teala onlara vahyederek 'Sizi azaptan emin kıldığım halde niçin ağlıyorsunuz?' buyurdu. O ikisi de, 'Senin tuzağından kim emin olabilir?' dediler".

Eğer onlar, O'nun hükmünün sonu olmadığı için tuzağının da sonu olmayacağını bilmeselerdi 'Senin tuzağından kim emin olabi­lir?' derler miydi? Halbuki Allah Teala'nm 'Sizi emin kıldım' buyru­ğu ile onlar hakkındaki tuzağı sona ermişti. Ama onlar, Allah Te­ala'nm tuzağının sonundan emin olamadıkları için korkmaya de­vam ettiler. Çünkü O'nun tuzağının devamı gaybi bir husustu. Her ikisi de Allah Teala'nm gaybını Öğrenemeyeceklerini biliyorlardı. Çünkü gaybleri en iyi bilen O idi. Gayblarm sonu ve smm olmadı­ğı gibi, herşeyi bilen Allah Teala'nm ilminin de sınırı yoktu.

Allah Teala'nm o ikisine olan inayetinden dolayı haklarındaki söz hüküm olmamıştı. Onlara nazar etme lütranda bulundu. Her ikisi de Allah Teala'nm sıfatları hakkında bilgi sahibiydiler. O'nun tuzağı da bir sıfatıydı. Sıfat konusunda sözlü açıklama, sıfatın ba-tmi faaliyetini ortadan kaldırmaz. Onlar, Allah Teala'nm 'Sizi emin kıldım' buyruğunun sadece bir tuzağa dair olmasından endişe et­miş gibidirler. O'nun bu buyruğu, başka bir tuzağı olabilirdi. Buy­ruğu, hikmeti gereği hususi bir sıfatın ifadesi de olabilirdi. Allah Teala, ilmini Kendine saklayarak o ikisinin hallerini sınamak iste­miş de olabilirdi. Acaba nasıl davranacaklar diye bakmak istemiş de olabilirdi. Onlara telkin ettiği emniyet/güvenlik acaba nasıl bir etkide bulunacaktı? Çünkü sınama da 'İbtila' O'nun bariz sıfatla­rından biridir.

Ayrıca O'nun güzel isimlerinden biri de 'el-Mübtelî' yani imti­han edendir. O, sıfatının gereğinin ismini tahakkuk ettirmesini is­temeyebilir. Bu, O'nun insanlar üzerindeki sünnetlerindendir. O, daha önce de Halil'i olan İbrahim'i fas) imtihan etmişti. İbrahim (as), mancınığa bindirilip ateşe fırlatıldığı an, {Rabbim bana yeter5 demişti. O anda Cebrail (as) karşısına çıktı ve 'Bir ihtiyacın var mı?' diye sordu. O da, 'Allah bana yeter1 sözüyle yetinerek 'Hayır1 dedi. Böylece o, sözünü fiiliyle tasdik etmiş oldu.

Allah Teala da "Ve vefakarlık eden İbrahim'in (sahifelerinde) olan da" (Necm/37) buyurdu. Allah Teala, hüküm altına girmez. Ya­rattıkları hakkındaki hükümleri O'nun için bağlayıcı olmaz. O'nun doğruluğu asla smanamaz. O, kendi buyruklarını bile değiştirebilir. Çünkü O'nun buyruğu O'nun Zatı ile kaimdir. O, dilediğini di­lediği gibi değiştirebilir. Sonuçta O, her iki buyruğunda da Sadık-'tır. Her iki hükmünde de Adil'dir. Çünkü O, Hüküm Sahibi'dir. O'nun hakkında ise hüküm verilemez. Zira O, ilimleri ve akılları aşmıştır. Akıl ve ilim, emir ve yasaklarla ilgili sınırlanmış mekan­lardır. O ise, hükümlerin ve takdirlerin ortamları olan akıl ve bil­gilerin Ötesindedir. Bu kaydettiklerimizin müşahedesinde Tevhid ilimleriyle ilgili ince bir bilgi ve Tevhid halleriyle ilgili yüce bir ma­kam sözkonusudur.

Allah Teala dostu Musa'yı da (as) bu manada tavsif ederek şöy­le buyurmuştur: "Musa bu yüzden kendi içinde bir tür korku duy­maya başladı". (Taha/67) Bu ayet, daha önceki "Korkmayın, çünkü Ben sizinle birlikteyim" (Taha/46) ayet-i kerimesinden sonra nazil olmuştu. Ama Musa (as) gaybda başka bir emir verilmiş olmasın­dan emin olamadı ve durum kendisine açıklanmadıkça Allah Tea-la'nm bu hükmü için kendi kendine istisna olabileceğini düşündü. Çünkü o büyük peygamber, Allah Teala'nm gizli tuzağını ve sıfatı­nın batınını biliyordu.

O, kendisinin Hüküm Veren değil hükmedilen olduğunu da iyi bilmekteydi. Sonuçta Allah Teala kendisine ikinci bir teminat ve­rinceye kadar ikinci hükmünden dolayı ikinci bir korku içinde ol­du. O zaman Allah Teala "Korkma, dedik. Şüphesiz sen, üstün ge­lecek olan sensin" (Taha/68) buyurdu. Musa (as) O'nun bu buyru­ğuyla huzur buldu. Ama O'nun ilk izharına yaslanıp kalmadı. Çün­kü Allah Teala'nm ilminin genişliğini iyi bilmekteydi. O, sonu ol­mayan gaybları en iyi Bilen'di. Ayrıca O'nun buyruğu hükümlerden ibarettir. Hüküm veren ise hükümlere mahkum edilemez. Hüküm­ler O'nu bağlamaz.

Hükümler, Hüküm Sahibi olan ve herşeyi bilen Allah Teala'dan ayrıdırlar. O'nun hükümleri, ancak hükmedilenleri bağlar. Yme O, kudretinin yüceliğinden dolayı kullarına getirdiği yaptırımlara Kendisi konu olamaz. Onlar, hüküm altındakiler içindir. Bu husus­lar, aklın ve ilmin kıstaslarına girmezler. Bilenler nezdinde Allah Teala bütün bunlardan çok Yüce'dir.

O, O'nu bilmeyenlerin bilgilerinden de çok Ulu ve çok Yüce'dir. Bu babda İsa'nın (as), "Ey Meryem oğlu İsa, insanlara 'Beni ve annemi Allah'ı bırakarak iki ilah edinin1 diye sen mi söyledin?" (Mai-de/116) buyruğundan sonra söylediği şu sözünü de zikredebiliriz: "Eğer onu söylemiş olsaydım, Sen onu bilirdin. Çünkü Sen içimde gizli olanı bilirsin, ben ise Senin içindekini bilemem". (Maide/116)

Bunun bir benzerini de Kıyamet günüyle ilgili olarak İsa'nın (as) sözünü nakleden şu ayet-i kerimede görmekteyiz: "Eğer onlara azap edersen, şüphesiz onlar Senin kullarındır". (Maide/118) Gö­rüldüğü gibi Allah Teala izzet ve hikmetinden dolayı onları iradesi­ne mahkum etmiştir. Kitapta açıkladığımız hususların hakikatini açığa vurmamız ve hitab-ı ilahiyle ilgili sembolik bilgileri açığa dökmemiz uygun değildir. Çünkü bu, inkara sebep olabilir. Akli ilim sahiplerinin bilgi derecelerinin farklılığı sonucu bir hoşnutsuz­luğa da yol açabilir.

Bu hususlarda kıstas, ancak o makama yerleştirilen kimselerin sorularıyla ve basiret ehlinden isteyenlere açıklanmasıdır ki bu da, bilginin kalpten kalbe nakliyle olur. O an, buna şahid olan onu okur veya gaybleri bilen Allah Teala, ilham yoluyla kalplerin sırla­rını açığa çıkarır ve onu hidayet nuruyla belli kişilere yerleştirir. Allah Teala, kullarından dilediğini murad ettiği ilme muvaffak kı­lar. O, herşeyi Açan ve herşeyi Bilen'dir. Kalbi açtığı zaman onu bi­lir ve onu yakiniyle aydınlattığı zaman da ona ilhamda bulunur.

Ariflerin korkularının bir türü de, Allah Teala'mn aşağıdakile­re ceza ve ibret olmak üzere dilediği üstün kullarım korkuttuğunu bilmeleridir. Yine O, hüküm ve hikmeti icabı havasdan kullarım ce­zalandırmak suretiyle kullarının avamını korkutabilir. Korku ehli­nin bilgilerine göre Allah Teala, salihlerden bir zümreyi diğer mü­minlere ibret olmak üzere, yine şehitlerden bir zümreyi de salihle-re ibret olmaları için cezalandırmıştır. Allah Teala diğerlerini kor­kutmak için böyle yapmaktadır. Bumırı ardındaki hikmetleri ise ancak O bilir.

O, meleklerden bir topluluğu da çıkararak onlarla peygamber­lere öğütte bulunmuştur. Peygamberleri yakın kılman meleklerle korkutmuştur. Sonuç itibarıyla her makamın ehlinden alttakiler için bir ibret, yine onlardan üsttekiler için de bir öğüt çıkarmıştır. Bütün bunlarda görenler için bir korkutma ve tehdit mevcuttur.

Bu husus, Allah Teala'mn şu buyruğunun tefsirinin kapsamına girmektedir: "Onlara kendisine ayetlerimizi verdiğimiz kişinin haberini anlat, O bundan sıyrılıp uzaklaşmıştır." (A'raf/175) Tefsir ehlinden bir alim, Bel'am b. Baura'nın hayatıyla ilgili olarak şunu nakletmiştir: Ona peygamberlik verilmişti. Meşhur rivayete göre ise, ona en büyük isim verilmişti. Helak sebebi ise, onun sıfatların­dan biriydi. Bu sıfatı, ilim ve amellerden açıklanan hususlara ilgi göstermemesiydi. Bu noktada değişik makam sahiplerinden hiçbi­ri huzurlu olamamış ve değişik hal sahiplerinden hiçbiri de kendi­si için belli bir hali sürekli görememiştir.

Allah Teala'yı bilen hiçbir kul da, hiçbir halde O'nun tuzağın­dan emin olmamıştır. O'nun "Şüphesiz Rablerinin azabından emin olunamaz" (Mearic/28) buyruğunu işittikten sonra nasıl emin ola­bilirler ki? İnsanların en cahili, emniyette değilken kendini emni­yette hisseden, en alimi ise emniyette iken dahi korku yurdu olan dünyadan ahirete göçünceye kadar korkan kimsedir.

İşte bu, karşısında hiçbir şeyin duramayacağı bir korku, hiçbir makam ve amelin denkleşemeyeceği bir makamdır. Allah Teala onu rica ve ümide denk tutmuş olmasaydı, kulu ümitsizliğe sevkederdi. Yine onu hüsnüzandan dolayı ünsiyet sevinciyle rah ati atmasaydı, ümitsizliğe dahil ederdi. Ama dengeyi koyan ve rahatlatan O oldu­ğuna göre, korku ve ümit nasıl denk olmaz, sıkıntı ve rahatlık na­sıl kaynaşmaz ki? Kuşkusuz bu, sabık bir ilme ve akıp giden bir ka­dere dayanan tam bir hikmet ve müessir bir hükümdür. Allah Tea­la diledikçe de böyle olacaktır. Allah Teala dışında hiçbir kuvvet kaynağı yoktur.

Zikrettiğimiz bu hususların şahitliğinde, ona şahit kılınan kim­senin tevhidinin müşahedesi hakkında bir ilim vardır. Bu ilmin, korku ehli için en asgari faydası, amellerine gıptayla bakmaya son vermeleri ve ilimlerine güvenmemeleri, her hallerinde Allah Tea-la'ya muhtariyetlerini samimiyetle ifade ederek bütün kaygılarını bu yönde toplamaları ve her durumda nefse aşağılayarak yaklaş­malarıdır.

Bu makamlara sahip olan bir kavim için, bu halleri böyle vaka­lardan kurtuluş vesileleri olabilir. Çünkü Allah Teala korkuyu sürprizler için bir emniyet kılmıştır. Yine onu, bu elbiseye bürünen­ler için bir şefkat ve merhamet sebebi kılmıştır. O'nun "Artık kötü­lükleri kurup duranlar, Allah'ın kendilerini yerin dibine geçirmeye-ceğinden emin midirler?" (Nahl/45) buyruğunun iki anlamından biri de bu yöndedir. Allah Teala daha sonra da şöyle buyurmuştur: "Veya onları bir korku üzerinde yakalayıvermesinden mi (emindir­ler?) Öyleyse Rabbin gerçekten şefkatli ve merhamet sahibidir". (Nahl/47)

Gerek son (=Hatime), gerekse geçmiş yazıyla (=Sabıka) ilgili korkuların sırrını açıklamamız da uygun düşmez. Çünkü bu, Zat-ı îlahi'nin hakikatmdan doğan sıfatların manalarının hakikatleri üzerine olur. Fiillerdeki bedî'iliği ve varılacak yerin inceliklerini or­taya koyan da bunlardır. Hükümleri, onları açığa çıkarana kadar döndüren de bunlardır. Haklarında kelimeler kesinleşenlere bu hü­kümler uygulanır ve sıfatlarla ilgili sırların manalanndaki paylar da verilir. Bu da bizi sıfatların batınını açıklamaya götürür. Oysa bu, ne emredilmiş bir şeydir, ne de buna izin verilmiştir. Çünkü Al­lah Teala bu bilgileri farz kılmadığı için bunlan emretmemiş, mu­bah kılmadığı için de izin vermemiştir.

Bu, kaderin sırlanndandır. Birden fazla hadiste de bunlann açıklanması menedilmiştir. Allah Teala velilerini buna muttali kıl­mamış olsaydı, "Onlan ifşa etmeyin" yasağı dile getirilmezdi. Allah Teala bu müşahede makamına yerleştirdiği bir kulu, ihbarla öğren­me halinden ve rivayetleri aktarmaktan müstağni kılar. O, herşeyi Bilen Allah Teala'nm öğreticisi olduğu faydalı ilimdir. İşte bu, Ya-ratan'm müessiri olduğu gerekli eserdir: "Kim Allah'tan korkarsa, (Allah) ona bir çıkış yolu gösterir ve onu hesaba katmadığı bir yön­den de rızıklandırır. Kim de Allah'a tevekkül ederse, O ona yeter". (Talak/2-3)

Asla silinmeyen Kitab, O'nun nurundan olandır. Asla gizlenip kaybolmayan göz de O'ndandır. Çünkü o, O'nun varlığıyla hayat bulur. Nuru da asla sönmeyen nurdur. Çünkü bu nur, O'nun ru-hundandır. O'nun ruhunda ise hiçbir sıkıntı yoktur. Çünkü O'nun ruhu saadetindendir. Asla kesilmeyen güç de O'nun ruhundandır. O yazmış ve pekiştirmiştir. Elle yazılan her kitab yaratılmıştır ve korunmaz. Dolayısıyla da kaybolabilir. O'nun ruhundan güç alma­yan her el de kesilir. Sâni' olan Allah Teala'nm sağlam bir kalbe sun'uyla yazdığı ise kalıcı ve sağlamdır.

Zeyd b. Eşlem, Allah Teala'nm "O levh-i mahfuzdadır" (Bu-ruc/22) buyruğunu açıklarken, "Müminin kalbi" demiştir. Başka biri ise, Allah Teala'nm "Ma'mur eve" (Tur/4) buyruğunu açıklarken "Müminin kalbine" demiştir. Marifet ehlinden bir zat ise, Allah Te­ala'nm "Allah'ın yüceltilmesine izin verdiği evlerdedir" (Nur/36) buyruğu hakkında şöyle demiştir: Buralarda mukarrebunun kalp­leri yükseltilir ve yaratılmışların zikri noktasında Yaratan'm sıfa­tına çıkanlırlar. Bu evlerde Allah Teala'nm ismi, vahdaniyetin "eha-diyet şahitliğinden tecrid edilmesiyle tevhid ile zikredilir.

Ebu Muhammed Sehl (ra) şöyle derdi: Sine Kürsü, kalp ise Arş-'tır. Allah Teala ululuk ve celalini ona koymuştur. Allah Teala lütfü ve yakınlığıyla şahit olunmuştur. Müminin sinesinin, başı samedi-yet sonu ruhaniyet, ortası ise rububiyetten ibarettir. Dolayısıyla mümin, hem samedi, hem ruhani, hem de rabbanidir.

Kalbinin ise, başı kudret, sonu iyilik, ortası da lütuftur. Hali böyle olunca da, içinde ışık yanan camlı bir fener olmaktadır. O, dı­şarıdan bakıldığı zaman ışıldayan bir yıldız gibidir ki nimetler ona şahitlik eder. O; görülen, bedeni bir aynadır. Onunla zat görülür. O da onu orada bulur. Tıpkı yakin sahibi bir kalbin yakin gözüyle ay­nanın arkasındaki müşahedesinde gördüğü gibi görür. Sine Kürsü'-ye, kalp ise Arş'a şahit olur. Allah Teala da onun üzerindedir.

Alimlerin, amel ehlinde gördükleri kötü sonla ilgili alametleri açıklamalan da helal olmaz. Çünkü bunlann mükaşefesine sahip olanlar nezdinde bunun çok açık alametleri vardır. Bunları gören arifler nezdinde ise gizli delilleri mevcuttur. Ama bu alametler, Al­lah Teala'nm kulla ilgili sırlanndandır. Allah Teala bunlan nefisle­rin hazinelerine gizlemiştir. Bunlara muttali olanlar ise sınırlı sa­yıda fertlerdir.

Allah Teala, bunu gizlemiş, rahmetinin genişliği, hilm, lütuf ve yoğun örtüsüyle perdelemiş tir. Sırlann açığa döküldüğü gün bu sır­lar da ortaya çıkarılacaktır. O gün, Allah Teala'nm gazap ve hidde­tinin açığa çıktığı gündür. O gün kişinin hiçbir amelde bulunacak gücü olmayacaktır. Gücü olmayan bir ilim de ona yardımcı olmaya­caktır. Çünkü yardım izzet demektir. Kul ise o gün zelildir. Yardım­cısı da yoktur. Zira o gün yardım eden yardımı kesen, gücü veren zayıf düşürendir.

Kendine yardımı olmayacak kişinin durumu, ne kadar da kötü­dür. Onun Rabbiyle olan bir sohbeti de yoktur. Eğer Allah Teala'nm onunla sohbeti olsaydı, elbette yardım da ederdi. Yardım etseydi, onu aziz kılardı. Eğer onu dost edinseydi, düşmanını ondan kaçırır­dı. Allah Teala bu noktada şöyle buyurmaktadır: "Onların kendi ne­fislerine bile yardıma güçleri yetmez ve onlar Biz'den dostluk bula­mazlar". (Enbiya/43); "De ki: Onu göklerde ve yerde gizli olanı bil­mekte olan (Allah) indirmiştir. Kuşkusuz O, çok bağışlayandır, çok esirgeyendir". (Furkan/6) Allah Teala'nın bağışlaması, O'nun hik-metindendir. O'nun kullarını örtmesi ise rahmetindendir. Allah Te­ala buyurdu ki: "Ki onlar, göklerde ve yerde saklı olanı ortaya çıka­ran ve sizin gizlediklerinizi de, açığa vurduklarınızı da bilmekte olan Allah'a secde etmesinler diye". (Neml/25)

Bütün bu bilgiler, korkuların hakikatlerinin varlığını gerektir­mektedir. Bunlar da, Allah Teala'nın mülkünün sırrı ve melekütu-nun gizidir. Ancak kulun ölüm anında müşahede ettiği kötü sonuy­la ilgili birtakım alametleri ortaya çıkar ki bu alametler, ariflere gizli kalmaz.

Yaşayanlar için de kötü sonlarına ilişkin bir takım alametler vardır ki bunlar mükaşefe ehli tarafından bilinirler. Bu ilim de, Zat-ı İlahi'nin müşahedesindeki mükaşefe makamlarından bir makama yerleştirilen kimseye mahsus olan bir ilimdir. Bu, Allah Teala'nın kalp ehlinden bazılarım muttali kıldığı gaybi sırlardandır. Ancak-keşifler de muhtevalarına göre farklılık arzeder. Mesela ahiret ma­nalarının keşfi olduğu gibi dünyanın batini yönlerinin keşfi de ola­bilir. Yine hükümlerin zahirleri üstündeki Örtülü hususların haki­katlerine muttali olmak da bu keşiflerdendir. Bütün bunlar, mele-kûtun sırlarından ve ceberûtun keşflerine dair m an alarm dan dır.

Bir hadiste Allah Resulü'nün (sav) şöyle buyurduğu rivayet edilmektedir: "Kader, Allah'ın sırrıdır, onu yaymayın". Bu hitab, kaderin keşfedildiği kimselere yöneliktir. Başka bir rivayette ise "O, Allah'ın perdesidir, onu açmayın" lafzı yer almaktadır. Bu ise, kaderin henüz keşfe dilmediği kimselere yönelik bir hitabdır. Bu, hakkında soru sormanın yasaklandığı bir sahadır.

Bu da Allah Teala'nın şu buyruğu altına girmektedir: "Hakkın­da bilgin olmayan şeyin ardına düşme". (İsra/36) Bu nehiy, mükel­lef kıhnmadığm şeylerin bilgisine ulaşmaya çalışma ve kendi ame­linle ilgili kılınmayan ve sana havale edilmeyen şey hakkında soru sorma, anlamındadır. Çünkü bu tür bir bilgiyi öğrenmesi halinde kişiye yararı olmayacaktır. Kişiye yararı olacak şey, ancak hüküm ve sebeplerle ilgili ilimdir. Çünkü onun yürüyeceği yollar bunlardır.

Allah Teala müminlere hitab ettiği gibi peygamberlere de böyle hitab etmiş ve bütün ailesini kurtaracağını vaadeden Rabbine kar­şı "Oğlum, benim ailemdendir. Senin vaadin de haktır" (Hud/45) sö­zünü sarfeden Nuh'a (as) şöyle buyurmuştur: "Ey Nuh, o kesinlik­le senin ailenden değildir. Çünkü o, salih olmayan bir iş (yapmış­tır). Öyleyse hakkında bilgin olmayan şeyi Ben'den isteme." (Hud/46) Yani senin yapacağın bir amel kılmadığım ve sana hava­le etmediğim bir hususta Bana talepte bulunman ve dua etmen uy­gun değildir. Bunun üzerine Nuh (as) Rabbinden bağış ve merha­met niyaz etmiştir.

Kul Ölüm anında, yani ömrünün son saatinde gözündeki perde­nin de kaldırılmasıyla birçok sima görür. Bunlar, Allah Teala'nın dışında ilah edinilen veya Allah'a ortak koşulan ilahların simaları­dır. Bunların hepsi de dünyanın süsü ve aldatmacasıdır. Eğer ku­lun kalbi, bu simalardan birinin yanında durur veya bunlardan bir kısmı ona süslü gelir ya da kalbi bunlardan herhangi birine kayar­sa, son nefesi bunun üzerinde noktalanmış olur. Canı da işte bu şe­kilde kuşku ve şirk üzereyken çıkar. İşte kötü son (=sû-i hatime) budur. Bu, aynı zamanda ruhların yaratıldığı anda kulun defterine geçmişte yazılmış olan nasibidir.

Ebedler ve ezellerde, kainatın hareketine başlamadan önce sa­dece ruhların varolduğu süreçte herkesin defterine sonu yazılmış­tır. Ruhlar işte orada aldatmacaya şahit olmuş ve bu aldatmacalar­la beraber durmuşlardır. Bedenler yaratılmadan ve varlık alemin­de ortaya çıkıp kalıpların dökülerek ruhların perdelenmesinden, aklın şahitliğiyle kaim kılınmalarından önce bu aldatmacalar, ruh­ların kalplerine yalanları daha da artarak işlenmiştir. Ama beden­ler evveliyetin şahitliğiyle aşikar olmuş, kayyumiyyet manasıyla varolmuş, Cami' olan Allah Teala'nın bu sıfatıyla cemedilmiş sonra da dünyaya dağıtılmışlardır.

Ayrılık anında ise buluşma sürecinde şahitlik ettikleri ve so­nunda ilk başta söyledikleri sözü itiraf etmişlerdir. Ruhları da, şa­hitlik ettikleri şey üzere bedenlerinden ayrılmıştır. Bu da bedenlere refakat eden ruhların daha önce idrak ettikleri geçmiş yazgının haber verilmesidir. Bu anlamda şöyle bir hadis rivayet edilmiştir: "Rahimlerin meleği nutfeyi eline alır ve şöyle der: Ey Rabbim, er­kek mi yoksa kız mı, sağlam mı yoksa sakat mı olsun? Rızkı nedir? Eseri nedir? Ahlakı nasıldır? Sonra Allah Teala onu meleğin elinin üstünde yaratır. Allah Teala ona şekil verdiğinde melek, 'Ey Rab­bim ona saadetle veya bedbahtlıkla can üfle' der".

İşte bu nedenledir ki ruh, bedene girdiği hal üzere ondan ayrı­lır. Eğer o, Allah Teala'nın merhametine yakın kılman mukarrebun zümresinden ise, onun için rahatlık, mutluluk ve Naim cennetleri vardır. Eğer kitabı sağ taraftan verilenlerden ise, ona 'ashab-ı ye­minden selam var" denilir.

Eğer yoldan çıkmış yal ani ayıcılardan ise ateşle ve kıvılcımlarla karşılanır. Tıpkı Allah Teala'nın buyurduğu gibi: "Başlangıçta sizi yarattığı gibi döneceksiniz. Bir kısmına hidayet verdi, bir kısmı da sapıklığı haketti". (A'raf/29-30); "İlk yaratmaya başladığımız gibi, yine onu (eski haline) iade edeceğiz". (Enbiya/104); "Eğer Biz dile­miş olsaydık, her bir nefse kendi hidayetini verirdik. Ama Ben'den 'Andolsun cehennemi cinlerden ve insanlardan tamamıyla doldura­cağım' sözü hak olmuştur". (Secde/13); "Ama Biz'den kendisine gü­zellik geçmiş bulunanlar, işte onlar (cehennemden) uzaklaştırıl­mışlardır". (Enbiya/101); "Gerçek şu ki, Rabbinin kelimesi üzerle­rinde hak olanlar, işte onlar inanmazlar". (Yunus/96); "Andolsun, cehennem için cinlerden ve insanlardan çok sayıda kişi yarattık". (A'raf/179); "Üstelik onların, bunun dışında da yapmakta oldukları ameller vardır. Onlar bunun için çalışmaktadırlar". (Mü'minun/63); "Oysa, onların hiç hesaba katmadıkları şeyler, Allah'tan kendileri için açığa çıkmıştır". (Zümer/47); "Gerçek şu ki kulluk eden bir top­luluk için bu (Kuran'da) açık mesaj vardır". (Enbiya/106)

Yukarıdaki ayetler ve benzerleri insanların geçmiş yazgıları ve son hatimeleri hakkında varid olmuştur. Bunlarda gayblerin sırla­rı ve anlaşılması güç hususlar mevcuttur. Bunlar ehli için, arşın şe­refelerine ve a'rafa yükselme için çıkış işaretlendir.

Ariflerden bir zat şöyle demiştir: Birini elli yıl tevhid üzere ola­rak bilsem ve bir direk mesafesi kadar ondan uzak kalsam da o kimse bu esnada Ölse, onun tevhid üzere öldüğünden kesin olarak emin olamam. Çünkü o esnada kalbinin nasıl çevrildiğini bilemem. Ebu Muhammed Sehl (ra) şöyle derdi: Sıddıklar, her hareketlerin­de, her düşünüşlerinde ve teşebbüslerinde kötü sondan korkarlar. Onlar daima Allah Teala'dan uzak kalmaktan korkarlar. Oysa on­lar, Allah Teala tarafından övülmüş kimselerdir. Onlar, yürekleri ürperen kimselerdir. Yine o, şöyle derdi: Bir sıddıkın korkusu, an­cak kötülüklerden korktuğu kadar iyiliklerden de korkmaya başla­dığında sıhhatli olur. Onun bir sözü de şudur: Korkunun en üst mertebesi, Allah Teala'nın sabık ilmindeki hükmünden korkmak ve sünnete aykırı bir hareketten küfre götüreceği endişesiyle sakın­maktır. Ebu Muhammed'in konuyla ilgili diğer bir sözü de şöyledir: Tazim korkusu, geçmiş yazgı korkusunun terazisidir.

Ariflerden bir zat şöyle derdi: Şehadet ev kapısında, İslam üze­re ölüm oda kapısında olsa ben şehadetle ölümü seçerdim. Kendi­sine "Niçin?" diye sordular. O da, 'Çünkü oda kapısıyla ev kapısı arasında geçen surede kalbime başka bir müşahedenin doğmasın­dan ve tevhidimi değiştirmesinden korkarım' dedi.

Züheyr b. Nuaym el-Bani'den şunu naklettiler: En büyük ta­sam, günahlarım değildir. Ben, benim için bana günahlardan daha ağır gelen birşeyden korkarım ki o da tevhidi imanımın benden alı­narak başka bir hal üzere ölnıemdir". İbni Mübarek, Ebu Lehi'a ka­nalıyla Bekr b. Sevade'den şunu rivayet etti: Bir adam insanlardan uzak duruyor ve nerede olursa olsun tek başına kalıyordu. Ebu'd-Derda (ra) geldi ve adama sordu: Allah rızası için bana söyle, seni insanları terketmeye sevkeden nedir? Adam şu cevabı verdi: Far­kında olmaksızın dinimin elimden alınmasından korkuyorum.

Bunun üzerine Ebu'd-Derda şöyle dedi: Semtte senin korktu­ğundan korkan yüz kişi görebiliyor musun? Bu sayı, giderek azaldı ve sonunda ona düştü. Bu olayı Şamlılardan birine anlattığımda bana, 'O adam -sahabeden- Şurahbil b. Samt'tır1 dedi." Ebu'd-Der­da Allah üzerine yemin ederek şöyle diyordu: Ölüm anında imanı­nın çekip alınmayacağından emin olan hiçkimse yoktur ki o anda imam kendinden alınmasın.

Ulemadan bir zat şöyle derdi: Tevhid kime nasip olursa, kema­liyle nasip edilir. Kimden de menedilirse, tamamıyla menedilir. Çünkü tevhid, kişinin benliğinde parçalara ayrılmaz. Süfyan-ı Sevri (ra) ölüme yaklaştığı zaman ağlayıp sızlamaya başladı. Kendisi­ne, 'Ey Ebu Abdullah, sana ricacı ve ümitvar olmak düşer. Çünkü Allah Teala'nm affı, senin günahlarından daha büyüktür5 dendi. Bunun üzerine, 'Acaba ben günahlarıma mı ağlıyorum? Eğer tev-hid üzere öleceğimi bilseydim, dağlar büyüklüğünde bile olsun gü­nahla Allah Teala'nm huzuruna varmaktan çekinmezdim' dedi.

Bir defasında da şöyle demişti: Günahlarım bundan daha hafif­tir. -Sonra yerden kum tanesi alarak gösterdi-. Ama ömrümün so­nunda tevhidin benden alınmasından korkuyorum. Süfyan-ı Sevri (ra) korku ehlinin ileri gelenlerinden biriydi. O kadar ki korkusun­dan idrarı kanlı gelirdi. Kimi zaman da korkusundan hastalık ge­çirirdi. Bir defasında kanlı idrarını yazıcılardan birine gösterdi ve şöyle dedi: İşte bu, ruhbandan birinin idrarıdır.

Süfyan-ı Sevri (ra) Hammad b. Seleme'ye iltifat ederek şöyle derdi: Ey Ebu Seleme, benim gibiler için affı ümit eder misin? -Ya da benim gibisi mağfiret ümit eder misin?- Hammad da ona şöyle derdi: Evet ümit ederim. Ulemadan bir zat şöyle derdi: Sonumun saadetle noktalanacağını kesin olarak bilmem, benim için güneşin üzerine doğduğu bütün hayatımı Allah yolunda geçirmiş olmam­dan daha sevimlidir.

İhvanımızdan biri de sadıklardan biri hakkında şunu nakletti: Bu kimse, korku ehlindendi. Birgün yoldaşlarından birine şöyle de­di: Bana ölüm geldiğinde başucumda otur. Beni iyice inceledikten sonra bana bak, eğer tevhid üzere öldüysem git ve bütün malları­mı satarak onunla badem ve şeker al, sonra da onları şehrin çocuk­larına dağıt ve çocuklara 'Bu, bugün kurtulan zatın ziyafetidir5 de. Eğer tevhid üzere Ölmediğimi görürsen, o zaman bütün insanlara tevhid üzere ölmediğimi bildir ki cenazemi görerek aldanmasmlar. Cenazemde sadece beni basiret üzere sevenler bulunsunlar ki ar­dımdan riyakarlar gelmesin. Böyle yaparsan müslümanları kan­dırmış olurum.

Bu vasiyeti alan zat şöyle der: Peki, senin tevhid üzere Öldüğü­nü nasıl bileceğim? Bunun üzerine o zat, bazı ölülerde ortaya çıkan alameti söyledi. -Bu alameti burada açıklamak istemiyoruz-. Vasi­yet edilen anlatmaya devam ederek şöyle dedi: Ölüm anında onun başucunda duruyor ve ona bakıyordum. Sonunda ruhunu teslim et-

ti. Ben de emrettiği gibi onu inceledim ve mutlu son alametini gör­düm. Tevhid üzere Ölmüştü. Ruhu bu şekilde feyiz bularak beden­den ayrılmıştı. Vasiyetini emrettiği şekilde yerine getirdim. Bu olaydan sadece yakın alim dostlarıma sözettim.

Görüldüğü gibi kul, hayatında ne kadar kötülük yaptıysa hepsi de kendisine ayrılık anında hatırlatılacak ve ömrünün son anında hepsini müşahede edecektir. Eğer kalbinde bu kötülükleri güzel gö­rür ve nefsiyle onları arzulayarak onların yanında duruşa bunlar -az da olsalar- onun ameli olarak hesap edilecek ve sonu da bunlar üzere olacaktır. Aynı şekilde yaptığı iyilikler de kendisine hatırlatı­lacak ve müşahede etmesi sağlanacaktır. Eğer kalbi onlarla bera­ber olur veya bundan hoşlanırsa, amel olarak bunlar hesap edile­cek ve bu da onun mutlu sonu olacaktır.

Yukarıda sözlerini naklettiğimiz taifeden bir zat, Allah Tea­la'nm "O ki ölümü ve hayatı sizi sınamak için yarattı" (Mülk/2) buyruğunu tefsir ederken şöyle demiştir: Yani O sizleri hayattay­ken hatırınıza günahları getirip kalplerinizi çevirmek suretiyle sı­narken, ölüm anında da sizi tevhidden saptırma haliyle sınamak­tadır. Her kimin ruhu tevhid üzere çıkarsa, o sınavı atlamış ve bü­tün belaları aşarak Rabbine kavuşmuş olur ki gerçek mümin odur. Bu da Allah Teala'nm şu buyruğunda olduğu gibi güzel sınavdır: "Müminleri, kendinden güzel bir sınavla sınamak için (böyle yap­tı)". (EnfaI/17)

İlimlerden çıkarılan bütün bu esaslar, korku ehlinin Allah Tea­la'nm kendi haklarındaki bilgisinden korkmalarını gerektirmiştir. Onlar bu esasları gördükleri için kendi güzel amellerine bakmak­tan vazgeçmişlerdir. Çünkü onlar Rablerini hakkıyla tanıyan kim­selerdir. Onlardaki bu korku da bizatihi sevaptır. Çünkü bildikleri­ni iyi bilmekte ve bildiklerini istemekten uzak durmaktadırlar. On­lar ilim üzere her tür kuşku ve kusurdan uzaklaşmışlardır. Onlar, Allah Teala'nm haklarındaki ilminden korkmanın da O'nun bir ni­meti olduğunu açıkça görmüşlerdir. Bu da onlar için bir makam ol­muştur. Nitekim Allah Teala şöyle buyurmuştur: "Korkanlar ara­sında olup da Allah'ın kendilerine nimet verdiği iki kişi", (Mai-de/23) Bu ayetin tefsirinde, sözkonusu nimetin korku olduğu söy­lenmiştir.

Ashab-ı yemin için yukarıda anlattığımız zümrenin altında baş­ka makamlar da sözkonusudur. Suç korkusu, kazanç korkusu, azap tehdidi korkusu, cezalandırılma korkusu, emirlerde kusur etme korkusu, hadleri aşma korkusu, ziyade sevaptan mahrum edilme korkusu, uyanıklığın gafletle perdelenme korkusu, amelle geçen çalışma süresinden sonra fetret ve soğuma korkusu, kararlılıktan sonra azmin zayıflama korkusu, tevbeyi bozmak suretiyle ahdi çiğ­neme korkusu, tevbeye yol açan fiille tekrar sınanma korkusu, is­tikametten sonra tekrar eğrilme korkusu, şehvete alışma korkusu, hüccetten sonra heva ve dünya düşkünlüğüne dönme korkusu, Al­lah Teala'nm geçmiş günahlarına bakarak çirkin fiillerinde onları görmesiyle onlardan yüz çevirme ve gazap edilme korkusu. Bütün bunlar marifet ehlinin korkularmdandır. Bunların bir kısmı, bir kısmından daha üsttedir. Bunlardan kimileri, kimilerinden daha büyük korku sahibidirler.

Denir ki: Arş, kainat büyüklüğünde ışıldayan bir mücevherdir. Kul için vecdin bulunduğu hallerden hiçbir hal yoktur ki onun bir benzeri kulun halinin sureti olarak Arş'a işlenmesin. Kıyamet gü­nü gelip de kul hesaba çekilmek üzere dikildiğinde, arşın üzerinde­ki suret kendisine gösterilir. Orada kendisini dünyadaki hali üzere görür ve bu müşahedesiyle de yaptığı fiili hatırlar. O anda tarife sığmayacak bir haya ve titremeye kapılır. Denir ki: Allah Teala bir kuluna marifet verip de ona bununla muamele etmediği zaman, on­dan bu marifeti çekip almış olmaz. Bilakis onu kendisinde bırakır ve kulu bu marifeti mikdannca hesaba çeker. Ama ondan bereketi kaldırarak ziyade sevabı keser.

Allah Teala kendisine bir nimet verip bu nimetle hayır işleme­sini sağladığı bir kulunu hevasıyla imtihan edip de yaptığı amelle övünerek daha Önce yaptıklarını unutması ve onları tekrarlamak­tan korkmaması yüzünden zemmederek şöyle buyurmuştur: "Ve andolsun, kendisine dokunan bir sıkıntıdan sonra, ona bir nimet tattınrsak, kuşkusuz 'Kötülükler benden gidiverdi' der. Çünkü o, çok şımarıktır, böbürlenendir". (Hud/10) Kulun korkularından biri de, nifak korkusudur. Selef-i Salih'ten olan sahabe (ra) ve Tabiu-n'un ileri gelenleri nifaktan çok korkarlardı.

Rivayete göre Huzeyfe fra) şöyle derdi: "Allah Resulü fsav) dev­rinde bir kişi bir kelime söylediğinde bu yüzden Allah'ın huzuruna varıncaya kadar münafık olurdu. Oysa ben, benzeri sözleri sizden günde on kez duyuyorum". Yine o şöyle demiştir: "Kalbe öyle bir sa­at gelir ki imanla dolar ve nifak için iğne deliği kadar dahi yer kal­maz. Yine kalbe öyle bir saat gelir ki tamamen nifakla dolar ve iman için iğne deliği kadar bile yer kalmaz".

Allah Resulü'nün (sav) sahabileri, tabiilere şöyle derlerdi: "Sizler, öyle amellerde bulunuyorsunuz ki, onları kıldan daha kü­çük görüyorsunuz. Bizler bu amelleri Allah Resulü (sav) devrinde büyük günahlardan sayardık". Bu ifadenin başka bir rivayetinde 'helak edicilerden=mûbikât" lafzı yeralmaktadır. Hasan el-Basri (ra) şöyle derdi: Nifaktan uzak olduğumu bilmem, bana üzerine güneşin doğduğu bütün varlıkların benim olmasından daha se­vimli gelir.

Denir ki: Nifaktan ancak şu üç tabakada yeralan müminler sıy­rılabilirler: Sıddıklar, şehitler ve salihler. Bunlar; Allah Teala tara­fından övülerek üzerlerindeki nimetin kemale ulaşacağı bildirilmiş ve gerek imanlarındaki kemal, gerekse hakiki yakinlerinden dola­yı peygamberlerin makamlarına çıkarılacakları haber verilmiş zümrelerdir. Denildi ki: Kim nifaktan emin olduğunu düşünürse o münafıktır. Alimlerden bir zat şöyle derdi: Nifakın alameti, kişinin kendi yaptığı amelin benzerini başkalarının yapmasından hoşlan­maması, zorbalık tezahürlerini sevmesi, hak ve adalet tezahürleri­ne ise kızmasıdır. Kendinde bulunmayan bir sıfattan dolayı övül­düğünde bundan hoşlanması da nifak alametidir.

Nifakın alametleri sayılamayacak kadar çoktur. Bunların sayı­sının yetmiş olduğu söylenmiştir. Allah Resulü'nün (sav) hadisi bunlardan dördünü belirlemektedir ki bunlar nifakın en bariz ala­metleridir. Diğer alametler bunların dalları mesabesindedir.

Allah Resulü fsav) buyurdu ki: "Dört şey vardır ki her kim bun­larda bulunursa namaz kılıp oruç tutarak müslüman olduğunu id­dia etse bile katıksız münafıktır. Onu terkedinceye kadar kendisin­de nifakın bir şubesi bulunacaktır: Konuştuğunda yalan söyler. Va-adettiğinde uymaz. Emanet verildiğinde ihanet eder. Mahkemeleş-tiğinde facirlik eder". [60] Başka bir rivayette 'Anlaştığında bozar1 ifa­desi de bulunduğu için alametlerin sayısı beşe yükselmektedir. Bir adam İbni Ömer'in (ra) huzuruna girerek şöyle demişti: Biz­ler emirlerin meclisine gidiyor ve sözlerinde onları tasdik ediyoruz. Yanlarından çıktığımızda ise onlar aleyhinde konuşuyoruz, buna ne dersin?' dedi. O da şöyle dedi: Allah Resulü (sav) devrinde bizler bunu nifak sayardık. İbni Ömer'den (ra) başka bir vasıtayla şu olay nakledilmiştir: O, bir adamın Haccac'ı tenkit ettiğini ve sövdüğünü duymuştu. Ona şöyle dedi: Ne dersin, Haccac şu an burada olsa, söylediklerini yine söyleyebilir miydin? Adam, 'Hayır1 dedi. Bunun üzerine İbni Ömer (ra), 'Allah Resulü (sav) devrinde biz bunu nifak sayardık' dedi.

Bundan daha ağırı şu olayda görülmektedir: Bir topluluk Hu-zeyfe'nin (ra) eşiğine oturarak onu bekliyorlardı. Bu arada onunla ilgili bir şey konuşuyorlardı. Yanlarına çıktığı zaman, kendisinden haya ederek sustular. O da, 'Konuşmanıza devam edin' dedi. Ama onlar susmaya devam ettiler. Huzeyfe (ra) bunun üzerine, 'Allah Resulü (sav) devrinde biz bunu nifak sayardık' dedi. Daha da vahi­mi, Hasan el-Basri'nin (ra) görüşüdür. O nifak konusundaki görü­şünü şöyle açıklardı: İç ile dışın, dil ile kalbin ve girişle çıkış halle­rinin farklı olması nifak alam eti erindendir.

Nifakın incelikleri ve şirkin gizli noktaları, tevhidin eksikliğin­den ve yakini imanın zayıflığındandır. Bunlar da müminler için Al­lah Teala'nın gazabını çekmesi bakımından endişe kaynaklan teş­kil etmişlerdir. Bundan dolayı amellerin boşa çıkması da büyük bir korku kaynağıdır.

İbni Mesud (ra) bu noktada şöyle derdi: Kişi evinden çıkarken beraberinde dini olmasına rağmen dönerken beraberinde dini na­mına hiçbirşeyi olmayabilir. Yolda biriyle karşılaşıp ona 'Siz, siz' derken karşılaştığı başka birine 'Sen, sen' demiş olabilir. Belki bu ondan bir şeyi götürmemiş olabilir. Ancak Allah Teala, bu hareke­tine hiddetlenmiş tir. Çünkü o, bilmediği birini aklamış veya zemmi hakeden birini övmüş olabilir. Kulun kalp ve dilinin farklılaşması da nifaktandır. Çünkü bu, Allah Teala'nın gazabını celbeden bir davranış şeklidir.

Bütün bu korkuların üzerinde, iman nimetinin çekilip alınma korkusu yeralır. Müminin kalp hazinesinde bulunan bu nimet, ta­mamen Allah Teala'nın tasarrufu altındadır. O, bu nimetini dilediği şekilde var ettiği gibi, dilediği zaman da çekip alabilir. Bu nime-t, bağışlanmış bir hibe olup O'nun keremiyle baki kılınıp kılmma-yacağı kimse tarafından bilinmez. Veya o, Allah Teala tarafından size verilmiş bir emanet ya da ödünç de olabilir. Hikmet ve adaleti gereği de onu sizden isteyip alabilir. Her halükârda Allah Teala iman nimetinin hükmünü bizden gizlemiş ve onun akıbetini sade­ce kendine saklamıştır.

Ariflerden bir zat şöyle demiştir: İmanın kat'iliği ancak son ana onunla ulasılmasıyla bilinebilir. Başka biri ise, O ne kadar da teh-likelidir!"demiştir. Ebu'd-Derda da (ra) yemin ederek şöyle demiş­tir: İmanının çekilip alınmayacağından emin olan hiç kimse yoktur ki, imanı ondan alınmasın. Sonra Huzeyfe'nin (ra) sözünü ettiği an da dikkate değerdir: "Kalbe öyle bir an gelir ki nifakla dolar ve iman için iğne deliği kadar bile yer kalmaz". Eğer ölüm bu ana rastlarsa ve kişinin son anı bu şekilde olursa, ruhu nifak üzere çık­mış olmaz mı?

Kalpler, şüphe ve şirk sahalarında işte böyle çevrilip döndürü­lür. Kişinin bu tür bir hali, onun ölüm anma rastlarsa, bu onun Rabbi'ne kavuşmasmdaki hatimesi yani sonu olur. Bu halin hatime olarak adlandırılması, kişinin son uğraşının ve ömrünün son anı­nın bu olmasından dolayıdır. Bir şeyin Katimi, onun sonudur. Bu manada Allah Teala'nın şu buyruğunu zikredebiliriz: "Ve hatem-i enbiya idi" (Ahzab/40) Yani peygamberlerin sonuncusu. Bir benze­ri de şu ayet-i kerimedir: "Onun hitamı misktir". (Mutaffifîn/26) Ya­ni kadehin sonu, tortu değil misktir.

İman ilminde ziyadenin kesilmesi korkusu da önemli korkular­dan biridir. Başlangıç bilgisiyle yetinilerek bu derecede bırakılma endişesi müridlerin birçoğunda mevcuttur. Ulemadan bir zat bu hususta şöyle demiştir: Allah Teala bir kuluna bir marifet/bilgi ver­diğinde eğer ona o bilgiyle muamele etmezse, bu bilgi ondan çeki­lip alınmış olmaz. Aksine o bilgi sözkonusu kul için aleyhte bir de­lil olup Allah Teala onun mikdarına göre o kulunu hesaba çekecek­tir. Bu, ancak o kişiden ziyade ilmin kesilmesi demektir ki onun kalbini katılaştırır ve gözyaşlarını akıtır.

Bu da, ancak kemal ve tamam ehli tarafından bilinen bir eksik­liktir. Çünkü Allah Teala kendi huzurunda kula yarayacak şeyi ondan mahrum etmekte, ona da aldanacağı ve halk nezdinde fitneye kapılacağı şeyi vermektedir. Zira yüzdeki göz mülkten olup dünya içindir. Kalpteki göz ise, melekûttan olup ahiret içindir.

Malik b. Dinar şöyle demiştir: Tevrat'ta şunu okudum: Kulun nifakı kemale erdiğinde kul gözlerine hakim olur ve istediği zaman ağlar. Selef-i Salih, nifak gözyaşlarından Allah Teala'ya sığınırlar­dı. Bu, kul için her türlü ağlama kapısının açılması, zillet ve huşu kapısının ise kapanması demektir.

Allah Teala bu tür gözyaşına örnek olarak şöyle buyurmuştur: "Ve akşamleyin ağlayarak babalarına geldiler". (Yusuf/16)

Selef şöyle derlerdi: Nifak huşû'undan Allah'a sığının. Onlara, 'O da nedir?' diye sorulduğunda şöyle derlerdi: Kalp katı iken gö­zün ağlamasıdır. Gerçekten de, göz katılığına rağmen kalp yumu­şaklığının verilmesi, kul için kalp katıyken gözyaşları verilmesin­den daha hayırlıdır. Kalbin yumuşaklığı, kalb ehline göre onun hu­şu, korku, zillet, inkisar ve alçakgönüllüğüdür. Bunlara sahip olan kul için, ağlamasını engelleyen bir halin bulunması zararsızdır. Ama kul için tercih edilen; gözyaşlarını akıtmasıdır. Bu bir fazilet­tir. Her kime de gözyaşı verilmiş ve kalp huşû'u, zilleti ve teslimi­yeti verilmemişse, bu onun için bir tuzaktır. İşte menetme ve fayda etmemenin hakikati de budur.

Gözyaşı, genel olarak akli ilimlerde olur. Yakinin müşahedesiy-le oluşan tevhid ilminde ise gözyaşına yer yoktur. Çünkü o, vahda-niyyetin deliliyle güçlenir ve kişiyi kudret ilmine taşır. İşte orada kuvvetin içe çekilmesiyle gözden yaşlar taşar. Allah Teala, gözyaşı­nın ihlasla dökenlerin huşû'larmı arttırdığım beyan ederek şöyle buyurmuştur: "Çeneleri üstüne kapanıp ağlıyorlar ve bu onların huşularım arttırıyor". (İsra/109) Gözyaşları bizim kibir ve Övüncü­müzü arttırıp kalpte huşu doğurmadığım gördüğümüzde şunu bil­meliyiz ki bu gözyaşı tamamen yapmacık ve gururlanmak içindir. Çünkü nefislerin birçok gizli afeti vardır.

Korkuların en üstte yeralam ise, geçmiş yazgılar ve sonlarla il­gili korkudur. Bu çerçevede ariflerden bir zat şöyle derdi: Gözyaş­larını ve tasam, günahlarım ve azgın şehvetlerimden dolayı değil­dir. Çünkü onlar, benim ahlakım ve sıfatlarımdır. Benim gibi biri­ne de zaten başkası yakışmaz. Hüzün ve kederim ise kısmetimin nasıl olduğu hususundadır. Paylar taksim edildiğinde acaba benim payım neydi? Kullara bağışları dağıtıldığında benim hisseme aca­ba ne düştü? Acaba kısmetim nasıldı? O'ndan uzaklık mı?" Daha önce de zikrettiğimiz bu husus, peygamberlerin varisleri olan alim­lerin en büyük korkularından biridir. Peygamberlerin bedelleri, takva ehlinin imamları, kuvvet ve metanet sahibi bu insanlar da en çok bundan korkmuşlardır.

Ebu Muhammed'e (ra) şu soru sorulmuştu: Allah Teala kulla­rından herhangi birine miskal ağırlığında korku verecek mi? O da şu cevabı verdi: Müminlerden öyleleri vardır ki onlara dağ ağırlı­ğında korku verilir. Bunun üzerine, 'Onların halleri nasıldır? Yer­ler, uyurlar ve hammlarıyla yatarlar mı?' diye sorarlar. O da, 'Evet, bunları yaparlar. Müşahede onlardan asla ayrılmaz, sığınma yeri de onları gölgeler5 dedi. Bu cevap üzerine, Teki korku nerede?' diye sorarlar. O da şu cevabı verir: 'Korkuyu kudret perdesi hikmetin inceliğiyle taşır ve kalp de, beşeri sıfatlarla harekette perde altın­da saklanır. Böyle bir kul, peygamberler gibidir1.

Durum, aynen söylediği gibidir. Çünkü tevhidin hareketlerde müşahedesinde hikmet onu hükümleri yerine getirmesiyle kaim kılar. Bu böyledir. Zira, kalpteki iman nuru çok büyüktür. Eğer kal­be zahir olursa, bedeni ve ona temas eden herşeyi yakabilir. Ancak o, faziletle örtülmüş, ilimle perdelenmiş tir. Ta ki hükümler yerine getirilsin, onlarda hareket ifa edilsin. Zaten bir şeye kıyam etmek, kader ve sıfatlar noktasında gayelerin yerini alır. Çünkü nurlar isimlerle perdelenmiş tir. İsimler fiillerle perdelenmiş tir. Fiiller ise hareketlerle perdelenmiş tir. Hareket, kudretle açığa çıkar. O ise arkasında gayb bulunan bir husustur.

Aynı şekilde hikmetle tasarrufta bulunmak, imanın nurundan açığa çıkar. îmanın nurları ise gaybm ardında gizlenmiştir. Arifler­den bir zat bu konuda şöyle demiştir: Eğer müminin siması Allah'ın nezdinde halka açıkça gösterilseydi, insanlar Allah'ı bırakarak ona taparlardı. Eğer onun kalp nuru dünyaya görünseydi, arz üzerinde hiçbir şey onun karşısında duramazdı. Kudreti, kudret tezahürle­rini ve sebeplerini hikmetiyle örten Allah Teala her türlü kusurdan münezzehtir. Bu da O'nun hilm ve merhametinin bir göstergesi, kullarını menfaatleri için Kendi yoluna sokmasıdır.Übey b. Ka'b'm kıraati de müminin nurunu Allah Teala'nın nu­ruyla özdeşleştirmektedir.Eğer müminin nuru O'nun nurundan çı­kıyor olmasaydı, buradaki kıraatin değiştirilmesi caiz olmazdı. Sehl (ra) şöyle demiştir: Korku, akla muhaliftir. Haşyet vera, işfâk ise zühddür. O şöyle demişti: Korku cahile girdiği zaman onu ilme çağırır. İlme girdiğinde onu zühde çağırır. Amellere girdiğinde ise onları ihlasa çağırır. Yine o, şöyle demiştir: İhlas öyle bir farizadır ki ancak korkuyla elde edilir. Korku ise, ancak zühd ile elde edilir.

Korku, mükafaata uygun bir haldir. Çünkü onun avamın kalp­lerine girmesi, onları haramdan çıkarırken havasın kalplerine gir­mesi de onları vera ve zühde dahil eder. Çünkü kişi korku sahibi ol­duğunda haram ve riyayı terkeder. Sehl'in (ra) bir başka sözü de şudur: Kalbinde Allah korkusunu görmek isteyen kimse, sadece he­lal yesin. Rica ve ümit ilmi, ancak korku sahiplerine uygun düşer. O, bir başka yerde de şöyle demiştir: Korku erkek, muhabbet ise di­şidir. Kadınların çoğunun muhabbete davet ettiğini görmez misin? O, bununla şunu kasdetmiştir: Korkunun rica ve ümide üstünlüğü, erkeğin kadına üstünlüğü gibidir. Durum, aynen onun söylediği gi­bidir: Korku alimlerin hali iken rica ve ümit amel ehlinin halidir. Alimin abide üstünlüğü ise, ayın diğer yıldızlara üstünlüğü gibidir.

Bu meyanda Allah Resulü'nden (sav) şu hadis rivayet edildi: "İlim sahibinin fazileti, bana amel sahibinin faziletinden daha se­vimli gelir. Dininizin en hayırlı olanı vera'dır". Şunu biliniz ki alim­lerin taşıdıkları korku, avamın zihinlerinde canlandırdıkları vehim­lerden çok farklıdır. Onların korkusu, kaygı, yanma, sıkılma ve ah­vali etme şeklinde değildir. Çünkü bunlar, ah ü vah edenlerin kalp­lerinden geçen hatırlar, haller ve vecdlerden ibarettir. Arifler züm­resinden olan sufilerin bir kısmının muhabbet hallerindeki vecdle-ri, ilimle hiç alakası olmayan şeylerdir. Onların bu esnadaki yan­maları ve ah ü vahlan alimlerin korkusu gibi de değildir. Alimlerin nezdindeki korku, sahih ilim ve sadık müşahedeyi ifade eden bir kavramdır. Kula ilmin hakikati ve yakinin sıdkı verildiğinde o kul korku sahibi 'Hâ'if olarak adlandmlır. İşte bu nedenledir ki Allah Resulü (sav) insanlar içinde en çok korkandı. Çünkü O, ilmin haki-katma sahipti. O, insanların Allah Teala'dan en çok korkanıydı. Çünkü Allah Teala'ya 3'akmlıkta son noktaya varmıştı. O'nun hali, sekine ve vakar haliydi ve her iki makamda birden bulunmaktaydı.

O bütün hallerinde sağlamlık ve metanet sahibiydi. Kaygı, sız­lanma, ah ü vah ve serzeniş asla O'nun hallerinden değildi. O, ya­ratılmışların hepsinden katlarca fazla ilim ve akıl sahibiydi. O'nun kalbi, bütün insanlara açıktı. Onlara karşı sabırlı olması için de yüreği genişletilmişti. Allah Resulü (sav) bir bedevinin yanında be­devi gibi olur, çocuğun yanında çocuk gibi hareket ederdi. Kadın­larla oturduğunda da onlara göre hitap ederdi.

O, ilimlerinde onlara yaklaşır, insanlara akıllarına göre konu­şurdu. Dolayısıyla hepsi de O'nunla kaynaşabilir, söylediklerinden paylarını alırlardı. O'nun bu hikmetli ve hoşgörülü davranışlan sa­yesinde insanlann gözünde çok büyümez ve her dilediklerini O'na sorabilirler, kendisiyle kaynaşabilirlerdi. Allah Resulü'nün (sav) yaratılış özellikleri yüzünden O'nun vecdlerine bir giysi giydiril­mişti. Bu O'na zorlama ve yapmacıkhk olmaksızın verilmiş ilahi bir vergi olarak herşeyi Bilen ve Hikmet Sahibi olan Allah Tea­la'nın bir lütfuydu.

Allah Teala işte bu sebeple O'nu Kendi ahlakıyla vasfetmiş ve bu vasfıyla övünerek "Muhakkak ki sen, çok yüce bir ahlak üzere­sin" (Kalem/4) buyurmuştur. Bu ahlakın, rubûbiyet ahlakı olduğu söylenmiştir. Bir başka tefsirde ise, izafetle okunmuş, böylelikle Al­lah Teala'nın isminin azametinin O'nun hal ve nasibinden bir şeyi açığa çıkarmaması temin edilmiştir.

Bu O'nun metanetini ve akıl sahiplerinin faziletini ortaya koy­maktaydı. Allah Resulü (sav) adaletinin hakİkatmdan dolayı ilim adına hiçbir şeyi isteyenlerden esirgemezdi. O, zühd, huşu ve teva-zusundan dolayı hiç bir şeyde gösterişe kaçmazdı. Gücünün fazla­lığı, ilminin derinliği ve hikmeti, O'nu bunlara sahip olduğunu ka-nıtlarcasma davranmaya sevketmezdi. İmtihan ehli arifler de, Al­lah Resulü'nün (sav) sünnet ve yolu üzere vasfe dil mislerdir. Çünkü onlar, peygamberler zümresine en çok benzeyenlerdir.

Marifet ehlinden bir zat şöyle demiştir: Halkı kendi ilmi seviye­sinde görmek isteyen ve onlara kendi akli düzeyinde hitap eden kimse, onlara kendi üzerindeki haklannı esirgemiş ve Allah Tea­la'nın onlarla ilgili haklarını ifa etmemiş olur. Ulemadan bir zat şöyle demiştir: İnsanlara bütün bildiğini anlatan ve kendi payını onlara açıklamaya çalışan kimse imam olamaz. Yahya b. Muaz şöy­le derdi: Kimseyi yoldan çıkarma ve ona ilmi olmayan şeyle hitab etme. Aksi halde onu yormuş olursun. Ona ancak kendi nehrinden su ver ve kendi bardağıyla su içir. Ulemadan bir zata 'Arif, halktan uzak durur mu?' diye sorulduğunda şu cevabı vermiştir: 'Uzak dur­maz ama soğuk olabilir. Kendisine, 'Peki ondan uzak durulur mu?' diye sorulduğunda, 'Ariften uzak durulmaz, ancak onun heybetin­den çekinilir1 dedi.

Korkunun, ilmin hakikati için konulmuş bir kavram oluşunun delili, Übey b. Ka'b'm "Onun kendilerine azgınlık ve küfür zorunu kullanmasından endişe ettik" (Kehf/80) ayetiyle ilgili kıraatidir. Onun kıraati, "Rabbin o ikisine .... korktu" şeklindedir. Yahya b. Zi-yad en-Nahvi bu ayetin manasını şöyle vermiştir: "Rabbin ... bildi". O şöyle demiştir: Korku, Allah Teala'nm isimlerindendir. Allah Te-ala en iyi bilendir. [61]

 

 basa dön

 

Korkunun Anlamı Hakkında Başka Bir Açıklama:

 

Korku aynı zamanda manevi isimlerdendir. Onun varlığı zıddmın yokluğunu gerektirir. Kalpte dünya halleriyle ve uhrevi hususlarla ilgili bütün emniyet hislerinin yokedilmesi durumunda, kul Allah Teala'nm tuzağından asla emin olamaz. Bu tuzak, dünyevi hüküm­lerin şekillendirilmesinde, kalpler, nefisler ve şehvet cazibelerinin çevrilmesinde, alışkanlıkların tahrikinde görülebilir. Kalbinde kor­kuyu hisseden kul, hiçbir örf ve alışkanlığa teslim olmadığı gibi hiçbir şekilde kendi kurtuluş ve beraetinden de emin olamaz. İşte bu korku halidir. Kul, bütün bu hususlarda emniyet hissini yitir-mesiyle korkan (=hâ'if) olarak adlandırılır.

Bu, Araplar'da yaygın olarak kullanılan bir isimlemedir. Arap, bir şeyden emin olamadığı zaman, 'Şundan endişe ediyorum' der. Birşey hakkındaki bilgisi kesinleştiği zaman da 'Şundan korkuyo­rum' der. Ulemadan bir zata şöyle denir: 'Her halinde korkan arifin durumu nedir?' Dedi ki: 'Çünkü o, Allah Teala'nm kendisini bütün hallerinden sorumlu tutacağını bilir".

Korku ehli için bundan sonra da belli yollar, endişe verici bir korkuya, sızlamalı bir titreyişe, sıkıcı bir endişeye ve yakıcı bir tit­remeye yöneltme sözkonusudur. Bunlar, imamların seçilmiş ve fa­ziletli yollarının aşırılıklarıdır. Bu yollarda, yükselme ve helak ol­ma ihtimalleri mevcuttur. Seçkin alimler ve tanınmış zevat bunlar hakkında nakilde bulunmuşlardır. Bu yollara ancak bazı zahidler ve abidler girebilmişlerdir. Ariflerden bir kısmı için de bu yollar ar­zu edilmiştir.

Bu yollar, alimler hakkında faziletli görülmemiştir. Ariflere gö­re bu yollarda rekabet edilmez ve bunlara gıpta edilmez. Çünkü bunlar, sülük yollarından helak sebeplerine düşürebilecek haller­dir. Ariflerin bu yolları arzu etmeleri, sadece onları tanıma ve mut­tali olma gayesiyle sınırlıdır. Fakat bazıları, kaybolmak ve ah ü vah etmek için bu yollara yönelmişlerdir. Ancak bunlar avamın ka­falarında daha meşhur, daha ilgi çekici ve umum için daha korku­tucudur. [62]

 

Korkuların Açıklaması  Hakkındadır:

 

 Şunu bilin ki korkunun sekiz farklı taşma yeri vardır. Korku, kalp­ten taşarak bu sekiz noktaya ulaşır. Korku bunlardan hangisine ta­şarsa, istisnaları dışında korku sahibi bu taşkınla helak olur.

Kalpteki korku, merare'ye taşabilir. Merare, derinin en ince ta­bakası olup tenin alt kısmıdır. Korku, kalpten bu kısma taştığı za­man onu yakarak kulu öldürür. Baygınlık, şok ve çehrenin değiş­mesiyle Ölen bu kimseler, amel ehlinin en zayıflarını oluştururlar.

Korku, kalpten beyine sıçrayabilir. Bu durumda aklı yaktığı için kul divane haline gelir. Sonunda korku hali onu terkettiği gibi makamı da düşer.

Korku, kalpten taşarak akciğeri kaplayabilir. Bu durumda ciğe­ri delerek yeme, içme isteğini tamamen yokeder. Beden zayıf düşe­rek kansızlık başlar. Bu da aç kalan ve sararıp solanların halidir.

Korku, karaciğere de taşabilir. Bu durumda sürekli hüzün ve kedere yol açar. Bu haldeki kul, uzun düşüncelere dalar ve unut­kanlık başlar. Bu halde uyku ihtiyacı biterken uykusuzluk had safhaya çıkar. Bu, korkuların en faziletli sidir. Korkunun bu tü­ründe, ilim ve müşahede sözkonusudur. Bu korku, amel ehlinin korkusudur.

Korkunun bir türü de, omuzların üstündeki etli kısımları 'Fari-sa' zedeler. Farisa kelimesiyle ilgili bir hadis-i şerifte, Allah Resu-lü'nün (sav) omuzlar üstündeki etten hoşlandığı belirtilmiştir. Omuzlar üstündeki et (=antrikot), hayvanın en yumuşak ve en tat­lı yeridir. Korkunun bu türünde titreme ve dengesiz davranma emareleri görülür.

Korku, kalpten çıkarak aklın üzerine çökebilir. Bu durumda ak­lın hakimiyetine son verir. Tıpkı güneşin ortaya çıkmasıyla ay ışı- . ğının sönmesi gibi. Aslında ay ışığı da melekûtun hazinelerinden biri olarak gizli bir şekilde görünmektedir. Bu durumda kişinin ak­li faaliyeti zayıflar ve aklın zaafiyetinden dolayı vücut haraketleri de dengesini kaybeder. Kul, aklına yeterince hakim olamadığı için kararlı davranamaz. Çünkü vücudun organları, hikmet ve ibda ge­reği dağınık görünseler de aslında tek bir şeydirler. Onları topla­yan, Allah Teala'mn iradesiyle harekete geçen latif kudretidir. İn­san bedenin alt kısmı, en üstüne bağlıdır. En üstü olan akıl, denge­sini yitirince alt kısmı da dengeyi yitirir.

Bedenin organlarından birine dert ve derman ulaştığında diğer­leri de ondan yakınır ve medet umarlar. Bu halde bulunanlar da fa­ziletle anılmışlar ve ilim sıfatına dahil edilmişlerdir.

Korkunun bu yoluna ulemanın büyüklerinden ve kalp ehlinin ileri gelenlerinden bir çoğu girmiştir. Tabiun arasında birçok zat bunlar arasında yeralmıştır. Rebi' b. Haysem, Üveys-i Karani, Zü-rare b. Evfa ve benzeri seçkin zevat bunlardandır.

Bu hal, Sahabe için de yadırganacak bir hal değildi. Ömer (ra) ve İbni Mesud (ra) buna örnek gösterilebilir. Mesela Ömer b. Hat-tab (ra) baygınlık geçirir ve deve gibi böğürerek yere düşerdi. Bu hal Said b. Cüzeym'de de görülürdü. Bu zat, Allah Resulünün (sav) zühd sahibi ashabından ve ordu emirlerindendi.

Ömer (ra) onu Şam'a vali olarak göndermişti. Ömer'e (ra) onun zühdü ve aşırı yoksulluğu anlatılır, o da valiyi bu aşırılığından do­layı kınardı. Kimi zaman ailesinin geçimini temin etmesi için yüz, dörtyüz dinar gönderirdi. O ise bu parayı askerlere dağıtırdı. Bu olay, uzun bir kıssada anlatılmıştır.

Bir defasında Şamlılar Ömer'e (ra) mektup göndererek valinin durumunu anlatmışlardı. Vali, meclisinde otururken kendisine baygınlık geliyordu. Şamlılar, valinin aklına bir afet gelmesinden endişe ediyorlardı. Çünkü böyle bir durumla daha önce karşılaşma­mışlardı. Ömer (ra) valisiyle karşılaştığı zaman meclisinde yaşa­dıklarını sordu. O da, müşahedesinde bulduğu vecdi ona haber ver­di. Bu vecd, ahval sahibi sufîlerin vecdlerindendi. Durumu anlayan Ömer (ra) valiyi mazur gördü. Çünkü bu, onu ancak hayır bakımmdan daha güçlendirirdi. Valisine izzet-i ikramda bulundu ve fazile­tini takdir etti. Şamlılara da bir mektup yazarak şöyle dedi: 'Onu anlayışla karşılayın ve kendi halinde bırakın'.

Güçlüler güçlüsü, en büyük hidayet rehberi ve alemlerin Rab-bi'nin elçisi Hazret-i Muhammed de (sav) kendisine vahiy inerken bayılırdı. Vahiy alma esnasındaki bu hali, akli dengesini tamamen ortadan kaldırır, bulunduğu yeri unuttururdu. Yüzü ve teninin rengi değişir, kış gününde vücudundan yağmur gibi ter boşalırdı. Ancak bu durum, sadece vahiy alma ve Ruhiilkudüs'ün ona inmesi hallerinde görülürdü. O kalbinin içini etkisi altına alırdı.

Vahiy dört şekilde gerçekleşir. Bunlardan ikisi bitişik (=Vahy-i muttasıl) ikisi de ayrık vahiy (Vahy-i munfasıl) şekildedir. Allah Resulü'ne (sav) inen vahiyler ilk iki şekilden biri gibidir. Ayrık va­hiyler ise, Allah Teala'yı hakkıyla bilen, gören kalp ve hazır şahit­lik ehli zatlar için sözkonusudur. Bunları açıklamak uzun sürer. Ayrıca bunları, ancak bu yola girenler, hakkıyla şahit olanlar bilir ve şahit olurlar.

Bunlara olduğu gibi teslimiyet tasdikiyle inanan müminler için de bir nasip mevcuttur. Ama bu, mukarrebun zümresinden üç ma­kama sahip olanlara mahsustur ki bu makamlar marifet, muhab­bet ve korku makamlarıdır. Üstteki dört vahiy şekli dışındaki va­hiyler bu üç makam sahipleri için on şekilde olur.

Bu makamların sahiplerine gelen vahiy ve ilhamlar; hatır, vecd, şahitlik, hal ve makam şekillerinde olabilir. Bu, vahyin iki türü dı­şındakiler için tamamlık sıfatıdır. îkisine gelince, onlar, diğer in­sanlar için haram olup peygamberlere mahsusturlar. Bunların ilki, vahiy meleğinin Allah Teala'mn kelamının suret ve sesinde ortaya çıkmasıdır. Allah Resulü (sav) Cebrail'e (as) kendi suretinde yüzü­nü eğmeksizin bakmış ve bayılıp kalmıştır. Hamza, Hamran b. A'yün'den şunu nakletti: "Allah Resulü (sav) Hakka suresinden bir ayet okudu ve bayıldı". Allah Teala da bir ayet-i kerimede şöyle bu­yurmuştur: "Ve Musa bayılarak düştü". (A'raf/143)

Korku, kalpten taşarak nefse ulaşabilir. Ona ulaştığında ise şehvetleri yakarak, alışkanlıkları imha eder ve beşerî tabiatı bas­tırarak heva kıvılcımlarını söndürür. Korku türlerinden biri ve en üstünü olan bu korku, marifet ehline göre en muteber olan korkudur. Bu korkuyu taşıyanlar, korku ehlinin en üstünleri ve bu ma­kamın en kıymetli sakinleridir. Bu korku, peygamberlerin ve sıd- . dıkların korkusudur. Şehitler zümresinin havassı da bu korkuya sahip olabilirler. Korku sahibinin, bunun da üstünde gıpta edebile­ceği bir sıfat yoktur. Arif olanın da bunun ötesinde sevinç duyabile­ceği bir hal yoktur.

Bu sınırları aşan korku, meşru haddini ve mikdarını aşmış bir korkudur. Çünkü korku, şehvetleri yakıp arzuları tamamen sildi­ğinde kulda hiçbir şehvet ve arzu bırakmamış olur. Eğer kul, kor­kunun sınırını aşma halinden uzak duramazsa, bu korkusu onu üç noktaya düşürebilir ki bunların en hayırlısı, korkunun nefse sira­yet ederek onu tamamen yakmasıdır. Bu durumda, kulun ölümüy­le kendisi için bir şehadet sözkonusu olur. Ama ilim ve müşahede erbabı korku ehli nezdinde bu durum hoş görülmemiştir. Şu var ki ulemadan bir zat bu hususta şöyle demiştir: Bedrin şehitleri, vec-diyle ölenlerden daha fazla ecre sahip değildirler.

Her halükârda bu gibi sıfatlar, zayıf müridlerin sıfatlarıdır. Çünkü yakin sahibi alimler için yakin hakkındaki her şehadetle-rinde bir şehid sevabı sözkonusudur. Üstte anlattığımız korkunun sonuçlarından ortanca olanı; korkunun beyne yükselmesi ve onu aşağı indirmesidir. Bu durumda aklın düğümü çözülecek ve insa­nın tabiatı aklın çözülmesi sebebiyle dengesiz hale gelecektir. Bu da beraberinde karakterlerin bozulmasını getirecektir. Sonuçta sa­rı yanarak siyaha dönüşecek ve kişide, hezeyan, divanelik, vahla-ma ve benzeri haller başgöstereçektir. Çünkü beyin cansızdır ve akıl için bir mekandır.

Akıl, onun üstünde birleştirilmiş ve ona sabitlenmiştir. Karak­terler karıştığında tutuşacakları için, bunlardan çıkan kıvılcım be­yine ulaşıp onu da yakarak eritecektir. Mekanı beyin ve kafatası­nın içi olan aklın yerini ve etkinliğini güçlü olan kalbin parıltısı alacaktır. Kalbin parıltısı, yükselen güneş gibidir. Yükselen güne­şin yeri üst semadır, ışıkları ise arza düşmektedir. Aynı şekilde akıl da böyledir. Yeri beyindir ve gücü de kalp üstündedir. Bunun ters döndüğü durumda, akılsızlık ve şaşkınlık sözkonusudur. Bu yüz­den de alimler bu durumu mekruh görmüşlerdir.

Bu hal, muhabbet makamındaki bazı muhibbanm başına gel­miştir. Bu hale düşmeleriyle birlikte bunun vecdiyle vaveyla koparmışlardır. Onlardan kimisi, bu halin kalpleri üzerindeki etkisinden korkarak bunların arasından ayrılmış ve onu diğerlerine anlatmış­lardır. Ebu Muhammed Sehl (ra) herşeyin azıyla yetinip aç kalan ve katı bir hayat sürenlere şöyle derdi: Akıllarınıza sahip olun. Çünkü aklı eksik biri Allah'ın velisi olamaz.

Yukarıda ifade ettiğimiz ve ikisini açıkladığımız noktalardan geri kalan üçüncüsü, korku sınırlarının çiğnenmesinde en kötü ola­nıdır. Bu hal, korkunun son derece güçlenip derinleşerek, ihsan, kerem ve cömertlik gibi ahlak ilmiyle göğüslenmediği takdirde rica ve ümidi tamamen silmesidir. Çünkü makamı dengeli tutan ve ha­lin sıkıntılarını gideren bu tür faziletlerdir.

Bu türden bir korku kulu, Allah Teala'mn rahmetinden ümit kesmeye, O'nun rahatlatmasını umut etmemeye götürebilir. Onla­rın bu müşahedeleri, kendilerini akıl kıstasıyla adalet ve hak dü­şüncesine sevketmiş ve Allah Teala'mn kerem sıfatına ve gizli lü-tuflarma dair bilgileri çiğnemelerine yol açmıştır.

Bu da onları kendilerinin kazanma fikrine sapmaya sevketmiş-tir. Onlar, hükümde sebeplerin etkisine dayanırken güç ve kudret­te kendi nefislerine yönelmişlerdir. Böylelikle haklarındaki tehdidi kesin ve kaçınılmaz olarak isbat etmiş olmaktadırlar. Çünkü onlar, merhametli hüküm sahibi olan Allah Teala hakkında kendi akılla-rıyla yargıda bulunmuş ve O'nun iradesine hiçbir gönderme yap­mamışlardır. O'nun kudretine asla teslim olmamış, kendi kötü sı­fatlarının hepsini kuşatan güzel sıfatlarından herhangi biriyle ümitvâr olmamışlardır. İşledikleri kötülükler önlerine çıkarak on­ları, Evvel ve İhsan Sahibi olan Allah Teala'dan perdelemiş tir.

Onlar, sırf O'nun ihsanı ile kötülük yaptıklarını ve kendileri hakkındaki sabık ilmiyle sınırı aştıklarını asla görememişlerdir. Halbuki içine düştükleri şu halleri hakkında yazgıyı yazan Kalem hiçbir zaman onların eline geçmemiştir. Eğer Allah Teala kahir kudretini ve ceberûtunu izhar etseydi, onların hallerini size olduğu gibi gösterir ve söylediklerimizin sıhhatini isbat etmiş olurduk.

Yukarıda anlattığımız korkuların büyük çoğunluğu Basralılar, Abadanlılar ve Askerilerde bulunmaktaydı. Çünkü onlar, Kade-riyye mezhebindeydiler ve lütuf, İlahi iradenin havalesi ve istitâ-atm (=güç yetirme, muktedir olma) öne alınması gibi fikirlere sa­hiptiler.

Amr'm çevresindekilerden oluşan Amriyye, îbad'm çevresinde olan îbadiyye, Hişam el-Futi ve İbni Ata el-Gazali'nin çevresinde bulunan Futiyye ve Atviyye ve kaderin yarısını inkar eden Temi-miyye bunlardandır. el-Menziletü beyne'l-menzileteyn (=Büyük gü­nah sahibi ne mümindir, ne kafir olmayıp ikisi arasında bir yerde­dir), iki kudret sahibi tarafından güç yetirilme, iki fail tarafından yapılma gibi fikirlere sahip olan Menaziliyye (=Mutezüe) de bunlar­dandır. Bu insanlar, sebeblere dayanma ve kesbin ezeliliği gibi be­lalara müptela kılınmışlar, bu da onları Vehhab ve Mukaddir olan Allah Teala'dan uzaklaştırmıştır.

Emniyet fikri ve aldanma belalarından kaçan bu kimseler, bu ikisinden daha büyük bir afete, ümitsizlik ve yeise kapılmışlardır. Sonuçta da çok korktukları büyük günahların içine düşmüşlerdir. Bunların durumu, münkeri inkar etmek için imamlara kılıç çeken Hariciler'e benzemektedir. Münkeri inkar emeye çalışan bu insan­lar, sonunda münkerin en kötüsüne düşmüş, imamları tekfir ede­rek sultana itaati reddetmiş ve küçük günahlardan dolayı ümmeti küfürle itham etmişlerdir. Bu, kötü bidatların en kötüsüdür. Bunu çıkaranlar da, cehennem ehlinin köpekleridir.

Üsttekilerin durumu Mutezile'nin durumuna benzer. Mutezile, tevhid ehlinin cehenneme girmeyeceğini söyleyen Mürcie'nin yo­lundan kaçarak tevhid ehlinin cehenneme gireceğini ve fasıklarm cehennemde ebedi kalacaklarını söylemiştir. Böylelikle de Mür-cie'nin sınırını aşarak onlara ilavede bulunmuşlardır. Mürcie de Ehli Sünnet'in yolunu aşarken bir yandan da onlardan eksik kal­mıştır.

Şeyhimiz Ebu Muhammed (ra) şöyle derdi: Bidat ehlinin tama­mı, sultana isyan etmeyi, ümmete kılıç çekmeyi savunur ve imam­ları küfürle itham ederler. Hiç kuşku yok ki korkunun bu üçünGÜ-şekli, korkunun sınırlarının aşılmasında görülen en zararlı yakla­şımdır. Çünkü bu, Allah Teala'nm koyduğu sınırları ve O'nun emir­lerini çiğnemektir. Allah Teala herşey için belli bir ölçü koymuştur. Her kim Allah'ın koyduğu sınırları çiğnerse, kendine zulmetmiş olur. Rica ve ümitte samimiyet göstererek korkunun bunlarla den­gelenmesi, Allah Teala'yı hakkıyla bilmenin gereklerindendir.

Bir şeyin sınırlarını aşmak, onda eksik davranmak gibidir. Mü­min, gerçek anlamda korku ile ümit arasındaki dengeyi kuran insandır. Kişiyi ölüme götürebilecek veya aklını başından alabilecek derecedeki bir korku, Allah Teala'nm rahmetinden ümit kesmekten daha hayırlıdır. Çünkü ikincisi, ilmi silmekte, makamı bitirmekte ve kişiyi büyük bir günaha itmektedir.

Korkunun ilk iki makamında keşfe dair ne ilim, ne de müşahe­de mevcut değildir. Bu iki makamda ortaya çıkan, sadece vecdin şiddetidir. Kişi, bu tür bir korkunun acısıyla hayatını veya aklını kaybedebilmektedir. Ancak kul açısından her ikisi de Kureb ehlinin (=keder ehli) özellikle de meleklerin korkusu mesabesindedir. Çün­kü onlar, ruhanilerin yakın kılınanları gibi makamlarda intikal edemezler. Bu hususta şöyle bir haber nakledilmiştir: Kureb ehli meleklerden yaşayan insanlar kadar bir topluluk her gün Arş'm al­tından çıkarlar.

Bunlar Allah Teala'yı görme şevkiyle kaygılanan ve kederler ta­rafından horlanan meleklerdir. Hepsi de yüceler yücesi Allah'a na­zar etmek istemektedir. Ama O Kerim'in simasının nurları, bu me­lekleri yakar. Zavallı melekler, lambaya düşen kelebekler misali yanarak kavrulurlar. Ama ertesi gün yine aynı sayıda melek, aynı gaye ile Arşin altından çıkar. Bunların çabalan," Kıyamet'e dek sü­rer. Herbiri, gökleri ve yeri bir avucunda toplayabilecek kadar bü­yük olan bu melekler O'nun kudretinde silinip giderler.

Melekler müminler gibi makamdan makama intikal edemezler. Her melek için belli bir makam vardır ve bu makamdan başka bir makama geçemez. Ancak bulundukları makamdan Kıyamet'e dek sonsuz güç ve destek alırlar. Bu^güç, insanların tümünün aldığın­dan çok daha fazladır, O-üçi'eri korkularına tahammül ederken kor­kutucu olan Allah Teala'nm sıfatının müşahedesinde de korku ve 'sıfatları sebat eder. Aşırı derecedeki bu korkuları, onları ölüme gö­türdüğü halde tamamen de öldürmez. Çünkü onlar, özel güçlere sa­hiptirler ve ahirette belirlenmiş olan belli ecellerine kadar da ölüm­den korunmuşlardır. Kimi aklını kaybederken, kimi de kalpten ah ü vah edebilir. Kimisi de divanelikleri içinde feryad eder. Kıyamet gününe kadar da canları tehlikeye düşmez. Aralarında bazı melek­ler vardır ki öyle bir korkuyla korkmuştur ki Kıyamet gününe dek bir daha o korkuya yüzünü çevirmediği gibi aklı da bir daha o nok­taya dönmez. İçlerinde öyle feryad edenler vardır ki, bu feryatları Sur5 a üfurüleceği ana kadar devam eder.

Meleklerden birçoğu Melik ve Cebbar olan Allah Teala'mn kela­mını işittikleri anda şoka girerler. Kalplerindeki ürperti sona erdi­ğinde Allah Teala'ya daha yakın perdelerden bakan ve daha yüksek mertebelerde yeralan ruhani meleklere, mesela Cebrail, İsrafil ve Mikail'e (as) 'Rabbiniz ne buyurdu?' diye sorarlar. Muhabbet ve ün-siyet sahibi olan ve nazar ve metanet sahibi bulunan bu melekler de, 'Hakkı buyurdu, muhakkak ki O çok Yüce ve en Büyük'tür' derler.

Korku sahibi bu meleklerin benzerleri, ihlaslı müminler arasın­da da mevcuttur. Allah Teala onlar hakkında şöyle buyurmuştur: "İşte onlar için bilinen bir rızık vardır". (Saffat/41) Alimler arasın­da güçlü olanlar, basiret ve metanet sahipleri olarak ecirleri hesap­sız verilen sabır sahipleri gibidirler.

Yakin sahiplerinin alimleri ise, yakin makamları arasında bu makamların hükümlerine göre sürekli yer değiştirir, korku maka­mından rica makamına geçerler. Onlar bu makamlarda da gereken hükümleri yerine getirdikleri zaman, daha üstteki rica makamına yükseltilirler. Yükseldikleri rica makamı, daha önce bulundukları ri­ca makamından daha hayırlıdır. Kimi zaman da bir korku halinden daha değerli ve üstün olan başka bir korku haline yükselirler. Son­ra korku makamlarından iştiyak ve arzulama haline intikal ederler.

Titreme ve yanma hallerinden huzur ve zillet haline geçerler. Endişe halinden ünsiyet ve kaynaşma haline yükselirler. Uzaklık, yalnızlık ve korku halinden rıza, muhabbet ve ümit haline intikal ederler. Bu, onların kendi makamında durup kalanlara üstünlüğü­dür. Avamdan ve kendi içine kapanıp kalan, kendi gölgesiyle yeti­nerek daha uzun gölgeleri aramayanlar üstün makamlara yüksel­tilmezler.

Müminler arasında korku sahibi olanlar, meleklerin kurubileri yani kederlileri gibidirler. Muhibban zümresinden rica ehli olanlar da, mukarrebun zümresinin ruhanileri gibidirler. Rica ve ümidin esası ve üstünlük sebebi Allah Teala'yı hakkıyla bilenler nezdinde-dir. Ricanın yüceliği, korkunun yüceliğine eşitlenir ve bünyeyi den­gede tutarak iki makam arasında itidale hükmeder.

Bu noktaya ulaşanların kalplerinde, korkutucu sıfatlardan her­hangi birinin müşahede etmeleri halinde korkudan hiç bir iz belir-mez ki onun karşısında ricanın yüceliğinden bir iz ortaya çıkmasın.

Bu da latif ahlakın en bariz esaslarından biri olup onları rahatlatır. Kalplerine hiçbir korku hissi gelmez ki onun karşısında bir rica ese­ri doğmasın. Onlar da buna yaslanırlar. Böylelikle sıfatları dengele­nir ve Zat-ı İlahi'nin kemalinden dolayı O'nun sıfatlarının tezahür­lerinden herhangi birini gördüklerinde makamları da itidal kazanır.

Böylelikle kalpleri de, korku ile rica arasında adil bir terazinin dili, ya da bir sıfatın müşahedesi karşısında iki kanadı arasında dengeyle uçan bir kuş gibi olurlar. Bela ve nimetin zuhuru halinde gereken davranış korku ve ricayı birlikte yüklenmektir. Sonunda ümit korkuya hakim olacak ve her ikisi kalbin genişlik ve kudreti­ne taşarak orada kaybolacaklardır. Çünkü kalp, güçlüyle güçlü, ge­nişlikle geniş ve kudretli ile kadirdir.

Tasa, her iki manadan da ayrılır ve münferidin müşahedesine vakıf olur. Ona hükmeden de kendisini müfred kılan husustur. Bu meyanda Allah Resulü'nün (sav) şu buyruğu zikredilebilir: "Alla-hım, Seninle güçlenir, Senin sayende söyler ve Senin verdiğin güç­le hücum ederim".[63] Şehadeti yüce ve ilmi engin olan Allah Resulü (sav) başka bir duasında da şöyle demektedir: "Allahım, Sana Sen'den sığınırım".[64]

Bunun bir benzeri de şu ifadesidir: "Allah dışında herşey batıl­dır[65]Bunlar, beka makamındaki bir insanın vecdlerinin ifadesi­dir. Fena, Baki ve Muğni olan Allah Teala'mn buyruğunun işitilme­sine o noktada engel olmuştur: "(Arzın) üstündeki herşey fanidir. Rabbinin Zatı ise bakidir". (Rahman/26) Bu meyanda çok meşhur olan Kudsi bir hadis de şöyledir: "Semam ve arzım Bana dar geldi. Beni sadece şükreden, yumuşak ve hoşgörülü kulumun kalbi içine alabildi".

Yukarıda özetle anlattıklarımızı ve sembolik olarak ifade ettik­lerimizi açıklayıp şerhetmek uygun düşmez. Selef ulemasından bir zat şöyle demiştir: Mümine giydirilebilecek en güzel elbise, huşu içinde sükunet, boyun eğiş içinde zillet elbisesidir. Bunlar korku­nun iki halidir. Bu elbise peygamberlerin, özellikle de evliyanın alimlerinin elbisesidir.

Lokman (as) oğluna öğütte bulunarak şöyle demiştir: "Ey oğ­lum, Allah Teala'dan öyle bir korkuyla kork ki, bu korkuna rağmen O'nun rahmetinden ümidini kesme. O'ndan öyle bir rica ile ümit-var ol ki bu ümidine rağmen O'nun tuzağından emin olma".

Daha sonra bunu tefsir ederek şöyle demiştir: "Mümin, iki kalp­li gibidir. Bunlardan biriyle korkarken diğeriyle ümit eder". Bunun anlamı şudur: Mümin, iki müşahedesinden kaynaklanan iki sıfat sahibi gibidir. el-Mümin, el-Evvel ve eş-Şahid sıfatlarını taşıyan yüce Allah da, tutup kavrama, ezme, izzet ve intikam alma gibi korkutucu sıfatlara sahiptir.

Kul, iman ettiği Rabbinde bu gibi sıfatlara şahit olduğunda, O'nu bu tür sıfatlarla bildiği ve bu sıfatlar kendisine tecelli ettiğin­de O'ndan korkar. Ama bilinen birşey daha vardır ki o da, kendisi­ne ülfet duyulan Allah Teala'nm kerem, yumuşaklık, merhamet ve lütuf gibi sıfatlara da sahip olduğudur. Kalp, O'nun bu sıfatlarına şahit olduğu zaman da ricacı ve ümitvâr olur.

Sonuç itibarıyla O'nun korkutucu ve ümitlendirici sıfatlarını müşahedesinden dolayı hem korku, hem de ümit sahibi olur. Neti­ce itibarıyla iki kalpli gibi olur ve biriyle korkarken, diğeriyle rica ve ümit sahibi olur. Aslında her ikisi de tek bir kalpte bulunan iki şahitlikten ibarettir. Çünkü bu ikisi tek bir kalbin iki ayrı makamı­dır. Zira o, tek bir korkutucu ve tek bir ümitlendiriciye iman etmek­tedir. Lokman'm (as) öğüdünün açıklaması da budur. Yakin sahibi müminin sıfatı da böyle olmalıdır. Şu var ki korku sahibi, bu halin kendisine baskın çıkmasından dolayı korku ehli olarak vasfedilir. Çünkü korkuya dair müşahedesi daha güçlüdür. Rica da onun ma­kamında mevcuttur, ama baskın değildir. Öte yandan rica sahibi de müşahedesinden dolayı rica halinin baskın çıkması sebebiyle böyle vasfedilmiştir. Ancak onun bu makamında da korku mevcuttur.

Korku saçan Allah Teala'nm son haddi, rica ve ümit telkin eden alemlerin Rabbi'nin son sınırı yoktur. Şehid, yakin sahibi, alim ve yakın kılınmış kula gelince, o her iki sıfatla da vasfedilebilir. Çün­kü korku ve rica onda dengelidir.

O, bu ikisinin eşitliğiyle birlikte her ikisiyle de tanınır. Daha sonra kendisine bu sıfatlardan herhangi biri tam ve kesin olarak galip gelirse, bu son sıfatıyla anılır. Diğer iki sıfat ise bunun kapsamına girerler. Mesela bir kişiye 'Sıddık' denildiği zaman, o kim­senin sıdkta hakikate erdiği anlaşılır. Dolayısıyla ona, önce 'Muh­lis', ardından 'Arif demeye gerek yoktur. Çünkü o, ilimde zaten derinlik kazanmıştır. Bu yüzden de sadece 'Sadık=Sıddık' demek yeterlidir. Daha sonra 'Mukarreb=yakın kılınmış' denilir. Çünkü o, Allah Teala'nm yakınlığına şahit tutulmuş ve O'na yakın ol­muştur.

Bu noktada, 'Aınil=ainel sahibi' denmesine gerek yoktur. Çünkü bunların hepsi de kemal isimleri ve tamamlık halleridir. Bu dere­celere ulaşmış olan bir kul, bu hallerden herhangi birini belirtme ihtiyacı hissetmez. Herhangi bir sıfatla da tavsif edilmez. Mesela korku sahibi veya rica ehli diye anılmaz. Çünkü bunların her ikisi de kendisinde dengeli olarak mevcuttur. Korku ve ümit ona taşmış­lar, sonra da onun kalbinde erimişlerdir. Bir kişi hakkında, 'Arif, Yakın kılınmış veya Sıddık' dediğiniz zaman, bunun kapsamına o kişinin, 'Muhib, korku sahibi, amil ve ümit ehli' oluşu kendiliğin­den girer. Yine bir kişi 'Haşimi' dediğiniz zaman 'Kureyşli veya Arap' demenize gerek kalmaz. Çünkü her 'Haşimi' Arap'tır ve Ku-reyş kabilesine mensuptur. Daha sonra aynı kişiyi tamamlayıcı bir sıfatla vasfedebilirsiniz. Mesela 'Haseni veya Hüseyni' diyebilirsi­niz. Bu durumda da 'Haşimi, Kureyşli veya Ali'nin soyundan' oldu­ğunu belirtmenize gerek yoktur. Ancak herhangi biri için 'Arap'tır ya da Haşimi'dir, Kureyşli'dir, Ali'nin soyundandır1 dediğiniz za­man onun bilinebilmesi için namını belirtmeniz gerekir. Bu da ne­sebin nihai noktası olur. Böyle biri 'Hüseyni' olmayabilir. Yine Ali'nin soyundan olmayan bir Haşimi veya Haşimi olmayan bir Ku­reyşli olabilir. Kureyşli olmayan bir Arap da olabilir. Bu durumda onun hasebini bildiren sıfatın da zikredilmesi gerekir.

Bir kişi hakkında 'Arif, muhib, mukarreb-yakın kılınmış veya sıddık' denildiği zaman, bu isimleme bütün makamlardaki kemal ve tamamhğı ifade eder. Tıpkı birine 'Haseni=Hasan'm soyundan' denilmesi gibi. Bu da tam bir isimdir. Neseb olarak da bütün nesep­lerin üstünde yeralan yüce bir neseptir.

Marifet makamı, ancak yakin gözüyle ve tevhidin şahitliğiyle sıhhat bulur. Yakin makamında nefsten hiçbir eserin kalmaması ve halktan da tevhid şahitliğinde hiçbir görüşün olmamasından sonra Ruhani olunur. Nefsin yakinde fena bulmasıyla ise Rabbani olu­nur. Yaratan'm huzurunda ise tevhid Önceden bulunur.

Arif, hallerden belli biriyle anılmaz. Çünkü o, bütün halleri ku­şatmıştır. Aynı şekilde belli bir makamla da amlamaz, çünkü bütün makamları aşmıştır. Arif isminin hakiki manası, onun marufu bili­yor olmasıdır. O, her türlü sonda ve fazilette vasfedilmiş tir. Kendi sınıfından olmayanlar nezdinde ise garip bir kapalılıktır. Eğer on­lara bilinirse veya onu tanırlarsa arif değildir.

Bazıları arif hakkında şöyle demişlerdir: Arif, herşeyi bilen, kendisini tanıtmayan kimsedir. Denildiki: Arif, bilen ama başkala­rı tarafından bilinmeyen kimsedir. Çünkü o, ruhani ve rabbani bir insandır. Üç makam vardır ki bunlara kıyas edilemez ve misal ve­rilmez. Kim bunlara kıyasta bulunursa hata etmiş, kim de bunlar­la misal verirse sadece iddia etmiş olur. Bu makamlar, peygamber­lik makamı, marifet makamı ve mahbub makamıdır. Muhabbet makamını Muhibban kitabında muhabbet makamım şerhederken açıklamıştık.

Bunlar korku ehlinin yolları ve ariflerin sıfatları hakkındaydı. Bu iki zümrenin mensupları, Allah Teala'ya yakınlıkta ve yaklaş­mada farklı derecededirler. O'na yakın olma ve yaklaştırılma nok­tasında da farklı yüksekliktedirler. Bilinme ve bildirme noktaların­da da farklı üstünlüklere sahiptirler. Şehitlerden yakin sahibi olanlar ki onlar sıddıkların mukarrebumıdurlar. Bunlar şehadetle-riyle onlar için yakın olmadan yaklaşmaya, yakınlaşmadan yakm-laştırılmaya, bildirmeden bilmeye, kaynaşma aramadan kaynaştır­maya girişirler. Çünkü onların, el-Karib (=Yakm) ve el-Ali (=Yüce) olan Allah Teala karşısındaki makamları O'na en yakm yol ve en yüce yöneliştir. Onlar ashab-ı yeminin bütün makamlarını geçmiş olanlardır. Yakınlığın başı yakınlaşma, muhabbetin başı mahbub olmadır. Zat-ı İlahi'yle kaynaşma ve kaynaştırılma ile marifet sahi­bi kılınma onlar içindir. İşte onlar, 'Ebrar5 olarak nitelenen iyi kim­selerdir.

Korku ehlinin yolları arasında en faziletlisi, korkunun nefse si­rayet ederek heva uğraşını kesmesi ve şehvetlerin ateşini söndür-mesidir. Çünkü bu noktada nefs mücahedesinin ağırlıkları azalmış, nefsle mücadelenin sıkıntısı hafiflemiş ve günahın tadı kaybedildiği için kulluğun tadına varılmış olur. Heva ve arzularla dağılan himmet ve gayretleri tamamen Hak üzerinde toplanır. Kalbin, şe-hadeti yakinen hissetmesinden dolayı ulaşılan huzurla nefs de sa­kinleşir. İşte bu noktada zühdün nimetleri, batini rıza, sıdk ve ih-las ortaya çıkar. Bunun ardından kalpteki korku da sükunet bulur. Korku kalbin sınırlarını aşmayıp, insanın değişik uzuvlarına taş­maz. Bunları daha önce anlatmıştık. Sürekli hüzün, vazgeçileme­yen kaygı ve sürekli taze bir huşu kulun sıfatları olur. Bunlar da kırık kalbin sıfatı ve Cebbar olan Allah Teala'nm gücü altında ezil­miş bir kulun halini ifade ederler.

O'nun cebir ve zorlaması, kalbin kırılmasından sonradır. Böyle­likle kul, başka herşeyi terkederek Allah Teala'nm salih bir kulu haline gelir. Sonuçta da O'ndan korkan bir alimin sevabı, yakinin keşfedilmesi ve mukarrebunun şahitliğinde Allah'ın huzurunda nakledilmesi olur. Böylelikle el-Karib olan Rabbi daima onun huzu­runda mevcut ve el-Habib olan Hak Teala onun için sürekli aranan olur. Çünkü o, kalpleri Allah için kırılanlardandır. O artık Allah Te­ala'nm yakmlarmdandır.

İnsanları hevanın tadından koparan ve hevadan uzaklaştıran iki kadehten biridir: İlk kadehte korkunun acısını iyice çeker ve bu acı hevanın tadına baskın çıkarak onu hevadan uzaklaştırır. Ya da muhabbetin tadı, hevanın tadına baskın çıkar ve kişi onunla mest olarak hevadan uzaklaşır. Bu ikisinden herhangi birini taşımayan kişi ise, ikisi arasında mütereddit olanlardandır.

Ali (kv) ile ilgili şöyle bir olay nakledilmiştir: O, korku ehlinden olup aklını kaybeden ve korkunun çokluğuyla ümitsizliğe düşen bi­rine şöyle demişti: 'Şu gördüğüm hale seni düşüren nedir?' O da, 'Büyük günahlarım' demişti. Bunun üzerine o büyük Sahabi şöyle demiştir: "Yazıklar olsun, Allah'ın rahmeti senin günahlarından çok daha büyüktür!'. Adam buna itiraz ederek, 'Benim günahlarım o kadar büyük ki onlara kefaret olacak bir şey bulunmaz' demişti. Bunun üzerine Ali (kv) ona şu karşılığı vermiştir: 'Senin Allah Te­ala'nm rahmetinden ümidini kesmen, işlediğin günahlardan daha büyük bir günahtır".

Korku, Allah Teala'nm sayısız ordularından biridir. O, bu ordu­suyla abidlerin ve müridlerin kalplerinden rica ile çıkaramayacağı şeyleri çıkarır. Korkunun nıurad edildiği kalpler, onun sayesinde zühdün son noktalarına, tevbenin hakikatlerine ve murakabenin şiddetine olumlu karşılık verirler. Allah Teala bütün bunları mu­habbetteki rica sahipleri için de yapabilir. Rica makamı da rica eh­linden kerem ve hayayı elde etmiştir.

Korku 'Havf kelimesi, korkunun bütün makamlarını içine alan genel bir isimdir. Korku beş tabakayı kapsar ve bu tabakalardan her birinin üç makamı vardır.

Korkunun birinci tabakası Takva'dır. Bu tabakada müttakiler, salihler ve amel sahipleri bulunur.

Korkunun ikinci tabakası, çekinme 'Hazr1 tabakasıdır. Bu taba­kada zahidler, vera' ehli ve huşu sahipleri bulunur.

Üçüncü tabakası endişe 'Haşyet' tabakasıdır. Burada ise alim­ler, abidler ve ihsan ehli bulunur.

Dördüncü tabaka, ürperme 'Vecl' tabakasıdrr. Bu tabakada da zikredenler, alçakgönüllüler ve arifler yeralır.

Beşinci tabaka, titreme İşfak' tabakasıdır. Bu tabakada ise şa­hitler olan sıddıklar, muhibban ve mukarrebun zümresinin havas-sı bulunur. Bunların korkusu, verilecek cezalara layık olacaklarım müşahede etmelerinden dolayı değil Allah Teala'nm sıfatlarını iyi bilmelerinden dolayıdır. Nitekim rivayet edilen bir haber de bunu göstermektedir:

"Allah Teala Davud'a (as) vahyederek şöyle buyurdu: Ey Davud, vahşi hayvandan korktuğun gibi Ben'den kork". Vahşi hayvandan korkulma nedeni, onun azgınlık ve saldırganlık sıfatıdır. Yakın kı­lman bir kul da Allah Teala'dan işleyebileceği bir günah sebebiyle değil O'nun zatının celal ve yüceliğinden dolayı korkar. Yine onlar için büyük ümit ve büyük bir nasip sözkonusudur. Çünkü onların korkusu, avamın anlayabileceği türden bir korku değildir. Onların rica talepleri ve kendileri için O'na karşı besledikleri hüsnüzan da ancak kendileri tarafından vasfedilebilir ve kendilerinden başkası da bunu bilemez.

Bütün bunlar, Zat-ı İlahi'ye yakınlığın nasipleri, O'na aşinalığın nimetleri, O'nunla karşılaşmanın rahatlığı, zilletin saadeti, hizme­tin tadı, yakarışın sevinci, halvetin huzuru ve O'nunla maneviyat­ta konuşmanın rahatlığıdır. Onlar için Allah Teala'nm katından sıfatlarm tecellisi, sıfatların güzellik ifadelerinin tezahürü sözkonu­sudur. Hiçbir nefîs, onlar için saklanan büyük sevinci bilemez. As-hab-ı yemin için de fiillerin nimetlerinin, ilahi vergi ve lütfün hibe­lerinin izharı sözkonusudur.

Yahya b. Muaz şöyle derdi: Her kim Allah Teala'ya ümit etmek­sizin sadece korkuyla ibadet ederse zikir denizlerinde boğulur. Kim O'na korku olmaksızın sadece rica ile ibadet ederse aldanış çölle­rinde kaybolup gider. Kim de O'na her ikisiyle birlikte kulluk eder­se zikirlerin sokağında yolunu bulmuş olur.

Mekhul en-Nesefî fraj de bu manada bir söz söylemiş, ancak bi­raz ileri giderek şunu ilave etmiştir: "Her kim Allah Teala'ya sırf korkuyla ibadet ederse o Haruri'dir Kim de O'na yalnız rica ile kulluk ederse o MürciVdiv. Kim de O'na muhabbetle ibadet ederse zındıktır. Ve her kim de O'na, korku ve rica ile kulluk ederse mu-vahhiddir". Muhakkak ki Allah Teala en iyi bilendir. [66]

 

 basa dön

 

Zühd  Makamının  Şerhi  Ve  Zühd  Ehlin İ N Sıfatları  Hakkındadır:

 

Yakin makamlarının altıncısı Zühd makamıdır. Allah Teala zühd ehlini aşağıdaki ayet-i kerimede alimler olarak vasfetmiştir: O Ka­run'un bütün haşmetiyle halkın arasına çıkışını naklettikten son­ra şöyle buyurmuştur: "Kendilerine ilim verilenler ise: 'Yazıklar ol­sun size, Allah'ın sevabı iman ve salih amel işleyen kimseler için daha hayırlıdır..' dediler". (Kasas/80)

Bu ayetin tefsirinde 'İlim verilenler1 kelimesiyle dünya hayatın­daki zahidlerin murad edildiği söylenmiştir. Başka bir ayette ise şöyle buyurmaktadır: "İşte onlara, sabretmeleri dolayısıyla ecirleri iki defa verilir". (Kasas/54) Bu ayetin tefsirinde de 'Zühd üzerinde sabredenler5 denilmiştir. Allah Teala başka bir ayet-i kerimede şöy­le buyurmuştur: "Ve melekler her kapıdan onların yanma girerek 'Sabrettiğiniz için size selam olsun' diyerek (onları selamlarlar)". (Ra'd/24) Bu ayetin tefsirinde de, fakirlik üzere sabrettikleri için denilmiştir.

Allah Teala'nm şu iki ayeti de dünya nimetlerine karşı sabırlı olmaya delil teşkil etmektedir. O, zühd sahibi alimleri vasfederken Harura'da Hz. Ali (kv) ile savaşan Haricîler için kullanılan bir isimdir. şöyle buyurmuştur: "Kendilerine ilim verilenler ise: Tazıklar olsun size, Allah'ın sevabı iman ve salih amel işleyen kimseler için daha hayırlıdır..' dediler". (Kasas/80) Bunun akabinde ise, onlara övgü­sünü sürdürerek "Buna da sabredenlerden başkası kavuşturul­maz" (Kasas/80) buyurmuştur. Burada da yine dünyalıklara karşı sabredenler murad edilmiştir.

Bir diğer ayet-i kerimede ise onları başka bir şekilde överek şöyle buyurmuştur: "İşte onlara, sabretmeleri dolayısıyla ecirleri iki defa verilir". (Kasas/54) Şu halde zühd sahibine, yoksulluğu ve bununla beraber kanaatkarlığı ve zühdünden dolayı iki misli ecir verilecektir. Yokluk içindeki fakire, zühd sahibi olmayan zengine göre bir ecir daha fazla verilecektir.

Allah Resulü'nden (sav) rivayet edilen iki hadisin yorumu da bu şekilde yapılmıştır. Hadislerden ilkinde O şöyle buyurmaktadır: "Ümmetimin fakirleri, cennete zenginlerinden kırk güz daha önce girerler".[67]

Diğer hadisinde ise şöyle buyurmuştur: "Müminlerin fakirleri cennete zenginlerden beşyüz yıl önce girerler".[68]Çünkü zühd ehli fakir, durumu düzgün zenginden beşyüz yıl önce cennete girer. Bunlar, fakirlerin havassıdır. Zühd sahibi olmayan fakirler ise zen­ginlerden kırk güz Önce cennete gireceklerdir. Bunun sebebi ise, sırf fakir olup zahid olmamalarıdır. Bunlar da fakirlerin avamıdır. Her iki halde de fakirler zenginlerden üstün tutulmuşlardır. Onla­rın dünyadaki zengin konumlarından dolayı fakirler cennete onlar­dan önce gireceklerdir.

Bu konuda ki üçüncü hadise göre zenginlerin avamı, ehli dün­ya oldukları için hesaba çekilecekler infakta bulunmuş olmaları ve hayır kazanmış olmaları talep edilecektir. Allah Resulü (sav) bu­yurdu ki: "Cennet ehlini gördüm ki onların çoğunluğu fakirlerdir. Cehennem ehlini de gördüm ki çoğunluğu zenginlerdir"[69]

Bu manada başka bir hadiste de şu ifade yer almaktadır: "He­men sordum: Zenginler neredeler? Dedi ki: Nasip onları hapsetti".[70] Allah Teala zühd sahibi fakirleri ihsan sahipleri 'Muhsinun' olarak a