Ev Sahibi Mütevekkilin Hükmü Hakkındadır:
Tevekkül Ehlinin Hükümleri Hakkında Başka Bir Açıklama :
Tevekkül Ehlinin Fazileti Hakkında Başka Bir Açıklama :
Tevekkül Sahiplerinin Sıfatlarıhakkında Başka Bir Açıklama:
Rıza Makamının Hükümleri Hakkındadır:
Muhabbetin Hükümleri Ve Muhabbet Ehlinin Sıfatları Hakkındadır :
Muhibbanın Korkuları Ve Korkudaki Makamlari Hakkındadır :
Evi olan bir mütevekkil, evinden çıkarken tedbir gereği kapısını örtmelidir. Çünkü bu hususta cari olan sünnet ve büyüklerin emirleri vardır. Allah Teala, tedbir alma ve sakınma hususunda şöyle buyurmuştur: "Ey iman edenler, korunma tedbirlerini alınız". (Nisa/71); "Onların seni fitneye düşürmelerinden sakın". (Maide/49) Bir hadiste de Allah Resulü'nün (sav) şöyle buyurduğu rivayet edilmiştir: "Onu bağla ve tevekkül et" [1]
Kul, kalben insanlara değil de Allah'a dayanıyor oldukça, bu tür tedbirlere başvurması onun tevekkülünü zedelemez. Devesinin kaçması veya yerinde kalması noktasında, kendi tedbirine güvenmeyip Allah Teala'mn tedbirinin güzelliğine güvenirse, tevekkülünü yine bozmuş olmaz. O, evinin kapısını örterken de, evdeki eşyanın olduğu gibi kalmasını, Allah Teala'mn tercihine ve takdirine bırakmış olmalıdır. Tevekkül sahibi kul, her konuda Rabbinin hükmüne teslim olur. 36..
Çünkü Allah Teala bir kulunu, her hangi bir konuda kendisine tevekkül etme makamına yükselttiği zaman, ona verdiği herşeyde tevekkül sahibi kılar.
Kul, tevekkülde olduğu gibi tevbe makamında bulunabilmek için de herşeyde ve herşeyi ile Allah'a yönelmelidir. Ancak böyle davrandığında O'nun sevgisine mazhar olan tevbekârlar arasında yer alabilir.
İşte bu nedenledir ki Allah Teala, "Muhakkak ki Allah tevekkül edenleri sever" (Al-i İmran/159) ve "Muhakkak ki Allah çok tevbe edenleri sever" (Bakara/222) buyurmuştur. O, bunun yanısıra "Bir şeye tevekkül edecekler, yalnız Allah'a tevekkül etsinler" (İbrahim/12) buyurmuştur. Bu ayetin tefsirindeki en güzel görüş; bir konuda Allah'a tevekkül eden kulun, hayatın bütün sahalarında Allah'a tevekkül etmesi gerektiği yönündeki görüştür. Diğer görüş ise, birtakım şeylerde O'na tevekkül eden kulun, her tevekkülünde yalnız O'na tevekkül etmesi şeklindeki görüştür. Çünkü bir konuda vekil kılman kimseye, sadece o konuda tevekkül edilirken, diğer konulardan her birinde ayrı ayrı tevekkül etmek gerekir
Tevekkül, peygamberlerin en yüce makamlarından, sıddıklarla şehitlerin en üstün derecelerinden biridir. Tevekkülün hakikatine eren kimse, tevhidin de hakikatine erer. Böyle birinin imanı kemale ulaşarak, büyük derecelere nail olur. Şirkin her türlü göstergesinden ve şeytanın bütün gizli tasallutlarından uzak kalır. Şeytan böyle bir kul üzerinde asla hakimiyet kuramaz.
Allah Teala da bu meyanda şöyle buyurmaktadır: "Onun iman eden ve Rableri'ne tevekkül edenler üzerinde hiçbir gücü yoktur.. Onun gücü, ancak kendisini dost edinen ve Allah'a şirk koşanlar üzerindedir". (Nahl/99-100) Görüldüğü gibi Allah Teala, şeytanın
insan üzerindeki etkisini kaldırmayı sırf iman etmeye bağlamamış, tevekkül etmeyi de gerekli kılmıştır.
Tevekkül bahsini bu kadar ayrıntılı ve derinlemesine açıklamamızın bir sebebi de budur. Çünkü tevekkül makamına, Vekil'i hakiki anlamda müşahede etmek üzere nail kılman bir kimse, yakini imanın makamlarına ve takva ehlinin hallerine daha rahat olarak ulaşabilir. Nitekim Abdullah b. Mesud (ra) bu hususta şöyle demiştir: Tevekkül, imanın özüdür.
Tevekkül sahibi bir kul, bu tevekkülünde bir takım sebepler, şahıslar, gayeler ve değişik şeylerle sınanabilir. Bu sınava, diğer makam sahipleri de maruz kalabilirler. Bu bela ve imtihanlardan sonra kulun üzerinde, şeytandan bir esinti veya kuruntu kalabilir. Ancak onunla asla birleşip kendine hakim olmasına izin vermez. Allah Teala, bu tür sınavlarla kulun tevekküldeki dürüstlüğünü sınayarak, Vekil'ine bakışım görmek ister. Sonuçta da, tevekkülünde dürüst olan mukarrebunu ödüllendirmeyi, ya da tevekküllerinin mücerred bir iddiadan ibaret olduğunu göstermeyi murad eder. Böylelikle dürüst olmayanlar, yalanlarını bizzat kendileri görerek tevbeye yönelirler.
O, bu meyanda şöyle buyurmaktadır: "Allah Teala'nm sadık olanları sıdkları sebebiyle ödüllendirmesi için". (Ahzab/24) Tevekkül edenlerin ödüllendirilmesi, tevekküllerindeki sıdklan sebebiyle olur. Sıdk hil'ati, onların nişanesi olur. Allah Teala bundan sonra şöyle buyurmuştur: "Münafıklara da dilerse azap eder, ya da onların tevbelerini kabul eder". (Ahzab/24)
Tevekkül iddiasında bulunanlar için en iyi hal, tevbedir. Onlar, tevbe sayesinde içinde bulundukları zulmetten çıkabilirler.
Allah Teala buyurdu ki: "İnsanlar, 'İman ettik' demekle, imtihan edilmeksizin bırakılacaklarını mı sandılar?". (Ankebut/2) Daha sonra da geçmiş ümmetlere mensup kulları tarafından yaşanmış bir sünnetini haber vererek şöyle buyurmuştur: "Andolsun Biz onlardan öncekileri de imtihan ettik. Elbette Allah doğruları bilecek, yalancıları bilecektir". (Ankebut/3); "Allah Teala'nm sünnetinde asla değişme bulamazsın". (Ahzab/23)
Tevekkül eden kul, evinden çıkarken Allah Teala'nm emri ve Resulü'nün (sav) sünneti gereği, yukarıdaki gerçeklere inanarak
şöyle demelidir: "Allahım, evimdekilerin tamamı, eğer onları alacak birini musallat ettiysen Senin yolunda benden o kimseye sadaka olsun". Bu kimsenin evindeki eşyası alınırsa, bu hususta aşağıdaki yedi muameleden biri geçerli olur:
1. Allah Teala'ya olan tevekkülü ile O'nun emrini dilediği gibi tedbir edişini ve bu yöndeki seçimini kabullenir. Kalması halinde kendisini fitneye düşürebilecek şeyleri onun elinden çıkarmasını ve dünya malını eksiltmesini anlayışla karşılar.
2. Allah Teala, sevdiği şeyleri kaybettirmek suretiyle kulunun sadakat ve teslimiyetim, ya da yalanını açığa çıkarmak için onu seçmiş ve imtihan etmiş olabilir. Eğer kul, Rabbinin bu güzel imtihanından dolayı O'na hamd ve şükürde bulunup nefsi noktasında herhangi bir rahatsızlık hissetmezse şükür ve rıza ehlinin sevabına nail olur. İLm-i meknûn yani gizli ilimde O'nun bir peygamberinden bu yönde bir haber nakledilmiştir: "O peygamber şöyle demişti: (Ey Rabbim, Senin velilerin kimlerdir?' Buyurdu ki: 'Kendisinden sevdiği şeyi aldığım halde Bana teslimiyet göstermeye devam edenlerdir".
3. Nefsi burukluk hissedip serzenişte bulunmasına rağmen, sabır, sükunet ve Allah Teala'ya hüsn-ü senada bulunmak suretiyle nefsiyle cihad edip kullara şikayette bulunmayı terkeden kimsedir. Bu da, sabır ve mücâhede ehlinin sevabına nail olur.
4. Bir Önceki makamda bulunmayan kimsedir. Çünkü onun tevekkülünün boşluğu ve içinde sakladığı yalan, birinci muameleye göre ortaya çıkmıştır. O da bunu itiraf etmiş ve Rabbi'nden özür dileyerek O'na dayanmış ve önünde boyun eğmiştir. Bu da, ilim sahibi kılma ve beyan bakımından sevaba vesile olabilir. Çünkü Allah Teala'nın takdirine rıza göstermemek, sabırsızlık etmek ve aslında Allah Teala'nm olan eşyasının kendi elinden alınıp başkasına devredilmesine öfkelenmek suretiyle tevekkül iddiasında samimi olmadığını öğrenmiştir.
O, içine düştüğü bu hal ile, kenüi elindekinin, aslen Allah Teala'nm bir tür hazinesi olduğunu görmüş olmaktadır. O'nun tarafından başkasına havale edilen şeyler de, asıl itibarıyla kendisinin değildir. O, bu eşya için sadece bir emanetçidir. Ama Allah Teala, kendisine emanet ettiği o malları geri aldığında, buna üzülerek tepki
göstermiştir. Halbuki malın gerçek sahibi, malını alarak başka birine emanet, ödünç veya rızık olarak vermiş bulunmaktadır.
Bu makamda yeralan tevekkül sahibi, şunu bilir: Allah Teala, kendisine dünya mülkünden bir mal ve ahiret melekûtundan bir şeyler verdiği zaman, bunlar kendisi için rızık olmuştur. Ancak o, yakini imanının zayıflığı ve zühdünün eksikliğinden dolayı dünya rızkını, ahiret rızkına tercih etmiştir. Bunun yegâne sebebi, dünya malına olan düşkünlük, aşırı rağbet ve istekliliktir. Tevekkül sahibi, bunları gerçek anlamda öğrendiği zaman, Allah Teala sayesinde başka birinden aldığı eşya veya malın, asıl itibarıyla kendi eline verilmiş bir emanet olduğunu bilir. Bu hususlarda gösterilen cahillikler, hakiki tevekkül ehline göre günah, yakin ehline göre de, tevbe ve istiğfar gerektiren hallerdir.
Tevekkül sahibi bir kul, herşeyden önce şunu bilir: Allah Teala, bedenler için dünya mülkünden bir şey, ya da kalpler için ahiret melekûtundan bir şey hibe ettiği zaman onu asla geri almaz. Dünya mülkünden bir şey verdiğinde, bu şey tüketilinceye veya eskiti-linceye kadar o kimsenin uhdesinde bırakılır. Ahiret adına verdiği iman, ilim ve amel ise, kendisinden yine alınmaz, aksine geliştirilip arttırılarak onun için ahiret yurduna saklanır. Ama Allah Teala, dünya veya ahirete ait birşeyi o kimseye emanet ya da borç olarak da verebilir.
Verdiği bu tür şeyleri, dünya hayatında iken geri alması gerekir. Çünkü O'nun hikmeti, bu şeylerin iadesini gerektirmektedir. Hibe ettiği şeyleri nasıl onun uhdesinde bırakıyorsa, bunları da ondan geri alır. Yakini iman sahibi bir mütevekkil, Allah Teala'nm hazinesi sayılan eline ödünç veya emanet olarak bıraktığı bir şeyi, yine O'nun hazinesi olan başka birinin eline naklettiği zaman üzül-memelidir.
Allah Teala naklettiği bu şeyi ikinci kişiye hibe olarak vermiş olabileceği gibi, kendisini sınamak için emanet olarak da vermiş olabilir. Bir zaman sonra o şeyi, onun elinden de alarak başka birine verebilir. Çünkü evden çıkan, bir şeydir. Allah Teala'nm ise her şeyde bir hikmet ve imtihanı saklıdır.
Bu tür şeyin kaybından dolayı duyulan üzüntü ve acı, ariflere göre bir-cinayet, müminlere göre ise ihanettir. Onlar, tıpkı günah
işlediklerinde yaptıkları gibi bunlardan dolayı da tevbe ve istiğfarda bulunurlar. Çünkü onlar, yukarıda açıkladığımız hakikatlere şahit olmuşlardır. Allah Teala da onlara, kaçan dünyalık için üzül-memeyi, gelen dünyalık içinse fazla sevinmemeyi emretmiştir. Gelen de, giden de, Allah Teala tarafından bilinmiş, sonra O'nun tarafından yazılmış, bunun ardından kendilerine bildirilmiş ve meydana çıkarılmıştır.
Yakini imanları onlara, apaçık Kitab'da şunu göstermiştir: "Yeryüzünde ve canlarınızda yaşanan hiçbir musibet yoktur ki onları yaratmamızdan önce bir Kitab'da yazılmamış olsun". (Hadid/22) Buna göre, mallara ve canlara gelen her musibet, insanların yaratılmasından çok Önce yaratılmıştır. "Onları yaratmamızdan önce" ifadesi de bunu göstermekte ve bütün musibetlerin, yeryüzü ve insanlık yaratılmadan önce yazılmış olduğunu beyan etmektedir.
Bu ayetin tefsirlerinde değişik yorumlar yapılmış ve bazılarında, 'Canları yaratmamızdan önce', bazılarında da 'musibetleri yaratmamızdan önce' anlamının murad edildiği söylenmiştir. Allah Teala bu ayetinin devamında ise şöyle buyurmaktadır: "Ta ki elinizden çıkana üzülmeyesiniz ve Allah Teala'nm size verdiğiyle sevinip şımarmayasımz". (Hadid/23) Ayetten anlaşılacağı üzere, yitirilen bir şey için duyulan üzüntü, kazanılan bir şey için duyulan sevinç gibidir.
Kul, Rabbi'nin emrettiğinin zıddında veya O'nun istediğinin dışında bulunmaktan utanmaz mı? Oysa, aslen kendisinin olmayan bir şeyi yitirdiğinde üzülmekle, kendisinden alman bir şey için hü-zünlenmekle, ya da kendisinin olmayan bir şeyin varlığına sevinmekle böyle yapmaktadır.
Kendisine verilen şeyin, ilelebed elinde kalacak bir hibe mi, yoksa bir süre sonra geri alınacak bir emanet mi olduğunu ise bilmemektedir. Allah Teala, verdiğini onun elinden geri aldığı zaman, onun kendine ait olmayıp sadece bir emanet olduğunu anlayarak üzülecektir. Böyle biri yakinen iman ettiğinde şüpheli, bildiğinde cahil ve zühd göstermesi gereken şeyde arzulu demektir. Bu ne büyük bir şüphedir!
Bu şüpheye rağmen, kendisini tevekkül sahibi sanmakta, Allah Teala ile müstağni, imanen kuvvetli ve Allah Teala'nm hükümle-
rindeki takdirinin mecralarına şahit olan zatların makamlarında bulunduğunu iddia etmektedir. Kul, yalancı olduğunu bildiği zaman, yalancıların teslimiyetiyle teslim olup asılsız tevbekârların tevbesiyle tevbe eder, asla sadıkların sözlerini dile getirmeyip Allah dostlarının nazıyla nazlanamaz. Allah Teala'mn böyle kimselere hallerini göstermesi, onları eğitmek ve hakettiği sevabı vermek için olur. Bu da kusur ehlinin sevabıdır.
5. Malı alman kulun, yitirdiği her dirheme karşılık Allah yolunda sarfedeceği ve lehinde hesap edilen yediyüz dirheminin bulunması. Kendisi, böyle bir şeye Önceden niyet etmiştir. O, evinden bir şeyi alınmasa da aynı şekilde davranacak bir kuldur.
Bunu da Allah Resulü'nün (sav) şu hadisinden çıkarmaktayız: "O, menisini dışarı bırakmayıp rahme indiren bir kimseye, bu ilişkisinden dolayı dünyaya gelen, yaşayan ve Allah yolunda öldürülen bir çocuk sevabı verileceğini bildirdikten sonra, çocuğu olmaması halinde şöyle diyeceğini haber vermiştir: 'Onu yaratacak da, rızık verecek de Sensin. Onun yaşaması da, ölümü de Sana bağlıdır. Ben, nutfemi gereken yere bırakıyorum. Bundan sonrası, Senin hükmünde dir".
6. Devesini alan din kardeşine günah yazılmaması için, onu kendisine sadaka olarak vermesi. Bu durumda, din kardeşine gösterdiği şefkatten ve Rabbi'nin ahlakıyla ahlaki anmasından dolayı sadakasının yanısıra ikinci bir sevap daha kazanır. Çünkü bilmeyerek günah işleyen bir kardeşine iyi gözle bakmış, kendisine haksızlık eden birini affederek ihsan sahiplerinin derecesini kazanmış ve takva ehlinin makamlarının hakikatine ermiştir.
Böyle biri, ecri Allah Teala'ya düşen kullar arasında yer alır. Allah Teala da onun için, hiçbir nefsin bilmediği göz aydınlığını saklar. Bu kul, Allah Teala'mn emrinin nasıl cereyan ettiğini, kendi devesini alan kimsenin kötü bir kaza ile sınandığım ve onun yerine konulmayarak himaye edildiğini iyi bilir. Bu nedenle de, sınanan insanlara merhamet göstermekte ve kendisini himaye eden Rab-bi'ne hamdetmektedir. Rabbi'ne olan şükrü onu, haksızlık edenlere beddua etmekten alıkoymaktadır.
Ariflerden bir zat, arkadaşına şöyle dedi: 'Marifet ehli, neden kendilerine haksızlık edenleri kınamazlar?'Arkadaşı, 'Bilmiyorum'
dedi. Arif şu karşılığı verdi: 'Çünkü onlar, Allah Teala'mn bunu kasden yaptığını, haksızlık edenlerin de kendileriyle imtihan edildiğini bilirler. Bu yüzden de, onlara merhamet ederler*. Bu tavır, kendisine zulmeden din kardeşine yardım etmenin ve Allah Resulü'nün (sav) bu konudaki buyruğuna uymanın gereğidir.
O, buna özendirerek şöyle buyurmuştur: "Zalim de olsa, mazlum da olsa kardeşine yardım et". [2]Burada zalime yardım etmek, onun zulmüne engel olmak şeklindedir. Din kardeşi onun malına yönelik bir günah işlediğinde onu affederek, zulme düşmesini engellemiş olur. O, kardeşini suç işlerken gördüğünde, malı almasını engelleyerek veya kendisini affederek malı ona hibe edecektir. Onu affetmesi, görmesinin yerine geçer.
Giden malı konusunda zühdün hakikatine ermesi. Ebu Süleyman ed-Darani, Malik b. Dinar'ın (ra) Muğire'ye, 'Git ve evdeki küçük kovayı al, ona ihtiyacım yok' dediğini duyduğunda, 'Neden?' diye sordu. Çünkü o kovayı kendisi hediye etmiş ve Malik de (ra) bu hediyesini kabul etmişti.
Malik (ra) şöyle cevap verdi: Şeytan, daima bana vesvesede bu-lunyor ve hırsızın onu çaldığını fısıldıyor. Malik b. Dinar (ra) kapısını kilitlemeyip bir iple bağlardı. Bazan da şöyle derdi: Eğer sokak köpekleri olmasa, ip dahi bağlamam.
Ebu Süleyman ed-Darani, bu davranışın sufilerin kalbi zaaflarından kaynaklandığını söylemiştir. Dünyada zühd sahibi olan bir zatın, evindeki eşyayı kimin aldığını düşünmesi yersizdir. Hakikat da Ebu Süleyman'ın ifade ettiği gibidir. Çünkü zühd sağlıklı olduğu zaman, rıza ve teslimiyet de onun muhtevasına girer. Gerçi Malik b. Dinar'ın (ra) sözünün de doğruluk payı vardır. O da, bu tür bir vesvese ile Allah Teala'ya karşı masiyette bulunmayı hoşgörme-miş, verdiği kovanın masiyet sebebi olmasının önüne geçmiştir. Ancak Ebu Süleyman'ın sözü, tevekkül ve rızaya yakınlığı bakımından daha yüce bir makama sahiptir.
Ev eşyasının kaybına dair yukarıda aktardığımız hüküm ve bilgiler, yolculukta veya yurdunda bulunup mal kaybeden herkes için geçerli olduğu gibi, kendi canı veya ailesi noktasında bir musibete maruz kalan kimseler için de aynen caridir.
Kul, yukarıda naklettiğimiz hüküm ve muamelelerin tamamına kalbiyle iman ettiği ve onları vicdanına iyice yerleştirdiği zaman, dile getirmesi, ya da açığa vurması gerekmez. İnsanların iman bakımından en ileri, yakin bakımından en güzel olanları, yitirdikleri dünyalıklara en az üzülen ve tasalananlardır. Onların rıza ve şahitlik bakımından en derin ve nüfuzlu olanları ise, dünyalık kaybetmeyi şükür gerektiren bir nimet olarak görenlerdir.
İnsanların iman bakımından en eksik, yakin bakımından en zayıf olanları ise, yitirdikleri dünya malları için, en çok tasalanıp ke-derlenenlerdir. Bunlar, aynı zamanda en çok şikayette bulunan ve en az şükredenlerdir. Musibet ve belalar, insanların dünyaya verdikleri değeri ve zühdlerini ortaya çıkaran imtihanlardır. Bu me-yanda, Allah Resulü'nün (sav) şu dua hadisini anmak gerekir: "Sen'den, sayesinde dünya musibetlerinin bize hafif geleceği bir ya-kini iman niyaz ederim". [3]
Yitirilen dünyalık için duyulan şiddetli keder ve tasa, dünya sevgisinin delili olduğu gibi, Mahbub'a imanın zayıflığının da alametidir. Kaybedilen dünyalıklar için az tasalanmak ise, dünyaya önem vermeyisin yani zühdün delili olduğu gibi, Allah Teala'ya imanın da güçlülük işaretidir. Devesini kaybeden bir tevekkül sahibi, onu aynı anda bulursa, yanında alıkoymasının bir sakıncası olmadığı gibi, niyetinden dolayı hakettiği ecri de alır.
Bu söz ve ona olan inancın, kul evden çıkarken, hayvanını bir yere bırakırken, ya da yolculuğa çıkarken bulunmasının ona bir yarar sağlayıp sağlamadığını bilemiyorum. Allah Teala'nm onda baki kalmasını istediği bir şeyi yitirme ihtimalini öne almaması, ya da Allah Teala'nm onun elinden çıkmasını murad ettiği bir hayvanı bağlamayı tercih etmesi bu kimseye zarar vermez.
Ama, her şartta tevekkül hallerinden ve üstteki muamele makamlarından biri üzere olmasına rağmen, vera' noktasında dünya malını yitirmeden doğan eksiklik kapılarından birinde durmuş olur. Bu, onun bir eksiğidir. Çünkü yitirme ihtimali bulunan şey hakkında Allah Teala'ya tevekkülü tam tutsa ve onun hakkındaki emri Rabbi'ne havale etse de, daha sonra o mal veya hayvanın kendisine geri verilmesini iyi görmektedir.
Vera' bakımından ona malik olmaya kalkışması ve o mal hakkında geri almayı uygun görmesi edebin güzelliği noktasında müs-tehap görülmemiştir. Zira o, sözkonusu mal veya bineği daha önceden Allah yolunda sadaka kılmıştır. Eğer bu niyetinden cayarsa, o zaman tevekkülü zedelenmiş olmaz. Çünkü işi Vekil olan Allah Teala'ya havale etmesi, her iki halde de sahihtir. O mal veya bineği geri alması ise, Allah Teala'nm önceden kendisine bahşettiği şeyi, yeniden ona vermesi sayılır.
Bu konuya örnek olması bakımından şu hadiseyi nakledebiliriz: Abdullah b. Ömer'in (ra) devesi çalınmıştı. Yoruluncaya kadar deveyi aradı. Sonra da, 'Allah yoluna (sadaka) olsun' dedi ve mescide girdi. İki rekat namaz kılmıştı ki, bir adam gelerek, 'Ey Ebu Abdur-rahman, deven falan yerde' dedi. Bunun üzerine, ayakkabısını giyerek gitmeye yeltendi. Sonra ayakkabısını çıkartarak 'Allah Te-ala'dan mağfiret dilerim' dedi ve yerine oturdu. Yanındakiler, 'Gidip deveni almayacak mısın?' diye sordular. O da, 'Allah yolunda (sadaka) olsun' demiştim' dedi.
Ariflerden bir zat, şunu nakletmişti: 'Dostlarımdan birini ölümünden sonra rüyamda gördüm ve, 'Allah Teala sana ne yaptı?' diye sordum. Şu cevabı verdi: Bana mağfiret etti ve beni cennete koydu. Sonra cennetteki meskenlerim bana sunuldu, hepsini de gördüm'. Bunu söylerken birden daldı ve hüzünlendi. Ben, 'Cennete girdiğin ve Rabbi'nin mağfiretine nail olduğun halde neden hüzünleniyor-sun?' diye sordum. Derin bir nefes aldı ve şöyle dedi: Evet, kıyamet gününe kadar da hüzünlü olmaya devam edeceğim. 'Peki neden?' diye sorduğumda şöyle cevap verdi: Cennetteki meskenlerimi gördüğüm zaman, İlliyyun'daki makamlar da bana sunulmuştu. Bunların benzerini daha Önce hiç görmemiştim. Onları gördüğüme çok sevindim ve girmeye yeltendim. O esnada yukarıdan biri seslenerek; onu uzaklaştırın, burası ancak yolu devam ettirenler içindir, dedi. Ben de, yolu devam ettirmek nedir? diye sordum. Bana şöyle dendi: Sen dünyada iken, yitirdiğin bir mal için, 'Allah yolunda sadakam olsun', derdin. Ama sonra, cayarak onu alırdın. Eğer Allah yolunda olanı devam ettirseydin, biz de senin içeri devam etmene izin verirdik.
Rebi' b. Haysem hakkında şu olayı naklederler: Rebi'in atı çalınmıştı. At, yirmi bin dirhem değerinde bir hayvandı. Hırsızlık, kendişine haber verilmesine rağmen onu aramaya kalkışmadı ve ara vermeksizin namazına devam etti. İnsanlar, yanına gelip onu teselli etmeye çalıştıklarında şöyle dedi: Atı çekerken onu gördüm. Bunun üzerine, 'Peki neden engel olmadın?' diye sordular. O da şu cevabı verdi: -Namazı kasdederek- O an, benim için çok daha güzel bir uğraştaydım. Bunun üzerine onu kınamaya başladılar. Rebi' şöyle dedi: Böyle yapmayın, hayır söyleyin. Ben o atı, o kimseye ta-sadduk ettim.
Ariflerden bir zata, çalman bir malı hakkında, 'Onu çalarak haksızlık yapana beddua etmeyecek misin?' denilmişti. Arif şu karşılığı verdi: O kula karşı şeytanın yardımcısı olmak istemem. Bunun üzerine, 'Ne dersin? Çalman malın geri gelse onu alır miydin?' diye sordular. O da şu cevabı verdi: Dönüp bakmazdım bile. Çünkü ben onu, o kimseye helal kılmıştım.
Başka bir arife de, 'Sana zulmedene beddua et' denilmişti. O da, 'Hiçkimse bana zulmetmedi... O, ancak kendisine zulmetti. Zavallının kendine olan zulmü yetmezmiş gibi, bir de beddua ederek durumunu daha da mı kötüleştireyim?' cevabını verdi.
Bir müslümanın cüzî bir malı kaybolmuştu. Birkaç kişi gelerek onu teselli etmeye çalıştılar. Bunun üzerine onlara şöyle dedi: Beni, dünya işi için teselli etmeyin. Allah'a yemin ederim ki o malın tamamının gidişine bile üzülmezdim. Az bir kısmının gidişine neden üzüleyim?! 'Niçin?' diye sordular. O da şu cevabı verdi: Yitirmemden doğan şükür, beni üzülmekten alıkoydu da, onun için.
Arifler, hırsızlık, gasp ve benzeri bir zulme uğradıkları zaman şöyle derlerdi: Bu, Allah Teala'nm bize olan bir nimetidir. O'nun bizi zalim değil de mazlum kılması, bize yapılan haksızlıktan daha büyük bir nimettir. Selef-i Salih, zulmedenleri küfür ve beddua ile anmaktan çok korkardı . Bu, o kimselerin kendilerine yaptıkları zulmü daha da arttıracak bir şeydi.
Rivayete göre, kendisine zulmeden kimseye dua eden bir adam, bu duasıyla ona galip gelmiştir. Adamın biri, Selefin bulunduğu bir mecliste Haccac'a sövmeye başladı. Selef, o şahsa şöyle dedi: Onun sövgüsüne fazla dalma. Allah Teala, Haccac'm namusuna dil uzatanlardan onun öcünü aldığı gibi, malına el koyduğu kimselerin öcünü de ondan alacaktır. : ,
!! Bir hadis-i şerifte de Allah Resulü'nün (sav) şöyle buyurduğu rivayet edilmiştir: "Kul, zulümden yakınmada da zulmedebilir; kendisine zulmeden kimseye zulmettiği kadar sövgüde ve küfürde bulunmaya devam eder. Sonra da ona zulmedenin onun aleyhindeki talebi doğar ve zulmü aşan miktarını mazlumdan kısas olarak ister."
Ulemadan bir zat, yolunun kesilip malının alındığını şikayet eden bir adama şöyle demiştir: Eğer müslümanlar içinde bunu mubah görenler bulunduğu yönündeki kaygın, malın hakkındaki kaygı ve tasandan daha çok olmasaydı müslümanlara Öğütte bulunmazdım.
Kabe'yi tavaf ederken Ali b. Fudayl'm iki dinarı çalınmıştı. Babası onu hüzünlü bir şekilde ağlarken gördü. 'İki dinar için mi ağlıyorsun?' diye sordu. O da, 'Hayır, Allah'a yemin ederim ki, kıyamet günü bunlar kendisinden sorulacak ve hiçbir delili olmayacak zavallı hırsız için ağlıyorum' dedi.
Bu çerçevede ulemadan bir zata, kendisine zulmeden kimseye beddua etmesi söylenmiş, o da şu karşılıkta bulunmuştu: 'Onun için duyduğum üzüntü, ona beddua etmemi engelleyecek kadar büyük'.
Tevekkül sahibi bir kul, yitirdiği mal kendisine geri getirildiği zaman, eğer Allah yoluna verdiğini belirtmişse ona sahiplenmemelidir. Bu, onun için daha faziletlidir. Allah yoluna koyduğunu devam ettirmelidir. Eğef malı alan kimseye tasadduk ettiyse o zaman bakılır: Malı çalan kimse fakirse ve bu hırsızlığı, ihtiyaç ve fakirlik sebebiyle yapmışsa, sadaka hükmü devam ettirilir. Eğer muhtaç ise, o zaman helallik daire sindedir.
Şeyhlerden biri Mekkeli bir şeyhten şunu nakletmişti: Abidler-den biri, hacılardan birini yanında dikili duran dağarcığını çalmakla suçlamıştı. Şeyh, kendisine dağarcığında ne bulunduğunu sordu. O da ne varsa söyledi. Bunun üzerine onu evine götürdü ve orada söylediği malları tartarak kendisine verdi. Daha sonra abidin arkadaşları, kendisine şaka yaptıklarını ve o uyurken dağarcığını aldıklarını söylediler.
Bunun üzerine o ve arkadaşları, dağarcığın muhtevasını ona veren şeyhe gittiler. Verdiği malı kendisine iade etmek istediler. Şeyh, 'O mal, benden çıktıktan sonra bana dönemez, o artık sizin' dedi. Abidler, 'Bizim buna ihtiyacımız yok' dediler. Ama şeyh 'Alın'
diye ısrar ediyordu. Onların almamaları üzerine, şeyh oğlunu çağırdı ve malı keselere bölerek, ihtiyaç sahiplerine dağıttırdı.
Onun niyeti, verdiği malı Allah yolunda vermek olduğu için, elinden çıkanı geri almak istememişti. Aynı şekilde bir dilenci için ayırdığımız bir somunu, ya da bir fakir için hazırladığımız bir dirhemi onlara rastlayamasak da başka bir fakir veya dilenciye vermeliyiz. Müstehap olan budur.
Bu sıfatları taşıyan insanlar gördük. Ama artık bu yolun izi kalmadığı gibi haberleri de iyice kesildi. Her kim bununla amel ederse, onu diriltmiş ve açığa çıkarmış olur. Bu, eskiden evliyanın sürekli yürüdüğü Allah Teala'ya götüren yollardan biri idi. [4]
Biliniz ki Allah Teala'ya sebepler üzere tevekkül etmek, sözkonusu sebeplerin kul için baki kalmasını, bunları kendine tabi kılmasını, onun üzerinde korunmasını, dünyevi çıkar veya kullardan birinin tercihi doğrultusunda birini öne alıp diğerini tehir etmesini gerektirmez. Aksine bu sebepler noktasında, safdışı etmek ve yoketmek doğruya daha yakındır. Çünkü tevekkül, havass nezdinde zühdün ikizidir.
Tevekkül, kulun tercih ve samimiyetinin açığa çıkması için bir sınama olup dünyalık adına her hangi bir şeyin reddi içindir. Allah Teala da bu meyanda şöyle buyurmuştur: "Size verilen, geçici dünya malından başkası değildir". (Kasas/60) Tevekkül sahibi kulun bir malı gittiğinde, sabreder, şükreder veya rıza gösterirse tevekkülünde samimi olduğu ortaya çıkar. Tevekkülünde samimi olan tevekkül ehlinin halleri bunlardır.
Eğer çaresizlik ve şaşkınlık gösterirse, tevekkül iddiasında samimi olmadığı ortaya çıkar. Bu tür durumlarda sebat edebilmek için nefs mücahedesinde bulunması gerekir. Eşyanın yokolmasm-dan sonra ona düşen; nefis mücahedesi ve diğer amellerindeki hastalıkları gidermektir. Şayet kulun malı korunur, kendisine acınarak içyüzü ortaya çıkarılmaz ise, dünyada kendisine belli bir değer verilmiş, o da bununla teskin olarak, yolunda huzurlu ve kalben rahat bir şekilde yürümüş olur ki bu da, zayıfların makamıdır. Bu zümreye mensup olanların mallarında bir eksiltme yapıldığı takdirde peygamberlere en çok benzeyen sınav ehlinin makamına geçerler. Eğer imtihanlar olmasaydı, sözde samimi görünenlerin sayıları elbette çok fazla olacaktı.
Tedavinin bırakılması noktasında Allah Teala'ya tevekkülde bulunmak da böyledir. Bu tevekkül, iyileşmeye sebep olmadığı gibi onu erkene de almayacaktır. Hastalıkları azaltmadığı gibi, onları tamamen ortadan da kaldırmayacaktır. Hatta sınama ve temize çıkarma bakımından onları arttırma ihtimali daha büyüktür.
Nitekim Allah Teala bir ayet-i kerimede şöyle buyurmaktadır: "Ve iman edenleri temize çıkarsın ve kafirleri mahvetsin diye". (Al-i İmran/141) Can ve mal bakımından dünyevi varlıkta bir eksiltme yaşamayıp, bunu da şükür gerektiren bir bir nimet olarak değerlendirmeyen ve Allah Teala'nm engellemesini verişi gibi görmeyen kimse, şükrünü eda etmemek suretiyle sözkonusu nimeti görmezden gelmiş olur.
Halbuki nimete cahil kalıp şükrü terketmek, dünyanın tamamını terketmekten daha ağır bir kusurdur. Böyle bir kulun, mahvolu-şa itilmesinden endişe ederiz. Mahvoluş, nimete nankörlük noktasında kulun bütün varlığının giderek helak olmasıdır. Nitekim Allah Teala, 'Ve kafirleri/nankörleri mahvetsin diye' buyurmaktadır. Neyi mahvedip nimetine nankörlük edenlerden ne kadar eksilteceğini Allah Teala çok daha iyi bilir.
Allah Teala buyurdu ki: "Muhakkak ki sizi, biraz korku, açlık, mallarda, canlarda ve ürünlerde eksilme ile sınayacağız. Sabredenleri müjdele!". (Bakara/155) Burada, fazlası dünyanın bütünü sayılan beş unsurun eksiltilmesinden söze dilmektedir.
Bunların tamamı bile, dünyanın aksine ahiret için sadece bir ziyade ifade edebilir. Çünkü O, ahiret hakkında şöyle buyurmaktadır: "İman eden ve Rablerine tevekkül edenler için Allah Teala'nın . katındaki (ahiret Ödülü) çok daha hayırlı ve bakidir". (Şura/36) Ayette sözedilen kullar, daha sonra tevekkülleri üzere sabretmiş-lerdir.
Onlar Rablerine dayanarak dünya hayatının imtihan ve belala-- rina tahammül göstermişlerdir. Onlar, Vekil Hak Teala'ya olan şahitlikleri ve O'nun hakkındaki hüsnü zanları sebebiyle tevekküllerinde sabır göstermişlerdir. Hallerinin kemale ermesiyle birlikte tevekkülleri üzerinde sabretmeyi de öğrenmişlerdir. Onların makamları bu sebeplerle sürekli yükselmektedir.
Sabır, tevekkülün ilk makamıdır. Bu, Allah Teala'nın kazasını bir imtihan, şükrü de bundan daha üstün görmekle gerçekleşir. Bunun özü de imtihanı bir nimet olarak görmektir. Hepsinin de üstünde rıza makamı yer alır ki o, tevekkül yolunun en yüce makamıdır. Rıza, aynı zamanda muhabbetullah ehli tevekkül sahiplerinin makamıdır.
Allah Teala, tevekkül ehlinin genelim vasfederken de şöyle buyurmaktadır: "Takva sahipleri için Ahiret yurdu daha hayırlıdır. Akletmiyor musunuz?" (En'am/32) Buna göre, Allah Teala1 dan layıkıyla korkan, O'nun hitabını akleden kimse, dünya hayatında başına gelen bela ve musibetler karşısında Allah'a tevekkül eder. Kaçırdığı ve yitirdiği dünyalıklar için üzülmediği gibi, gelen dünyalıklar için de aşırı sevinip şımarmaz. İşte bu, zühdün orta noktası ve tevekkülün başlangıcıdır.
Allah Teala, havassın tevekkülünü haber verirken de şöyle buyurmuştur: "İman eden ve Rablerine tevekkül edenler için Allah katında olan çok daha hayırlı ve bakidir". (Şura/36) Allah Teala'yı layıkıyla akledip O'ndan sakınanlar, O'na hakkıyla tevekkül edenlerdir. Bu sayede fâni olana değer vermeyerek zühd sahibi olmuş ve baki olana rağbet etmişlerdir.
Onlar, akıl sahipleri oldukları için, İlahi Hitab'ı da çok iyi anlamışlardır. Allah Teala, kendi katında olan ahireti ve onun ödüllerini, Zatı'na izafe etmekte ve kullarını ona rağbet ettirmek için de beka yani ebediyet sıfatıyla tanımlamaktadır. Allah Teala, tevekkül ettikleri için böyle açıklayıcı olmuştur. Değer vermeyerek hakkında zühd sahibi olmaları için de dünyayı kullara izafe etmiş ve onu fena yani yokolma sıfatıyla nitelemiştir.
O'na hakkıyla tevekkül eden akıl sahipleri, canlarına bile önem vermemiş ve onları Allah Teala'ya satmışlardır. Peki Allah'a satmış oldukları bir şeye sahiplenebilirler mi? Kul da, sahip oldukları da efendisi olan Hak Teala'nmdır. O, iradeleri doğrultusunda canlarını ve mallarını onlardan satın almış, karşılığında da kendilerine baki kalacak olan ahireti vermiştir. Allah Teala bunu beyan ederek şöyle buyurmuştur: "Sizin yanınızdakiler biter. Allah Teala'nın katındaki ise bakidir". (Nalü/96 [5]
Eğer Allah Teala, yeryüzünde ve göklerde yarattığı varlıkların tamamını belli bir ilim üzere kılsa ve bu ilmi kendilerine öğretse, bir akıl üzere yaratsa ve onlara bu aklı çalıştırmayı gösterse, bir hikmet üzere kılsa ve onları bu hikmete sahip kılsa, sonra yarattıklarından her birine bütün varlıkların sayısı, hatta katları kadar ilim, hikmet ve akıl verse, ardından onlara işlerin akıbetlerini açıklasa, sırlara muttali kılsa, nimetlerin içyüzlerini onlara gösterse, cezaların inceliklerini bildirse, dünya ve ahiret lütfunun gizli yönlerini haber verse ve ardından da, 'Kainatın mülkünü size verdiğim akıl ve ilimlerle planlayın, işlerin akıbetlerini müşahede ederek tasarlayın' dese, bununla da kalmayarak bu hususta onlara yardımcı o-lup gerekli kuvvetlerle donatsa, yapacakları planları, hayır-şer, ya-rar-zarar noktalarında Allah Teala'nın takdir ettiğinden bir sivrisinek kanadı kadar bile olsun, eksik veya fazla olmazdı.
Mevcut tedbir ve planlama dışında ne akılların fazla bir keşfi, ne de ilimlerin müşahedesi olabilirdi. Hiç biri, şu anda yakinen yaşadığı ve içinde hareket ettiği şu takdirden başka bir takdiri koyamazdı. Ama insanlar bunu göremiyorlar. Çünkü Allah Teala bu takdirini, akılların tertibine, bilinen sebepler ve vasıtalardan çıkarılan örf ve alışkanlıklara göre Öyle icra etmektedir ki beşeri akıllar da bu kıstaslar üzerine şekillendirilip karakterize edilmiştir.
Ama O, işlerin sonuçlarını gizlemiş, sırları perdelemiş ve aradaki bağlantıları saklamıştır. Dolayısıyla Allah Teala'nın takdir ve tedbirindeki güzellik gizli hale gelmiştir. Bu yüzden de, mütevekkiller dışında insanların çoğu hikmetleri görememiştir. Bu hikmetler ancak ilim sahipleri tarafından akledilebilmiştir.
Allah Teala'nın canlılar ve cansızların dünyasında yarattığı gözle görülebilir en küçük unsurlar sivrisinek ve hardal tanesidir. Bunların her birinde de üç yüz altmış hikmet mevcuttur. O'nun varlıklar üzerindeki hikmetleri, bu varlıkların büyüklük ve faydalarına göre daha da artmaktadır.
Bu husustaki hidayet ve beyanın bir diğer sevabı da kalplerin-deki perdeler kaldırılmış olan akıl sahibi salih kimselerin bütün temennilerinin Allah Teala'nın tedbirine gösterdikleri rızada ortaya
çıkmaktadır. Onlar Allah Teala'nın kendileri için takdir ettiği kaderin kendi temennilerinden daha hayırlı ve Allah katında kendileri için daha faziletli olduğunu bilirler. Çünkü Allah Teala, hüküm sahiplerinin en Adil'idir.
Yüce Allah, imanının azlığından dolayı temennilere yeltenen insanları kınayarak şöyle buyurmuştur: "Yoksa insan için temenni ettiği mi vardır? Ahirette, dünyada (karar) yalnız Allah Teala'nındır." (Necm/24-25) Yani Allah Teala, her ikisinde de insanların temennilerini bir kenara koyarak kendi iradesiyle hüküm verecektir. Zira O, başka bir ayet-i kerimede şöyle buyurmaktadır: "Eğer Hakk, onların arzularına uysaydı, gökler, yer ve bunların içinde bulunanlar bozulup giderlerdi". (Müminun/71)
Tevekkül sahibi, Allah Teala'yı seven, Rabbi ile mutlu olan, dünya ve ahiretin yalnız O'na ait oluşuna ve o ikisinde dilediği gibi hükmetmesine rıza gösteren kimsedir. Kul, aciz olduğu için hiçbir şeye kadir değildir. Muhabbet makamının başı da budur.
Her şeyi Yaratan, Bilen, Gören ve Haber Alan Allah Teala bu hususlarda tedbirinin güzelliği ile bütün yaratılmışlara yeter. Yaratılmışlar hikmeti bilmeye, hükmü müşahede etmeye merhamete, basirete ve kalplerini teskin edecek bir imana ihtiyaç duyarlar.
Bu nokta, yakini iman sahipleri nezdinde sıkıntı ve şaşkınlık doğurmaz. Avam ise zikrettiğimiz tedbir ve takdirle ilgili sırlarla, Allah Teala'nm kudretinin inceliklerini ancak ahirette göreceklerdir. Ahirette perde kaldırılacak ve onun altındaki gökler ve yerlerle ilgili sırlar açığa çıkacaktır.
Allah Teala, alim kullarım dünya hayatında iken bunlara muttali kılmıştır. O, gizlediği ve açıkladığı hususlarda hamd ve şükre layıktır. Her iki durumda da O'nun lütfettiği bir nimet mevcuttur. Bunlarla ilgili her sıfatta bir hikmet ve rahmet saklıdır. Allah Teala, alim kullarım kendi ahlakı ile yarattığı için, onlar Allah Teala'nm ilmini ancak açıklanmasına izin verdiği ölçüde açıklarlar.
Alimler, Allah Teala'nın kaderinin sırrını ancak O'nun bildirdiği kıstasla öğrenebilirler. Yüce Allah bu hususta şöyle buyurmuştur: "Hiçbir şey yoktur ki, katımızda hazineleri bulunmasın. Biz onu, ancak bilinen bir kaderle indiririz". (Hicr/21) Alimler, bu hitap ile eğitildikleri için gereken noktada durmayı da bilmişlerdir.
Ebu Süleyman ed-Darani dedi ki: Ben, eşyayı üstten gözlediğimde daha değişik bir tat alıyorum. Ariflerden bir zat ise şöyle demiştir: Eşyanın tamamını, tek bir cevherden çıkmış, tek bir şey gibi gördüğünüzde halkın işitmediğini görür, anlamadığını anlarsınız. Başka bir zat ise şöyle demiştir: O acaipliği görmedikçe ilginçliği göremezsiniz. O acaipliği görmediyseniz tuhaflığı görürsünüz. [6]
Allah Teala'yı hakkı ile takdir eden alimler, Allah Teala'ya dünyevi çıkarlarını koruması, maksatlarına ulaşmalarını sağlaması için tevekkül etmezler. Onlar tevekküllerinde arzuladıkları takdirin gerçekleşme sini, istemedikleri hükümlerin değiştirilmesini, Allah Teala'nın sabık iradesinin kendi akıllarına uygun hale getirilmesini, Allah Teala'nın kullarını sınamak ve imtihan etmek için vazettiği sünnetlerini kendileri için değiştirmesini şart koşmazlar.
Tevekkülün, onların kalplerinde bundan çok daha büyük bir değeri vardır. Böyle alimler, bu tür basitlikleri sergilemeyecek derecede tevekkülün mahiyetini akleder ve bilirler. Eğer bir arif, söz konusu zaaflardan birine kapılarak tevekkül ederse, tevbe etmesini gerektiren büyük bir günah işlemiş sayılır. Onun bu tevekkülü, masiyetten başka bir şey değildir.
Alimler, nasıl cereyan ederse etsin, Allah Teala'nm hükümlerine karşı nefislerini sabretmeye, kalplerini de rıza göstermeye zorlayan kimselerdir. Bir adam, Malik b. Enes'e (ra), 'Ey Ebu Abdullah! Ben Kabe'nin örtülerine sarılarak her türlü günahımdan tevbe ettim ve gelecekte de Allah Teala'ya karşı masiyette bulunmamaya yemin ettim' dedi. Malik (ra), kendisini azarlayarak şunu söyledi: Yazıklar olsun sana! Hakkında hükümlerinin geçerli olmaması üzere Allah Teala'ya karşı yemin etmenden daha büyük bir günah olabilir mi?
Ulemadan bir zat, hikmet ehlinden birine şu beyiti okumuştu: ' .Kazayı cari gördüğümde ki, onda şüphe ve kuşku olmaz \ Yaratanıma bihakkın, tevekkül eder, kendimi kazaya teslim ederim. Onlar, Allah Teala'ya itaatleri sebebiyle, O'nun hoş görmediğini mekruh saymışlardır. Bu, Allah Teala'ya duyulan sevgiden, O'nun hükmüne değer vermekten dolayı duyulan bir kerahettir.
Onların, Allah Teala'nm takdirini mekruh görmeleri sözkonusu değildir. Çünkü, Allah Teala'ya, 'hoş görmediğini niçin takdir ettin, takdir ettiğini niçin mekruh gördün' deme hakları yoktur. Allah Te-ala, onların bu tür sözlerine muhatap olmayacak kadar Yüce, Ulu ve Korkutucu'dur. Gerçek tevekkül sahipleri, Allah Teala'nm takdi-rindeki hikmeti bilir ve O'nun hükmüne karşı sabrederler.
Allah Teala'yı layıkıyla bilen alimlerin tevekkülü, O'nun tevekkül edenleri sevmesinden, işlerin Zatına havale edilişini hak etmesinden ve Kendine teslimiyeti vacip kılmasından dolayıdır. Çünkü, Allah Teala İlk Vekil ve en yüce Kefirdir.
Alimler, Allah Teala'nm şu buyruklarım iyi bilmektedirler: "Allah her şeye vekildir". (Zümer/62); "Sonra, Arş'a istiva etti, işi O tedbir eder. O'nun izni olmadan hiç kimse şefaat edemez". (Yunus/3) Yine onlar Allah Teala'nm şu buyruğunu da çok iyi kavramışlardır: "Yakin sahibi bir kavim için Allah'tan daha güzel hüküm veren var mıdır?" (Maide/50) Alimler, bu şuura varmak için O'nun şu ayetini de iyi akletmişlerdir: "Allah hüküm verenlerin en iyisi değil midir?" (Tin/8)
Ulemanın bu şekilde tevekkül etmelerinin bir sebebi de; Allah Teala'nm tevekkülü emretmiş, özendirmiş ve imanın hakikati için gerekli kılmış olması da olabilir. Çünkü onlar, Allah Teala'nm şu buyruğunu gayet iyi bilirler: "De ki; sizi gökten ve yerden kim rı-zıklandırıyor? Ya da o gözlere ve kulaklara kim sahiptir?.. Emri kim düzenleyip yönetiyor?" (Yunus/31); "Yeryüzünde hiç bir canlı yoktur ki, rızkı Allah Teala'ya ait olmasın". (Hud/11); "Gökte de rızkınız ve size vadedilenler vardır". (Zariyat/22)
Allah Teala, başka bir ayetinde de kendi Zatı üzerine yemin ederek şöyle buyurmuştur: "Eğer müminler seniz Allah Teala'ya tevekkül edin". (Maide/23) Alimler Allah Teala'dan haya ettikleri, gizli kuşkuları gideren bir imana sahip oldukları, Allah Teala'yı töhmet altına koymaktan sakınmaları ve O'na olan inançlarının sağlamlığından dolayı tevekküle daha çok yönelmişlerdir.
Ulemadan bazıları, bu hususların tamamını gözeterek tevekkül etmiş iken, bazıları da bunların bir kısmım gözeterek tevekkül etmişlerdir. Her kulun tevekkülü Allah Teala'yı tanıdığı sıfattan kaynaklanır. Aynı şekilde tevekkülden her sapış da, kulun yaşadığı zaaftan kaynaklanır.
Herkes Allah Teala'ya yakınlığı oranında itatte bulunur. O'na yaklaşanlar da ilimlerinin elverdiği ölçüde yaklaşabilirler. Kulun ilmi de gaybi oluşumu bilmesi miktarında olabilir. Dolayısıyla ilim, Allah Teala'nm kula olan inayeti oranında artan bir fazilettir. Bunun arkasından ise kaderin sırrı gelir. Bu noktaya ulaşan her kul, şahitliğinin vecdinden kaynaklanan makam ve halini müşahade ettiği gibi muamelelerinin karşılığını da görür. I Allah Teala, dilediği kullarının derecelerini artırır. İnsanlar, O'nun katında derece derecedirler. Allah, onların yaptıklarını görmektedir. Onlar için Rableri katında selam yurdu, yani cennet vardır. Allah Teala da j^aptıklan ameller sebebiyle onları dost edinmiş-tlir. Cennet, o insanlar için birleştirici bir yurttur. i Ama o yurdun sakinleri de, dünya yurdunda olduğu gibi farklı derecelere sahiptirler. Allah Teala onları, veli edinme ayrıcalığı ve güzel amellerinin sebep olduğu güzel dostluklar sebebiyle melekû-tunun ulvi derecelerine yükseltir. Allah Teala, dilediği kulunu Kendi için seçer ve yakaranlara Kendi yolunu gösterir.
Havass içerisinde Allah Teala'yı yüceltmek ve ululamak için tevekkül edenler vardır. Yine onlar arasında, Allah Teala'nın sözünün doğruluğundan dolayı vaadine duyduğu imanla tevekküle yönelenler de vardır. Bunlar, tevekkülleri sayesinde Allah Teala'nın vaadettiğini sanki almış gibi davranırlar. O da, bu hususta şöyle buyurmaktadır: "Kim, vaadine Allah'tan daha çok bağlıdır?" (Tev-be/111); "O'nun vaadi muhakkak ki yerine gelecektir". (Meryem/61) Havastan kimileri de Allah Teala'nm yücelik ve azametine şahit olmalarından dolayı kapıldıkları teslimiyetle O'na tevekkül etmişlerdir.
Kimileri mallarını muhafaza etmesi için tevekkül ederken, kimileri de korunmasını istediği şeylerin korunması ve malının sakınılması için tevekkül etmiştir.
Kimilerinin tevekkül sebebi, Allah Teala'yı iyi tanımasından kaynaklanan şahitliğini yerine getirmek iken, kimilerinin ki de muamelesinin güzelliğinden dolayı O'na duyduğu teslimiyet hissidir. Kimisi Allah Teala'nm tedbirinin güzelliği ve takdirinin sağlamlığı sebebiyle işini O'na havale ederken, kimileri de tevhidi ve Allah Teala'nm kayyûmiyetine olan şahitliğinin icabı sonucu O'na tevekkül etmektedir.
Bütün bunlar, Allah Teala'ya yakınlık ve O'nu tanımaktan kaynaklanan evliya ve Allah dostlarına mahsus vecd ve yollardan ibaret hususlardır. Bunların bazıları, makam bakımından diğerlerinden daha üstündürler. Bu müşahedelerin bir kısmı da, Allah Teala'ya daha yakın ve daha yüksek görünmektedir.
Bunların en ulvisi, Allah Teala'yı yüceltmek ve ululamak için tevekkülde bulunan kimsenin müşahedesidir.
Ortancası, O'na duyulan sevgi ve korku tesiriyle tevekkülde bulunan kimselerin müşahedesidir.
En alttaki ise Allah Teala'ya teslimiyet göstermek ve O'na sevimli görünmek için tevekkülde bulunan kimselerin müşahedesidir.
Daha önce de ifade ettiğimiz gibi avamın tevekkül şekilleri arasında ariflerin belirtmekten dahi haya ettikleri tevekkül türleri vardır. Onlar kalplerini ve kafalarını bu tür tevekkülden arındırırlar. Bu, Allah Teala'ya kalben tevekküldür.
Havassın seçkinleri olan sıddıklarm tevekkülünü daha önce de açıklamamıştık. Çünkü bu, akıl sahiplerinin anlayamayacakları ve yazılı kitaplara emanet edilemeyecek bir tevekkül şeklidir. Zira bu kitaplara inkarcıların ve cahillerin bakması mümkündür. Allah Teala'yı hakkıyla arif olanlar, O'nun kendisi için sevdiği yere dahil olur, kendi sıfatı için övdüğü hususlara rağbet ederek o sıfatı kazanmak için çabalarlar. Böylelikle Allah Teala'nm övgüsüne maz-har olarak O'na bir yakınlık ve katında bir muhabbet kazanırlar.
Tevekkül Hakkında Başka bir Açıklama : Tevekkül sahibinin tevekkülünü zedelemeyen şeylerin başında rızkını, Rabbinden dilemesi gelir. Tevekkül sahibi kul, dünyevi işler ve ahiret sevabı noktasında Rabbinden niyazda bulunabilir. Bunun şartı, talep edilen şeyden başka bir şeyi kasdetmemiş olmasıdır.
Kul, işlerini Allah Teala'ya havale etmiş olsa bile, O'nun icabetini bilmeye muhtaç olabilir. Allah Teala'nm vermesi, o kimseyi Allah Teala'nm zikrinden alıkoyacaksa, O'nun icabeti engelleme ve uzaklaşma şeklinde olacaktır. Çünkü hayır, kulun bilmediği şeyde gizlidir.
Kulun istemediği bir şey, Allah Teala'nm bildiği güzel sonuç sebebiyle daha hayırlı olabilir. Kulun aklettiği acil çıkar ve menfaati onun için hayırlı olmayabilir. Bu durumda kula düşen; Hakim-i Mutlak'm hükmüne teslim olmak, Paylaştırıcı'nm kendisi için Ayırdığı paya rıza göstermektir.
Tevekkül eden kul, Rabbinden dünyevi zenginlik, ihtiyacı olmayan mal, kalbinin İslahına uygun olmayan bir şey veya Rabbine yaklaştırıcı olmayan bir fiil niyaz ettiğinde, zühdden uzaklaştığı oranda tevekkülün hakikatinden de uzaklaşır. Eğer kul, Allah Teala'yı zikretmek suretiyle O'ndan istekte bulunmaktan sakınırsa, Allah Teala kendisine isteyenlerin daha üstünde rızık verecektir.
Kul, Vekil olan Allah Teala'dan duyduğu haya ile sükut ederse, Allah Teala kendisine yeter. Sonuçta da bu yeterliliğe şahit olarak tasarrufların tamamına rıza gösterir. Bu, kayyumiyetin müşahede edilmesinden doğan yüzleşme makamı olup mukarrebun zümresi için sözkonusu olan bir haldir.
Tevekkül sahibinin, rızkını aramaya yönelmesi, onun tevekkülünü ihlal etmez. Çünkü insan, zayıf ve muhtaç bir varlık olarak yaratılmıştır. Onun, muhtaç olduğu bilinen bir rızkı vardır. Bilinen rızık (=rızk-ı ma'lûm); kullara pay edilmiş olan rızık, başka bir ifadeyle kısmettir.
Kulun, kendi payına düşen kısmetine yönelmesi, asıl itibarıyla bu taksimi yapan Allah Teala'ya yönelmesidir. Rabbine yönelen kimse ise, O'nun tarafından şereflendirilir. Kul, eğer fazlalığa yönelir ve kanaatten ayrılırsa, veya adet olanı ister, ya da birşeyi vaktinden önce talep eder, veya onun vaktinden geç gelmesini hoş görmezse tevekkülünü zedelemiş olur.
Bu tür bir yaklaşım, kulun zühdüne de zarar verir. Rızka yönelmek ve onun beklentisine girmek mubah olsa da, zikrettiğimiz hususlar tevekkülü zedeler. Alışverişte bulunmak, hastalıktan kurtulmak için tedavi olmak gibi davranışlar, her ne kadar rızka yönelme ve şifa ümit etmeyi ihtiva ediyorsa da, Selef ulemasının bunları tevekkülü zayıflatan hususlar olarak tesbit ettiklerini bilmekteyiz.
Sahabe ve Selef-i Salih, tedavi olanları tenkit etmişlerdir. Onlara göre tedavi, kulu tevekkülün hakikati ve zühdden uzaklaştırmaktadır. Ama sözkonusu kimselerin tevekkülleri için de belli dereceler sözkonusudur. Kulların, amelleri sebebiyle uhrevi karşılık beklemeleri, onları tevekkül dairesinden çıkarmaz. Çünkü Allah "eala onları buna teşvik etmiş ve onlar için mendub görmüştür.
Ancak bu tür bir beklenti içinde olmak, kulu İhlasın hakikatine dahil etmediği gibi, tevekkül ehlinin sıddıklarma verilen ulvi derecelere de yükseltmez. Kul, bulunduğu hal mikdarınca bir sevaba nail olur. Fakat bu hali kendisini muhibbanın ihlasma dahil etmediği gibi, mukarrebunun derecelerine de yükseltemez.
Tevekkül, dünya hakkında zühd sahibi olmakla sıhhat kazanır. Zühdün başı, harama rağbet etmemektir. Kulun tevekkül hallerinin başı, günlük gıdasında Allah Teala'ya tevekkül etmek, sonra da Ölümsüz Hayy olan Allah Teala'nm hükümlerine karşı sabırlı olmaktır.
Tevekkülün en üst derecesi; hükümlere teslimiyet ve hayırda yarışmada O'ndan razı olmaktır. Bu da nefsi bir kenara atmak ve Allah Teala ile meşgul olup yalnız O'nu severek nefsi tamamen unutmak suretiyle mümkün olabilir.
Tevekkülün hakikati, Vekil Teala'nm kudret elini müşahede etmekle ortaya çıkar. O'nun kudret eli ortaya çıktığı zaman, diğer ellerin tamamı gözden kaybolur. İşte bu noktada, Allah Teala'ya nazlanarak tevekkül edersiniz. O da sizin tevekkülünüzü kabul buyurur. Sonra O'na teslim olursunuz, O da sizi selim kılar.
O size, elzem bir sıfatla tecelli ettiğinde, hüküm sizi Hakim'e dönmek zorunda bırakabilir. O sıfat da, sizi Vekil'e teslim olmaya zorlayabilir. Hâkim Teala, sizi dilediği hükme uymaya zorlayabileceği gibi, lehinizde ve aleyhinizde dilediği ve istediği taksimi de yapabilir.
Tevekkülünüzün en üst derecesi, O'ndan haya ederek tevekkül etmeniz ve O'nun güzel takdiri ile, Zatı'nı tevekkülünüze şahit tut-manızdır. O, sizi Kendinden gayrisine havale etmemiş, Zatı'ndan başkasına döndürmemiştir. Her halükârda, ya sabretmenizi, ya işleri O'na havale etmenizi, ya O'na teslim olmanızı, ya da O'ndan razı olmanızı gerektirecek bir takdirde bulunabilir.
Sizi, kendiniz için planlar yapmaktan kurtardığı gibi, kendi takdir ve temennilerinize önem verme kaygısından da muaf tutabilir. "Kim Allah Teala'ya tevekkül ederse, Allah ona yeter". (Talak/3) Ayette geçen 'Hasb' kelimesi, 'Hasîb^Hesap eden, hesaba çeken' anlamına gelir.
Allah Teala, bunu istediği gibi ve dilediği şekilde yapar. Ayetin başka bir tefsirinde ise, kula yetenin tevekkül olduğu ve tevekkü-
lün makam olarak diğerlerini gerektirmeyecek bir derece olduğ_ söylenmiştir. Başka bir tefsirde ise, Allah Teala'nm tevekkül salibine, başkalarına muhtaç etmeyecek şekilde yeteceğinin kasdedŞ-diği söylenmiştir.
Allah Teala, bunu bütün müslümanlara açıklayıp cemaati teselli ederek de şöyle buyurmuştur: "Allah, emrini yerine getirendir" (Talak/3) Yani, O'nun hükmü, kendisine tevekkül eden hakkında da, etmeyen hakkında da, muhakkak surette yerine getirilecektir. Ancak tevekkül eden kuluna, dünya ve ahiret tasalarını giderme noktasında Allah Teala yeter. O'na tevekkül etmeyen kulun kısmeti ise, sivrisinek büyüklüğü kadar olsun arttırılmayacaktır.
Tevekkül edenin rızkı da, zerre mikdarı eksiltilmeyecek, fakat O'nun hidayet etmesi sayesinde istikameti artacak, takvası sebebiyle yakini imandaki makamı yükseltilecek ve Allah Teala'nm iz-zetiyle yücelecektir. O'na tevekkül etmeyenlerin yakini imanları eksiltilecek, tasa ve kaygıları arttırılacaktır. Bu da onun aklını dağıtacak ve düşüncesini sürekli meşgul edecektir.
Allah Teala, kendisine tevekkül eden kulun günahlarına kefaret edecek, rıza, muhabbet ve yeterliğini ondan esirgemeyecektir. Allah Teala, tevekkülünde sadık olanlara bunu taahhüt etmiş ve işlerini en güzel şekilde Rabbine havale eden kullarına korumasını bahsetmiştir. Ancak tercih ve yerine getirmenin şekliyle ilgili bilgi yalnız O'na aittir.
O, kulunun koruma ve yeterliliğini, dünyevi ve uhrevi konularda dilediği yer, zaman ve şekilde sağlar. Bunlar, kulun bilmediği yerlerden gelebilir.Çünkü kul, mevcuttur. Hükümler, dünya ve ahi-rette onun üzerinde cari olur. O, fakir olduğu gibi, her iki yurtta da lütuf, rahmet ve şefkate muhtaçtır. Allah Teala, Ganî ve Hamîd, yani kimseye ihtiyacı olmayan ve övülendir. O, ilk defa yaratan (=Mübdi') ve sonra tekrar diriltecek olan (=Mu'îd)'dir.
Ebu Muhammed Sehl'e, 'Kulun tevekkülü ne zaman sahih olur?' diye sorulmuştu. Şu karşılığı verdi: Rabbinin tedbirinin, kendi tedbirinden daha hayırlı olduğunu bildiği zaman. Çünkü Rabbinin ona bakışı, kulun kendi kendine bakışından daha güzeldir. Bu şuura eren kul, olup biten üzerinde düşünmeyi ve henüz olmamış şeyleri temenni etmeyi bırakarak planlar yapmayı terkeder. İşlerin sonu Allah Teala'ya döner ve O, her işinde hamd ve şükre layık olandır. [7]
Allah Teala'dan razı olmak, yakini iman makamlarının en yücelerinden biridir. Allah Teala buyurdu ki: "Güzelliğin karşılığı yalnız güzellik değil midir?" (Rahman/60) Her kim Allah Teala'dan güzellikle razı olursa, Allah Teala da onu, Zatı'mn rızası ile ödüllendirir.
O, rızaya rıza ile karşılık verir. Bu da, ödül ve karşılığın zirvesi, ilahi bahsin nihai noktasıdır. Yüce Allah bu meyanda şöyle buyurmaktadır: "Allah onlardan razı oldu, onlar da O'ndan razı oldular". (Maide/119)
Allah Teala, rızayı Adn cennetlerine yükseltmiştir ki onlar, cennetin en yüksek noktalarıdır. O, zikrini namazdan bile üstün tutmuş ve şöyle buyurmuştur: "Adn cennetlerinde hoş meskenler ve bundan da daha büyük olarak Allah Teala'dan bir rıza vardır". (Tevbe/72); "Muhakkak ki namaz, çirkin günahlardan sakındırır. Allah Teala'nm zikri ise, elbette çok daha büyüktür". (Ankebut/45)
Zikir ehline göre zikir, müşahededir. Zikredilen Hak Teala'yı namaz esnasında müşahede edebilmek, bizatihi namazın kendinden daha yüce bir ibadettir. Üstteki ayetin iki tefsirinden biri bu şekildedir. Diğeri ise şudur: Allah Teala'nm kulunu zikretmesi, kulun Allah Teala'yı zikretmesinden daha üstündür.
Ebu Abdullah es-Saci dedi ki: Allah Teala'nm yarattıkları arasında öyle kullar vardır ki, sabırdan haya eder ve O'nun kudretinin tecelli ettiği yeri rıza ile kaparlar. Ömer b. Abdülaziz (ra) de şöyle derdi: Artık yalnızca Allah Teala'nm kazasının tezahür ettiği yerlerle sevinir hale geldim.
Allah Teala'dan razı olanlar, Allah Teala'yı istediği ve razı olduğu şekilde zikredenlerdir. En büyük rıza olan İlahi Rıza, zikir ehlinin en büyük ödülüdür. Bu, Allah Teala'nm "Her kimin zikri, Ben'den istekte bulunmasını engelleyecek kadar çok ise, ona istek sahiplerinin istediklerinden daha fazlasını veririm" buyruğunun anlamlarından birini teşkil etmektedir. Çünkü O'ndan istekte bulunanlar, kendi nefsleri için talepte bulunmaktadırlar. Allah Teala da kendilerine ziyade sevabı vermektedir.
O'nu zikredenler ise, sadece zikirde bulundukları için Allah Teala onlara Zatı'ndan razı olma nimetini lütfetmektedir. Bir diğer anlam da şu şekilde olabilir: O kullarıma Bana bakma nimetini lüt-
federim. Çünkü zikir, müşahedeye dahil olan bir husustur. Buna göre de Allah Teala dünya hayatında Kendisine bakmaya, ahirette Kendinin bakışıyla mukabele etmiş olmaktadır. Tıpkı, "Yüzler var ki o gün pırıl pırıl, güleç, sevinçli" (Abese/39-40) buyruğunda olduğu gibi, sıfata aynıyla mukabelede bulunmuş olmaktadır. Allah Resulü (sav) buyurdu ki: "Rabbimiz bize gülerek tecelli eder".[8]
Zikir, işitmeye yakındır. İşitme de bakmaya götürür. Rıza ise, yakin sahibinin halidir. Yakin, imanın hakikatidir. Allah Resulü (sav), İbni Abbas'a (ra) tavsiyelerinde buna özendirmiş ve şöyle buyurmuştur: "Allah için, rıza halinde yakin ile amelde bulun. Eğer böyle olmazsa şunu bil: Sevmediğin bir şeye karşı gösterdiğin sabırda senin için çok büyük bir hayır vardır".
Görüldüğü üzere Allah Resulü (sav) rızayı makamların en üstüne yükseltmiş daha sonra ortasına indirmiştir. O, Ömer b. Hattab'a da (ra) şöyle buyurmuştur: "Allah Teala'ya sanki O'nu görür gibi ibadet et. Sen O'nu göraıesen de, O seni görmektedir".[9] Allah Re-| sulu (sav) bu emri ile, Ömer'i (ra) müşahedede bulunmaya teşvik etmiştir. Bu, aynı zamanda ihsan makamıdır. Çünkü Allah Resulü (sav) kendisine ihsan sorulduğu zaman, "Allah Teala'ya O'nu görmediğiniz halde görür gibi ibadet etmenizdir" buyurmuştur.
Allah Resulü (sav), daha sonra rızayı sabır ve mücahedeye dayandırmıştır ki o da imandır. Bu, şu hususu bilme makamıdır ki Al-lah Teala, böyle bir kulunu görmektedir. Bundan daha öte vasfedi-lecek bir yer, mekan yoktur. Allah Teala, kendinden razı olma halini, kula bahşettiği bakışın üstüne yükseltmiştir. Bir hadiste şöyle buyrulmaktadır: "Allah Teala, müminlere tecelli ederek, 'Ben'den dileyin' buyurur. Onlar da, 'Rızanı dileriz' derler".
Onların, Allah Teala'ya bakıştan sonra rızasını dilemeleri, rızaya verilen büyük değeri gösterir. Çünkü Allah Teala'ya nazar edişlerinin devam edebilmesi, büyük ölçüde O'nun rızasının devamına bağlıdır. Rıza, bakışı gerektiren hal olduğu için müminler de Rab-lerinden rızasının devam ederek yakınlıklarının da sürmesini niyaz etmişlerdir. Böylelikle nimetin başladığı gibi tamama eröiesini niyaz etmiştirler.
Onların sözlerinden, 'rızan Sana bakışımızdan daha büyüktür* gibi bir anlam çıkmaması gerekir. Kitab'da emrin hakiki anlamı yazılmaz. Çünkü Allah Teala'nın Zati sıfatlarından birinin açığa çıkması, kulun Rubûbiyet makamının heybetinden sakınmasını gerektirir. Bu, kalplerden perdelenmiş bir korku ve gaybın sırlarından bir hikmettir. Bu, korku ehli için, hususi marifetlerinden dolayı dünyada bir sevaptır, Yüce Allah buyurdu ki: "Allah onlardan razı oldu, onlar da O'ndan razı oldular. Bu, Rabbi'nden korkanlar içindir". (Maide/119)
Bir müfessir, Allah Teala'nın "Katımızda daha ziyadesi vardır" (Kaf/35) buyruğunu açıklarken şöyle demiştir: Cennet ehli sevap zamanı, Rableri katında üç hediye ile karşılaşırlar.
Bunlardan biri, Allah Teala'nın katından olan bir hediye olup bulundukları cennetlerde bir benzeri yoktur. O, bunun hakkında şöyle buyurmuştur: "Hiçbir nefis, Allah Teala'nın onlar için sakladığı göz aydınlığını bilmez". (Secde/17)
İkincisi, Rableri tarafından onlara verilen selamdır ki bu, hidayetinin üzerinde bir ziyadedir. O, bu hususta da şöyle buyurmuştur: "Rahman ve Rahim bir Rab'den sözlü bir Selam". (Yasin/58)
Üçüncü hediye ise, Allah Teala'nın onlara, 'Ben, sizlerden razıyım' buyurmasıdır. Bu da, hidayetten ve selamlamaktan daha faziletlidir. Bunu da şu ayet-i kerime teyid etmektedir: "Bundan daha büyük olarak Rablerinden bir rıza". (Tevbe/72) İlahi rıza, onların içinde bulundukları bütün nimetlerden daha büyüktür.
Allah Resulü'nün (sav) müminlerden bir topluluğa şöyle buyurduğu rivayet edilmiştir: "Sizler kimsiniz?' Onlar da, 'Biz, müminleriz' dediler. Allah Resulü (sav), 'İmanınızın alameti nedir?' diye sordu. Onlar, 'Musibetlerde sabreder, rıza halinde şükreder ve kaza geldiğinde rıza gösteririz' dediler. Bunun üzerine Allah Resulü (sav), 'Kabe'nin Rabbi'nin hakkı için müminler!' buyurdu".
Başka bir rivayette ise, onlar hakkında şöyle buyurduğu rivayet edilmiştir: "Hilim sahipleri, ilim sahipleri, fıkıhlarının derinliği sebebiyle neredeyse peygamber olacaklar". Allah Resulü (sav), onların rıza sıfatlarını gördükten sonra imanlarına şahitlik etmiştir.
Lokman Hekim de (as), rızayı imanın şartlarından biri olarak görmüş ve oğluna verdiği öğütlerden birinde şöyle buyurmuştur:
"îmanın dört esası vardır ki ancak onlarla istikamet bulabilir. Tıpkı bedenlerin ancak eller ve ayaklarla istikamet bulması gibi". O, bu dört esas arasında, Allah Teala'nın takdirine rıza göstermeyi de saymıştır.
İsrailiyat kaynaklı bilgiler arasında şöyle bir rivayet yeralmış-tır: "Abidlerden biri, uzun süre Allah Teala'ya kulluk etmişti. Rüyasında, falan çoban kadının cennetteki hanımı olacağını gördü. Uyandıktan sonra, o kadını aramaya başladı. Sonunda onu buldu ve yaptığı amellere bakmak için üç gün onun misafiri oldu.
Kendisi geceleri uyumazken, o uyuyordu. Kendisi gündüzü oruçla geçirirken, o niyetlenmiyordu. Sonunda kadına, 'Gördüğüm şeyler dışında başka bir amelin yok mu?' diye sordu. Kadın, 'Ne gibi? Gördüğün amellerden başka bir amelim yoktu dedi. Adam, 'hatırlamaya çalış' dedi. Kadın biraz düşündükten sonra şöyle dedi: Basit bir husus ama söyleyeyim. Ben, darlıkta iken refahta olmayı, hasta iken iyileşmiş olmayı temenni etmem. Güneşte kaldıysam, gölgede olmayı temenni etmem. Kul, elini başına koydu ve, 'Bu mu basit bir özellik? Bu, andolsun ki abidlerin aciz kaldıklara en büyük haslettir dedi".
Ibni Mesud'dan (ra) şu söz rivayet edilmiştir: 'Her kim, gökten yere indirilene rıza gösterirse mağfiret olunur5. Ebu'd-Derda (ra) ise şöyle demiştir: 'İmanın zirvesi, Allah Teala'nın hükmüne sabretmek, ve kadere rıza göstermektir.
Muhammed b. Huveytıb (ra), Allah Resulü'nden (sav) şu hadisi rivayet etmiştir: "Kula verilenlerin en hayırlısı; Allah Teala'nın kendisi için taksim ettiğine rıza göstermesidir".
Meşhur bir hadiste de Allah Resulü'nün (sav) şöyle buyurduğu nakledilmektedir: "Ne mutlu o kimseye ki, İslam'a hidayet edilmiş ve rızkı ancak yetmekte olmasına rağmen ona razı olmuştur". [10] Bunun benzeri bir rivayet de şöyledir: "Her kim Allah Teala'dan gelen rızkın azına rıza gösterirse, O da ondan gelen amelin azma rıza gösterir".
Ali'den (kv) Ehl-i Beyt kanalıyla şu hadis nakledilmiştir: "Allah Teala bir kulu sevdiğinde, onu imtihan eder. Eğer sabrederse onu kendine ayırır. Eğer rıza gösterirse onu kendine seçer". ı
Allah Teala'dan razı olmak, halka merhametli davranmak, kalbi selim tutmak, müslümanlara nasihatta bulunmak ve cömert olmak, sıddıklar arasındaki abdal zümresinin makamını oluşturur.
Musa (as) üe ilgili olarak nakledilen rivayetler arasında şöyle bir hadise anlatılır: "îsrailoğnlları ona, 'Rabbine öyle bir şeyi sor ki onu yaptığımızda Allah bizden razı olsun' dediler. O da Rabbine şöyle dedi: "Allahım, söylediklerini duydun'. Bunun üzerine Allah Teala ona şöyle vahyetti: 'Onlardan razı olabilmem için, onların Ben'den razı olmaları gerekir'.
Allah Resulü'nden (sav) rivayet edilen bir hadis de bunu teyid etmektedir: "Allah Teala katında neye sahip olduğunu bilmek isteyen kimse, kendi yanında Allah Teala'ya ait ne bulunduğuna baksın". Allah Teala kulu Kendisini nereye koyduysa onu oraya yerleştirir.
Hammad b. Seleme, Sabit el-Benani kanalıyla Enes b. Malik'ten (raj müsned tarzı hasen bir hadiste şunu rivayet etmiştir: "Kıyamet günü geldiğinde Allah Teala ümmetimden bir toplulukta kanatlar çıkartacaktır. Onlar kabirlerinden cennetlere uçacak ve oralarda diledikleri gibi gezinerek nimetleri tadacaklardır.- Melekler onlara, Hesabı gördünüz mü?' diye sordukları zaman şöyle diyeceklerdir: 'Hesab görmedik'. Melekler, 'Sırat'tan geçtiniz mi?' diye sorduklarında, 'Srrat'ı görmedik' diyeceklerdir. Onlara, 'Cehennemi gördünüz mü?' denildiğinde, 'Hiçbir şey görmedik' diyeceklerdir.
Bunun üzerine melekler, 'Sizler, kimin ümmetindensiniz?' diye soracak, onlar da, 'Muhammed'in (sav) ümmetinden' diyeceklerdir. O zaman melekler, 'Allah Teala'nın hakkı için, dünyada ne gibi amellerde bulunduğunuzu söyleyin' diyecekler, onlar da şu karşılığı vereceklerdir: Bizim iki hasletimiz vardı. Allah Teala da, rahmetinin lütfuyla bizleri bu makama ulaştırdı. Melekler, 'O hasletler nelerdi?' diye sorduklarında, o müminler şu cevabı vereceklerdir: Bizler, halvette bulunduğumuzda bile Allah Teala'ya ma'siyette bulunmaktan haya eder, O'nun bize nasip ettiğinin azma razı olurduk. Melekler de bu cevap üzerine şöyle derler: Sizler bunu hake-diyorsunuz".
Enes b. Malik'ten (ra) yazılı olarak gelen bir rivayette de 'Ümmetimden bir topluluk için....' buyrulmaktadır. Bu da, önceki hadisin müsned olduğuna delalet etmektedir.
Başka bir hadiste de Allah Resulü'nün (sav) şöyle buyurduğu ıji-layet edilmiştir: "Kim Allah Teala'dan gelen rızkın azma rıza gösterirse, Allah Teala da onun amelinin azma rıza gösterir". Ulemadan bir zat şöyle demiştir: Ölüler arasında öyle kimseler bilirim ki, kabirlerinden cennetteki konutlarına bakarlar. Berzah aleminde keder ve tasalar içinde beklerken sabah akşam onlara ^ennetten gidilip gelinir. Bunların tasaları Basra halkına taksim Edilse buna dayanamayarak ölürlerdi. 'Onların amelleri neydi?' di-Ve sorulduğunda, şöyle dedi: Onlar müslümanlardı. Fakat ne tevekkül, ne de rızadan nasipleri vardı.
Rızanın farziyeti hakkında Allah Resulü (sav) şöyle buyurmuşun "Allah Teala'ya kalplerinizden rıza gösterin ki, fakirliğinizin Cevabını kazamn. Aksi halde kazanamazsınız".
Lokman da (as), oğluna öğüdünde, rızayı tevhid ile birleştirmiş jve şöyle demiştir: 'Ey oğul, sana öyle hasletleri öğüt vereyim ki se-jni Allah Teala'ya yaklaştırıp O'nun gazabından uzaklaştirsin: İlki, Allah Teala'ya kulluk ederek O'na hiçbir şeyi ortak koşma-m andır.
İkincisi, sevdiğin sevmediğin her olayda Allah Teala'nın takdirine rıza göstermendir...'
Yine o, başka bir vasiyetinde şöyle demiştir: 'Her kim Allah Teala'ya tevekkül eder ve O'nun takdirine rıza gösterirse, imanı ikame etmiş, elini ve ayaklarını yalnız hayır kazanmaya adamış ve kula uygun düşen salih ahlakı ayakta tutmuş olur5.
Rızanın bir tezahürü de, bütün işlerde takdir edilene kalpten sevinmek, her durumda, nefsi hoş tutup teskin etmek ve dünyevi korkuların tamamında kalbi huzuru sağlayarak her şeye kanaat etmek, Rabbi'nin nasip ettiğiyle mutlu olmak ve Allah Teala'nın onu kollamasından dolayı sevinç duymaktır.
Kulun, herşeyde Allah Teala'ya teslim olması, O'ndan gelen büyük küçük herşeye rıza göstermesi, hükümleri yalnız O'na havale etmesi ve bu noktalarda O'nun tedbirinin güzelliğine, takdirinin mükemmelliğine olan inancını koruması rıza makamının göstergelerin-dendir. Kulun, Allah Teala'nın hükmüne rıza göstererek sahip olduğu herşeyi Rabbi'ne teslim etmesi, kainatın yegane Mâliki olan Rab-bi'ni O'nun kullarına şikayet etmemesi, Habibi'nin bir fiilinden do-
layı serzenişte bulunmaması, her durumda O'nun yaptuğınm güzelliğine olan inancını yitirmemesi rızanın önemli tezahürlerindendir.
Rıza ehline göre rızanın şekillerinden biri de, kulun 'Bugün çok sıcak bir gün, bugün çok soğuk bir gün, fakirlik bir musibettir, geçim bir tasa ve yorgunluktur, meslek sahibi olmak meşakkat ve zorluktur* gibi sözler sarf etmemesidir.
Kul, kalbi üzerindeki hakimiyetini kaybederek aldanmasına yol açabilecek bu tür ifadelerden uzak durmalıdır. Aksine kalbini hoşnut kılmalı, selim tutmalı, aklını teskin etmeli, ilahi tedbirin tadına teslimiyet göstererek takdiri ilahinin hükmünü, güzel görmelidir. Nitekim Ömer b. Abdülaziz (ra) bu hususta şöyle demiştir: Kaderin tecelli edeceği anları beklemekten başka bir mutluluğum kalmaz oldu.
Ibni Mesud (ra) şöyle demiştir: Zenginlik ve fakirlik, hangisine bindiğimi umursamadığım iki binek gibi. Eğer fakirliğe binersem, onda sabrederim. Zenginliğe binersem, onu da değiştiririm.
Ahmed b. Ebi'l-Havari ise şunu anlatmıştır: Ebu Süleyman'a, Talanın gece keşke daha uzun olsaydı, dediğini işittim, ne dersiniz?' dedim. Bana şu cevabı verdi: Hem iyi etmiş, hem de kötü etmiş. İyi etmesi, gecenin uzunluğunu ibadetini arttırmayı istemesinden dolayıdır. Kötü etmesi ise, Allah Teaîa'mn beğenip takdir ettiğini beğenmemiş olmasıdır
Ömer b. Hattab'm (ra) şöyle dediği rivayet edilmiştir: "Darlık veya bolluk olsun, hangi halde sabahladığımı ve geceye çıktığımı umursamam". Bir gün öfkelenerek hanımına şöyle demişti: 'Allah Teala'ya yemin olsun ki sana bir kötülük edeceğim'. Bunun üzerine hanımı,( Beni, Allah hidayet ettikten sonra İslam'dan mı çıkarabileceksin?' diye sordu. 'Hayır' deyince hanımı şu karşılıkta bulundu: 'Öyleyse ne gibi bir kötülükte bulunacaksın?!'
Süleyman b. Ca'fer es-Sane'i, Süfyan-ı Sevri'nin bir gün Rabia-tü'1-Adeviyye'nin (ra) yanında şöyle dediğini nakletti: Allahım, bizden razı ol. Rabia, 'Sen O'ndan razı değilken, Allah Teala'dan rızasını istemekten utanmıyor musun?' diye sordu. Bunun üzerine Süf-yan 'İstiğfar ediyorum' dedi.
Ca'fer şunu nakletmiş tir: Rabia'ya (ra), 'Kul, ne zaman Allah Teala'dan razı olur?' diye sordum. Bana şu cevabı verdi: Musibette
duyduğu sevinç, nimette duyduğu sevinç kadar olduğu zaman. Fu-dayl b. Iyaz ise şöyle demiştir: Allah Teaîa'mn vermesi ve engellemesi kulun gözünde denk olduğu zaman razı olmuş sayılır.
Davud'un (as) haberleri arasında, Allah Teala'nın şu buyruğu nakledilmiştir: 'Velilerimde dünya kaygısı olamaz. Çünkü dünya kaygısı, onların kalplerindeki Bana yakarış lezzetini ortadan kaldırır1. Başka bir rivayette ise Davud'a (as) şöyle vahyettiği nakledilir: 'Ey Davud, dünya için kaygılanmaktan sakın! Velilerimde sevdiğim, ruhaniler olup tasalanmamalarıdır. Tasadan sakın. Beni arzu ettiğin sürece hayır için tasalanma'.
Denir ki: Dünyada insanların en çok tasalananları, ahiret için en çok tasalananlarıdır. En az tasalananları ise, ahiret için en az tasalananlardır. Allah Resulü (sav) de bu meyanda şöyle buyurmuştur: "Kadere iman, tasa ve hüznü giderir".
Dünya ile sevinmek, kalpten ahiret tasasını kaldırır. Dünya için tasalanmak da, ahiretten kaçırılan şeyler için üzülmeyi engeller. Bir defasında Rabia'ya (ra), Allah katında üstün bir yeri olan abid birinden sözedilmişti. O, bazı zenginlerin çöplüklerinden topladık-larıyla geçinirdi. Bir adam, Rabia'ya (ra) şöyle dedi: Allah katında o derece yüksek bir yeri varsa, rızkı için dilenmesi ona zarar vermez mi? Böylece Allah Teala da onun rızkını başka bir yolla yaratırdı. Rabia (ra), 'Sus ey aylak! Bilmez misin ki Allah dostları, O'ndan en çok razı olanlardır. O kadar ki kendilerine bir geçimden diğerine nakletmesi tercihini bile O'na arzetmezler ki sadece Allah Teala'nm tercih ettiği üzere olabilsinler' diyerek ona cevap verdi.
Ahmed b. Ebi'l-Havari şunu anlatmıştır: Ebu Süleyman bana şöyle dedi: Allah Teala, kerem sıfatı gereği, kölelerin köle sahiplerinden razı olduğu şeylerle kullarından razı olmuştur. Bunun nasıl olduğunu sorduğumda bana şu cevabı verdi: Kölenin bütün arzusu, efendisinin kendinden razı olması değil midir? Ben de, 'Evet' dedim. O da şunu söyledi: 'Allah Teala'nın kullarından istediği de, Za-tı'ndan razı olmalarıdır.
A'meş şunu aktarmıştır: Ebu Vail bana şöyle demişti: Ey Süleyman, Rabbimiz ne kadar da güzeldir! Eğer O'na itaat edebilsek O asla bize karşı gelmez. Nitekim şu ayet-i kerime de bunu teyid etmektedir: "O, iman eden ve salih amel işleyenlere icabet eder". (Şura/26) Yani onlara verir ve icabet eder. İcabet etmek, itaat etmek anlamındadır. Bu meyanda da şöyle buyurmuştur: "Bana icabet/itaat etsinler". (Bakara/186)
Kullar O'na icabet ettiklerinde O da onlara icabet edecektir. Yani onlar istediği hususlarda Kendisine itaat ettiklerinde, O da arzuladıkları hususlarda onlara itaat edecektir.
Bu, aşağıdaki ayetin iki tefsirinden birini de oluşturmaktadır: "Siz Benim ahdime uyun ki, Ben de sizin ahdinize uyayım". (Bakara/40) Bu, ayeti 'Rabbin sana itaat edebilir mi?' şeklinde okuyanların teviline göredir.
Bu hususta İbni Abbas (ra) şöyle demiştir: Havariler, Allah Te-ala'nın buna kadir olmasından şüphe etmeyecek kadar O'nu bilen insanlardı. Ayetin anlamı şu şekildedir: O, sana itaat edebilir mi? Aişe'den (ra) de benzer bir görüş rivayet edilmiştir. Fudayl b. Iyaz şöyle demiştir: Kim Allah Teala'ya itaat ederse, herşey kendisine itaat eder. Kim de Allah Teala'dan korkarsa, herşey ondan korkar.
Musa (as) ile ilgili anlatılanlar arasında onun şu sözü rivayet edilmiştir: "Ey Rabbim, bana Senin rızan bulunan öyle bir şey göster ki onu yapayım. Rabbi ona şöyle vahyetmiştir: 'Benim rızanı, senin hoşgörmediğin şeydedir. Sen ise hoşlanmadığın şeye karşı sabredemezsin'. Musa (as) ısrar ederek, 'Ey Rabbim, bana onu göster3 dedi. Bunun üzerine Allah Teala ona şöyle buyurdu: Benim rızam, kazama rıza göstermendedir.
Bu haber, başka bir şekilde de şöyle rivayet edilmiştir: "İsrailo-ğulları, Musa'ya (as) talepte bulunarak, 'Eğer Rabbimizin rızasının bulunduğu şeyi bilseydik, onu yapardık' demişlerdi. Allah Teala da, ona şunu vahyetmişti: 'Benim rızam, onların Benim kazama rıza gös termelerin de dir".
Musa da (as) Rabbi'ne yakararak şöyle demişti: "Ey Rabbim, yarattıklarının hangisi Sana daha sevimlidir?' O da şöyle buyurmuştu: 'Sevdiğini elinden aldığımda Bana teslim olandır1. Musa (as), 'Peki yarattıklarının hangisi daha çok buğzuna uğrar?' diye sordu. Allah Teala da, 'Bir işte Beni serbest bıraktıktan sonra, takdir ettiğime öfkelenen kimse!"
Bunlardan daha ağır bir ifade ise şu haberde yer almaktadır: Allah Teala kudsi bir hadis-i şerifte buyurdu ki: "Ben, kendinden
başka ilah bulunmayan Allah Teala'yım. Kim Benim verdiğim musibete sabretmez, kazamra rıza göstermez ve nimetime şükretmezse, Ben'den başka bir Rabb edinsin!"
Bununla aynı sertlikte başka bir haber de şudur: "Allah Teala buyurdu ki: Kaderleri takdir ettim, tedbiri yaptım ve işleri sağlamca yoluna koydum. Kim bunlara rıza gösterirse, Benim'le karşılaştığında rızama nail olur. Kim de bunlara öfkelenirse, Benim'le karşılaştığında gazabıma uğrar".
Bir başka rivayetite ise şu bilgi yer almaktadır: "Musa'ya (as) ilk. yazılan ayet şuydu:: Ben, Ben'den başka ilah bulunmayan Allah Te-aTa'yım. Kim Benim hükmüme rıza gösterir, kazama teslim olur ve belama sabrederse, onun sıddık yazar ve kıyamet günü sıddıklarla beraber diriltirim".
Meşhur bir hadiste de aynı anlamda şöyle buyurduğu nakledilmiştir: "Hayır ve şerri takdir ettim, o ikisini kullarımın ellerine verdim. Hayır için yarattığım kullar ne iyidirler! Ben hayrı onların ellerinde icra ettiririm. Şer için yarattıklarımın da vay hallerine. Şerri de onların elleriyle icra ettiririm. Vay haline, vay hallerine o kimselerin ki 'Neden? Nasıl' diye sorarlar!"
Geçmiş peygamberlerden biri hakkında şu haber rivayet edilmiştir: "O, on yıl boyunca Rabbine açlık ve fakirlikten yakınmıştı. Ama bütün bu zaman esnasında O'ndan her hangi bir dilekte de bulunmamıştı. Allah Teala ona şöyle vahyetti: Halinden niçin yakınıyorsun? Senin muhtaciyetin, nezdimdeki Ümmü'l-Kitab'da gökleri ve yeri yaratmadan önce kaydedilmişti. Bu hususta seninle ilgili geçmiş bir yazı vardı ve Ben de dünyayı yaratmazdan önce senin için bunu takdir ettim. Senin için dünyayı yeniden yaratmamı mı istiyorsun? Ya da senin için daha önce takdir ettiğimi değiştirerek Benim değil de senin istediğini oldurmamı mı arzu ediyorsun? İzzet ve celalim hakkı için, bir kez daha kalbinden bu tür bir düşünce geçirirsen, seni peygamberlik defterinden silip atarım".
Adem (as) hakkında da şu hadise rivayet edilmiştir: "Onun küçük çocuklarından biri bedenine tırmanıp iniyor, biri ayağını kaburga kemiğine dayayarak onu merdiven gibi kullanıyor ve başına çıkıyordu. Sonra da aynı şekilde kaburga kemiklerine basarak aşağı iniyordu. O ise bunlar olurken dalgın dalgın yere bakıyor, tek ke-
lime etmediği gibi başını da kaldırmıyordu. Çocuklarından biri, 'Babacığım, sana yaptıklarını görmüyor musun? Azarlasan böyle yapmazlar5 dedi. Bunun üzerine Adem (ra) şöyle dedi:
Ey oğul, ben sizin görmediklerinizi gördüm, bilmediklerinizi bildim. Ben, bir defa öfkeyle haraket ettim, o yüzden de keramet yurdundan zillet yurduna, nimetler yurdundan çile yurduna indirildim. Bir hareket daha yaparak, bilmediğim musibetlere düçâr olmaktan korkuyorum". Başka bir rivayette ise şöyle dediği nakledilmiştir: "Allah Teala, dilimi tuttuğum sürece beni çıkardığı yurda geri koymayı taahhüt etti".
Ebu Muhammed Sehl (ra) şöyle demiştir: İnsanların yakini imandan payları, rıza makamındaki payları oranındadır. Rıza makamındaki payları ise, Allah Teala ile beraber yaşamaları mikdarı-na göredir". Atiyye, Ebu Said el-Hudri'den (ra) Allah Resulü'nün (sav) şöyle buyurduğunu nakletmiştir: "Allah Teala hüküm ve celali ile, rahatlık ve sevinci, rıza ve yakinde varederken tasa ve hüznü ise kuşku ve Öfkede var etmiş tir".
Mubah bir şeyi kınamamak ve Allah Teala'nın kazası sonucu gerçekleştiğinde ayıplamamak da rızanın gereklerindendir. Bütün işlerde Sâni' olan Hak Teala'ya şahit olmak ve O'mm yapısındaki güzelliği görmek gerekir. Akıl ve adetin makul gördüğü sınırdan çıkılmadıkça böyle davranmak yerinde olur.
Ariflerden bir zat, bunları Allah Teala'dan haya etme babında görürdü. Onlardan biri de şöyle demiştir: Bunlar, Allah Teala'ya karşı güzel ahlaka sarılmanın gereklerindendir. Kimi de bunları, Allah Teala'nın huzurunda takınılması gereken edeb kapsamında değerlendirmiştir. İş böyle olunca, aslen mubah kılınan şeyleri kınamak ve onları ayıplamak, Allah Teala karşısında kötü bir ahlak sergilemek ve O'nun huzurunda kötü davranmak olmaktadır.
Bunlardan daha ağırı, Allah Teala'dan utanmama babından değerlendirilmesidir. Bu da, "Hayasızlık, küfürdür" şeklindeki hadisin anlamlarından biri olarak değerlendirilebilir. Buradaki küfür, kusurlu görmek veya kınamak suretiyle nimete nankörlük etmek anlamındadır.
Allah Teala'nın lütuf ve şefkatinin eseri olarak verdiği bir nimet, benzeri bir nimetten eksik veya nimet verilen kimsenin arzu-
suna ters olabilir. Böyle bir durumda o nimeti ayıplı görmek veya kınamak, nimete küfür ve nimet sahibi olan Allah Teala'ya karşı hayasızlık olur. Çünkü O, nimetinden dolayı şükredilmesini emretmiştir. Şükrün mukabili ise nankörlük ve inkardır.
Bir kimse size yemek hazırlasa ve siz, o yemeği beğenmeseniz ya da eleştirseniz, hoş görülmeyen bir davranış sergilemiş olursunuz. Allah Teala da aynı şekilde nimetine kusur bulmanızı hoş görmez. Bu konu, Allah Teala'nın sıfatlarının anlamları kapsamına giren bir husustur.
Şu sözün muhtevasında da bu hususa işaret edilmektedir: "Rab-binizi en iyi bileniniz, kendisini en iyi bileninizdir". Çünkü mahlu-katla ilişkilerinizde nasıl sıfatlara sahip olduğunuzu gördüğünüzde, Hâlık ile ilişkinizdeki hallerinizi de daha iyi görebilirsiniz.
Rıza ehlinden bazıları varlıkları kusurlu bulan ve kınayan kimselerin davranışlarını, onların Yaratıcısı hakkında gıybette bulunmak olarak görmektedirler. Çünkü bütün şeyler, O'nun yapma ve yaratmasının eserleri, hikmetinin sonuçlan, ilminin tecellisi, tedbirinin yansıması ve kaderinin neticelerinden ibarettir.
Allah Teala, hüküm verenlerin en iyisi, rızık verenlerin en hayırlısı ve yaratıcıların en güzelidir. O'nun her şeyde büyük bir hikmeti ve her işte hünerli bir sanatı vardır. Siz bir sanat eserini ayıpladığınız ve tenkid ettiğiniz zaman, bu sözünüz onun asıl Sanat-kârı'na ulaşacaktır. Çünkü onu yapan ve hikmeti gereği ortaya çıkaran O'dur. Çünkü sanat da sonuç itibarıyla yaratılmış bir hünerdir. Allah Teala sanatı yaratmamış olsaydı, onun eserleri de yapılamazdı. Sanatın, sanatı ortaya çıkarma noktasında hiç bir rolü yoktur. O da Allah Teala'mn bir eseridir.
Vera ehli, Allah Teala'ya gıybette bulunmuş olmamak için hiçbir eseri kusurlu görüp tenkid etmezlerdi. Çünkü Allah Teala'dan razı olan bir kul, O'nun huzurunda edebini takınır, O'nun yurdunda O3na karşı çıkmaktan ve hükmüne itiraz etmekten haya eder.
Dünya yurdunun asıl Sahibi olan Hak Teala, hükmünde dilediğini yapar. Hüküm Sahibi, dilediği.şekilde hüküm verebilir. Kul ise, Rabbinin yaptığına razı, Hâkim-i Mutlak'm hükmüne teslim olmuştur. îsrailiyat kaynaklı haberler arasında şu hadise nakledilmiştir: "İsa (as), arkadaşlarından bir toplulukla, bir köpek leşinin
yanından geçmişlerdi. Burunlarını kapatarak, Üf, Üf, ne kadar iğrenç bir koku!' dediler. İsa (as) burnunu kapatmadı ve köpek için, 'Dişleri ne kadar da beyazmış' dedi".
O, bu sözüyle arkadaşlarını gıybetten sakındırmak ve eşyanın kusurlarını olduğu gibi bırakmak gerektiğini öğretmek istemiştir. Çünkü o, Allah Teala'nm yarattığını O'nun eseri olarak görüyor ve Allah Teala'ya bakışına göre elden geçirerek buna göre hüküm veriyordu.
Rivayete göre Allah Resulü (sav), hiç bir yemekte kusur bulmamıştır. Eğer iştahını çektiyse yemiş, çekmediğinde ise bırakmıştır. Enes b. Malik (ra) şöyle demiştir: Allah Resulü'ne (sav) on yıl hizmet ettim. Hiç kimse benim efendim gibi olamaz. O, bir gün dahi yaptığını bir şey için 'Şunu niçin yaptın?', yapmadığım bir şey için de, 'Keşke yapsaydın' dememiştir. Yine O, olmuş bir şey için, 'Keşke olmasaydı' veya olmamış bir şey için de, 'Keşke olsaydı' dememiştir. O, daima şöyle derdi: 'Takdir edilmişse, muhakkak olur [11] İşte ya-kini iman sahibi ve müşahedesi açık bir kulun sıfatı böyle olur.
Rıza makamının bu inceliklerini düşünen ve bunlara riayet eden kimseler, Allah Teala'nın katında mukarrebun makamına yükseltilmişlerdir. Bunları hafife almak ve ilgisiz kalmak ise, kalplerin kararak bozulmasına yol açar.
Bu hale düşen kalpler, muhabbet ve rızaya asla uygun olamazlar. Bu tür haller, itiraz ve Allah Teala'nın takdirinde seçicilik gibi yanılgılara sebebiyet verir. Bu da, O'nun huzurunda öne atılmak demektir. Şehrin de ifade ettiği gibi bu, kulun tedbire yönelmesidir. O şöyle demiştir: İnsanların tedbirleri, onları Allah T^ala'dan perdeler.
ı Bu konuda şöyle bir hadise anlatılmıştır: Bir müslüman, ariflerden biriyle yolculuğa çıkmıştı. Adam yolda bir şeyi kurcaladı ve onu, durduğu yerden oynatarak başka bir yere kaydırdı. Bunun üzerine arif zat, *Ne yaptın? Allah Teala'nın mülkünde, sünnet ve zaruret bulunmaksızın yeni bir şey ihdas ettin? Artık benim yanımda yolculuk etme. Bizler için bunlar dışında başka günahlar olmasa bile, bunlar yeter. Daha da ötesinde bunları hafife almak büyük günahtır" dedi'. Bundan daha da ağırı, sözkonusu günahlar şe| bebiyle tevbe ve istiğfarda bulunmaya gerek görmemektir.
Rıza-i İlahi peşinde koşanların amelleri, Allah yolunda mücajtiL ' rde edenlerin amellerinden kat kat fazla sayılır. Çünkü Allah yolun da cihad edenlerin amelleri, yediyüz katıyla sevaplandirilir. Rıza 1 arayanların amelleri ise, sayılamayacak kadar fazlasıyla ödüllendirilir. Allah Teala, bu meyanda şöyle buyurmuştur: "Allah, diledi-; ğine kat kat verir". (Bakara/261); "Allah da ona, kat kat fazlasıyla ödesin". (Bakara/245) Denildi ki: Bir hasene, iki milyon katıyla ödenebilir.Allah Teala buyurdu ki: "Mallarını Allah rızasını umarak ı'Vıi kendilerini sağlam tutmak için infak edenler, tepe üzerindeki bir bahçe gibidirler". (Bakara/265) Böyle bir bahçede, kaç başak ve da-ne bulunur? Elbette sayılamayacak kadar çok bulunur. İşte onlar, Allah Teala'nın haklarında, "Allah, dilediğine kat kat verir" (Bakara/261) buyurduğu kimselerdir. Bunlar, Allah Teala'dan razı olmuş kimselerdir. Çünkü onlar, Allah Teala'nın rızası için O'nun uğrunda karz-ı hasen vermiş kimselerdir. Allah Teala da, bunun karşılığını katlanyla vermeyi taahhüt etmiştir.
Allah Teala'nın hikmetini akleden kimse, O'nun hüküm verdiği hususlarda tam teslimiyet gösterir. Çünkü Allah Teala eşyayı, kendi tercihiyle varetmiş ve iradesiyle açığa çıkarmıştır. Takdir edilenler, bu sayede yapılır ve işlerin akıbeti de O'na döndürülür. Kul, arzuladığı şeyde nefsiyle, alışkanlığıyla ve akıl yoluyla bildiğiyle birlikte olamaz.
Ariflerden bir zat şöyle demiştir: Rıza makamı dışında her makamdan bir hale nail oldum. Ondan ancak, koklanacak kadarını gördüm. Buna rağmen bütün yaratılmışları cennete, beni cehhene-me koysa, bundan bile razı olurdum.
Derece bakımından onun üstünde bir arife de şöyle sorulmuştu: Allah Teala'dan rızada nihai noktaya ulaştın mı? Şu cevabı verdi: Nihai noktaya asla. Ama rızadan bir makama ulaşabildim. Öyle ki Allah Teala beni, cehennem üzerinde köprü kıldı da, insanlar benim üstümden cennete geçtiler. Sonra da, taksimi gereği insanlar yerine cehennemi benimle doldurdu. O'nun bu hükmünü sevdim vj^ taksiminden razı oldum.
Ruzbari'den şunu naklettiler: Ebu Abdullah b. el-Cela ed-Dı-meşki'ye falanın şöyle dediğini naklettim: Halkın O'na itaat edeceklerini bilsem, bedenimin makaslarla doğranmasını isterdim. 'Bunun anlamı nedir?' denildi. Ebu Abdullah şöyle dedi: Ey kişi! Eğer bu, insanlara şefkat ve nasihat babından ise maruf görürüm. Eğer tazim ve yüceltme babından ise maruf görmem. Ruzbari dedi ki: Dımeşki, bunu söyledikten sonra bayıldı.
İmran b. Husayn'm karnı su koplamıştı. Bu nedenle de otuz yıl boyunca sırtüstü yatmak zorunda kalmıştı. Bu kadar uzun bir süre ne oturabilmiş, ne de doğrulabilmişti. Hurma dallarından yapılmış yatağının altında bir delik delinmiş ve altına büyük küçük ab-destini yaptığı bir kap konmuştu. Bir defasında Mutarraf ve kardeşi Ala ziyaretine gelmişlerdi. Mutarraf onun bu halini görünce ağlamaya başladı.
İmran, 'Niçin ağlıyorsun?' diye sordu. O da, 'Seni bu sıkıntılı durumda gördüğüm için' dedi. İmran, 'Ağlama, Allah Teala'ya sevimli gelen, bana da sevimli gelir" dedi. Ardından şunu ekledi: Sana faydası dokunacak bir şey söyleyeyim, ancak bunu, ben ölünceye kadar kendine sakla. Melekler, beni ziyaret ediyorlar, onları hissediyorum. Bana selam veriyorlar, selamlarını işitiyorum.
îmran (ra), bu sözüyle başındaki bu musibetin bir ceza olmadığını göstermek istemiştir. Çünkü bu tür bir işaret, hayırda bir derece, bir rahmet ve bir imtihandan başka birşey değildir. Cezalar, bu tür ilahi işaretlerle beraber gelmez. Cezalarda, böyle tatlar ve kalpler için gaybi esintilerin güzel kokuları bulunmaz. İmran, Mutarraf üzüldüğü için, onu sevindirmek istemiştir.
Habib Teala'yı zikreden kul, o Tabib ile buluşmayı daha çok ister. Nitekim muhibbandan biri şöyle demiştir:
Ey zikriyle tedavi olduğumuz Habib,
En garip hastalıklara bile Seni tavsiye ederler.
Her kim gizlice tabib ararsa,
İşte o Tabib'le buluşma özlemiyle hastalanandır.
Habib'i arayan, koşar O'na,
Ehli O'nsuz cefa çekerken yakını da acı çeker. .
Aşığın derdi, tedavi edilecek bir dert değildir,
Onun tek çaresi, Habib ile buluşmadır.
Süveyd b. Şu'be'yi ziyarete gitmiştik. Yere yayılmış bir yatak örtüsü gördük. Altında birşey bulunduğunu sanmamıştık. Neden sonra onun altından göründü. Hanımı şöyle dedi: Ailem sana feda olsun. Sana yemek de yediremiyoruz, çorba da içiremiyoruz.
Bunun üzerine şöyle dedi: Yatalaklığım uzadı. -Ne kadar zamandır böyle olduğunu belirttikten sonra- Artık en cılız binek hayvanına bile yetişemez oldum. Çok zayıfladım. Ne yemek yiyebiliyor, ne de çorba içebiliyorum. Bunlardan geri kalmak, beni tırnak ucu kadar olsun mutsuz etmiyor.
Huzeyfe (ra) ölüm hastalığına yakalandığında şöyle demeye başlamıştı: İzzetin hakkı için, muhakkak ki Seni nasıl sevdiğimi biliyorsun. Ölümü iyice yaklaştığında ise şöyle demeye başladı: İşte Habib ihtiyaç üzerine geldi, nedametten kurtulamıyorum. Benzer bir hal, Ebu Hüreyre (ra) için de rivayet edilmiştir.
Sa'd (ra) Mekke'ye geldiği zaman gözleri görmez olmuştu. Halk, coşkuyla onun yanına geliyor ve her biri kendisi için dua etmesini istiyordu. O da, herbiri için ayrı ayrı dua ediyordu. O, duası kabul edilen bir şahsiyetti. Çünkü Allah Resulü (sav) duasının kabul edilmesi için Rabbine dua etmişti.
Abdullah b. Saib şöyle demiştir: Ben onun yanına henüz çocuk iken gitmiştim. Ona takdim edildiğimde beni tanıdı ve, 'Sen Mekke'nin kari'isin değil mi?' diye sordu. Ben de, 'Evet' dedim. Bir kıssa anlattım ve sonunda şöyle dedim: Ey amca, sen insanlar için dua ediyorsun, kendin için dua etsen de Allah Teala gözlerini tekrar açsa. Bunun üzerine tebessüm etti ve şöyle dedi: Ey oğul, Allah Tea-la'nm kazası, benim için gözümden daha hayırlıdır
Rıza ehlinden birinin, üç günlük çocuğu kaybolmuştu. Bir süre çocuktan bir haber çıkmadı. Bunun üzerine kendisine, 'Allah Teala'ya çocuğunu geri vermesi için niyazda bulunsan' denildi. O zat, 'Takdir ettiği bir hususta O'na itirazda bulunmam, benim için çocuğumun kaybolmasından daha ağır bir durumdur' dedi.
Abidlerden birinden de şu söz rivayet edilmiştir: Bir günah işlemiştim. Otuz yıldan beri onun için ağlıyorum. O zat, gerçekten de sözkonusu günahının tevbesi için gayret göstermekteydi. Bir gün, 'O günah neydi?' diye soruldu. Dedi ki: Bir defasında, olan bir şey için, "keşke böyle olmasaydı', demiştim. ;^ i
Selef-i Salih'ten bir zat ise şunu söylemiştir: Bedenimin makaslarla doğranması, Allah Teala'nm kazası için, 'Keşke böyle kaza bu-yurmasaydı' dememden daha iyidir.
Bişri-i Hafî'den de (ra) şunu naklettiler: Abadan'da bir adam gördüm. Bir musibet onu pârelemiş, göz bebekleri yanaklarına akmıştı. Bu halinde, Allah Teala'yı sürekli zikrediyor, O'na şükrünü eda etmeye çalışıyordu. Bu durumda iken, Allah aşkıyla bir nöbete tutuldu. Başını kucağıma koydum ve Allah Teala'ya onu iyileştirmesi için dua ve niyazda bulundum.
Az sonra ayıldı. Duamı işitmişti. Şöyle dedi: Benimle Rabbim arasına giren bu fuzuli kişi de kimdir? Rabbimin bana olan nimetine nasıl itiraz edebiliyor? Sonra başını kucağımdan uzaklaştırdı. Bişr (ra) daha sonra kendi kendine şunu söylemiştir: Bundan sonra musibet izleri taşıyan bir kulun nimette olduğunu bilerek, tak-dir-i ilahiye karşı çıkmamanın gerektiğine inandım.
Abdülvahid b. Zeyd'e, 'Şurada bir adam var. Elli yıl kullukta bulundu' denilmişti. Abdülvahid onu görmeye gitti ve 'Habibim bana seni haber verdi. O'na doyabildin mi?' Adam, 'Hayır1 dedi. Teki O'nu hissedebildin mi?' diye sordu. Adam, 'Hayır* dedi. 'O'ndan razı olabildin mi?' diye sorduğunda, adam yine, 'Hayır5 dedi. Abdülva-' hid, 'Senin bütün amelin oruç tutup namaz kılmak mı?' diye sordu. Adam, 'Evet' dedi. Bunun üzerine Abdülvahid şöyle dedi: Eğer senden çekinmesem, elli yıllık ibadetinin kusurlu olduğunu söylerdim.
Abdülvahid, bu sitemiyle şunu anlatmak istemişti: Elli yıllık ibadetin, seni Hak Teala'ya yaklaştırarak Mukarrebun zümresine dahil edememiş. Böyle olsaydı, kalbî amellerin sevabına da nail olurdun. Allah Teala, veli kullarına böyle yapar. Oysa sen, O'nun nezdinde ashab-ı yemin arasmdasm. Avamın amelleri, bedensel ibadetlerde artar. Kişi, kendinden daha üstün birileri olsa da makamında ihlaslı olabilir.
Şam ehlinin abidlerinden ve alimlerinden biri olan İbni Muhay-riz'den Allah Teala'ya muhalefet konusunda manası zor anlaşılır bir söz rivayet edilmiştir. Bu söz, tefsir edilse bile, dinleyenlerin ve mecliste bulunanların anlamaları yine de çok zor olacaktır. Sözün tefsiri de ayrı bir tefsire muhtaçtır. Onun sözü şudur: "Hepiniz, Allah Teala'ya kavuşacaksınız. Belki bazıları, O'nu yalanlamış olabi-
lir. Mesela sizden biri, parmağı altından olsa, onunla işaret edip dururken, parmağında felç olduğu zaman onu gizlemeye çalışacaktır." Altın, dünya süslerindendir. Allah Teala ise, dünyayı yerip kınamıştır. O'nun imtihanı ise ahiret ehlinin süsüdür. Allah Teala da ahireti övmüştür. Onun sözüne göre Alah Teala size dünya süsünü verdiği zaman onu gösterip övünmektesiniz. Ahiret süsü olan, musibet ve belaları verdiğinde ise, onlardan hoşlanmaz ve ayıplanmamak için gizlemeye çalışırsınız. O, dünya sevgisi, dünya süsüyle süslenme ve Allah'tan gelen musibetlerden hoşlanmama hallerini Allah Teala'yı yalanlama ve O'nun layık gördüğü sıfatı reddetme olarak görmüştür. Bunlar, zühd ve rıza babına giren hususlardır.
İnsanların kendisini ayıplamasından korkarak başına gelen fakirlik ve musibetleri gizleyen kimsenin bu davranışı ise, Allah Teala'ya imanın zayıflığı kapsamına girmektedir. Aynı şekilde zenginliğini Allah Teala'nın nimetini anma ve izhar etme niyeti olmaksızın gösterip duran kimse de, dünya sevgisinin güçlülüğü sebebiyle böyle davranmaktadır.
Ebu Süleyman ed-Darani şöyle demiştir: Sınırı olmayan üç makam vardır: Zühd, vera ve rıza. Oğlu Süleyman ise, babasının bu görüşüne karşı çıkmıştır. O da arif bir zat idi. Ulemadan bazıları, onu babasından daha ileri görürdü.
Onun oğlu Süleyman ise şöyle demiştir: Aksine, her hususta vera' ile hareket eden, vera'm zirvesine ulaşmış olur. Her hususta zühd gösteren, zühdün zirvesine ulaşmış olur. Her halinde Allah Teala'dan razı olan kimse de, rızanın doruğuna ulaşmış olur.
Rıza ehlinden birinin, kulluğu ikmal ve her konuda muhtaciye-tini gösterme maksadıyla, Allah Teala'dan dünya ve ahiret yararını niyaz etmesi, onun makamını zedelemez. Çünkü bunda da, Allah Teala'nın rızası ve yarattıklarının O'na muhtaç olması sebebiyle övülüp hamdedilmesi sözkonusudur.
Kul, bütün dileklerini, Rabbinden gelen nasibine havale edip sevgisi vasıtasıyla O'na yakınlaşmak ister ve O'nu masivaya tercih ederse, bu hali sebebiyle fazilet sahibi görülür. Çünkü o, kalbini Allah Teala'ya havale etmiş ve kaygısını O'nun üzerinde toplamıştır. Bu, rıza sahibinin marifetullah noktasındaki müşahedesi kadar olur. Bu ise, mukarrebunun makamı ve halinin gereğidir. Zira onunhallerinden herhangi birinde ameli ilmine göre sorulur. Bütün ömründe işlediği ameller de, yine ulaştığı ilimlere göre sorgulanır.
Üsttaki usulü iyi Öğrenin. Bu, sufilerin izledikleri yoldur. Selefin arifleri de o usul üzere amel etmişlerdir. Herhangi birinin karşı çıkması onlara asla zarar vermezdi.
Kulun duası, Efendisi'ni yüceltmek ve O'nu övmek için olup kendisini anmak ve başkalarını unutmak için değilse bunda hiçbir sakınca yoktur. Çünkü Allah Teala, sıfatı gereği bunu vacip kılmıştır. Bu tür istek ve duada bulunmak kul üzerine farz kılınmıştır. Böyle yapan kul da, kendi lehine olanlardan çok kendine farz kılınanlarla uğraşmış olur. Bu ise, çok daha faziletli olup muhibbanm makamıdır. Bu, sürekli Allah Teala'nm şahitliğini yerine getirme makamıdır. Daha önce belirttiğimiz gibi o da, amel ettiği andaki ilminin gerektirdiği amelde bulunma halinin kapsamına girer.
Alimler, şu üç makamdan hangisinin daha üstün olduğu hususunda ihtilafa düşmüşlerdir:
İlki, Allah Teala'ya kavuşma arzusu ile ölümü arzulayan kulun makamıdır.
ikincisi, Rabbine hizmet ve O'nun yolunda çaba sarfetmek için yaşamayı isteyen kulun makamıdır.
Üçüncüsü ise, 'Hiçbirini tercih etmiyor, Rabbimin benim için razı olduğuna rıza gösteriyorum. Beni ister ebediyete kadar yaşatsın, isterse yarın canımı alsın' diyen kulun makamıdır.
Alimler, bu üçü hakkında bir arifin hakemliğine başvurdular. O da şöyle dedi: Rıza sahibi olan, en faziletlileridir. Çünkü o, fuzuli istek bakımından en az olandır.
İtiraz ve tercihte bulunmayı terketmeye dair söylediklerimiz de bunu teyid etmektedir. Çünkü kul, dünya yurduna veya ahiret yurduna kendi tercihi olmaksızın girmektedir. Dolayısıyla dünyadan çıkışı da, girişi gibi tercihi olmaksızın gerçekleşecektir. Ayrıca rıza makamı, şevk ve Özlem makamından daha üstündür.
Fazilet bakımından ölümü isteyen ikinci sırada gelir. Çünkü o, Allah Teala'ya kavuşma özlemiyle ölümü arzu etmektedir. Bu da, muhabbette bir makam ve hayata önem vermeme noktasında mühim bir derecedir. Bir hadiste Allah Resulü'nün de (sav) şöyle buyurduğu rivayet edilmiştir:
"Kim Allah Teala'ya kavuşmayı arzu ederse, Allah Teala da onunla kavuşmayı ister".[12]
Allah Teala'ya ve dinine hizmet için yaşamak isteyen kimse de fazilet sahibi görülür. Ancak onun makamı, üçüncü sırada gelir. Onun makamı, ümidin kuvveti ve günahtan korunma noktasında hüsnü zannı ihtiva etmektedir.
Bu kimse için de belli bir aşinalık ve Allah Teala'ya yakınlık ihtimali gözlenir. Dolayısıyla makamı ona güzel gelir, nefsi sükunet bulur ve günleri kısalır. Allah Resulü (sav) şöyle buyurmuştur: "Müminlerin iman bakımından en faziletlisi -müminlerin iman bakımından en mükemmeli- ömrü uzun, ameli güzel olandır". Çünkü ameller, imanın gerekleridir. İmanın gerçeği de, onun söz ve amel olmasıdır. Bunların ötesinde ise, sahibinin sevinip gıpta edebileceği ve övgüyle anılabileceği başka bir makam yoktur. Zira bunlar dışında, nefsi tatmin için uzun süre yaşama arzusu sözkonusu olur.
Nefis, bu yolun yolcusu olan zayıf kimselere meyledebilir. Bunun sonucunda da, onda bir hastalık gizlenebilir. Bu hastalık, nefs ve onun arzuları için daha uzun süreli yaşama isteğidir. Nefs, hayatı sevme tabiatıyla yaratılmış olup tul-i emeli ve tabiatı gereği ölümden nefret eder.
Sonra da, kendisinin Allah Teala ve O'na taat için yaşamak istediği vehmine kapılabilir. Bu, ancak gerçek zühdün ortaya çıkartabileceği gizli şehvettir. Bu üçüncü yolda da ancak arif, zahid ve sürekli yakini müşahede eden bir kul fazilet sahibi sayılır. Şahsi sıfatı ve hevası sebebiyle hastalıklı olan kimseye ise, ne bir makamda, ne de bir yolda itibar edilmez.
Bir gün Vüheyb b. el-Verd, Süfyan-ı Sevri ve Yusuf b. Esbat bi-raraya gelmişlerdi. Sevri dedi ki: Geçmişte ani ölümden hoşlanmazdım. Bugün ise, şurada ölmüş olmayı istiyorum. Yusuf, 'Niçin?' diye sordu. Süfyan, 'Fitneden endişe ettiğim için' dedi. Yusuf şöyle dedi: Ama ben, uzun süre yaşamayı mekruh görmüyorum. Sevri, 'Ölümü niçin hoş görmüyorsun?' diye sordu. O da, 'Belki bir güne rastlarım da, o gün tevbe edip salih bir amel işlerim, diye' dedi.
Bir ara, Vüheyb'e, 'Sen ne diyorsun?' diye soruldu. O da şunu söyledi: Ben hiçbirini tercih etmiyor, Allah Teala'nm istediğini istiyorum. Bunun üzerine Sevri, onun alnını Öptü ve şöyle dedi: Kabe'nin Rabbi'nin hakkı için, işte ruhaniyet! O, bu ifadesi ile ruhanilerin makamını kasdetmişti. Ruhaniler, ruh ve reyhan ehli olan yakın kılınmış insanlardır. Onlar, muhabbet ve rıza ehlidirler. Tıpkı Allah Teala'nın buyurduğu gibi: "Ona ruh/rahatlık ve reyhan/ güzel rızık vardır". (Vakıa/89) Yani onlar, Allah Teala'nın yakınında esen meltemden koklayacak ve Allah Teala'nın sevgisinden rızıklanacaklardır.
Allah Teala, ashab-ı yemin için her türlü darlık ve belada bir kurtuluş bulunduğunu haber vermiştir. Mukarrebun ise, daha üstün olanlardır. Dolayısıyla onlar için de her türlü belada bir rahatlık vardır. Bunun sebebi de onların Karib olan Allah Teala'yı müşahede etmeleridir. Allah Teala'ya her yakınlıkta Habib'in yakınlığından dolayı bir reyhan/güzel rızık mevcuttur. Onlar, işte bu sebeple yücelmiş ve daha üstün tutulmuşlardır.
Sufîlerden bir zat şöyle demiştir: Arifin eşyadaki sırrı, kuyunun içindeki su gibi belli bir makam tutmaz. Oradan çıkartıldığında ise açığa çıkar.
Allah Teala'dan razı olan kimse, O'nun zemmettiğini zemmedip, mekruh gördüğünü mekruh görür. Bu, onun rızasını zedelemez. Rabbine muvafık davranmasından dolayı fiillerinde ihsan sahibi sayılır. Eğer halinden razı olmazsa, din ve ahireti bakımından kayba uğrar. Dünya malının çokluğunu, onu biriktirmeyi ve toplamayı mekruh görürse, rızasına halel gelmez. Çünkü o. bu davranışıyla zühdün hakikatine ermiştir. O, bu hallerinin tamamında ilme uygun davranmış sayılır.
Allah Teala, kulunun hükümlerini en iyi bilendir. O, kullarına herkesten daha sahipleniri ve onu halkın tamamından daha çok müşahede edicidir. En yüce misal O'nundur. Buna bağlı olarak da hükümlerine şahit olur, emrini çiğneyen kullarıniizemmeder, ilmini iradesiyle tatbik eder ve yasağını ihlal eden asilere de Zatı'nın adalet ve hikmeti gereği buğzeder.
O, veren ele şahit olur, infak edenleri över, iradesini onları muvaffak kılacak şekilde devam ettirir, kendinden bir kerem ve lütuf olarak amel ehlinin şükürlerini kabul eder. O'ndan razı olanlar da, O'nun verdiği hükümlere uygun davranır ve çizdiği yolda O'na tabi
olurlar. Takdirinde O'na teslimiyet gösterirler. Onlar, Allah Teala hakkında ilim sahibi, O'nun tedbirine razı, vazettiği şeriatı uygulayan, Resulü'ne (sav) uyan, Rabbi'nin zemmettiğini zemmeden, sırf kendi yararını gözetmeksizin O'nun övdüklerini öven kimselerdir.
Acıları ve musibetleri, Allah Teala'nın lütfettiği nimetler olarak gören rıza ehlinin, bunları anlatması ve başkalarına bildirmesi, hallerini zedelemez. Kalpleri, kazaların acısından dolayı sızlanıp serzenişte bulunmadıkça ve öfke göstermedikçe rızaları zedelenmez.
Rıza makamının başı sabırdır. Sonra kanaat gelir. Ardından sırayla zühd, muhabbet ve tevekkül gelir. Buna göre rıza, tevekkül sahibinin halidir. Tevekkül de, rızanın makamıdır. Fudayl b. Iyaz şöyle demiştir: Gerçek rıza; Allah Teala'm vermesi ve engellemesinin kulun gözünde eşit olmasıdır. Başka biri de şöyle demiştir: Kişinin kalbi, varlıkta ve yoklukta, sağlıkta ve hastalıkta değişmezse rıza göstermiş olur.
Süfyan-ı Sevri (ra) şöyle demiştir: Allah Teala'nın engellemesi de bir tür vermedir. Çünkü O, yokluk ve cimrilik olmaksızın engeller. O'nun engellemesi, güzel tercihi ve bakışıdır. Durum, aynen ifade ettiği gibidir. Çünkü engellemenin hakikati, ancak yanında bir şeyiniz bulunan kimse için olabilir. O kimse size engel olarak vermekten imtina edebilir. Ya da sizi hakettiğiniz bir şeyden mahrum edebilir.
Ama haketmediğiniz veya yanında size ait bir şeyiniz bulunmayan kimsenin engelleme ve mahrum etmesinden sözedilemez. Çünkü bunu takdir eden Allah Teala, herşeyin yaratıcısı, ilk defa ortaya çıkarıcısı ve ortaya çıkardıklarının tek Maliki'dir. O, yarattığı için dilediğini seçme hakkına sahiptir. Yarattıklarından hiçbirinin ise, seçme veya O'nun hükmünü paylaşma hakkı yoktur.
O, hiçbir varlığı hükmüne ortak etmez. Kul, hiç bir şey değilken, herşeyi seçip tercih eden O'dur. Bu da, O'nun farklı takdirlerine göre verdiğidir. O'nun verme fiili, çeşitli hükümlere, acı-tatlı birçok tedbire, şefkat ve zorlama, darhk-bolluk gibi tasarruflarına bağlıdır. Kimi, insan nefsine uygun ve yumuşak iken, kimi de onun arzu ettiğinin aksinedir.
Allah Teala'nın verdiği hükümlere sabretmek, müminlerin makamıdır. Bunlara rıza göstermek ise, yakini iman sahiplerinin makamıdır. 'Yakin sahibi bir kavim için, Allah Teala'dan daha güzel hüküm veren var mıdır? Allah hükmedinceye kadar sabret! O, hüküm verenlerin en iyisidir1.
Rıza, yakini iman makamları, muhibbanm halleri ve tevekkül ehlinin müşahedeleri arasındadır. O, Allah Teala'nın bütün fiillerine dahildir. Çünkü bu fiillerin tamamı, O'nun kazasının sebepleridir. O'nun mülkünde, ancak O'nun takdir ve kaza ettiği olabilir. Allah Teala'yı layıkıyla bilen ariflere düşen; O'nun kazasına rıza göstermektir.
Bundan sonra ilmin tafsilatı ve hükümlerin tertibi gelmektedir, iyilik ve birr türünden olanları emretmiş ve mendup görmüştür. Kul da, bunlara rıza göstermiş, fiilen ve seri olarak onları sevmiştir. Bunlar sebebiyle de Allah Teala'ya şükretmek farz olmuştur.
Kötülük ve şer türünden olanları ise yasaklamış ve bunları işleyenleri azapla tehdit etmiştir. Kula düşen, adalet ve takdir bakımından Allah Teala'ya ve O'nun hükümlerine rıza göstermek, her işi hüküm ve hikmet olarak Rabbi'ne havale etmektir. O, kötülüklere karşı sabırlı olmalı, onlara yaklaşmaman ve bunları yapmayı kendine bir haksızlık olarak görüp bunlar neticesinde gelecek azaba razı olmalıdır.
Zira o, bu günahları bizzat kazanarak ve rıza göstererek kendi uzuvlarıyla işlemiştir. En büyük delil, hiç kuşkusuz Allah Tea-la'nmdır. Kulun ise hiçbir özür ve bahanesi yoktur. O, Allah Tea-la'nm iradesine rıza göstermelidir. Ama O, eğer dilerse rahmet ve kereminin bir göstergesi olarak kulunun günahını affedebilir.
Ya da dilerse, adaleti ve hakkaniyeti gereği cezalandırabilir. Bu konudaki hitab-ı ilahinin özü, kazanın kötüsüne irade ve fiil olarak ancak Allah Teala'nın kendi Zatı'ndan rıza göstermesidir. Kul buna, kendinden değil Allah Teala'dan geldiğini bilerek rıza göstermelidir. Çünkü yakini iman sahipleri ve muhabbet ehli, iyiliği emredip kötülükten sakındırma görevini asla ihmal etmezler.
Onlar, masiyetlerin inkar edilerek, dille ve kalple mekruh görülmesi gereğini de inkar etmezler. Çünkü iman, bunu farz kılmış, şeriat da bunu getirmiştir. Allah Teala da onları mekruh görmüştür. Yakini iman sahiplerine düşen de; O'nun mekruh gördüklerini mekruh görüp sevdiklerini sevmektir.
Yakin makamı, imanın farz kıldıklarını düşürmediği gibi tevhidi müşahede de, Resul'ün (sav) getirdiği şeriatı ve O'na uyma mesuliyetini iptal etmez. Kim bunun aksini iddia ederse, Allah Teala'ya ve Resulü'ne (sav) iftira etmiş, yakin sahiplerini ve muhabbet ehlini karalamış olur.
Allah Teala'nın dünyadan ve masiyetlerden razı olan bir kavmi zemmedişini görmüyor musunuz? O, öne geçenlerden geride kalmaya rıza gösteren bu kavim hakkında şöyle buyurmuştur: "Dünya hayatına razı olup onunla huzur bulanlar". (Yunus/7) Allah Teala, bu tercihlerinden dolayı onları kınayarak şöyle buyurmuştur: "Ahirete inanmayanların kalpleri ona kansın, ondan hoşlansınlar ve işledikleri suçları işlemeğe devam etsinler diye". (En'am/113) Allah Teala, geride kalanlarla (=kadmlarla) birlikte kalmaya rıza göstermelerinden dolayı onları şöyle nitelemiştir: "Kalpleri mühürlenmiştir. Onlar artık anlayamazlar". (Tevbe/87)
Günahlara ve çirkinliklere, Allah Teala'dan veya başkasından geldiğini düşünerek rıza gösteren, onlar için istekte bulunan, dostluk kuran ve onlar için başkalarına yardımcı olan, ya da bunun İlahi Rıza ile ödüllendirilen Rıza makamına dahi olduğunu veya Allah Teala tarafından anlatılıp övülen rıza ehlinin hallerinden olduğunu iddia eden kimseler de, Allah Teala'nın zemmettiği o kavimle beraberdirler. Nitekim bir hadiste Allah Resulü (sav) şöyle buyurmaktadır: "Kötülüğe rehberlik eden, onu yapan gibidir". Ibni Me-sud da (ra) 'Kul, münkerden kaçtığı halde, onu yapanın günahı kadar günah kazanabilir1 demişti. 'Bu nasıl olur?' diye soruldu. O da şöyle dedi: Münkeri anlatır ve ona rıza gösterir.
Bir hadis-i şerifte Allah Resulü'nün (sav) şöyle buyurduğu rivayet edilmiştir: "Eğer bir kul doğuda bir adam öldürmüş, batıda başka biri de bu cinayete rıza göstermiş ise, onun cinayetine ortak olmuş olur". Bu hususta Allah Resulü'nden (sav) mürsel yolla rivayet edilen hasen bir hadis de şöyledir: "Din bakımından kendinden üst-tekine, dünya bakımından da kendinden alttakine bakan kimseyi Allah Teala sabreden ve şükreden olarak yazar. Dinde kendinden alttakine, dünyada ise üsttekine bakan kimseyi ise sabreden ve şükreden olarak yazmaz".[13]
Sonrakiler arasında ortaya çıkan, ilim ve yakini imandan yoksun bir takım boş kimseler rıza konusunda hata ederek, kendilerinden kaynaklanan her türlü masiyet ve günahı rıza kapsamına sokmuşlardır. Bunlar, rızanın tafsilatından habersiz ve tevil ilmini anlamaktan uzak kimselerdir. Rıza halinden uzak, Kitab'm müte-şabih ayetlerine tabi olan bu kimseler, fitne maksadıyla sözde ve fİ-ilde bidata yönelmişlerdir. Bunlar, vakitleri heba olmuş ve başkalarının vakitlerini de bu tür boş fikirlerle heba etmiş kimselerdir. Alimler nezdinde, iddialarının batıllığı, yanlışlığına delil aratmayacak kadar açıktır. Batıl ve boş fikirlerle meşgul olmak da, boştur.
Rıza, ancak Allah Teala'nm emir ve yasaklarına aykırı ve masiyet olmayan hususlar için geçerli bir haldir. Mesela mallarda eksilme, dünyevi bakımdan zararda olma, evlat ve ailede kayba uğrama gibi kişiye ağır gelen ve hoş görülmeyen hallerde geçerlidir. Aynı şekilde, Allah Teaia tarafından cezalandırılmayan ve azap tehdidi bulunmayan, suç ve günahlardan uzak uhrevi ameller de rıza olabilir.
Batıla yönelmiş biri, cimriliğini, insanlara yardımcı olmaya düşkün olmayışını ve harcamalarım gerekçe göstererek, ya da dünyevi işlerinin genişliğim ve fakirliğini bahane ederek, bunların kendisini sadaka vermekten ve sahip oldukları konusunda zühd ile davranmaktan alıkoyduğunu söyleyebilir. Ama kendisinin, Allah Teala'nm takdir ettiğine çok az itirazda bulunduğunu, bunun da kendine mahsus bir rıza makamı olduğunu iddia edebilir.
Bütün bunlar, heva sahibi bir eğlence düşkününün boş laflarından ibarettir. O, insanları kandıran biridir. Onun temennileri, şeytanın hile ve aldatmalarından ibarettir. Çünkü rıza; fakirlik ve sıkıntıyı tercihe engel olmaz. Rıza sahibi de, zühdün faziletini ve onun sıfatlarını nasıl olduğunu bilir.
Rıza sahibi, nimetin çokluğunu ve onun artmasını hoş görmediği için mala sıkı sıkı sarılmayı ve mal bakımından genişlemeyi asla tavsiye etmez. Çünkü rıza, kulu teşvik edildiği şeyden alıkoyup kendisine hoş görülmeye şeyi yapmaya sevketmez. Bunun aksini söylemek, nefsin bahanesi ve insanların dilinden kurtulmak için onları kandırmaktan öte gitmez. Ama Malik'i olan Allah Teala nezdinde ne bahanesi, ne de kurtuluşu sözkonusudur.
Yukarıda anlattıklarımızın özü şudur: Rıza, ancak sabır ve şükrün güzel görüldüğü şeyler hususunda olabilir. Çünkü rıza, şükür ve sabır makamlarının üstünde bir makamdır. O, sabreden ve şük-redenlerin yapacakları ziyade bir ameldir.
Eğer kul, dinen eksik, dünya bakımından fazla ise ve bu haline rıza gösteriyorsa, bu haline gösterdiği rıza, amellerinin en kötüsünü oluşturur. Çünkü bu, emr-i ilahiye aykırı bir durumdur. Allah Teala buyurdu ki: "Allah'tan korkun ve O'nun için vesile arayın". (Maide/35); "Onların en yakınları da Rableri'ne daha yakın olmak için vesile ararlar", fîsra/57); "Rabbiniz'den bir mağfirete koşuşun". (Hadid/21); "Rabbinizden bir mağfiret için yarışın". (Bakara/268)
Allah Teala bu hususta da şöyle buyurmuştur: "Bu konuda rekabet edenler, rekabet etsinler". (Mutaffifun/26);"îşte onlar, hayır işlerinde yarışırlar ve onlar hayır için önde giderler". (Mü'mi-nun/61) Görüldüğü gibi Allah Teala, hayırda yarışmayı ve öne geçmeyi teşvik etmiş, geri kalmayı ve engelleri bahane göstererek yerinde saymayı ise kınamıştır. Müminlerin yolu da da budur. Yakin sahiplerinin makamları da bunda yer alırlar.
Seri es-Sekati'nin pazarı terkederek dünya hakkında zühde yönelmesinin sebebi, 'Elhamdü lillah' sözüydü. O, pazarda yangın çıktığı kendisine haber verildiği zaman, bu musibet sebebiyle pazara dönmesi istenirken söylediği hamd sözü sebebiyle ticareti ter-ketmiştir.
Gecenin bir yarısında sokağa çıktığı sırada bir toplulukla karşılaşmış ve onlar, 'Ey Ebu Hasan, birçok insanın dükkanı yandı, ama seninki yanmadı' demişlerdi. Bunun üzerine, Rabbi'ne hamdetti. Sonra biraz düşündü ve kendi kendine şöyle dedi: Ben, nasıl kendi malımın kurtulup diğer mümin kardeşlerimin mallarının yanması sebebiyle 'Elhamdü lillah' derim. Ardından dükkanındaki aletleri, bu sözüne kefaret olması için tasadduk etti. Sonra da pazarı terketti.
Allah Teala da, bu fiili sebebiyle onun şükrünü kabul etti ve dünyada zühd sahibi olmasını kolaylaştırdı. Onu muhabbet makamına yükseltti Rızayı terketmesi, onu rızaya sevketmişti. Seri es-Sekati'nin şöyle dediğini duydum: Öyle bir söz söyledim ki, tam otuz yıl ondan dolayı istiğfarda bulundum. Kasdettiği söz, 'Elhamdü lillah'idi.
Bir hadis-i şerifte Allah Resulü'nün (sav) şöyle buyurduğu rivayet edilmiştir: "Müslümanların işlerine önem vermeyen, onlardan değildir". Meşhur bir hadis ise şöyledir: "İman bağlarının en sağlamı; Allah için sevmek, O'nun için buğzetmektir".[14]Görüldüğü gibi Allah Resulü (sav) bunu, imanın en sağlam kulpu olarak takdim etmiştir. Çünkü iman, buna dayanmaktadır. Şeytan, bu bağı çözemez. İman bağını çözemediği gibi bu bağ üzerinde de hiçbir güce sahip değildir. Çünkü Allah Teala, bu bağ ile onun arasına durur.
Allah Teala, böyle bir imanı kulunun kalbine yazdıktan sonra, ruhunda da ebedileştirmeyi üstüne almıştır. Allah için sevmede, dostluk, can, mal, fiil ve sözle yardımcı olmak vardır. Allah için buğzetmede ise, bunların aksi mevcuttur. Bidatçı, günahkar, fasık, zalim ve saldırgan kimselere buğzetme sözkonusudur. Bunlarla dost olmamak ve kendilerine yardımcı olmamak müminlere farz kılınmıştır.
İşte bu nedenle, Allah dostlarıyla dost olup, O'nun düşmanlarına düşman olmak imanın en sağlam bağlarından biri sayılmıştır. Çünkü şeytanın tasallutu ve arzularınızın etkisiyle masiyet işleyebilirce Rabbiniz'e karşı gelebilirsiniz. Buna rağmen, günahkârlara buğzedip onlarla bu günahları sebebiyle dost olmamanız ve işledikleri suçlar sebebiyle onları sevmemeniz gerekir.
Şeytan, nefsiniz üzerindeki etkisi dışında iman bağınız üzerinde yetki sahibi kılınmamıştır. Allah korkunuz ve murakabeniz noktasında yetkili kılınmasına rağmen iman bağınızı sarsma hususunda hiçbir yetkisi yoktur. O, haramları helal kılma, onları güzel görme, onlara inanma, rıza gösterme ve tevbeyi terketme konularında sizin üzerinizde yetki ve nüfuz sahibi değildir. Ama bunlara teşebbüs etme konusunda yetkili kılınmıştır.
Eğer diğerlerine de yetkili kılınmış olsaydı, fasıkları sever, onlarla dostluk kurar, fısklarmda yardımcı olur, işledikleri haramları helal kılar veya onlara rıza göstererek öyle olduğuna inanırdınız. Bu durumda da, gündüzün geceden sıyrılıp çıktığı gibi imanınız da sizi terkedip giderdi. Bunun azında da çoğunda da, böyle olamazsınız. Çünkü sözkonusu bağlar, imanın dayandığı bağlardır. .Bunlar tek bir daire içinde yeralan hususlardır. Allah Teala'nm şu buyruğunu işitmediniz mi? "Müminler, müminleri bırakarak kafirleri dost edinmesinler". (Al-i İmran/28)
Böyle yapanlar, Allah Teala'dan hiçbir hayır elde edemezler. Allah Teala'nm şu buyruğunu işitmez misiniz? "Yahudileri ve hıristi-yanları dostlar edinmeyin. Onlar, birbirlerinin dostlarıdır. Sizden kim onları dost edinirse, o onlardandır". (Maide/51); "Müminler, müminleri bırakarak kafirleri dost edinmesinler". (Al-i İmran/28); "Allah Teala'ya, aleyhinize olacak açık bir delil mi vermek istiyorsunuz?". (Nisa/144) Yoksa Allah, sizleri de onları da cehennemde
toplar.
Yine O, bu konuda şöyle buyurmuştur: "Muhakkak ki zalimler, birbirlerinin dostlarıdır. Allah da, takva sahiplerinin dostudur". (Casiye/19) Başka bir ayette ise şöyle buyurmaktadır: "İşte kazandıkları günahlar sebebiyle zalimlerin bir kısmını bir kısmına böyle dost ederiz". (En'am/129) Ardından da şöyle buyurmuştur: "Kim de müminlerin yolundan başka bir yola uyarsa, onu döndüğü yolda bı-rakar ve cehenneme sokarız". (Nisa/115)
Bir hadiste de Allah Resulü'nün (sav) şöyle buyurduğu rivayet edilmiştir: "Allah Teala, her müminden bütün münafıklara buğze-deceğine dair bir söz almıştır. Yine O, her münafıktan da, bütün müminlere buğzedeceğine dair söz almıştır". Meşhur bir hadiste ise Allah Resulü'nün (sav) şöyle buyurduğu nakledilir: "Kişi sevdiği ile beraberdir ve onun için Allah Teala'dan beklediği vardır"[15]Başka bir hadis-i şerif ise şöyledir; "Kim bir topluluğu sever ve dünyada onlarla dost olursa, Kıyamet günü onlarla beraber gelir".
Allah Resulü'nün (sav), "İman bağlarının en sağlamı, Allah için sevmek, O'nun için buğzetmektir" hadisinin gizli bir anlamı da şudur: Müminler sizi sevmeli, münafıklar da size buğzetmelidirler. Bu, sizin iman bağınızın sağlamlığının da alameti olur. Çünkü "Allah için sevme" ifadesi, münafıkları, -Sizin onlara buğzettiğiniz gibi- onların da size buğzetmeleri anlamına gelir. Yani müminlere sevimli olmalısınız ki sizi sevsinler. Münafıklara da buğz etmelisiniz ki, sizden soğuyup buğzetsinler. Bu da, onlara meyletmemek ve sürekli öğütte bulunmakla olabilir. Bu tür davranmak, sizin imanmızın gücüne ve Allah için hiçkimsenin kınamasına aldırmayışmıza delalet eder. Allah Teala da kendi sevdiği ve kendini seven kullarını böyle vasfetmiştir. Bu, uzlaşmaktan ve nifaktan sakınmanızı, vera' ve ihlasa yaklaşmanızı sağlar. Böyle davrandığınızda, münafıkları öfkelendirip size kızmalarını sağlarsınız.
Bu anlamda Allah Teala şöyle buyurmuştur: "Kafirlere karşı şiddetli, kendi aralarında merhametlidirler". (Feth/29) Yani müminlere karşı alçakgönüllü, kafirlere karşı ise izzet sahibidirler. Allah Teala, Resulü'ne de (sav) bu anlamda şöyle emretmiştir: "Ey müminler, kafirlerden size yakın bulunanlarla savaşın, sizde bir sertlik bulsunlar". (Tevbe/123)
İsa'dan (as) da bu hususta şöyle bir söz rivayet edilmiştir: 'Allah Teala buyurdu ki: 'Kullarımın Bana en sevimlileri, seher vakitlerinde Beni zikredenleri ve Beni günahkârlara buğzettirenleridir". Yani, onlara buğz gösteren ve onları kızdıracak derecede hoşnutsuzluğu açıkça ifade edenlerdir. Onlar kendisine buğzettiğinde, Allah Teala da onlara buğze de çektir. Böylelikle Allah Teala'yı onlara buğzettirmiş olacaktır. Bu da, onların buğz e dilmelerine ve gazaba uğramalarına yol açacaktır.
Süfyan-ı Sevri şöyle derdi: "Bir kimsenin komşularına şirin göründüğünü gördüğünüzde, onun münafık olduğunu bilin". Ka'bü'l-Ahbar, Şam ulemasından olan Ebu İdris el-Havlani'ye, 'Halk nez-dinde nasıl görülüyorsun?' diye sordu. O da, 'Beni seviyor ve değer veriyorlar1 dedi. Bunun üzerine Ka'b, 'Öyleyse Tevrat beni doğrulamıyor3 dedi. el-Havlani, 'Tevrat'ta ne yazıyor ki?' diye sordu. O şu cevabı verdi: 'Tevrat'ta şunu görüyorum: Alim kimse, komşuları tarafından sevilmez".
Müridandan biri şöyle demişti: Marifet ehlinden birine şunu dedim: Ben, Allah Teala'dan çok gafil, O'nun rızasına koşmada çok zayıfım. Bana öyle bir şey tavsiye et ki, onunla kaçırdıklarımı telafi edebileyim. Bana şöyle dedi: Ey kardeşim, eğer Allah dostlarına sevimli görünmeyi, onların gorüllerine girmeyi başarabilirsen bunu yap. Belki onlar seni severler. Çünkü Allah Teala, dostlarının kalplerine günde yetmiş kez bakar. Allah Teala'nın asla nazar' etmeyeceği kimselerden olduğuna göre, belki sevdikleri için onların kalplerinde seni görür ve sana dünya ve ahiret saadeti kazandırır.
Allah Teala'nın, sıddıkların ve şehitlerin kalplerine doğrudan aktığı söylenmiştir. Sonra bir topluluğun kalplerinde başka bir topluluğun kalplerine, diğer bir topluluğun kalplerinde başka iki topluluğun kalplerine bakar.
Bize göre, dinin azimetlerinden ve vera' ehlinin yolunun özelliklerinden biri de, Allah Teala'nın düşmanlarına buğzetmek, bidatçıla-ra ve zalimlere öfkelenmek suretiyle onların da size buğzedip kızmalarını sağlamaktır. Böylelikle Allah Teala'ya bir yakınlık kurabilirsiniz. Bunun mukabilinde, Allah dostlarını sevmeniz ve onlar tarafından sevilmeniz de, Allah dostluğunun sebeplerinden sayılmıştır.
Allah Resulü'nün (sav) şöyle dua ettiği rivayet edilmiştir: "Alla-hım, bir günahkar benim üzerimde hak sahibi olmasın ki kalbim ona sevgi duymasın". Emirlerden biri Ebu Hüreyre'ye bin dinar ve on elbise göndermişti. O, bunları geri gönderdi ve şöyle dedi: 'Ben onun malını kabul edecek değilim. Çünkü o, malı helal haram demeden toplar ve haksız yere sarfeder.
Allah Resulü (sav) buyurdu ki: "Günahkarın hediyesini ona geri verin de, yaptıklarını tasvip ettiğinizi düşünmesin". Malınızı bunda zühd göstererek azaltın. Bu, dinin en büyük kapılarından biridir. Günahkarlara meyletmek ve onlarla kaynaşmak ise, dünyanın en büyük kapılarmdandır. Bu şekilde ehli dünyanın hayatları düzelir ve onlar için selamet sözkonusu olur.
"Allah için sevip O'nun için buğzetme' esasının bir anlamı da bu yöndedir. Bu anlam biraz kapalı olmasına rağmen açıklandığı zaman, oldukça açık ve kesin olarak ortaya çıkmaktadır. Ahiret uleması, bu anlamı gayet iyi bilirler. Buna göre, kim fasıklar tarafından sevilmek ve güvenilmek ister, başına işler gelme endişesiyle zalimlere tabi oluşunu açıkça ifade ederse, onun bu tavırları nifakın önemli alametlerinden ikisi olur.
Nitekim Allah Teala bu meyanda şöyle buyurmuştur: "Başka bir takım insanlar da bulacaksınız ki, hem sizlerden, hem de kendi toplumlarından emin olmak isterler. Ama ne zaman fitneye gö-türülseler, baş aşağı edilip (fitnenin) içine atılırlar". (Nisa/91) O'nun şu buyruğu ise, ikinci anlama delalet etmektedir: "Kalplerinde hastalık bulunanların, 'Bize bir felaket gelmesinden korkuyoruz' diyerek onların arasına koştuklarını görürsün". (Maide/52)
Kalplerinde hastalık bulunan münafıklar, inkar edenleri gizlice desteklemekte ve müminlere, yapılacak savaşta kafirlerin muzaffer çıkmasından endişe ettiklerini söylemektedirler. Ancak Allah Teala onları yalanlayarak şöyle buyurmuştur: "Umulur ki Allah bir fetih ya da kendi katından bir emir getirir de onlar, içlerinde gizlediklerine pişman olurlar". (Maide/52)
Müminlerden ve ehli sünnetten olup Allah Teala'yı seven kimseler, münafıklar ve bidat ehli hakkında endişeli olmalı ve Allah Teala'yı gazaba sevketmekten korkmalıdırlar. Müminlerin yardımına koşan kimseler, imanlarının nifaktan arınmış olabilmesi ve yollarının dosdoğru kalabilmesi için zalimlerle kaynaşmaktan ve onlara uymaktan uzak durmalıdırlar.
Allah Teala, düşmanlarını sevenleri iman dairesinden çıkartmıştır. Allah düşmanlarına buğzedenlerin imanlarını ise sağlam kılmış ve yakin ile teyid etmiştir. O, bu meyanda şöyle buyurmuştur: "Allah'a ve ahiret gününe inanan bir milletin, babaları, oğulları, kardeşleri, yahut akrabaları da olsa Allah'a ve Resulü'ne düşman olanlarla dostluk ettiğini göremezsin". (Mücadele/22)
Bir takım cahiller ise, rızanın kendisinden veya başkasından kaynaklanan masiyetlerle de olabileceğini iddia etmişlerdir. Onlar, bu noktada günahları ibadet ve taatlardan ayırmamış, onları ibadet sayarak eşit görmüşlerdir. Kuşkusuz bu iddiada, peygamberlerin getirdikleri şeriatlerin tahribi, Allah Teala'mn helal-haram ve emir-yasak türünden indirdiği bütün hükümlerin iptali sözkonusu-dur. Allah Resulü (sav) bir hadisinde şöyle buyurmaktadır: "Bulunduğu yer bakımdan insanların en kötüsü, bir müminin günahına bakarak onun hasenatını terkedendir". Ulemadan bir zat ise şöyle demiştir: Alimlerin şaz/ender hükümlerini sırtlanan kimse, çok büyük bir şer sırtlanmış tır.
: Dini muamelelerde güzel ahlakın bir ifadesi de, salih amel işlediğinizde, 'Ey Rabbim, bu ameli Sen yaptırdın, Senin güç vermen, muktedir kılman ve muvaffak kılman sayesinde Sana taatte bulundum. Çünkü benim uzuvlarım, senin neferlerindir. Bir günah işlediğimde ise, kendi kendime zulmetmiş, nevam ve şehvetim sebebiyle uzuvlarım bu suça irtikap etmiştir, bunlar benim sıfatlarım-dır* demenizdir. Ardından da bu günahı, O'nun irade ve takdirinin
bir eseri olarak yaptığınıza inanmanız gerekir. Böylelikle her iki halde de, Rabbinizin rızasına uygun hareket etmiş olursunuz.
Her iki durumda da, söz ve niyetle O'nu razı etmeye çalışmış olursunuz. Sonuç olarak da, iyi işlerinizde kendinizle övünmeyip günahlarınızda da, nefsinizi mahkum etmek ve zulmünüzü itiraf etmek suretiyle Allah Teala'nm rızasını mucip harekette bulunmuş olursunuz. Bu tür bir müşahede, cahil kimseye çok ağır gelir.
O, bir iyilik yaptığında kendini görüp, kendi güç ve iktidarına bakar. Kibiri sebebiyle de helak olur. Yaptığı amel de, övünmesi yüzünden boşa gider. Bir günah işlediğinde ise, günahını itiraf ile nefsine zulmettiğini ikrar etmez. Böyle birinin tevbesi sahih olmadığı gibi, Allah Teala'nm ondan rızası da sözkonusu olmaz. Bu tür dalalet müşahedelerinden Allah'a sığınırız.
Ebu Muhammed Sehi (ra) şöyle demişti: Kul, salih bir amel işlediğinde, (Ey Rabbim, bu ameli bana Sen yaptırdın' derse, Allah Teala onun şükrünü kabul ederek, 'O ameli sen yaptın' buyurur. Ama kul, kendine bakarak, 'Bu ameli ben ifa ettim' derse, o zaman Allah Teala, 'Hayır, sana Ben yaptırdım' buyurur. Bir günah işlediğinde ise, 'Bunu Sen takdir ettin, ben de istedim' derse, Allah Teala, 'Sen kendine zulmettin, şehvet ve arzunun tesiriyle masiyette bulundun' buyurur. Eğer kul, 'Ben, kendime zulmettim ve cehaletim sonucu Sana karşı geldim' derse, Allah Teala ondan haya ederek, 'Aksine onu Ben takdir edip kaza büyürdüm, nefsine zulmetmeni itiraf etmenden Ötürü de onu bağışladım' buyurur.
Amel ehlinin adabı ve ilim ehlinin müşahedesi işte böyle davranmayı gerektirir. Bu, Allah Teala'nm şu kudsi hadisteki buyruğunun kapsamına girmektedir: "Rabbinizi en iyi bileniniz, kendi nefsini en iyi bileninizdir". Adem oğlu da, aynı şekilde muameleye girdiği kimseden, kusuru itiraf ve tevazu bekler. Bu, Allah Teala'nm şu buyruğundaki anlamlardan da biridir: "Ve diğerleri de günahlarını itiraf ettiler, iyi işle kötü işi birbirine karıştırdılar". (Tev-be/102) Denildi ki: Burada murad edilen, kötü fiilden sonra yapılan itiraftır. Çünkü sözkonusu kötü amel, ayette belirtilmiştir. İyi amel ise, itiraftan sonra olandır.
Allah Resulü'nün (sav) daha önce naklettiğimiz şu hadisinden çıkartılacak dört güzel husus vardır: "Din bakımından kendindenüsttekine, dünya bakımından da kendinden alttakine bakan kimseyi Allah Teala sabreden ve şükreden olarak yazar. Dininde kendinden alttakine, dünyada ise üsttekine bakan kimseyi ise sabreden ve şükreden olarak yazmaz".[16]Kul, bu hadis üzerinde iyice düşündüğü zaman bu dört hususu görebilir:
Öncelikle bu dört hususa sahip olanları görür. Gözü ve aklıyla öncekilerin izledikleri yola bakar ve kendisinden dünyevi bakımdan üstte olanları gördüğü zaman, halinden dolayı Allah'a şükrederek, O'nun takdir ettiği rızka kanaat eder. Böylelikle de, kanaat ettiği şeyi bilmesi ve fazla malın kendisinden uzaklaştırılması yönündeki ilahi iradeye rıza göstermesi sebebiyle sabır ve şükür sahibi olur. Çünkü Kıyamet günü hesabın uzamasından kurtulmuş olur.
Dini bakımdan kendinde üstte birini gördüğü zaman, ona yetişmeye çalışır ve onunla yarışır. Çünkü buna teşvik edilmiştir. Bu hali, kendisi için hayır işleme ve salih amellerde bulunma yönünde bir teşvik ve özendirme unsuru olur. Bu durumda kazanacağı şeylerin en basiti, nefsine kızması ve kusurundan dolayı ona buğ-zetmesi olur.
Daha sonra diğer iki duruma, tersinden bakar. Burada da, kendinden alttaki ihtiyaç ve musibet sahiplerini görerek kendini üstün kıldığı ve himaye ettiği için Rabbine hamdeder. Kendisine olan nimeti ve yeterliği sebebiyle O'na şükreder.
Din bakımından kendinden aşağıda bulunan günahkâr, fasık, zalim, ehli bidat ve dalalet kimselere baktığı zaman da, Allah Tea-la'nm kendisi üzerindeki lütuf ve rahmetinden dolayı O'na hamdü senada bulunur. İslammın güzelliği ve onların imtihanından muhafaza edilmesi sebebiyle Rabbine şükreder. Böylelikle yine şükür ve sabır ehli arasındaki yerini almış olur.
Kul için, Allah Teala'nın kendisine bahşettiği akıl ve basiret sayesinde bu tabakalardaki kimselere karşı izlemesi gereken dört muamele vardır. O, bu hususta Allah Resulü'nün (sav) şu sözünü gözetmelidir:
"Ancak iki kimseye haset edilebilir: Bir adama ki Allah ona hikmet vermiştir ve o, bu hikmeti insanlara yayar ve öğretir. Bir adama ki, Allah ona mal vermiştir ve o, bu malı Hakk yolunda tüketmekle görevlendirilmiştir"[17]
Bu hadisin başka bir lafzı ise şöyledir: "Ve bir adama ki, Allah Teala ona Kur'an'ı nasip etmiştir ve o, gece gündüz onun gereğini ifa eder". Bunları gören kişi şöyle der: Eğer Allah, bunlara verdiğini bana verseydi, ben de onun yaptığını yapardım. Görüldüğü gibi müslüman, hayır işlerinde ileri gidenlere haset etmeye Özendirilmiş ve bu noktada hased edenler, fazilet sahibi sayılmıştır. Çünkü Allah Teala, hayır işlerinde rekabeti mendup görmüştür.
Bu şekilde hayır işlerinden dolayı hasette bulunan kimse, bu hareketiyle rıza makamında bir sevap kazanmış olur. Böyle kimselere gıpta etmek ve onlar gibi olmayı istemek de sevaptır. Ama bu hususları altüst eden, işlerin sonlarını düşünmeyen, gaflet ve cehaletin esiri olan kimseler, dünyevi bakımdan kendilerinin üstünde yeralan zenginlere gıpta eder, onların yerinde olmak isterler.
Onların bu bakışları da, Allah Teala'nın kendilerine bahşettiği nimetleri küçümsemelerine, kendileri için takdir edilmiş kısmeti hafife almalarına yol açar. Böyleleri, dini bakımdan da, kendilerinden aşağı derecelerde bulunan avama bakar, kusurlu hallerini hoş görür ve bunu da kendilerine bahane yaparak, hayır işlerinde yarışmayı tercih etmezler. Böyleleri, kibir ve gurura kapılarak kendi hallerini üstün görüp başkalarının yapamadığı şeyleri kendilerinin yaptığı düşüncesiyle nefislerini temize çıkarabilirler.
Bu tür kimseler, sabırsız ve nimete karşı nankör olarak yazılırlar. Çünkü nimete şükran duyma erdemini yitirmişlerdir. Bunlar, ne şükür, ne de sabır ehlidirler. Bu sıfatlar, genel olarak münafıkların sıfatlarıdır. Bu makam da, helak ehlinin makamıdır. Zira sabır ve şükür, müminlerin sıfatlarıdır.
Yaşadığımız şu belde de (Bağdat), benzer sıfatlarla tanınmıştır. Allah Teala, yardımcı olsun. Nitekim, Abdullah b. el-Mübarek'ten şunu nakletmişlerdir: O, 'Doğuyu da batıyı da dolaştım. Bağdat'tan daha beter bir belde görmedim' demişti, 'Neden ey Ebu Abdurrah-man?' diye soruldu. Dedi ki: 'Burası, nimetin hor görüldüğü, günahların basite alındığı bir beldedir.
Yine onunla ilgili olarak şunu anlatmışlardır: "O, Horasan'a gittiği zaman, 'Bağdat halkını nasıl görüyorsun?' diye sordular. Dedi ki: Orada kızgın zabıta, hırslı tüccar ve şaşkın karilerden başkasını görmedim. Hatta denilir ki, İbni Mübarek, Bağdat'tan Mekke'ye gittiği güne kadar, orada kaldığı her gün için bir dinar sadaka vermiştir. Bana da, onaltı dinar tasadduk ettiği söylenmişti.
Şafii (ra) ise, Bağdat'ı dünyaya benzetmiş ve şöyle demiştir: 'Bütün dünya bir çöl, Bağdat onun şehridir'. Yunus b. Abdül-A'la'dan şu bilgi nakledilmiştir: Şafii (ra) bana şöyle demişti: Ey Yunus, Bağdat'ı gördün mü? Ben de, 'Hayır' dedim. Bunun üzerine bana şöyle dedi: Öyleyse ne dünyayı, ne de insanları görmüş sayılmazsın,
Irak'ı yerenler hayli kalabalıktır. Bunlar arasında, Ömer b. Ab-dülaziz ve Ka'bül Ahbar da bulunur. Ömer'in (ra) azatlı bir kölesine şöyle dediği rivayet edilmiştir: Nerede yaşıyorsun? O da İrak'ta' dedi. Ömer (ra) adama sitem ederek şöyle dedi: Orada ne yapıyorsun? Bana ulaşan bir habere göre, Irak'ta yaşayan herkese, beladan bir yoldaş musallat edilirmiş. Ka'b da bir gün Irak'tan sözet-miş ve şöyle demişti: Şerrin onda dokuzu oradadır. Müzmin hastalıklar da oradadır.
Çirkinliklerin bol, günahın çok işlendiği bir beldede yaşayan kimse, orada sıkılıp bir türlü huzur bulamaz. Allah Teala'ya yönelerek hüsn-ü iradesi ile kendisini oradan çıkartmasını niyaz eder. Şiddetli geçim sıkıntısı ve gerçek hayır sahiplerinin azlığı sebebiyle oradan çıkma güç ve imkanını bulamayan kimse, eğer buna bir türlü yol bulamıyor ve dinini orada sağlıklı bir şekilde yaşayabili-yorsa, Allah Teala'nın lütfü ile, O'nun katında mazur görülür.
Onun bu hali; yerinden memnun ve huzur duyan, haline rıza gösterip hevasma uyan ve dünya malı ile fitnenin sebeplerine sarılarak orada kalan kimselere göre af ve kurtuluşa daha yakındır.
Allah Teala buyurdu ki: "Peki Allah Teala'nın arzı geniş değil miydi, orada hicret etseydiniz?". (Nisa/97) Bu ayetin tefsirinde şöyle denilmiştir: Günah işlenen bir beldede iseniz, oradan başka bir yere göçünüz. Başka bir tefsirde ise, şöyle denmiştir: Kişi, çirkinlik ve günahları işleyenlerin, dindarlardan daha zayıf ve az olduğu bir beldede yaşıyor, ancak bunu yadırgamıyorsa, oradan çıkması farz olur.
Allah Teala, zayıf düşürülmüş bir topluluğun özürleri ve onların durumlarını affa havale etmesi hakkında şöyle buyurmuştur: "Zayıf erkekler, kadınlar ve çocuklar hariç". (Nisa/98) Onlar derler ki: "Rabbimiz, bizi şu halkı zalim şehirden çıkar". (Nisa/75) Allah Teala, onların genel hükmünü ve istisnai hallerini beyan ederek şöyle buyurmuştur: "Yalnız hiçbir çareye gücü yetmeyen ve hicret için yol bulamayan... hariç. Çünkü Allah Teala'nın, bunları affetmesi umulur". (Nisa/98-99) Dolayısıyla hevanın tamamından korunma gayesiyle bu tür bir vaziyete rıza göstermek sahih olmaz.
Rızanın başı kanaattir. Marifet ehlinden bir zat şöyle demiştir: Kul, evinin kapısına dünya ehlinin arzu ettikleri servet ve nimet namına herşey gelse ve kendisine sunulsa, o da onlara bakmayıp haline kanaat ederek kapısını kapatsa bile tam olarak kanaatkar
olmaz.
Günahtan korunmak, Allah Teala'dan razı olan kulun halidir. Bu, rahmetin açık şeklidir. Rahmet, Allah Teala'dan razı olma yolunun başıdır. O, bu hususta şöyle buyurmuştur: "Muhakkak ki nefsj kötülüğü emredendir. Ancak Rabbimin rahmet ettikleri hariç". (Yusuf753); "Bugün, Allah Teala'nın rahmet ettiği dışında O'nun emrinden koruyacak güç yoktur". (Hud/43)
Allah Teala'nın kuluna lütfedeceği ismet yani günahtan muhafaza etme nimeti, O'nun rahmetinin de delilidir. Rahmet ise, kulu muhabbet makamına dahil eder. Bu, Allah Teala tarafından sevilenlerin rahmetidir. Muhabbet de kulu rıza makamına yükseltir. Böylelikle muhabbet, Mahbub'un şahitliğinden doğan makamı olur. Rıza da, kalan bütün davranışlarındaki hali olur. Rıza Kitabı da burada sona ermiş oldu. [18]
Yakin makamlarının dokuzuncusu, Muhabbet makamıdır. Muhabbet, ariflerin makamlarının en yükseğidir. O; Allah Teala'nın ihlas-lı kullarını tercih edişidir. İlahi lütfün son noktası da budur. Yüce Allah buyurdu ki: "Allah onları sever, onlar da Allah Teala'yı severler". (Maide/54); "Bu, Allah Teala'nın dilediklerine bahşettiği lütfu-dur". (Cum'a/4) Bu haber, mübtedası ile anlam bakımından bitişik-
tir. Çünkü Allah Teala, seven kulları, onlara olan lütfü ile vasfet-miş ve bu ikisi arasına başka bir şey koymamıştır. Bu da, sevilen kulların övgüyle vasfedilişidir.
Allah Resulü'nün (sav) şöyle buyurduğu rivayet edilmiştir: "Allah Teala, sevdiğine ateş ile azap edecek değildir". [19] Allah Teala da, Resulü'nün (sav) bu sözünü tasdik edip O'na muhabbet iddiasında bulunanların sözlerinin boş olduğunu bildirerek şöyle buyurmuştur: "De ki: O halde niçin Allah günahlarınızdan dolayı size azap ediyor? Hayır! Siz de O'nun yarattıklarından birer insansınız". (Maide/18)
Zeyd b. Eşlem dedi ki: Allah Teala kulunu sever. Hatta sevgisi o dereceye varır ki ona, 'Dilediğini yap, seni bağışladım' buyurur. İsmail b. Eban, Enes b. Malik'ten (ra) Allah Resulü'nün (sav) şöyle buyurduğunu rivayet etmiştir: "Allah Teala bir kulunu sevdiği zaman, işlediği günah ona zarar vermez. Günahından tevbe eden, hiç günahı olmayan gibidir. Daha sonra şu ayet-i kerimeyi okudu: "Muhakkak ki Allah çok tevbe edenleri sever ve çok temizlenenleri sever". [20]
Allah Teala, muhabbeti için günahların bağışlanmasını şart koşmuştur. Bunu da şu ayet-i kerimede görmekteyiz: "Ki Allah sizi sevsin ve günahlarınızı bağışlasın". (Al-i İmran/31) Allah Teala'ya inanan her mümin, O'nu sever. Ama O'na olan sevgi ve muhabbeti, imanı, müşahedesinin açıklığı ve Mahbub'un herhangi bir sıfatta ona tecellisi oranındadır.
Bunun delili de, onların tevhide icabetleri, O'nun emir ve yasaklarına bağlı kalmaları ve hükmü O'na teslim etmeleridir. Bundan sonra tevhidin müşahedeleri, emir ve yasaklara bağlılığın devamı ve hükümleri O'na teslimde farklı derecelere sahip olurlar. Bu da ancak, muhabbetten kaynaklanır.
Allah Teala'yı sevenler, kısımlarına göre farklılaşabilirler. Alt derecelerdeki biri de Allah Teala'nm sevgisinden mahrum kalmayabilir. Tıpkı marifet sahibinin, marifetten geri kalmadığı gibi. Hiçbir büyük de, kendini tevbeden müstağni göremez. Bütün ilimlere vakıf olsa dahi bu durum değişmez.
Çünkü Allah Teala müminleri, Zatı'na aşırı sevgi ile vasfetmiş ve şöyle buyurmuştur: "İman edenler ise en çok Allah Teala'yı severler". (Bakara/165) Ayette geçen (Eşedd=daha çok' kelimesi, onların muhabbet bakımından farklı derecelerde oluşlarına delalet eder. Çünkü 'Eşedd' kelimesi, bu anlamı ihtiva etmektedir. Allah Teala, 'Şedîd=çok' buyurmuştur.
Allah Teala'yı sevme babında kullanılan bu hitap, "Allah katında en değerliniz, en takvalı olanmızdır" (Hucurat/13) buyruğuna benzer. Bu ikinci ayet de, müminlerin takvalarındaki farklılaşmaya orantılı olarak değerli oluş bakımından da farklı derecelerde olduklarını göstermektedir. Allah Teala, bu buyruğunda da, 'Değerli takva sahipleri' ifadesini kullanmamıştır.
Allah Resulü (sav) bir hadisinde şöyle buyurmuştur: "Allah Teala dünyayı, sevdiğine de, sevmediğine de verir. îmanı ise, sadece sevdiklerine verir".[21] Müminler, Allah sevgisi noktasında farklı derecelere sahiptirler. Bu farklılığın sebebi, marifet ve müşahede bakımından farklı seviyelerde bulunmalarıdır.
Allah Resulü (sav) Allah sevgisini imanın şartlarından biri olarak görmüş ve şöyle buyurmuştur: "Sizden biri Allah ve Resulü, kendisine diğerlerinden daha sevimli gelmedikçe iman etmiş olmaz"[22]
Bu hadisten daha açık ve kesin ifade taşıyan bir hadis-i şerif de şöyledir: "Allah'a yemin olsun ki bir kul Ben kendisine ailesinden, malından ve bütün insanlardan daha sevimli gelmedikçe iman etmiş olmaz".[23] Başka bir rivayette, 'Kendi canından' ifadesi yeraltı aktadır.
Allah Resulü (sav) vazettiği bütün hükümlerde Allah sevgisini emretmiş ve şöyle buyurmuştur: "Size verdiği nimetlerden dolayı Allah Teala'yı sevin. Allah Teala'yı sevmeniz sebebiyle de beni sevin"[24]
Bu emir, Allah sevgisinin farziyetinin delilidir. Müminler, Allah Teala'nm lütufları bakımından farklı derecelere sahip olsalar da,bu lütufların en büyüğü Marifetullah yani Allah Teala'yı layıkıyla bilmektir. Allah sevgisinin en üstünü ise, müşahededen doğan sevgidir.
Allah Teala'yı seven muhibban, muhabbetin farklı mertebelerine sahiptirler. Bu mertebelerden bazıları, diğerlerinden üsttedir. Onlar arasında Allah Teala'yı en çok sevenler, O'nun ahlakına en çok sarılanlardır. O'nun ahlakının esasları ise, ilim, hilim, af, güzel davranış ve halkın kusurlarını örtmek ve benzerleridir.
O'nun sıfatlarının manalarını en iyi bilenler; sıfatları noktasında O'nunla mücadeleden en çok kaçınan ve O'nu en çok sevenlerdir. Onlar, kibir, övünç, övülmeyi sevme, zenginlik, ululuk ve zikredilmek isteme gibi sıfatlara meylederek O'na şirk koşmaktan uzak dururlar.
Bunların ardından, Allah Resulü'nü (sav) en çok sevenler gelir. Çünkü O, Habib Teala'nm habibi, O'nun eserlerinin takipçisi ve ahlakına en çok benzemeye çalışandır.
Rivayet edilir ki: "Bir adam O'na gelerek, 'Ey Allah Resulü, seni seviyorum' demişti. Bunun üzerine Allah Resulü (sav), 'Fakirliğe hazır ol' buyurdu. Adam, 'Allah Teala'yı d& seviyorum' deyince, O 'Öyleyse imtihana hazır ol' buyurdu".
Bu ikisi arasındaki fark şudur: Musibetlerle imtihan etmek, Allah Tfeala'nın ahlakmdandır. O, kullarını imtihan ederek seçendir. Dolayısıyla adam Allah Teala'yı sevdiğini söyleyince, ahlakı üzerinde sabırlı olması için O'nun kendisini imtihan edeceğini haber vermiştir. Nitekim Allah Teala da şöyle buyurmuştur: "Rabbin için sabret". (Müddessir/7) Yani O'nun hükümlerine ve imtihan için verdiği musibetlere sabret.
Fakirlik ise Allah Resulü'nün (sav) sıfatlarındandır. Dolayısıyla adam, Allah Resulü'nü sevdiğini söylediği zaman, kendi sıfatlarına uymasını ve izlerini sürmesini tavsiye etmiştir. O, bir hadisinde şöyle buyurmaktadır: "Allahım, beni fakir olarak dirilt, fakir olarak canımı al ve beni fakirlerin arasında hasret".56
Muhabbetin alametlerinden biri de, Habib Teala'yı çok zikretmektir. Zikrullah, aynı zamanda Allah Teala'nm kuluna duyduğu sevginin de delilidir. Bu, kullarına olan lütuflarmın en büyüklerin-
56. Tirmizî, ZühdZühd/37; İbni Mâce, Zühd/7.
dendir. Bir hadiste de Allah Resulü'nün (sav) şöyle buyurduğu riva-Vet edilmektedir: "Allah Teala'nm her gün için bir sadakası vardır ve onu yarattıklarına lütfeder". O'nun bir kuluna sadaka ile lütfetmesi, ona zikrini ilham etmesinden daha faziletlidir.
Süfyan, Malik b. Mu'avvel'den şunu nakletmiştir: "Allah Resu-lü'ne (sav), 'Hangi amel daha faziletlidir?' diye soruldu. Buyurdu ki: 'Haramlardan uzak durmak ve ağzının sürekli zikrullah ile ıslak kalması" [25] O, Allah sevgisini emrettiği gibi, Allah Teala'yı çok zikretmeyi de emretmiştir". Çünkü Allah Teala'yı zikretmek, muhabbetin gereklerindendir. Başka bir hadiste ise şöyle buyurduğu rivayet edilmiştir: "Allah Teala'yı o kadar çok zikret ki, senin için 'deli'desinler". [26]
Başka bir hadiste ise Allah Resulü'nün (sav) şöyle buyurduğu rivayet edilmiştir: "Allah Teala'yı o kadar çok zikredin ki, münafıklar, 'Sizler riyakârsınız' desinler".
Ebu Mesleme el-Medeni, babası kanalıyla dedesinden şu hadisi nakletmiştir: "Bir gün Allah Resulü (sav) bize Küba mescidine geldi. Uzun bir konuşma yaptı. Hadisin sonunda şöyle buyurdu: 'Kim, Allah Teala için tevazuda bulunursa Allah Teala onu yükseltir. Kim de büyüklük taslarsa, onu alçaltır. Kim Allah Teala'yı çok zikrederse, Allah da onu sever [27]
Allah Resulü (sav), zikredenlerin Öne geçen ferdler olduğunu haber vermiş ve onları günahın kaldırılması ve zikrin yükseltilmesi bakımından peygamberlerin derecesine yükseltmiştir.
O'nun şu hadisinde de zikir, Allah sevgisinin icaplarından biri olarak takdim edilmiştir: "Yürüyün, ferdler geçtiler1. Bunun üzerine, 'Ferdler kimdir?' diye soruldu. Allah Resulü (sav) şöyle buyurdu: 'Allah Teala'yı çok zikredenlerdir. Allah Teala, zikirleri sebebiyle onların günah yüklerini kaldırmıştır. Onlar Kıyamet günü hafiflemiş olarak gelirler". [28]
Muhabbetin en büyük alametlerinden biri ise, Allah Teala'ya O'nu görerek kavuşmak, ahiret yurdu ve yakınlık makamında keşifte bulunabilmektir. Bu da ölüme duyulan özlemdir.
Çünkü ölüm, Allah Teala'ya kavuşmanın anahtarı ve O'nu bizzat görme makamına girmenin kapısıdır. Bir hadiste de Allah Re-sulü'nün (sav) şöyle buyurduğu rivayet edilmektedir: "Kim Allah'a kavuşmak isterse, Allah da ona kavuşmak ister"[29] Huzeyfe (ra) Ölüm anında şöyle demişti: "Habibim, ihtiyaç üzerine geldi, bense nedametten kurtulamıyorum".
Selef-i Salih'ten bir zat şöyle demiştir: Allah Teala için, kulunda O'na kavuşma isteğinden sonra çok secde etmek kadar sevimli bir haslet yoktur. Görüldüğü gibi Allah sevgisi daima öne çıkarılmaktadır.
Allah Teala, kulunun sıdkınm hakikatini isbat etmesi için Kendi yolunda savaşmasını şart koşmuştur. O, sevdiğinin Kendi yolunda savaşmasını istediğini haber vererek şöyle buyurmuştur: "Muhakkak ki Allah, Kendi yolunda kurşunla kaynatılmış binalar gibi saf tutarak savaşanları sever". (Saf/4)
Bundan önce de, onlara ikrar telkin ederek şöyle buyurmuştur: 'Tapmadığınız şeyleri niçin söylersiniz?" (Saf/2) Çünkü onlar, Allah Teala'yı sevdiklerini söylemişlerdi. O da bunun üzerine, sevgilerini sınamak için savaşı farz kılmıştır.
O'nun sevgisinin alametlerinden biri de, sevdiğinin malını ve canını istemesidir. O, bu meyanda şöyle buyurmaktadır: "Onlar Allah yolunda savaşırlar, öldürürler ve öldürülürler". (Tevbe/111)
Ebu Bekir'in (ra), Ömer'e (ra) vasiyetinde şu söz yer almaktadır: "Hak ağırdır. Ağırlığıyla birlikte de, hoştur. Batıl ise hafiftir. Hafif-ligiyle beraber de tiksindiricidir. Eğer vasiyetimi iyi muhafaza edersen, hiçbir gayb sana ölümden daha sevimli gelmez, ölüm sana ulaşacaktır. Eğer vasiyetimi zayi edersen, hiçbir gayb sana ölümden daha soğuk gelmeyecektir, ama onu etkisiz kılamazsın".
Sevri ve Bişr b. el-Hars şöyle derlerdi: "Kuşkuda olan dışında hiç kimse ölümü çirkin görmez". Gerçek de onların ifade ettikleri gibidir. Çünkü seven kimse, hiçbir şartta sevdiğine kavuşmayı çirkin görmez.
Sevginin bu şekli, ancak Allah Teala'yı bütün kalbiyle seven muhibbana mahsustur. Böyle bir sevgiye ulaşan kimseyi ise Rabbızler Kalp, uzaklığın doğurduğu özlemle çile çeker, bir an önce sevdiğine kavuşmak ister.
Rivayet edilir ki: Ebu Huzeyfe b. Utbe b. Zum'a, azatlısı Salim'i evlendirdiği zaman bütün Kureyş onu kınamış ve, 'Kureyş'in iffetli hanımlarından birini, bir köleyle mi nikahladın?' demişlerdi. O da şu karşığılı vermişti: 'Vallahi, onu onunla nikahladım. Ve biliyorum ki o köle, o hanımdan daha hayırlıdır*.
Bu söz, Kureyşliler'in ağrına gitti. Ona şöyle dediler: 'Biri kölen, biri kızkardeşin, bunu nasıl yaparsın?' O da şu karşılığı verdi: 'Ben, Allah Resulü'nün (sav) şöyle buyurduğunu işittim: 'Allah Teala'yı bütün kalbiyle seven bir adama bakmak isteyen Salim'e baksın". Bu hadisten çıkartılacak bir anlam da, bazı müminlerin Allah Teala'yı kalplerinin bir kısmıyla sevdikleridir. Onlar, kalplerinin yalnız bir kısmını O'na adayanlardır. Bunların kalplerinde başka sevgilerin de yeri vardır.
Allah Teala'yı bütün kalpleriyle seven müminler, O'nu bütün masivaya tercih ederler. İşte bunlar, Allah Teala'nm saf ve halis kullarıdır. Bunlar için Allah Teala'dan başka ma'bud yoktur. O'ndan başka hiçbir ilah yoktur.
Yine aynı hadiste şuna delalet edilmektedir: Müminler, Allah sevgisi noktasında değişik makamlar üzeredirler. Bu da, ilahi sıfatların müşahedelerinin derecelerine göre belirlenir. Bazı kalpler, bütünüyle müşahede ederken, bazıları kısmen müşahede ederler.
Nu'ayman her günah işlediğinde Allah Resulü'ne (sav) getirilirdi. Yine bir defasında suç işlediği için O'na getirilmiş, Allah Resulü (sav) de ona had cezası uygulamıştı. Bunun üzerine, mecliste bulunan biri onu lanetleyerek, 'Allah Resulü'ne (sav) ne kadar da çok getiriliyor5 dedi. Bunun üzerine Allah Resulü (sav), 'Böyle deme, muhakkak ki o da, Allah Teala'yı seviyor buyurdu". Görüldüğü gibi Allah Resulü (sav) o günahkârı, işlediği suçlara rağmen Allah sevgisi dairesinden çıkartmamıştır.
Ariflerden bir zat şöyle demiştir: İman kalbin dışında, yani yürekte olduğu zaman mümin Allah Teala'yı orta derecede sever, iman kalbin içine girdiği zaman, onda bulunan siyah noktaya yerleşmiş olur ki bu durumda Allah Teala'yı en yüksek derecede sever. B muhabbetine bakılır:
Eğer Allah Teala'yı bütün heva ve arzularına tercih ediyorsa, Allah sevgisi kulun nevasına galip gelir ve muhabbetullah olur. Bu, kulun herşeyden dolayı Allah Teala'yı sevnıesidir. Böylesi bir kul, Allah Teala'ya hakkıyla iman ettiği gibi, O'nu hakkıyla seven kuldur. Eğer kalbinizi bu dereceden aşağıda görüyorsunuz, sevgiden nasibiniz o kadardır.
Muhabbetin en açık alameti, Mahbub Teala'yı kalbin bütün hazinelerine tercih etmektir. Bu yüzden de Allah Teala nıuhibbam tercih etmekle vasfetmiştir. Arifler de, onları bu şekilde nitelemişlerdir. Allah Teala muhibbam vasfederken şöyle buyurmuştur: "Kendilerine hicret edenleri severler ve onlara verilen (ganimetlerden dolayı yüreklerinde bir sıkıntı duymazlar. Kendilerinin ihtiyaçları olsa dahi, (muhacirleri) kendi canlarına tercih ederler". (Haşr/9) Allah Teala başka bir ayette ise şöyle buyurmaktadır: "Vallahi, Allah seni bize tercih etti". (Yusuf/91)
Ulemadan bir zat şöyle demiştir: Kalbin zahiri yani dış yüzü İslam'ın yeridir. Batını yani iç yüzü ise, imanın mekanıdır. İşte bu noktada muhibbanın dereceleri farklılaşmıştır. Çünkü imanın islam, batının zahir üzerindeki üstünlüğü açıktır.
Basra alimlerinden bir zat ise, 'Kalp' ile 'Fu'âd=Yürek'i birbirinden ayırmış ve şöyle demiştir: Fu'âd, kalbin konduğu ve attığı yerdir. Kalp onun aslı ve genişleyen kısmıdır. Başka bir vesilede ise şöyle demiştir: Kalpte iki boşluk vardır. Zahir yani görünen boşluk fu'âddır ki aklın konağıdır. Batın yani görünmeyen boşluk ise, kalptir ki işitme, görme, anlama ve müşahede etme melekeleri onda bulunur. Orası da imanın konağıdır. Allah Teala da, bir ayet-i kerimede şöyle buyurmuştur: "Allah onların kalplerine imanı yazdı". (Mücadele/22); "Muhakkak ki bunda, kalbi olan veya şahit olarak kulak veren kimse için bir hatırlatma vardır". (Kaf/37)
İslam sevgisi, bütün insanlara farz kılınmış bir sevgidir. Bu sevgi, Allah Teala'ya itaat ve O'nun muhabbeti için farzları eda edip haramlardan sakınmayla irtibatl anmış tır. Mukarrebun'un muhabbet ve sevgisi ise, sıfatların manalarını müşahede etmekten kaynaklanır. Bu muhabbet, O'nun ahlakının bilinmesiyle ortaya çıkar. Muhabbetin bu şekli, Allah Teala'nm havas kullarına mahsus bir sevgidir.
Bu sevginin aslı ve özü olan marifetullah yani Allah Teala'yı bilme de, umum ve husus olmak üzere ikiye ayrılmıştır. Ariflerin ha-vassı için, muhabbetin çok hususi bir şekli sözkonusudur. Onların umumu için ise, muhabbetin umumu geçerlidir.
Geçmiş ümmetlerin haberleri arasında şu hadise nakledilmiştir: "Züleyha iman ettiği zaman, Yusuf (as) onunla evlenmişti. Evlendikten sonra Züleyha uzlete çekildi ve kendini ibadete hasrederek insanlardan uzaklaştı.
Yusuf (as) onu gündüz yatağa davet ettiği zaman, onu geceye havale ederek isteğini geri çeviriyordu. Gece çağırdığında ise, gündüze erteliyor ve şöyle diyordu: 'Ey Yusuf! Ben seni Allah Teala'yı bilmezden önce seviyordum. Ama O'nu bildikten sonra sevgisi kalbimde hiçbir sevgiye yer bırakmadı. Bu sevgiyi değiştirmek de istemiyorum'. Sonunda Yusuf (as) ona şöyle dedi: 'Allah Teala bunu . emretti ve bana, senden iki erkek çocuk doğacağını ve bunları peyT , gamber kılacağını haber verdi'. j
Züleyha, bunun üzerine, 'Allah Teala böyle emir buyurmuş ve beni bir şeye vasıta kılmayı murad etmişse, o zaman Allah Tet ala'mn emrine boyun eğmek gerekir5 dedi ve Yusuf (as) ile beraber oldu". Allah Teala'yı hakkıyla bilen ulemadan bir zat şöyle demiştir: Tevhid kemale erdiğinde, muhabbet de tamam bulur. Muhabbet geldiğinde ise, tevekkül tamama erer ve kulun imanı kemal bularak farzları halis olur. Bu da yakin olarak adlandırılır Fudayl b. lyaz muhabbetin farziyeti hakkında şöyle demiştir ' Size, 'Allah Teala'yı seviyor musunuz?' diye sorulduğunda susun. 'Hayır1 dediğinizde küfre düşersiniz. 'Evet' dediğinizde ise, muhibbanın sıfatına sahip değilseniz Allah Teala'nm gazabına uğrayabilirsiniz.
Alimlerimizden biri şöyle demiştir: Cennette, marifet ve muhabbet nimetlerinden daha üstün bir nimet yoktur. Cehennemde ise, marifet ve muhabbet iddiasında bulununup bunların aslına vakıf olmayanların çektiklerinden daha ağır bir azap yoktur. Onun üstünde başka bir alim de şunu ifade etmiştir: Bütün makam sa-i hiplerinin affedilmesi ve hoş görülmeleri umulur.
Ancak marifet ve muhabbet iddiasında bulunanlar bunun dışındadır. Onlar, her ses, her hareket, her duruş, her bakış ve her dşünüşleri için, Allah yolunda, O'nun için ve O'nunla beraber olup olmaması noktasında hesaba çekileceklerdir.
Allah Teala'nın kuluna muhabbeti, insanların sevgi ve muhabbeti gibi değildir. Çünkü insanların sevgisi, şu yedi sebepten biriyle ortaya çıkar: Tabiat, cinsiyet, fayda, sıfat, arzu, merhamet ve bu sevgiyle Allah'a yakın olma. Bunlar, birbirine benzeyen şeyler, insanlar için ihdas edilmiş sebeplerdir. Bu tür sevgiler, sözkonusu sebeplerden, doğan ve ortaya çıkan sevgilerdir. Zamanın değişimi veya sıfatların şekil değiştirmesiyle değişiklik arzedebilirler.
Allah Teala'nın sevgisi ise, O'nun güzel kelimesinden kaynaklanan, bütün sebeplerin evvelinde varolan, hadisâttan çok önce kıdem sıfatını taşıyan bir sevgidir. O'nun yüce inayeti ile varolan bu muhabbet, ebediyen değişmez ve yeni gelişmelerle şekil değiştirmez.
Allah Teala bu meyanda şöyle buyurmaktadır: "Ama Biz'den kendilerine güzellik geçmiş olanlar". (Enbiya/101) Yani haklarında güzel sözümüz geçmiş olan kimseler. Başka bir tefsirde ise, 'güzel makamları' önceden kesinleşmiş olanlar, denilmiştir.
Allah Teala'nın önceden belirlenmiş olan hükmünü, kulların değiştirmesi caiz değildir. O'nun hükmü, bütün hükümlerin öncesinde yer alır. Nitekim O'nun şu buyrukları da, buna delalet etmektedir: "Andolsun Biz, İbrahim'e de önceden doğru yolu bulma kabiliyetini vermiştik. Zaten Biz onu biliyorduk". (Enbiya/51); "O, sizleri önceden müslümanlar olarak adlandırmıştı". (Hacc/78); "Kendileri için bir doğruluk kademesi olduğunu müjdele". (Yunus/2) Allah Teala, onların son işaretleriyle ilgili olarakta şöyle buyurmuştur: "Güçlü Padişah'm huzurunda doğruluk koltuklanndadıriar". (Kamer/55)
Allah Teala'nın kıdeminden önce onların doğruluk makamında bulunmaları mümkün değildir. Yine O'nun ilminden önce bu tür bir amellerinin olması da imkansızdır. Çünkü Allah Teaîa'nın ameli, malumdan öncedir. O'nun dostlarına olan muhabbeti de, onların Kendisi'ne sevgilerinden ve gösterdikleri amellerden çok öncedir.
Ayrıca bu, Allah Teala'nın Zatı'na mahsus hükümlerinden birinin özelliği, O'nun nasibinin lütfü ve ihlas ehline nimetlerinin en güzelini verenin nimetlerini tamama erdirmesidir. Yine o, sabık doğruluk kademeleri sebebiyle tercih edilenlerin tercih edilişidir.
Onlar Sıdk Sahibi'nin huzurundaki doğruluk koltuğuna daha önceden oturtulmuşlardır. Bunun için akla uygun bir sebep bulmak mümkün değildir. Önceden yapılmış bir amel için de neden bulunamaz. Bütün bunlar, kaderin sırlarında cari ve Kadir-i Mutlak'm lütfuna mahsus durumlardır.
Kaderin sırrını ifşa etmek ise, küfürdür. Onu, ancak bir peygamber veya bir sıddık bilebilir. Allah Teala, ancak gösterdiği kullarını bu sırra mazhar kılar. Birtakım rivayetlerde görülen sebepler, ahbabın yolundan ve akıl sahibi mukarrebunun makamlarından ibarettir.
Muhabbet; ancak kulun güzel işlere muvaffak kılınması, ismetinin gözetilmesi, Allah Teala'nın ilminin gizli yönlerinin öğretilmesi ve her şeyde derhal O'na dönecek şekilde lütfunun gizliliklerinin bildirilmesi sayesinde açığa çıkıp zahir olur.
Kulların O'nun huzurunda durması, hiçbirşeye iltifat etmeksizin O'na bakmaları, O'na herşeyden daha yakın olmaları, O'nun rızasını çekecek amelleri çok işlemeleri, O'nun sıfatlarının manalarına muttali kılınmaları, gizli sırlarını kendilerine bildirmesi, onların fikirlerini nimetlerinin batini yönlerine açması, onlara halis şükür ve zikrin hakikatini nasip etmesi de muhabbet-i ilahinin ala-metlerindendir.
Bunlar, Allah Teala'nın ayne'l-yakin olarak keşfi bildirimlerde bulunduğu muhibban zümresinin yollarıdır. Denir ki: Allah Teala bir kulu sevdiği zaman, onu istihdam eder. Onu istihdam ettiğinde de yalnız Kendi'ne hasreder. Başka bir söz de şöyledir: "Allah Teala bir kulu sevdiği zaman ona nazar eder. O, bir kula nazar ettiği zaman ona azap etmez". Allah Resulü'nden (sav) de bu anlamda hadisler rivayet edilmiştir.
Allah Resulü'nün (sav) bir hadislerinde şöyle buyurduğu rivayet edilmiştir: "Allah Teala bir kulunu sevdiğinde onu imtihan eder. Onu tam olarak sevdiğinde iktina eder. Denildi ki: 'İktina nedir ey Allah Resulü?' Şu cevaba verdi: Yani onda ne aile, ne de mal bırakır".
Muhabbet, Muhibb-i Evvel olan Allah Teala'nın kulunu tercih edişinden doğan bir sevap ve mahbub olan kuldan kaynaklanan bir takım hükümleri ihtiva eder. Bu hükümler, onun güzel amelleri veya Allah Teala'nın kendisine bahşettiği ilmin hakikati ile alakalıdır.
Nitekim Yusufun (as) kardeşleri, Allah Teala'nın ona karşı muhabbetini gördükleri zaman şöyle demişlerdi: "Andolsun ki Allah seni bizden üstün tuttu". (Yusuf/91) Ardından da şunu ifade etmişlerdi: "Doğrusu biz suç işlemiştik". (Yusuf/91) Onlar, geçmişte işledikleri suçu itiraf etmişlerdi. Allah Teala da, yaptıkları sebebiyle onları değil Yusufu (as) seçmişti.
Allah Teala, Yusufu (as) vasfederken şöyle buyurmaktadır: "Beni arzın hazineleri üstüne (memur) kıl. Çünkü ben, onları iyi korurum". (Yusuf/55) Allah Teala, onun yeteneğini haber verirken de şöyle buyurmaktadır: "Güç ve kuvvetine ulaşınca, ona hüküm ve ilim verdik. İşte Biz, güzel hareket edenleri böyle ödüllendiririz". (Yusuf/22) Allah Teala, onu seçiş sebebi olarak da geçmişte yaptığı güzellikleri göstermektedir.
Peygamberler de şöyle buyurmuşlardır: "Biz de sizler gibi insandan başka bir şey değiliz. Fakat Allah, kullarından dilediğine nimetini lütfeder". (İbrahim/İl) Allah Teala başka bir ayetinde de şöyle buyurmaktadır: "Allah meleklerden de, insanlardan da elçiler seçer". (Hacc/75)
Bir hadiste de Allah Resulü'nün (sav) şöyle buyurduğu rivayet edilmiştir: "Allah Teala bir kulu sevdiğinde onu imtihan eder. Eğer sabrederse onu ayırır. Eğer rıza gösterirse onu seçer". Ulemadan bir zat ise şöyle demiştir: Allah Teala'yı sevdiğinizi düşünüyor ve sınandığınızı görüyorsanız, bilin ki O sizi arındırmak istemektedir. Müridlerden biri, şeyhine şöyle demişti: Galiba muhabbetten bir bahşa muttali kılındım. Bunun üzerine şeyh şöyle dedi: 'Ey oğul, seni kendinden başka bir sevgili ile sınayıp sen de Allah Teala'yı ona tercih edebildin mi?' Mürid, 'Hayır" dedi. Bunun üzerine şeyh şunu söyledi: 'Öyleyse muhabbete tamah etme. Allah Teala imtihan etmediği kuluna onu bahşetmez'.
Muhabbetin emarelerinden biri de, Habib Teala'nın Kelam'ını sevmek ve onu sürekli dilde ve kalpte tekrarlamaktır. Müridlerden biri hakkında şunu naklettiler: Kötü bir şeye niyetlendiğimde Allah'a yakarmanın tadına ermeyi öğrenmiş ve gece gündüz Kur'an okur olmuştum. Sonra bir soğukluk oldu ve tilavetten uzaklaştım.
Uykuda bir nida sahibinin şöyle seslendiğim işittim: Beni sevdiğini iddia ediyorsan, Kitab'ıma niçin cefa ettin? Ondaki kınamalarımı görmüyor musun? Bunun üzerine o soğukluktan kurtuldum ve kalbim yine Kur'an sevgisiyle doldu. Tekrar eski halime döndüm.
Ariflerden bir zat şöyle demiştir: Kul, Kur'an'da bütün aradığını bulamadıkça mürid olamaz. Rivayete göre İbni Mesud (ra) şöyle derdi: "Hiçbiriniz, Kur'an'dan başka bir şeyle kendini sorgulama-malıdır. Eğer Kur'an'ı seviyorsa, Allah Teala'yı da seviyor demektir. Eğer Kur'an'ı sevmiyorsa, Allah Teala'yı da sevmiyor demektir". Kur'an sevgisinin bir alameti de, Kur'an ehlini sevmek, gecenin değişik vakitleriyle günün aralıklarında Kur'an tilavet etmektir.
Sehl b. Abdullah şöyle demiştir: Allah sevgisinin alameti, Kur'an sevgisidir. Allah ve Kur'an sevgisinin alameti ise, Allah Re-sulü'nü (sav) sevmektir. Allah Resulü'nü (sav) sevmenin alameti de sünneti sevmektir. Sünneti sevmenin alameti ise, ahireti sevmektir. Ahiret sevgisinin alameti ise, dünyaya buğzetmektir. Dünyaya buğzetmenin alameti de, ondan ancak yeteri kadarını ve ahirete ulaştıracak olanı almaktır.
Söz sahiplerinin en güzeli Allah Teala şöyle buyurmuştur: "Ey iman edenler, sizden kim dininden dönerse, Allah sevdiği ve onların da Kendisi'ni sevdikleri bir kavim getirecektir". (Maide/54) Getirdiği o kavim de mürted olmayacaklardır. Zaten Allah Teala'nın sevdiği kulların böyle olması yakışmaz. Nitekim başka bir ayette şöyle buyurmaktadır: "Sizi başka bir kavimle değiştirir ve onlar da, sizler gibi olmazlar". (Muhammed/38)
Allah sevgisinin bir alameti de, Habib Teala'ya yaklaştıracak uhrevi amelleri nefsin arzuladığı dünya işlerine tercih etmek, Allah Teala'nın emirlerini derhal ifa ederek, nefsi arzuların önüne koymaktır. O'nun sevgisini, hevanıza tercih etmeniz de, Allah sevgisinin alametlerindendir. Emir ve yasaklarında Allah Resulü'ne (sav) tabi olmak, Allah dostu alim ve abidlere alçakgönüllü davranmak, ehli dünya karşısında aziz olmak da bu sevginin işaretlerin-dendir.
Bir defasında Abdullah b. el-Mübarek'e, 'Tevazu nedir?' diye sorulmuştu. O, 'Büyüklenenlere karşı büyüklenmektir1 cevabını vermişti. el-Feth b. Şahref şöyle demiştir: Ah b. Ebu Talib'i (kv) rü-
yamda gördüm. Ona, 'Bana bir hayır haber ver5 dedim. 'Zenginlerin, Allah Teala'nm sevabını umarak fakirlere gösterdikleri tevazu ne kadar da güzeldir! Bundan da güzeli, fakirlerin Allah Teala'ya güvenerek zenginler karşısında büyüklenmeleridir" dedi.
Allah Teala sevdiklerini, dostlarına karşı alçakgönüllü, düşmanlarına karşı izzetli davranmakla vasfetmiştir. Çünkü O, sevdiklerini sıfatların en güzeli ile tavsif etmektedir. Habibe alçakgönüllü davranmak güzeldir. Düşmana karşı gösterilen izzet de, güzelliği bakımından zelile karşı gösterilen izzet gibidir.
İşte bu nedenle Allah Teala sevdiği kullarım, dosta karşı alçakgönüllü, düşmana karşı aziz olarak tavsif etmiştir. Dosta karşı kibirlenmeyi ise düşmana karşı alçakgönüllülükte olduğu gibi çirkin görmüştür. Allah Teala, sevdiklerini çirkin sıfatlarla anmaz.
Allah sevgisinin alametlerinden biri de, Mahbub Teala'nm yolunda, O'na yaklaşabilmek ve rızasına kavuşabilmek için mal ve can ile cihad etmek, bu yolda önüne çıkan her engeli safdışı etmektir. O, bu anlamda şöyle buyurmuştur: "Ya Rabbi, razı olasın diye Sana çabuk geldim". (Taha/84) O, Habibi'ne (sav) de şöyle emir buyurmuştur: "Herşeyden kalbini boşaltarak bütün gönlünle O'na yö-nel". (Müzzemmil/8) Buradaki emrin iki anlamı vardır. İlkine göre, herşeyi bırakarak kendini ihlas ile Rabbi'ne hasret ve O'nu herşe-ye tercih et, anlamı sözkonusudur. Diğerine göre ise, Allah Teala'ya ulaşıncaya kadar önüne çıkan her engeli bertaraf et, anlamı sözkonusudur. Bu ikisi de, kulun Allah sevgisi noktasında hiçbir kmayı-cınm kınamasından korkmaması, nefsi zora koşarak O'na yönelmesi, dünyayı dışlaması, malı mülkü terketmesi, sevgisinde hiçbir övücünün övgüsüne ihtiyaç duymaması, Allah Teala'yı mala mülke tercih edişi sebebiyle insanların övgü ve senalarını arzu etmemesi gereklerine işaret eden en açık delillerdir.
Yine bunlar, yalnızlıkta aşinalık, halvette rahatlık, yakarışta boyun eğiş, O'nun Kelamı ile nimetlenmek, hükümlerinin acısından zevk almak, hizmetin tadına varmak ve Allah'tan gelen belayı nimet görmek konusunda açık delillerdir. Sabit el-Benani dedi ki: Yirmi yıl Kur1 an ile hemhal oldum, lezzetini yirmi yıl aldım.
Mahbub Teala'dan başka birine yaslanmamak da, muhabbetin alametlerindendir. Çünkü bu, O'na ısınmak, aşina olmaktır. Ebu Muhammed (ra) şöyle demiştir: Allah katında sevenin ihaneti, ava-
mm masiyetinden çok daha ağırdır. Onun ihaneti, Allah'tan sına dayanmak, O'ndan başkasından aşinalık beklemektir.
Musa'nın (as) su istediği zenci köle Berah'm hikayesinde de buna ait bir ders vardır: "Allah Teala, Musa'ya (as) şöyle buyurdu: 'Beratı Benim için ne kadar da güzel bir kuldur. Ama onun bir kusuru var\ Musa, 'Ey Rabbim, onun kusuru nedir?' diye sordu. Allah Teala da, 'Seher yeli onun çok hoşuna gidyor ve kendim ona veriyor. Beni seven bir kul, kendini Ben'den başkasına vermez' buyurdu".
Rivayette geçen 'sükûn' kelimesi, burada bir şeyden rahat duymak, ona aşina olmak anlamındadır. Kelimenin bunun dışında, bir şeye bakmak, onu delil görmek, ondan kesin emin olmak ve onunla mutmain olmak gibi anlamları da vardır.
Yukarıdaki kıssa, marifet ehlinden bir zata anlatıldığında şöyle demişti: 'Allah Teala bu buyruğu ile, Berah'ı değil Musa'yı (as) kas-detmektedir. Çünkü muhabbet makamına koyduğu Musa Peygamberdir. Ancak Allah Teala, bizzat kendisine ifadeden haya ederek Berah'ı öne çıkarmıştır. Bu, Allah Teala'dan şöyle bir cevap olmuştur: 'Ben, onu zikrederek Musa'nın kusurunu yüzüne vurmadım'. Allah Teala, peygamberini sevdiği için kusurunu yüzüne vurmak-sızm haber vermiştir".
Allah Teala'yı seven muhibbanm nimetleri; yalnız O'nunla birlikte olmaları, O'nun tarafından imtihan edildiklerinde de huzur ve rahatı ancak O'na yönelerek bulmalarında olur. Onlar, bu huzur ve rahatlığı O'ndan başkasında buldukları zaman, düştükleri gafletten dolayı günah işlemiş sayılırlar ve bundan dolayı tevbe etmeleri gerekir. Allah Teala da onlara mağfiret buyurur.
Rivayete göre bir abid, uzun yıllar ormanda Allah Teala'ya kullukta bulunmuştu. Bir gün, sığındığı ağaca bir kuşun yuva yaptığını ve öttüğünü gördü. Kendi kendine şöyle dedi: Keşke şu ağacım mescide dönüşse, bu kuşun sesinde aşinalık bulurdum.
Allah Teala da, ağacı mescide çevirdi. Sonra da zamanın peygamberine şöyle vahyetti: Falan abide şu buyruğumu söyle: Bir mahlukta aşinalık bulduğun için seni öyle bir dereceden indireceğim ki, yaptığın amellerle o dereceye asla çıkamayacaksın.
Muhabbetin doğruluk ve ihlas alametlerinden biri de, aşinalığı yalnız O'nda bularak, kendini O'na adamaktır. Kul, O'nun meclisinde bulunarak Zatı ile konuştuğu zaman huzur ve sükunet bul-
malıdır. Halvette Rabbi'ne yakarmalıdır. Nimetlerin tadını almak; O'nun rızasına uygun davranmak ağır bastığı için O'na karşı çıkmayı terketmekle olur. Bir zat, muhibbandan birinin şu beytini okumuştu:
Güzel sabrın en tatlısı, en tatlıyı terketmede gösterilen sabırdır, Arzuladıklarımın en arzu edileni ise, o arzuyu en çok terketmektir.
Bir diğeri ise şöyle bir beyit söylemiştir:
Arzu ettiğimi, arzu ettiğim Zat için terkederim,
Nefsim öfkeyle dolsa da, O'nun razı olduğuna razı olurum.
Habib Teala ile mutmain olmak, bütün tasayı Rarib olan Hak Teala'ya hasretmek gerekir. Ayrıca sürekli O'na bakmak ve O'nu tefekkür etmek de Allah sevgisinin samimiyet alametlerindendir. Çünkü O'nu bilen, O'nu sever, O'nu seven O'na bakar, O'na bakan ise O'nun üzerinde yoğunlaşır. Bunu, Allah Teala'nın şu buyruğundan anlamak da mümkündür: "Şimdi durup yaptığın tanrına bak. Biz onu yakacağız". (Taha/97)
Muhabbetin farz ve faziletlerinden biri de, sevdiği hususta Ha-bib'in isteğine uygun davranmaktır. Ömer (ra) bu meyanda Suhayb (ra) için şöyle demişti: 'Allah Suhayb'a rahmet etsin. Allah Te-ala'dan korkmasaydı, yine masiyette bulunmazdı'. Çünkü onun sahip olduğu Allah sevgisi, korkuya gerek olmaksızın kendisini O'na masiyetten alıkoymaktaydı. O Allah Teala'ya, muhabbet ve sevgisi sebebiyle itaat etmekteydi.
Suhayb (ra) şöyle demiştir: Benden, Rabbime olan sevgim dışında hiçbir şey netice çıkartılamaz. Kasdettiği; Allah Teala'nın korkutucu sıfatları ile rica ve ümidi mucib fiilleriydi. Alimlerimizden bir zat ise şöyle demiştir: Tercih ediş, muhabbetin şahididir.
Kişinin sevgisinin alameti, Allah Teala'yı kendisine tercih edişidir. Yine o, şöyle demiştir: Allah Teala'nın taatinde bulunan herkes, O'nun sevgisine mazhar olamaz. Ama O'nun yasaklarından uzak duran herkes O'nun sevgisine layık olur'. Hakikat de, bu zatın ifade ettiği gibidir.
m Muhabbet, salih amelleri çok işlemekle değil yasaklardan uzaK durmakla ortaya çıkar. Bu konuda şöyle bir söz rivayet edilmiştir İyi işler, iyiler, fasıklar ve günahkârlar tarafından yapılır. Günah lar ise, ancak sıddıklar tarafından terkedilir.
Denildi ki: İbadetlerin en faziletli mertebesi, onlar üzerinde sa birli olmaktır. İbadetlerde sabırlı olmak, yetmiş katma kadar se^ vapla ödüllendirilir. Günahlar karşısında sabır ise, yediyüz katma kadar sevapla ödüllendirilir. Böyle biri, sanki Allah yolunda cihad edenin makamına konulmuş gibi olur. Çünkü Allah Teala'dan bir imtihana ve nefsin zaruri gördüklerinden bir harama muhatap olimaktadır.
Bu durumdaki kul, nevasını terkettiği zaman, nefsini de terkelj-miş olur. Böyle bir fiilden dolayı kazandıklarının en hafifi, dünya hakkında zühd ve Allah yolunda cihad sevabıdır. İşte bu yüzden bu gibi kimselerin sevapları, yediyüz kata kadar çıkartılmıştır. Ayiiı nedenle de, Allah Teala'nın muhabbetine layık olmuş olur.
Allah Teala buyurdu ki: Rabbinin makamından korkan için iki cennet vardır". (Rahman/46) Allah Teala, böyle kullarına duyduğu sevgi ile, onu diğerlerinden üstün kılmıştır. Bu hususta duyduğum haberlerin en ilginci şudur: Musa (as), Hızır'a (as) 'Bu mertebeye neyle ulaştın?' diye sordu. O, 'Günahların tamamım terkederek' dedi.
Ebu Mulıammed Sehl (ra), Allah Teala'nın "Allah müminlerin mallarım ve canlarım satın aldı" (Tevbe/111) buyruğuyla ilgili olarak şöyle demiştir: Canlarının geçimi fâni, yani dünyevi şehvetlerden aldıkları anlık paylardır.
Allah Teala'ya serzenişte bulunarak rahatlamak ve yalnız O'na has kıldığı ameliyle huzur bulmak da muhabbetin alametlerindendir. Amelleri, O'nun Zatı'na halis kılarak bunlarda güzel edeb göstermek de muhabbetin emarelerindendir.
Amellerde gösterilecek güzel edeb; onları gizlemek, Allah Tea-la'nm hükmettiği darlık ve sıkıntıları saklamak, bahşettiği lütuf ve faydaları anlatarak nimetleri, gizli lütufları, yaratışının incelikleri ve kudretinin latif yönleri üzerinde uzun uzun tefekkür etmekle olur. Her hal ve şartta Allah Teala'ya senada bulunmak, O'ndan gelen nimet ve lütufları anlatmak, O'nun imtihanlarına sabretmek de muhabbetin alametlerindendir. Çünkü o, böyle davranmak su-
retiyle, Allah Teala'rnn ehlinden ve dostlarından biri olduğunu göstermiş olur.
Allah Teala kalplerinde daha fazla yer edinmek için dostlarını sıkarak zorluğa düşürebilir. Allah Teala, onlar nezdinde, çok büyük bir yeri olduğunu bildiği gibi, onların Zatı'na karşı başka birini istemeyeceklerini de iyi bilir. Çünkü onlar, O'ndan başkasında huzur bulamaz, O'ndan başkasından talepdâr olmazlar. Onlar için Allah Teala'dan başka himmet yoktur.
Muhibbandan biri şöyle demiştir: Sen'den vah bana, Sen'in uğrunda vay bana! Sen'den korkar, Sen'i özlerim. Sen'den talepte bulunsam beni yorar, Sen'den kaçsam Sen beni talep edersin. Senin beraberliğinde benim bir rahat, Sen'den başkasında da benim için bir istirahat yoktur.
Mendub kılınan hayır işlerine, tad alarak ve yürek ferahlayarak koşmak da muhabbetin alametlerindendir. Nitekim bu hususta şöyle bir hadis rivayet edilmiştir: "Kulum Bana nafilelerle yaklaşmaya devam eder, ta ki Ben de onu severim". [30] Allah Teala'nm kazasına rıza göstermek de muhabbetin alametlerindendir. Çünkü bu, Allah Teala'nın fiillerini güzel görmektir.
Allah Teala'yı devamlı zikretmek, O'nu zikredenleri sevmek, Allah'ı zikredenlerin meclislerine oturmak, serzeniş ve özlemini Allah Teala'ya yöneltmek, kalbi halktan uzak tutmak, herşeyde Hâ-lık'a bakmak, herşeyi süratle O'na havale etmek, her şeyde aşinalığı yalnız Allah'ta bulmak, O'nu bol bol zikretmek ve herşeyden ibret çıkarmak da muhabbetin alametlerindendir.
Muhabbetin alametlerinden biri de teheccüdü uzatmaktır. Bu konuda Allah Teala'nın şöyle buyurduğu rivayet edilmiştir: "Gece çöktüğünde Beni bırakarak uyuduğu halde Bana muhabbetini iddia eden kimse yalancıdır".
Ariflerden bir zat ise, gece uykusuzluğunu başlıbaşma bir makam olarak görmüştür. Üstteki hadis kendisine iHÜüedüdiği zaman şöyle demiştir: Bu, Allah Teala'nm şevk makamına koyduğu kimsedir. Ama kendisine sekine indirdiği ve yakınlığında aşinalığına sığındırdığı kulun, uykusu ile uykusuzluğu birdir. Aynı arif sözüne devamla şöyle demiştir: Muhibbandan öyle bir topluluk gördüm ki --------------------------------------------_____________________________________________________
onların uykuları, uykusuzluklarından daha fazla idi. Muhibbanm imamı ve Allah Teala tarafından sevilenlerin önderi Allah -Resulü (sav) de, bazan uyur, bazan da teheccüd namazına kalkardı. Kimi zaman, uykusu teheccüdünden fazla olurdu. O, geceleri muhakka uyurdu.
Dünyada zühd göstererek malını Habib'in yolunda harcamak ve Hakk'ı tüm nevalara tercih ederek canını O'nun yoluna koymak da muhabbetin işaretlerindendir. Cüneyd şöyle demiştir: Muhabbetin alameti, bedeni zayıflatıp kalbi zayıflatmayacak uğraş ve gayretlerde devamlı olmaktır.
Selef-i Salih'ten bir zat ise şöyle demiştir: Muhabbetten kaynaklanan bir amele soğukluk gelmez. Ulemadan bir zat da şöyle demiştir: Allah yemin ederim ki, O'nu seven biri en ağır vesilelere .bile maruz kalsa, Allah Teala'nm ibadetinden asla bıkkınlık duymaz.
Muhabbetin alametlerinden biri de, birbirlerine hakkı öğütlemek ve onu tavsiye ederek bunda sabır göstermektir. Nitekim Allah Teala, salihler arasında kârlı çıkanları haber verirken şöyle buyurmuştur: "Muhakkak insan hüsrandadır. Ancak iman edip salih amel işleyen, birbirlerine hakkı ve sabrı ıtavsiye edenler hariç".
(Asr/1-3)
Allah Teala'dan başkasını sevenler, O'nun şöyle tavsif-ettiği kimseler gibidirler: "Ödüllerinizi verir ve sizden mallarınızı istemez. Eğer onları isteseydi de sizi sıkıştır saydı, cimrilik ederdiniz ve bu kinlerinizi ortaya çıkarırdı". (Muhammed/36-37) Bu ayetin kıra-atiyle ilgili olarak İbni Abbas'dan (ra) şu söz rivayet edilmiştir: Kinlerinizi -yani mallarınızı- çıkarırdı.
Mal sevgisi ve sürekli malla meşguliyet sebebiyle şirk bulaşan imanı zayıf kimseler, ihlaslı Allah dostlarının kazandıklarını kaybetmiş ve salihlerin idrak ettikleri güzel son ile Tuba cennetini kaçırmışlardır. Allah Teala, gerçek dostlarından mallarını ve canlarını son katresine kadar vermelerini ister ki Kendi'nden başka bir sevdikleri olmasın ve yalnız O'na kulluk etsinler.
O bunu, sevgilerini açığa çıkarmak, samimiyet ve sabırla ilgili sözlerini sınamak için yapar. Çünkü O, çok cömert bir mülk Sahi-bi'dir. İstediği zaman, tamamını ister. O, aynı zamanda da kıskançtır; başka kişi ve varlıkların Kendi sevgisine ortak edilmesini istemez. Bu sevgiye, ancak Allah Teala'yı layıkıyla bilenler tahammül eder. O'nun hükümlerine ancak yakini iman sahipleri rıza gösterebilirler. Şu var ki Allah Teala, malın ve canın tamamını, ancak özel bir muhabbet ile sevdiği kullarından ister. Bütün bunlar, O'nun hikmetinin gereklerindendir.
Malını ve canını adama konusunda tüm çabasını sarfeden ve bu sebeple de mülkiyetinde hiçbir mal kalmayan mahbublardan birine, 'Bu halinin sebebi nedir? Muhabbetten mi?' diye sorulmuştu. Şöyle dedi: Halktan birinin birine söylediği bir söz başıma bu imtihanı getirdi. 'O söz neydi?' diye sordular.
Dedi ki: Aşıklardan birinin sevdiği ile halvette iken şöyle dediğini işittim: Vallahi seni bütün kalbimle seviyorum. Sen ise, bütün varlığınla benden yüz çeviriyorsun. Sevdiği ona, Beni seviyorsan, benim için ne verebilirsin? diye sordu. O da dedi ki: Ey efendim, sahip olduklarıma seni sahip eder, sonra da canımı yoluna feda ederim. Bunu duyunca kendi kendime şöyle dedim: Mahlukun mahluka, kulun kula sevgisi böyle olunca, mahlukun Hâlık'ma, abidin Mabûd'una olan sevgisi nasıl olabilir? İşte bu söz, onun imtihanının sebebi olmuştu.
Mallar, satın alma yoluyla nefslere dahil olur. Nefislerin satın aldıkları, sözkonusu şeyleri sevmelerinden dolayıdır. Allah Teala da, malların ve canların insanlar için taşıdığı değeri bildiği için bunları onlardan satın almaktadır. Allah Teala'nm bunları sevmesinin alameti, onları kendilerinden satın almasıdır. Satın almasının belirtisi ise, bunları dürerek almasıdır. Allah Teala bunları aldığında, insanların O'ndan başkasından heva adına beklentileri kalmaz. Çünkü Allah Teala, onları satın almıştır.
Nefslerin afetleri, onların dertleridir. Nefslerin devası ise, bunlardan arınmaktır. Nitekim Allah Teala şöyle buyurmuştur: "Onları arındıran kurtuldu". (Şems/9) Allah Teala nefsi afetlerden arındırdığı zaman, onu saflaştırmış olur.
Nefsi takva için şehvetlerden arındırmak üzere imtihan ettiğinde ise onu satın almış olur. Nefsin her hastalığının bir devası vardır. Nefsin devası da, derdine göre ağır veya zorlu olur. Nefsinizin devasını, derdinin çıktığı yerin üstüne koymanız gerekir. O dert nereden geldi ise, onun geldiği yere onun zıddını yerleştirmek veya o derdin kökünü kurutmak gerekir.
Allah Teala tarafından satın alınmış nefslerin alameti, sevilen ve seçilen nefsler olmalarıdır. Habib Teala'ya tevbe; O'na hizmet ve sürekli O'na hamd ile olur. Güzel edeple huzurunda namaza devam etmek, O'nun sevdiğini emredip çirkin gördüğünden sakındırmak ve koyduğu sınırlara riayet etmek de O'na yönelmenin yollarındandır. İlmi de aklın mecralarında gizlemek suretiyle düzenlemek gerekir. Kudretin kayyumiyetini gizlemek de onu koruma şekillerin-dendir. Çünkü aklın sınırları vardır. Bu da muhabbet ilminin gizlenmesini gerektirir. Bu husus muhibban nezdinde, beden için konulan sınır ve hadler gibidir.
Bilindiği üzere Allah Teala bu sınırları, peygamberlerinin dilleriyle vazetmiştir. Allah Teala'nm koyduğu sınırları çiğneyen kimse, kendine zulmetmiş olur. Bundan dolayı tevbe etmeyenler de gerçek zalimlerdir. Allah Teala ise, çok tevbe edenleri ve çok arınanları sever. O, bu durumdan sakınan takva sahiplerini de sever. Allah Resulü (sav) buyurdu ki: "Allah Teala'nm kendisini sevmesini isteyen kimse, dünyada zühd sahibi olsun". [31]Hiçkimse, dünyada zühd sahibi olmadıkça Allah sevgisine tamah etmemelidir.
Yukarıda anlattığımız hususlar, Allah Teala'yı seven muhibba-nın ağırlıklı sıfatlarıdır. Muhabbetin alametlerinden biri de, kulluğu yalnız Allah için yapmak, kaygı ve arzusunu muhabbet üzerinde yoğunlaştırmaktır. Kul, yalnız Allah Teala'nm rızası bulunan şeyleri arzu etmelidir. Allah Teala, ancak onun arzu ettiğini takdir | edecektir. Ulemadan bir zatın şöyle dediği rivayet edilmiştir: Seni j halktan uzaklaştırdığını gördüğünde, bil ki seni Zatı'na aşina kılmak istemektedir.
Davud (as) hakkında rivayet edilen haberlerden birinde Allah Teala'nm ona şöyle vahyettiği nakledilmiştir: Beni sevenlerin en üstünü, Bana hiçbir menfaat beklemeksizin kulluk edip rubûbiyet sıfatına layık olan değeri verendir.
Vehb de, Zebur'dan şunu aktarmıştır: "Bana cennet ya da cehennem için kulluk eden kimse ne kadar da zalimdir! Eğer cennet ve cehennemi yaratmasaydım, itaatma layık olmayacak mıydım?" Benzer bir ifade, İsa (as) hakkında nakledilen haberler arasında da geçmektedir: "Takva sahibini, Rab Teala'ya düşkün olarak gördü-ğünüzde, bunun onu O'ndan başkası ile meşgul olmaktan kurtardığını bilin". Yine O'ndan şu söz rivayet edilmiştir: "Allah Teala'yı seven, musibetleri de sever".
Rivayete göre İsa (as) havarilerle giderken ibadetle meşgul olan bir topluluk görmüştü. Bunlar, ibadetten yorgun düşmüş kimselerdi. Çürümüş su kırbaları gibi duruyorlardı. İsa (as) onlara, 'Siz kimsiniz?' diye sordu. Onlar da, 'Biz, abidleriz' dediler. İsa (as), 'Neye ibadet ettiniz?' diye sorunca şu cevabı verdiler: Allah Teala bizleri ateşle dağladı ve biz de cehennem korkusuyla dolduk. Bunun üzerine İsa (as) şöyle buyurdu: 'Sizi korktuğunuzdan emin kılmak, Allah Teala üzerine bir haktır".
Ardından bu kimselerden daha fazla ibadet eden başka bir topluluğa rastladı. Onlara, 'Siz ne için ibadet ettiniz?' diye sordu. Onlar da, 'Allah Teala bizleri cennetlere ve onlarda dostları için hazırladıklarına özendirdi. Bizler de bunu ümid ediyoruz. İsa (as) da şöyle buyurdu: Ümit ettiğiniz şeyi size vermesi Allah Teala üzerinde bir haktır.
Sonra ibadetle meşgul olan başka bir toplulukla karşılaştı. Onlara, 'Kimlersiniz?' diye sordu. Onlar da, 'Biz, Allah Teala'yı sevenleriz. Ne cehennem korkusu, ne de cennet özlemiyle ibadet ederiz. Sadece O'na olan sevgimiz ve yüceliğini tazim etmemiz sebebiyle ibadette bulunuruz' dediler. Bunun üzerine İsa (as) şöyle buyurdu: 'İşte sizler gerçek Allah dostlarısınız. Ben de sizlerle beraber olmakla emrolundum'. Sonra da onların arasında ikamet etmeye başladı. Bu haberin başka bir rivayetinde öncekilere şöyle dediği nakledilmiştir: 'Sizler, bir mahluktan korkuyor, başka bir mahluğu seviyorsunuz'. Sonunculara ise, 'Sizler Allah Teala'ya yakın kılınmışlarsınız1 demiştir.
Tabiun arasında da, İsa'nın (as) sözettiği kimselerin makamına layık olanlar çıkmıştır. Bunlardan biri olan Ebu Hazim el-Medeni (ra) şöyle derdi: Azap korkusuyla kulluk etmek hususunda Rab-bimden haya ederim. Bu durumda, karşılığı verilmediğinde amel etmeyen kötü bir kul gibi olurum. Ben O'na yalnız muhabbetimden dolayı kulluk ederim. Allah Resulü'nden de (sav) bu manada şu hadis rivayet edilmiştir: "Sizden biri, korktuğunda amel eden gibi kötü kul ve ücreti verilmediğinde calısmavan kötü isçi cnhi olmasın"
Ma'ruf-i Kerhi'nin dostlarından biri ona, 'Bana söyler misin, seni ibadete ve insanlardan uzaklaşmaya sevkeden nedir?' diye sordu. Ma'ruf bir müddet sustu. Soru sahibi, 'Ölümü hatırlamak mı?' dedi. Bunun üzerine Ma'ruf, 'Ölüm nedir?' diye sordu. Dostu, 'Ka-biri ve Berzah alemini hatırlamaktır5 dedi. 'Peki kabir nedir?' diye sordu. Dostu, 'Cehennem korkusu, cennet arzusudur" dedi. Bunun üzerine Ma'ruf şöyle dedi: O da nedir? Bunların hepsi O'nun elindedir. Eğer O'nu seversen, sana bütün bunları unutturur. Eğer O'nunla aranda bir aşinalık varsa, bunların hepsiyle ilgili olarak
sana O yeter.
Ali b. el-Muvaffak'tan şu söz nakledilmiştir: 'Rüyamda kendimi cennete girmiş gibi gördüm. Orada sofranın üstünde oturan bir adam gördüm. Sağında ve solunda iki melek vardı. Ona her türlü güzel yiyeceklerden sunuyorlardı. O da bu nimetleri yiyordu.
Sonra cennetin kapısında dikili duran bir adam gördüm. Gelenleri inceliyor, bir kısmını cennete sokarken bir kısmını da geri çeviriyordu. Daha sonra Kudüs'ün avlusuna geçtim. Orada arşın duvarında bir başka adam gördüm. Gözlerini dikmiş Allah Teala'ya ba-f kıyordu. Başını hiç oynatmıyordu.
Meleğe, 'Bu kim?' diye sordum. Bana, 'O, Ma'ruf-i Kerhi'dir. Ne cehennem korkusuyla, ne de cennet ümidiyle Rabbi'ne kulluk etmiştir. Yalnız O'na olan sevgisi sebebiyle kullukta bulunmuştur. Allah Teala da, Kıyamet'e kadar Kendi'ne bakmasına izin vermiştir1 dedi. 'Peki diğerleri kimler?' diye sordum. 'Kardeşlerin Bişr b. el-Hars ve Ahmed b. Hanbel' dedi.
Bu makam, sıddıkların abdalının makamıdır. Onlar peygamberlerin abdallarının makamına konulmadıkları gibi şehitlerin derecelerine de yükseltilmezler. Ta ki Allah sevgisi bütün hallerde kalplerine hakim olsun ve yalnız O'na tamah ederek O'ndan başkasını unutsunlar. Böyleleri, mukarrebun zümresindedirler ve cennetteki nimetleri katıksızdır.
Ashab-ı Yeminin nimetleri ise, kendi kalpleri gibi karışıktır. Nitekim Allah Teala, onların nimetlerini vasfederken şöyle buyurmuştur: "İyiler, elbette nimet içindedirler. Koltuklar üzerinde oturup bakarlar. Yüzlerinde nimetin sevinç ve pırıltısını sezersin. Onlara mühürlü halis bir şaraptan içirilir". (Mutaffifin/22-25)
Allah Teala başka bir ayetinde de, mukarrebun içeceklerini vas-federek şöyle buyurmuştur: "Karışımı tesnimdendir. Bir çeşme ki Allah Teala'ya yaklaştırılanlar ondan içerler". (Mutaffifin/27-28) Ashab-ı Yemin'in içecekleri ise karışıktır. Allah Teala iyilerin içeceğini, mukarrebunun içeceğiyle aynı karışımdan kılmıştır. O, bütün cennet nimetlerini şerab/içecek olarak ifade buyurmuştur. Tıpkı ilim ve amelleri kitab/defter kelimesiyle ifade buyurduğu gibi.
Allah Teala ebrâr yani iyiler zümresini vasfederken de şöyle buyurmuştur: "Ebrarın defteri üliyyundadır". (Mutaffîfîn/18) Ardından da şöyle buyurmuştur: "Allah Teala'ya yaklaştırılmış olanlar, ona şahit olurlar". (Mutaffifin/21) Buna göre ebrâr zümresinin ilimlerinin güzelliği, amellerinin duruluğu ve defterlerinin yüksekliği ancak Allah Teala'ya yaklaştırılmış olan mukarrebun zümresinin şahitliğiyle mümkün olabilmiştir. Onların dünyadaki ilim ve amelleri de, yine onların müşahedeleriyle güzelleşip yükselmiştir. Onlar, kendileri açısından ziyade sevabı da, mukarrebuna yaklaşmakta bulmuşlardır.
Allah Teala buyurdu ki: "İlk defa yarattığımız gibi tekrar diriltiriz". (Enbiya/104); "Yaptıklarına uygun bir ceza olarak". (Nebe/26) Yani amellerine uygun olarak karşılık görürler. Yine O, başka bir ayet-i kerimede şöyle buyurmaktadır: "Bu sıfatlarından dolayı Allah onların cezalarım verecektir. Muhakkak ki O, herşeyi bilen, hüküm ve hikmet sahibidir". (En'am/139) Yani Allah Teala onları, dünyadaki sıfatlarına uygun olarak ağırlayacaktır.
Buna göre, dünya yurdundaki nimeti, mülkün güzelliklerinden olduğu zaman, yarın da ahirette dünya mülkünün nimetleriyle karşılaşacaktır. Dünyadaki nimet ve sevinci, Allah Teala olan kimse de, ahirete vardığı zaman O Padişahsın huzurunda doğruluk koltuğuna oturacaktır. Ebu Süleyman ed-Darani (ra) şöyle demiştir: Kim dünyada sürekli nefsi ile meşgul ise, ahirette de nefsi ile uğraşacaktır. Her kim bugün Rabbi ile meşgul ise, ahirette de Rabbi ile meşgul olacaktır.
Muhibban zümresinden olan Rabia el-Adeviyye (ra) hakkında şu hadise nakledilmiştir: Süfyan-ı Sevri onun meclisinde oturuyor ve 'Bize, Rabbinin sana nasip ettiği zarif hikmetleri anlat' diyordu. O da şöyle dedi: Ne kadar da güzel bir insansın. Bir de dünyayı sevmesen. Aslında merhum Sevri, dünya hakkında zahid bir zat idi, Ama Rabia, onun hadis kitaplarını saklamasını ve insanlara yönelmesini dünya kapılarından sayıyordu.
Bir gün Sevri ona şunu sordu: 'Her kulun bir şartı ve her imanın bir hakikati vardır. Senin imanının hakikati nedir? Rabia (ra) şu cevabı verdi: Ben, Allah Teala'dan korkum sebebiyle kulluk etmedim. Aksi halde, korkmadığında çalışmayan kötü hizmetçi gibi olurdum. O'na cennet arzusu ile de kulluk etmedim. Aksi takdirde, ancak parasını aldığında çalışan kötü hizmetçi gibi olurdum. Yalnız Allah sevgisi ve O'nun şevkiyle ibadet ettim.
Hammad b. Zeyd de ondan şunu rivayet etmiştir: Rabia (ra) dedi ki: Ben dünyayı, ona sahip olan Allah'tan istemekten haya ederken, ona sahip olmayan bir kuldan nasıl isteyebilirim?!
Bu, onun Hammad'a verdiği cevaptı. Çünkü Hammad kendisine, 'İhtiyaçların varsa bildirin de halledelim' demişti. Bir defasında Abdülvahid b. Zeyd ona talip olmuştu. Kendisine şöyle dedi: Ey şehvet düşkünü, kendin gibi bir şehvet düşkünü ara. Bende şehvete delalet edecek ne gördün?
Basra emiri Muhammed b. Süleyman da yüzbinlik mihirle ona evlenme teklif etmiş ve şöyle demişti: Benim her ay onbinlik gelirim var, onu sana vereyim'. Bunun üzerine Rabia (ra) şöyle bir mektup gönderdi: Bana ait bir kul olman ve herşeyinin bana ait olması beni sevindirmez. Sen beni, bir anlık kadar dahi olsun Allah Teala'yı anmaktan alıkoydun. Bu günah bana yeter.
O, muhabbet hakkında, açıklamaya ihtiyacı olan bir şiir söylemişti. Bu şiiri Basralılar kendisinden nakletmişlerdir. Bunlar arasında, Cafer b. Süleyman ez-Zabe'i, Süfyan-ı Sevri, Hammad b. Zeyd ve Abdülvahid b. Zeyd gibi şahıslar vardı:
Seni iki sevgiyle severim; heva sevgisiVe öyle bir sevgi ki, ona Seriden başkası layık değildir
.fiu Heva sevgisi olana gelince,
Seni zikrederek Sen'den başkasından uzaklaşmamdır.
Yalnız Senin layık olduğun sevgiye gelince,
rar Seni görebilmem için perdeyi aralamandır.
Ne onda, ne de bunda benim Övülmeni gerekmezken, Onda da, bunda da övgü yalnız Sana mahsustur.
Onun heva sevgisi ile Allah Teala'nm layık olduğu sevgiye dair söyledikleri ve sevgiyi bu şekilde iki sınıfa ayırması, açıklama gerektirmektedir. Bilmeyenlerin ve bunun aslına şahit olmayanların anlayabilmeleri için bu gereklidir. Aksi takdirde, bu konuda bir yetkinliği ve derinliği olmayan bir takım akıl sahiplerinin sözko-nusu ifadeleri yadırgamaları mümkündür. Bu nedenle de, bunu açıklamayı gerekli görüyor ve marifet sahiplerine yol göstermek istiyoruz.
Heva sevgisi şu anlamda kullanılmıştır: Ben Seni, haber alma veya duyma yoluyla değil aynel yakin olarak müşahede edip gördüğüm için sevdim. Benim tasdikim, nimetler ve ihsandan hareketle ortaya çıkmış değildir. Bu husus farklı olduğuna göre, fiillerin farklılaşmasından dolayı benim sevgim de farklı olacaktır. Benim muhabbetim, aynel yakin görme yoluyla olmalıdır. Ben Sana yakın oldum ve herkesten Sana kaçtım. Daima Seninle meşgul oldum ve mâsivadan uzaklaştım.
Bundan önce bir takım nevalarım vardı. Ama Seni gördüğümde, bunların hepsi toparlandı ve tamamı Senin üstünde yoğunlaştı. Bütün kalbim ve bütün muhabbetim Sen oldun. Bana nıâsivayı unutturdun. Ama buna rağmen kendimi bu muhabbete ve ahirette rıza makamında Sana keşf ve ayan üzere bakmaya ehliyetli görmüyorum. Çünkü Sana olan muhabbetim, herhangi bir karşılık gerektirmemektedir. Aksine herşeyi Senin için kılmamı gerektirmektedir.
Gücümün yetmeyeceği herşeyi Senin için yapmam gerekir. Böyle yapsam da Senin hakkını ödemem asla mümkün değildir. Çünkü ben, Seni sevdim ve kusurda bulunma korkusu beni terketmez oldu. Karşılığı vermemdeki eksiklikten dolayı haya etmem bana farz oldu. Ama Sen kereminin lütfuyla bana ihsanda bulundun ve bugün benim yanımda gösterdiğin gibi ahirette de bana Kendi katında Zatı'nı gösterdin.
Dünyada bana lütfettiğin bu eşsiz nimet için Sana hamdolsun. Ahirette kendi katında lütfedeceğin için de Sana hamd ederim. Oysa ben, ne dünya, ne de ahirette bu lütuftan dolayı övülmeyi haket-mem. Çünkü her ikisine Senin sayende ulaştım. Dolayısıyla her ikisinde de hamda layık olan yalnız Sensin. Beni bu derecelere eriştiren de yine Sen'sin.
Rabia'nm (ra) şiirinin açıklaması bundan ibarettir. Bu, aynı za-anda zannımıza göre Allah Teala'yı hakkıyla seven muhibbanm da vecdidir. Çünkü Rabia'nm (ra) muhabbet makamında doğruluk kademesi vardı. Allah Teala daha iyi bilir. Böyle bir kitapta, yukarıda özetlediğimiz hususların hakikatlerini keşfederek açıklamak ve zikrettiğimiz hususların tafsilatına girmek mümkün değildir.
Rabia (ra) gibi muhibbandan olmayan biri, muhabbetiyle nazlanıp sevdiğinden ona karşılık bir ödül vermesini isteyebileceği gibi kendini muhabbeti sebebiyle O'ndan birtakım şeyleri talep etmeye ehil de görebilir.
Bunlar muhabbetle aldatılmış ve onu gerçek anlamıyla görmekten menedilmiş kimselerdir. Bu, ancak rica makamı için geçerlidir. Bunun zıddı da korku makamıdır. Bunun muhabbetle, uzaktan yakından alakası yoktur.
Muhabbet, ancak muhabbette buğzedilme korkusuyla sıhhat bulur. Ariflerden bir zat şöyle demiştir: O'nu bildiğini zanneden, O'nu bilmeyendir. O'nu sevdiğini vehmeden de, O'nu layıkıyla sevmeyendir. [32]
Muhibler için sözkonusu olan yedi korku vardır ki, diğer nîakam sahipleri için geçerli değildir. Bu korkuların bir kısmı, diğerlerinden daha şiddetlidir.
Korkuların ilki, yüz çevirme korkusudur. Bundan daha büyüğü, hicap yani perdeleme korkusudur.
Bundan da büyüğü, uzaklık korkusudur. Hud suresinde bu anlamda yer alan bazı ayetler, Allah Resulü'nü (sav) kocaltmıştır. Allah Teala buyurdu ki: "Hud'un kavmi Ad, (Allah Teala'nm rahmetinden) uzak olsun!". (Hud/60); "Ve iyi bilin ki Semud, uzak oldular!". (Hud/68) Uzaklıkta uzaklaştırma, yakında yakınlık ehli olan kimseleri kocatır.
Bundan sonra müridin elinden kazandıklarını çekip alma ve sınırda durdurma korkusu gelir. Bu, izhar ve tercih noktasındaki havas için geçerli olan bir korkudur. Kendilerine bir ceza olarak hakikat ellerinden çekilip alınır. Bu, muhabbet iddiası ve nefsin kendi
gerçeğini nitelemesinde olabilir. Ama muhabbet ehli bu noktalarda kusur edip ümitsizliğe düşmezler.
Bundan sonra Allah Teala'nm gizli tuzaklarından olan kaçırma (=fevt) korkusu gelir. Bir defasında muhibbanın önde gelenlerinden îbrahim b. Edhem'in kulağına cezbedeki bir adamın şu şiiri takılmıştı:
Ben'den yüz çevirmen dışında herşeyin mağfiret olunmuştur, Sana kaçırdıklarını verdik, geriye Benim için kaçırdıkların kaldı.
ibrahim b. Edhem bunu duyar duymaz bocaladı ve bayıldı. Bir gün bir gece baygın yattı. Bu hadisenin uzun bir kıssası vardır.
İbrahim b. Edhem, konulduğu bir çok makamdan sonra, bunlardan söz edilen makama nakledildi. Kendisi bu kıssanın sonunda şöyle demiştir: Dağdan 'Ey İbrahim! Kul ol' diye bir nida duydum. Artık bir kul olduğum için rahatladım.
Bu nidanın anlamı şudur: Sana yalnız Bir olan Allah Teala sahip olsun, sen de yalnız O'nun kulu ve kölesi olarak başkalarından azat ol. Hiçbir şeye sahip olma. Zaten her şey, O'nun hazinesinde-dir. Onlara sahiplenme. Sahiplendiğin şeyler Mâlik olan Allah Te-ala'nm önünde sana perde olurlar. Bu perde, sahip olduğun eşyaya göre kalınlaşır incelir.
Allah Teala, yarattıkları ile kendi Zatı arasındaki ilişkiye şöyle bir misal vermiştir:
İki adam vardır. Bunlardan birinin birbirleriyle çekişen aile, mal ve arzular gibi ortakları vardır. Diğeri ise, Tek olana teslim olmuş, ihlaslı bir adamdır. Bu ikisinin eşit olmaları elbette mümkün değildir. Allah Teala bu meyanda şöyle buyurmaktadır: "Allah Teala, (putperestle tek Allah'a inananın durumunu anlatmak için) bir misal getirdi: Birbiriyle çekişen birçok ortağın sahip olduğu bir adam (bir köle) ile, yalnız bir kişiye bağlı olan bir adam. Şimdi bu ikisinin durumu bir olur mu? Hamd, yalnız Allah'a mahsustur, fakat çokları bilmiyorlar". (Zümer/29) Yani insanları çoğu, bu şekilde Tek olanı bilmeyenlerdir.
Kaçırma korkusundan daha da büyüğü, rahatlayıp avunma (=selv) korkusudur. Bu, muhibbanın en çok korktukları şeydir.
Çünkü Allah'a ait muhabbet, onların çabasıyla değil yalnız O'nun sayesinde olmaktadır. Bu, takdir edilemeyecek kadar büyük bir nimettir. Kul, bu nimetten dolayı ne yaparak Rabbi'ne şükranda b lunabilir. Hiçbir şey, bu nimete denk olamaz.
Aynı şekilde avuntuları da, sevgileri gibi yalnız O'nunla olabilir Onlar, bilemedikleri bir yerden kendilerine gelen bu avuntuya tes lim olurlar. Sevgiyi Allah Teala'da bulduğunuz gibi, teselli ve avunj tuyu da O'nunla bulursunuz. Hiç bilemediğiniz bir şekilde O'ndam uzaklaşarak kendini avutmaya başlayabilirsiniz. Çünkü O, hikmetinin incelikleriyle sizi derece derece kendinden uzaklaştırabilir.
O'nu farketmeden seversiniz. Çünkü O, rahmetinin enginlikle-rindeki kudretine sizi şahit kılmış ve bir anda kendinizi O'nu sevenlerden bulmuş sunuz dur. Bu sevgi, geldiği gibi de gidebilir. O'nun tuzakları ve ceberut sıfatı gereği Zatı'ndan perdelenirsiniz. İşte aynı şekilde, kalbinizin bir anda O'ndan uzaklaşarak avuntuya kapıldığını görürsünüz. Bu konuda hiçbir kuvvet, imkan, hile ve: geri getirme çabası fayda etmez. Bunu, ancak Allah Teala'mn imtihanının inceliğini bilenler anlatabilir. Bundan da, sadece Allah Teala'mn gizli tuzağından ve imtihanından korkan kimseler sakınabilir. Allah Teala'mn sizi bu tür bir avuntuya teslim etmesi, sizi reddedip attığının delilidir. Çünkü O'nu sevdiğinizde de, ancak O'nun takdiri sayesinde sevebilirsiniz.
Bu, Allah Teala'mn tuzağa düşmüş kalpleri bir anda çeviren kudretinin sürati sayesinde tahakkuk eden gizli tuzaktır. Bu, gurura kapılmış olanlara erişen bedbahtlık halidir. Süratinden dolayı göz bunu farkedemediği gibi gizliliği yüzünden kalp de ona mani olamaz. Allah Teala bu meyanda şöyle buyurmuştur: "Yine ayetlerimiz hakkında bir tuzak düşünürler. De ki: Allah Teala'mn tuzağı daha seridir". (Yunus/21) Yani O, daha gizli olarak değiştirendir.
Onlara sevdikleri nimetler vermiş, ancak bu nimetler kendileri için bir ceza ve nimet kisvesinde bir intikam olmuştur. Onlar, bu nimetlerle, bilmedikleri bir şekilde ağır ağır azaba çekilmektedirler.
Bütün bu korkulardan daha da korkutucu olanı; değiştirilme korkusudur. Çünkü bu, şaibe ve kapalılığı olmayan bir korkudur. Azaba çekişin hakiki sureti olan bu korkuda, Mahbub Teala'mn ga-zab, buğz ve uzaklaştırmasının son noktası görülür. Avuntu bu kor-
kunım başlangıcıdır. Yüz çevirme ve perdeleme ise bütün bunların başıdır. Zikirden uzaklaştırma ve iyilikle yüreğin daralması ise sebeplerdir. Allah Teala'nm rıza ve sevgisinden uzaklaştırılmış ve azaba basamak kılınmış bu davranışlar güçlenip arttığı vakit, bütün bu yasaklara yol açarlar. Bunlar zayıfladığında ve salih ameller ve hasenat ile yer değiştirdiklerinde ise, muhabbet ve yakınlığın makamlarına dahil edilirler. Bu hususta Allah Resulü'nün (sav) şöyle buyurduğu rivayet edilmiştir: "Hevasma dalmış kimse, Allah Teala'nm gazaplısıdır".
Bu sıfatların sizde bulunması, sizin değişmenizin ve makam bakımından düşürülmenizin emarelerindendir. Bunlardan korkmak ise, O'nun ahlakını öğrenmenin alametidir. Bu makamların hepsini bir kitapta şerhetmek ve onların tafsilatına girmek mümkün değildir.
Bunlar, ancak kulun kalbinde şerhedilirler. Onun yakini imanı ile şerholur ve kulun nefsi karşısındaki üstünlüğüyle açıklanırlar. Şirke düşen bir kalp ve nevasına dalmış bir kul, bunlara ehil değildir. Allah Teala yardımcımız olsun.
Sekizinci korku, ulvi bir muhabbetin şahitliğine karşı duyulan korkudur. Bu durumda muhabbet garib hale gelir ve kafaları karıştırır. Kulaklardaki şöhretinin azlığından dolayı cahil kalman Allah sevgisinin sıfatı bazı kimselere gizli kalır.
Bunun adını koymadık. Çünkü bu, muhabbet adına ismi bulunan başka bir makam hakkında duyulan bir korkudur. Bunu duyanların çoğunun kafaları karışabilir ve onu yadırgayabilirler. Bu gibi kimseler, o makama şahit olanların akıllarından geçmeyen bir takım vehimlere kapılır ve bu sevgiyi, insanların sevgileriyle karıştırırlar.
Bu sevgiyi beşeri sevgiye benzetirler. Çünkü halkın sıfatlarına verilen isimler, Hâlık'm sıfatlarına verilen isimlere benzer. Bu gibi kimseler için bu hususta yalnızca kendi bildikleri geçerlidir. Onlar, bu ilimleri ile perdelenmişlerken, nasıl olur da şahit olabilirler? Böyle birinin korkusunu ve bu korkuya göre makamını zikrettiğimizde, kendi açıklamasıyla durumu açığa kavuşur.
Bu korkunun kaynağıyla imtihan edilen kimse, kendiliğinden soruncaya kadar konuyu kapatmak, açmaktan daha hayırlıdır.
Çünkü mupabbetin bütün makamları, onun makamı karşısm-da,denize katılan bir nehir gibidirler. Onun durumu, yakini müşahedelerin tamamının, tevhide tevhidle şahitlikte bulunma karşısındaki durumu gibidir. Bu, muhabbetin bilinen bir sıfatıdır. Çünkü bu, Habib'in muhibbe olan özlemindendir.
Bu husus, Rabia'nm fra) yukarıda geçen sözüne benzemektedir. Hatırlanacağı üzere o, heva sevgisinden bahsetmişti. Aişe'nin (ra), Allah Resulü'ne (sav) söylediği şu söz de bu kapsamda değerlendirilir: "Görüyorum ki Rabbin, senin hevana süratle yetişiyor".
Muhib makamına girdikten sonra ondan çıkartılan kimse, üstte anlattığımız makama yükseltilir. Çünkü o, yakini imanın en güzel müşahedeleri ile sevilen/mahbub makamına oturtulmuş olur. Cüneyd (ra) şu beyti çok sık tekrar ederdi:
Bundan sonra ne sıfatları zor anlaşılır olur,
Ne de gizlemesi, katında adalet ve lütfuna uygun düşer.
Dikkat edin! Rahman'ın bir sırrı vardır ki onu,
Yalnız ehline gizli olarak verir. Örtmek en güzelidir.
Mahbub bir zattan da aynı anlamda şu beyti dinledik:
Muhabbet Sen'den izzet ile belirdi ve karıştı,
Vuslat suyu ile. Onu birleştiren de Sen'din.
Fani oluşunda sonra baki kıldığın kimseye yardım ettin,
Ve mekansız olarak varoldu. Çünkü o, artık Sen'din.
Ulemadan bir zat şöyle demiştir: "Allah Teala'yı korku olmaksızın sırf muhabbet ile bilen kimse, sevinç ve şımarıklığından dolayı helak olur. O'nu muhabbet olmaksızın, sırf korku ile bilen kimse de, uzaklık ve yalnızlık duygularıyla O'ndan kopar.
O'nu korku ve muhabbet ile bileni ise, Allah Teala sever, Zatı'na yaklaştırır, ilim verir ve ayağını sağlam kılar". Korku ehlinin korkusuna hayran olmamak gerekir. Çünkü onlar, sadece korkutucu sıfatları ve helak edici fiileri bilirler.
Esas hayran olunması gereken, muhabbet ehlinin korkusudur. Onlar Allah Teala'nm ahlakını ve hoşgörüsünü bilmelerine, O'nun
kunun başlangıcıdır. Yüz çevirme ve perdeleme ise bütün bunların başıdır. Zikirden uzaklaştırma ve iyilikle yüreğin daralması ise sebeplerdir. Allah Teala'nm rıza ve sevgisinden uzaklaştırılmış ve azaba basamak kılınmış bu davranışlar güçlenip arttığı vakit, bütün bu yasaklara yol açarlar. Bunlar zayıfladığında ve salih ameller ve hasenat ile yer değiştirdiklerinde ise, muhabbet ve yakınlığın makamlarına dahil edilirler. Bu hususta Allah Resulü'nün (sav) şöyle buyurduğu rivayet edilmiştir: "Hevasma dalmış kimse, Allah Teala'nm gazaplısı dır".
Bu sıfatların sizde bulunması, sizin değişmenizin ve makam bakımından düşürülmenizin emarelerindendir. Bunlardan korkmak ise, O'nun ahlakını öğrenmenin alametidir. Bu makamların hepsini bir kitapta şerhetmek ve onların tafsilatına girmek mümkün değildir.
Bunlar, ancak kulun kalbinde şerhedilirler. Onun yakini imanı ile şerholur ve kulun nefsi karşısındaki üstünlüğüyle açıklanırlar. Şirke düşen bir kalp ve nevasına dalmış bir kul, bunlara ehil değildir. Allah Teala yardımcımız olsun.
Sekizinci korku, ulvi bir muhabbetin şahitliğine karşı duyulan korkudur. Bu durumda muhabbet garib hale gelir ve kafaları karıştırır. Kulaklardaki şöhretinin azlığından dolayı cahil kalman Allah sevgisinin sıfatı bazı kimselere gizli kalır.
Bunun adını koymadık. Çünkü bu, muhabbet adına ismi bulunan başka bir makam hakkında duyulan bir korkudur. Bunu duyanların çoğunun kafaları karışabilir ve onu yadırgayabilirler. Bu gibi kimseler, o makama şahit olanların akıllarından geçmeyen bir takım vehimlere kapılır ve bu sevgiyi, insanların sevgileriyle karıştırırlar.
Bu sevgiyi beşeri sevgiye benzetirler. Çünkü halkın sıfatlarına verilen isimler, Hâlık'm sıfatlarına verilen isimlere benzer. Bu gibi kimseler için bu hususta yalnızca kendi bildikleri geçerlidir. Onlar, bu ilimleri ile perdelenmişlerken, nasıl olur da şahit olabilirler? Böyle birinin korkusunu ve bu korkuya göre makamını zikrettiğimizde, kendi açıklamasıyla durumu açığa kavuşur.
Bu korkunun kaynağıyla imtihan edilen kimse, kendiliğinden soruncaya kadar konuyu kapatmak, açmaktan daha hayırlıdır.
Çünkü mupabbetin bütün makamları, onun makamı karşısın-da,denize katılan bir nehir gibidirler. Onun durumu, yakini müşahedelerin tamamının, tevhide tevhidle şahitlikte bulunma karşısındaki durumu gibidir. Bu, muhabbetin bilinen bir sıfatıdır. Çünkü bu, Habib'in muhibbe olan özlemindendir.
Bu husus, Rabia'nm (ra) yukarıda geçen sözüne benzemektedir. Hatırlanacağı üzere o, heva sevgisinden bahsetmişti. Aişe'nin (ra), Allah Resulü'ne (sav) söylediği şu söz de bu kapsamda değerlendirilir: "Görüyorum ki Rabbin, senin hevana süratle yetişiyor".
Muhib makamına girdikten sonra ondan çıkartılan kimse, üstte anlattığımız makama yükseltilir. Çünkü o, yakini imamn en güzel müşahedeleri ile sevilen/mahbub makamına oturtulmuş olur. Cüneyd (ra) şu beyti çok sık tekrar ederdi:
Bundan sonra ne sıfatlan zor anlaşılır olur, Ne de gizlemesi, katında adalet ve lütfuna uygun düşer. Dikkat edin! Rahman'ın bir sırrı vardır ki onu, Yalnız ehline gizli olarak verir. Örtmek en güzelidir.
Mahbub bir zattan da aynı anlamda şu beyti dinledik:
Muhabbet Sen'den izzet ile belirdi ve karıştı,
Vuslat suyu ile. Onu birleştiren de Sen'din.
Fani oluşunda sonra baki kıldığın kimseye yardım ettin,
Ve mekansız olarak varoldu. Çünkü o, artık Sen'din.
Ulemadan bir zat şöyle demiştir: "Allah Teala'yı korku olmaksızın sırf muhabbet ile bilen kimse, sevinç ve şımarıklığından dolayı helak olur. O'nu muhabbet olmaksızın, sırf korku ile bilen kimse de, uzaklık ve yalnızlık duygularıyla O'ndan kopar.
O'nu korku ve muhabbet ile bileni ise, Allah Teala sever, Zatı'na yaklaştırır, ilim verir ve ayağını sağlam kılar". Korku ehlinin korkusuna hayran olmamak gerekir. Çünkü onlar, sadece korkutucu sıfatları ve helak edici fiilen bilirler.
Esas hayran olunması gereken, muhabbet ehlinin korkusudur. Onlar Allah Teala'nm ahlakını ve hoşgörüsünü bilmelerine, O'riUn
şefkat ve lütfuna korku ehlinin asla görmediği kadar şahit olmalarına rağmen O'ndan korku duyarlar. Muhabbet ehli, muhabbetlerine rağmen O'ndan korkmaktadırlar. O'nu kendi nefsleri üzerinde sevmektedirler. Korkularına rağmen O'na özlem duymaktadırlar.
Allah Teala'mn kendilerine bahşettiği lütuf ve sevgiye rağmen O'nun huzurunda aşırıya gitmekten sakınmaktadırlar. Onları aziz kılmış olmasına rağmen, O'nun önünde zillete bürünmektedirler. Kendisine fazla verilmediği için kendini sıkan ve tutan kimseye şaşmamak gerekir. Asıl şaşılacak olan, izzet ve ikrama layık olduğu halde, tevazu ve alçakgönüllülükten ayrılmayan kimsedir.
Muhibban, Allah Teala'mn bol ikramı karşısında kendilerine hakim olabilenlerdir. Korku ehli ise, O'nun menettiği hususlarda kendilerini tutanlardır. Muhibban için izzet ve ikramla beraber zillet, korku ehli için ise, korku ve endişeyle beraber zillet sözkonusudur.
Bütün bunlar, muhabbet ehlinin ulaştıkları marifet seviyesinin, diğerlerinin marifetlerinden çok daha üstün olduğudur. Çünkü onlar da, bu yolun başında korku ehli olmuşlardır. Buna göre her mu-hib, aynı zamanda korku sahibidir. Her korku sahibi ise, muhib değildir. Yani mukarrebunun muhabbetine ulaşmış değildir. Çünkü o, muhabbetin tadını alamamıştır.
Müslümanlara farz kılınmış olan Allah sevgisi, esas itibarıyla havassın makamlarında dikkate alınmaz. Çünkü bu sevgi, onların hallerinin getirdiği vecdlerde sözkonusu olamaz. Makamlar arasındaki geçişlerde de, bu muhabbet ile yükselme sağlanamaz. Çünkü bu sevgi, imanın gıdası ve onun sıhhat dayanağı olup varlığım da sadece imana borçludur.
Muhabbet, korkuyu kaldırmaz. Bu yüzden de muhib kimse, hem muhabbet, hem de korku sahibi sayılmıştır. Çünkü onun sevdiği Mahbub Teala, aynı zamanda korkutucudur. Mücerred korku ise, sahibini yukarıda anlattıklarımız sebebiyle muhabbetten alıkoyabilir. O, ebrâr/iyiler zümresinin keşfi ve mukarrebunun perde-sidir. Çünkü muhibbanm korkuda bir gıdaları, muhabbette ise genişlikleri vardır.
Korku ehlinin ise, korkuda genişlikleri, muhabbette ise âz bir gıdaları mevcuttur. Bu husus, korku ve ümit makamında söylenenle-1e benzemektedir. Çünkü korku ve ümit (=havf-recâ), imanın sıfat-
larıdır. Ancak korku sahibi, kendi hali içinde ümit makamında derece sahibi olurken, rica ehli de ümidinin içinde korkuyu barındırır. Makamların tertibinde Allah Teala'nın beşer tarafından anlaşılması güç bir hükmü ve latif bir hikmeti vardır. Bunu ancak, bu makamların şahitliklerine nail kılman kimseler bilebilirler. Eğer kul, korku makamını geçmişse, arif ve mukarreb kılınanların muhab-betiyle seven bir muhib olur. Eğer muhabbet makamını geçmişse, ashab-ı yeminin muhabbeti ile muhib olur.
Böyle bir kul için, ne Allah Teala'ya ünsiyet kuran muhibbanm makamları, ne de mukarrebun makamlarmdakilerin şevkleri sözkonusu olabilir. Bunların hepsi de, salih ve yakin sahibi kimselerdir. Halleri, zahir ehlinin ilmi tertibi dışında gelişse de durum değişmez. Çünkü onları inkar edenler, ikrar edenlerden daha fazladır: "Allah, emrini yerine getirendir. Ama insanların çoğu bilmezler". (Yusın721); "Onlar Allah katında derecelere sahiptirler. Allah onların yaptıklarını görendir". (Al-i İmran/163)
Muhabbet, belki korku için bir sevap ve ziyade lütuf olabilir. Bu, amel ehlinin makamında geçerlidir. Korku da, muhtemelen muhabbetin ziyadesi ve sevabı olabilir. Bu da ilim sahiplerinin makamında geçerlidir. Korkudan sonraki nasibi muhabbet olan kimse, mahbub ve mukarreb olanların arasında yer alır. Muhabbetinden nasibi korku olan kimse ise, Allah Teala'yı seven ebrâr/iyilik ehli ve ashab-ı yemin arasında yer alır.
Basralı alimlerimizden bir zata, muhabbetin mi yoksa hayanın mı daha faziletli olduğu sorulmuştu. Şu cevabı verdi: Korkuya yol açan bir muhabbet noktasında, haya ondan daha üstün olur. Hayaya zemin hazırlayan muhabbet ise, hayadan daha üstündür. Çünkü o şevktir. Cüneyd-i Bağdadi (ra) dedi ki: 'Muhabbetin bizzat kendisi, aydınlanma ve sevinç yoluyla kalbin Allah Teala'ya yakın olmasıdır.
Allah Teala'mn batini isimlerindeki sıfatların tecelli etme isteğine gelince, burada bu mevzulara hiç girmedik. Bizim bütün anlattıklarımız, O'nun zahiri isimlerinden kaynaklanan ahlaka duyulan sevgi ve istek hakkındadır. Diğer hususların bir kitapta işlenmesinin helal olduğunu da düşünmüyorum. Bunların, avama açıklanması helal değildir. Çünkü bunlar, mukaşefenin sırlarındandır.
Bunlara, ancak mükaşefe ehli muttali olabilirler. Ancak bunlara nail olanlar, onlar hakkında konuşabilirler. Daha önce hiç bir alimin bunları kitabında işlediğini görmedik. Zira bunlar, bir kitaptan alınabilecek bilgiler değildir. Ancak alimlerin ağızlarından dinlenebilecek ve kalpten kalbe aktarılacak hususlardır. Bu bakımdan da, yukarıda sekizinci korku hakkında söylediklerimize benzerlik arzederler. Hatırlanacağı üzere, sekizinci korkuyu bilgi sahibi olmayanlar için açıklamamıştık. Hadislerde de, kendisine bu korku tattırılan kimselerin onu açıklamadıkları nakledilmektedir.
Bize ulaşan rivayetlerden birinde bu husus şöyle geçmektedir: Abdal zümresinden bir zat, sıddıklardan birinden, Allah Teala'ya dua ederek kendisine zerre mikdarı muhabbet ihsan etmesi için dua etmesini rica etmişti. O sıddık da, onun isteğini yerine getirdi. Bunun üzerine o abdal kendini dağlara vurdu, aklını kaybetti, kalbi ürperdi ve yedi gün bu halde tepkisiz olarak yaşadı. Ne bir şeyden faydalanabiliyor, ne de kimse ondan faydalanabiliyordu.
Bunun üzerine sıddık zat Rabbi'ne niyazda bulunarak şöyle dedi: Ey Rabbim, ona verdiğin muhabbet zerresinin yarısını eksilt. Bunun üzerine Allah Teala şöyle vahyetti: Zaten Biz ona, zerre kadar marifetin yüzbinde biri kadar bir parça vermiştik. Sen Bize niyaz ettiğin vakitte yüz bin kul daha Bizim muhabbetimiz için niyazda bulunmuşlardı. Sen niyazda bulununca, duana icabet ettim. Onlara ise, bu şahsa verdiğim kadar muhabbet verdim. Onun zerresini yüzbin kul arasında paylaştıracak kadar parçaya böldüm. Bu kula düşen de, onlarınki gibi bir parçadır. Bunun üzerine, 'Ey hüküm sahiplerinin en hayırlısı olan Rabbim, ona verdiğini eksilt' diye dua ettim.
Allah Teala, o parçanın büyük kısmını aldı ve onda yüzbinde birinin onda birini bıraktı. Ancak o zaman abdalın korku ve muhabbeti, ilim ve ricası dengelendi ve diğer arifler gibi oldu.
Muhabbetin alametlerinden biri de; Celil olan Hak Teala'ya ya-kararak uykusuz kalmak, gurbeti özlemek, Mahbub Teala ile halvete çekilmeyi arzulamak, kalbin vecdî sırlar ve gaybî mütalaalar ile münacaatta bulunmasıdır. SafVet ehline göre münacaat, ancak kalplerle olur. O, kalplerin gaybin batini noktalarında mütalaası, melekût aleminin sırlarında dolaşması ve ceberûtun tezahürlerin-
de yücelmesidir. Bu yücelme, ruhlarının nurlarıyla olur. Bu nurları ise, ilahi nurların ışıkları taşıyarak sırlar hazinelerine bırakırlar. Münacaat, kurbî ru'yetin yani Allah Teala'nm yakınlığını görmenin delili, aşinalığın bulunuşunun şahididir.
Nitekim Allah Teala'nm şöyle buyurduğu rivayet edilmiştir: "Gece çöktüğünde Beni bırakarak uyuyan kimse, Benim muhabbetimi iddia ettiğinde yalan söylüyordur". Her sevgili, sevgilisi ile başbaşa kalmayı istemez mi? Ben de sevdiklerime çok yakınım. Onların gizli sırlarını işitir, fısıltılarını bilirim. Onların serzeniş ve özlemlerine şahit olurum.
Ulemadan bir zatın şunu söylediği rivayet edilir: Allah Teala, sıddıklardan birine şunu variyetini ştir:
'Kullarım arasında öyle kimseler var ki, onlar Beni, Ben de onları severim. Onlar beni, Ben de onları özlerim. Onlar Beni, Ben de onları zikrederim. Onlar Bana, Ben de onlara bakarım. Eğer onların yoluna girersen, seni de severim. Eğer onlardan ayrılırsan, sana buğzederim'.
O da şöyle dedi: Ey Rabbim, onların alameti nedir? Allah Teala buyurdu ki: Onlar, şefkatli bir çobanın sürüsünü gözettiği gibi, gündüzleri gölgeleri gözetirler. Akşam vakti kuşların yuvalarını özleyişleri gibi havanın kararmasını sabırsızlıkla beklerler. Gece karanlığı çöküp karanlıklar karıştığı, yataklar serilip yastıklar dizildiği, her seven sevdiği ile halvete girdiği vakit, ayakları üstünde dikilir, yüzlerini yaygı yaparlar ve Bana Benim kelamım ile münacaat ederler. Verdiğim nimetler sebebiyle Bana yaranmaya çalışırlar. Kimi feryat eder, kimi ağlar, kimi ah ü vah eder, kimi de serzenişte bulunur.
Kimi ayakta, kimi oturur, kimi rükuda, kimi de secdededir. Onların Benim için tahammül ettikleri, gözümün önündedir. Benim muhabbetim uğrunda yakındıkları da kulağımın dibindedir. Onlara ilk başta üç şey veririm: Kalplerine nurumdan akıtırım da, hakkımda, onlar hakkında haber verdiğim gibi haber verirler. İkinci olarak; onların hesapları, gökler, yer ve bu ikisi arasındakiler kadar ağır dahi olsa bu yükü hafifletirim. Üçüncü olarak da, Yüzüm ile onlara yönelirim. Yüzümle yöneldiğim herkes, ona vermek istediğimin değerini bilir.
[1] Tirmizî, Kıyamet/60
[2] Buhârî, Mezalim/4, İkrah/7; Tirmizî, Fiten/68; Dârimî, Rikak/40; İbni Hanbel, 111/99, 201.
[3] Tirmizî, Da'avat/79.
[4] Ebû Tâlib el-Mekkî, Kûtul-Kulûb (Kalplerin Azığı), İz Yayıncılık: 3/ 108-120.
[5] Ebû Tâlib el-Mekkî, Kûtul-Kulûb (Kalplerin Azığı), İz Yayıncılık: 3/ 120-122.
[6] Ebû Tâlib el-Mekkî, Kûtul-Kulûb (Kalplerin Azığı), İz Yayıncılık: 3/ 1123-125.
[7] Ebû Tâlib el-Mekkî, Kûtul-Kulûb (Kalplerin Azığı), İz Yayıncılık: 3/ 125-131.
[8] Benzer hadisler için b. Buhârî, İman/37; Müslim, İman/l, 5-7; Ebu Davûd, Sünnet/16;Tirmizî, İman/4; Nesa'î, îman/5, 6; İbni Mâce, Mukaddime/9
[9] Benzer hadisler için b. Buhârî, İman/37; Müslim, İman/l, 5-7; Ebu Davûd, Sünnet/16;Tirmizî, İman/4; Nesa'î, îman/5, 6; İbni Mâce, Mukaddime/9.
[10] Tirmizî, Zühd/35; İbni Mâce, Zühd/4; İbni Hanbel, V/255, VI/19
[11] Buhârî, isti'zan/10, Nikah/67; Ebu Davûd, Vitr/32, Edeb/1; Tirmizî, Birr/69; îbni Hanbel, 111/101, 124, 159, 168, 174, 195, 196, 200, 209, 227, 231, 255, 256
[12] ibniHanbel, 11/630
[13] Tirmizî, Kıyamet/58
[14] Benzer bir hadis için b. Buhârî, îman/1.
[15] Buhârî, Edeb/96; Müslim, Birr/165; Tirmizî, Zühd/5O, Da'avat/98; Dârimî, Rikak/71; îb-ni Hanbel, 1/393, III/104, 110, 159, 165, 167, 168, 172, 178, 192, 198.
[16] Tirmizî, Kıyamet/58.
[17] Buhârî, Ahkam/3, İlim/15, Zekat/5, İ'tisam/13; Müslim, Müsafırun/268; İbni Mâce, Zühd/22; İbni Hanbel, 1/385, 432.
[18] Ebû Tâlib el-Mekkî, Kûtul-Kulûb (Kalplerin Azığı), İz Yayıncılık: 3/ 132-167.
[19] Benzer bir hadis için b. İbni Hanbel, III/235, 104
[20] İbni Mâce, Zühd/30
[21] İbni Hanbel, 1/387
[22] Nesa'î, îman/2-4; tbni Mâce, Fiten/23; İbni Hanbel, IV/11
[23] Buhârî, İman/8, Eyman/3; Müslim, İman/69, 70; Nesa'î, İman/19; İbni Mâce, Mukaddime/9; İbni Hanbel, III/177, 207, 275, 278, IV/336.
[24] Tirmizî, Menakıb/31
[25] Tirmizî, Da'avat/4; İbni Hanbel, IV/188, 190.
[26] ibni Hanbel, 111/68, 71.
[27] Benzer bir hadis için b. İbni Hanbel, 111/76
[28] Tirmizî, Dua/128
[29] Buhârî, Rikak/41; Müslim, Zikir/14, 16-18; Tirmizî, Cenaiz/67, Zühd/6; Nesa'î, Cenaız/lO, İbni Mâce, Zühd/31; Dâiimî, Rikak/43; İbni Hanbel, 11/313, 346.
[30] Buhârî, Rikak/38; İbni Hanbel, VI/256.
[31] Benzer bir hadis için b. îbni Mâce, Zühd/1.
[32] Ebû Tâlib el-Mekkî, Kûtul-Kulûb (Kalplerin Azığı), İz Yayıncılık: 3/ 167-193.