80 SEKSENİNCİ MEKTÛB
Bu mektûb, mirzâ Fethullah-i Hakîme yazılmıştır. Yetmişüç fırka içinde, kurtulan bir fırkanın, Ehl-i sünnet fırkası olduğunu bildirmektedir:
Hak teâlâ, Muhammed Mustafânın nûrlu caddesinde yürümek nasip eylesin! Fârisî mısra' tercümesi:
İş budur. Bundan başkası hiçtir.
Hadis-i şerifte, müslümanların yetmişüç fırkaya ayrılacakları bildirildi. Bu yetmişüç fırkadan herbiri, islâmiyete uyduğunu iddiâ etmektedir. Cehennemden kurtulacağı bildirilen bu fırkanın kendi fırkası olduğunu söylemektedir. Mü'minûn sûresi, ellidördüncü [54] ve Rûm sûresi otuzikinci âyetinde meâlen, (Her fırka, doğru yolda olduğunu sanarak, sevinmektedir) buyuruldu. Hâlbuki, bu çeşidli fırkalar arasında kurtulucu olan birinin alâmetini, işaretini, Peygamberimiz şöyle bildirmektedir: (Bu fırkada olanlar, benim ve Eshâbımın gittiği yolda bulunanlardır). İslâmiyetin sahibi kendini söyledikten sonra, Eshâb-ı kirâmı da, söylemesine lüzûm olmadığı hâlde, bunları da söylemesi, (Benim yolum, Eshâbımın gittiği yoldur. Kurtuluş yolu, yalnız Eshâbımın gittiği yoldur) demektir. Nitekim Nisâ sûresi, yetmişdokuzuncu âyetinde meâlen, (Resûlüme itaat eden, elbette Allahü teâlâya itaat etmiştir) buyuruldu. Resûle itaat, Hak teâlâya itaat demektir. Ona uymamak, Allahü teâlâya isyândır. Allahü teâlâya itaatin, Resûlüne itaatten başka olduğunu sananlar için nâzil olan, Nisâ sûresinin, (Allahü teâlânın yolu ile, Resûlünün yolunu birbirinden ayırmak istiyorlar. Senin söylediklerinin bazısına inanırız, bazısına inanmayız diyorlar. İkisi arasında ayrı bir yol açmak istiyorlar. Bunlar, elbette kâfirdir) meâlindeki yüzkırkdokuzuncu âyeti, bunların kâfir olduklarını bildiriyor. Eshâb-ı kirâmın yolunda gitmeyip de, Peygambere uyduğunu söyliyen, yanılıyor. Ona uymuş değil, isyân etmiş oluyor. Böyle yol tutan, kıyâmette kurtulamıyacaktır. Mücâdele sûresinin, (Doğru birşey yaptıklarını sanıyorlar. Biliniz ki, onlar yalancıdır, kâfirdir) meâlindeki onsekizinci âyeti bu gibilerin hâlini gösteriyor.
Eshâb-ı kirâmın yolunda giden, hiç şüphe yok ki, Ehl-i sünnet vel cemaat fırkasıdır. Allahü teâlâ, bu fırkanın yorulmadan, yılmadan çalışan büyüklerine, bol bol mükâfat versin! Cehennemden kurtulan fırka, yalnız bunlardır. Çünkü, Peygamberimizin Eshâbına dil uzatan, bunlara uymaktan, elbette mahrumdur.
[Şî'îler, oniki kısmdır. Her kısmı da kollara ayrılmıştır. Bazısı abdestsiz, gusülsüz gezer. Namaz kılanları azdır. Hepsinin îtikadı, inanışı Ehl-i sünnetten ayrıdır. Alevî değildirler. (Alevî), Ehl-i beyti seven, onların yolunda giden kimse demektir. İmâm-ı Aliye ve bunun Hz. Fâtımadan olan çocuklarına (Ehl-i beyt) denir. Ehl-i beyti sevmek şerefini Ehl-i sünnet kazanmış, onları sevmeği, onların yolunda bulunmağı, son nefeste îman ile gitmenin alâmeti, işareti demiştir. O hâlde alevî, Ehl-i sünnettir. Bunun için, alevî olmak isteyen kimsenin, Ehl-i sünnet olması lâzımdır. Bugün, zındıklar ve müslümanlıkla ilgileri olmıyan kimseler, mübârek Alevî ismini Ehl-i sünnetten alıp, kendilerine mal etmek istiyorlar. Bu güzel ismin gölgesi altında, gençleri aldatmaya, Resûlullahın yolundan ayırmaya uğraşıyorlar. Bu konuda, (Eshâb-ı kirâm) ve (Hak Sözün Vesîkaları) kitaplarımızda geniş bilgi vardır.]
Mu'tezilî fırkası ise, sonradan meydana çıkmıştır. Bunun kurucusu olan Vâsıl bin Atâ, Hasen-i Basrînin talebesinden idi. Îman ile küfür arasında, bir üçüncü kısm bulunduğunu söyliyerek, Hasen-i Basrînin yolundan ayrıldığı için, Hasen-i Basrî, buna (İ'tezele annâ) buyurdu ki, bizden ayrıldı demektir. Diğer bütün fırkalar da, sonradan meydana çıktı.
Eshâb-ı kirâma dil uzatmak, Allahü teâlânın Peygamberine dil uzatmak olur. (Eshâb-ı kirâma saygı göstermiyen, Allahü teâlânın Resûlüne îman etmemiştir) buyuruldu. Çünkü, onların kötülenmesi, sahiplerinin, efendilerinin kötülenmesi olur. Böyle yanlış îtikata düşmekten, Allahü teâlâya sığınırız! Kur'an-ı kerimden ve hadis-i şeriflerden çıkan ahkâmı bizlere getiren, Eshâb-ı kirâmdır. Onlara dil uzatılınca, onların getirdiği şey de, kıymetten düşer. İslâmiyeti bizlere getiren, Eshâb-ı kirâm arasından belli kimseler değildir. Bunda, herbirinin hizmeti, payı vardır. Hepsi adalette, doğrulukta, öğretmekte müsâvîdir. Eshâb-ı kirâmdan herhangi birine dil uzatılınca, dîn-i islâm kötülenmiş, söğülmüş olur. Allahü teâlâ, bu çirkin hâle düşmekten hepimizi korusun!
Eshâb-ı kirâma söğen eğer, (Biz, yine Eshâb-ı kirâma uyuyoruz. Onların hepsine uymak, şart değildir. Hattâ mümkün değildir. Çünkü, sözleri birbirine uymıyor. Yolları başka başkadır) derse, bunlara deriz ki: Eshâb-ı kirâmdan bazısına uymuş olmak için, hiçbirini inkâr etmemek lâzımdır. Bir kısmını beğenmeyince, başka kısmına uyulmuş olamaz. Çünkü, meselâ Emîr [Ali], diğer üç halîfeyi büyük biliyor, hurmet ediyor ve uyulmaya lâyık olduklarını biliyordu. Bunlara, seve seve bi'at etmiş, hilâfetlerini kabûl etmişti. Diğer üç halîfeyi sevmedikçe, Emîre uyduğunu söylemek yalan olur, iftirâ olur. Hattâ, Emîri beğenmemek, onun sözlerini, hareketlerini, kabûl etmemek olur. Allahü teâlânın arslanı Ali için, onları idare ediyordu, yüzlerine gülüyordu demek, câhilce, ahmakca söz olur. Allahın arslanının, o kadar ilim ve kahramanlığı ile, tâm otuz sene, üç halîfeye karşı düşmanlığını saklayıp, dost göründüğünü ve onlarla yalandan arkadaşlık ettiğini hangi akıl kabûl eder? En aşağı bir müslüman bile böyle iki yüzlülük yapamaz. Emîri bu kadar küçülten, âciz, hîleci ve münâfık yapan böyle sözlerin çirkinliğini anlamak lâzımdır. Allah göstermesin, Emîrin böyle olduğunu, bir ân kabûl etsek bile, Peygamber efendimizin bu üç halîfeyi medh etmesine, büyültmesine, bütün yaşadığı müddetçe, bunlara kıymet vermesine ne diyecekler? Peygamber efendimize de, iki yüzlü mü diyecekler? Hâşâ! Bu, hiç olamaz. Peygamberin doğruyu bildirmesi vâcibdir. İdare ediyordu diyen zındık olur, dinsiz olur. Mâ'ide sûresi, yetmişinci âyetinde meâlen, (Ey kıymetli Resûlüm! Rabbinden sana indirileni, herkese ulaştır! Bunları, doğru bildirmezsen, Peygamberlik vazîfeni yapmamış olursun! Allahü teâlâ, seni, düşmanlık etmek istiyenlerden korur) buyuruldu. Kâfirler diyordu ki, Muhammed, vahy olunan şeylerden, işine gelenleri söylüyor, işine gelmiyenleri söylemiyor. Bunun üzerine, bu âyet-i kerime gelerek herşeyi doğru söylediği bildirildi. Peygamberimiz, âhırete teşrîf edinceye kadar, üç halîfeyi hep över, başkalarından üstün tutardı. Demek ki, bunları övmek, üstün tutmak, hatâ olamaz, yanlış yol olamaz.
Îman edilecek şeylerde Eshâb-ı kirâmın hepsine uymak lâzımdır. Çünkü, îtikat edilecek şeylerde, birbirlerinden hiç ayrılıkları yoktur. Fürû'da, yâni yapılacak işlerde ayrılma olabilir.
Eshâb-ı kirâmdan birine dil uzatan kimse, hepsini lekelemiş olur. Çünkü, hepsinin îmanı, îtikadı birdir. Birine dil uzatan, hiçbirine uymamış olur. Birbirlerine uygun olmadıklarını, aralarında birlik bulunmadığını söylemiş olur. Onlardan birini kötülemek, onun söylediklerine inanmamak olur. Tekrar söyliyelim ki, islâmiyeti bizlere bildiren, onların hepsidir. Onların herbiri âdildir, doğrudur. Herbirinin islâmiyette bildirdiği birşey vardır. Herbiri âyet-i kerimeleri getirerek, Kur'an-ı kerim toplanmıştır. Bir kısmını beğenmiyen, islâmiyeti bildireni beğenmemiş olur. Görülüyor ki, bu kimse, islâmiyetin hepsini yapmamış olur. Böyle olan da, Cehennemden kurtulabilir mi? Bekara sûresi, seksenbeşinci âyetinde meâlen, (Kur'an-ı kerimin bir kısmına inanıyorsunuz da, bir kısmına inanmıyor musunuz? Böyle yapanların cezâsı, dünyada, rezil, rüsvâ olmaktır. Âhırette de, en şiddetli azâba atılacaklardır) buyuruldu.
Kur'an-ı kerimi Osman topladı. Hattâ, Ebû Bekr-i Sıddîk ile Ömer-ül Fârûk topladı. Emîrin topladığı Kur'an-ı kerim, bundan başkadır. Görülüyor ki, bu büyükleri kötülemek, Kur'an-ı kerimi kötülemeye kadar gidiyor. Allahü teâlâ, bütün müslümanları, böyle belâya düşmekten korusun! Şî'î mezhebinin müctehidlerinden birine sordular ki: Kur'an-ı kerimi, Osman toplamıştır. Onun toplamış olduğu, bu Kur'an için ne dersiniz? Ona bir kusur bulmakta, hiç fayda göremem. Çünkü, Kur'an-ı kerime dil uzatılırsa, din yıkılır dedi.
Aklı olan kimse, Peygamber efendimizin vefât ettiği gün, Eshâb-ı kirâmın hepsinin, yanlış bir kararda birleşeceklerini, elbette söyliyemez. Hâlbuki o gün, Eshâb-ı kirâmdan otuzüçbin adedi, hep birden, istekle ve seve seve Ebû Bekr-i Sıddîkı halîfe yaptı. Otuzüçbin Sahâbînin, yanlış bir işte, söz birliği yapması, olacak şey değildir. Nitekim, Peygamberimiz, (Ümmetim yanlış bir iş üzerinde, söz birliği yapmaz!) buyurmuştu. Emîrin önceden, üzülmesi, o konuşmalar için, kendisi çağrılmadığından idi. Kendisi de böyle olduğunu bildirmiş ve (Konuşmaya geç çağrıldığım için üzülmüştüm. Yoksa, iyi biliyorum ki, Ebû Bekr hepimizden üstündür) buyurmuştu. Kendisinin geç çağrılmasının sebebi vardı. Yâni, o zaman, Ehl-i Beytin arasında idi. Onları tesellî ediyordu.
Peygamberimizin Eshâb-ı kirâmı arasında olan ayrılıklar, nefsin isteklerinden, kötü düşüncelerden değildi. Çünkü onların mübârek nefsleri tezkiye bulmuş, tertemiz olmuştu. Emmârelikten kurtulmuş, itmînâna [doğruyu anlamaya, inanmaya] kavuşmuştu. Onların bütün istekleri, islâmiyete uymaktı. Ayrılıkları, ictihâd ayrılığı idi. Doğruyu meydana çıkarmak içindi. Yanılanlarına da, Allahü teâlâ bir derece sevap verecektir. Doğru olanlara, en az iki derece vardır. O büyüklerin hiçbirini, dilimizle incitmemeliyiz. Herbiri için hep iyi söylemeliyiz. Ehl-i sünnetin en büyük âlimlerinden imam-ı Şâfi'î buyurdu ki, (Allahü teâlâ, ellerimizi, o kanlara bulaştırmadı. Biz de dillerimizi bulaştırmayalım). Yine buyurdu ki, (Resûlullahdan sonra, Eshâb-ı kirâm çok düşündü. Yer yüzünde Ebû Bekr-i Sıddîktan daha üstün kimseyi bulamayıp, onu halîfe yaptılar. Onun emrine girdiler). İmâm-ı Şâfi'înin bu sözü de, Hz. Alînin hiç ikiyüzlü olmadığını ve Ebû Bekr-i Sıddîkı seve seve halîfe yaptığını göstermektedir.
Meyân şeyh Ebülhayrin oğlu, Meyân Seyyid, büyük zâtların evladıdır. Dekken seferinde de hizmetinizde bulunmuştur. Yardım ve iltifâtınıza kavuşacağı umulur. Mevlânâ Muhammed Ârif de, ilim talebesi olup, büyükler soyundandır. Babası öldü. Hoca idi. Maaşını almak için yanınıza geldi. Kolaylık göstermeniz kereminizden umulur. Vesselâm, vel ikrâm!
[Üç halîfeyi kötüliyenlerin doğru yoldan sapmış olduklarını ve hele bunların, en azgın ve taşkınlarının müslümanlıktan büsbütün ayrıldıklarını, hattâ islâmiyeti yıkmak için uğraşmakta olduklarını göstermek için, islâm âlimleri pekçok kitap yazmıştır. Bunlardan birkaçının ismi ve yazarı aşağıda bildirilmiştir. Alevî olduklarını söyleyen, din kardeşlerimizin, bu kitapları dikkat ile okuyarak, Ehl-i sünnet ile bunların arasındaki ayrılıkları incelemelerini ve akıl, vicdân ve insâf ile, doğru yolu seçmelerini ve bölücü câhillerin yalanlarına, iftirâlarına aldanmamalarını, kurtuluş, selâmet yoluna sarılarak, din ve dünya saadetine kavuşmalarını, din kardeşliği ve insanlık nâmına, Allahü teâlâdan duâ ederiz.
İslâm âlimlerinin müslümanlara nasihat vermek için, yazmış oldukları kitaplardan, elimize geçen birkaçı şunlardır:
1- (İbtâl-ül Menhec-il-bâtıl) kitabını Fadl bin Ruzbehân yazmıştır. Şî'î fırkasından, İbn-ül-Mutahhirin (Minhâc-ül-kerâme) kitabını red etmekte, yanlışlarını vesikalarla çürütmektedir. Kitabı 852 [m. 1448] de İsfehanda yazmıştır.
2- (Nüzhet-ül-isnâ aşeriyye) kitabıdır. Fârisîdir. Mirzâ Ahmed bin Abdürrahîm-i Hindî yazmıştır. Şî'îleri anlatmaktadır. 1255 [m. 1839] de vefât etmiştir.
3- (Nevâkıd) kitabını, Mirzâ mahdûm yazmıştır. (En-nevâkıd lil-Revâfıd) kitabını, seyyid Muhammed bin Abdürresûl Berzencî yazmıştır. 1103 [m. 1711] de denizde boğuldu.
4- (Muhtasar-ı Nevâkıd) kitabı, Nevâkıd kitabının kısaltılmışıdır. Muhammed bin Abdürresûl-i Berzencî kısaltmıştır.
5- (Seyf-ülbâtir li-rikab-işşî'a-ti verrâfida-til-kevâfir) kitabını, şeyh Ali bin Ahmed Hîtî [1025] de İstanbulda yazmıştır.
6- (Ecvibe-tül Irâkıyye alel'es-iletil-Îrâniyye) kitabını Şihâbüddîn seyyid Mahmûd bin Abdüllah Âlûsî yazmıştır. Bağdâdda şâfi'î âlimi idi. 1270 [m. 1854] de vefât etti.
7- (Ecvibe-tül-Irâkıyye alel'es-iletil-lâhûriyye) kitabını da Âlûsî yazmıştır. Hayderî de, böyle bir kitap yazmıştır.
8- (Nefehât-ül-kudsiyye fî mebâhis-il-imamiyye fî-redd-iş-şî'a) kitabında da, Âlûsî, şî'îlere cevap vermektedir.
9- (Nehc-üs-selâme) kitabını da Şihâbüddîn Âlûsî yazmıştır.
10- (Sârım-ül-hadîd) kitabını, Muhammed Emîn bin Ali Bağdâdî yazmıştır. İbni Ebî-hadîdin iftirâlarını cevaplandırmaktadır.
11- (Reddi-alel-imamiyye) kitabını, Ali bin Muhammed Süveydî Bağdâdî yazmıştır. Şâfi'î olup, 1237 [m. 1822] de, Şâmda vefât etmiştir.
12- (Hadîka-tüs-serâir) kitabını, Abdüllah bin Muhammed Bitûşî yazmıştır. Şâfi'î, Bağdâdî olup, 1211 [m. 1797] de Basrada vefât etti.
13- (Tuhfe-i isnâ aşeriyye fî redd-ir-revâfıd) kitabını, şâh Abdülazîz-i Dehlevî, fârisî olarak yazmıştır. 1239 [m. 1824] de vefât etmiştir. Arabîye tercümesi, Şükrî Âlûsî tarafından kısaltılarak, (Muhtasar-ı tuhfe) ismi ile, Bağdâdda ve 1976 da İstanbulda basılmıştır.
14- (Minha-tül-ilâhiyye muhtasar-ı Tuhfe-i isnâ aşeriyye) kitabını, Mahmûd Şükrî Âlûsî yazmıştır. [1373] de Kâhirede basılmıştır.
15- İmâm-ı Rabbânî (Mektûbât) kitabında, Eshâb-ı kirâmın üstünlüklerini, çok kuvvetli delîllerle açıklamaktadır.
16- (Hucec-i kat'ıyye) kitabını, Abdüllah-i Süveydî, arabî olarak yazmıştır. (En-Nâhiye an'ta'n-i Emîril-müminîn Muaviye) arabî kitabı ile birlikte, 1981 de İstanbulda basılmıştır.
17- Şihristânînin (Milel ve Nihal) kitabında ve bunun türkçe, ingilizce, fransızca ve latince tercümelerinde, şî'îlik uzun anlatılmakta ve cevapları verilmektedir.
18- Türkçe (Tezkiye-i ehl-i beyt) kitabı, şî'îlere cevap vermektedir. Yenikapı mevlevî-hânesi şeyhi, Osman efendi tarafından yazılmış, [1295] de İstanbulda basılmıştır. (Hucec-i kat'ıyye) ile birlikte, latin harfleri ile, İstanbulda basılmıştır.
19- İmâm-ı Rabbânî hazretlerinin (Redd-i revâfıd) kitabı fârisî olup, türkçesi İstanbulda basılmıştır.
20- Büyük âlim, İbni Hacer-i Heytemî, (Savâ'ık-ul-muhrika) kitabında, şî'îlerin yanıldıklarını âyet-i kerime ve hadis-i şerifler ile isbât etmektedir.
21- Yine İbni Hacerin (Tathîr-ul-cenân vel-lisan an Mu'âviyetebni Ebî Süfyân) kitabında, Hz. Muaviyeye dil uzatılamıyacağını, çok güzel isbât etmektedir.
22- İbni Teymiyye (Minhâc-üssünne-tinnebeviyye fî naktı kelâm-ış-şî'a vel-kaderiyye) kitabında, şî'î âlimlerinden İbnil mutahhirin (Minhâc-ül-kerâme) kitabını, kuvvetli vesikalarla çürütmektedir.
23- Yine İbni Teymiyye, (Fedâil-i Ebî Bekr ve Ömer) kitabında, Eshâb-ı kirâmın üstünlüklerini, kuvvetli delîllerle açıklamaktadır.
24- (Mevâhib-i ledünniyye) tercümesinde ve türkçe (Mir'ât-i kâinât)da, Eshâb-ı kirâmın şanları bildirilmektedir.
25- Seyyid Abdülhakîm Efendinin türkçe (Sahâbe-i kiram) risâlesi İstanbulda bastırılmıştır.
26- (Nûr-ül-Hüdâ) kitabı, 1005 [m. 1597] yılında Karakaşzâde Ömer bin Muhammed Bursavî Halvetî tarafından yazılmış olup, şî'îlere ve hurûfîlere cevap vermektedir. [1286] da İstanbulda basılmıştır. 1047 [m. 1638] de Edirnede vefât etti.
27- (Menâkıb-i çıhâr yâr-i güzîn) kitabı, türkçe olup, Eshâb-ı kirâmın üstünlüklerini çok güzel yazmaktadır. Seyyid Eyyûb bin Sıddîk Ürmevî yazmıştır. Muhtelif zamanlarda basılmıştır. [1264] baskısı çok güzeldir.
28- İstanbulda çeşidli baskıları yapılmış olan, türkçe, (Hak Sözün Vesîkaları) ve (Eshâb-ı kirâm) kitaplarında, şî'îlik açıklanmakta, islâm âlimlerinin bunlara verdikleri nasihatler, uzun uzun anlatılmaktadır.
29- Tenâsüha inananların ve Allah insana hulûl etti diyenlerin, kâfir oldukları (Berîka) ve (Hadîka) kitaplarında yazılıdır.
30- Yûsüf Nebhânî, (Şevâhid-ül-hak) kitabının son kısmlarında, şî'îlere vesikalarla cevap vermektedir.
31- Seyyid Ahmed Dahlân (El-fethul-mübîn) kitabında, şî'îleri red etmektedir. Bu kitabı, Süveydînin (Hucec-i kat'iyye)si sonunda basılmıştır.
32- Şâh Veliyyullah-ı Dehlevî (İzâle-tül-hafâ an hilâfetil-hulefâ) kitabında, şî'îlere kuvvetli vesikalarla cevap vermekte, Hz. Muaviyeyi övmektedir. Bu kitap fârisî olup, Urdu diline tercümesi ile birlikte, 1392 [m. 1972] de Pâkistânda basılmıştır. İki cilttir].